10 HAZİRAN, BİRLİK YILI 1927, DOĞU CEPHESİ B GRUBU KARARGÂHI
“L-Lergen Muharebe Grubu’ndan acil mesaj!” “Soldim 528 aniden son derece güçlü Federasyon birlikleri tarafından kuşatıldı!”
İlerleyen düşmanlarını durdurmak adına Federasyon Ordusu, Andromeda’nın başlamasına yanıt olarak bir taarruz başlatmıştı ve A Grubu’nun güney şehirlerini ele geçirmek için yaptığı müteakip hamleler beklenmedik değildi.
B Grubu Karargâhı’ndaki herkes, en kötü tahminlerinin gerçekleşmiş olmasının verdiği sıkıntıyla kaşlarını çattı ve içinden cık cık etti.
Raporu alır almaz birkaçı “İşte geliyorlar…” diye mırıldandı. ve gözlerini haritada gezdirdiler, ancak Soldim 528’i aramak için savunma hatlarını tararken anlık bir şaşkınlık yaşadılar.
“Erime Hattı’nda değil mi?!”
Karargâh, düşmanın geniş ve elverişli ana karayolu boyunca ilerlemesini bekliyordu.
Bu nedenle, sınırlı kaynaklarının tamamını asıl muharebe alanı olacağını varsaydıkları ve “Erime Hattı” adını verdikleri yere yatırmışlardı. B Grubu’nun kurmay subayları, tahminlerinin tamamen yanlış olduğunu şimdi idrak ediyorlardı.
Beklenen güzergâh boyunca Soldim 528’den en ufak bir iz yoktu. Bunun yerine haritayı didik didik ettikten sonra… onu ana yoldan uzak, zayıf savunulan bir bölgede bulduklarında gözlerine inanamadılar. Güç belâ çalışan bir demiryolu üzerindeki küçücük bir köprübaşıydı.
“Ne oluyor yahu? Kahretsin! Neden orada?”
Ciddi misiniz siz? İzlenen rota bu denli akıl almazdı. Saldırının hiç beklenmedik bir yönden gelmesi sebebiyle, B Grubu kurmaylarının yaşadığı şok ve mahcubiyet son derece ağırdı.
“Savunmadaki birliğe geri çekilme emri mi veriyoruz?!”
“Hayır! Çok geç! Zaten kuşatıldılar!”
Tüm kurmay subaylar acı gerçeği kabul etmek zorundaydı: Federasyon Ordusu onları oyuna getirmişti. Tamamen gafil avlandıklarını itiraf etmekten kaçınmıyorlardı. Fakat yine de… yüksek rütbeli subayların tamamı şaşkınlıkla tükürürcesine sordu: “Kuşatılmak mı?! Bu nasıl mümkün olabilir?!”
Burası Doğu Cephesi’ydi.
Balta girmemiş bir orman, sarp bir dağ bölgesi ya da görüş mesafesinin düşüklüğüyle nam salmış Norden sınır bölgesi değildi. Soldim 528 civarı bataklıklaşmaya meyilli olsa da doğudaki muharebe alanlarına özgü düz ve açık bir araziydi.
Düşman gerçekten de hiç beklenmedik bir hamle yapmıştı.
Ancak bu durum, savunmadaki birliğin nasıl bu kadar kolay kuşatıldığını açıklamıyordu. Nöbetteki kim varsa düşmanın yaklaştığını fark etmiş olmalıydı. İlk rapor düşmanın kendi üzerlerine doğru ilerlediğine dair olsaydı bu anlaşılabilirdi, ancak doğrudan kuşatıldıklarını bildirmeleri son derece tuhaftı. Bütün askerler kestirmiyorsa Soldim 528’in hiçbir uyarı olmaksızın kuşatılması mümkün olabilir miydi?
Modern bir ordunun devasa bir düşman kuvvetinin intikalini gözden kaçırması söz konusu bile olamazdı. Uçaklarla yapılan hava keşifleri ve karayı gözetleyen gözlemci büyücüler çoktan standart prosedür haline gelmişken, bunu ne açıklayabilirdi ki…?
Kurmaylardan birkaçı kuşatılan birliğin bir sürü aptaldan ibaret olduğuna hükmetmeye meyilliydi; fakat birliğin adını teyit ettiklerinde inanamayarak başlarını salladılar ve bu absürt duruma gülmek zorunda kaldılar.
Şayet deneyimli ve madalyalı Lergen Muharebe Grubu yetkin sayılmayacaksa, başka kim sayılabilirdi ki? Durumu bir türlü kavrayamayan herkes bağırmaya başladı.
“Lergen Muharebe Grubu nasıl kuşatılır?!”
“Neden Albay von Lergen?!”
“Nöbetçiler ve gözlemciler ne yapıyordu?!”
“Hava büyücüleri onları nasıl tespit edemedi?!”
Havada uçuşan bağrışmaların yarattığı kargaşanın ortasında, bir adam olaya ilgisizce bakıyordu.
Kulaktan kulağa Merkez’den rütbesi indirilerek sürgün edildiği fısıldanan Korgeneral von Zettour’du bu. Odadakilere hitap etmek üzere ayağa kalkarken her zamanki soğukkanlılığını koruyan tek kişi oydu.
“Beyler, tartışmak güzel hoş. Fakat burası üniversite değil; ne yapacağımızı tartışıyor olmalıyız.” Kargaşayı dağıtmak için onura ve sağduyuya davette bulundu. “Düşman öngörmediğiniz bir güzergâhtan ilerledi. Sonuç olarak birlikleriniz kuşatıldı. Harekete geçmekten başka çaremiz yok… İçinde bulunduğumuz durumun gerçekliğini kabul ediyorsak, Lergen Muharebe Grubu’nu kurtarmaktan başka seçeneğimiz yoktur.” Doğu ordusu kurmaylarını süzerek Zettour vardığı sonucu vurguladı. “Şu anda tartışılması gereken tek şey onlara nasıl yardım edeceğimizdir. Kurtarma harekâtı nasıl icra edilmeli? Hepsi bu.”
Silah arkadaşları kuşatılmıştı, dolayısıyla kurtarılmaları gerekiyordu. Son derece basit bir mantık dizilimiydi.
Hangi asker olursa olsun, özellikle de başka askerlerin canı kendisine emanet edilmiş hiçbir subay, böyle bir beyana açıkça karşı çıkmaya kolay kolay cüret edemezdi. Her şeyden öte Karargâh, durumu yanlış okumasının telafisini yapmak zorundaydı.
“Lütfen bekleyin, Generalim.”
“Nedir?”
“Bu koşullar altında takviye göndermek mi? Bunu bildiğinizden eminim ama Genelkurmay bize kesin olarak pasif savunmaya odaklanma emri verdi. En önemlisi de ayıracak tek bir askerimiz bile yok…”
“Bu pek doğru değil.”
B Grubu kurmayları bunun mümkün olmadığını savunmaya çalıştı fakat Zettour nihai darbeyi indirdi.
“Genelkurmay’ın size verdiği kesin emir hatları savunmaktır. Görev hatları tutmaktır; hareket kabiliyetinizi kısıtlamaz.”
“Fakat lütfen ne kadar az birliğimiz olduğunu dikkate alın!”
“Sayılarımızın idealin çok altında olduğunun gayet bilincindeyim, fakat başka bir alternatifimiz olmadığına göre seçeneğimiz de yok… Görebildiğim kadarıyla bunu cerrahi hassasiyette bir darbeyle çözmeliyiz. Bana öyle geliyor ki bu durum ihtiyat kuvvetlerimizin toplu halde sahaya sürülmesini gerektiriyor, değil mi?”
“T-t-tüm ihtiyat kuvvetlerini mi demek istiyorsunuz?”
Kararsızlığa verdiği yanıt kesindi. “Aynen öyle. Gayet tabii.” Sözlerine devam etti: “Birliklerimizi kaderine terk edemeyiz.”
“Kendi imkânlarıyla geri çekilmelerini emretmenin ve elimizden geldiğince destek vermenin yeterli olacağını düşünüyorum. Kuşatmayı yarmak için büyük bir harekât düzenleyecek askerimiz yokken…”
“Bu, kurmay subaylık müfredatından hiçbir şey öğrenmediğinizin dolaylı bir itirafı mı?” Zettour, katlanılmaz bir aptal görmüşçesine kaşlarını çattı. “Üstlerinin hataları yüzünden kuşatma altında kalan bir birliğe kendi başlarına geri çekilmelerini mi emredeceksiniz? İzninizle bir şey sorayım. Harp akademisinde size ne öğrettiler?”
Bu, temel komutanlık ilkelerinde en ilkel kavramdı. İmkânın varken bir kurtarma birliği göndermemek, ordu bünyesinde derin ve yıkıcı olumsuz etkilere yol açardı.
“Yanlış bir varsayımla Erime Hattı’na mühimmat sevk ettikten sonra, Soldim mevziindeki birliklerin boğazlanmasını sadece seyredeceğinizi mi söylüyorsunuz gerçekten? Büyük Ordu’yu kuzeye göndermek için Ren cephesini boşaltan üst düzey Genelkurmay subaylarının neden tenzili rütbe edildiğini bilmediğinizi söyleyemezsiniz herhalde.”
Savaşma azmi, moral ya da teşkilata duyulan güven gibi soyut unsurları nicel olarak ölçemezsiniz. İnsan ruhu da böyledir. Gözle görülebilen bir şey değildir. Fakat ruhu olmayan birine insan diyabilir misiniz?
İnsanlardan oluşan bir topluluk olarak ordular da bundan müstesna değildir.
Komutanlığın yaptığı bir gaf, meret bir grip gibidir. Tüm orduyu içten içe kemirir. Akıl dışılık ise bir hatadan çok daha beterdir. Karargâh, kurtarma imkânı varken bir birliği kaderine terk edip “kendi başınızın çaresine bakın” deseydi ne olurdu? Bir gecede ellerinde kontrolden çıkmış bir ordu bulurlardı.
Lergen Muharebe Grubu’nu tecrit edilmiş hâlde bırakmak ile onları kurtarmak arasındaki mesele; esasen orduyu kendi eliyle katletmek ya da dikenli bir yoldan yararak geçmek arasındaki bir seçimdi.
“Onları ölüme terk etmek, komuta kademesinin görevi ihmal etmesi demektir. Ordumuzu ayakta tutan komuta zincirine duyulan güvenin çürümesine yol açar,” diye öfkeyle konuştu Zettour.
İkisinden biri olmalıydı; bir seçim yapılması şarttı. Bu durumda ordunun intiharını seçecek herhangi bir aptalın orduya faydasından çok zararı dokunurdu ki böylesinin tek çaresi kurşuna dizilmekti.
“Disiplinli birliklerimizi bir gecede acınası, sinmiş bir güruha mı dönüştürmeye çalışıyorsunuz?”
Kurmay eğitimi, kurmay subayların gaddarlık yetisini bilerdi; fakat bunun düşmana karşı kullanılacağı varsayılırdı. Kurtarılması mümkün olan dost bir birliği gözden çıkarma seçeneğini akıllarına bile getiremezlerdi.
“… Başka hiçbir şey yapamıyorsanız bile, en azından onları kurtarma niyetindeymiş gibi davranmak zorundasınız. Ve bu vakada, netice almak bir tavır sergilemekten çok daha önemlidir. Hiçbirimizin, doğudaki birliklerini kaderine terk eden İmparatorluk Ordusu komutanlığı olarak nam salmak isteyeceğini sanmıyorum.” Yüzünde açıkça hınzır bir tebessümle Zettour, toplanan kurmayları süzerek üzerlerinde ezici bir baskı kurdu.
Birlikleri kaderlerine terk etmek, güveni geri dönülemez biçimde zedelerdi. Güveni yeniden inşa etmek ellerinde olmayan bir zamanı gerektirirdi; oysa onu geride toz bile bırakmayacak şekilde yerle bir etmek tek bir hataya bakardı.
“Federasyon Ordusu’nun bu haberi Özerklik Konseyi ile paylaşmak için can atacağına eminim. Onların eline propaganda malzemesi vermek, düşmana yardım etmekten farksızdır.”
İmparatorluk’un savaşına katılırsanız yarı yolda bırakılırsınız. Şüphesiz, savaşan tüm ülkeler dehşete düşerdi. Ayrıca Milletler Topluluğu’nun Özerklik Konseyi’nin kulağına fısıldamasına karşı da teyakkuzda olmalıydılar.
Düşman aynı hatayı yapsaydı —ki dürüst olmak gerekirse Zettour yapmalarını çok isterdi— bunu propaganda savaşında seve seve kullanırdı.
En kritik husus ise, en iyimser tahminle bile Özerklik Konseyi’nin karşı-istihbarat durumunun iç açıcı olmamasıydı. Huzursuzluklarını bastıran İmparatorluk’a olan güvenlerini kaybederlerse, kuruntularını dizginlemelerini beklemek mantıklı değildi.
Federasyon köstebekleri bundan daha fazla yararlanmak için perde arkasında çalışırsa… İmparatorluk, Özerklik Konseyi’nin taraf değiştirmesine hazırlıklı olmak zorunda kalırdı. Mesele ciddi bir ikilemdi.
İşgal altındaki topraklarda göze batan baskıları azaltmak, kamu düzenini ve istikrarı korumak adına Özerklik Konseyi, işe aldığı kişilerin geçmişini derinlemesine araştırmama eğilimindeydi. Araştırsalardı, yönetimleri kaçınılmaz olarak acımasız bir hâl alırdı. Makul bir uzlaşıya ihtiyaçları vardı.
Nitekim dost ve Federasyon karşıtı bölgeleri güvence altına alma politikasının amacı düşünüldüğünde, şüpheli şahısları tasfiye etmek gibi bir seçenek pek mümkün değildi. Haliyle, Federasyon ajanlarının sızması kaçınılmazdı.
Elbette bu varsayımla zaten azami hassasiyet gösteriyorlardı… Ancak ağı geniş tutmak, bazı istenmeyen unsurların da takılmasına yol açıyordu.
Sadece birkaç destekleyici kanıtla kesin bir yargıya varmak imkânsızdı fakat… bir Milletler Topluluğu İstihbarat ajanının harekât alanına sızdığına dair şüpheler bile vardı.
Dışarıya aşırı miktarda istihbarat sızıyordu. Sözde Özerklik Konseyi’ne heyet olarak gönderilen diplomatlar arasında iletilen gizli mesajların sızdırıldığına benzeyen bir durum tespit etmişlerdi.
İmparatorluk şifrelerinin kırılıp kırılmadığını belirlemek için yapılan analizler kesin olarak olumsuz sonuçlanmıştı.
Tek bir telsiz yayını veya şifre kırılmış olsa bile, kodlar düzenli olarak değiştirildiği ve güvenlik derecesi sürekli artırıldığı sürece, muhabere güvenlik ekibi sistemin tahrif edilemeyeceğine dair garanti veriyordu.
Sorun şifrede değilse, geriye yalnızca insan faktörü kalıyordu. Ve mide bulandırıcı bir şekilde, Milletler Topluluğu’ndaki düşmanları insan istihbaratı konusunda olağanüstü becerikliydi. Elbette düşman devletlerin istihbarat teşkilatlarının içeri sızmak istemesi her zaman vakayı adiyettendi… fakat sırf düşmana daha fazla şey sızdırabilsinler diye ağızları varmış gibi görünen bu adamlara daha fazla istihbarat sunmanın hiçbir âlemi yoktu.
Zettour gereksiz düşünceleri kafasından uzaklaştırarak başını salladı ve Doğu Ordusu B Grubu kurmay subaylarına niyetini bir kez daha vurguladı. “Doğrudan konuya gireceğim. Siyasi gereklilikler ve askeri mantık ışığında, derhal harekete geçmenizi ısrarla talep ediyorum. Kuşatmayı bir manevra muharebesiyle yarma teklifinde bulunuyorum.”
Bu sözleri odaya bir bomba gibi düştü. Muğlak bir yetkiden başka hiçbir şeye dayanmayan bir talepti bu. Normal şartlar altında göz ardı edilmesi ya da reddedilmesi kolay olurdu.
Ne var ki sıkça tekrarladığı “Birliklerimizi kaderine terk edemeyiz” sözü, ne yazık ki birçoğuna son derece mantıklı ve geçerli gelıyordu.
“Ha, bir müfettişin sözü sizin için kâfi gelmiyorsa… buna Personel Dairesi İkinci Başkanı’nın sesini de ekleyebilirsiniz. Genelkurmay tarafından bana verilen yetkiye dayanarak, Özerklik Konseyi üzerindeki olumsuz bir etkiyi önlemek adına derhal harekete geçilmesini talep ediyorum.”
Ortamdaki hava bir anda buz kesti.
Tüm kurmaylar, sanki kafalarına balyoz yemiş gibi gözlerle bakışlarını Zettour’a kilitlediler. “Siz kafayı mı yediniz?” diye haykırmalarını engelleyen tek şey, akıllarından geriye kalan son kırıntılardı.
