26 MAYIS, BİRLİK YILI 1927, FEDERASYON TOPRAKLARI, MERKEZ ASKERİ BÖLGESİ, ÇOK ULUSLU BİRLİK GARNİZONU
Federasyon’daki hava mevsim ne olursa olsun insanı ürpertiyor. İyi ya da kötü, Birleşik Krallık’tan gelen biri için bu topraklarda yaşayan tayfanın dost canlısı olduğunu söylemek oldukça güç. Sonuçta bu Komünistler batıl inançlara saplanmış bir güruh.
Benim adım John Doe, adı sanı olmayan adam. Bazen nezaket sahibi insanlar bana nazikçe Bay… John derler.
Ne yazık ki Komünistler beni bir casus sanıyor gibi görünüyor; ne büyük bir hezimet, ne vahim bir hata. Resmi olarak, Kralım ve vatanım adına diyar diyar sürüklenen, Birleşik Krallık’tan basit bir vize memurundan başka bir şey değilim.
Elbette bir centilmen olarak hakikati sır olarak saklamam icap eder.
Federasyon toprağına ayak basmışken, biraz rahatlamak adına zihnimde bu düşünceyle oynuyorum. Sadece bir ulak olsam bile, ilk görevimden bu yana hiç olmadığım kadar gergindim.
O kadar ki, aradığım kişiyi bulup nihayet temas kurduğumda rahatlama hissetmem bile durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor. Bu günlerde böyle hissetmem pek sık rastlanan bir şey değildir.
“Selamlar, Albay Drake. Tanıdık bir yüz görmek ne büyük rahatlık.”
“Ooo, bak sen, kimleri görüyorum; Bay… Johnson. Bunca yolu aşıp buraya kadar gelebildiğinize inanamıyorum. Gelirken yolda herhangi bir barbarın saldırısına uğramadınız ya?”
“Şansıma, şu sıralar barbarların dostu rolünü oynuyorum.”
Federasyon yetkililerinin diplomatik temsilcilere gösterdiği nezaket dillere destandır—tabii bunu kötü anlamda söylediğimi belirtmeme gerek yok. Bu yüzden bir “vize memurunun” ülkeye girişinin Federasyon’un gizli polisinin dikkatini çekeceğini gayet tabii bekliyordum.
“… Görünen o ki İmparatorluk ile savaş halindeyken biraz esnek davranacak kadar akıl sahibiler.”
“Kesinlikle, Albay Drake. Ben de epey şaşırdım.”
İğneleyici bir dille konuşuyor fakat cephe hattına kadar güvenle seyahat edebildim, bu yüzden savaş zamanında asla ‘asla’ dememek gerek.
“Fakat dürüst olmak gerekirse epey gergindim. General Habergram adamlarının iliğini kemiğini sömürüyor—benim gibi yaşlı bir adamı ta doğu cephesine kadar yollamak da neyin nesi.”
“Verdiğimiz zahmet için üzgünüm ama geldiğiniz için minnettarım.”
Yarbay Drake de İstihbarat Teşkilatı’nın makul olmayan taleplerini karşılamak için çabalayan bir başka mağdur, bu yüzden sesinde sezdiğim sempatinin gayet samimi olduğuna eminim.
Keşke ona içecek bir şeyler getirseydim.
“Gerçekten de dertten başka bir şey olmadı. Şimdilerde görevlendirmeleri nasıl planlıyorlar bilmiyorum ama bu yaşımda beni irtibat subayı olarak Komünistlerin o şer yuvasına fırlatacaklarını kim düşünebilirdi ki!”
Drake gözlerini kaçırıp imalı bir bakış attığında, bunun bir uyarı olduğu son derece açıktı. Fakat endişelenmeye gerek yok. Burası Federasyon; garnizon alanını ve ihtiyaç duydukları her şeyi Federasyon sağlıyor. Burada konuşlandırılan birlikler muhtemelen mevcut en son teknolojiye sahip imkanlardan yararlanıyordur. Duvarlarda hoparlörler, telefonlarda ses kayıt cihazları ve küllüklere gizlenmiş bir iki dinleme cihazı çıksa hiç şaşırmam. Aksine, tüm mekanın dinlenmediğini düşünmek daha garip olurdu. Bu pek de mantık meselesi sayılmaz.
Federasyon Komünist Partisi’nin gizli polisi, paranoya sınırına varacak derecede titizdir. Bu da onları tam anlamıyla baş belası yapıyor.
“Üst kademenin şu an ne düşündüğüne dair biraz fikir edinmek istemez misiniz?”
“Bunu bana anlattığınızdan emin misiniz?”
“Dinleyicilerimizin olduğunun farkındayım, dolayısıyla bir sorun teşkil etmemeli.”
Madem zaten her şey ayan beyan ortada, o zaman akışına bırakmak en iyisi. Omuz silkip devam ediyorum.
“Gerçek şu ki, ana vatanın Federasyon hakkındaki duyguları gayet samimi.”
“Bu şaşırtıcı. Ana vatandaki pek çok insanın muhafazakar olduğunu sanıyordum.”
“Pek bir şey değişmiş değil. Yine de bazı insanlar Komünizmin ilerleyişini tüm kalpleriyle övüyor, birçok kişi partinin bilgeliğini yere göğe sığdıramıyor; evet, özellikle de partinin tarım politikasının köylere getirdiği gelişmeler—bu gelişmelerin inanılmaz olduğuna dair yorumlar bile yapılıyor.”
“Yani?”
“Komünizm her zamanki gibi ‘büyüleyici’.”
Birleşik Krallık’tan olan herhangi biri bu tarz abartılı övgüler karşısında kaşlarını çatardı. Sömürgedekilerin anlayıp anlamayacağını kim bilebilir ki, fakat ana vatandan olan kimse satır aralarını okumakta hiç zorlanmazdı. Birleşik Krallık’ın öz hakiki her centilmeni, bu ifadenin barındırdığı iğneleme ve hınç karşısında tiksintiden boğulma tehlikesi atlatırdı.
Omuzuna vurup onu yürüyüşe davet ettiğimde Drake gülüşünü tutmaya çalışıyor gibi görünüyor.
“İçeride ev sahiplerimizin bizi dinlemesinde bir sakınca görmüyorum ama konuşurken bu fırsattan yararlanıp manzaranın tadını çıkarmaya ne dersiniz?”
“Neden olmasın? Biraz yürüyelim.”
Drake bu fikri ikirciksiz kabul edip öne geçiyor; benim dış mevzileri denetlemem bahanesiyle dışarıda turlamaya başlıyoruz.
Fakat görünen o ki dışarıda da oldukça çalışkan kulaklar var. Pekala, varlığımın biraz dikkat çekeceğini zaten tahmin ediyordum.
Peşimize birilerinin takılacağını tamamen öngörmüştüm. Yine de her yönden bu kadar dik dik süzülmek insanı ürkütüyor.
Kıdemli bir İstihbarat ajanı olarak, bu küstah gözetleme devleti karşısında adeta hayrete düşüyorum. Her şey Federasyon’un gerçek doğasını canlı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Gerçi bu adamlar müttefikimiz ama…
En belirgin özelliklerini zihnime kazımam gerektiğini hissediyorum: Savaş zamanında bile kapitalist devletlerden gelenlere duydukları o güvensizlik.
Günün sonunda, Birleşik Krallık ile Federasyon arasındaki mevcut dostane ilişki… yalnızca bir çıkar ittifakından ibaret. İnce buz tabakasının altına şöyle bir göz atınca, şüphelerden örülü bir nehir bulmanın hiç de zor olmayacağını tahmin edebiliyorum.
Yüzeyin altında nelerin akıp gittiğine karşı gardınızı asla düşüremezsiniz. İçten içe irkilerek ileri doğru bir adım atmayı göze alıyorum. Hiçbir şey istikrarlı olmasa da en azından toprak tam olarak göründüğü gibi.
Toprağın üzerine inşa edilen şeyler bunun bir ölçütü olabilir—ki bu kararmış topraklardan oluşan hüzünlü çorak araziyi hiç sevmemem de tam olarak bu yüzden. Ailemin kır evi mütevazı olsa da onunla gurur duyarız. Oradaki bahçeyi özlüyorum.
Ah, ama ben bir devlet memuruyum, bu yüzden işime odaklanmalıyım.
“Albay Drake, moralinizi daha da bozacak bazı haberlerim var. Son istihbarat raporlarına göre İmparatorluk Ordusu, mevcut ivmesinden yararlanarak büyük bir taarruza hazırlanıyor.”
“Emin misiniz?”
“Zerre şüphem yok. Katılacak birliklerin teşkilleri şimdiden duyurulmuş gibi görünüyor. Doğu cephesini sektörlere ayırıyor gibi görünüyorlar: A Cephesi güney taarruzu, B Cephesi ise geri kalan her şey. B Grubu yan kanatlarını korurken A Grubu saldırıya geçecek.”
Zihninizde Federasyon’un coğrafyasını canlandırırsanız, açıklama son derece basit. Düşman altımızda—yani güneyde—olağandışı miktarda birlik yığmış durumda. İstihbarat, ele geçirilen telsiz kestirmelerinin deşifre edilmesi ve analiz edilmesiyle doğrulandı. Bütün emareler bunun son derece isabetli bir öngörü olduğunu gösteriyor.
“Gayet yalın—anlaşılması kolay, değil mi?”
“Federasyon’un güneyde tutunabilme ihtimali nedir?”
“Güzel soru.” Hissettiğimden daha sakin görünmeye çalışarak başımı sallıyorum. “Tamamen umutsuz sayılmaz ama pek umut verici olduğu da söylenemez. Durum biraz hassas.”
İnsanlar bu hususu sıklıkla yanlış anlarlar. Düşmanın durumunu bilmek muazzam bir avantaj olsa da, bu yalnızca bir avantajdan ibarettir. İstihbarat elde etmeyi başardınız diye bunu otomatikman düşmanı ezip geçecek kesin bir plana dönüştüremezsiniz.
Aksine, durumu bilmenin getirdiği birtakım zorluklar da vardır. Örneğin, eğitilmiş yüz aslanın üzerinize çullanmak üzere olduğuna dair son derece kesin bir bilgi alsaydınız kendinizi nasıl hissederdiniz?
“A Grubu görünüşe göre zırhlı birlikler, büyücüler, kundağı motorlu toplar ve diğer yüksek hareket kabiliyetine sahip muharip unsurlardan oluşuyor. Onları durdurmanın bir yolunu bulabilirsek sonuç çok farklı bir hal alabilir ama düzlük bir arazide gerçekleşecek bir manevra savaşında Federasyon’un savunma kuvvetlerinin başı ciddi belaya girebilir.”
“Yani meskun mahal muharebesi şanslarını artırır, öyle mi…?”
Drake durumun elverişsiz olduğunu fark etmiş gibi görünüyor; yüzü kararıyor ve inliyor. “Her iki şekilde de kan gölüne dönecek. Güneydeki şehirlerin kontrolü için mücadele etmek tam bir cehennem olacak. Bu korkunç… Önlerinde koskoca bir hayat olan gencecik çocukları alıp etli böreğe çeviriyoruz.” Drake, cephe hattının dehşetine yeterince tanıklık etmiş bir subaya özgü o kara mizaha sahip. “Ne kadar iç karartıcı. Keşke tek bir güzel haber bile olsaydı…”
“… Ah, doğru ya. Unutmuşum—iyi haber sayılabilecek bir şey var.”
“Yükümüzü hafifletecek her şeye varım… ama güney tehlikeli bir durumda. Özellikle bununla ilgili bir şey olsaydı çok sevinirdim.”
Bunun gerçekten de onunla bağlantılı olduğunu belirtmek için başımla onaylıyorum.
İmparatorluk Ordusu’nun yaklaşan taarruzuna dair işaretlerin olduğu gün gibi ortadaydı ancak bunun ardında küçük bir umut ışığı yatıyor.
“İmparatorluk hanedanına ve hükümete karşı muhalefetin şiddetlendiğini söyleyen siyasi istihbarat aldık. Söylentilere göre A ve B Grubu teşkilleri iç çekişmeleri yansıtıyor.”
“Yalnızca bir kulaktan dolma bilgi olabilir ama düşman azıcık bile karışıklık içindeyse bu harika bir şey.”
“Öyleyse sevinebilirsiniz. Görünüşe göre İmparatorluk’taki dostlarımız için işler gerçekten de epey karmaşık bir hal almış.”
“Ooo?” Drake bu bilgiyi ilgi çekici bulmuş gibi görünüyor ve gayriihtiyari bir ıslık koyuveriyor.
Açıkçası ben de İmparatorluk’un savaş makinesine çomak sokabilecek her şeyi memnuniyetle karşılıyorum.
“Söylenene göre İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı ile İmparatorluk hükümeti arasında bir çatlak oluşmuş. Ayrıca Genelkurmay’da gözden düşen bir ikmal subayının sürgün edilerek B Grubu’na geçmeye zorlandığını duydum.”
“Dürüst olmak gerekirse bu bana pek inandırıcı gelmedi. Bir kertenkelenin kendi kuyruğunu koparması gibi bir şey olmasın bu?”
Drake’in sağlıklı şüpheciliği takdire şayan olsa da, İmparatorluk yönetiminin gözden çıkardığı şey tesadüfen en önemli varlıklarından biriydi.
“Eğer kertenkele benzetmesi üzerinden gideceksek, bu kuyruğunu değil, beynini koparmak gibi bir şey olurdu. Genelkurmay başkanı ve merkez daire söz konusu kişiyi korumaya çalışsa da başarılı olamadılar. Personel Dairesi başkan yardımcısı, B Grubu ‘koordinatörlüğüne’ ‘terfi’ ettiriliyor.”
“Genelkurmay’dan bir terfi mi?” “Hangi generalmiş bu?”
“Askeri idarecilikte tam bir baş belası olan Korgeneral von Zettour. Ana vatandaki uzmanlar onun Genelkurmay’dan ayrılma ihtimalini duyar duymaz şimdiden sevinç çığlıkları atmaya başladılar.”
Verdiğim haberleri dinleyen Drake bir süre düşüncelere dalıyor, ardından nihayet zihninde bir şeyler oturmuşçasına başını sallıyor. “… Benim bile adını duyduğuma göre kesinlikle epey yüksek bir makamda olmalı. Zettour gerçekten o kadar yetenekli biri mi?”
“Öyle—korkutucu derecede yetenekli.” Dürüstçe başımı sallıyorum.
İstihbaratı nereden aldığımı açıklayamamak ne kötü. Elimizdeki tüm güvenilir veriler, İmparatorluk Ordusu’ndan bu Korgeneral von Zettour’un safi kötülükten ibaret bir asker olduğunu gösteriyor.
İmparatorluk Ordusu’nun hızlı ilerleyişi sırasında lojistik desteği kesintisiz sürdürme becerisi, her zaman tahminlerimizin ötesine geçti. İkmal ağını muhafaza etmesi, Özerklik Konseyi’ni kurması ve hatta doğu cephesi için soğuk iklim teçhizatı tedarik etmesi… Ele geçirdiğimiz şifreli mesajlardan öğrendiğimiz her şey, onun durum neyi gerektirirse gerektirsin çabucak uyum sağlayan çalışkan bir adam olduğunu gösteriyor.
