YOUJO SENKI Cilt 8 – Bölüm 1 / Bir Gazetecinin Doğu Cephesi Anıları

Bir Gazetecinin Doğu Cephesi Anıları

SAVAŞTAN SONRA, LONDINIUM’DA

Harekât, askeri sefer, meydan muharebesi ve kesin sonuçlu muharebe gibi kelimeler zihinde anında sert ve acımasız çatışma görüntüleri canlandırır. Ve şüphesiz, bu şekilde tanımlanan her durum kaçınılmaz olarak muharebe içerir.

Fakat Doğu Cephesi’nde iki karşıt ordunun kanını emen, çok daha yavaş akan bir kan sızıntısıydı.

Cephe görmüş askerler Doğu Cephesi’nden bahsettiklerinde, büyük manevraların hiç yaşanmadığı o devasa harekât alanında meydana gelen sonsuz küçük çatışmaları hatırlarlar.

Ren’de de durum farklı değildi.

Orası da “rapor edilecek bir şey yok” sözlerinin arkasında devasa ceset yığınlarının gizlendiği bir başka yerdi.

Bu küçük çatışmalar tarih kitaplarında yer almaz ve neredeyse hiç hatırlanmaz. Yine de tarihin büyük bir kısmının bu anlarda şekillendiğine şüphe yoktur; ve şimdi canlarını verenler sessizlik içinde uyumaktadır.

Benim adım Andrew.

Kimsenin bahsetmediği bu unutulmuş muharebe meydanlarını ziyaret eden yerleşik savaş muhabirlerinden biriyim.

Bir hatırat yazmak amacıyla kalemi elime aldım fakat önsözüm fena halde uzadı. Belki de gereğinden fazla empati yapıyorum.

Ya da belki de hikâyemi anlatarak geçmişimden kaçmayı umuyorumdur?

Kaçmaya pek hevesli olduğumu söyleyemem ama o yılları yaşayan genç adam, geriye dünyadan bıkmış arlanmaz bir hergele olarak döndü… Her halükarda, o günleri mutlu zamanlar olarak nitelendiremem.

Yine de ben bir tanıktım.

Sunabileceğim ne kadar derin bir bakış açım olduğunu ya da güvenilir bir gözlemci sayılıp sayılamayacağımı söylemek zor. Dürüst olmak gerekirse, gördüğüm her şeyi eksiksiz ve doğru hatırlıyor olma ihtimalim oldukça düşük. Dahası, tecrübesizdim ve Federasyon’da gerçekten nelerin dönüp bittiğini tam olarak kavrayamamıştım.

Fakat kaderin bir cilvesi olarak, Federasyon ve Milletler Topluluğu tarafından kurulan çok uluslu birlikte yerleşik muhabir olarak çalışmama izin verildi. (O zamanlar Federasyon ve Milletler Topluluğu böyle dostane işler yapabiliyordu. Genç okurlar, o zamanki devlet başkanlarının rakip ideolojilere küfretmek yerine birbirlerini “değerli silah arkadaşları” olarak övdüklerini bilir mi acaba?)

Genç bir muhabire böyle bir fırsatın verilmesinin nedeni —çelişkili bir şekilde— tam da genç olmamdı.

Çoğu gazeteciye öfkeyle bakan Federasyon yetkilileri için tohumu ham, dünyadan bihaber biri mükemmel bir adaydı.

Cephedeki diğer yerleşik muhabirlerin çoğunluğu da benim yaşımdaydı. Sahada karşılaştığım yaşça daha büyük muhabirlerin genelde çılgın —bağışlayın, “tutkulu” demek istedim— birer Komünist çıktığını hatırlıyorum.

Ama belki de bu deneyimin kadim dostlar edinmeme vesile olmasına şükretmeliyim.

Neyse, konudan uzaklaşıyoruz. Anlaşılan insan yaşlandıkça anlattığı hikâyeler de dolambaçlı bir hal alıyor. Belki de sadece çok fazla anı vardır.

Anılar, evet. Anılar.

Benim için, İmparatorluk Ordusu’nun Andromeda Harekâtı ile aynı zamanlarda gerçekleşen bir dizi operasyon olan Kurbağa Taarruzu var. Hayalet Lergen Muharebe Grubu olabilecek bir birliği bile gözlerimle gördüm. Nasıl sinsice bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu anladığımda, sansürcülerin anında üzerine çullandığı acı bir makale kaleme almıştım.

O zamanlar Federasyon ve Milletler Topluluğu birliklerinden oluşan çok uluslu bir müfrezeyle uğraşmak sansürcüler için oldukça zor bir iş olmalıydı. İki tarafın neyin yazılıp neyin yazılmaması gerektiği konusundaki fikirleri o kadar çelişiyordu ki, öyle ya da böyle bir kuralı ihlal etmemek imkânsızdı.

Sonuç olarak bu durum, bir gazete haberinin nasıl doğru yorumlanacağını öğrenmek adına iyi bir referans haline geldi.

Dışarıdaki tüm genç okurlara, o dönemin gazetelerini alıp ders kitaplarıyla yan yana koyarak incelemelerini tavsiye ederim. Tarih kitapları gazete haberlerinden ne kadar da farklı!

Gerçeklere dayanması gereken habercilik, çoğu zaman Ay yüzeyine yapılan bir görevin anlatımı gibi okunur hale geliyordu. Satır aralarını okumadan gerçekten ne olup bittiğini anlamayı imkânsız kılan tüm bu saçmalıkların nedenlerini anlayacağınızı umuyorum.

Yine de bazen halı altına süpürülemeyen acı gerçekler şaşırtıcı bir şekilde tam da sürmanşette beliriverirdi.

“Korkunç Zettour” adını bizzat Doğu Cephesi’nde öğrendim ve o general gerçekten de… korkunç bir varlıktı.

Şimdi bile onun yaptığı her şeyin eksiksiz bir hesabını verebilecek biri olduğunu sanmıyorum; ancak onu kendi gözleriyle görmüş sade bir Milletler Topluluğu vatandaşı olarak, varlığını özetlemenin basit olduğunu düşünüyorum:

O kaçığı Doğu Cephesi’ne gönderen İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’nın belasını versinler.

Genel olarak bu durum İmparatorluk Ordusu için bir felaket sayılabilirdi. Milletler Topluluğu kökenli biri olarak belki de buna sevinmeliyim. Fakat o Doğu Cephesi’ndeki insanlardan biri olarak söylemeliyim ki, hayatımızı cehenneme çeviren Zettour’dan başkası değildi.