Şok, mantıklarını tuzla buz etmiş olsa da parçalar toparlanabilirdi. Sosyal varlıkların sahip olduğu o soğukkanlılık maskesini ancak —zar zor— koruyabildiler.
“… Haddimi aşmak istemem Generalim, fakat ne dediğinizin…?”
İyisiyle kötüsüyle, iyi eğitilmiş askerler güçlü bir özdenetime sahiptir.
Bütün bunlar güzeldi hoştur ama Zettour’un bakış açısına göre aşırı karamsardılar ve kararlılıktan yoksundular.
“Bana aptal demek istiyorsunuz, değil mi? O hâlde çekinmeyin. Ağzımdan çıkanı anlayamayacak kadar beceriksiz, özfarkındalıktan yoksun veya zekâdan nasibini almamış biri olmadığımdan oldukça eminim.”
Zettour, bir yandan sembolik bir müfettişlik unvanına sahipken diğer yandan Genelkurmay Personel Dairesi İkinci Başkanlığı görevini sürdüren özel bir konumdaydı. Her iki unvanı birden taşıyan birinden gelen bir “talep”, reddetmek için muazzam bir cesaret ve kararlılık gerektirirdi.
Elbette Yüksek Komutanlık bu durumdan hoşnut kalmayacaktı. Böyle şeyler yaşanmasın diye Zettour’a bilerek doğrudan yetki vermemişlerdi… dolayısıyla işin sonu kötü biterse bu devasa bir soruna dönüşürdü.
Fakat dürüst olmak gerekirse Zettour’un umurunda bile değildi. Bazı kumar hamleleri, ihtimaller ne olursa olsun oynanmak zorundaydı.
“Pekala, sanırım bu tereddütlerinizi ortadan kaldırmıştır… “Başka bir şey var mıydı?”
Zettour, muhtemelen her daim aşırı saldırgan Korgeneral von Rudersdorf ve emrindekilerin en ufak bir kıvılcımda gözü kapalı muharebeye atılabildiği Yarbay von Degurechaff ile yan yana anıldığı için ılımlı bir akademisyen namı kazanmayı başarmıştı. Nihayetinde bunun nispi bir değerlendirme olduğunu düşünerek kendi kendine acı acı gülümsedi.
İnsanoğlu içinde bulunduğu çevreye göre nasıl da değişiyordu!
İfadesi değişmese de bu durumdan keyif alarak yeniden söze girdi. “Başka bir deyişle, bu muazzam bir fırsat. Düşman ayağımıza kadar geldi. Adeta kendi ayaklarıyla avucumuzun içine düştüler. Düşmanın saha ordusunu imha etmek, her asker evladının ebedi hayalidir. O hâlde neden bundan istifade edip kendi kuşatmamızı gerçekleştirerek onları ezmeyelim?”
Zettour sırıtırken gözlerinde beliren o ezici güç karşısında kurmaylar neredeyse başlarıyla onaylayacak gibi oldular; ancak görünen o ki yakalarındaki rütbe nişanları da süs niyetine takılmamıştı.
Kafası karışmış birkaç subay, çekingen de olsa dile geldi.
“Generalim, böyle söylemek saygısızlık olabilir ama… fazla sakinsiniz. Bu kadar istifinizi bozmamanızın gizli bir sebebi mi var?”
Satır aralarında, konuşmanın fazla pürüzsüz ilerlediğine dair şüpheleri seziliyordu.
Gerçekte ise Zettour’un savaşın sisini hiç umursamadan onları cevaba yönlendirmesinin ardında bir kurnazlık yatıyordu.
Düşmanın nereden geleceğini önceden tahmin etmiş de tesadüfen hazırda bir B planı bulunduruyormuş gibi durmuyordu.
Bu da tek bir anlama gelebilirdi…
Yine de bir gariplik sezememiş olsalardı, Zettour onların bu saflığına yanmak zorunda kalırdı. Şüphelenmesini bilmeyen bir kurmay subay henüz pişmemiş demektir. Yarbay Uger gibi birinin üstün koordinasyon becerileri ve keskin zekâsı olmadan, öyle bir kurmayın harcanması işten bile değildi.
“Sadece tecrübe ve hazırlık.”
“Hazırlık” kelimesi odadaki herkesin gözlerinin faltaşı gibi açılmasına yetti. Havadaki hafif gerginliğin yanı sıra, ince bir tedirginlik de belirdi. Anlaşılan hepsi de pısırık değildi.
“Yoksa Lergen Muharebe Grubu…?”
“Zaman kazanmak için bir piyon mu? Bunu reddedecek kadar ileri gitmeyeceğim,” diye yanıtladı Zettour, hafifçe rahatlayarak gülümsedi. Evet, muğlak şüphelerinizde haklısınız.
Doğrudan gerçeklere gelelim.
İmparatorluk, ana kuvvetlerini Doğu Cephesi’nin güney kanadında toplamıştı. Amaç hassas bir kuvvet tasarrufu ve yoğunlaşmaydı; fakat kaynak yetersizliği durumunda birliklerin ve imkânların elinden alınmasına izin veriliyordu. Bu yüzden Doğu Cephesi’nin geri kalanının tek yapması gereken ellerindekini savunmaktan ibaretti. Zettour da Doğu Ordusu kurmayları da bunun tamamen bilincindeydi.
“Generalim, mevcut savunma politikasını kendi yetkinizle feshetmek mi istiyorsunuz?”
“Bu çok art niyetli bir yorum.”
“Ama başka bir açıklaması yok!”
“Siz hepiniz sağa bakarken ben sol kanadı kolluyordum, hepsi bu. Lergen Muharebe Grubu sırf sizin pisliğinizi temizlemek için kuşatıldı!”
“Generalim, bunu nasıl söylersiniz?”
Doğu Cephesi’ne daha yeni tayin edilmişti ve söylediği hiçbir şey onları ikna etmeye yetmemişti. Diğer tek seçeneği ise Degurechaff’ı Soldim 528’in savunmasına canını dişine takmaya zorlamaktı.
Biraz sinirlenen Zettour sertçe çıkıştı: “Aman, pek de zor bir şey değil. Nihayetinde amansız bir sayısal azınlığa rağmen devasa bir bölgeyi savunmakla görevlendirildik. Kitabına uygun bir savunmaya kalkışmak ham hayalden ibarettir. İşte bu yüzden Lergen Muharebe Grubu orada düşman saldırısını üzerine çekiyor!”
“Y-yani demek istiyorsunuz ki… bilerek mi kuşatılmalarına izin verdiler?”
“Bunu fedakârlık adına verilmiş gönüllü bir karar olarak değerlendiriyorum. Albay von Lergen’i şahsen az çok tanırım; kendisi Harekât kökenli bir adamdır.”
Doğrusunu söylemek gerekirse, söz konusu kişi bir “kadındı” ve hiç de gönüllü değildi ama… İş ciddiye bindiğinde Zettour, Yarbay Degurechaff’ın görevine sadık kalacağından emindi. Emri verdikten sonra, askerlerinin canını çıkarana kadar çalıştıracağından şüphesi yoktu.
Bu aldatmaca saçmalıktı ama böyle bir açıklama yapıldıktan sonra bir kurtarma harekâtını reddedecek çok az insanın çıkacağı da yalın bir gerçekti.
“Albay, savunmasız hatların çiğnenmesine göz yumamayacağını hissedip taktiksel bir karar vermiş olmalı. Onlar çekilirse düşman sel gibi içeri akacak. O zaman da inisiyatifi kaybederiz. Öylece durup bunu izlemeye eli varmadı işte,” diyen Zettour, soğuk bir edayla operasyonel düzeyde düşünüldüğünde pasif bir savunmanın yetersiz kalacağını ima etti. “Şimdi beyler, size tekrar soruyorum… Düşman buradayken ve birliklerimiz zordayken, onları karşılamaya çıkmamız gerekmez mi?”
“Fakat Generalim!”
“Bir taarruz için ne ikmalimiz ne de askerimiz var. Mevcut savunma hatlarını bile anca tahkim edebildik!”
Üst rütbeli subaylar, karamsar ifadelerle karşı çıktılar.
Zettour da Doğu Ordusu kurmaylarının endişelerini dile getirirken ne hissettiklerini anlamakta hiç zorlanmıyordu.
Ne de olsa yeterli asker yoktu. Bölgesel bir taarruza kalkışmak için dışarı hurra etmek çok büyük bir riskti. Bu, kitabi strateji üzerine bir sınav veya harp okulunda öğretilenlerden ibaret olsaydı geçer not alırlardı.
Ancak ne yazık ki burası kontrol altındaki bir ortam değildi.
Savaş öncesi subay eğitimi, bu durumu “asla uygulamada yaşanmayacak” bir “aşırı uç vaka” diyerek kestirip atardı. Rasyonel düşünüldüğünde, evet, elbette aklı başında her insan sırf savaşmış olmak için savaşma, sırf dövüşmeye devam etmek için çatışmayı sürdürme fikrine bıyık altından gülerdi.
Fakat gelinen bu noktada gülmek imkânsızdı.
“Birliklerimizi ince bir hat halinde yayıp düşmanın öncü birliğine yem etmek olmaz. Eğer tek alternatifimiz bu aptalca hamleyse, elimizdeki azıcık kuvveti toplayıp bir gürz gibi indirmek daha evladır.”
“Generalim…”
“Talebimi tekrarlıyorum. Talebim, oturup bir kurtarma planı hazırlamanızdır. Temkinli olmanızda bir sakınca yok, ancak silah arkadaşlarımız yok edilmeden önce bana bir teklifle gelmenizi bekliyorum.”
14 HAZİRAN BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ
İmparatorluk Ordusu’nun resmi belgelerinde Soldim 528, orta ölçekli bir ileri üs olarak sınıflandırılmıştı. Aslında planlı bir şehir ve Federasyon’un demiryolu araçlarının bakım üssüydü.
İmparatorluk Ordusu, başarıyla sonuçlanan Demir Çekiç Harekâtı’nın ardından gerçekleştirdiği ilerleyiş sırasında burayı işgal etmişti; ancak Andromeda Harekâtı hazırlıkları sürecinde birlikler A Grubu’nun taarruzuna katılmak üzere çekilince bölge neredeyse tamamen terkedilmişti. Açıkçası Soldim 528, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde duran gereksiz bir üstü… en azından öyle olması gerekiyordu.
Düşman çıkıp gelmeseydi Soldim 528, taşrada kebap yapılacak rahat bir görev yeri olurdu. Bunun yerine, şu anda kuşatma altındaydı. Bu istenmeyen müşteri selini ağırlayan personelin başındaki isim, Yarbay Tanya von Degurechaff, Üsteğmen Serebryakov tarafından hafif bir şekerlemeden uyandırıldı.
“… Vakit geldi, Komutanım.”
Donuk gözlerini saate çevirdiğinde, nöbet değişim vaktinin geldiğini gördü.
Biraz daha tatlı uykunun tadını çıkarmak isterdim ama burada böyle bir lüksümün olmadığı aşikârdı.
“Anlaşıldı. Eline sağlık, Üsteğmen.”
Bir kuşatma muharebesinde, ne olursa olsun komutanın başı dertten kurtulmaz. Komuta yetkisi uykusuzluktan bitap düşmüş birine bırakılamayacağından, Tanya mümkün olduğunca kendine zaman ayırmaya çalışıyordu ancak elinden gelenin de bir sınırı vardı.
Serebryakov yatağına sokulurken Tanya yorgun gözlerini ovuşturup komuta merkezi olarak kullanılan yarı batık sığınağa doğru yöneldi.
“Devir teslim vakti Binbaşı Weiss. Komutayı ben devralıyorum.”
“Teşekkür ederim. Rapor edilecek kayda değer bir düşman harekâtı yok. Taarruz için birliklerini konuşlandırıyor gibi görünüyorlar.”
Görevi devrederken Tanya, emir subayının uykuda olmamasını diledi. Şimdi bir fincan kahve beni kendime getirirdi…
Başını sallayıp konuyu kapattı.
“Ne kadar da çalışkan düşmanlarımız var. Hazırlanmak için zaman kazandığımıza minnettar olsam da, bu adamlar zayıfları ezmekten zevk alıyor gibi —ve sayıca üstünlükleriyle tepemize binmeye kararlılar. İngilizlerin zevklerini gayet iyi anlıyorum da, bu Komünistlerin nifak kervanına katılmasına ne demeli?”
Bunu hafif bir şaka niyetine söylemişti ancak Weiss nezaketle yüzünü buruşturup sessizliğini korumakla yetindi.
“Samimi söylüyorum, bu uluslararası Komünistler… En azından pasifistmiş gibi davranabilirlerdi.”
“Komutanım, gerçekten böyle düşünmüyorsunuz, değil mi…?”
“Düşünmüyorum tabii, ama resmi tutumlarını ciddiye almalarını istemem kadar doğal ne olabilir?”
Weiss onaylarcasına başını sallamak üzereyken…
Uzaklarda tek bir topun patlama sesi yankılandı.
Hepimiz için tanıdık bir sesti bu. Sonsuz uykuya dalanlar hariç, Doğu Cephesi’nde Federasyon’un ağır topçularının sesini kim unutabilirdi ki?
“… Üzgünüm ama savaşa hazırlanın.”
“Emredersiniz komutanım, derhal.”
“Herkesi kaldırın! Geliyorlar!”
Ren’deki siper savaşlarından beri, düşman belirdiğinde herkesi uyandırmak standart bir prosedür haline gelmişti.
Ve Soldim 528’in dört bir yanında askerler, düşman topçusundan bozma çalar saate söverek —Daha yeni nöbet değiştiriyorduk!— yataktan fırladılar ve mevzilerini aldılar.
“… Demek düşmanın da üzerimize mermi yağdıracak kaynağı kalmamış, öyle mi? Güzel. Tabur hava üstünlüğü için savaşacak ve düşman büyücülerini önleyecek.”
“Komuta kimde olacak?”
Tanya, Weiss’ın gergin sorusunu bir tebessümle yanıtladı. “Endişelenme, seni devre dışı bırakmıyorum. Geçen seferki gibi Kaptan Meybert’e devredeceğim. Topçuların yapacağı bir şey yok, bu yüzden komutayı o üstlensin.”
“Bu bir onurdur.”
Az önceki o çekingen tavırdan eser kalmamıştı. Anlaşılan, bu savaş çığırtkanının yırtıcı bir etoburu andıran sırıtan yüzüne bakılırsa, ön saflarda olmaktan keyif alıyordu. Daha önce düşman mevzilerine saldırmak için onu dışarı çıkarmıştım ama görünen o ki doymamıştı… Açıkçası, komuta merkezinde geride kalmayacağını öğrendi diye bir insanın sevinmesini aklım almıyordu.
Ama savaş böyle bir şeydi.
Ön safların onun gibi adamlara ihtiyacı vardı.
“Pekala Binbaşı Weiss, sıra sende. Yüzbaşı Meybert, siz de her zamanki gibi devam edin. Üsteğmen Serebryakov’u alıp taburu toplayacağım… Geç kalırsanız sizi beklemeden çıkarız.”
“Hazır olacağım.”
Selam verip aceleyle ahizeye sarıldı. Tanya onu geride bırakarak sığınaktan dışarı fırladı ve taburun toplanma noktası olarak belirlenen üs meydanına doğru ilerledi.
Herkes çoktan oradaydı. Kaç kez görürseniz görün, hayranlık uyandırıcı bir manzaraydı.
Üsteğmen Grantz’ın bölüğünün yokluğu ve Üsteğmen Wüstemann’ınkinin varlığı artık alışıldık bir durum haline gelmişti. Ve görünen o ki Serebryakov da zamanında yetişmeyi başarmıştı.
Ancak subayları bir kenara bırakırsak… Bunların bazıları kelimenin tam anlamıyla az önce mi uyanmıştı? Büyücülerin birkaçının saç baş dağılmış, berbat bir haldeydi. Tanya, dış görünüşe asgari düzeyde de olsa özen göstermenin medeni bir toplumun ferdi olmanın temel gerekliliği olduğunu her zaman kararlılıkla vurgulardı; ancak bir düşman taarruzu anında bu tür şeyleri görmezden gelmenin doğru olup olmadığı hiçbir zaman net değildi.
“Tüm birlikler tekmil verdi, komutanım!”
“Teşekkürler, Üsteğmen Serebryakov.”
Mekanik bir şekilde karşılıklı selam verirken, içimden bu tavsiyeyi onlara nasıl aktaracağımı kara kara düşünüyordum. Yangın veya deprem beklenmedik felaketlerdir, bu yüzden bir miktar esneklik kabul edilebilir; fakat savaş zamanında bir düşman taarruzu öyle durup dururken damlamaz ki… Tanya’nın standartlarını düşürüp düşürmemesi gerektiği ciddi bir muammaydı.