Merkezden uzaklaştırılarak terfi ettirilmesi işte bu yüzden harika bir haber.
“Laf aramızda, A Grubu’nun lojistiğini onun idare edip etmemesi, kaynak bakımından zengin olan güneyi koruma şansımızda dağlar kadar fark yaratacaktır. Analistler şimdiden işimizin daha da kolaylaşacağını öngörüyor.”
Tam da devasa bir taarruz başlatmak üzerelerken, lojistik ve ikmalin başındaki askeri idareci görevden uzaklaştırıldı. Bu, İmparatorluk içindeki huzursuzluğun en büyük göstergesi.
Büyük bir organizasyonu yönetirken, insan kaynaklarını beceriyle sevk ve idare etmek başarıyı ya da başarısızlığı belirleyen yegane unsurdur.
İmparatorluk bunu unuttu mu? Belki de üst üste kazandıkları zaferler başlarını döndürüp onları kibirlendirmiştir.
“Doğu cephesindeki düşman ikmal ağında yaşanacak bir kaos kötü bir haber değil, fakat bir şey ekleyebilir miyim?”
“Aklındakini söyle.”
Drake sessizce şüphesini dile getiriyor. “Doğu cephesinde faaliyet gösteren bu B Grubu’na bir askeri idarecinin tayin edildiğini söylüyorsunuz. Ancak görebildiğimiz kadarıyla düşman şu anda savunma hatları kuruyor.”
“Ne olmuş yani?”
“Bu durum, düşmanın bir savunma muharebesi istediğinin açık bir işareti olabilir! B Grubu’nun savunma mevzilerini tahkim etmeye devam etmesini iyi bir alamet olarak yorumlayamıyorum.”
Zihnimde Drake’in keskin öngörüsüne hak veriyordum: Bu gayet haklı bir endişeydi. Yetenekli bir askeri idareci, uzman bir örgütsel destek işlevi görebilirdi. B Grubu’nun lojistik ağını organize edebilecek böyle bir subaya sahip olması, savunma hazırlıklarını bile büyük ölçüde etkileyebilir.
Koşullar göz önüne alındığında, İmparatorluk Ordusu’nun ikmal durumunu düzeltmesi veya Özerklik Konseyi ile olan ilişkilerini güçlendirmesi devasa bir sorun teşkil ederdi.
Ardından acı bir tebessüm konduruyorum yüzüme. İmparatorluk Ordusu istihbaratından edindiğim bilgilere göre Zettour, ne yazık ki taşraya sürgün edilmekten öte bir yere gitmiyor.
Rütbesini hala koruyor olsa da atandığı mevkiye şöyle bir bakmak bile yeni görevinin sembolik bir formaliteden ibaret olduğunu anlamaya yetiyor… Bu biraz aşırı bir benzetme olabilir ama esasen ana vatandaki bir Tören Arması Krallığı görevinden farksız.
“İstihbarat teşkilatının bir üyesi olarak size tek bir şeyin sözünü verebilirim: Buraya herhangi bir yetkiyle gelmiyor. Söyleyeceğim bu sonraki şey biraz spekülasyona kaçabilir ama duyduğumuza göre yeni makamı içi boş bir unvandan ibaret.”
“Bu kesin bilgi mi?”
“… Şahsen bunun neredeyse bir hakikat olduğuna inanıyorum. Daha fazlasını söylersem bilginin nasıl değerlendirildiği konularına girmiş oluruz ve işin içine gizli istihbarat girer. Ancak doğru olduğuna gönülden inanıyorum.”
Düşmanın kırılan şifresi—yani büyü—korgeneralin B Grubu’nun komutasını devralmayacağını açıkça ortaya koymuştu. Kaynağı Drake’e açıklayamamam talihsizlik ama raporlar tamamen gerçek.
Zettour’un rolü yalnızca denetimlerden ibaret kalacak, olsa olsa en fazla danışman olarak biraz destek sağlayacaktır. Barış zamanında kulağa önemli gibi gelebilirdi ancak savaş sırasında komuta yetkisi olmayan yüksek rütbeli bir subayın rolü son derece kısıtlıdır.
Rütbesi olacak ama bununla birlikte gelmesi gereken gücün hiçbirine sahip olmayacak. Neredeyse haline acıyasım geliyor.
“Kötü bir haber değil ama B Grubu ile bizzat karşı karşıya gelmek zorunda olan bizler için hala bir soru işareti.”
Drake’in omuz silkmesine karşılık mahcup bir tavırla başımı sallıyorum. Daha iyi haberler getirmek isterdim ama… elimden gelenin en iyisi buydu.
“Geri kalanı ya berbat haberler ya da çok gizli bilgiler, kusura bakmayın.”
“Yok, yok, lütfen General Habergram’a saygılarımı iletin. Elbette malum kızları başımdan defetseydi kendisine saygım çok daha büyük olurdu.”
Bunu söylerken sesine yansıyan duygu tam bir tükenmişlikti. Yorgun ifadesinden gerçek bir feryat, bir yardım çığlığı bile sezebiliyorum.
Drake sızlanacak tipte bir subay değildir, bu yüzden gerçekten çaresiz kalmış olmalı. Üsteğmen Sue olmalı. Ya da en azından adı oydu sanırım? Birleşik Krallık ile Birleşik Devletler ve Anlaşma İttifakı arasındaki ilişkiler nedeniyle siyasi ve diplomatik bir zorunluluk olarak konuşlandırılan gönüllü büyücülerle başı epey dertte gibi görünüyor.
Haline acıyorum ama Drake de tıpkı benim gibi Majestelerinin ve ana vatanın her bir talebini yerine getirmek zorunda olan zavallı bir devlet memuru.
“Tüm kalbimle halinizden anlıyorum. Ne yazık ki bu konuda size yardımcı olamam. Bunu General Habergram’a değil, onun üstüne sormanız gerekecek.”
“Sizin gibi bir konumdaki adam bile yardım edemiyor mu, Bay… Johnson?”
Son derece üzücü ama ne yazık ki doğru.
Gönüllü büyücü birliklerini ilgilendiren hiçbir konu İstihbaratın ya da askeri mantığın meselesi değildir; aksine diplomasinin ya da devletin yüksek menfaatlerinin o absürt derecede yüce boyutunu ilgilendiren bir husustur.
Albayın yapabileceği tek şey sessizce başını sallamak oluyor.
“Gerçekler epey acımasız olabiliyor… Elimden gelenin en iyisini yapacağım.”
“Kusura bakmayın, Albay Drake. En azından şu hediyeyi kabul edin. Ana vatandan bir şişe skoç viskisi sokabilmek için Federasyon gümrük memuruyla epey cebelleştim.”
“Minnettarım. Keyifle yudumlayacağımdan emin olabilirsiniz.”
“Umarım bu ücra köşedeki göreviniz sırasında size biraz olsun teselli olur.” Pekala, er ya da geç tekrar görüşeceğimizden eminim.
AYNI GÜN, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, MERKEZ GAR
İmparatorluk başkentinin Merkez Garı’ndaki peron alanı her zamanki gibi cıvıl cıvıldı; her geçen dakika yanaşıp kalkan askeri ve sivil trenlerin mekanik gürültüsüyle karışan insan kalabalığının uğultusu, iç içe geçmiş bir harmoni halinde yankılanıyordu.
Savaşın başlangıcından bu yana, demiryolu ile insan ve yük taşımacılığı aksamadan, hızla genişlemeye devam etmişti. İmparatorluk’taki mühimmat ve malzeme akışını takip eden herhangi biri, bu yoğun trafiği inkar edilemez bir kanıt olarak görürdü.
Burası hem modernleşmenin bir simgesi hem de İmparatorluk’un atan nabzıydı. Haliyle, ulusal bir zorunluluk gereği görev yerlerine gitmek üzere üniformalarını giymiş askerlerin el sıkışıp, ayrılmakta isteksiz olsalar da trenlerine binerek yola koyulmaları son derece doğaldı.
Yüksek rütbeli subaylar da bu durumun bir istisnası değildi.
“General von Zettour, B Grubu Müfettişliğine terfi edişinizi tebrik ederim.”
“Beni tenzili rütbemden ötürü mü tebrik ediyorsun? Bu zoraki iltifata ben de zoraki bir minnettarlıkla karşılık vereyim.”
Eski silah arkadaşları Korgeneral von Zettour ile Korgeneral von Rudersdorf el sıkıştılar ve şakalaşırken yüzlerini buruşturdular.
“… Zettour, ihale gerçekten senin üstüne yıkıldı.”
“Elden bir şey gelmez. Başkomutanlık’a karşı gelen bendim.”
Büyük strateji alanında daha alt kademede kalan Zettour, üstlerine sert çıkışmıştı.
Hanedan, halk, hükümet… Ne derseniz deyin, nihayetinde bir askerin, devletin iradesine tabi olduğu kabul edilirdi. Meşru emirlere itaat, disiplinin ruhu sayılırdı. Bunun hiçbir istisnası olamazdı.
Başkomutanlık efendiydi, Zettour ise hizmetkar.
“Dürüst olmak gerekirse, Personel Dairesi başkan yardımcılığı makamını kaybetmeyi göze almıştım. Onun yerine yaşananlar ise neredeyse beklentimin altında kaldı.”
“Hmph, olaya sadece sen böyle bakıyorsun. Sürgüne gönderilen birinden bunu duymak da tam anlamıyla küstahlık.”
“Ama doğudaki görevim eşzamanlı bir vekalet olduğu ve buradaki koltuğumu açık bıraktıkları düşünülürse, biraz merhamet göstermiş olmalılar.”
Devletin iradesini reddetmek, özünde bir isyandı.
Böylesine tehlikeli bir çizgide yürürken, en kötü ihtimalin ordudan tamamen ihraç edilmek olacağının farkındaydı. Bu anlamda Rudersdorf’a dile getirdiği rahatlama hissi tamamen samimiydi.
Makamını bir tür merhametle korumuş olmalıydılar.
Tüm başarılarını göz önünde bulundurarak, onu doğuya sürgün etmekle yetinmeyi kabul etmiş olmalıydılar. Bürokrasi soğukkanlı organizatörlerin bir yığınıdır, ancak yine de insan kaynaklarına özen gösterecek kadar ince düşünceli olabilir.
Yine de Rudersdorf’un edindiği izlenim Zettour’unkinden farklıydı.
“… Mesele adalet olmaması!” diye tükürürcesine konuştu başını sallayarak. “İkimiz de onlara karşı çıktık. Peki bu neyin nesi? Bilmediğini söyleme bana Zettour!”
Başkomutanlık’ın ne düşündüğü verdikleri cezalarda ortaya çıkıyordu. Görünüşte, Rudersdorf ile Zettour’a muamele biçimleri arasında hiçbir fark yoktu… ama uygulamada devasa bir uçurum vardı.
“Ben terfimi kaybediyorum ama mevcut makamımda kalıyorum. Sen ise doğuya gönderiliyorsun. Cepheye gitmeyi kötülemek istemem ama hiçbir yetki verilmeden gönderilmek de ne demek? Üstelik geride de hiçbir rolünün kalmayacağını garantiye alarak? Seni resmen kızağa çekiyorlar.”
“Ben bunu bana verilmiş bir izin gibi düşünmeyi tercih ediyorum.”
“Hiç değişmiyorsun. Ama Zettour, seni uyarıyorum… Üst kademe—hayır, bütün hükümetin gözü senin üzerinde.”
“Bunu neden şimdi gündeme getiriyorsun ki?” Zettour acı acı gülümsedi. “Personel Dairesi’nde çalışıp da bir noktada bir şeylerle suçlanmamak imkansızdır. Topyatun bir savaşın ortasındayız. Herkesin dostu olmak imkansız.”
Kendi gençleriniz kan kusarak yere düşerken, karşılığında düşman gençlerinin cesetlerini en verimli şekilde üst üste yığmanın yolunu karanlıkta el yordamıyla aramak… İşte savaş budur.
Kendini sevdirmek isteyen birinden Genelkurmay subaylığına daha az uygun başka biri olamazdı. Sevdiklerini kaybeden ailelerin feryatları, acıları ve öfkeleri göz önüne alındığında bu son derece açıktı.
“Hem inisiyatifi alanın ben olduğumu unutma. Dışişlerine burnumuzu sokuyorduk. Kendi yetkilerimi aşmamış veya Başkomutanlık’a karşı gelmemiş olsaydım bile… er ya da geç cezalandırılacaktım.”
En iyi niyetlerle elinden gelen her çabayı gösteren kişi nihayetinde başarısız olmuştu. Bu sonuç göz önüne alındığında, cezanın şaşırtıcı derecede hafif kaldığı söylenebilirdi.
Her şey olup bittikten sonra bile Zettour en ufak bir kin beslemiyordu.
“Bir örgüt, ödül ve cezaların buna uygun şekilde dağıtılmasını gerektirir. Niyeti ne kadar iyi olursa olsun diplomasiye müdahale eden bir asker, yetkisini aşan bir askerdir. Sorumluluktan koşulsuz olarak muaf tutulsaydık ne olurdu? Askeri komuta ilkelerine aykırı olurdu.” Yani yaşananlar kaçınılmazdı; Zettour, örgütün tek bir üyesinin gözünden askeri idarenin büyük resmine bakarak kendisine yapılan muameleyi hiç duraksamadan makul gösteriyor gibiydi. “Kısıtlamalar kaçınılmazdır. Zamanı geldiğinde kırbacı şaklatmak, sağlıklı bir ordunun işaretidir. Hiç ceza olmamasındansa bir cezanın bulunmasına sevinmemiz gerekmez mi?”
“Ama bu adil değil. Ödül ve ceza ordunun temeli olabilir, ancak işin özüne indiğinde, sen sırf devletin plansızlığını telafi etmek için sınırları aştın. Genelkurmay’ın insan kaynaklarını sevk ve idare etme biçimine kin beslemek sadece—”
Etrafta kimse olmasa bile Rudersdorf fazla ileri gidiyordu.
Bu hiç iyi değil, diye düşündü Zettour lafını keserken. “Bu kadar yeter.”
“Mmph.” Hislerini hiç gizleyemeyen Rudersdorf, dilini tutarken çatılan kaşlarıyla hoşnutsuzluğunu fazlasıyla belli ediyordu.
“Ne olursa olsun, biz hâlâ askeriz. Ve asker olduğumuz sürece de…”
“Elden bir şey gelmez, öyle mi?”
Eski dostunun bu hoşnutsuz tavrı Zettour’u bir an duraklattı. “General von Rudersdorf, bunu sana söylemekten hoşlanmıyorum ama… bir asker, devletin büyük stratejisine uymak zorundadır. En azından şu an için söyleyebileceğim tek şey bu.” Kıs kıs güldü. “Muhtemelen onurlu bir şekilde cepheye gitmemi ve hakiki bir savaşçı ruhu geliştirmemi ima ediyorlar.”
“Belki de Federasyon Ordusu’na seni ortadan kaldırtmanın dolaylı bir yoludur.”