Onun varlığı bir kâbustan başka bir şeyle tarif edilemez.

Yerleşik bir gazeteci olarak durumumuzun oldukça ideal olduğunu kabul etmeliyim. Makale malzememiz hiç tükenmiyordu ve atlatma haberler yakalamak için bundan daha iyi bir ortam bulunamazdı. Yine de günün sonunda, günlük ceset sayısına fazla alıştık.

Biz özel muhabirler harika yazılarımız yüzünden övülüyorduk ama… o dönemde kesinlikle bir yanlışlık vardı.

Engin Doğu Cephesi’nde ceset dağları yığan “demiryolu” büyücülerine karşı savaşan Federasyon’daki yoldaşlarımızı ve silah arkadaşlarımızı konu alan özel telgraflar yazardım sık sık. Memleketteki insanlar bu çetin muharebe anlatılarına doyamıyordu.

O zamanlar bir şeylerin ters gittiğinden eminim.

Ve işte bu yüzden bilmek istiyorum.

Yargılama, kınama ya da intikam peşinde değilim.

Sadece gerçeği bilmek istiyorum.

“Yeni taslağım hakkında ne düşünüyorsunuz, General Drake?”

“… Bu senin hatıratın. Ne istiyorsan yaz. Eski dost olduğumuz için bana göstermene müteşekkirim ama dürüst olmak gerekirse… benden bunu sansürlememi mi istiyorsun? Git bunun için bir Komünist bul.”

Sanırım benim kroniğim diyebileceğiniz metnin taslağını tartışıyoruz. Fakat gününden vakit ayırıp bu kafede oturarak taslağı okuyan beyefendinin tepkisi oldukça sert.

İlgisiz ve duyarsız.

Birden başımı ellerimin arasına alma isteği duyuyorum. Bu tepkiyi az çok tahmin ediyordum ama beklediğimden de tavizsiz çıktı.

Bunun henüz ilk engel olduğu düşünülürse, iyimser hissetmekte zorlanıyorum.

“Ne kadar sert bir karşılama. Sadece birlikte eski günleri yad etmek daha keyifli olmaz mıydı? Emekliler kulübünün en klasik adetlerinden biri değil midir bu?”

“Büyüleyici fikirlerin için teşekkür ederim, Andrew.”

İşte beklediğim laf. Gardımı alıyorum.

Sömürgedekiler ne derse desin, memleketten biri bir elinde çay fincanıyla bir şeyi “büyüleyici” olarak nitelendiriyorsa, bunu acımasız bir iğnelemeden başka şekilde yorumlamanın imkânı yoktur. Yüzüme karşı açıkça “Aptal mısın sen?” demişten beter oldu.

“Yine de emekliliğimde henüz paslandığımı düşünmüyorum. Sana öyle görünüyorsam, hayal kırıklığına uğradığımı inkâr edemem. Dik duruşumuzu ve yaşama amacımızı tamamen kaybettiğimizde teklifini yeniden değerlendirmeye ne dersin?” İğneleyici sözleriyle tipik bir John Bull ruhunu yansıtan Drake, sakince çayına uzanıyor. Duruşu eski günlerden bu yana hiç değişmemiş. Başka bir deyişle, daha fazla bir şey söylemeye niyeti yok.

Pekâlâ. Kararlılığımı perçinliyorum.

Ona, fazla kurcalamadan sadece elinden geleni yapmaya çalışan sözde bir gazeteci ile gerçek bir profesyonel olan benim aramdaki farkı göstereceğim.

“Yaşım ilerledi artık. Pek çok şey yük olmaya başladı.”

“Yapma ama, Andrew. Sen benden daha gençsin.”

Neredeyse emekli bir gazi olmasına rağmen, duruşu sanki vücuduna sert bir çadır bezi dikilmişçesine dimdik duran bu generalin sözleri karşısında irkilmeden edemiyorum.

Yaş hesabı yapacak olursak Drake’in söylediği doğru ama “fiziksel yaş” kavramı aklıma gelmeden edemiyor. Gençliğinde her türlü cefaya katlanan bir beden bile yaşlandıkça kaçınılmaz olarak durulur.

“O halde bir yaşlı gibi davransaydınız müteşekkir olurdum, General. Kadim dostluğumuzun hatırına sayamaz mısınız? Bana zayıf tarafınızı birazcık olsun göstermeye ne dersiniz?”

Dürüst olmak gerekirse enerjisini kıskanıyorum.

Savaştan sağ çıkan hava büyücü subaylarının, ya aşırı büyü kullanmanın yarattığı muazzam baskı yüzünden genç yaşta öldüklerini ya da tuhaf bir şekilde çok uzun yaşadıklarını duymuştum… Drake ikincisine bir örnek olmalı.

“Ha-ha-ha.” Böyle neşeyle güldüğünü görünce, emeklilikte körelip gitme kavramına ne kadar uzak olduğu açıkça anlaşılıyor. “Benim ‘zayıf tarafım’ mı? Pekâlâ, öyle olsun. Sana sakladığım bir şeyi anlatayım. Deniz piyadelerinde genç bir büyücü subayıyken sevgilime bir telgraf çekmiştim—”

“Lütfen sözünüzü kestiğim için bağışlayın General, ama ben Doğu Cephesi’ni duymak istiyorum.”

Hoşnutsuz bir tavırla bir an için kaşlarını çattıktan sonra derin bir iç çekiyor. Son derece doğal bir jest… Sözünün kesilmesine gerçekten gücenmiş gibi görünüyor, fakat durum gerçekten böyle mi?

İşte işlerin ilginçleştiği yer burası. Gerçek bir ilerleme kaydediyormuşum gibi hissediyorum.

“… Andrew, bundan mı bahsetmek istiyorsun? Gerçekten mi?”

“Yani, evet.”

“Sana ne söylememi istiyorsun?”

“Hmm.” Acı bir tebessümle itiraf ediyorum. “O zamanlar kendimin de anlamadığı şeyleri gelecek nesillere aktarabilmek istiyorum.”

Gördüm.

Duydum.

Ama kavrayamadım.

Acı gerçek şu ki, o sırada sadece orada bulunmuş olmak anlamaya yetmiyordu.

“Fena halde ısrarcı bir adamsın.”

“Gazetecilik ruhu diyelim.”

“Ruh, ha? Eh, sanırım bu yeterince geçerli bir sebep.” Drake omuz silkip sandviçinden zarif bir ısırık alıyor. Asil yetiştirilme tarzı, tıpkı o günlerde olduğu gibi en garip anlarda kendini belli ediyor.