Ayrıca böyle şeyleri düşünmenin gerçekten sırası mı diye sormadan edemiyordum. Fakat “kılık kıyafetin disiplinsizliği zihnin disiplinsizliğini yansıtır” lakırdısı biraz zırva olsa da, bir bireyin dış görünüşünü ihmal etmesi medeni insanlar için tehlikeli bir eğimdir.
Medeniyetten nasibini almamış Komünistler ve medeniyet düşmanı Varlık X ile karşı karşıya kalmışken, modern bir vatandaş olarak ben, yani Tanya, nihayetinde bir iki kelam etme ihtiyacı hissediyordum.
“Askerler, birçoğunuzun yataktan yeni fırladığı hissine kapılıyorum. Taburumuzun kılık kıyafet konusunda epey katı olduğunu sanıyordum… ama anlaşılan düşman topçusu sabah uyandırma servisinin saatini şaşırmış.” Onlara çıkışmanın haksızlık olacağının bilincinde olan Tanya, ufak bir şakayla onları güldürürken meseleyi üstü kapalı bir şekilde dile getirdi. “Ansızın gelen bir misafir de olsa, onları pijama ile karşılamaya çıkamazsınız, değil mi? Medeni birer birey gibi giyinmeye özen gösterin.”
Küçük alışkanlıklar büyük farklar doğurur. Heinrich Kanunu pratikte bir tecrübe kuralıdır ama bu durum onun doğruluğundan hiçbir şey eksiltmez. İnsanoğlu her daim sınırların gölgesinde yaşar. Bu sınırları zorlamak ve yüksek bir ortalama performans yakalamak adına Tanya, astlarının her koşulda yönetmeliklere harfiyen uymasını şart koşardı.
Alışkanlık, başarının tek altın kuralıdır.
“Pekala, Üsteğmen Serebryakov, Üsteğmen Wüstemann. Binbaşı Weiss birazdan burada olur ama ben sizi bilgilendireyim: Düşman büyücülerini önlemeye çıkıyoruz. Tıpkı Ren Cephesi’nde yaptığımız gibi halledeceğiz.”
Tanya subaylara durumu özetledi. Aslında bu sadece Weiss’tan aldığı bildirimin resmi bir teyidinden ibaretti… ama bu kontrolleri yapmanın bir anlamı vardı.
Standart prosedürün dışına çıkmak çoğunlukla gevşeklikle sonuçlanırdı.
Yine de Tanya güvendiği astlarına gülümsedi; bu kıdemli askerler konusunda endişelenmeye gerek olmadığına emindi.
“Üsteğmen Serebryakov, her zamanki işimiz.”
“Emredersiniz komutanım, her zamanki gibi.”
“… Ve her zamanki gibi, burada olduğunu bilmek içimi rahatlatıyor.”
Bu sadece onun edindiği tecrübeyi övmekten ibaretti. Serebryakov övgü almaya alışkın olmamalıydı ki şaşkın ifadesi karşısında Tanya hafifçe yüzünü buruşturdu.
Övgüsünün muhatabına ulaşamamış olması bir gözden kaçırmaydı.
Küçük bir çocukken Nightingale’in biyografisini okuduğumda, Kırım’da kalan son hemşiresinin altından bile değerli olduğunu söylediğinde ne demek istediğini pek anlamamıştım; ama şimdi son derece mantıklı geliyordu. İstatistik alanına bu kadar büyük katkılar sağlamış devrimci bir isimden de ancak bu beklenirdi. İster hemşire olun ister subay, beşeri sermaye değerlidir —aslına bakılırsa meslekten bağımsız olarak evrensel bir değere sahiptir.
Bu bakımdan Serebryakov, Nightingale’in deyimiyle, ağırlığınca altından çok daha büyük bir beşeri sermaye biriktirmişti.
“… Garipsiyormuş gibi bakma bana. Dışarıdan pek öyle görünmese de, sana gerçekten güveniyorum.”
“Ç-çok teşekkür ederim komutanım!”
Bir teşekkür hediyesi ayarlamak için uygun bir zaman bulmalıydım. Tanya, gerideki ikmal hatlarından çikolata falan temin etmek üzere bunu zihnine not etti.
Asıl sorun ise… Tanya, ilk muharebesinden bu yana epey gevşemiş görünen yedek bölük komutanına döndü.
“Üsteğmen Wüstemann: Aşırıya kaçmayın. Başlangıç olarak sadece beni takip edin. Sağ salim çıkmanızı sağlayacağım.”
“Anlaşıldı komutanım!”
İyisiyle kötüsüyle, bu hevesli eleman toy bir bölük komutanıydı. Çatışma tecrübesi olsa da, en azından Tanya’nın standartlarına göre kendi başına iş yapabilecek seviyeden henüz çok uzaktı.
Yine de, o keçi kafalı Üsteğmen Tospan’ın bile bir işe yaradığı görülmüştü.
Harç bakımından Wüstemann ondan aşağı kalır değildi; bu yüzden Tanya onu doğru kullandığı sürece işe yaramaz biri olmayacaktı.
Genç personelin tecrübesi eksiktir ama bunu şevkleriyle kapatırlar. İhtiyaç duydukları şey uygun bir eğitimdir. Bu noktada Tanya, elde ettiği sonuçlara mütevazı bir güven duyuyordu. Serebryakov ve Grantz’ı yetiştiren bir eğitmen olarak, hünerleriyle gurur duymak elbette onun hakkıydı.
Wüstemann’ın tek ihtiyacı biraz zaman ve aklıselim rehberlikti.
“Bu tutumunuz hoşuma gitti Üsteğmen.”
“Sağ olun komutanım!”
“Bilmeniz gereken bir şey var Üsteğmen: Savaş çoğu zaman en yüksek puanı almakla değil, en iyi ortalamaya sahip olmakla ilgilidir. Zayıf yönlerinizi törpülerseniz hayatta kalmanız kolaylaşır. Odaklanmanız gereken şey budur.”
“Anlaşıldı komutanım, bunu aklımdan çıkarmayacağım.”
Tanya memnuniyetle başını salladı. Birinin bu kadar samimi olması nadir görülen bir şeydi.
“Beklettiğim için üzgünüm Komutanım.”
“Nihayet gelebildiniz Binbaşı. Neredeyse sizi bırakıp gidiyorduk.”
Şakayla karışık merhamet dileyişinde belli bir rahatlık seziyordum. Tecrübeli personele gerçekten güvenebiliyordunuz.
“Bu iş tamamdır. Ben Üsteğmen Wüstemann’a göz kulak olacağım. Gerisi sizde Binbaşı Weiss. Düşmanı önlemeye gidiyoruz.”
Bir yandan savaşırken bir yandan dostlarını kollamak zorunda kalmak zor işti. Yeni çalışanların iş başı eğitimini andırıyordu. Ama savaşta insanların hayatı söz konusuydu. Onların açığını kapatacak hareket alanı olduğu sürece sorun yoktu ama… Tanya sürekli perişan olmaya mahkûm ediliyordu.
Grantz’ın bölüğünü kaybetmenin bu kadar can yakmasının sebebi de buydu —içimden sövüp saymaktan kendimi alamayacak raddeye gelmiştim. Saygılarımla General von Zettour, Allah belanızı versin.
“Ben ne yapayım komutanım?”
“Teğmen Serebryakov, sen de benimle aynı şeyi yapacaksın. Teğmen Wüstemann’a destek ol.” Tanya, içinden geçen “Yedek kuvvetin fazlasından zarar gelmez” düşüncesini bastırarak emir subayına yanıt verdi ve ustaca kalkışlarının ardından tabura gökyüzüne doğru rehberlik etti.
Hava üstünlüğünü sağlamanın temel kuralı irtifa kazanmaktır—gerçi düşman büyücüleri saldırıya geçmişken yükselmek pek de o kadar kolay olmuyordu.
Düşman bir sebepten ötürü ağırdan mı alıyordu? Düşman tacizi altında aceleyle havalanmak yerine düzenli bir hat halinde yükselebildiğimize göre insan ister istemez şüpheye düşüyordu.
“… Topçu ateşi ile hücum arasında çok fazla zaman aralığı var. Topların atış ayarları yapılmadı mı acaba?”
Her şeye rağmen bu durum, bir süredir kafamı kurcalayan ikmal bölüğünün muharebe disiplinini test etmek için iyi bir fırsattı.
Elinium Silah Sanayi üretimi Tip 97 Taarruz Hesaplama Mücevherlerini güç bela çalıştırıp kararlı bir uçuşu sürdürebilmeleri Tanya’yı duygulandırmıştı.
Aynı zamanda sırtından aşağı soğuk bir ürperti yayılmasına sebep oluyordu.
“Demek amatörlerin amatörlerle savaşı ha? İnsan sermayesini alabildiğine heba ediyoruz…”
Yoksullara karşı yoksullar, üstüne bir de amatörlere karşı amatörler. Savaş, varabileceği en topyekûn raddeye varıyordu.
Savaş öncesi İmparatorluk Ordusu’nda hava büyücülerinin eğitimi öyle bir standarttaydı ki çiçeği burnunda bir büyücüye tek başına topçu gözetleme görevi bile emanet edilebilirdi. Şimdiyse, geçen gün neredeyse kaza kurşununa dizilecek olmamızdan da anlaşılacağı üzere durum, çiçeği burnunda büyücülere işi emanet etmekten başka çaremizin kalmadığı bir raddeye gerilemişti.
Doğru düzgün bir eğitim verecek zaman yoktu. O eğitimi verecek tecrübeli askerler cepheye sürülmüştü. Sonuç olarak da toy civcivler eğitimleri tamamlanmadan cepheye yollanıyor ve doğrudan bir keklik avının ortasına itiliyorlardı.
Yıpratmanın o lanet kısır döngüsü tamamlanmış oluyordu. Yerel düzeyde yapabileceğimiz tek şey, makul bir Elde Tutma—yani hayatta kalma—oranı sağlamaktı. Evet, etten kalkanlarımın varlığını sürdürebilmesini sağlamak için elimden gelen her şeyi yapmalıydım. Tanya dürbününü çıkardı, gökyüzünü hızla taradı ve düşmanın hareketlerini gözlemlemeye başladı.
“… Kitabına tamamen sadık kalarak ilerliyorlar.”
Havadayken saf tutup yükselmek, ardından düşmanla yüzleşmek. Her iki taraf da cephede belirli bir birlik sayısını koruyarak karşı karşıya gelecekti.
Bizim düzenimizle kıyaslandığında, Federasyonun düzeni daha sıkı bir istiflenmeyle daha fazla personele sahip gibi görünüyordu.
İş saf kaynak niceliğine geldiğinde İmparatorluk Ordusu, Federasyon’la neredeyse hiç rekabet edemezdi; ancak Federasyon’un kendi ayağına sıktığı büyü alanında İmparatorluk, niceliksel ve niteliksel üstünlüğünü uzunca bir süre korumayı başarmıştı. Şimdiyse sayısal dengenin bir eşitlenmeye doğru kaydığı görülüyordu.
“… Federasyon da az buz değilmiş.”
Ne kadar vahim bir durum.
Zayıf düşmanları ezmekten pek rahatsızlık duymam ama denk bir rakiple boy ölçüşmek hiç de hoş bir şey değil. Bırakın savaşı, herhangi bir işi asgari çabayla bitirmek her zaman en iyisidir. Ne berbat bir hal aldı böyle.
“Düşman ateşi!”
Uyarı üzerine Tanya mutat prosedürü uygulayarak karşı saldırı emri verdi. “01’den tüm birliklere, karşı ateş açın!”
Mesafe son derece uzun olduğundan açılan ateş, yoğunlaştırılmış optik keskin nişancı formüllerinden oluşuyordu. Yine de mesafenin acımasız kuralı, gelen ateşin isabetliliği ve gücü üzerinde amansız bir yıkım yaratıyordu.
Kalan formül mermilerimizi idareli kullanmamız gerektiğinden her iki taraf da sadece birbirine rasgele ateş açıyordu—tam bir baş ağrısı.
“Çtt! Bu mesafeden değmez bi—” Bu israf hakkındaki söylenmesinin ortasında Tanya, düşmanın hareketlerinde çarpıcı bir değişim fark etti. “Ih?! Komünist büyücüler üzerimize mi çullanıyor?!”
Bocalayan bir taarruz uğruna muharebe hatlarını yarmış veya düzenlerini tamamen terk etmişlerdi. Kontrolden çıkmış bir yarma harekâtı gibiydi.
“Kontrolü mü kaybettiler? Disiplinleri nasıl bu kadar…?”
Wüstemann’ın huzursuz yorumu Tanya’yı duraklattı. Komuta kademesinin kargaşaya düşmesi ve düzenlerinin dağılması için henüz çok erkendi. Uzun menzilli çatışmaların acemilerin sinirlerini bozduğuna dair söylentiler duymuştu ama öyle bile olsa düşmanın henüz bu kadar çok kayıp vermiş olması imkânsızdı.
“Acemileri sabırsızlandı mı acaba…? Karşılaşılan bir durumdur ama…” Tanya, derin düşüncelere dalmış halde gözlerini düşmana dikmiş, bir şeylerin ters gittiğini sezer sezmez aniden haykırdı: “Hayır!”
Biz gökyüzünde saf tuttuktan sonra taarruza geçtiler!
Bu kötü!
“Harekete geçin! Buradan derhal uzaklaşmalıyız!” Tanya, dışarıdan nasıl göründüğüne aldırmadan bağırdı.
“Ha?”
Ancak Wüstemann’ın tereddüdü ve kafa karışıklığıyla karşılaştı. Nasıl bu kadar idraksiz olabiliyorsun?! Dost birliklerin tam üzerindeyiz. Aynı şeyi zamanında Federasyon Ordusu’na biz de yaptık, nasıl unutursun?!
Tanya, nadiren görülen bir soğukkanlılık kaybıyla birliğine bağırdı. “01’den tüm birliklere! Tam sürat hızlanın! Üssümüzün tepesinde bir it dalaşına dönmesine izin vermeyin!”
Ani bir emirdi fakat Weiss’ın bölüğü onun niyetini kavradı ve taarruza geçti. Serebryakov da öne fırlayıp yalnız kalmalarına meydan vermemek adına peşlerinden gitti.
İmparatorluk mevzisinin tepesinde düşmanla göğüs göğüse bir it dalaşına girecek olurlarsa kaza kurşunlarının aşağıya isabet etme olasılığı muazzam derecede artardı. Birinin yanlış ateşlenen bir formülle kazara kendi birliklerimizi havaya uçurmasına izin veremezdik; aşağıdan destek istememize rağmen, aşağıdaki müttefiklerimiz şu an ateşe başlarsa vurulma ihtimalimiz son derece yüksekti.
Doğrudan ateş desteğinin mevcut olduğu bir muharebede, düşmanın tepenize çöküp göğüs göğüse dövüşe girmesi kelimenin tam anlamıyla bir kâbustu.
Bu yüzden öne çıkmamız gerekiyordu.
“B-bu tarafa doğru geliyorlar!!”
Tam da Tanya düşmanın kendilerinden hızlı davrandığını hissettiği için, şu kritik anda tek bir saniye bile kaybetmeye tahammülü yoktu. Wüstemann’ın paniğe kapılmış sesi Tanya’nın sinirine dokunuyordu.
“Biliyorum! Bir çaresine bak!”
“O halde disiplinli bir ateşle…”
Hayır! Gerçekten ona bir kez daha bağırmam mı gerekecek? Kavrama yeteneği bu kadar zayıf astlarla savaşmaya çalışmak tam bir akıl kârı değil!
“Durma, Wüstemann! Üstümüze çullanıyorlar! Bu da bizim de hücuma geçmemiz gerektiği anlamına geliyor! Hadi! Anlaşıldı mı? Bodoslama üstlerine dalıp onları geri püskürteceğiz!”
Baskına uğradıklarında elit birlikler bile tereddüt eder; dolayısıyla tecrübesiz subayların ve büyücülerin paniğe kapılması gayet doğaldı.
Bu yüzden net emirler vermek ve ne yapmaları gerektiğini açıkça göstermek elzemdi.
“Hücum! İleri, ileri, ileri!”
Ani bir emirdi fakat takviye bölüğü, hücum sırasında 203. Hava Büyücü Taburu’nun geri kalanına ucu ucuna ayak uydurmayı başararak düşmana çarptı.
“Saplanıp kalmayın! Tırmanmaya devam edin ve karadaki birliklerimize yaklaşmalarına izin vermeyin!”
Avantajlarının yüksek irtifada mücevher performansından geldiğini unutmayan Tanya, birliklerine tırmanma emri verdi. Fakat hemen ardından onu tamamen afallatan bir durumla karşılaştı.
Amacı tırmanıp düşmanı yukarıdan alaya almaktı fakat bir türlü atlatamıyorlardı.