“Fazla derin düşünüyorsun. İkimizden birini idareten infaz etmek için doğuya gönderiyor olsalardı, bunu biraz daha farklı yaparlardı sanırım. Muhtemelen gururumu okşayıp bir alayın sembolik komutanı olmaya ‘gönüllü’ olmamı sağlamaya çalışıyorlar. En azından ben olsaydım öyle yapardım.”
Bunca zamandır Genelkurmay’da görev yapan Zettour, bu işlerin nasıl yürüdüğüne oldukça aşinaydı.
Örneğin, Norden’e ilerleyen üst kademenin “terfilerinin” Ren cephesini nasıl tekinsiz bir durumda bıraktığını düşündüğünde… yüzünü buruşturdu.
“Nispeten şanslı olanlardan biriyim.”
“Her zaman böylesin. Bir generalin burada, ordunun ne kadar mantıksız olduğundan tıpkı bir üsteğmen gibi yakınmasını düşünmek bile ne garip. İşler çığırından çıktı Zettour. Asker olduğunda hiçbir şey asla istediğin gibi gitmez.”
“Yarbay olduğumuz zamanlarda da aynı şeyi konuştuğumuzu hatırlıyorum. Nihayetinde rütben değişebilir ama işler yine de plana göre gitmez; hayat böyle işte. Bu sadece merdivenin en tepesindekilerin de tıpkı en altındakiler gibi kendi mücadeleleri olduğu anlamına gelir.”
“Fazla felsefi yaklaşıyorsun. Normalde hiç kimse böyle bir sonuca varmaz.”
Felsefi yaklaşmaktan başka çaresi olmadığını tecrübelerinden biliyordu. Hem neden böyleydi ki yine? Bunca zamandır kimin pisliğini temizliyordu? Bu son derece ilgi çekici bir soruydu.
Zettour’un kendisi de Harekât kökenliydi. Rudersdorf ve diğer Harekât personelinin absürt taleplerinin, ihtiyaçları ve konumları bağlamında kendi içinde tutarlı olduğunu anlıyordu. Belki de en başından beri gerekliydi ama genelde onların bu makul olmayan taleplerine kendi rızasıyla ayak uydururdu… Ahhh. Aniden bir şey fark etti.
“Bir şey söyleyebilir miyim?”
“Ne?”
“Personel Dairesi bir askeri teşkilattır. Gücü siyasette yatmaz.”
Rudersdorf’un ona ‘Şimdi durup dururken bu aşikar gerçeği neden dile getiriyorsun?’ der gibi bakması haklıydı. Ancak kurumların insanlar tarafından işletildiğinin hatırlatılması önemliydi.
“Benim kararlarıma bakıp da yanlış anlamanı istemem. Açık konuşmak gerekirse: Personel Dairesi siyasi meseleleri yürütmek için tasarlanmadı. O yalnızca bir araçtır. Kendi başlarına düşünmezler. Bu yüzden muharebe alanına giden demiryollarından öte bir şey bekleme onlardan.”
“Yani?”
“Askeriye dışından biriyle müzakere etme konusuna gelince, üzgünüm ama lütfen onlara yardım et.”
Herhangi bir organizasyondaki kusurlar bir insan tarafından düzeltilmeliydi.
Teoride kulağa hoş geliyordu ama bu düşünce, sorunu geçici bir çözümle ertelemekten öteye pek gitmiyordu. Yine de devam eden bir savaş varken, iyimser bir ifadeyle herkes eğreti tedbirler almaya mecburdu. Doğrusunu söylemek gerekirse, çözümlerin çoğu yarım yamalaktı.
Durumun doğası gereği, Zettour sık sık siyasi meselelerle elini kirletmek zorunda kalıyordu… ancak bu, Personel Dairesi’ndeki bir kurmay subayın yapması gereken şeyden sapmaydı.
İkmal ve malzeme idarecisinin bakış açısından, Genelkurmay sanki benzer ama kesinlikle ayrı bir evrende kayboluyormuş gibi görünüyordu.
“Bu işe gerçekten fazla uygun olduğunu düşünüyorum. Tam da bu noktada günlük idari görevleri bırakıp gitmen… dürüst olmak gerekirse benim için biçilmiş kaftan.” Rudersdorf vahşi bir tebessüm sergiledi. “Yine de, idareci Zettour yerine Harekâtçı Zettour’un ikincil cephelerin başına geçtiğini görürsek… işte o zaman içim gerçekten rahat eder.”
“Öyle mi? Ama böylesine konforlu bir makamı, akademisyen kimliğime yakışır şekilde kendimi felsefi düşüncelere kaptırmak için bir fırsat olarak kullanabilirim.”
“Ha-ha-ha. O günü de görürüz artık.” Rudersdorf gülmeye devam ederek omzuna hafifçe bir yumruk attı. “Nasıl bir Harekât subayı olduğunu bilmiyor değilim. İşlerin nasıl yürüdüğünü unuttuğunu da sanmıyorum, bu yüzden bunun üstesinden gelip gelemeyeceğin konusunda endişelenmek zaman kaybı.”
“Tanrı aşkına, cidden başıma her an yeni bir baş ağrısı sarmaya hazırsın.”
“General von Zettour, unuttun mu? Çalışkan bir kurmay subay, iyi bir kurmay subaydır. Taşrada yorgun kemiklerini dinlendireceğin güzel ve uzun bir tatille sıyrılmana izin verecek değilim.”
“Hmph,” diye burnundan soludu Zettour. “Tam da nezaketen maaşa bağlandığımı düşünürken bu beklenmedik taleple sarsılıyorum. Benden çalışmamı istiyorsan, bunu gerçekleştirebilmem için en azından zerre kadar da olsa bir yetki verebilirdin…”
Sembolik bir rütbe ve kâğıt üstündeki bir makamla tenzili rütbeye uğratılıyordu. Üstlerinin kastettiği tam olarak buydu. Bu sırada, sahada işlerin başında olan Rudersdorf ise şansına sevinerek tüm B Cephesi’ni ona emanet etmeye çalışıyordu.
Üstelik işleri yürütmek için gerekli yetki belirsizken, görevi inanılmaz zorluklarla dolu olacaktı.
“Bu pek senin yapacağın türden bir şikâyete benzemiyor, Zettour.”
“Eh, bir iki şikâyet etmeme izin verilsin artık. Neden sadece ben çile çekmek zorundayım ki? B Cephesi’ni elde tutmaktan bahsediyoruz. Böyle bir şey kendisinden ‘rica edilen’ herhangi biri, normalde gidip baba ocağında saklanmak isterdi.”
“Neden bahsediyorsun sen? Elimden gelseydi, tüm lojistiği sana devredebilseydim işim çok daha kolay olurdu.”
“… Biliyorum.” ‘Her iki türlü de çileyi çeken ben oluyorum,’ deme isteğini bastırdı. Durumun her zaman böyle olduğunu tam belirtecekken, trenin düdüğü laflarını kesti.
Laf öyle koyulaşmıştı ki ikisi de kalkış vaktinin geldiğini fark etmemişti.
“Hey, tren geldi. Bak, Zettour.”
“Evet, öyle görünüyor.”
Perona süzülen tren, yolcu ve yük vagonlarının alışılagelmiş bir bileşimiydi. O yük vagonlarında doğu cephesine gönderilen dağ gibi ikmal malzemesi olmalıydı.
Trenin en belirgin özelliği, bir nebze kamuflaj sağlaması için yapılmış ucuz boyasıydı. Vagonlar, havadan fark edilmelerini zorlaştırmak adına oldukça kasvetli bir renge boyanmıştı.
Bu durum Zettour’a kendi geleceğini rahatsız edici bir şekilde hatırlattı. Rudersdorf olayı nasıl süslerse süslesin, içi yine de huzursuzdu.
Ayrılmadan önce, kendine yakışmayacak şekilde lafı tekrarladığının farkında olsa da konuşmak için ağzını açtı. “Andromeda’nın lojistiği hakkında açık konuşmak gerekirse…”
Bunu söylemesi gerekiyordu.
Düşüncesini net bir şekilde ortaya koyması gerektiğini hissediyordu ama bu bir yere varmadı.
“Yeterince at yok. Her şeyi demiryoluyla zorlayarak ancak hazır olabileceğiz. Elimizde kalan tek şey bu. Sigorta niyetine kamyonlar var ama… yakıt stoklarının dayanıp dayanmayacağı meçhul.”
“… Evet.”
Rudersdorf ana noktaları zaten tam anlamıyla kavramış ve en göze batan sorunları anlamışsa, Zettour’un kayda değer bir şey eklemesinin bir anlamı yoktu.
“Bunu en başından beri biliyorum. A Grubu için endişelenme. B’yi sana bırakıyorum.” Rudersdorf başıyla onaylayarak kendi göğsüne vurdu. Bu, bu zorluğun üstesinden gelebileceği anlamına geliyordu.
“Bunca zamandır senin bu pervasızlıklarına ayak uydurup duruyorum.”
“İyi günde kötü günde, biz ayrılmaz eski sınıf arkadaşlarıyız. Gel bu işi birlikte kazanalım.”
“Peki ya başarısız olursak?”
Zihninde her zaman bir B planı bulundur. Kurmay subaylığın fıtratı böyleydi. Hatta bazıları buna varlıklarının özü bile diyebilirdi.
Harekâtın başarılı olmasını herkesten çok isterlerdi. Ancak kimsenin görmek ya da düşünmek istemediği başarısızlıklar için de hazırlık yaparlardı. Bu bir çelişki gibi görünse de tam olarak herkesten çok başarıyı arzuladıkları için sürekli en kötü senaryoları hayal ederlerdi.
“Hatları yeniden organize eder, geri çekilmekten de çekinmem. Kaybedecek ata oynamakla işim olmaz.”
“… Sert bir geri çekilme B Grubu’nu etkileyecektir. Eğer geri çekilmeyi planlıyorsan haberim olsun.”
Rudersdorf’un zamanlamayı yüzüne gözüne bulaştırmayacağını biliyordu. Bu konuda tedirgin olmak garip geliyordu.
Ama belki de Zettour uzun zamandır ilk kez cephe görevine çıktığı için huzursuzdu? Garip bir ruh halindeydi. Konuyu açmaktan çekindi ama sanki gömleğinin düğmesini bir tık yanlış iliklemiş gibi bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Sadece bunu düzgünce kelimelere dökemiyordu.
Sonunda hiçbir şey söylememeye karar verdi. Emin değilse en başından hiç konuşmamak daha iyiydi.
“Sana güveniyorum. Ve artık endişelenmem gereken tek şey A Cephesi. Minnettarım.”
“Sanırım bunu abartıp kendimi parçalamama gerek yok.”
“Yapacağını söylüyorsan, sorunsuzca yapacağından eminim.”
“… Elimden geleni yapacağım. Ama bu sadece ortak sorumlulukla çözülebilecek bir mesele değil. İnsanlara karşı ne kadar sert olduğunu göz önünde bulundurarak bir şey söylememe izin ver.”
“Dinliyorum.”
“Geride bıraktığım Albay Uger ve diğerleri mükemmel subaylardır ama uysal insanlardır. Çok uyumludurlar fakat kendi görüşlerini ifade etme konusunda çekingen davranma eğilimindedirler.”
“Yani demek istiyorsun ki…?”
“Bir şeyin imkansız olduğunu söylediklerinde, bunun benim söylememden farklı olduğunu anlaman gerekiyor. Bir şeyin yapılamayacağını söylüyorlarsa, bunun sebebi büyük ihtimalle tüm seçenekleri çoktan tüketmiş olmalarıdır.”
Rudersdorf’un emrine bıraktığı Personel Dairesi kurmay subayları tam kapasite çalışmaya fazla alışkındı. Verimlilik uğruna fazlalıkları budama konusunda inanılmaz yetenekliydiler.
Bir örgütün üyeleri olarak kusursuz çarklardı.
Bütün mesele onların nasıl kullanılacağındaydı.
“Şunu aklından çıkarma lütfen: Benim maiyetimdeki herkes çok çalışkandır. Hatta fazla çalışkan olduklarını bile söyleyebilirsin. Onlardan bir şeyler talep ederken lütfen bunu göz önünde bulundur.”
Asla işin kolayına kaçmazlardı. Çalışkan ve özveriliydiler, bu takdire şayandı elbette ama… kurmay subaylar ihtiyaç duydukları dinlenmeyi alamadıklarında bu bir soruna dönüşüyordu. Kendilerini sınırlarına kadar zorlarlarsa, acil bir durumda gerekli enerji ihtiyatına sahip olamazlardı.
“… Aklımda tutarım. İşler ne kadar da arapsaçına döndü böyle. Kaynakları senden söküp almak çok daha basitti.”
“Senden ve Harekât Dairesi’nin geri kalanından gelen imkansız talepler, adamlarımı da beni de bir deri bir kemik bıraktı. Bu saatten sonra daha fazla sıkarsan, eline nefretten başka bir şey geçmez. Kanımız da gözyaşımız da çoktan kurudu. Adamlarım işte bu kadar sert çalışıyor ve kendilerini bu derece yıpratıyorlar. Keşke daha iyi bir mesai arkadaşıyla lütflandırılsalardı.”
“Ahhh, umarım B Grubu’nda da benim gibi iyi bir mesai arkadaşına denk gelirsin.”
“Ha-ha-ha! Keşke nerede.”
Zettour, Rudersdorf’un bu pişkincesine tavrına güldü; Rudersdorf ise omuz silkti. Yaşlanmış olsalar da aralarındaki takılmalar, orduya birlikte adım attıkları günlerden bu yana hiç değişmemişti.
“Sana şans diliyorum.”
“Teşekkürler. Bir ara tekrar görüşürüz.”
“Şüphen olmasın. Zaferle döneceğiniz günü sabırsızlıkla bekliyor olacağım, Generalim.”
Birbirlerinin sırtını sıvazlayıp el sıkışırken sohbet etmeye devam ettiler. Bir kurmay subay ne kadar övülürse övülsün, bunun o kişinin ne kadar iyi bir insan olduğuyla hiçbir alakası yoktu kuşkusuz.
“Pahalı içkileri ve puroyu hazır et. Ocağına incir ağacı dikmeyi planlıyorum.”
“Bana uyar. Muzaffer Harekâtçı Zettour için görkemli bir “hoş geldin” partisi bekleyebilirsin. Şanımıza yakışır büyüklükte bir şey yapacağız. Ve tüm düzenlemeler Personel Dairesi’nden Zettour tarafından yapılacağı için, her şeyin halledildiğine gözün kapalı inanabilirsin.”
“… Altında kalmayıp bana böyle laf geçireceğin hiç aklıma gelmezdi. Görünüşe göre unumu eleyip eleğimi asmışım bile. Pekala, vazife bilinciyle doğu cephesinin yolunu tutma vakti geldi. Yakında tekrar görüşmek üzere.”
Zettour bu son sözlerle trene bindi ve kompartımanına geçti. Onu orada, gerginlikten titreyerek derin bir saygıyla eğilen bir emir eri bekliyordu.
“Bağışlayın Generalim! Bagajınız…”
“Bagaj mı?”
“Evet efendim! Çantalarınızın yerini gösterirseniz hemen icabına bakabilirim.”
“Teşekkürler ama hiç bagajım yok.”
Genç emir erinin yüzü bir an buz kesti. Doğru mu duymuştu?
“E-evet efendim… Yani… herhangi bir yardıma ihtiyacınız yok mu?”