“Diyelim ki ısrarıma dayanamayıp pes ettiniz. Bugün nihayet General Habergram’ın Doğu Cephesi’ndeki rolünü öğrenmek için iyi bir gün olurdu. Bay Johnson’ın hikâyesini dinlemeye de hayır demezdim.”

“Üzgünüm ama bilmiyorum.”

“Bağışlayın ama… ,” diyerek hızla araya girdim. “İstihbaratın deniz büyücü birliğinizi gizlice intikal ettirdiğine dair kayıtlara ne demeli? Dolaylı kanıt niteliğinde olsa da birkaç araştırmacının yakın zamanda yürüttüğü çalışmanın bulguları, birliğinizin katıldığına dair güçlü bir delil sunuyor. Üstelik bu olay, sizinle ilk karşılaştığımız yer olan Federasyon topraklarında gerçekleşti General.”

“Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok. Görebileceğin üzere, ben okulda pek başarılı olan tiplerden değilim. Akademisyenlerin ne yazdığına dair hiçbir fikrim yok.”

Sesindeki o şaşkınlık numarasına ancak ikinci sınıf bir acemi kanardı. Drake’in okuldan nefret ettiğini söylemesinin kuyruklu bir yalan olduğunu çok iyi biliyorum.

“Kapsamlı subay eğitimi müfredatını bugünkü haline getiren adamın kendisi okuldan nefret ettiğini mi iddia ediyor? Bunu şu anda o değirmentaşında ezilen çocuklara söylemek isterdim.”

“Ben sadece emirleri uyguluyor ve görevimi yapıyordum. Eğitim üzerine çalışmak kendi tercihim değildi ya.”

“… Duyduklarımdan çok daha farklı bir hikâye bu. Her halükarda, asıl konumuza dönelim. Lütfen bana gizli harekâttan bahsedin.”

“O zamanki rütbemin ne olduğunu unutuyor musun? Altı üstü bir yarbaydım, Tanrı aşkına. Nelerden haberim olabileceğini sanıyorsun ki?”

Bilmemezlikten geldiğinde hep yaptığı o malum jest beni gerçekten eski günlere götürüyor. Sayısız genç gazetecinin bu fiyakalı deniz büyücü subayını yanlış değerlendirmesine şaşmamak gerek.

Ama ben aynı hatayı bir kez daha yapacak değilim.

“‘Altı üstü bir yarbaydım’ diyorsunuz—evet, bir zamanlar bu mazereti yutacak kadar toydum. Ne kadar da nostaljik. Şimdi bile ara sıra o günleri düşünürüm.”

“Nostaljik mi…? Aynı Doğu Cephesi’nde bulunmuş birinden bunu duymak bende karmaşık duygular uyandırıyor.”

“Bu açıdan bakarsak, Albay Mikel’i düşünmek de beni nostaljik hissettiriyor.”

Bir an için generalin yüzünde çelişkili duyguların izini yakalar gibi oluyorum ama o masumiyet maskesi çelik gibi sağlam duruyor. Buruk bir gülümsemeyle başını sallayarak konuyu değiştirmeye koyuluyor. “… Uzun zamandır duymadığım bir isim. Kurnaz adamsın. Federasyon askerlerine gerçekten müttefik dediğimiz bir zamanın yaşandığına dair canlı birer kanıtız, değil mi?”

“Henüz hayattayken geriye bir şeyler bırakmak istemez misiniz?”

“Bir hikâyeye ne dersin peki? Bilmediğim şey hakkında konuşamam. Ama, şey… Sigara içmemin bir sakıncası var mı?”

“Kesinlikle yok.”

Sigarillosunun yumuşak dumanı havayı doldururken buruk bir tebessüm beliriyor yüzünde. “… Gerçekten tuhaf günlerdi, Andrew.”

8 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, ÇOK ULUSLU GÜÇLER KARARGÂHI

“… Ahhh, başardım,” diye fısıldıyorum kendi kendime. Mesleğin inceliklerini Ren hatlarında öğrenmiş WTN muhabiri Andrew olmama rağmen, Federasyon’a girerken içimde korkunç bir huzursuzluk hissediyorum.

Dürüst olmak gerekirse, basın kartlarımın başıma iş açmamış olmasına şaşkınım. İmparatorluk ile savaş patlak vermeden önce bile Komünist Parti gazeteleri vatanımı “bağnaz mürtecilerin yuvası” olarak adlandırıyordu.

Kapitalist bir devletten onlarca gazetecinin sınırdan geçmesine izin veren bu planı Tanrı’nın lütfundan başka hiçbir şey kurtaramazdı.

Politika denen canavarın yarattığı sapmalar sonucunda bir mucize gerçekleşti.

Dünün düşmanı bugünün müttefiki oldu. İmparatorluktakiler bu tuhaf ittifakla dalga geçerek “Komünistler ile İngilizler nihayet bir arada” deseler de, sonuç olarak bu amansız düşmanlar —Komünistler ve kapitalistler— ortak bir tehdide karşı savaşmak için birleşti.

Sadece görünürde olsa bile bu değişim, daha önce müzakere edilemez kabul edilen her konuda olası atılımlar için bir fırsat haline geldi. Federasyon ile Milletler Topluluğu arasındaki ilişkilerin çarpıcı biçimde düzelmesi son derece doğaldı. Bu üst düzey iş birliği sayesinde Komünist Parti, sırf intikal kuvvetlerine eşlik ediyor olsalar bile bir grup Milletler Topluluğu muhabirinin kendi topraklarına girmesine izin verdi.

Federasyon geleneksel olarak yabancı basının ezici çoğunluğuna kapılarını kapatırdı. Gazetecilerin ne şekilde olursa olsun içeri alınması gerçekten bir mucizeydi.

Bu, eşi benzeri görülmemiş bir fırsattı. Mesleğin kıdemlileri, sınırlı sayıdaki kontenjanı kapabilmek için çetin müzakerelere giriştiler. Bazıları engin deneyimlerini kullandı, bazıları ise Federasyon dilindeki hakimiyetlerini vurguladı. Geniş tarih bilgileriyle övünenler de vardı. Bu becerilerin hiçbiri bir gecede kazanılabilecek şeyler değildi; bu yüzden küçük çaplı bir gazetecinin rekabet etmesinin ne kadar zor olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Ren cephesinden haber bildirme deneyimim olmasına rağmen, WTN’deki genç muhabirlerden biriydim. Kıdemlilerimin önüne geçip seçilme şansımın ne kadar düşük olduğunu anlayacak kadar kendimin farkındaydım ve tarafsızdım.