“Düşman sekiz binde bile peşimizi bırakmıyor mu?! Tüh—bu kadar yükseğe tırmanabileceklerini düşünmemiştim!”
Böyle bir şey imkânsızdı. Ancak Tanya bu lafı yutmak zorunda kaldı; zira gözlerinin önündeki manzara aksini fazlasıyla açık bir şekilde kanıtlıyordu. İnanması güçtü fakat öteden beri alçak irtifa uzmanı olan Federasyon büyücüleri, bizi it dalaşına zorlamak için topluca aynı hava sahasına kadar peşimizden gelmişlerdi.
Sadece niceliksel değil, niteliksel olarak da mı eşitliğe ulaşmışlardı? Bunu kabullenmek gerçekten zordu. Yine de göğüs göğüse dövüşte hiç iyi olmaması gereken bu adamlar, bu irtifada üzerimize doğru yaklaşıyorlardı.
“01’den tüm birliklere! On iki bine tırmanın! Çok şey istediğimin farkındayım ama… Durun! Emri geri alıyorum! İptal! İrtifayı sekiz binde koruyun!” Tanya tam herkesin azami operasyonel irtifaya tırmanmasını emretmek üzereyken, bunun bir hata olduğunu son anda fark edip emrini telaşla geri çekti.
Normalde tırmanmalarını sağlamak doğru karar olurdu.
Ama şimdi değil—bu sefer değil.
Takviye bölüğü henüz Tip 97’lere bile alışmamıştı; gerekli irtifa uyum eğitimini almamışlardı. Fiziksel olarak o kadar yükseğe çıkıp çıkamayacakları konusunda ciddi şüphelerim vardı. Şu an irtifa farkından yararlanmaya çalışmanın sırası değildi.
“Mevcut irtifanızı koruyun ve birbirinizi koruyacak şekilde koordine olun! 02, tuzağı sen kuracaksın! Yeni gelenlerimizi hedef alan düşmanların peşine düş!” Nişan alma emriyle devam etmek üzereyken Tanya, gökyüzündeki siyah noktaları fark etti. Evet, birden fazlaydı.
Gördüğü şeyin ne olduğunu anlaması bir dakikasını bile almadı.
“Düşman uçakları mı?! Dağılın! Karşı saldırı!”
O bağırdığı anda, peşlerini amansızca bırakmayan düşman büyücüleri birdenbire geri çekilmeye başladı.
Sıkışık haldeki büyücülerin üzerine doğru hızla gelenler düşman uçaklarıydı—savaş uçakları. Birlerinin bana topla ateş etmesine izin verecek değildim—üstelik ağır, yüksek kalibreli bir topun yoğun otomatik ateşiyle.
Sonraki olaylar bir an içinde gerçekleşti.
203. Hava Büyücü Taburu, kıdemli statülerine yakışır bir çabuklukla bu beklenmedik yeni saldırıya karşılık verdi.
Her büyücü, düşman savaş uçağı pilotlarının görüşünü engellemek için patlama formülleri ateşlerken bir yandan da rastgele kaçınma manevraları yaptı.
Baskına uğrayan bir birliğin reaksiyon verebileceği ideal hız muhtemelen buydu. Hiç kimse sadece laf kalabalığıyla Genelkurmay’ın gözdelerinden biri haline gelmez. Zorluklar ortaya çıktıkça onları söke söke açacak, bastıracak ve yarıp geçecek bir güç gerektirir.
“Zayiat raporu!”
“Zayiat asgari düzeyde!”
Serebryakov’dan ne kadar da iç açıcı bir yanıt.
Düşmanın bize darbe vurmuş olması can yakmıyor değildi elbette ama pek fazla kayıp vermemiş olmamız bu duyguyu bir nebze telafi ediyordu. Eğitime ve insan sermayesine yaptığım başarılı yatırımlarla gurur duyabilirdim.
Gökyüzünü tararken Tanya’nın yanakları tebessümle gevşemek üzereydi ki yüz ifadesi birden yeniden gerildi.
Hareketsiz kalmak düşman savaş uçaklarına mükemmel hedefler sunacaktı, bu yüzden herkes düzensiz kaçınma manevralarına ve patlama formülleri konuşlandırmaya başvurmuştu. Ancak bu durum birliğin çok fazla dağılmasına neden olmuştu.
Düzen bozuluyordu!
“Eşinizden ayrılmayın! Düşman hızla geliyor!”
Bu manzara Tanya’ya dilini ısırtacak cinstendi. Diğer birlikler iyi durumdaydı ama Wüstemann’ın bölüğü o kadar yavaştı ki insan öfkesinden ölebilirdi.
“Aşağıdan gelen ateşe dikkat edin! Kahretsin, ne oluyor lan?! Komünistler insanı taciz etme konusunda iyice uzmanlaşmış!”
“Ne de olsa Komünist onlar!”
“Ne olmuş yani?!” Tanya düşünmeden karşılık verdi. Emir subayının cevabı ise destansı derecede nükteliydi… ya da belki de son derece ciddi bir niyetle söylenmişti.
“Onların böyle adamlar olduğunu siz kendiniz söylememiş miydiniz Komutanım?”
“Aah, evet, haklısın. Savaşta bile insanların nefret ettiği şeyleri yapmayı öğrenmelerine şaşmamak gerek.” Dilini ısırma isteğini bastıran Tanya, düşmanın becerisini takdir etmek zorunda kaldı. Düzgün bir atış yapmalarına izin vermeyen düşman büyücülerini püskürtmek amacıyla tırmanarak dağılan birliklerinin arasına, Federasyon savaş uçakları yeniden daldı.
Düşman uçakları vur-kaç taktiğine sadık kalarak otomatik toplarını boşaltıyor ve ardından hızla geri çekiliyordu.
Aradaki irtifa ve hız farkı bizimkilerden o kadar farklıydı ki karşı saldırıya geçmek neredeyse imkânsızdı. Üstelik aşağıdan da gelenler vardı—ki bu sadece takip eden bir saldırıdan ibaret değildi.
Ama hepsi bundan ibaretti.
Bildiğim kadarıyla, başarısızlığın devamını kaçınılmaz kılan hiçbir mantık ya da gerekçe yoktur. Asla pes etmem. Hataların tek çözümü telafi edilmektir.
Tanya küçük ama derin bir nefes aldı.
Kararlılığını perçinleyerek haykırdı: “Bizi yakın dövüşe davet edecek kadar kahraman çıktılar ha! Madem bu Federasyon mahlukları mana bıçaklarını bu kadar çok seviyor, doyana kadar karınlarını bunlarla doyurun!”
Liderliği üstlenmeye gönüllü olan kişi tabii ki tecrübeli öncü Weiss’tı. “Geleneksel usulle devam etmek için izin istiyorum…?”
“İzin verildi. Başlayın!”
Ağzından “Anlaşıldı, Komutanım!” lafı çıkar çıkmaz savaşa atılmak üzere fırladı. Aynı frekansta olmak işte böyle bir şeydi.
“Bölük, beni takip edin! Hücum!”
“Destek verin!” Tanya, Wüstemann’ın bölüğünü harekete geçmeye zorladı.
“Üç el koruma ateşi!”
Telaşa rağmen düzgün bir şekilde ateş etmeyi başarmaları, nihayet sıcak çatışmaya alışmaya başladıklarının bir göstergesiydi.
Yanlış ateş etmeyeceklerine güvenebildiğim sürece, onları destek rolüne tahsis etmekte bir sakınca yoktu.
“Wüstemann! Böyle devam et! Ama sebepsiz yere mermi yakmaya gerek yok!”
“Anlaşıldı!”
Hiç değilse emirleri onaylama biçimi kabul edilebilir düzeydeydi.
Hayır, sırf tecrübesizler diye garez beslemek hoş bir davranış değil. Tecrübe zamanla kazanılır. Yetenek eksikliği ile tecrübe eksikliği arasındaki farkı gözetememek adil bir tutum olmaz. Ve Tanya için adil olmak olmazsa olmaz bir ilkeydi.
Belki de bu kadar uzun süredir savaş alanında olmak beni hırçınlaştırdı. General von Zettour’un “ne pahasına olursa olsun koruyun” şeklindeki makul olmayan emrinin yarattığı stres de olabilir.
“Şu an düşünmem gereken şey bu değil.”
Tanya fuzuli düşüncelerden kurtulmak için başını hafifçe salladı ve yeniden muharebeye odaklandı. Zamanlama mükemmeldi. Düşman Weiss’ın taarruzuyla meşguldü… ve geri kalanımız da vuruş düzenine geçmişti.
Zamanı gelmişti. Tanya emir subayına döndü. “Teğmen Serebryakov, kendi taarruzumuzla Weiss’ı takip edeceğiz. Her zamankinden farklı bir şey değil ama… saat altı yönümü gözle. Özellikle ansızın dalış yapabilecek düşman uçaklarına karşı tetikte ol.”
“Anlaşıldı, Komutanım.”
“Pekala, başlıyoruz. Herkes beni takip etsin!”
Hızlan, hızlan ve biraz daha hızlan.
Tip 97’ye boşuna taarruz hesaplama mücevheri denmiyordu. Elinium Silah Sanayi’deki tasarımcılar kafayı yemişti ama garip bir şekilde teknolojik kabiliyetleri, akıllara zarar fikirleriyle başa baş gidiyordu.
Tam muharebe hızında yaklaşarak düşmanı gafil avlamışken onları evire çevire dövmek gayet doğaldı—standart hava muharebesi yöntemi buydu. Weiss’ın birliği teması kestikten sonra, neye uğradığını şaşırmış halde bocalayan düşman büyücülerine yukarıdan topluca saldırdık.
Bizi fark ettiklerinde alelacele savunmalarını diktiler ama tepkileri çok ağırdı.
“Hmph, ağır kaldınız.”
Bu durum tam da Tanya tüfeğini nişanlayıp bir formül salıvermek üzere tetiği çekeceği sırada yaşandı. Bir skora daha imza atma arzusuyla dudaklarını yalamak üzereyken, böğründen gelen beklenmedik bir atış savunma kalkanına sertçe çarparak onu rota değiştirmeye zorladı.
Komünistler bizi tuzağa mı çekti?!
“… Bir pusu mu?”
Tanya elinde olmadan dişlerini gıcırdattı. Oyuna getirildiğimiz anlaşıldığında, düşman büyücüsü Serebryakov’un baskı ateşini çocuk oyuncağıymışçasına yarıp geçmişti bile.
Desteğin vaktinde yetişmesi imkânsızdı ama Tanya’nın çekilebilecek bir durumu da yoktu.
“Kahretsin!”
Yön değiştirmek için uçuş rotasına sert bir kavis verdi. Böğrüne yanaşan düşmanı savuşturmak için Tanya makineli tabancasıyla ateş açtı.
Şarjörünün boşaldığının farkında olarak biraz mesafe kazanmaya çalıştı ve olabildiğince hızlı ivmelenmek için yüksek hassasiyetli Tip 97 Taarruz Hesaplama Mücevheri’nin sınırlarını zorladı.
“Albayım! İyi misiniz?!”
“Endişelenecek bir şey yok!”
İki kez vurulmaya çok yaklaştı… ama Tip 95’i çıkarmasını gerektirecek kadar da berbat bir durumda değildi.
Odaklanırsanız, o sefil ve çekilmez çılgın bilim insanının geliştirdiği Tip 97, tıpkı Federasyon Ordusu’nun yeni modeli gibi birkaç darbeyi göğüsleyebilecek bir savunma kalkanı oluşturabilir.
“Ne biz ne de mücevherlerimiz öyle kolayca düşürülecek kadar ezik değiliz!” Tanya altlarına gürledi ama içten içe tam tersini hissediyordu.
Böylesine gafil avlanmanın yarattığı şoku gizlemenin imkânı yoktu.
Yakın dövüşte kendisinden daha hızlı hareket eden bir Federasyon büyücüsü, bunu bir paradigma değişimi olarak değerlendirmeme yeter de artardı bile.
Mermi yağmuru püskürtebilen bir makineli tabancası olmasaydı, az önce o düşman büyücüsü Tanya’ya ne yapardı acaba?
“… Çtt. Tanrı kahretsin, bu adamlardan gerçekten nefret ediyorum.”
Kıl payı sıyrıldıktan sonra Tanya, düşmanı gözlemlemek için arkasına döndü.
Hızlı yaklaşmalar ve birbirini kenetleyen ateş hattı arasında, düşman askerlerinin yüzlerini ayırt etmenin genellikle pek anlamı yoktur; ancak bu kez görsel veri öncelikliydi. Askerlerin teçhizatlarını, üniformalarını ve hatta ırklarını inceledikten sonra durumu kavradım. Bu büyücülerin muhafız birliğinden olduğuna kesin gözüyle bakıyordum ama bir süre onları gözlemledikten sonra üniformalarının Federasyon büyücülerinin çoğunun giydiği standart üniformalar olduğu açıkça anlaşıldı. Rütbe işaretlerinde ve benzeri ayrıntılarda da herhangi bir farklılık göremiyorum.
Yine de, bana mı öyle geliyor yoksa…? Acayip yaşlı görünüyorlar. Federasyon şu anda silahlı kuvvetlerinin büyücü unsurunu yeniden yapılandırıyor, bu yüzden kırk yaşın üzerinde birini görmek oldukça nadir bir durum.
Eğitmenler mi acaba? Her iki durumda da, Komünistler artık genç olmayan personeli sahaya sürecek kadar sıkışmışlarsa bu bizim için iyiye işarettir. Belki de Zettour’un söz verdiği takviyelerin ulaşması beklenenden daha kısa sürecek. Bekletilmek çekilmez bir dert.
“… Bu güzel haber. Az önce oyuna getirilmiş birinin söylemesi gereken bir şey olmasa da.” Alaycı bir tebessümle Tanya, skorunu artırma umuduyla karşılık vermeye ve optik keskin nişancı formülüyle düşmanın savunma kalkanını delmeye hazırlandı ama… tek bir isabet bile sağlayamadı.
Dahası, nişan almaya odaklanmak için ne zaman dalgınlıkla duraklasa, düşman acımasızca onu engelliyordu. Daha nişan bile alamadan üzerine ateş açılıyorsa ne yapabilirdi ki?
“Ih, lanet olsun. Acayip derecede koordineliler.”
Tanya ne zaman bir düşmanın sırtına nişan alsa, eninde sonunda kendisine doğrultulmuş bir namluyla karşılaşıyordu. İki kişilik timlerin nasıl çalışması gerektiğinin mükemmel bir örneğiydi bu ama Federasyon birliklerinin kendi birliğinden bile daha uyumlu olabileceğine inanamıyordu.
Şöyle bir daha baktığımda, o tecrübeli askerin kanat adamının da yaşlıca bir adam olduğunu fark ediyorum. Belki de iki eğitmendirler? Bu kadar iyi bir koordinasyona sahip olmalarını bu açıklayabilir. İkisi o kadar uyumlu ki sırf üzerlerine ateş açmak düzenlerini bozmaya yetmiyordu.
Bu durumda meydan okumalarına karşılık vermekten başka çare yoktu.
Sanki bu noktada gözü karalık makul bir seçenekmiş gibi Tanya, bodoslama çarpışacakmışçasına üzerlerine atıldı ve nihayet mana bıçağıyla içlerinden birini düşürmeyi başardı.
“Lanet olsun, bu çok uzun sürdü… Ne oluyor yahu?” derken etrafı tam bir kafa karışıklığı içinde tarıyordu.
İmparatorluk Ordusu’nda genel kabul gören elit bir birlik, büyücü harekâtlarının en ileri noktası olan 203. Hava Büyücü Taburu, daha aşağı seviyede olması gereken bu Federasyon büyücüleriyle kafa kafaya gelmişti.
Aslına bakılırsa, tüm savaş boyunca birliğimin istikrarlı bir şekilde üstün olan taraf olduğunu söylemek adil olmaz mıydı? O elit birliğin komutanı olarak Tanya, gördüklerine inanmakta dürüstçe güçlük çekiyordu.
Federasyon büyücülerinin bu seviyede performans gösterebilmesi imkânsızdı. Kendi birliklerini ve Federasyon’unkileri aynı standartlara göre değerlendirmek zorunda kalmak, kıdemli taburuna hak ettiğinden daha kötü bir şöhret yüklüyordu.
Ben havada bunları enine boyuna düşünmeye çalışırken, düşman fırsatı memnuniyetle değerlendirip saldırıya geçiyordu.
“Ah, çok can sıkıcısınız!”
Tanya sis perdesi niyetine bir patlama formülünü hırsla çıkarıp mesafe koymaya çalışırken, ortağı Serebryakov’un hareket etmeyi bıraktığını fark etti.
“Visha! Ne yapıyorsun?!”
“Albayım! Şuna bakın—düşmanın savunma kalkanları!”
“Hmm? Ne olmuş onlara?”
“… Patlama formülünüz bir kısmını soyup attı!”