Yüksek rütbeli bir subayı sorgulamanın getirdiği stresten olsa gerek kireç gibi olan zavallı çocuğa Zettour’un neredeyse acıyası geldi.
“Şöyle bir bak. Yanımda sadece subay bavulum var. Ev taşımadığıma göre, taşıyabileceğimden fazlasını yanıma almanın ne anlamı var? Bir subay, emir geldiği anda harekete geçmeye her daim hazır olmalıdır.”
“C-cehaletimi bağışlayın efendim!”
Zettour hafifçe başını sallayarak bunu dert etmemesini söyledi.
“Benden öncekiler sende yanlış bir izlenim bıraktıysa ne kadar yazık. Her neyse, madem öyle durumdan istifade edelim. Doğuya gitmekte olan birliklerin ücretsiz bir fincan çay hakkı var, değil mi? Bir ordu mensubu olarak bundan faydalanmak isterim.”
“Emredersiniz efendim! Derhal getiriyorum.”
Emir eri takdire şayan bir hızla koşturup gitti. İyi eğitilmiş olmalıydı. Ancak bu barış zamanı hassasiyeti, Zettour’da ona iki çift laf etme isteği uyandırıyordu. Görgü kuralları hoştu hoş olmasına ama savaş bölgesine giden bir trende bu kadarına gerçekten gerek var mıydı?
“… Uğraş dur şimdi. Saha hizmeti için fazla kibar.”
Muhtemelen trenlerin işletilmesi ve kullanımı hakkında da bir şeyler söylemesi gerekecekti. Tam bunu zihnine not etmek üzereydi ki aniden irkilerek bir şeyin farkına vardı.
Burası Genelkurmay Başkanlığı değildi.
Bir şeyin iyileştirilmesini emredip anında gerçekleşmesini sağlayabileceği bir yer değildi. Her şeyi aklında tutamayacaktı, bu yüzden bir noktada her şeyi not almaya başlaması gerekecekti.
Talepte bulunma hakkı da bir yere kadardı sonuçta.
Kompartımanındaki sandalyeye otururken, “Demek B Grubu’nun dizginlerini elimde tutarken bir yandan da savaş yürütmem gerekecek…” diye mırıldandı.
Bu kesinlikle Yüksek Komuta’nın hayal ettiği şey değildi. Zettour kâğıt üzerinde yetkisini koruyordu ama harekâtı asıl komuta etmesi gereken kişi karargâhtaki Rudersdorf’tu. Güneydoğudaki büyük harekât yüzünden zaten personel sıkıntısı çekerken, hem Personel Dairesi’ni yönetip hem de B Grubu’na nezaret edemeyeceğini öngörememiş olmaları… işleri bir hayli dengesiz hâle getirmişti.
“Bunun sayesinde adamın işlerinin bir kısmı benim üzerime yıkıldı.”
Üst kademe bunu amaçlamamıştı belki ama iş bölümü kendiliğinden gerçekleşmişti. Ve sonuç olarak, son derece kısıtlı bir yetki ve ikmal olanağıyla doğu cephesine gönderiliyordu. Doğu Ordu Grubu ile Genelkurmay’ın arası zaten bozuk olmasa bile, adamların tepesine adeta habersizce paraşütle iniyordu.
Karargâhtaki herkesle ağırdan alıp tanışma fırsatı bulamayacaktı muhtemelen.
“Aptal Rudersdorf. Sanki işler bu kadar basitmiş gibi.”
Gerçek emirler veremiyor, sadece taleplerde bulunabiliyordu. Ne zor bir dünyada yaşıyoruz. Zettour, doğu cephesindeki nüfuzunun ne kadar feci şekilde az olacağını şimdiden görebiliyordu.
Fiilen elinde oynayacak hiç piyon yoktu.
“Hayır, bir tane var…”
Elindeki tek bir kart. Ama tam bir joker kartıydı.
“Semenderler…”
Bu Kampfgruppe’u tasarlarken, günün birinde bu şekilde kullanılacağını rüyasında görse inanmazdı. Komutasında Yarbay von Degurechaff’ın bulunduğu, doğrudan Genelkurmay’a bağlı özel bir birlikti. Birlik doğuda pek agresif kullanılmıyordu ama belki de yakında bunun değişmesi gerekecekti.
“Böyle olacağını bilseydim, belki de şu an kurulmakta olan diğer Kampfgruppe’ları da doğuya sevk ettirmeliydim? Hayır, isteseydim bile bu mümkün olmazdı.”
Araştırma amacıyla anakarada faaliyet gösteren birkaç deneysel Kampfgruppe vardı… fakat onları dört bir yana dağıtmak ellerinde patlamıştı. İntikal ettirmeleri son derece kolay ve pratik olduğu için o zamanlar kulağa hoş gelmişti.
İhtiyatta tutulmuş olsalardı, bir araya toplanıp doğuya sürülebilir ve Zettour’un eline dişe dokunur bir kuvvet verilebilirdi.
Bunun yerine, elinde neredeyse hiçbir şey olmadan kalakalmıştı.
“Her neyse, bundan sonrası da böyle gidecekse, bir saha komutanı olarak yapabileceğim tek şey emredildiği gibi mevzimi korumak. Tabii kazanmak güzel olurdu.”
Doğu cephesinde Andromeda Harekâtı’nın hedeflerini başarıyla icra etmek—ideal olan netti. Ve bunu mümkün olduğunca az zayiatla gerçekleştirmek istiyordu.
Kazandıkları takdirde Zettour’un doğudaki görevleri esasen ortadan kalkacaktı. B Cephesi sakinleşirse, B Grubu kurmaylarına laf sokabilirdi.
“Peki ya kazanamazsak?”
Zettour’un dudaklarından dökülen bu meşum şüphe, tüylerini ürpertti.
Ya Andromeda başarısız olursa? Sonrasındaki yıkımı belki toparlayabilirdi. Korkunç derecede zor olurdu ama kendini işin içinden çıkamayacak kadar bunamış görmüyordu.
Ancak asıl mesele bu değildi.
Şu an için durumun hâlâ idare edilebilir olduğundan emindi. Düzeltilmesi gerekenleri düzeltecekler, başarısızlıklarından ders çıkaracaklar ve bir sonraki harekâtı buna göre planlayacaklardı. Peki ya o harekât da başarısız olursa? Azmedip üçüncüsünü mü tasarlayacaklardı?
Büyük ihtimalle bir şekilde bir harekât daha kotarmayı başarırlardı. İnsan gücü eksikliği bir süredir gitgide kötüleşiyor olsa da, Genelkurmay herhalde yeni bir harekât planı hazırlamaktan aciz kalacak değildi.
Asıl sorun başka yerde yatıyordu.
O noktaya gelindiğinde, İmparatorluk ve ordusunun üçüncü bir harekât için yeterli gücü kalmış olacak mıydı? Hayır… ikincisinde çuvalladıktan sonra kendilerini toparlayabilecekler miydi ki?
Nesnel düşündüğünde Zettour, iki senaryonun da yolunda gitme ihtimalinin ümitsizce sıfıra yakın olduğunu kabul etmek zorundaydı. İki büyük harekât onları düzlüğe çıkaramadıysa, sonrasında İmparatorluk’un temelleri hâlâ ayakta kalabilir miydi?
Bırakın taarruz etmeyi, başarılı bir savunma yapma ihtimalleri hakkında bile iyimser olmak zordu. Gerçeklere göz yumup tüm bu durumun temelinde ciddi sorunlar yokmuş gibi davranmak, korkunç miktarda bir kendini kandırma becerisi gerektirirdi.
Sinir bozucu şekilde, Federasyon Ordusu için işler farklı görünüyordu. Yenilgi üstüne yenilgiye katlanıyor, sonra tekrar ayağa kalkıyorlardı.
“Aha, şimdi anladım.” Zettour kendisini neyin huzursuz ettiğini nihayet kavramıştı. “Bizim hata yapma lüksümüz yok ama düşmanın var… Bunun oldukça adaletsiz olduğunu düşünüyordum sadece.”
28 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, DOĞU ORDUSU İLERİ HAREKÂT ÜSSÜ
Tanya, Genelkurmay’ın doğu ordusunun ileri harekât üssüne gitme emrine uyduğunda, tanıdığı subaylardan birinin—Albay von Lergen veya Yarbay Uger’in—bir mesaj getirdiği varsayımıyla hareket ediyordu.
Yazılı olarak iletilmesi çok tehlikeli veya çok önemli olan her şey normalde bir subay tarafından bizzat ulaştırılırdı.
Gizlilik ve kolaylık gibi piyasa etkenleri göz önüne alındığında, ayağına çağrılmak bilgi alışverişi için kesinlikle geçerli rayiç bedeldi. Ben bir yarbay olduğuma göre, ulak en fazla albay rütbesinde biri olmalıdır.
İmparatorluk Ordusu’nun iç işleyişine aşina olan herkes için bu sonuç son derece doğal olmalıydı. Merkez’den gelen ulakla eski bir dostluğu tazelemek hevesiyle seve seve gelmiş olan Tanya, şimdi olduğu yerde donakalmıştı.
Bir karargâh olarak donatılmış bir yer için bile… davet edildiği tahsisat odası fazlasıyla lükstü. Tam o anda anlamalıydım.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Yarbay von Degurechaff.”
Doğu ordusu emir erinin onu götürdüğü odada bekleyen kişi… orta rütbeli bir subay değildi. Hafif bir tebessümle elini kaldıran kişi babacan tavırlı, yaşlı bir beyefendiydi—bir general. Yanılma ihtimali yoktu. Omuzlarında rütbe yıldızlarıyla duran kişi, Personel Dairesi Başkan Yardımcısı Korgeneral von Zettour’un ta kendisiydi.
Hazırlıksız yakalanmanın yarattığı şok muazzamdı. Bu adeta baskın niteliğindeki sürpriz, küçük Tanya’nın kalbinin neredeyse ağzından fırlamasına neden olacaktı.
Geleceği birazcık olsun daha isabetli tahmin edebilmiş olsaydım, belki de işler farklı gelişirdi. Örneğin Zettour’un ağzından çıkacak bir sonraki sözleri bilmenin bir yolu olsaydı, belki bu kadar dehşete düşürmezdi.
“Genelkurmay Başkanlığı’ndan sürgün edildim. Bir süreliğine doğuda takılmaya geldim… bu yüzden senden bir ricam olacak.” Hiç tereddüt etmeden, gayet rahat bir edayla konuşmaya devam etti. “Doğrudan konuya girmek gerekirse, Yüksek Komuta’nın canını sıktığım için buraya gönderildim… Amirinin hatalarını yüzüne vurmak kolay iş değildir.”
Kariyer planımda ipleri elinde tutan o dahi hami olması gereken Korgeneral von Zettour ayağını kaydırmıştı.
Hayatını temkinli bir plan dâhilinde sürdüren Tanya için bu durum son derece esef vericiydi. Klik liderim çuvallamıştı! İşte bu yüzden politikadan nefret ediyorum!
İnsanların önünde bu şekilde söylenmeyecek kadar otokontrol sahibi olması, Tanya’nın takdir edilmesi gereken bir yönüydü. Ancak ne gurur ne de sabır bu sorunu tek başına çözmeye yeterdi.
Tanya’nın inisiyatifi kaybettiği ayan beyan ortaya çıktığında iş işten çoktan geçmişti. Pozitif ve negatif sayıları çarpmaktan farklı olarak, şaşkınlığı şaşkınlıkla çarpmak kaç kez tekrarlarsanız tekrarlayın asla pozitif bir sonuç vermezdi.
Şaşkına dönen Tanya kendini toparlayamadan, Zettour onun konumunu hiç umursamadan gayet doğal bir edayla konuşmayı sürdürdü. Eğer vücudundan Varlık X benzeri zararlı bir enerji yaydığına dair en ufak bir emare olsaydı, belki farklı bir tepki verebilirdi.
Fakat medeni bir birey olarak toplum kurallarıyla bağlı, İmparatorluk ordusundan Yarbay Tanya von Degurechaff için, bir üstü konuşurken kaçıp gitmek bir seçenek değildi.
Riskler açıkça ortaya çıktığında, konuşma artık geri adım atamayacağı bir noktaya gelmişti bile.
Genelkurmay ile Yüksek Komuta karşı karşıya gelmişti.
Büyük bir taarruz olan Andromeda Harekâtı’na siyasi gerekçelerle yeşil ışık yakılmıştı. Bahsi geçen büyük taarruz için ikmal yığınağı çoktan başlamıştı ve doğu ordusunun yeniden yapılandırılacağına dair dedikodular fiilen hayata geçiriliyordu.
Birlikler, ana harekât alanına odaklanacak bir A Grubu ile harekât alanının geri kalanına yayılan geniş hatları savunacak bir B Grubu olarak ikiye ayrılmıştı; üstelik zırhlı birliklerin çoğu güneydeki şehirlerin ele geçirilmesine tahsis edilecekti…
Tanya daha tek bir kelime bile edemeden tüm bunlar kendisine gayet sıradan bir şeymiş gibi anlatılıyordu.
Bu kadarını duyduktan sonra, bu bilgilerin ne derece gizli olduğunu hayal bile etmek istemiyorum.
Zettour’un bir sonraki sözleri de bunu tescilledi.
“Ve ben de B Grubu’nu denetlemek ve danışmanlık yapmak emriyle buradayım; ön hatların yeniden yapılandırılmasına yardımcı olacağım. Güneydeki Andromeda görevlerini layıkıyla desteklemek adına, B Grubu zırhlı birliklerinin çoğunun başka yere kaydırılmasına katlanmak zorunda kalacak, ama elimizdekilerle elimizden gelenin en iyisini yapacağız artık, değil mi?”
Tanya sadece bakakaldı. Şaşkınlıkla tepki vermesi gerekirken, şapşal gibi ağzı açık bir şekilde dinlemeye devam etti.
Doğu cephesinden sıkça ‘geniş’ diye bahsedilirdi ama bu aslında yetersiz bir tanımdı. Daha açık ifade etmek gerekirse, aşırı uzundu.
Ve bu yüzden her şey iyice yayılıyor ve kopuk hâle geliyordu. Bu durum savunma mevzileri ve birlik düzenleri için de geçerliydi. Mantıken ideal olan, Komünistler için Ren Cephesi’ndeki gibi korunaklı ateş mevzilerinden ve sağlam siperlerden oluşan müstahkem noktalarda karşılama partileri düzenlemekti. Ne yazık ki elimizdeki mevziler korkunç derecede yetersiz ve harap durumdaydı.
Tek kişilik operasyonların kronik bir sorun hâline geldiği söylenebilirdi.
Planlamacılar bir göreve birden fazla kişi tahsis etmenin daha verimli ve arzulanır olduğunu bilseler de ellerinde yeterli insan gücü yoktu. İmparatorluk’un şiddet aygıtı olan ordusu, devlet iflas etmediği sürece varlığını sürdürebilirdi ama ulusal gücün ve insan kaynaklarının erimesini iliklerine kadar hissettiği şüphesizdi.
Yine de normalde acil durumlar için saklanan zırhlı birlikleri alıp A Grubu’na mı vereceklerdi?