Dürüst olmak gerekirse, patronum gidilecek kişi olarak benim seçildiğimi söylediğinde hemen altında gizli bir niyet aradım.

Ancak Federasyon’a giden gemiye ayak bastığım an, üstlerimin meslektaşlarımdan daha iyi iş çıkaracağımı düşündükleri için seçilmediğimi anladım.

WTN beni neden seçmişti? Açıklaması son derece basit: Muhtemel tek yanıt yaşım ve deneyimsizliğimdi.

Tek bir bakış bile bunu acı bir şekilde gözler önüne sermeye yetiyordu. Birkaç istisna dışında, basın heyeti her yayın kuruluşunun gençlerinden oluşuyordu.

Şunu da belirteyim ki bizimki küçük bir sektördü. Sağdan ya da soldan, en azından kutuplaştırıcı düşünürlerin isimlerini duymuşluğum vardı.

Sayılar bu kadar çarpıkken bir çocuk bile Federasyon’un niyetini kavrayabilirdi. Bunu çözmek için sadece üyelerin listesine bakmak bile yeterli olurdu. Tek bir bakış, henüz adını duyuramamış taraflı bir çaylak grubunu, bir avuç kıdemli Kızıl sempatizanıyla birlikte özenle seçtiklerini anlamama yetti.

Genç gazetecilerin bu fırsata dört elle sarıldığını ve deneyim eksikliklerini azimleriyle kapattıklarını kabul etmeliyim; Federasyon topraklarına ayak bastığımız andan itibaren gördüğümüz ve duyduğumuz her şeyi yazı işlerimize bildirmeye başladık. Açık konuşmak gerekirse; başarı elde etmek için yanıp tutuşan, her türlü atlatma habere aç gözü dönmüş çaylak gazeteciler, şanslarını denemek üzere cephe hattına akın etmişti.

Elbette belirli bir eğitim almıştık ve dışarıdan bakıldığında medeni bir havamız vardı… fakat Doğu Cephesi’ne kadar gelmeyi göze almak için ciddi bir hırsa sahip olmanız gerekiyordu.

Nihayetinde ben de buraya kariyerimde sıçrama yapmak amacıyla gelmiştim.

Aklıma koyduğum ilk şey, Ren hatlarında geçirdiğim zaman boyunca edindiğim birkaç güvenlik önlemini uygulamak oldu; kaldığım yerin çevresine aşina olup bölgenin arazi yapısını zihnime kazımak gibi. Bir yandan da ilişdirildiğimiz birliğin havasını solumak için elimden geleni yapıyordum.

Dürüst olmak gerekirse, ilk hamlelerim tam bir fiyaskoydu.

Bazıları memleketleri ve oradaki yaşamları hakkındaki sorularla biraz çözülse de, bu usta deniz büyücüleri önemli tek bir kelime bile ağızlarından kaçırmıyordu. Eski Anlaşma İttifakı gönüllü büyücü birliğiyle röportaj yapmaya çalıştığımda, Federasyon Komünist Partisi’nden bir siyasi subay hemen önüme dikildi. İnsanların ağzını aramak için yaptığım birkaç girişimden sonra, önemli hiçbir haberin sızmasına izin vermemeye kararlı olduklarını hissettim.

Fakat tek yaptığım resmi açıklamaları Londinium’a iletmek olsaydı, bana maaş ödemelerinin bir anlamı kalmazdı. Eğer eli boş döneceksem, memlekete vardığımda artık bir işim olmayacağına kendimi hazırlamam gerekecekti.

İhtiyaç doğduğunda insan yaratıcılaşıyor. Şimdiki planım, Federasyon’a sevk edilen Milletler Topluluğu birliğinin komutanı Yarbay Drake ile bir röportaj koparmaktı.

Bölgenin arazi yapısını zihnime kazırken, üst kademelerin vakit geçirmekten hoşlandığı yerleri de kurnazca gözlemledim. Bir termosu çayla doldurup hedefimi bulana kadar garnizonun etrafında dolaşıyorum.

Tesadüfmüş gibi davranarak termosumu çıkarıyor ve selam veriyorum. “Yarbay Drake’siniz, değil mi? Sizinle burada karşılaşmak ne hoş bir tesadüf. Bir fincan çay ister miydiniz?”

“Teşekkürler. Andrew’du, değil mi? Sadede gelelim, bu neyle ilgili?”

“Nasıl yani?”

“Gazetecisin, değil mi? Tesadüfen karşılaştığı bir kamu görevlisine karşılıksız çay ikram edecek kadar iyi niyetli biri olduğunu sanmıyorum.”

Şaşırmış gibi yaparak başımı yana eğiyorum ama içimden cıklamadan edemiyorum. Gazeteciler çayın bedelini her zaman öder; haber kaynağı bunun kendisine tam olarak kaça patlayacağını anladığında ise işler genelde sarpa sarar.

“… Etrafta en azından bir tane iyi kalpli gazeteci bulunmasının ne zararı var?”

“Ha-ha-ha. O halde bütün günü havadan sudan konuşarak geçirmeye ne dersin? Ya da Federasyon ile Milletler Topluluğu arasındaki o muazzam iş birliği hakkındaki resmi demeçleri bozuk bir plak gibi tekrarlayayım mı?”

“Aman diyeyim, başka her şey olur.”

Şikâyetime karşılık omuz silkmesi ile sanki hiçbir şey saklamıyormuş gibi sergilediği umursamaz tavır arasında Drake, kitle iletişim araçlarının oyunlarına karşı garip bir şekilde bağışıklı olduğunu kanıtlıyor.

“Sormamda bir sakınca yoksa Yarbayım, cephe hattı halkla ilişkiler biriminin bir parçası mısınız?”

“Hayır, görebileceğin gibi, ben kendi halinde sert bir deniz büyücüsüyüm.”

Hadi ama. Bunun biraz —daha doğrusu bayağı— abartılı bir tepki olduğunu düşünerek iç çekiyorum. Onu sarsmaya, dengesini bozmaya çalışıyorum.

“Yani sadece sıradan bir deniz büyücü subayı olduğunuzu mu söylüyorsunuz… Ah, üstünüze alınmayın.”

“Alınmadım. Sen bir sivilsin, dahası pis bir gazetecisin. Düşündüğünü söyleme hakkına sahipsin.”

“… Onur duydum, Yarbayım.”