“Ne, gerçekten mi?!” Serebryakov heyecanla düşmanı işaret ettiğinde Tanya şaşkınlıkla cırladı. Bu it dalaşında zorlanmasının tek nedeni, düşmanın güçlü kalkanlara sahip olduğu varsayımıydı.
Alan bastırma hâlâ onlar üzerinde etkiliyse bu her şeyi değiştirirdi.
“Bir deneyelim bakalım!”
Güç yerine menzile öncelik veren formüllerle Tanya, bu hızlı düşman büyücülerine bir dereceye kadar ayak uydurabiliyordu.
Gözlerini kısarak atışının sonuçlarını seçmeye çalıştı ancak düşmanın hareketlerinde hiçbir farklılık göremedi. İşe yaramadığı için düş kırıklığıyla dilini ısırmak üzereydi ki gözünün ucuyla düşmanın üniformasına sızan kırmızı bir leke fark etti.
“Meğer düşündüğümüzden daha kırılganmışlar.”
Koruyucu zar uçup gittiyse ve savunma kalkanı ne kadar küçük olursa olsun hasar aldıysa, düşman mücevherinin savunma performansı tahmin ettiğinden çok daha zayıftı.
Bu güzel bir haberdi. Tanya kendi kendine kıkırdadı.
“Weiss, Wüstemann! Bu adamlar yeni modeli kullanmıyor. Delici formüllerle uğraşmayın—alan bastırmaya odaklanın!”
“”Ha?!””
Telsizden koro halinde gelen subayların şaşkın sesleri garip bir şekilde eğlenceliydi. Anlaşılan düşmanın kalın savunma kalkanlarına sahip olduğu varsayımı altında kıvranan tek kişi Tanya değildi.
Yanlış bir tecrübe kuralından kaynaklanmış olmalıydı. Federasyon büyücülerinin direnci geri adım atmamıza neden olmuştu, bu yüzden Federasyon büyücülerinin çetin düşmanlar olduğuna dair ön yargı üzerimizde olumsuz bir etki yaratmıştı.
“Nişanınız biraz kaysa bile sorun değil! Patlama formüllerini hazırlayın! Gökyüzünü ateşe boğun!” Ne olursa olsun, sakın ola aşağıda konuşlanan kendi birliklerimizi vurmayın!”
““A-anlaşıldı efendim!””
Güzel. Tanya telsizden yeni emirler haykırır. “01’den tüm birliklere! 01’den tüm birliklere! Bütün hava sahasını, düşmanla birlikte havaya uçurun! Ve savunma kalkanlarınıza da biraz yüklenin! Ateş serbest!”
Bir an sonra—sanki verilen emir tam anlamıyla bir tetikçiymişçesine—etraflarında patlama formülleri çiçek açar.
Dost toprakların üzerindeki hava sahasını tamamen yerle bir etmek biraz aşırıya kaçmak sayılabilir. Fakat Federasyon’un daha önce sergilediği imkân ve kabiliyetler ile olası uçaksavar mevzileri göz önüne alındığında, her şeyi ateşe ve patlamalara boğacak kadar kararlı olmak nihayetinde pek çok şeyi kolaylaştırmaktadır.
Düşman, İmparatorluk Ordusu’nun bu kadar ileri gideceğini tahmin etmemiş olmalıydı. Hava alevlerle dolarken Federasyon büyücüleri savrulur.
Ancak kayıpları şaşırtıcı derecede düşüktür.
“Cık, bu adamlar pek dişli çıktı. Takdire şayan bir geri çekilme.”
Patlamaya yakalandıklarında ona direnmeye çalışmak yerine kendilerini patlamanın şiddetiyle geriye bırakmış olmalılar; Federasyon büyücülerinin çoğunun üstü başı kavrulmuş olsa da sayıları pek azalmamıştır.
“Bu inatçı pislikler… Sanırım yeniden düzen almamız gerekecek… Bizim elemanlar arasında dost ateşiyle vurulacak kadar aptal biri çıktı mı?”
“Hiç kayıp yok efendim! Birkaç hafif yanık var sadece!”
Tanya, Serebryakov’un tekmili karşısında kıkırdar. “Tip 97’ler sayesinde olmalı… Düşmandan daha iyi bir savunma kalkanı oluşturabildiklerine sevindim.”
Hız, dayanıklılık, güvenilirlik. Her üç boyutta da üstün performans gösteren bu hesaplama mücevherleri seri üretime geçip genel kullanıma sunulduğunda, niteliksel üstünlük yeniden bizim olacaktır… tabii onları kullanabilecek yeterli sayıda büyücü bulabilirsek.
Her halükarda, düşman büyücüleri geri çekilmektedir.
Hava desteği hedefimiz açısından geriye kalan tek şey Federasyon kara birliklerini püskürtmektir, ancak… görünüşe göre Federasyon, havada hâkimiyet kuramadan piyadeleri ileri sürmenin nasıl bir aptallık olduğunu idrak etmiştir.
Aşağıya bakıldığında her şey huzurlu görünmektedir. Kara birlikleri bizim mücadelemizi devasa bir gösteriymişçesine izlemiş olmalıdır. Ne ala…
Ah. Tanya astlarına teşekkür etmesi gerektiğini hatırlar.
“Binbaşı Weiss, Teğmen Wüstemann. İkinizin de eline sağlık. Teğmen, ağzınızı açamayacak kadar yorgun görünüyorsunuz. Birliğinizle birlikte üsse dönüp dinlenebilirsiniz.”
“… Emredersiniz komutanım. Müsaadenizle.”
Tanya, Wüstemann’a minnetini bildirip geriye çekilmesini sağladıktan sonra devriye görevine geçmek üzere tekrar Weiss’ın birliğine katılır. Düşmanın müteakip bir saldırıya hazırlanmadığını teyit ettikten sonra, iniş yapıp birliklerin kısa bir kestirmesini sağlama vakti gelecektir. Fırsat çıkarsa, ben de biraz kestiririm.
Havada süzülürken zihnimden geçenler bunlardı. Bu haldeyken Tanya doğal olarak kendisini Weiss ile yan yana uçarken ve ona az önce biten muharebe hakkındaki fikrini sorarken bulur. Paylaştıkları ortak izlenim, rakiplerinin beklenmedik derecede çetin çıktığı yönündedir. Sadece disiplinleri değil, koordinasyonları bile daha önce karşılaştığımız Federasyon büyücüleriyle kıyaslanamayacak düzeydeydi.
Bu adamlarla daha ne kadar savaşmak zorunda kalacağımızı hüzünle merak ediyorum. Bir de Zettour’un tam muharebe çetinleştiğinde bölüklerinden birini çekip alan o makul olmayan emirleri var.
“… Bu yeni rakip epey baş belasıymış.”
“Öyleler efendim. Ama cidden, hava filosundaki o mankafalar neyden bahsediyordu? ‘Hava üstünlüğü konusunda endişelenmenize gerek yok!’muş! O büyücüler avcı uçaklarıyla yakın iş birliği içinde hareket ediyordu bile! Neler oluyor böyle?”
“Sakin ol,” diyerek onu azarlar Tanya. Aslına bakılırsa, dünyadaki herkes savaşı fikriyle başı dönecek kadar çok sevmiyor. Biz makineli tüfek ateşi altında bunalırken hava filosu kestiriyor olsaydı ona hak verebilirdim. Fakat bu durum gerçeklerle örtüşmüyor.
“Görüyorsun ya Binbaşı, düşmanın hava desteği teknik olarak kesilmiş durumdaydı.”
Filomuz doğrudan ateş desteği sağlamıyordu ancak düşman hava kuvvetleri de kafasına göre uçamıyordu. Yani nihayetinde… nereden baktığınıza bağlı olarak müttefiklerimiz işlerini kusursuzca yaptı.
Yüzde yüz başarı mümkün olmasa bile, kendilerinden istenenin yüzde doksanını yerine getirdilerse makul bir performans sergilediklerini kabul etmek gerekir. Mükemmeliyetçiliği aşırı vurgulamak, doğrudan ücretsiz mesaiye ve ağır çalışma koşullarına yol açar.
Bu noktada hava kuvvetleri söz verdiği şeyi yerine getirmiştir. Kanı sıcak Weiss’ın bunu idrak etmesi zor olabilir, ancak içinde bulundukları koşulları en iyi şekilde değerlendirmek zorunda olanlar yalnızca cephedeki birlikler değildir.
“Hava devriyelerimizin bu kadar gevşek davranabilmesinin sebebini düşünün; çünkü birliklerimiz gökyüzünün kontrolü için sürekli mücadele ediyor ve düşmanı oradan püskürtmek için yoğun çaba sarf ediyor. Hava sahamızın emniyetini sağlamak konusunda endişelenmek zorunda olmadığımız için şanslıyız. Bu sayede”—Tanya aşağıdaki düşman mevzisine bakarak sırıtır—“dikkatli olmamız gerekse bile… en azından sadece kendi irtifamızda olanlara odaklanabiliyoruz.”
“Öyle diyorsunuz komutanım fakat irtifayı avantajımıza kullanmak giderek zorlaştı…”
“Aynı fikirdeyim. Ve düşmanın amacının da bu olduğuna eminim… Şuna da bir baksanıza? Lafın üstüne geldiler.”
Tam karşıda pirinç tanesini andıran karaltılar var. Düşman büyücüleri geri çekilmiş olsalar da bizi gözlemlemeyi bırakmamışlardı. Şu pirinç tanelerini şöylece ezivermek mümkün olsaydı işimiz ne kadar da kolaylaşırdı.
“… Vay be. Sinyallerini açık bırakacak kadar da nazikmiş efendiler.”
Tabii ki mana sinyallerinin gücü göz önüne alındığında, bunun muhtemelen bize gözdağı verme amacı taşıdığı aşikârdı. Sanki gurur duyuyorlarmışçasına yedi gün yirmi dört saat bu sinyalleri üstünüze bocalamaktayken fark etmemek zaten imkânsızdı.
“Ergenlikte kendini fazla önemsemek normaldir derler ama düşman varlığıyla bu derece caka satınca, sanki şahsen benimle bir alıp veremedikleri varmış gibi hissediyorum.”
“Federasyon Ordusu’nda dikkatinizi çekmeye çalışan biri olduğuna göre orada da kahramanlar var demek ki.”
“Ne dedin?” Tanya gözlerini devirip komutan yardımcısına dik dik bakar, ancak… bunun pek bir tesiri olduğu söylenemez.
Boyunun yeterince uzun olmamasından mı kaynaklanıyordu acaba? Rütbece üstleri olabilir ama astlarının gözünü korkutmasının da bir sınırı vardı neticede.
Derken cüretkâr emir subayı da süzülerek yanlarına katılır. “Bütün kahramanların şahı olmaları gerekmez miydi?”
Serebryakov hınzır bir tebessümle söze girer—iyice küstahlaşmıştı bu kız. Ama bir dakika. Şöyle bir geçmişe dönüp düşününce, Ren Cephesi’nden beri hep böyle tutarlı bir çizgi izlediği hissine kapılıyorum. O günleri hatırlamaya çalışan Tanya, buruk bir tebessümle karşılık verir: “Birliklerim, kahramanların kaderinin ne olduğunu bilir misiniz?” Öylesine, gırgır şamata bir laf kalabalığı işte. Buna fazla kafa yormamam gerekir. “Kahramanlar—istisnasız—ölür. Dolayısıyla şimdi de aynı şeyin yaşanmayacağının garantisi yok. Federasyon Ordusu’nun kahramanlık efsanesine tam da burada son vereceğiz!”
“Ha-ha-ha-ha.” Üç subay birlikte kahkaha atarak o ağır kasveti dağıtırlar. Az önce atlattığımız çetin muharebeye takılıp kalmamak iyidir, bu sayede azmimizi de korumuş oluyoruz. Kafayı boşaltmak için güzel bir fırsat.
“Yine de orada hiç şaka yapmıyorlardı. Hakkını teslim etmem gerek, işi biliyorlar. Weiss, sen ne düşündün?”
“Sizinle aynı fikirdeyim efendim. Taktikleri, koordinasyonları ve becerileri neredeyse tamamen bizimle aynı seviyedeydi.”
“En baş belası kısım da bu ya. Yeni mücevher modeliyle bu yeni adamları düşününce, bütün üstünlüklerimiz… Hmm?”
“Albayım?” Weiss sorar: “Neler oluyor?”
Tanya bazı düşmanları işaret ederek mırıldanır: “Şunlar.”
Onları komutan yardımcısına ve emir subayına gösterirken, üniformalarından kim olduklarını teşhis etmeye çalışır.
“… Görünüşe göre tanıdık birileri onlara katılıyor… Sinyalleri veri tabanında var mı? Bunlar kesinlikle bir Federasyon birliği değil. Kim bunlar?”
Komutan yardımcısına atılan tek bir bakış, onun da hiçbir şey bilmediğini gözler önüne serer. Pekala, iş dillere ve istihbarata geldiğinde ne Weiss ne de Tanya, Serebryakov’un eline su dökebilirdi. İkisinin de bakışları doğal olarak dil konusunda yetenekli olan emir subayına kayar.
“Muhtemelen Milletler Topluluğu mu? Hayır, bir dakika lütfen. Sinyallerini dinlemeye çalışacağım.”
“Bir şey çözebildin mi?” Tanya onu sıkıştırır.
Bir süre dinledikten sonra Serebryakov sonucunu sunar. “… Milletler Topluluğu ile Anlaşma İttifakı’nın resmi dillerinin bir karışımı.”
Haah. Tanya’nın zihninde şimşekler çakar. Bunların kim olabileceğini hatırlar.
“Şu söylentisi dolaşan gönüllüler ordusu mu? Yoksa düzenli ordudan arta kalanlar mı? Hangisi bilmiyorum ama her iki durumda da keşke biraz daha tembel olsalardı. Ne diye kalkıp ta buraya, doğu cephesine kadar geldiler ki?”
Savaş dediğin sağlık için katıldığın bir etkinlik değildir; öyleyse niye cebinden para ödeyip böyle ücra bir yere kadar gelirsin ki? Muharebe bağımlısı falan mı bunlar? Aklı başında birinin kavrayabileceği bir mantık değil bu.
Onlara ayak uydurmak, hem beden hem de zihin için karşılıksız mesai yapmaktan başka bir işe yaramaz.
“Herhangi bir hareketlilik olmazsa grup grup çekileceğiz. Havada kalarak gücümüzü heba etmek akıl karı değil.”
Tanya çekilmekten bahsetse de düşman civarda dolandığı sürece geri çekilmek o kadar da kolay olmayacaktır. Aynı zamanda, bu yüzleşmeyi sürdürmek de tamamen beyhude bir çabadır.
Çaresizce zamanın akıp gidişini izlemekten başka bir şey yapamadığımız bir bakışma yarışından ibarettir. Nihayetinde bir süre daha gökyüzünde kalırız ve her iki taraf da ancak saatler süren bu kilitlenmenin ardından geri çekilir. Herkesi sebepsiz yere bitap düşüren bir yüzleşmedir bu—eğer düşmanın amacı bizi yıpratmaksa, şüphesiz bunu başarmışlardır. Asıl ilk havlu atanın amatör Federasyon tarafı olması gerektiği konusunda söylenmenin bir anlamı yoktur.
İniş yapıp görünüşe göre eskiden depo olarak kullanılan yarı batık odasına kendini atan Tanya, yaşananları unutmadan raporunu yazmak üzere kalemi eline alır.
Az önce tecrübe ettikleri muharebe yeni standart haline gelecekse, İmparatorluk Ordusu’nun bununla başa çıkmak için acilen bir plan geliştirmesi gerekecektir.
Son rapor benim için bile oldukça karamsar.
Federasyon büyücülerindeki bu niteliksel gelişim, İmparatorluk Ordusu’nun boynundaki ilmiği daha da daraltacaktır. İmparatorluk, hava büyücüleri alanındaki bu üstünlüğünü kaybederse dünyada bunu nerede telafi edebilecek?
Tanya raporu tekrar okurken iç çeker. “… Yine de bunu kimsenin ciddiyetle okuyacağının bir garantisi yok.”
İmparatorluk Ordusu’nda görece açık bir iletişim kültürü hâkimdir ancak iyi ya da kötü, burası aynı zamanda doktrine ve kendi ön kabullerine sıkı sıkıya bağlı bir askerî teşkilattır. Federasyon birliklerinin kalitesindeki bu dramatik artış konusunda çanı çalmam, kimsenin bunu salt gerçek olarak kabul edeceği anlamına gelmez.
Üst kademeler muhtemelen ihtiyatla yaklaşır veya konuya dikkat kesilir.
Fakat beyninle kavrayıp orada kalacağın, durumun vahametini ise iliklerine kadar hissedemeyeceğin bir geleceği gözümün önüne getirmekte zorlanmıyorum.
Tanya’nın raporu, hâkim olan genel kanıyla işte bu derece çelişmektedir.