Bunu duyup da başı dönmeyecek kim vardı? Tabii talihsiz kurban o anda şoktan pat diye ölmezse.
“İtirazların, karşı argümanların vesaire olduğuna eminim fakat Federasyon Ordusu’nun kaynak bölgesini ele geçirebilirsek, savaş ekonomimizde devasa bir dönüşüm bekleyebiliriz.”
“Haddimi aşmayarak belirtmeliyim ki komutanım, bu ancak başarılı olursak geçerli.”
“Çok isabetli bir tespit. Fikir alışverişi olsun diye dinleyelim bakalım, ne diyeceksin. Andromeda Harekâtı hakkında ne düşünüyorsun?”
“… Rütbem göz önüne alındığında, haddimi aşmam doğru olmaz efendim…”
“Açık konuşacağım: Bana hiçbir şeyi saklamadan kendi fikrini söyle.”
Tanya bunun uygun olmadığını söyleyerek sorudan kaçınmaya çalıştı ama Zettour, gözlerine ulaşmayan nazik bir tebessümle üsteledi.
Sanırım başka çarem yok. Tanya kendini hazırladı. Bir üstün talebi üzerine görüş bildirmek, bir subayın aldığı maaşın karşılığı olan görevlerden biriydi.
“Aşırı yüklenmiş haberleşme hatları, çökmek üzere olan bir ikmal ağı, açıkta kalmış devasa bir kanat, stratejik noktaları emniyete almaya veya savunma hatlarını tutmaya ancak yeten asker sayısı ve tüm bunların üstüne bir de mesafelerin acımasızlığı… Bütün bunlar ortadayken ilerlemeye çalışmak…” Sonucu adeta tükürürcesine dile getirdi: “…pervasızlıktır.”
“Üstünkörü geçersen anlayamam. Detaylandır.”
“Bunu tanımlayacak başka bir kelimem yok komutanım. Başka bir şekilde ifade etmem gerekirse, bu harekâtın son derece tehlikeli bir kumar olduğunu söylerdim.”
Bir şeyi yüksek sesle söylediğin an, onu açıklamakla yükümlü olurdun. Tanya, öznelliği mümkün olduğunca bir kenara bırakan profesyonel bir edayla, soğukkanlılıkla görüşünü sundu.
“Açık konuşmak gerekirse komutanım, mevcut şartlar altında ‘B Grubu’ ismi bir aldatmacadan ibaret. Adına grup dense de doğu cephesindeki tek ordu grubu A Grubu’dur. B Grubu olsa olsa bir enkaz yığınıdır! Bırakın ders kitaplarımızda yazanları, doğu cephesi standartlarına göre bile gerekli olan asgari birlik sayısına sahip değiliz.”
“Sana öyle mi görünüyor?”
Tanya kararlı bir şekilde başını salladı. “Bunu görmek için harp akademisini bitirmeye gerek yok; iddiaya girerim harp okuluna yeni giren öğrenciler bile bunu fark edebilir. A Grubu’nun başarısından bağımsız olarak, eğer B Grubu hattı tutamazsa, tüm ordu devasa bir geri çekilmeye zorlanacaktır. Bu şartlar altında B Grubu’nu adeta bir iskelet kadroyla bırakmakta ısrar etmek, sadece Andromeda cephesini değil, cephe gerisini de riske atmak demektir.”
Bunların kâğıt üzerindeki kurnazlıklara dayalı uydurma düzenlemeler olduğu açıktı. Üst kademe B Grubu’nun hattı tutacağını istediği kadar iddia etsin, bunu gerçekleştirecek yeterli birlik yoktu.
A Grubu, ordunun kuvvetleri tek bir noktaya yığma çabaları sayesinde yerel üstünlüğü ucu ucuna elde etmişti. Muhtemelen düşman hatlarında en azından bir delik açmayı başarabileceklerdi.
Düşmanın savunması güçlüydü ama kesinlikle tekdüze değildi; her an yarıp geçmeyi düşünebilirdik.
Ancak en büyük soru işareti, açılan bu delikten faydalanıp faydalanamayacağımızdı.
Kanatlarda o yarığı açık tutacak disipline ve sevk idareye sahip birliklerimiz olmadığı sürece, tüm çabalarımız boşa gidecektir.
“Şu anda ihtiyat birliklerimiz yok—daha da kötüsü B Grubu’ndan birlik kaydırıyoruz! Atı arabanın arkasına koştuğumuzu, yani öncelikleri tamamen birbirine karıştırdığımızı kabullenmemiz gerek.”
“Bir kurmay subayın görevi kesinlikle bu konuda bir şeyler yapmaktır, komutanım.”
“İmkânsız durumlar karşısında gerektiğinde uygun itirazlarda bulunmak bir kurmay subayın görevidir. En azından bana harp akademisinde öğretilen şey buydu.”
Kurmay subay seminerinde, insan aksini ne kadar çok isterse istesin, bir şeyin imkânsız olduğunu dürüstçe kabul etmenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamışlardı.
“Bir kurmay subayın, olamayacak işleri zorbalıkla yaptırmaya çalışmaması gerekir. Dengeleri değiştirebilecek olsanız bile, en başta o kantarın çalışma prensiplerini yöneten temel kuralları unutmamalıyız. Kantara ağırlığından daha büyük bir yük yükleyemeyiz.”
“Yarbayım, bir saha subayının akademik eğitimine bu kadar fazla güvenmesi pek yakışık almaz. Bize açık çek verilmiyor. Andromeda’nın yüksek riskli bir harekât olduğunu inkâr etmiyorum ama madem bunu icra etmemiz emredildi, bize düşen tek şey elimizden gelenin en iyisini yapmaktır.”
“Ne demek istediğinizi anlıyorum,” diye karşılık veren Tanya başını iki yana salladı, “fakat bu durum hiç hoşuma gitmiyor.”
“Fazlasıyla olumsuz yaklaşıyorsun. Bu pek sana göre değil. Bir şey mi oldu?”
“İtirazımın muğlak ve tarif edilmesinin zor olduğunun farkındayım komutanım, fakat yine de konuşmama izin verilecek olursa, bu işin hiçbir yanı hoşuma gitmiyor. İsmi bile beni rahatsız ediyor.”
“Ya?”
Tanya, onun göz ucuyla burukça gülümsediğini fark etti. Şimdiye kadar söylediği hiçbir şey onun merakını uyandırmak amacıyla söylenmemişti ama görünen o ki yine de ilgisini çekmeyi başarmıştı.
“Ne kadar alışılmadık.”
“Efendim?”
Tanya’nın ifadesiz bakışlarına dikilen gözlerde belirgin bir muziplik vardı. Amirini bu kadar eğlendirecek ne söylemiş olabilirdi ki?
“Benim uğurlu tılsımım olduğuna emindim… Yine de biraz daha mantıklı bir subay olduğunu düşünürdüm.”
“İsimler ve nitelikler çoğu zaman birbirini doğrular komutanım.”
“Hmm?”
Bakışları kızı devam etmeye teşvik edince Tanya söze devam etti. Yapısalcılığın pek meraklısı olduğum söylenemezdi ama bazen kesinlikle yapısöküm gerektiren anlar oluyordu.
“Dile fazla anlam yüklüyoruz. Bu yüzden düşüncelerimizin ve hayal gücümüzün kelimeler tarafından şekillendirildiğini ve sınırlandırıldığını unutma eğilimindeyiz.”
Nihayetinde insanoğlu, kelimelerin esaretine kapılmaya mahkûmdur. Tanya’nın anlayışına göre isimler kelimelerden ibaretti, yine de taşıdıkları anlamlar bazen yanlış anlaşılmalara yol açabilirdi.
“Dakterlik Ordusu’ndan bir tümen ile Federasyon Ordusu’ndan bir tümenin ikisi de ‘tümendir’, ancak oluşturdukları tehdit son derece farklıdır… Federasyon’a karşı savaşmaya fazla alışırsanız Dakterlik’i gözünüzde büyütme riskiniz doğar, fakat Dakterlik’e karşı savaşmaya fazla alışırsanız bu kez de Federasyon’u küçümseyebilirsiniz. Aynı mantık burası için de geçerli.”
“Anlıyorum. Sen söyleyince hak verdim, doğru.”
Ne kadar ilginç bir tespit. Zettour’un başını sallarkenki yüz ifadesi bunu söylüyordu. Eh, üstüm olan akademisyen bir subayın ilgisini çeken bir konu olmasına sevinmiştim.
“Peki, Andromeda ismi neyi çağrıştırıyor?”
“Andromeda Galaksisi’ni. Sizce de boyumuzdan büyük bir işe kalkışmıyor muşuz gibi durmuyor mu? En azından bana göre bu durum gün gibi ortada. Mesafelerin acımasızlığını göz ardı etmeye yeltendiğimiz anda, en başta neyden endişelenmemiz gerektiği zaten aşikârdır.”
İçimizdeki korkular sanki bu garip harekât ismi kılığında dışarı sızmış gibiydi.
Bunun bilinçli mi yoksa bilinçaltıyla mı yapıldığını bilmiyordum tabii.
İlginçtir ki bu durum, batmak üzere olan şirketlerin ‘büyüme stratejisi’ ve ‘uzun vadeli plan’ gibi tabirlere bayılmasına çok benziyordu. Özetle tüm bunlar, halihazırda sınırlarına dayandığını gizlemeyi başaramayan bir organizasyonun belirtileriydi.
“Aşırı kahramanca ya da aşırı, kokusuzca tarafsız olmaya gerek yok komutanım; fakat bir harekâtın isminin nasıl bir izlenim bıraktığını değerlendirmenin önemli olduğunu düşünüyorum.”
Kurumunuzun üyelerine ilham mı verdiğiniz yoksa kafalarını mı karıştırdığınız bir ölüm kalım meselesidir.
“Güzel bir noktaya değindin Yarbayım. Buna o ismi veren kişiye üstü kapalı bir şekilde çıtlatacağımdan emin olabilirsin.”
“Efendim?”
“Genelde harekât isimlerini ben seçerim ama bu seferki benim tercihim değildi… Bu mantığını General von Rudersdorf’a eksiksiz şekilde izah edeceğim.”
Yine beklenmedik bir gelişme. Bu konuşmada inisiyatifi sürekli kaybetmek çıldırtıcıydı.
Tanya daha gözünü bile kırpamadan Zettour bir puro çıkardı. Harika, şimdi bir de pasif içicilikle mi uğraşacağım? İçimden derin bir çektim. Bugün adeta beklenmedik sürprizler resmi geçidiydi. Ancak bir anlık sessiz bir tereddüdün ardından, puroyu doğruca kutusuna geri koydu!
“Bir puro yakayım demiştim ama galiba pek efkârım yok.”
“Bir sorun mu var komutanım?”
“Şey, sana da bir tane ikram edip açık açık konuşuruz diye düşünmüştüm ama sonra kanunlar aklıma geldi. Sana bir puro verirsem ikimiz de disipline sevk ediliriz.”
Şüphesiz. Tanya elinde olmadan acı acı gülümsedi.
Reşit olmayanların içki ve sigara içmesi kanunen yasaktı. Üstelik bir hava büyücüsü için ciğerlerini zayıflatabilecek herhangi bir şey yapmak, kendini tamamen işine adama yükümlülüğüne aykırıydı. Görevini hiçe sayıp puro içen reşit olmayan bir hava büyücüsü ha? Sözleşmenin bundan daha eksiksiz bir ihlalini hayal dahi edemiyordum.
Bunu bir kenara bırakan Tanya, sık sık dağılan zihnini toparladı.
Burada asıl önemli olan, generalin sıradan bir yarbayla bir puro teklif edecek kadar ciddi bir konuyu konuşmak istemesiydi.
Tamamen akıl dışı bir şey olmalıydı.
Şimdiye kadar söylediklerini dinlemek bile yeterince rahatsız ediciydi… Dürüst olmak gerekirse bundan fazlası karşısında topuklayıp kaçmak isterdim. Kaçmak istiyordum ama kaçamıyordum; toplumda ya da bir organizasyonda—özellikle de orduda—bir birey olmanın en çetin yanı da buydu zaten.
“Bugün de sürpriz üstüne sürpriz yaşıyoruz. Fakat ne söylerseniz söyleyin artık hiçbir şeyin beni şaşırtamayacağına karar verdim. Emrinizdeyim komutanım.”
Tanya kendini hazırlayıp ona söz hakkı tanıyınca, Zettour hafifçe başını salladı. Yine de hâlâ tereddüt ediyor gibiydi ve sessizlik bir süre daha devam etti.
Topu topu birkaç saniyeydi ama geçmek bilmeyen uzun birkaç saniyeydi.
Nihayet başını kaldırdığında yüzünde kederli bir ifade vardı ve başını kıza doğru eğdi. “Kusura bakma Yarbayım ama bana bir hava büyücü bölüğü ödünç ver lütfen.”
“Ha? Bağışlayın komutanım… Birliklerimi bölmemi mi istiyorsunuz?”
“Evet, bölüklerinden birini talep ediyorum.”
Hazırlıklı olacağımı sanıyordum.
Zorlu bir emir geleceğini biliyordum.
Ama bu…
O kadar gaddarca bir talep ki şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Tanya yumruklarını sıktı ve gözlerini generale dikti.
“Haddimi aşmayarak itiraz etmeme izin verin lütfen. Benim bölüklerim sıradan bölükler değildir.”
“Biliyorum. İşte bu yüzden birini komuta bölüğü olarak kullanmak istiyorum.”
“… Bu adeta etimden et koparmak gibi bir şey ama…”
Belki henüz müstakil bir harekât yürütecek durumda değildik ama herkesin elinde eleman sıkıntısı vardı.
Lergen/Semender Muharebe Grubu’ndaki Tanya’nın o değerli insan kaynakları, ne kadar cömert davranırsanız davranın personelle iyice tahkim edilmiş sayılamazdı. Bu kritik noktada daha fazla astını kaybetmek katlanılmaz olurdu.
Yakın zamanda gelen takviye bölüğü sayesinde takviyeli bir taburun mevcut sayısını kıl payı koruyabiliyorduk, fakat bu bölüklerden sadece üçü elit sayılabilirdi. Birazcık sorumluluk bilinci olan hiç kimse, bu üç bölükten birinin alınmasına soğukkanlılıkla izin veremezdi.
“Bir tanesini gözden çıkarabilirsin, değil mi?”
“Çok merhametsizsiniz komutanım. Ne amaçla kullanılacağını sorabilir miyim?”
“İhtiyat. Stratejik ihtiyat, Yarbayım.”
“Komutanım, görev bilincim gereği itiraz etmeme müsaade buyurun.”
Şansına, general başını salladı ve onu dinlemeyi kabul etti. Tanya onu ikna etmek için elinden gelenin en iyisini yapmaya hazırlandı—kendi adamlarını korumak zorundaydı.
“Muharebe Grubu’ndan asker çekmek mantıksızdır. Birlik çekmek istiyorsanız, bunun yerine Doğu Ordu Grubu’nu veya B Grubu’nu değerlendirirseniz müteşekkir olurum.”
“Yani başka bir deyişle… kendi birliklerinden birini almama gerek olmadığını mı söylemek istiyorsun? Az önce B Grubu’nun var bile olmadığını söylüyordun.”