Onu kışkırtmaya çalışırken öğrendiğim tek şey, ne yazık ki benden birkaç gömlek üstün olduğu. Ne kabalığıma öfkelendi ne de beni görmezden gelmeyi seçti; bana sadece bir tebessüm ve iğneleyici sözlerle karşılık verecekse yapabileceğim başka bir hamle kalmıyordu.

Elimdeki tüm kartları görebiliyor.

Gazeteciliğe saygı duymak hoş güzel de, bu adam işlerin nasıl yürüdüğünü kesinlikle bilen bir subay. Duymak isteyebileceğim herhangi bir şeyi ona söyletmek son derece zor olacak.

“Hadi ama Andrew, Milletler Topluluğu’ndan iki adamın gizlice birbirini tartmaya çalışmasının pek bir anlamı yok. Neden bir uzlaşmaya varmıyoruz? Önce bana biraz kendinden ve kariyerinden bahset.”

“Kem küm, özgeçmişimin buraya gelmek için yaptığıma başvuruya ekli olduğunu sanıyordum.”

Londinium’daki Federasyon Büyükelçiliği’nden vizeye başvurmak bir kâbustu. İşler o kadar çığırından çıkmıştı ki, kuralları yöneten kuralları yöneten kurallar dizisi oluşturmaya mı çalıştıklarını sormak geldi içimden.

“Yerleşik muhabir olarak katılma izni alabilmek için her iki ülke için de dağ gibi evrak doldurmam gerekti. Oraya başka ne yazmam gerekiyordu ki?”

“Yani, belgelerine göz attım aslında. O paranoyak Federasyon ekibiyle birlikte.”

“Paranoyak olduklarını mı söylüyorsunuz?”

“Oho, yoksa Kızıl mısın?”

“Henüz toy bir yeşil olmayabilirim ama bu beni Kızıl da yapmaz.”

Anlaşılan nükte yapma çabam yarbayı etkiliyor. Hava attığım için benimle dalga geçmiyor; aksine, memnuniyetle başını sallıyor.

“… O halde özür dilerim. Sanırım son zamanlarda kafam epey doluydu.”

“Bu yorum acaba… bana bir kemik atmanız olabilir mi?”

Federasyon’la çalışırken yaşanan sıkıntılara mı imada bulunuyor? Bu sırıtan yarbayın dişli bir müşteri olduğu su götürmez bir gerçek. Federasyon-Milletler Topluluğu ortak harekâtlarında doğrudan yer alan bir subay böyle bir haberi çıtlatırsa herkesin ilgisi uyanır.

Daha fazlasını duymak istiyorsam, onun kurallarına göre oynamam gerekecek. Anladığımı belli ederek başımı sallıyorum.

“Müsaade edin kendimi yeniden tanıtayım. WTN’den özel muhabir Andrew; Ren hatlarında yerleşik görev yaptıktan sonra Anlaşma İttifakı mültecilerini haberleştiren, ardından kaderin garip bir cilvesiyle Doğu Cephesi’nde harika atlatma haberler olduğu söylenip buraya fırlatılan zavallı bir gazeteci.”

“Fırlatılan mı?”

“WTN aslında kıdemli muhabirlerini göndermeyi tercih ederdi. Tuhaftır ki, görünüşe göre tüm gazeteler Federasyon’a sadece genç gazetecileri kabul ettirebilmiş.”

Artık kimin kiminle röportaj yaptığını kestirmek güçleşiyor ama… Eğer Drake’in ağzından bu şekilde laf alabileceksem, oyunu kuralına göre oynamaktan memnuniyet duyarım. Sadece onun paylaşmak istediği şeyleri toplamak yerine gerçek bir haber çıkarıp çıkaramayacağım tamamen benim becerime kalmış.

“Ah, ne de olsa gazeteciler Federasyon’daki arkadaşları germeye yetiyor.”

“… Fark ettim. Yani, benim gibi çaylak birine bile o kadar düşünceli yaklaşıyorlar ki. Yanıma hem bir ‘rehber’ hem de bir ‘mütercim’ verdiler. Açıkçası tüm bunlar biraz boğucu.”

“Mesele şu ki Andrew, belki farkında değilsin ama onların bu misafirperverliği çok daha ileri gidebilir.”

“Öyle mi?”

Sonunda bana kayda değer bir şey anlatacak mı?

Drake, bendeki bu hevesi görünce kendi kendine memnuniyetle kıkırdıyor. Ancak daha yakından baktığımda, tebessümünün gözlerine hiç ulaşmadığını fark ediyorum.

“Film kasedi veya telgraf olmadığı sürece onlardan çay, atıştırmalık veya başka herhangi bir şey isteyebilirsin. Makul her talebini memnuniyetle yerine getireceklerdir.”

Ah. Başımı sallıyorum. “Demek Federasyon askerleri basına şirin görünmek istiyor… propaganda yani… Ama dürüst olmak gerekirse, cephe hattında ilk defa haber yapmıyorum, bu yüzden özel bir muamele beklemiyordum.”

“Yani ne demek istiyorsun?”

“Bir askeri karyolada yatabilsem bu benim için kâfi. Albay Drake, bilmenizi isterim ki ben Ren hatlarındaydım. Haliyle, doğrudan siperlerden haber aktardım.”

Korkunç bir tecrübeydi ama öğretici deneyimler genelde böyledir. Cumhuriyet birlikleriyle siperlere kapanıp geçirdiğiniz bir günün ardından sizi kolay kolay hiçbir şey şaşırtamaz.

O cehennemden sağ çıkarak edindiğim cesaret sayesinde, artık her yerde hayatta kalabileceğime eminim.

“Altı üstü bir kutu konserve et ve biraz küflü peksimetten ibaret çıkan ‘besin değeri yüksek leziz yemeklerden’ nasibimi fazlasıyla aldım, yani ordunun kendine has misafirperverliğine alışkınım.”

Drake bu sözlerime sadece başını sallamakla yetiniyor. Sırıtışını yanlış yorumladığım için eğleniyor mu?

“Ah, Andrew, pek bir masumsun.”

“Ha?”

“Çok uluslu birliğin konuşlandırıldığı bu bölgede —ve sadece bu bölgede— Federasyon Ordusu’nun ikmal sorunları gizemli bir şekilde çözülüverdi. İstedikten sonra gerçekten her şeyi elde edebileceğini düşünüyorum.”

“Çörekler, çay ve salatalıklı sandviçler gibi mi?”

“Memleketteki gibi şık bir öğleden sonra çayı mı? Eminim onu bile ayaklarına getirebilirler.”