Raporu yazan kişi ben olmama rağmen buna inanmakta neredeyse güçlük çekiyorum. Federasyon hava büyücülerinin tehdidinin hızla arttığını okumak, eğer Tanya bunu savaş meydanında bizzat gözlemlemiş olmasaydı, yalnızca hamasi bir edebiyat parçasından ibaret görünürdü. Kimse bunu okuyup hemen inanmaz—neredeyse herkes onun durumu abarttığını söyleyip alay edecektir.
“Kahretsin, bunu nasıl açıklayabilirim?”
Bir şeyleri başkalarına aktarmak kulağa basit gelse de aslına bakılırsa oldukça zordur. Gerçekleri kâğıda döküp buna durum raporu diyebilirsiniz ancak mesajınızı asıl yerine ulaştırmak ustalık gerektirir.
Noktayı net koyun, hedef kitlenizi aklınızda tutun ve sezgisel bir yapıya sadık kalın.
“Söylemesi her zaman yapmasından kolaydır… Bu tam bir baş belası. Haaah…” Tanya iç çekip yeniden kalemine sarılır.
Moskva’yı yaktığımız döneme kıyasla evet, asker sayıları daha fazla. Ancak kalitelerini artırmak, sayıca çoğalmaktan tamamen farklı bir boyuttadır. Bir sürü yarı zamanlı eleman işe alarak anında bir grup kıdemlinin muharebe gücünü elde edebilseydiniz, eğitim kelimesini doğrudan çöpe atmak gerekirdi. Gerçek hayatta eğitimin önemi her geçen gün artmaktadır.
Buna rağmen Federasyon hava büyücü birimlerinin sergilediği disiplin artışı dikkate değerdir—tıpkı doğaya aykırı bir anlık muharebe gücü patlaması gibi. Eğer bu durum Tanya’nın raporuna düzgün bir şekilde yansıtılmazsa, mesele son derece hafifçe ele alınacaktır.
Soruna parmak basmak o kadar da zor değildir; asıl mesele sonrasında olanlardır.
“Mantıksızlık dediğimiz şey tam olarak budur işte,” diye mırıldanıp durumu gözden geçirmeye başlar Tanya. Orduevi üretimi yüksek kalorili bir çikolatayı kemirirken, her bir bölükten gelen raporları gözden geçirir.
Aralarında bulabildiği tek ortak nokta, Federasyon birlikleriyle eşit seviyede savaştıkları ya da onlardan biraz üstün oldukları yönündeki yorumlardır. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bu fenomenin arkasındaki anahtarı bir türlü bulamaz.
Yoksa hayal mi görüyorum?
“Bu imkânsız. Kendime hangi yalanı söylersem söyleyeyim, durumu ne şekilde geçiştirmeye çalışırsam çalışayım, varabileceğim tek sonuç düşmanın zayıf yanlarını çarpıcı biçimde azalttığıdır.” Söylenerek yarıda kalmış raporu çöp sepetine fırlatır.
Bir rapor, net bir netice gerektirir. Üstlerine Federasyon birliklerinin bilinmeyen sebeplerle artık daha iyi bir disipline sahip olduğunu rapor etmek, ancak yetersizliğin bir itirafı olurdu.
Ve dahası, bu kendisine emanet edilmiş bir iştir. En kötü senaryoda, her şeyin kişisel sorumluluğunu en azından tek başına üstlenebilseydi işler bu kadar karmaşık olmazdı. Sonuçlarını kabullenmeye hazır olduğu sürece raporu yine de çok fazla endişelenmeden gönderebilirdi.
Lakin bu, Lergen Muharebe Grubu’nun Albay von Lergen’in adı altında Genelkurmay’a sunduğu resmi bir rapordur. Burada çuvallamak, onun adını lekelemek anlamına gelecektir.
Kuşkusuz, birinin kariyerine kasten zarar vermenin, kendisiyle ekibi arasında nifak tohumu ekmekten daha iyi bir yolu yoktur. Ve eğer kendi adını kullanma meselesi bir gün ortaya çıkacak olursa… yaşanacaklar tarif edilemeyecek kadar korkunç olurdu.
“Peki ama o zaman ben ne yapmalıyım…?”
Dikkatini yeniden ciddi bir taslak hazırlamaya veren Tanya, öfkelenmeye başlar ve inleyerek karnını kavrar. Bunu nasıl kaleme almalıyım?
Durumu düzgün bir şekilde analiz etmek için yeterli bilgi yok. Sadece Federasyon birliklerinin kalitesinin arttığı gerçeğini iletip yorumu üstlerinin takdirine bırakmak izlenebilecek yollardan biridir, ancak… Tanya’nın en iyisinden daha azı burası için yeterli olamaz.
Kaybolmuş hissettiğinizde, temellere geri dönme vakti gelmiştir.
“Mevcut düşman durumunu gözden geçirelim. Bildiğim tek şey muazzam bir gelişme kaydettikleri, fakat… bu garip his de ne?”
203. Hava Büyücü Taburu’nu bir ay gibi kısa bir sürede yola getiren bizzat Tanya olduğundan, bu düzeyde bir değişimin imkânsız olduğunu çok iyi bilmektedir.
İnsanlığın sınırlarını—daha doğrusu sınırların da sınırını—istismar etmiş olan Tanya, açık konuşmak gerekirse hava büyücü birliklerinde niteliksel iyileşmelerin haftalar ya da aylar içinde kolayca elde edilemeyeceğinin bilincindedir.
Aktif görevdeki subayların temelleri kavrayabildiği varsayımına dayanan seçme sürecine ve Dakya’daki gerçek mermi tatbikatına rağmen, disiplin konusunda hâlâ bazı endişeleri vardı.
Wüstemann’ın bölüğüne bakıldığında bu konsepti kavramak çok daha kolaydır.
Doğu cephelerinde bu hevesli, genç ve tecrübesiz subaya bizzat iş başı eğitimi vermesine rağmen, kendisi Ahrens ya da Meybert’in seviyesinden oldukça uzaktır; hatta Tospan’la bile boy ölçüşemiyor olabilir.
Temeller işte bu denli büyük bir fark yaratır.
Nokta. 5’ten 1’e geçmekle 0’dan 1’e geçmek dünya kadar fark eder.
“… Federasyon’un kaydettiği ilerleme çok hızlı.”
Eğitim konusunda kendine has görüşleri olan Tanya’nın, kalitedeki bu keskin değişimden şüphe duymaktan başka çaresi yoktur. “Sistemlerindeki bir kökten değişiklik gerçekten de bu kadar bariz bir etki yaratmış olabilir mi?”
Bunu söylemesi biraz garip kaçabilir ancak sistemik reformlar bir gecede gerçekleşemez—Federasyon’un siyasi koşullardan bağımsız, askerî uzmanlardan oluşan daha özerk bir yapıya büründüğünü varsaysak bile. Mümkün olan şeylerin de bir sınırı vardır.
Birliklerin işleyişini iyileştirmek, becerilerini geliştirmekle aynı şey değildir.
Mantıksal açıdan zayıf askerlerin kusursuz bir şekilde kullanılmasının düşmana nasıl gerçek bir tehdit oluşturabileceği anlaşılabilirdir. Hatta bir kurdun liderlik ettiği koyun sürüsünün, koyunun liderlik ettiği kurt sürüsünden daha tehlikeli olduğuna dair klasik bir metafor bile vardır.
Ancak Tanya ardından burukça gülümser.
“Tek bir üst düzey yöneticiyi değiştirerek bir şirket yarın sabaha karla uyanabilseydi, kimsenin hiçbir sorunu kalmazdı. Yoksa bu biraz aşırı bir kıyaslama mı oldu?”
Koyunlara liderlik eden kurt, elinde sonunda savaşmak için yine koyunlara sahiptir. Elbette koyunları birer kurda dönüştürmek faydalıdır.
Lakin bu süreç hazır gıdayı ısıtmak kadar basit değildir.
Eğitim insan gücü gerektirir. İş başı eğitimi bile bir eğitmen gerektirir. Sadece Wüstemann’a yol göstermek bile başlı başına yorucu.
Bir eğitmen olmadan deneme yanılmayla öğrenmek belki daha az çaba gerektirebilir ama aptalca büyük bir zaman alır.
“Farklı bir şeyler var. Ne ki bu? Nasıl bu kadar keskin bir gelişme kaydettiler?”
İnsan kaynaklarında çalışma tecrübem olduğu içindir ki Tanya şüphelenmekten kendini alamıyor.
Burada bir çelişki var. Federasyon hava büyücü kuvvetlerinin gücü aniden sıçrama yaptı ancak elde edilen sonuçlar bir yana, bunun nasıl gerçekleştiğini anlayamıyorum.
İstihdam kısmını açıklayabilirim.
Mesele sadece kritik büyü personelini bir araya getirmekse, yatkınlık gösteren her bir kişiyi askere alarak muhtemelen sayısal hedefe ulaşabilirler. Zorunlu askerliğin kapsamını genişletmek, daha fazla insan toplamak demektir.
Peki ama Federasyon eğitim kadrosu ve zaman sorunlarını tam olarak nasıl aştı? İşe alım, eğitim ve yönetim insan kaynaklarının temel direkleridir; şimdiye kadar eğitime ihtiyaç duymayan tek bir yeni eleman bile görmedim. Harbe hazır çaylak diye bir şey ya bir fantezidir ya da çok nadir bir istisna.
İnsan kaynaklarınızı buna göre planlamak istatistiğe aykırı hareket etmek olur—yani tam anlamıyla bir aptallıktır.
“… Federasyon’un ellerinde bir alay eğitmen barındıracak lükse sahip olmadığına neredeyse eminim. Orduları daha önce sistematik bir şekilde hareket etmekten acizdi. Bu kadar kilit personeli nereden buldular?”
Federasyon hava büyücü kuvvetlerini Federasyon ordusunun diğer sınıflarıyla karşılaştırmak çarpıcı bir zayıflığı ortaya çıkarıyor. Şu an tam da bu dakikada büyücü yetiştiriyor olmalılar. Temel bu kadar kırılgansa, beslendikleri yetenek havuzunun da sığ olduğunu varsaymak doğaldır.
“Bu bir çelişki değil mi? Yine de kendi içinde tutarlı…”
Federasyon ordusunu tanımlamak için şirket metaforunu kullanırsak, sadece bir sürü yeni mezun işe alarak çalışan sayılarını şişirdiler. Bu şekilde hâlâ işlerin sorunsuz yürüyeceğini zannedenler yalnızca şarlatanlardır.
Elbette saha tecrübesi harika bir öğretmendir.
Cephe hattında savaşan askerlerin doğal olarak tecrübe edineceğini kabul ediyorum. Bir dereceye kadar merkeze teknik bilgi ve birikim geri taşıyor olmalılar. Yine de yavru bir kuşun kabuğunu kırıp kıramayacağı meselesidir bu—bu da başlangıçtaki ortalama beceri seviyelerine bağlıdır. Aralarından bazıları anında eğitmen pozisyonlarına kaydırılmış olsa bile, bu kadar çabuk sonuç almak neredeyse imkânsız olmalıdır.
Bütün bunları yer altındaki odasında, masasının başında sorgulamak Tanya’yı bir yere götürmeyecektir. Hava değişimi için ayağa kalkar, omuzlarını esnetir ve düşünce silsilesine yeni bir açı ekler.
“Normalde böyle bir ivme, şirket dışından deneyimli eleman transferine işaret eder. Ya da belki de eğitim veya eğitmen sağlayan bir hizmete? Bu durumda ikincisi olmalı…”
Eleman yetersizliğinden endişe eden büyük şirketler kitlesel işe alımlar yaptığında, eğitimi dış kaynaklara devretmeleri nadir görülen bir durum değildir. Ve burada da Milletler Topluluğu ile Birleşik Devletler’in Federasyon birliklerini eğitmekte muhtemelen doğrudan bir çıkarları var.
Ya da belki de eski Cumhuriyet veya Anlaşma İttifakı personelini eğitmen olarak kullanıyorlar.
“Talep var, arz var. Karşılıklı arzuların kusursuz biçimde örtüşmesi için gereken her şey mevcut.”
Ancak bu mantık yalnızca kapitalizmde işler. Federasyon Kızılları sonuna kadar Kızıl kalacaktır. İmparatorluk ile milliyetçilik duygularıyla savaşıyor olabilirler ama insanların bu ideolojiden tamamen kaçma şansı olsaydı, büyük olasılıkla bir Komünist Parti bile kalmazdı.
O parti gerçekten de ordusunun kapitalist ülkelerden gelen subaylar tarafından eğitilmesini ister miydi?
Kızıllar bu çıkar çatışmasını aşmış olsalar bile, her ülkenin kendine has doktrinleri vardır. Bir savaşın ortasında yeni bir şey bu kadar hızlı uygulanabilir mi?
Tüm bu sorunları çözseler bile bu kadar çabuk sonuç almak mümkün müdür?
“Hayır, bu gerçekten de imkânsız.”
Düşmanın uyum sağlama yeteneği inkâr edilemez, onları hafife almaya başlayacak da değilim. Yine de ‘gerçeklik’ kelimesinin burada biraz vurgulanması gerekiyor. Bu durumda tek yanıt deneyimli eleman transferidir.
Ancak bir şirketin aksine, Federasyon bir ülkedir. Devlet, şiddet üzerinde tekele sahiptir—yani en kötü türden tekelci bir teşebbüstür.
“Nereden eleman alabilirler ki?” Tanya, ‘Benimle dalga geçiyor olmalısınız’ dercesine söylenir.
Bu, Kızılların bile sivil düzeyde bir rekabet kavramına sahip olduğu anlamına mı geliyor? Ama o zaman Sovyet tüketim ürünlerinin kalitesinin sürekli olarak bu kadar berbat olması bir anlam taşımazdı. Lageri’lerden uzman toplamak zorunda kalan aynı insanların böyle bir yedek kapasiteye sahip olması imkânsızdır.
Bir dakika. Tanya orada kalakaldı.
Bu sadece bir teori, mantıksız bir varsayım ama… yoksa o adamları mı işe alıyorlar?
Federasyon Ordusu, partinin ordusu olmadan önce de vardı. Başka bir deyişle… potansiyel olarak işe alınabilecek deneyimli bir insan kaynakları havuzu var.
“Siktir, siktir, siktir! Demek böyle yapıyorlar!!”
Bunu ancak yüksek sesle söyledikten sonra kavrayabiliyorum—bu dikkatsizliğim yüzünden kurşuna dizilmeyi hak ediyorum. İnanılmaz bir hayal gücü noksanlığı. Nasıl bu kadar dogmatik düşünebildim—ben neyim ki, Komünist mi?!
“Lageri! Ah, lanet olası Komünistler! Kamplarda hepsini gebertseydiniz ya!”
Görünüşe göre bu Komünistler, ellerindekileri elde tutmak konusunda tuhaf bir biçimde yetenekliler.
Propagandalarında siyasi mahkûmları devlet düşmanı, sınıf düşmanı, mürteci ve iğrenç geçmişin kalıntıları olarak lanetlediler—ve yine de lageri’lerde bunların bir sürüsünü muhafaza ettiler.
Daha da kötüsü, Tanya o adamlar hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Gereksiz aptallardan ibaret olsalar neyse. Fakat onlarla bizzat çatıştıktan sonra… yetenekli oldukları gün gibi ortadaydı.
“… Eski dönemin Federasyon Ordusu büyücü birliklerini kim iyi tanır ki?”
Tanya’nın askeri kariyeri devam eden savaş sayesinde epey kabarık olsa da kaçınılmaz olarak hâlâ yaşıyla orantılıydı. Bu yüzden o bile Federasyon’un henüz eski bir imparatorluk olduğu zamanları bilen nesilden bir şeyler dinleme fırsatı bulamamıştı. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra, sebebi ne olursa olsun kurumsal hafızanın silinip gitmesi hiç de nadir görülen bir durum değildi.
“Tam bir bilgi asimetrisi örneği. Bilgiyi devralmak da bir sonraki nesle aktarmak da cidden zor iş. Ne büyük kâbus ama!”
Bilmiyorum.
Bunun diğer adı: cehalettir.
Savaş, temel bir ilkeye göre işler: Bilmiyorsan, senin hatandır. Sana kimse söylemedi mi? Ne olmuş yani? işte tam olarak böyle bir mantık.
Mülayim eşitlikçiler bilginin silah gibi kullanılmasının haksızlık olduğunu savunabilirler ama bilgi güçtür. Savaşta, bir okuldan daha fazla güç tatbik edebilen taraf her zaman avantajlıdır.
Bilgisizce yapılan bir savaş arıyorsanız, herhalde Taş Çağı öncesine—mümkünse maymun-insan seviyesindeki—itiş kakışlara kadar geri gitmeniz gerekir.
Bu yüzden kendime soruyorum…
Düşmanını tanıyor musun?