B Grubu’nun elinde adam az olsa bile bu bir ölçek meselesiydi. Elinde fazla adam olmayabilirdi ama yüz kişiden bir kişi almakla ten kişiden bir kişi almak arasında dağlar kadar fark vardı.
Tanya elinde olmadan neredeyse sesini yükseltecekti. “203. Hava Büyücü Taburu, Semender Muharebe Grubu’nun çekirdeğidir. Zırhlı, topçu, büyücü ve piyadelerden oluşan toplam kuvvetlerimiz içinde ona kilit taşı demek abartı olmaz. Hepsinden önemlisi, doğu cephesindeki mevcut intikal ve harekât durumu göz önüne alındığında, bu fikre şiddetle karşı çıkıyorum.”
Kendisini devam etmeye teşvik eden bir bakış alan Tanya, veriştirmeye seve seve devam etti. “Semender Muharebe Grubu doğrudan Genelkurmay’ın kontrolü altındadır. Zaten ihtiyat amacıyla ayrılmış olması gerekmez mi…?”
“Yarbayım, yanlış anlıyorsun. Bunlar B Grubu için ihtiyat değil.”
“Ne?”
“Benim için—daha teknik bir ifadeyle, doğu cephesine görevlendirilen Genelkurmay heyeti için.”
Adam sanki baştan beri niyeti buymuş gibi rahat rahat konuşunca Tanya bile söyleyecek söz bulamadı.
“Resmî olarak yalnızca B Grubu’na yardım etmeme ve danışmanlık yapmama izin veriliyor… Doğrudan emir verme yetkim yok. Bu durum, deniz kuvvetlerindeki bir amiralin gemi süvarisinin üstünden atlayıp zırhlıyı bizzat dümene geçerek yönetememesine benziyor.”
“Yine de onların birliklerine rehberlik ve denetim sağlamayacak mısınız komutanım?”
“… Sözde. Gerçekte yetkilerim son derece kısıtlı. Bir tiyatrodan pek bir farkı yok. Anakaradaki birtakım kişiler, Genelkurmay’ın işleri halletmek için başka bir yol bulacağına ikna olmuş olmalı.”
“Öyleyse,” diye sordu Tanya düşünmeden, “neden buradasınız komutanım?”
“Doğu cephesinin güney ucunda büyük bir taarruz yürütmek, batıdaki hava muharebelerini denetlemek, mühimmat ikmalini idare etmek ve Özerklik Konseyi ile ‘Köstebek Vurmaca’ oynamak arasında mekik dokuyan Genelkurmay sınırlarına yaklaşmış durumda.”
“Haddimi aşmak istemem komutanım ama sayısız kurmay subay yetiştirmedik mi?”
“Yetiştirdik. Ama sence kaçı durumun gerçek vaziyetini kavrayabilmiş durumda?”
“Ahhh.” Tanya sorunun kökenini anlayınca ağzından bu nida kaçtı. Görev devir teslimleri. Bir projeyi tek bir kez bile başkasına devretmiş olan herkes zorluğunu anında gözünün önüne getirebilirdi. En adanmış, en çalışkan, en ehil birey bile yeni bir organizasyona pat diye girip hemen tam randımanla işe koyulmakta inanılmaz derecede zorlanırdı.
“Tesadüfen doğu cephesinde boşta olduğum için… Genelkurmay işlerin bir kısmını üzerime yıkma fırsatının üstüne atladı. Dolayısıyla, mümkünse çalışabileceğim birkaç birliğin elimizin altında olmasını isterim.”
Nereden bahsettiğini, mantığını gayet iyi anladığım için bir karşı argüman sunmakta zorlanıyordum. Kesinlikle, yetkisi olmadan konumu sadece bir formaliteden ibaret kalıyordu. Ancak Genelkurmay’ın işleyişini en iyi bilen kişi Zettour’du ve kendisi son derece becerikliydi. Fırsat verilse Genelkurmay’ın işleri ona devretmek istemesi son derece mantıklı.
Örgütlerin çalışma mantığı her zaman böyledir. Bu esnada, Zettour’a tahsis edilen makamın getirdiği resmiyet, yapması gereken asıl işten neredeyse tamamen soyutlanmış durumda.
İşte bu yüzden Tanya’nın bir soru sorması gerekiyor. “Korgeneralim, dürüst olmak gerekirse… açıklamanız kafamı daha da karıştırmaktan başka bir işe yaramadı. Açıkçası mantığını kavrayamıyorum.”
“Neyini anlayamadın?” Zettour, yüzünde son derece gizemli bir tebessümle, keyifli bir edayla başını yana eğiyor. Gerçekten de şeytani bir sırıtış bu.
Tanya aynı örgütün bir mensubu olduğu için ondan emin bir şekilde şüphe duyabiliyor: Bu, kesinlikle perde arkasında akılalmaz bir tezgahın çevrildiği anlardan biri.
“Bu ihtiyat birliklerini asıl ne için kullanmak istiyorsunuz?”
“Sadece hazırlıklı olmak istediğime ikna olmadın mı?”
“Fakat burada muhatap B Grubu’dur ve merkezin durumundan habersiz olsalar bile doğu cephesindeki savunma görevlerinin pekala bilincinde olmalıdırlar. Belli ki ne yaşanırsa yaşansın ellerinden geleni yapacaklardır.”
Savunmayla görevlendirilen bir birliğin varını yoğunu ortaya koyması son derece doğal. İşin içine anakaranın siyasi hedefleri veya ordunun içinde bulunduğu koşullar girse bile, görev tanımına eklenecek ekstra bir şey olduğunu hayal edemiyorum.
Dürüst olmak gerekirse, ne yapmaya çalıştığına aklım sırrım ermiyor.
“Korgeneralim, haddimi aşmayarak sormama müsaade buyurun… bu ihtiyat birliklerinin amacı nedir?”
Tek bir kas seğirmesini bile kaçırmamaya kararlı bir şekilde yüzüne bakıyor; Korgeneral ise yanıt olarak buruk bir tebessümle başını sallıyor. “Albay von Degurechaff, konuşurken haritaya bakalım.”
“Anlaşıldı efendim.”
Doğu cephesinin haritasına aşinayım; artık görmekten bıkıp usanacağım kadar çok baktım buna.
Yine de bir korgeneralin haritasından bekleneceği üzere, üzerinde Tanya’nın rütbesindeki kişilerin henüz haberdar olmadığı yeni ve ince detaylar yer alıyor.
Yine de Tanya ve diğer komutanlara bildirilen mevzilerden pek bir farkı yok.
İmparatorluk Ordusu birlikleri güneyde A Grubu’nun mevzileri boyunca yoğunlaşmış durumda; B Grubu’nun kuvvetleri ise merkezde ve kuzeyde seyrek bir şekilde yayılmış. Birlikleri aşırı bir yoğunlaşmayla taarruz için yeterli sayıya getirmeyi başarmış olsalar da, bunun karşılığında cephenin geniş bir kesiminin savunmasız kaldığı ilk bakışta anlaşılıyor; durum son derece kritik.
Harp okulunda bize eğitim verirlerken muhtemelen hiç kimse bu kadar uç koşulları hayal etmemişti.
Zettour’un sözde savunmaya danışmanlık yapması için buraya gönderilmesi anlaşılabilir bir durum; hatta hazır varlığından yararlanıp bütün sorumluluğu onun sırtına yıkmaları son derece mantıklı.
“Korgeneralim, bu şartlar altında danışmanlık yapıyorsanız, ihtiyat birliklerinin…”
“Gereksiz olduğunu düşünüyorsun. Olaylara alışılagelmiş yoldan yaklaşsaydım bu doğru olurdu.”
“Öyle yapmıyor musunuz?”
“… Albay, alışılagelmiş yöntemler bir lükstür. Ben böyle düşünüyorum.”
Aniden gelen bir mırıltı.
Bu şikayet o kadar doğaldı ki, ağzından kazara kaçmış olmalıydı. Neredeyse kendi kendine konuşuyordu, bu yüzden bu söz gözden kaçabilirdi.
“B Grubu’nun savunma planı tam bir hayal ürünü. Sürdürülebilir savunma yoluyla ana hatları desteklemek teoride harika kulağa geliyor, fakat bu kadar kısıtlı bir birlik sayısıyla savunmamız kağıt üzerinde kalacak; bu tamamen gözü karalık… Son derece yüksek riskli olsa da tek çözüm, bir taarruzi savunma icra etmektir.”
“Düşmanın sahra ordusunu hedef almamız gerektiğini mi söylüyorsunuz? Bağışlayın ama böyle bir hamle hareket kabiliyeti gerektirir.”
“B Grubu’nun ihtiyatları var. Çoğu ellerinden alındı ama hala bir zırhlı tümenleri mevcut.”
“Fakat bir taarruz gerçekleştirmek için bu kuvvet yetersiz.”
Bu kadar aşikar bir şeyi vurgulamak zorunda kalan kişinin Tanya olması son derece tuhaf. Zettour bunu zaten biliyor olmalı.
Tanya’yı kendisi gibi davranmadığı için takılmıştı ama şimdi kendisi alışılmadık derecede çekingenleşmiş durumda. Normalde Zettour özgüvenden taşıp taşardı… Bütün bunlar görev yerinin değiştirilmesinden mi kaynaklanıyor? Bunların hiçbiri onun için normal görünmüyor.
“… Düşmanı içeri çekip imha etmek mi istiyorsunuz? Sayıca azken uygulanacak en ideal strateji budur, fakat düşmanın bu tuzağa düşmesi için hiçbir neden yok.”
Austerlitz’de ve Trafalgar’da olduğu gibi. Düşmanı açık verdiğinde bozguna uğratmak en etkili stratejidir. Hem Napolyon hem de Nelson, rakiplerini yemlemek için inanılmaz bir çaba sarf etmek zorunda kalmışlardı.
“… Şu haritaya bir bak. Şu demiryollarını görüyor musun? Lojistik açıdan bakarsak, düşman bu hatları kullanmak isteyecektir, değil mi? Buraya bir yem koyup bu güzergahı sabitlemek istiyorum.”
“Yani düşmanı kendi niyetlerimize uygun hareket etmeye yönlendirmek. Tabii bu tamamen onları dışarı çekmeyi başarabilmemize bağlı.”
“Doğru. Esasen, eğer onları dışarı çekebilirsek… gerisi kolay, değil mi? Manevralar, kuşatma, imha. Klasik ve hızlı bir çözüm olacaktır.”
İmparatorluk Ordusu’nun uzayıp giden bir savaşa girmemesi gerektiğini ima eden sözleri, hızlı bir çözüm yönündeki şiddetli arzusunu yansıtıyordu. Cephe gerisindeki duruma hakim bir subayın işleri uzatmamak için elinden gelen her şeyi yapmasında vahim bir anlam vardı.
Tehlikeli olsa dahi acele etmemizi gerektirecek kadar büyük bir potansiyel tehdit söz konusu demekti bu.
“Şimdi ne demek istediğinizi anlıyorum sanırım. Lergen Muharebe Grubu’nun yem olmasını mı istiyorsunuz? Üzülerek belirtmeliyim ki bunu reddetmek isterim.”
“Reddediyorsun, demek öyle? Açık konuşmak gerekirse Albay, bu reddin hiçbir anlamı yok.” Yerel birliklere emir verme yetkim şüpheli olsa da… Genelkurmay Personel Dairesi Başkan Yardımcısı olarak tüm yetkilerimi hala muhafaza ediyorum.”
İşte mide bulandırıcı derecede karanlık ve sinsi olmak tam olarak böyle bir şey. Sanki özgür iradem varmış gibi konuşup ardından gizli silahını çıkarıyor: Emir-komuta zinciri.
Tanya Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olarak görev yapmaktadır, bu da Zettour Genelkurmay Personel Dairesi Başkan Yardımcısı olduğu için doğrudan ona rapor verdiği anlamına gelir. En başından beri reddetme seçeneğim yoktu ki.
“Eğer bu bir emirse, bir bölüğü almanıza artık itiraz edemem. Ancak muharebe için yeterli hazırlığı temin etmekten bahsedeceksek, onu bana geri vermenizi temenni ederim.”
“Fakat o zaman gerektiğinde hızlı bir müdahale gücünü harekete geçirebileceğimin garantisi kalmaz. Kendi ipini kendi elinle çekmiş olursun. Bu yüzden reddetmek zorundayım. Birebir bir takas sayılmaz belki ama yine de o gözlemciyi üzerinden alacağım.”
Bu teklifin kuru bir reddedişten daha iyi olduğu doğru. Yine de bir safra yükünden kurtulma karşılığında Tanya’nın gözbebeği birliklerinden bir bölüğü eksilterek ön saflarda çakılı kalmak anlamına geliyor; son derece kazık bir pazarlık. Alenen soygun bu.
Tanya, artık bıkıp usandığını açıkça belli eden bir yüz ifadesiyle yanıt veriyor. “Yani misafirimiz cephe gerisine gönderilecek. Bir başka deyişle, mazeret üretecek hiçbir alanım kalmayacak, öyle mi?”
“Kavrayışının bu kadar hızlı olmasına sevindim… Benim için çamura batmanı isteyeceğim.”
Doğrudan bir emir: Boka batacaksın. Görünüşe göre Genelkurmay o meşum, kapkaranlık toprağa bayılıyor. Ne kadar saçma bir iş yeri. Savaş zamanı olmasaydı İş Standartları Müfettişliği’ne şikayette bulunurdum.
“Ve sadece bir kez daha teyit etmek adına, benden bir bölük alacaksınız, değil mi?”
“Doğru.” İnkar edilemez bir gerçeklikten bahseder gibi bir tonla konuşan Zettour, “Zarları atmam için yeterli bir sermaye olacak,” diye ilan ediyor.
“Kumar oynadığınızı bilmiyordum Korgeneralim. Bağışlayın ama sizin daha temkinli bir adam olduğunuz izlenimine kapılmıştım.”
“Albay von Degurechaff, hiç at yarışına gider misin?”
“Efendim? A-at yarışları mı demek istiyorsunuz?”
“Tam olarak öyle.”
Soru o kadar ani gelir ki Tanya bir anlık şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemez. “Hayır, yani, ben…”
“Ha-ha-ha! Gitmediğine eminim. Üstün meziyetlerin, aramızdaki yaş farkını unutmayı kolaylaştırıyor diyelim.”
“Anlaşıldı efendim.”
Kendisi farkına vardıysa o yılana çomak sokmaya gerek yok, bu yüzden Tanya sadece başını derin bir saygıyla sallıyor.
“… Albay, at yarışı adil bir kumar değildir. Sadece şansa dayalı bir oyun olmaktan ziyade; gözlem ve analiz yaptıktan sonra belirsizlik sisini aralayabilme meselesidir. Bu bakımdan savaşa benzer.”
“Bahis oynamaktan hoşlanmayan biri olarak bunun doğru olup olmadığından emin değilim ama siz öyle diyorsanız bir hipodromu ziyaret etmeyi düşünebilirim.”
“Edebileceğini sanmıyorum. Hiç zahmet etme.”
“Efendim?”