Şaka yapıyor olması gerektiğini düşünüp tam gülecekken, Drake’in gayet ciddi bir ifadeyle başını salladığını fark ediyorum.

“Bağışlayın ama bir savaş bölgesinde bu tamamen imkânsız görünüyor… Ciddi misiniz?”

Neredeyse çığlık atacağım. Gerçekten de savaşın ortasında olunmasına rağmen Federasyon ordusunun gazetecilere lüks bir çay saati sunmaya hazır olduğunu mu söylüyor?

“İnanması güç gelebilir ama gayet mümkün olduğundan şüpheleniyorum.”

“Allah aşkına, burası en ön cephe hatları.”

“Salatalık taze olmayabilir —muhtemelen turşudur— ama taleplerini yerine getirmek için ne gerekiyorsa yüzde iki yüz yapacaklardır.”

“… Bir dakika. Bunun arkasında bir bit yeniği olmalı, değil mi?”

Buraya hangi bahaneyle gelmiş olursak olalım, yerleşik muhabirler burada istenmeyen davetsiz misafirlerdir. Özellikle de beleşten beslendiğimizi düşünürsek, normal şartlarda umabileceğimiz en iyi şey sadece bu muameleye katlanılmasıdır.

Fakat albayın söylediği doğruysa, böyle bir ikram gazetecilerin düzenli olarak sunduğu bir fincan çaydan çok daha pahalıya patlayacaktır.

“Propaganda için mi…?”

“O işin birinci seviyesi.” Drake’in sırıtışı kayboluyor ve aniden yorgun görünüyor. “Ayrıca Doğu Cephesi’nin dört bir yanında güzel kızlarla veya ne tür bir partner tercih ediyorsan onunla alevli bir aşk yaşamak için karşına sürekli fırsatlar çıkacaktır, bu yüzden dikkatli ol.”

“B-b-bir dakika bekle!” Bunu geçiştiremeyip elimde olmadan bağırıyorum.

Etrafta Federasyon’dan kimsenin olmadığından emin olmak için çevreye bakındıktan sonra… Dışarıda, yakınlarda kimsenin olmadığı bir yerde konuştuğumuzu nihayet hatırlıyorum. O kadar panikledim ki bunu tamamen unuttum.

Albayın az önce bahsettiği şey hakkında, içki masalarında şakayla karışık dedikodu şeklinde dolaşan söylentiler var. Tabii ki bunlar öyle ilk duyduğun gibi ciddiye alabileceğin türden hikâyeler değil. Ya da ben öyle sanıyordum.

“Bu gerçekten oluyor mu?”

“Şaka yapmayı severim ama romum üzerine yemin ederim ki bu doğru. Elimden gelse herkesi uyarırım.”

“… Söylentileri duymuştum ama durum gerçekten o kadar kötü mü?”

“Berbat,” diye mırıldanıyor. “Herkese baş başayken bunu anlatmayı bir görev bildim… her ne kadar senin Kırmızı ahbapların sırf bu yüzden canıma okumuş olsalar da.” Bıkkın bir mırıltıyla omuz silkip duruyor. Yüzündeki ifade tam bir tükenmişlik belirtisi.

Bütün bunlardan gırtlağına kadar doyduğu çok açık.

“Onların savunulacak tarafına bakarsak, Komünist Parti de çaresiz durumda.”

“Yani bıçak kemiğe dayandı mı demek istiyorsunuz?”

“Pek sayılmaz.” Durumu en iyi nasıl açıklayacağını tartmak için bir an duraksayan Drake, düşüncesini sürdürmeden önce kısa bir sessizliğe bürünüyor. “Partilerinin mükemmel olduğunu söylüyorlar ama ayakta zor duruyorlar. Bu yüzden sırf görünüşü kurtarmak için bu saatten sonra her yola başvururlar.”

Ne demeye çalıştığı hakkında en ufak bir fikrim yok ama son derece önemli bir şeye benziyor. Gözden kaçırdığım bir şeyler olmalı. İhtiyacım olan tüm parçalara sahip olamamak sinir bozucu.

“Pekala, bir gün için yeterince şey paylaştım. Bir fincan çay için muhabbetin dibine vurduk sayılır. Dahası sana ekstra patlar.”

“O zaman bir dahakine puro getiririm.”

“… Cazip bir teklif ama deniz büyü subayı olarak eski dostum alkolü tercih ederim; ciğerleri daha az yorar. Elimde biraz rom var zaten, bu yüzden talebim güzel bir viski.”

Beklenmedik derecede pahalı bir istek.

Getirisi buna değecek mi acaba? Yine de yatırım yapmazsam hiçbir getirisi de olmaz.

Bu riski göze almaktan başka çare yok.

“Anlaşıldı Albayım. Bir sonraki harekâtınızdan önce hazır ederim. Şey…”

“Bir sonraki harekâtın ne zaman olduğunu söylememi mi istiyorsun? Bunu yapamayacağımı biliyorsun Andrew. Sen sadece bir şişe bul ve elinin altında hazır tut.”

Beni yakaladı. Bu raundu kaybettim. Numaramın işe yarayacağını zaten sanmıyordum ama şansımı denedim diye de beni suçlayamazsınız… Nitekim albay, bir tuzağı gördüğü anda nasıl tespit edeceğini iyi biliyor.

Üstelik karşılığında elde ettiğim tek şey şifahi bir sözden ibaretti ama yine de kabul ediyorum. Bir kere hallederim dediğime göre, zamanında yetiştiremediğimi söyleyemem. Sözünü tutamayan bir gazetecinin vaadinden daha çok hor görülen başka bir şey yoktur.

Acele edip bir şekilde memleket tadında bir şeyler tedarik etmem gerekecek.

“Pekala Albayım. Harekâtınıza yetişecek şekilde hazır ederim.”

“Öyle mi? O halde sakıncası yoksa… O şişeyi hemen şimdi alayım.”

“Ne?”

Drake eğlenircesine gülümseyip elini omzuma koyarken neye uğradığımı şaşırıyorum.

“Andrew, bugün Federasyon ile ortak yürütülecek bir harekât için bilgilendirme toplantısı yapıyorum. Saat 17.00’de büyük amfide. Viskimi sabırsızlıkla bekliyorum.”

Bu raundu o kazandı, buna şüphe yok.

Beni dolambaçlı bir sohbetle ağına düşürdükten sonra üstüne düşüncesizce bir söz vermemi de sağladı. Bir gazeteci olarak, haber kaynağınızın sizi mat ettiğini anladığınız an utanç duymaktan başka yapacak bir şey kalmaz.