“… Hayır, hiç tanımıyorum.”
Eldeki tüm istihbaratı gözden geçirip hazırlığımı yaptım. Hâlâ bir şey bilmiyorsam, bu demektir ki devrim öncesi Federasyon Ordusu büyücü birliklerine dair bilgiler resmi kayıtlarda yer almıyor.
Nasıl eğitildiler?
Doktrinleri neydi?
Onlar hakkında tek bir şey bile bilmiyorum.
Tanya’nın hiçbir şeyden haberi yoktu—can sıkıcı derecede bilgisizdi. Esasen, ordudaki kimsenin mevcut durumdan haberi yoktu. İnternetin bulunmadığı bir çağda, bir anının veya kaydın izini bir kez kaybettiniz mi, muhtemelen sonsuza dek yok olmuş demektir.
Bu durum işleri kesinlikle sekteye uğratıyordu. Düşmanı tanımıyorsak savaşamayız. Bilgimizdeki bu devasa boşluğu ancak şimdi fark etmiş olmam inanılır gibi değil! Savaşın kendisi en başından beri bir zaman kaybı olsa bile, en azından onu kazanmak zorundayız—öf!
Kısacası, tozlu arşivleri gün yüzüne çıkarmamız gerekiyor. Neyse ki, geçmişte onlarla temas kurulduğundan oldukça eminim. Tanya’nın bildiği kadarıyla temas demek, bürokratik sistemin bir yerlerinde eski verilerin kalmış olması gerektiği anlamına geliyordu.
“Sorun angarya! Geleceğimde angaryadan başka bir şey göremiyorum!”
Düzenlenmemiş veriler…
Bir örgütün üyesi olan herkes, tasnif edilmemiş verilerin nasıl bir baş ağrısı yarattığını gayet iyi bilir. Kategorize edilmemiş fişlerden oluşan bir dağ düşünün, örneğin. Ya da bir depoda önemli bir belgeyi bulmak zorunda kalmayı.
Hangi depoda olduğunu biliyorsanız ne mutlu size.
Çoğu zaman nereden aramaya başlayacağınızı bile bilemezsiniz. Bu durum, bilhassa usulüne uygun şekilde devredilmeyen belgeler için geçerlidir. Sorumlu kişi birimden tayin edildiği anda, veri ne kadar değerli olursa olsun bir çöp yığınının arasında kaybolup gitmesi işten bile değildir.
Bu durum kötü niyet, beceriksizlik veya tembellikten değil; kullanılmayan şeylerin unutulması gibi basit bir gerçeklikten kaynaklanır.
Tanya talepte bulunsa bile, birinin onun ihtiyacı olan şeyi bulmasının ne kadar zaman alacağını düşünmek bile insanı dehşete düşürüyordu.
“Kütüphanenin altının üstüne getirilmesi lazım. O veriler Genelkurmay Başkanlığı’nda bir yerlerde olmalı. Onları benim için bulmalarını sağlamalıyım.”
Kendi adımla değil, Albay von Lergen adına başvuracağım. Ne de olsa onun adı altında hareket ettiğim bir duruma hapsolmuş durumdayım. Bir eşek aslan postuna bürünebiliyorsa, buna kim hayır der ki?
Hemen harekete geçmelerini sağlamalıyım. Tanya kendini topladı.
Odasından fırlayıp nöbetçi subayın makamına doğru ilerledi. Gözleriyle bir anlığına belli birini aradı—işte oradaydı!
Serebryakov’un zemberekle kurulmuş gibi ayağa fırlayıp selam durduğunu görmek, Tanya’nın içten içe tatminle gülümsemesine neden oldu.
Selama karşılık verecek zaman yoktu ama kurallar kuraldı. Nizamnameye uygun hareketi yapmak üzere kolunu hafifçe kaldırdı ve doğrudan konuya girmek için selamlaşma kısmını yıldırım hızıyla geçti. “Teğmen Serebryakov, acil bir durum var. Genelkurmay Başkanlığı ile şehirlerarası bir telefon bağlantısı kurun. Mesajı bir subayla göndermek isterdim fakat mevcut şartlar gereği bununla yetinmek zorundayız. Mümkün olan en güçlü şifreyi kullanın ve acele edin.”
“Emredersiniz komutanım! Hemen gidip şifre personelini uyandırayım. Tam olarak neye ihtiyacınız var?”
“Albay von Lergen adına, Federasyon Ordusu hakkında elimizde bulunan verilerin yeniden incelenmesi için bir talep. Daha doğrusu, tarihe karışmak üzere olan bazı belgeleri gün yüzüne çıkarmalarını sağlamam gerekiyor. Doğal olarak, bu birinci derecede önceliklidir.”
“Ha?”
Tanya, emir subayının boş bakan yüz ifadesini görünce durumu biraz daha açtı. “Düşman çok hızlı gelişti. Yeni acemileri eğitmek yerine, başka bir yerden hazır bir savaş gücü tedarik etmeye başladıkları sonucuna varmaktan başka çarem kalmıyor.”
Harekât Dairesi’nden birinin adını kullanarak talepte bulunursa, Genelkurmay bunu kesinlikle bir iç talep olarak işleme alacaktır.
Talebin kimden ve hangi kanaldan geldiğine göre ayrım yapmak hoş olmasa da, öncelik hiyerarşisi bürokrasinin bir gerçeğidir.
Onların paçasını tutuşturmak için Tanya’nın elindeki tüm kozları kullanması gerekiyordu.
“Ordu Komünistleşmeden önceki dönemden kalma bazı birlikleri araya kattıklarına neredeyse eminim. Başka bir deyişle, aralarına gazi asların karışmış olma ihtimali son derece yüksek.”
“Beni bağışlayın komutanım, ama buna inanmakta güçlük çekiyorum. Normalde lageri’lere gönderilecek türden sınıf düşmanları mı…? Bahsettiğimiz yer Federasyon sonuçta.”
“Teğmen Serebryakov, bakış açınızı takdir ediyorum. Öngörünüz ve sağduyunuz oldukça kıymetli.”
Federasyon meselesi söz konusu olduğunda, tecrübeli kişilerin görüşlerini göz ardı etmek tehlikelidir. Yine de gerçeklerin tarihsel eğilimleri boşa çıkarma ihtimali sıfır değildir.
“Tavsiyeniz ve yardımınız için de müteşekkirim. Bir profesyonel olarak size saygı duyuyorum Teğmen; ancak şu uyarıyı da kendimden emin bir şekilde yapacağım.”
Bir şeyi bilmek, ön yargılara bürünmek demektir. Bu, sözde sağduyu kabul edilen ön kabullere aşırı bel bağlayan bir örgüt olarak ordunun karşı karşıya kaldığı sorunla temelde aynıdır. Mantıklı bir insan olarak Tanya, Serebryakov’un bu yanlış anlamasını empatiyle karşılayabiliyordu.
Komünist ideolojiyi tanıyorsanız, insanların lageri’lerden öylece salıverileceğine inanmanın zor olduğu doğrudur. Ancak yine de bunu yapabilirler.
“Komünistlerin resmi söylemlerine kapılmayın. Duruma göre binbir türlü yalan söyleyebilirler. İnsanları çileden çıkaracak bir şey bulduklarında, dini bir fanatik kadar azimle üzerine giderler.” Tanya adeta hırsından kelimeleri tükürür gibi söyledi. “Prensip falan hak getire. Bu Komünistler ideolojilerinden ziyade anlık ihtiyaçlarıyla hareket ederler. Devrimci kılığına girmiş otokratlar bu numarayı öteden beri kullanırlar—hiç şaşırtıcı değil.”
Komünistler, Komünistler, Komünistler.
Onlara korkunç bir toplumsal reaksiyon diyebilirsiniz.
Peki onları bu kadar dişli kılan şey ne? Tanya bunu gayet iyi biliyordu. Anlamamak elinde değildi.
“Bu pislikler kendi emelleri için kutsal davaları gasp ederler. En kötüsüne hazırlıklı olun.”
“… Anlaşıldı komutanım.”
“Artık bundan cidden gına geldi. Kibirli ideologları çözmek kolaydır, peki ya yurtseverler? Onlar gerçekten ayak bağı oluyorlar.”
Mantıkla değil de Heimat sevgisiyle hareket ettiklerinde ne büyük baş ağrısı ama. Modernite, aşk çağıdır. Devlet denilen ortak kurguya koşulsuz bir bağlılık ve aşk ilanı.
Kör bir aşk.
Ne kadar da iç ısıtan, çileden çıkaracak kadar tatlı ve zarif bir zehir.
“Gerçekten tam bir baş belası.”
Tanya’nın dilinde aşktan bahsetmek son derece zordur. Zira saçmalıktan ibarettir. Aşk, saçmalıklar ve akıldışılıktan oluşan bir yumaktan başka bir şey değildir.
Fakat net olan bir şey varsa, o da şudur:
Aşk mantığı aşar.
Bu kadarı kesinlikle doğru. “Belli insan türleri için” şerhini düşseniz bile, bu büyük bir tehdittir. Dünya mantığa meydan okumaya hazır insanlarla dolu.
Tanya’nın dünyasından fersah fersah uzak bir dünya bu, ama ne yazık ki var.
16 HAZİRAN, BİRLEŞMİŞ YIL 1927, DOĞU CEPHESİ B GRUBU KARARGÂHI, ÜST DÜZEY SUBAYLAR OFİSİ
Müfettişlik görevi sadece kâğıt üzerinde olsa da, sahadaki durumu bizzat gözlemlemek için çıkan bu beklenmedik fırsat son derece memnuniyet vericiydi.
Genelkurmay Başkanlığı’ndaki Personel Dairesi Başkan Yardımcısı olarak geniş koltuğuna kurulup piposunu tüttürdüğü rahat masa başı işiyle kıyaslanamazdı belki, ancak orada göremeyeceği şeyleri görmesini sağlıyordu.
Elbette İmparatorluk bürokrasisinin çağının en donanımlı örgütü olduğu söylenebilirdi. Doğu cephesindeki duruma dair ayrıntılar toplanıyor, analiz ediliyor ve uygun kanallar aracılığıyla Genelkurmay Başkanlığı’na ulaştırılıyordu.
Üstelik bilgiyi bizzat toplama konusunda kararlı olan Zettour; Lergen, Uger ve Degurechaff gibi orta kademe subaylarla temas halinde kalmaya, onlardan rapor ve tavsiyeler almaya özen gösteriyordu.
Ancak dünya sürprizlerle doluydu. Bir kez görmek bin kez duymaktan iyidir derken hiç de haksız değillerdi.
“Takviye göndereceğim. Buna şüpheniz olmasın.”
Söz vermişti, dolayısıyla bu onun göreviydi. Ancak acı gerçeklerle yüzleşen Korgeneral von Zettour bile içsel bir kederin pençesine düşmekten kurtulamadı.
Bu kadarı da fazla korkunç.
Kâğıt üzerinde durumlarının nezaketini kavradığını sanıyordu, fakat gerçeklerin yanında o raporlar fazlasıyla iyimser kalıyordu. B Cephesi’nin savunma hatları kelimenin tam anlamıyla teorik bir kurgudan ibaretti. B Grubu karargâh subaylarının neden bu kadar endişeli olduğu şimdi anlaşılıyordu.
Mantıksal açıdan varılan bir sonuç olarak bunun yanlış olduğu söylenebilirdi. Fakat duygusal açıdan kararsızlıklarının nedenini gayet iyi anlıyordu.
Durumu Ren Cephesi ile kıyasladığında her şey tek bir bakışta netleşiyordu. Dürüst olmak gerekirse, bunlara “hat” demek bile abesti. Birbiriyle bağlantılı kesintisiz bir cephe boyunca konuşlanmış birliklerden ziyade, herkesin kendi münferit mevzisini savunmaya çalıştığı dağınık bir tablo vardı.
Yarbay von Degurechaff’ın Lergen Muharebe Grubu’nu oradan çıkarmak için verilecek mücadele son derece çetin olacaktı.
Bir birliği, kanatlarını açıkta bırakmadan, vurucu gücünü kaybetmeden—ve en önemlisi çok geç kalmadan—oraya ulaştırmak… bir hayli zorlu bir iş olacaktı.
Zettour’un vicdanen çelişkiye düştüğü tek şey, yem olarak Degurechaff’ı kullanmış olmaktan duyduğu o rahatlamaydı. Eğer düşman o zehirli yemi yutmasaydı, koskoca bir orduyu sadece kâğıt üzerinde var olan savunma hatlarıyla durdurmak zorunda kalacaklardı.
Tanrı’ya ve Vatan’a şükürler olsun ki Federasyon Ordusu gözü kara bir taarruza kalkışmamıştı.
“… “Hava kuvvetlerindeki zayiat öngördüğümüz oranın üç katına ulaşmış durumda. Operasyonel tempodaki bu düşüş ciddi bir hal alıyor; bu gidişle hava üstünlüğünü uzun süre koruyamayacağız.”
Gökyüzünün kontrolü asgari bir gereklilik olsa da Doğu Ordusu’nun zaten harcayacak pek bir gücü yoktu. Batı’da patlak veren hava muharebelerini göğüslemek adına kuvvetlerin oraya kaydırıldığı düşünüldüğünde bile, buradaki standartlar ancak acınası olarak nitelendirilebilirdi.
“Demir Balyoz Harekâtı’nda Federasyon hava kuvvetlerini imha ettiğimizi sanıyordum… Gerçekten bu anlama mı geliyor…?” Elindeki fotoğrafa bakarak mırıldandı ve derin bir iç çekti. İmparatorluk hava kuvvetlerinin silah kamerasından çekilmiş, Birleşik Devletler yapımı gibi görünen bir avcı uçağının fotoğrafıydı bu.
Alevler içinde kalışını izlemek keyif vericiydi, ama sadece bu fotoğraf onun elinde olduğu için yanan taraf düşman uçağıydı. Zira peş peşe düşürülen pek çok İmparatorluk uçağı da vardı. Şüphesiz düşmanın (Birleşik Devletler’den gelen kaliteli filmlerle donatılmış kaliteli) silah kameraları da bunun tam tersini kaydetmişti.
“Tam bir baş belası.”
Şaşkınlık dolu bir mırıltı.
Mantığıyla kavrasa da içini kemiren bir şeyler hâlâ vardı. Zettour bu tuhaf duyguyu kafasından atmak istercesine başını salladı ve hava fotoğrafına pürdikkat baktı.
“… Renkler fena halde solmuş.”
Uçak parçaları temin etmek en yüksek öncelikti fakat kalite hâlâ o kadar düşüktü ki renkler mat görünüyordu. Anlaşılan Özerklik Konseyi, acil kodlu olarak eski Federasyon Ordusu teçhizatını tedarik ediyordu.
“Ele geçirilen teçhizatı aktif olarak kullanmak mı…? Raporlarda bunun üzerinde durulmaması mantıklı sanırım. Muhtemelen günün sonunda… bu da çorap meselesiyle aynı türden bir sorun.”
Belki de bunu sormak bambaşka bir şeydi. Cephe teftişinden dönen Albay von Lergen’in şu çorap meselesini aktarışını dün gibi hatırlıyordu.
O kadar tereddütle konuşmuştu ki herkes cephede korkunç bir şey yaşandığını sanmıştı, oysa altından çıkan şey çoraptı. Karargâh subaylarının tamamı şaşkına dönmüştü. Yine de en azından dinlediklerinde anlayabilecekleri bir şeydi…
“Garip bir şekilde, biri bize açıklayana kadar bunu anlayabilecek durumda değildik. Cephenin dile getirmeye değer görmediği bilgilerin ne kadarını cephe gerisinde yakalayabiliyoruz ki…? Bu gerçekten endişe verici…”
Yönetim, cephe hattını mümkün olduğunca iyi anlamak için var gücüyle çalıştığını düşünüyordu. Bu durum Zettour için de örgütün her bir üyesi için de geçerliydi.
Çorap detayının gözden kaçması, bir farkındalık farklılığından veya bir algı boşluğundan kaynaklanıyordu. Kültürel engellerin, grupların düşünce ve eylemlerini çoğu insanın tahmin ettiğinden çok daha fazla şekillendirdiğinin bir örneğiydi bu. Anlaşılan o ki, eski paradigmalar siz farkında değilken varlıklarını hissettiriyordu.
“Bizzat cephe hattında bulunmanın ve aynı havayı solumanın bana farklı bir bakış açısı kazandıracağını sanıyordum ama… ancak kendi gözlerimle gördükten sonra işlerin böyle yürüyemeyeceğini kavrayabildim.”
Cephe hattı kendi koşullarının esiriydi, cephe gerisi de kendi koşullarının. B Grubu’nun tereddüdünün arkasındaki nedenleri ve şartları anlayabiliyordu fakat pek de yaratıcı çözümler üretemiyorlardı. Peki cephe gerisinde işleri tersine çevirecek büyük bir planı olan biri var mıydı…? Ildoa üzerindeki diplomatik hamleler duvara toslamıştı ve kendisinin sırf burada bulunuyor olması bile durumun hiç de şakaya gelir tarafı olmadığını gösteriyordu.