“Ünlü atlar kaliteli atlardır. Ne yazık ki hepsi harp atı olarak orduya sevk edildi… Bunu kesin olarak biliyorum, çünkü Personel Dairesi’ndeki görevim gereği o kamulaştırmaları bizzat ben yürüttüm. Hiçbir istisnaya izin verilmedi. Pekala, şimdi…” Zettour’un yüz ifadesi yumuşayarak bir tebessüme dönüşüyor. “Konumuza dönecek olursak, her ne kadar işleri şansa bırakmaktan nefret etsem de… kazanma şansımın yüksek olduğu bahislerle aralarımda tuhaf bir tutku ilişkisi var. Tabii şu an önümüzdeki kumar pek de iç açıcı bir kumar olmasa da.”
“Yani sadece kazanabileceğinizi düşündüğünüzde mi kumar oynarsınız, Korgeneralim?”
“Elde edilecek potansiyel ödül o kadar devasa ki… Ve sırf mecburuz diye personeli doğrudan Federasyon Ordusu’nun üzerine sürmektense, aklımızda somut bir plan varken feda etmek çok daha iyidir.”
“Bu durumda sunacak hiçbir karşı argümanım kalmadı.”
Epeyce tereddüt ettikten sonra Tanya kararını veriyor.
Her halükarda, rica emre dönüştüğü an reddetme imkanı kalmamıştı. Ordu içinde çoğu aykırılık şu ya da bu tüzükle meşrulaştırılabilir, ancak kıdemli bir subayın emirlerine veya emir-komuta zincirine doğrudan başkaldırmak imkansızdır.
Bu nedenle Tanya bir bölüğü teslim etmekten kaçınamayacağına göre, yapılacak en iyi şey zararı en aza indirmektir. Saf savaş gücü açısından bakıldığında, Üsteğmen Wüstemann’ın takviye bölüğünü vermek ideal olurdu. Ancak eğitimlerinin ne kadar yetersiz olduğu düşünüldüğünde bu çok tehlikeli.
Birlik tahsis etmek, bir bakıma onlara kefil olma sorumluluğunu da üstlenmek demektir. Bu durumda, Üsteğmen Grantz gibi harp okulundan yetişmiş bir hava büyücü subayının komutasındaki bölüğü önermek muhtemelen en güvenli seçimdir.
“… Grantz adında genç bir üsteğmenin komuta ettiği bir bölük var…”
“Minnettarım.”
Zorlu bir seçim yapan Tanya’ya bir teşekkür mahiyetinde söylemiş olmalı ama hemen ardından patlak verecek kaosu düşününce samimi bir minnet hissetmek pek mümkün olmuyor. Zettour’un kurnazca tezgahlarından birine ortak olurken en önemli şey, nasıl bir rol oynadığını bilmektir.
“Bu arada Korgeneralim, Semender Muharebe Grubu’mun bir kolu kanadı kırıldığına göre, nasıl bir dolandırıcılığa ortak olacağız?”
“Karmaşık bir şey değil. Andromeda icra edilirken, orduya B Cephesi’ni tutmasında yardımcı olan silahlı bir madenci kanaryası olacaksınız. Düşman geldiğinde, kendinizi kuşatmalarına izin verin.”
Üstü, son derece ciddi bir ifadeyle, sanki önemsiz bir şeymiş gibi akılalmaz bir lakırdı ediyor.
Kuşatılmaya izin vermek mi?
Düşman topraklarına paraşütle indirilen bir indirme birliğinin mensubu olarak eğitilmediyseniz, size öğretilen ilk şey kuşatılmaktan kaçınmaktır. Tanya’nın üstüne açıkça şüphe dolu bakışlar fırlatması kesinlikle berbat bir fikir olsa da elinde olmadan başını kaldırıp ona bakıyor. Bu resmen eziyet.
“O zaman sizi kurtarmak için birlikleri harekete geçireceğiz. Bir hareket savaşı dayatıp ardından bunu bir kuşatmaya dönüştüreceğiz. Ana hatları desteklememizin tek yolunun bu olduğuna eminim.”
Bunlar kulağa gayet hoş geliyor ama yem olmak zorunda kalmayan birinin fikri elbette. Tanya’nın içi rahat etsin diye en azından bir şeyin garanti edilmesi gerekiyor.
“Kendi kaderimize terk edilmeyeceğimize güvenebilir miyim?”
“Sizi kaderinize terk etmeyeceğim. En kötü ihtimalle, en azından bölüğünüzü size geri vereceğim. Böylece en odasından çıkmayan karargah subayları bile kurtarma operasyonu için sahaya inecektir. Bölüğün başında ben bizzat hücuma kalkarsam, başıma bir şey gelirse ne olur endişesiyle herkes anında harekete geçecektir.”
“Disiplini nasıl etkileyeceği açısından bu oldukça riskli bir hamle.”
“Stratejik düzeydeki tartışmaları bir kenara bırakırsak, bir hareket savaşında sırf operasyonel düzeyde bakıldığında bu önemsiz bir meseledir. Önündeki düşmana taarruz edilmelidir, hepsi bu.”
Kendi inisiyatifiyle hareket etmek bile, elde edilen başarılar yeterince büyükse meşrulaştırılabilir. Ancak bu sadece çok özel durumlar için geçerlidir.
“Söylemesi yapmaktan kolay… gibi bir laf vardı sanırım.”
“Zeka da tam olarak bu işe yarar zaten. Esas itibarıyla senin görevin demiryolunu tıkamak. Gerisini ben halledeceğim.”
“Anlaşıldı,” diyor Tanya konuyu değiştirmeden önce. “Lütfen konuşlandırılacağımız yer hakkındaki detayları verin.”
Düşmanı ve kendini bilirsen yüz savaşa girsen de sonuçtan korkmana gerek yok derler; ancak araziyi bilmiyorsan savaşa başlayamazsın bile. Nükleer savaş için bile bir harita gerekir.
“Soldim 528 adlı mevzide olacaksınız. Yerleşim yeri olarak uygun, mesafesi makul ve en kritiği, tam demiryolunun üzerinde. Elverişli konumu, burayı düşmanın geri almak isteyeceği en ideal hedef haline getiriyor.”
Haritada işaret ettiği nokta sadece bir kod numarasıyla belirtilmiş.
“Etrafından dolanıp geçmezler mi? Federasyon Ordusu’nun bile bir müstahkem mevziye kafa atacak kadar canının sıkıldığından veya aptal olduğundan şüpheliyim.”
Federasyon Ordusu, başarısız olacaklarını bile bile piyade sürüleriyle savunma mevzilerine bilinçsizce saldırmayı çoktan bıraktı. Geçmişte yemi yutabilecekleri zamanlar olmuştu ancak son dönemdeki beceri ve kalite artışları göz önüne alındığında, hala beceriksiz komünistlerden ibaret olduklarını varsaymak önyargılı bir yaklaşım olur.
“Değişim sadece düşmanın alt rütbeli subaylarında göze çarpıyor olsa bile, kalitedeki artış dikkate değer. Onlara muazzam demek abartı olsa da, şimdiye kadar dökülen kanlar ve cesetler sayesinde temel esasları öğrendikleri kesin. Geleceklerinden emin misiniz?”
“Gelecekler. Ben birazcık lojistik bilgisi olan bir Harekâtçıyım. Bir dönem biraz harekât bilgisi olan bir lojistikçi muamelesi gördüm ama bu yeteneklerimi kaybettiğim anlamına gelmez. Bana kalırsa, sırf düşman mantıklı hareket ettiği için tam da bu demiryolunu hedef alacaklardır.” Zettour’un sesi özgüven ve inançla dolu.
“… Niyetlerini okuyabileceğinizden bu yüzden mi eminsiniz?”
“Savaş ilkelerinin ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur. Şahsen neye inanırsan inan, fizik kurallarını görmezden gelmek dönüp dolaşıp canını yakar.”
“Evet, katılıyorum…”
“Federasyon Ordusu’nun da, özellikle kamyon veya atla nakliye söz konusu olduğunda pek fazla seçeneği yok. Eğer bir karşı taarruz planlıyorlarsa, seçenekleri kısıtlı. Bu da doğal olarak demiryollarının hayati bir önem kazanması anlamına geliyor.”
Lojistik uzmanı Zettour’un dikkat çektiği bu husus, Tanya’yı elinde olmadan derin düşüncelere sevk ediyor.
Doğu cephesindeki muharebenin kaderi, tarihteki Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen savaştan farklı olarak, demiryolları etrafındaki çatışmalarla tayin edilebilir miydi? Bu oldukça makul bir hipotez gibi görünmeye başlıyor.
Ancak doğu ordusu, en büyük riskin düşmanın karayolları veya açık araziler üzerinden ilerleyen olası zırhlı öncü birlikleri olduğuna inanıyor.
“Federasyon Ordusu karayollarına daha çok değer veriyor gibi görünüyor.”
“Bence demiryollarını daha çok önemsiyorlar. Federasyon Ordusu muazzam miktarda mühimmat ve teçhizatı sahaya sürmekte usta olsa da, A Grubu ile ilgilenmek için büyük miktarda zırhlı birlik tahsis edip geriye kalanlarla da B Grubu’nun savunmasını yaracak kadar kuvvete sahip olduklarından şüpheliyim. İşte bu yüzden düşmanımız demiryollarından faydalanma cazibesine kapılacaktır. B Cephesi’ni geçici olarak istikrara kavuşturmak adına kritik bir mevziyi ellerinde tutmak isteyeceklerdir.”
Mantıklı.
Kısıtlı kaynaklar, kısıtlı seçenekler, kısıtlı çözümler.
Her iki tarafın da dibi kazıdığı ne acıklı bir savaş. Bu, savaşın aşırı tüketiminin doğurduğu trajikomik bir sonuç.
Kapitalizm ve Komünizm günün sonunda aynı arenada dövüşüyor.
“Semender Muharebe Grubu’nun o düşman öncü birliğini karşılamasını istiyorum. Esas itibarıyla, son adamınıza kadar savunma yapacaksınız. İkinci bir emre kadar geri çekilmek yasaktır.”
“… Haddimi aşmayarak belirtmeliyim ki, o mevzi düşman hatlarına epeyce yakın. Emir buyurursanız çetin bir mücadele vereceğime söz veririm, ancak fiziksel kısıtlamalar görmezden gelinemez. Tek bir Muharebe Grubu’nun orayı elde tutmaya yeteceğinden gerçekten emin değilim.”
“Senden tek istediğim inatla mevzini koruman. Ne pahasına olursa olsun Soldim 528’i elde tutun.”
“Yiyecek, su veya mühimmat tükenir de ikmal umudu kalmazsa geri çekilme kararı alma yetkisinin bana tanınmasını talep ediyorum.”
“Geri çekilmeye izin veremem. Müttefikleriniz kuşatmayı yarana kadar dayanın.”
Esas itibarıyla canları pahasına savunma yapmalarını söyleyen bu emir çıldırtıcı. “Korgeneralim?! Bu kadarı da biraz…!!” Tanya askeri bir mantığı kendisine kalkan ederek yanıt veriyor. Savaşı en aptalca hareket eden tarafın kaybetmesi mukadderse, Semender Muharebe Grubu’nu bir üssü savunmakla görevlendirmenin doğru bir hamle olduğunu iddia etmek son derece zordur.
“Semender Muharebe Grubu, yapısı gereği esasen bir yarma kuvvetidir! Onu sabit bir mevziyi savunma emirleriyle bağlamak söz konusu bile olmamalıdır. Bu, bütün güçlü yanlarını etkisiz kılar!”
“Her halükarda işler sarpa sarıyor… Ve Semender Muharebe Grubu elimdeki tek kuvvet. Üzgünüm ama piyangonun bu kötü payına katlanmak zorundasın.”
“Sormak isterim ki… birliğim siyasi bir çekişme yüzünden mi kabak gibi ortada kaldı?”
“Bunu ne doğrulayabilirim ne de yalanlayabilirim.”
Başka bir deyişle, inkar etmiyor.
Bu durumda sükut her şeyi anlatıyor.
“Ama sana şunun da sözünü vereyim… Duruma göre değişir elbette ama sana takviye birlik temin edeceğimden emin olabilirsin. Ölüme terk edilmeyeceksiniz.”
“… Bana verilenlerle elimden geleni yapacağım.”
9 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1927, SOLDIM 528
Kahretsin, yani ben resmen Freeman mıyım?
Bir zamanlar Soldim 528’in varoşları olan terk edilmiş bir enkazın arkasında… Bu fevkalade siperin arkasında Yarbay von Degurechaff, diğer subaylarla birlikte düşman hareketlerini denetlemek için dürbünle bakarken zihninde içten içe sövüyordu.
Komünistler tarafından kuşatılmış, geri çekilmekten mahrum kalmış Muharebe Grubu şu anda çetin bir savunma muharebesine girmiş durumda.
Bu anlatılan başkası olsaydı hallerine acır, empati kurar ve gösterdikleri amansız direnci takdir ederdim. Kuşatılmış bir birliğin kahramanca mücadelesi tarih kitaplarının sayfalarını süslemeye kuşkusuz adaydır.
İşin içinde benim doğrudan parmağım olmadığı sürece bu harika bir şey tabii.
“Komünistler tarafından kuşatılmak ha?”
Burası Kore Yarımadası olsaydı, kıyıdan içimizi ısıtan bir donanma topçu ateşi bize destek veriyor olurdu… Hayır, en azından Freeman’ın muharebesinde hava üstünlüğü onlardaydı.
Bense bir hava büyücüsüyüm, bu yüzden gidip o üstünlüğü bizzat kendim söke söke almalıyım.
Her şeyi ben yapmak zorundayım. Ordu iyice zıvanadan çıktı. Modern toplumun temeli olan iş bölümünü kim çöpe atar ki?
Tanya, üsse dönmeye hazırlanırken çömelip iç geçiriyor.
Emir subayı fark etmiş olmalı ki endişeli bir ses tonuyla, “Komutanım, iyi misiniz?” diye soruyor.
“Sadece şu huysuz komşumuzun çat kapı ziyaretlerinden bıktım.”
“… Gerçekten de tam bir belalar.”
“Öyleler.” Tanya gülüyor.
Arkadaşlar seçilebilir ama komşular seçilemez. Ve komşumuz Federasyon Ordusu olduğu sürece onları görmezden gelemeyiz.
“Kahretsin. Üsteğmen Grantz’ı kıskanıyorum. Muhtemelen şu sıralar Korgeneral von Zettour’un konukseverliğinin tadını çıkarıyordur.”
“Bir çam devireceğini düşünmüyorsunuzdur umarım?”
“Endişelenecek ne var? Korgeneral von Zettour sabırlı bir adamdır. Bir iki hatanın hesabını sormayı kritik bir ana kadar erteleyecektir.”
“Bu bir hoşgörü mü yani efendim?”
“Ertelenmiş bir ceza sayılır, bu yüzden bence bir nezaket göstergesi. Pekala, hadi bakalım.” Tanya başını iki yana sallıyor ve adeta bir müfettiş edasıyla Soldim 528 ordugahına giriyor. Etrafı turlaması uzun sürmüyor. Yani—burası küçücük bir üs.
Sabır çekerek omuzları çöken Tanya, çevre hattında nöbet tutan komutan yardımcısının tanıdık çehresine sesleniyor.
“Durumlar nasıl Binbaşım? Son rapor nedir?”