“Albayım, bu hiç centilmence değil. Kirli oynuyorsunuz.”

“Bunu ders ücretin say genç adam. Hadi bakalım, zaman daralıyor. Bana yalancı bir haber avcısı olmadığını kanıtlayacaksın, değil mi?”

AYNI GÜN, BÜYÜK AMFİ, SAAT 17.00

Federasyon Komünist Partisi üyelerinin vantrilok olduğunu düşünmeye başladım. Belki de çarpıcı başlık şöyle olmalıydı: Eğlenceli Bir Kukla Gösterisi: Federasyon Savaşta Bile Mizah Anlayışını ve Geleneklerini Koruyor.

Basın toplantısındaki mütercimin bir kadın olacağı söylendiğinde şaşırıyorum. İlk tepkim, Federasyon’un en azından tek bir hususta epey özgürlükçü olabildiği yönünde. Etkilendiğimi itiraf etmeliyim.

Ancak unvanını duyduğum an, tüm o olumlu izlenimler —ya da belki de acınası fikirler— ağır topçu ateşiyle yerle bir oluyor. Toplantıyı yönetmek üzere sahneye çıkan kişinin bir siyasi komiser olması, Komünistlerin halkla ilişkiler konusunda ne kadar vasat bir kavrayışa sahip olduklarını kanıtlıyor.

Resmî olarak toplantıyı Mikel adında bir Federasyon Ordusu albayı yönetecek ama kendisi Milletler Topluluğu diline hâkim olmadığı için bu siyasi komiser onun “mütercimi” olarak görev yapacakmış. Elbette dil engelini aşma ihtiyacını anlıyorum. Bir mütercimin bulunması son derece doğal.

Ancak bu iş için bir siyasi komiser göndermek son derece açık ve fütursuz bir mesaj veriyor.

“Pekala, vakit geldi, bu yüzden başlamak istiyorum. Ben Üsteğmen Taneçka, bugün albaya tercümanlık yapacağım.”

İkili sırayla konuşuyor.

Her şey önceden belirlenmiş bir programa göre ilerliyor olmalı. Buna betimlenemez bir tiyatro kargaşası denebilir —dördüncü sınıf bir senaryoyu sahneleyen üçüncü sınıf oyuncular.

Üsteğmen Taneçka gerçekten tercüme mi yapıyor? Yoksa aslında sadece kendisi mi konuşuyor? Sadece ikincisini varsayabiliyorum.

“Albay, Federasyon ve Milletler Topluluğu birlikleri tarafından yürütülecek yaklaşan ortak harekâtın genel hatlarını aktaracak.”

Güçlü bir Russy aksanıyla konuşulan Milletler Topluluğu dili. O adı çıkmış siyasi komiserlerden biri için telaffuzu aslında epey iyi ama onu övmeli miyim yoksa düzgün bir mütercim mi talep etmeliyim? Bu bir sorun.

Kelimelerini ne kadar dikkatli seçtiğini fark ediyorum.

Yabancı gazetecilerin çok uluslu birliğin karşı taarruz planlarını haber yapması için davet edildiği her basın toplantısında propagandaya yer verileceğini tahmin ediyordum. Yine de tercümanlık için bir siyasi komiser görevlendirmenin hedeflenenin tam aksi bir etki yaratacağını Federasyon’un neden anlamadığı bir muamma.

Vites değiştiriyorum.

Etrafta başka hiçbir WTN muhabiri yok. Dikkatimi dağıtıp bir şeyleri kaçırma lüksüm yok. Memleketteki haber merkezi beni Federasyon Ordusu’ndaki herhangi bir siyasi komiserin korkutabileceğinden çok daha fazla korkutuyor.

Takip etmesi biraz güç olan bilgilendirmenin ana noktalarını not ederek defterime hummalı bir şekilde karalamalar yapıyorum.

“Durum şundan ibarettir: Halk adına işgalcileri püskürtmekle yükümlü olan Federasyon Ordusu, Milletler Topluluğu Ordusu ve diğer müttefiklerimiz ve yoldaşlarımızla yan yana çalışarak büyük bir karşı taarruz başlatacaktır.”

Düzgün, derli toplu bir açıklama. Belki de medya ilişkilerinden biraz anlıyorlar ama yine de konuyu gerçekten anlaşılır kılmak için gereksiz laf kalabalığıyla dolu.

Dramatik bir etki yaratmak için eklenmiş boş lafları ayıklayınca, “Birlikte karşı taarruza geçeceğiz” demek kâfi gelmez miydi?

“Nihai hedef, halkın topraklarını geri almaktır. Asıl amacımız, işgalcileri —ki onlar İmparatorluk Ordusu’ndan başkası değildir— defetmek olacaktır.”

Anlayabildiğim kadarıyla, o süslü püslü ifadelerin altını kazıyınca geriye oldukça yalın bir plan kalıyor. İmparatorluk Ordusu’nu bastırmak, bir köprü başı tutmak ve gelecekteki harekâtların önünü açacak bir yol emniyete almak istiyorlar.

“Hepsi bu kadar. Soru var mı?”

Soru-cevap kısmına vakit ayırmak Federasyon için epey ilerici bir adım sayılır. Bir siyasi komisere eleştirel sorular yöneltmek nezaket kurallarını ihlal etmek sayılır mı acaba? … Elde olmadan ikilemde kalıyorum ama iyi ya da kötü, hırslı meslektaşlarımın pek umurunda görünmüyor.

Cesur bir ruh elini havaya kaldırıyor.

“Doğu-Batı Haberleri’ndenim. İmparatorluk Ordusu’nun güneyde toplandığını duydum. Federasyon Ordusu’nun bu durum hakkındaki düşüncelerini duymak isterim.”

“Belirttiğiniz gibi, İmparatorluk Ordusu güneydeki şehirleri tehdit ediyor ama biz bir savunma muharebesi için mevzilerimizi şimdiden kazdık. İmparatorluk kuvvetlerini orada çivilemiş durumdayken, biz de buradan karşı taarruza geçeceğiz. Neticede İmparatorluk hatlarının ciddi şekilde geriye püskürtülmesi gerekir.”

Basın mensuplarının arasından hafif bir iç çekiş yükseliyor. İlk bakışta nizamı yerinde görünen ama aslında hiçbir şey anlatmayan bir cevap duymanın yarattığı düş kırıklığının sesi bu. Herkesin bilmek istediği şey, Federasyon’un şehirleri savunabileceğini düşünüp düşünmediği.