Sonrasında Albay Calandro’ya temas halinde kalmak ve durumu iyileştirmek istediğini iletmişti ancak dürüst olmak gerekirse İmparatorluk, Ildoa’nın arabuluculuk çabalarına taş koymuş gibi görünüyordu.
Ne yazık ki Zettour’un cephe hattında dikilirken iliklerine kadar hissettiği şey, burada neler olup bittiğini kimsenin tam olarak kavrayamadığı gerçeğiydi.
Yüksek Komuta, Genelkurmay, ordu, hükümet; hepsi kendilerini birer stratejist olarak görüyordu ama aslında karar verdikleri şey stratejik düzeyden ibaretti; oysa bunun altına sığınması gereken o temel büyük strateji henüz ortaya konabilmiş değildi.
“Yol gösterici ilkelerden yoksun devasa bir savaş… Savaştan önce böyle bir fikirle karşılaşsaydım, ‘Böylesi bir aptallık nasıl vuku bulabilir?’ diyerek kahkahayı basardım.”
Hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir aptallıktı bu ve midesini bulandırıyordu.
İmparatorluk Ordusu’nun elinde muhtemelen yeterli muharip birlik yok. İmparatorluk bu haldeyken gerçekten tüm dünyayı karşısına alabilir mi?
Ne yazık ki bunu dert etmek onun görevi değildi.
“… Gerçekten endişe verici.”
AYNI GÜN, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
Geceleri tam bir karartma uygulansa da Genelkurmay Başkanlığı, İmparatorluk’un atan idari kalbi gibi hiç uyumayan bir kale gibiydi.
Bu yüzden gece vakti olmasına rağmen Korgeneral von Rudersdorf, telefonun gürültüyle çalmasıyla kestirdiği uykusundan uyandırıldı.
“General von Rudersdorf, ben Yarbay Uger. Uykunuzu böldüğüm için çok özür dilerim efendim ama bir rapor sunmam gerekiyor.”
“Sağ ol. Nedir durum?” Hafif uykusunu bölen bu tür telefonlara alışıktı.
Rudersdorf, Uger’e devam etmesini işaret ettiğinde yarbay mahcup bir edayla raporunu sundu. “Alçak ova sanayi bölgesine yine bir gece baskını düzenlendi.”
Batı’daki hava savaşı bir durgunluk dönemindeydi ancak her iki taraf da birbirini taciz etmek için kurnazlıklarının yettiği her yolu deniyordu; bu durum Rudersdorf’un tercih ettiği türden uzak, kindar bir çatışmaya dönüşüyordu.
“… Düşman uçaklarını durduramadılar mı?”
“Önleme görevi Hava Kuvvetleri’ndeydi; şu an elde ettikleri başarıların raporunu hazırlıyorlar. Düşürmeyi başardıkları oran fena sayılmaz fakat her bir düşmanı durdurmak istiyorsak sayısal üstünlüğe ihtiyacımız var…”
Harbi ciddi bu adam, diye düşündü Rudersdorf yüzünü buruşturarak ve işin en önemli kısmını—buna nasıl karşılık vereceklerini—sordu. “Yarbay Uger, Zettour bu konuda ne yapıyor?”
“Geçen gün Dışişleri Bakanlığı ile koordinasyon sağlayarak saldırıların harp hukukunu ihlal ettiğini ilan edip kınadı. Bunlar sivil yerleşim merkezlerine uyarı yapılmaksızın düzenlenen bombardımanlar, bu yüzden durumu üçüncü taraflara duyurup saldırıları lanetliyorlar.”
Vay canına, bir dakika dur bakalım. Rudersdorf’un ağzı açık kaldı.
“… Haberdardım ama Personel Dairesi personel sıkıntısı çekmeden faaliyetlerini bu kadar genişletebilir mi?”
“Aslında yaptığımız tek şey hasar raporlarını derlemekten ibaret.”
Zettour’un halihazırda kadro yetersizliği çekerken astlarını çok fazla çalıştırmaması yönünde kendisini uyardığını unutmamak gerekiyordu.
Amacı ufak bir endişesini dile getirmekti ancak Uger, bunun mühim bir şey olmadığını istifini bozmayan bir edayla yanıtladı… bu da Rudersdorf’a bu adamı çalıştırırken gerçekten dikkatli olması gerektiğini bir kez daha hatırlattı.
“Gayretin takdire şayan. Protestolarımız ve propaganda savaşımız bir işe yarıyor mu?”
“Resmî olarak hiçbir işe yaramıyor. Bu bombalamayla hemen hemen aynı zamanlarda, tarafsız bir ülkenin büyükelçiliği aracılığıyla Milletler Topluluğu’ndan bir yanıt aldık; son bombalamaların Federasyon hava birlikleri tarafından gerçekleştirildiğini, kendilerinin bu işe dahil olmadığını iddia ediyorlar.”
Rudersdorf elinde olmadan iç çekti.
“Düşürdüğünüz uçaklardan hiç mi Milletler Topluluğu esiri çıkaramıyorsunuz?”
“Milletler Topluluğu vatandaşı olduklarını iddia ediyorlar ama ülkelerinden ayrılıp Federasyon hava kuvvetlerine katıldıklarını söyleriz diyorlar.”
“Bu adamların da her şeye verecek bir cevabı var, ne tarafa çeksen oraya kayıyorlar! Çok sinir bozucu! Bu kadar da yüzsüz olunmaz ki!” Bağırmak gibi bir niyeti yoktu fakat henüz ne olduğunu anlayamadan sesini yükselttiğini fark edip yüzünü buruşturdu. Tüh.
Hukuki tartışmanın mantığını anlamıyor değildi; sadece bu tür sinsi, dolambaçlı laf oyunlarından hiçbir zaman keyif almayacağını biliyordu.
“… Bağışlayın, Albay Uger. Albay von Lergen dönene kadar idare edin lütfen.”
“Estağfurullah, General von Zettour bana elimden gelen tüm imkânlarla size destek olmamı emretti. Emrinizdeyim. Cephe gerisindekilerin tek varlık sebebi zaten cephe hattını desteklemektir.”
Bu örnek bir duruş olabilirdi ancak gece nöbetindeyken bile bunu böylesine soğukkanlılıkla ifade edebilmesi… hayranlık uyandırıcıydı.
“Gerçekten de hiç lafı dolandırmayan, işine bakan bir adamsın, değil mi?”
“Efendim?”
Bu şaşkın yanıt, Rudersdorf’a keşke telefonda konuşmuyor olsaydık diye düşündürdü. Albayın nasıl bir yüz ifadesi taktığını görmek isterdi.
“General von Zettour’un emrinde çalışırken pestilinin çıkmamış olmasına şaşırdım doğrusu. İnsanlardan çok fazla şey talep eder.”
“Birlikte orduya girdiğim pek çok arkadaşım şu an cephe hattında. Kendi savaş alanımda onlara yardım etmek için elimden gelen her şeyi yapmanın benim görevim olduğuna inanıyorum. Cephe gerisinde koltuk ısıtan bir subayın şikayet etmeye hakkı yoktur.”
“Bir malzeme seferberlik subayında bulunması gereken ideal bakış açısı tam da budur. Çok güzel,” diye devam etti, konuşmayı amacından saptırdığının farkındaydı. Konuyu tekrar ellerindeki işe getirdi. “Albay Uger. Sürdürülmekte olan Andromeda Harekâtı’nı ikmal etme planı şüpheli duruyor. General von Zettour demiryollarının sihirli anahtar olduğunu söylemişti, bu yüzden teyit etmek istiyorum… Şu an için sevkiyatın kendisinde bir sorun yok, değil mi?”
“Özerk Yönetim Konseyi’nin yürüttüğü kamu güvenliği harekâtı başarılı oldu, dolayısıyla demiryollarının kendisi haydut tehdidinden temizlendi. Ray standartlarıyla ilgili sorun hâlâ epeyce aciliyetini koruyor… fakat ne kış ne de çamur mevsimi olduğu için, ele geçirilen vagonlar ve yerinde yapılan ray tamiratlarıyla işi ucuz atlatabiliyoruz.” Uger hallettiğini söylüyordu söylemesine ama anlattığı durum hiç de iç açıcı değildi. “Asıl tıkanıklık ikmal hatlarında değil, doğrudan ikmal malzemesinin kendisinde. Sanayi üretim bölgesi geceleri düzenlenen hava saldırılarına karşı önlem almak zorunda kaldığından, üretim ağır darbe aldı.”
“Detaylandırır mısın?”
“Fabrikalar vardiyalı olarak günün her saati çalışırken, karartma politikası bile ister istemez olumsuz bir etki yaratıyor.”
Buna inanmak zor değildi. Karartma, tanımı gereği verimliliği engellerdi. Zorunlu bir karartma sırasında gecenin bir yarısı kesintisiz çalışmayı garanti etmek berbat bir şey olmalıydı.
Ancak karartma ve kesintisiz çalışma olmadan lojistik çökerdi.
“… Demek sanayi üssümüzün batıda olması İmparatorluk için bir zafiyete dönüştü…”
İmparatorluk üretiminin, Milletler Topluluğu hava kuvvetlerinin menzili içinde kümelenmesine yol açan tarihsel neden ve süreçler, bu noktada kesinlikle talihsiz bir durumdu. Gece baskınları endişesi her zaman başlarında sallanıp durmuştu; şimdi ise gerçekten yaşanıyordu ve Rudersdorf başını ellerinin arasına alıp dövünmek istiyordu.
“Bir an önce daha iyi bir hava savunma planı geliştirmeliyiz. Teşekkürler, Albay Uger. Malzeme seferberliği konusundaki iyi çalışmalarının devamını dilerim.”
“Emredersiniz, komutanım!”
Ahizeyi tık diye yerine koyup derin bir iç çektikten sonra Rudersdorf bir puro çıkardı ve moralini düzeltmek amacıyla içmeye başladı.
Zettour’un malzeme yönetimi konusunda çektiği çileleri iş işten geçtikten sonra anlamak can sıkıcıydı.
Endişelenecek çok fazla sorun vardı.
Düşman bizim kapasitemizi düşürmeye çalışıyorsa, biz de onlarınkini düşürmeliydik.
Kendini toparlayıp purosunu ağzına sıkıştırdı, bir yandan da gayet iyi bildiği ahizeyi kaldırıp bir numara çevirdi.
“Harekât Dairesi, benim. Bu saatte aradığım için kusura bakmayın ama şu milliyeti belirsiz gemi grubu meselesi ne oldu?”
“Kuzey Denizi Filosu’nun devriye botlarından ve denizaltılarından gelen raporlara göre konvoy giderek büyüyor. Federasyon’un savaşın başında uğradığı kayıpları hızla telafi etmeye çalıştığını düşünüyoruz.”
Yalın ve net bir rapor. Nefretini kazanacak şekilde, sadece daha da güçlenen bir düşman intikal tablosu çiziyordu.
“Aramak için gemilere çıkamıyor muyuz? Mümkünse onları durdurmak isterim.”
“Deniz kuvvetleri bunun zor olduğunu söylüyor. Milletler Topluluğu Anavatan Filosu tarafından escort ediliyorlar, bu yüzden su üstü filomuzla…”
Harekât Dairesi’ndeki subay muhtemelen bu kadarını kastetmemişti ama… “Bizim filomuz Milletler Topluluğu donanmasıyla boy ölçüşemez” haberleri Rudersdorf’un duymak istediği türden bir rapor değildi.
Fakat iyi ya da kötü… bunu duymaya alışıyordu. Keşke bir çare bulsalar diye düşündü…
“Neden deniz büyücülerini kullanmıyorlar? Deniz kuvvetlerinin bunu akıl edebilmesi gerekmez mi?”
“Deniz kuvvetlerinin elinde yalnızca küçük bir hava büyücüsü birliği var. “Baskı kurup sonucu zorlamaya yetecek kadar adamımız yok. Diğer büyücülerin de düşmanı gözetlemede bir işe yarayabilmeleri için önce deniz seyrüsefer eğitimi almaları gerekecek.”
“Yani bu açığı kapatmak zaman alacak.” Huzursuzca mırıldandı, “Şu aşamada yapacak bir şey yok anlaşılan.”
Andromeda, düşmanın fazla dermanının kalmadığı varsayımına dayanan bir taarruzdu. Her iki tarafın da tükenmekte olduğu varsayımı çökerse, başarının elde edilmesi son derece şüpheli hale gelirdi.
Düşmanın hareketlerini kavrayamamak sinir bozucuydu fakat rakiplerinin ne kadar iyi donatıldığına bağlı olarak İmparatorluk, işgal ettiği toprakları elinde tutmanın ne kadar gerçekçi olduğunu da düşünmek zorunda kalacaktı.
“Güney bölgelerine yapılan ikmal akışını kontrol altına alabiliyor musunuz?”
“Federasyon’un karşı istihbaratı sinir bozucu derecede kusursuz. İçişleri Komiserliği’ndeki şu kaçık Loria marifetli bir kaçık, bu yüzden her bakımdan başa belanın teki.”
“Durum o kadar mı kötü?”
“Sırları inanılmaz bir hırs ve inatçı bir titizlikle kilit altında tutuyor. İnsan istihbaratı için eski Federasyon Özerk Yönetim Konseyi’ne güvenmek zorundayız ancak onların adamlarının bulunmadığı bölgelerin dışındaki şeyler için—”
Rudersdorf bu kadarının yettiğini belirtmek istercesine lafını kesti. “Hava keşiflerimizin analizini çabuklaştırın. Peki şifrelerini kırma konusunda ne durumdayız?”
“Kripto harp dairesi neredeyse aşırı çalışmaktan tükenme noktasında. Federasyon Ordusu’nun şifrelerini kırmak eskiden kolaydı ama son zamanlarda çok daha karmaşık hale geldiler.”
“Adım başı bir sis perdesiyle karşılaşıyoruz sanki. Ve biz bu şekilde savaşmaya devam edeceğiz, öyle mi?”
Astının özür dilemesine fırsat vermeden lafını kesen Rudersdorf derin derin düşünmeye başladı. Düşman kanunların etrafından dolanacaksa, bu oyunu iki kişi de oynayabilirdi… Onların izinden gitmeliydik.
“Düşman konvoyunun o ikmalleri ulaştırmasını engellememiz gerek… Henüz denemediğimiz bir yaklaşım yok mu?”
Zaten akışı kesmek için gözden geçirdikleri tek bir yöntem olmalıydı.
“Hani şu bir planımız vardı, her neyse işte, değil mi?”
“Sınırsız denizaltı harbinden mi bahsediyorsunuz?”
“Evet, tam olarak o,” diye yanıtladı Rudersdorf.
“… Harp hukukunu ihlal etme riski çok yüksek… Bunun akıllıca olduğuna emin misiniz?”
Harekât Dairesi subayının sesindeki tereddüt çileden çıkarıcıydı. Yine mi kanunlar? “Olası pürüzlerden kaçınmalı ve bir şekilde işi kanuna uygun tutmalıyız. Birilerinin kanundaki açıkları araştırmasını istiyorum.”
“Deniz kuvvetlerinin hukuk dairesi, harp zamanı kaçakçılık tüzüklerine ve güvenli deniz geçişi politikasının kısıtlamalarına işaret ediyor. Fakat bu hukuk uzmanları, teftiş kurallarının denizaltılar hesaba katılarak hazırlanmadığını, bu yüzden bu çelişkinin tehlikeli olabileceğini söylüyor.”
Rudersdorf, “Bana ne bundan?” diye cevap vermek istedi, ancak bu argümanı da göz ardı edemiyordu.
Zettour’u doğu cephesine sürdüğü için Yüksek Komuta’ya gerçekten hınç duyduğu an işte bu andı. Rudersdorf, hukuki yorumlama için gerekli olan hassas dil ve gramere pek yatkın değildi.
Bütün bunları doğrudan onun kucağına atabilseydim işler ne kadar da kolaylaşırdı…
“… Anlaşıldı, teşekkürler. Şimdilik araştırmaya devam edin.”
“Emredersiniz efendim.”
Telefonu kapattıktan sonra Rudersdorf bir süre sessizce purosunu tüttürdü. Aklından pek çok düşünce gelip geçti; ancak normal zamanlarda tarzı kararlı ve hızlı hareket etmek olan bir adam için nadir görülen bir şekilde… ne yapacağından emin değildi.
“Tıkanıp kaldım, ha?”
Bu benim tarzım değildi ama içinde bulunulan şartlar göz önüne alındığında şaşırtıcı da sayılmazdı.
“Anlaşılan onun yanımda olmaması dengemi cidden bozuyor… Sanırım kendi sorularımı kendim yanıtlamak zorunda kalacağım.”