“Resmen ve tamamen kuşatılmış durumdayız gibi görünüyor.”
İkinci komutanının son derece mühim bir şey söyler gibi yaptığı bu yorum aslında bayat bir haberden ibaret. Ona güvenilir diyebilirdi ama bu fazla lütufkar bir değerlendirme olurdu.
Federasyon Ordusu tarafından kuşatıldığını fark etmeyecek biri var mıdır ki? Samimi kanaatim odur ki bu ihtimal son derece düşük. Şayet böyle biri varsa, bilimin gelişmesi adına zihin yapısının incelenmesini isterdim.
“Görebiliyorum. Üstelik bu tam da Korgeneral’in öngördüğü şeydi.”
Bir Komünist tsunamisine maruz kalacaksak, siperler hazırlayıp koordineli bir savunma planı oluşturmamız gayet doğal. Kadim bilgelik her fırtınaya karşı bir sığınak bulundurmanın en iyisi olduğunu söyler; “tedbir tedaviden iyidir” ilkesi de asla tıpla sınırlı değildir.
Serbest piyasa ekonomisi ilkelerine inananlar için, gözde canlandırılması zor maliyetlere karşı duyarlı olmak önemlidir. Tanya’nın konumundaki insanlar için, risk yönetiminden kısmak gibi bir hatanın felaketle sonuçlanabileceğini asla unutmamak elzemdir.
Güvenlik bedava değildir.
Bu kadar basit; bunu bir çocuk bile anlayabilir.
“Ama gerçekten kuşatılacağımızı tahmin etmemiştim…”
“Binbaşı Weiss, dürüst olmanız güzel ama lütfen üstlerinize biraz daha güvenin.”
“İyi de onların tahminleri her zaman çok iyimser oluyor.”
“Kuşkusuz yukarılardan iyi haberler geldiğinde ihtiyatla yaklaşmak en iyisidir ama bu karamsar bir öngörüydü. Buna güvenebilmeniz gerekirdi.”
Geliyorlar, geliyorlar diye uyarıldık. Bu durum kararlılığımızı bir nebze de olsa perçinlememize imkan tanımış olmalıydı.
“Yağmur yağacağını biliyorsanız, yanınızda şemsiye olduğundan emin olursunuz, hepsi bu.”
Şimdiden korkudan tir tir titreyen kim varsa, hava tahminini göz ardı ettiği için ıslanan o mankafalardan farksızdır. Asıl soru şu: B Grubu bu havaya hazırlıklı geldi mi?
Birliklerin bu kadar seyrek dağıldığı göz önüne alınırsa, şüphelerim var.
“Yine de vay be, cidden amma çoklar. Hava kuvvetlerinin keşif raporları ne diyor?”
“Rapor burada efendim. Dört veya beş tümen olduklarını söyleyecek kadar ileri gidiyorlar.”
Emir subayı, hava kuvvetlerinin fotoğraf analiz raporunu Tanya’ya uzatır. Anlaşılan epey çalışkan bir gruptular; etrafımız sarıldığı anda yukarı bir gözlem birliği çıkarmışlardı.
“Bu felaketteki tek tesellimiz hava desteği alabiliyor oluşumuz. Ama…” Tanya mırıldanır: “Bizim tek toplayabildiğimiz takviyeli bir alayken, adamların topladığı şu sayılara bak.”
B Grubu’nun karşısındaki Federasyon birliklerinin deneyimsiz ikmal erleri olduğundan şüpheleniliyordu, ancak… Federasyon Ordusu’nun mevcut birlikleri takviye etmek yerine yeni birlikler kurduğu bilinen bir gerçekti.
“Asıl mesele birliklerin kalitesi. Bununla ilgili hiç bilgi yok mu?”
“Endişenizi anlıyorum Binbaşı Weiss, ama hayır, maalesef yok.”
Korgeneral von Zettour’un öngörüleri elimizdeki en güncel istihbarat, fakat “Belki de tükenmişlerdir” gibi hüsnükuruntuları pek züğürt tesellisi olarak göremiyorum.
“Yani kâğıt üzerindeki ‘dört veya beş tümen’ ifadesinin ötesinde düşmanın gücünü tam olarak kavrayabilmiş değiliz. Bu sıkıntılı bir durum. Şayet bunlardan biri muhafız tümeni falan çıkarsa başımız derde girer.”
“Bir muhafız tümeni olacağından şüpheliyim.”
“Bu kadar eminseniz içim rahatladı Komutanım, ama…”
Tanya, komutan yardımcısının gergin cevabına acı acı tebessüm eder. Cephedeki subayların geridekileri kuşkuyla karşılaması savaş zamanında tipik bir durumdur, ancak onun doğru durum analizini sorguluyor oluşunu görmezden gelemezdi.
“Yapmayın ama, müttefiklerinize biraz daha güvenin. Federasyon Ordusu’nun muhafız tümenleri sürekli gözetim altında. İmparatorluk Ordusu İstihbaratı bu kadar bariz bir intikali kaçıracak kadar beceriksiz mi? Öyle olmadığını ummak istiyorum.”
“Yani onlara güveniyor musunuz?”
“Koşulsuzca güvenmek isterdim. Ne yazık ki güven zamanla inşa edilir ve bizimkiler şu an yeniden yapılanma evresinde… Her zaman en kötü senaryoyu hesaba katmayı unutmayın.”
Birine güvenmekle onu gözünde büyütmek farklı şeylerdir.
“Her halükarda, büyük bir taarruz yürüten biz değiliz, A Grubu’ndaki dostlarımız.”
Şu an yürütülmekte olan Andromeda Harekâtı’nın sonucunu bir kenara bırakırsak, asıl muharebe alanlarının güney şehirleri olacağı bir gerçek. Federasyon insan kıranına girmişçesine adam yetiştirse de, İmparatorluk onları zaten iki farklı muharebede imha etmişti. Retorik olarak “tükenmez” ile “sonsuz” birbirine yakındır ancak gerçekler sayılarla ortaya çıkar.
Hayati önemdeki muharebeden bir muhafız tümenini uzağa gönderebilecek kadar kendilerine gerçekten güveniyorlar mıydı? Uzaktan yakından böyle bir durum olsaydı, İmparatorluk Ordusu’nu çoktan püskürtmüş olurlardı.
“O halde büyücüler veya zırhlı birliklerle keşif taarruzu düzenlesek nasıl olur?” diye öneride bulunur Weiss.
Atılgan bir fikir. Belki genç bir binbaşının böyle düşünmesi normaldi, fakat Weiss gibi tecrübeli bir saha subayı bile kuşatıldığında endişeye mi kapılıyordu? Onu kışkırtan şey bu muydu?
Bir hava büyücüsü olarak biraz daha rahat olabilmeliydi; neticede işler sarpa sararsa havadan her zaman çekilebilirdi. Yoldaşlarını utanmadan yüzüstü bırakmayı teklif etmenin ne kadar zor olduğunu anlamıyor değildim.
Her neyse, Tanya kaşlarını çatarak bu fikri reddeder. “Sayıca azız, bu yüzden kendimizi yıpratma lüksümüz yok. Yapabileceğimiz tek şey, pasif bir şekilde öğrenebileceğimiz şeylerle yetinmek.”
“En azından sürpriz bir gece baskınına ne dersiniz?”
Tanya başını sallayıp reddetmek üzereyken, beklenmedik bir katılımcı fikrini beyan eder.
“Kötü bir fikir değil. Tek bir darbeden bile çok şey öğrenebiliriz.”
“Siz de mi Teğmen Serebryakov?”
“… Ren’i hatırlamak hünerlerimi sergileme isteğimi kabartıyor. Küreklerimizi alıp ufak bir saha gezisine çıkmak iyi olabilir.”
“Hayır, reddediyorum sizi savaş çığırtkanları.”
Tanya’nın astlarının bu vahşi doğası bazen endişe verici olabiliyordu. Önceki hayatımda, gece baskınından heyecan duyan tiplerle yan yana yaşayıp çalışacağım bir günün geleceğini asla hayal edemezdim.
“Bana muhafazakâr deyin ama ben kuvvetlerimizin muhafaza edilmesine öncelik veriyorum.”
“Emin misiniz Komutanım? Israrımı bağışlayın ama müsaadenizle Teğmen Serebryakov ve ben bir gönüllü müfrezesine liderlik edip taarruz edebiliriz.”
Astlarının laf dinlememesinden bıkmaya başlayan Tanya tavrını netleştirir. “Sözlerinizin bir önemi yok, hayır dediysem hayırdır. Üstelik savunmaya odaklanmamız gerekiyor.”
“Fakat mevzi savaşında…”
“Bu bir siper savaşı değil, bir müstahkem mevki savunması. İşimiz düşman siperleriyle kültürel alışveriş yapmak değil, misafirlerimizi ağırlamaya hazırlanmak.” Kuşatılan taraf olarak esasen abluka altındayız. “Ciddi olalım; hoşumuza gitse de gitmese de düşmanın ne yapabileceğini biliyoruz. Yani daha yeni vardılar ama şimdiden tam teyakkuz halindeler.”
“Ne düşünüyorsunuz Komutanım?”
“Bugün ve yarını düşman taarruzlarını püskürtmeye adayacağız.”
Sonrasına gidişata göre bakarız. Düşman biraz gevşediğinde onlara darbe indirmenin kötü bir fikir olduğunu söyleyemem. Nihayetinde, savunan tarafın savaşma azmini korumak adına kararlı bir eylemde bulunmak kaçınılmaz hale gelir. Bolca muharebe tecrübesiyle kutsanmış astlarım bile harekete geçmek için sabırsızlandığına göre… sanırım bir noktada huruç edip darbe vurmamız gerekecek.
“Bu onları dikkatsiz olmaya sevk edecektir, bu yüzden…” “pasif bir tutum takının.” “Teğmen Tospan’ın piyadelerinin başrolde olduğu çetin bir savunma savaşı olacak.” “Bir miktar destek bekleyebiliriz ama takviye birliklerin bizi kurtarabileceğini varsaymak tehlikeli.”
Yani ne olur ne olmaz diye gücümüzü idareli kullanmalı ve bu esnada düşmanın üzerimize salacağı her şeyle bir şekilde başa çıkmalıyız.
“Yüzbaşı Ahrens ve Yüzbaşı Meybert planlandığı gibi destek rollerini üstlenecek.” “Şimdilik onları ihtiyat kuvveti olarak tutacağız.” “Ah…” Eklenecek bir şey hatırlayan Tanya devam eder: “Durumun seyrine göre onları ek kuvvet olarak sahaya sürebiliriz.” “En kötü senaryoyu hesaba katarak hazırlanmalarını sağlayın.”
Tam o sırada Tanya, Yüzbaşı Meybert’in koşarak geldiğini fark eder ve adamın manidar zamanlamasına acı bir tebessümle karşılık verir.
“Yüzbaşı Meybert, gelmeniz iyi oldu.” “Düşman kapıda, fakat şimdilik topları susturmanızı istiyorum.”
“Efendim?”
“Bir şey mi var Yüzbaşı?”
“Y-yok, anlaşıldı…” “Ben de sonraya saklanmayı umuyordum zaten.” Kendini ne kadar şanslı hissettiğini açıklayarak gülümser.
Tanya büsbütün şaşkına döner.
Topçu subayı bombardımanı ertelemeyi kendisi mi diliyordu?! Normalde kafası sürekli patlatıp durmaktan başka bir şeye basmazdı!
“Bu sözleri sizin ağzınızdan duyacağım hiç aklıma gelmezdi Yüzbaşı!” “Onaylıyorum ama cidden şaşırdım.”
“Şey, hiç mühimmat gelmiyor.” “Bunu hesaba katmaktan başka çarem yok.”
“Kâbusuma hoş geldiniz.” “Kelimenin tam anlamıyla bir demiryolunun tepesinde ordugah kurmuş durumdayız ama ikmalimiz hâlâ kaplumbağa hızıyla ilerliyor—bu nasıl bir maskaralık?”
Harp akademisindeyken böyle bir durumu asla hayal edemezdiniz.
Rayları elinizde tuttuğunuz sürece ikmal konusunda endişelenmenize gerek kalmayacağı öğretilmişti. Bir Muharebe Grubu’nun bir demiryolu hattı tarafından desteklendiği durumlarda… raylar paramparça edilmediği müddetçe mühimmat sıkıntısı çekmek imkânsız olmalıydı.
Dolayısıyla, mantık yürütmek burada işimize yaramıyor.
Bu mevziye ulaştığımızdan beri geçen on günde, ağırlıklı olarak Özerklik Konseyi’nden sağlanan erzakları depolayabildik. Bir başka deyişle, anakaradan top mermisi ve benzeri mühimmat sevkiyatı alamıyoruz. Bir savunma savaşına hazırlık olarak bu mevziyi tahkim etmek için elimizden gelen her şeyi yapmak zorundayız ama kaynaklarımız neredeyse yok denecek kadar az; ağlanacak halimize gülüyoruz.
Bu yüzden Tanya, dayanma gücünü artırmanın yollarını bulmak için kafasını patlatır.
“Pekala, emirlerinizi veriyorum.” Subayları nefeslerini tutmuş emrini beklerken, o ciddi bir tonla konuşur. “Birliklerinize şekerleme yapmaları için hazırlık emri verin.” “Çabuk olun.”
“C-ciddi misiniz komutanım?”
Komutan yardımcısı şaşkınlıkla cevap verir; hayal kırıklığına uğramıştır. O kadar kritik bir talimattır ki Tanya, bunun önemini kavrayamadığı için adama çıkışmak ister. Astları zamanlarını doğru yönetemeyip yeterince uyuyamazlarsa bu onların kabahatidir; ancak nöbet vardiyası çizelgesi yüzünden uykusuz kalırlarsa bu Tanya’nın hatası olur.
Savaşırken kimsenin böyle bir hata yapmaya lüksü yoktur.
“Askerlerinizi yatırın.” “Bir vardiya düzeni kurmalı ve herkese adamakıllı dinlenme fırsatı vermeliyiz.”
“…” “Püf noktası yeterli uyku yeri temin etmek olacak.”
Üsteğmen Serebryakov tam da Ren cephesindeki aralıksız engelleme görevlerinin zorluklarını bizzat yaşamış bir gazi olduğu için böyle mırıldanır. Yeterince uyumamak cilde zararlıdır, elbette; ama her şeyden önce savaş yürütmeye zararlıdır. Yorgunluk beyni mahveder. Zihinsel keskinlikteki düşüş kabul edilemez.
“Birlikler zaten yarı siperli bir mevzi inşa ediyor ama herkese yetecek kadar yatağımız yok.” “Muhtemelen kum torbalarını kullanmamız gerekecek ama yine de sudan ve uykudan tasarruf edemeyiz.” Tanya tecrübesine dayanarak komutan yardımcısına emir verir. “Büyücüleri ısı kaynağı olarak kullanmak zorunda kalsanız bile, her üç öğünden en az birinin sıcak olmasını sağlayın.”
“Bu tüzüğe aykırı…”
“Bazen bir komutanın kendi yetkisini kullanması gerekir.” “Binbaşı Weiss, savaştayız; dolayısıyla subayların da sırayla şekerleme yapması gerekiyor.”