Federasyon’daki insanlar milleti memnun etmeye pek mi meraklı değil ne? Sahnede oturan siyasi komiser hepimizi heveslendirdi ama sonra net bir cevap vermeyi reddediyor.

Kadınlara soru sorarken gösterilen o alışılagelmiş nezaketi görünüşe göre bir kenara bırakan ısrarcı Doğu-Batı Haberleri muhabiri, ikinci kurşununu sıkıyor.

“Savunmanın başarılı olma ihtimali nedir? İmparatorluk birlikleri hızla yığınak yapıyor, yani güney hatlarının zorda olduğuna dair söylentilerin aslı astarı var mı?”

“Albayın daha önceki beyanları doğrultusunda, harekât güvenliği endişeleri nedeniyle birliklerimizin intikallerini ayrıntılı olarak tartışma yetkim ne yazık ki yok.”

Cevabının sonuna albaydan alıntı yapıyormuş gibi o kısmı adeta sonradan aklına gelmişçesine ekliyor. Bu Üsteğmen Tanechka en azından dönüp albaya teyit ettiriyormuş gibi yapabilirdi… fakat albayın yüzünde boş bir ifadeden başka bir şey yoktu. Bu soru-cevap oturumunda ne dönüp bittiğini anlıyor mu ki acaba?

Bunu kesin olarak muhtemelen sadece Tanrı biliyordur ama bütün basın mensupları durumu zaten şimdiden tescillenmiş sayıyor.

“Mümkünse bunu doğrudan albaydan duymak isterim. Sakıncası yoksa, genel de olsa bir cevap verebilir misiniz?”

“Kusura bakmayın ama albay Milletler Topluluğu dilini bilmiyor.”

Hem yumuşak hem de katı bir cevapsızlık barındıran bir üslupla, muhabirden buna benzer sorular sormayı bırakmasını rica ediyor. Oysa dönüp albaya sormak aynı derecede kolay olabilirdi.

Neler oluyor? Tam endişelenmeye başladığım sırada bir adam elini kaldırıyor.

“Times gazetesindenim. Federasyon dilinde konuşursam yine de sorun olur mu?” Bu beyefendi bunu söyledikten hemen sonra, Federasyon dili olması gereken bir dizi kelimeyi akıcı bir şekilde şakımaya başlıyor —harika bir darbe.

Saçma atan bir üfleme borusuyla vurulmuş güvercine dönen siyasi komiserin yüzüne bakılırsa, ev sahiplerimiz biz muhabirlerin hiçbirinin kendi dillerini konuşabileceğini düşünmüyordu.

Federasyon Ordusu’ndaki bir albayın Federasyon’un resmî dilini anlamadığını da iddia edemez ya.

İfadesi orada bir anlığına kesinlikle katılaştı ama çabucak istifini bozmamayı başarıyor.

Albaya doğru adımlıyor, kulağına doğru eğilip ona bir şey soruyormuş gibi yapıyor ve ardından sakince duruma uygun bir kıvırmaya girişiyor. “… Yoldaş Albay, eğitimli bir dilbilimci olmadan istemeden bir yanlış anlaşılma yaşanabileceğinden endişe ettiğini söylemektedir…”

“Yani demek istiyorsunuz ki…?”

“Ana diliniz Federasyon dili olmadığı için basın toplantısına kendi ana dilinizde devam etmemiz en doğrusudur.”

Tamamen çöp bir mazeret ama tavrından geri adım atmaya hiç niyeti olmadığı açıkça anlaşılıyor. Salonda bir kez daha iç çekişler yükseliyor.

“Pekala, pekala. Anladım. O halde farklı bir sorum var.” Siyasi komiser el işaretiyle Times muhabirine devam etmesini söyleyince adam soruyor: “Neden güney hatlarından haber yapmamıza izin verilmiyor?”

“Bu esasen sizin güvenliğinizle ilgili bir mesele.”

“Hadi ama. Biz birliklerle çalışan yerleşik muhabirleriz. Ön cephede olduğumuz sürece gittiğimiz her yer aşağı yukarı—”

Adam cümlesini tamamlayamadan siyasi komiser lafını kesiyor. “Lütfen güvenlik ve emniyet tedbirlerinin bir zorunluluk olduğunu anlayın. Bu derece kısıtlayıcı tedbirlerde ısrar etmek zorunda kaldığım için gerçekten üzgünüm ama işin aslı, savaştayız. Yine de…” İfadesini hiç bozmadan bir şaka anlatmaya devam ediyor. Amacı bizi gülmekten öldürmekse, muazzam bir başarı elde ettiği kesin. “Komünist Parti ideal şartlarda her zaman açık ve şeffaf haber takibini kolaylaştırmaya gayret etse de, bu olağanüstü koşullar altında bu ilkeyi her zaman yerine getiremeyeceğimizi anlayışla karşılamanızı rica ederiz.”

Bu anın asıl zorluğu, kahkahalarımızı bastırmaya çalışmak.

Görünüşe göre çaydan nefret eden centilmen ne kadarsa, basın özgürlüğünü seven Komünist de o kadarmış.

Üsteğmen Tanechka’nın bu lafı yalancılar müzesine girecek cinsten. Biz gazetecilerin bu ülkeye girmesine izin verilmesinin yegâne sebebi zaten savaş denen o olağanüstü koşullardır. Asıl kural dışı sapma tam olarak budur.

Sanırım ortamın havası sonunda beni de etkisi altına alıyor, zira en nihayetinde benim de elim havaya kalkıyor.

“… Başka bir şey sorabilir miyim?”

Bu teklif kızın kulaklarına müzik gibi gelmiş olmalı. Siyasi komiser, az önceki baş belasından kurtulmanın verdiği büyük bir sevinçle mutlu bir şekilde başını sallıyor.

“WTN’den Andrew ben. Bu karşı taarruzu haberleştirme yetkimiz var, değil mi?”

“Evet, doğru.”

“Ne gibi kısıtlamalar olacak?”

Yarbay Drake ile Federasyon Ordusu subayı bakışıyor; gözleriyle anlaştıktan sonra siyasi komiser yüzünde bıkkın bir ifadeyle başını sallıyor.

Bu bir anlaşmazlık işareti mi? Yoksa söyleyecek konumda olmadığı bir şeyler mi var?

Drake bir adım öne çıkıp söze giriyor. “Bu soruyu ben göğüsleyeyim. Açıkça belirtmek gerekirse, bu harekâtı haberleştirirken bağlı olacağınız üç kısıtlama var, bu yüzden lütfen dikkatlice dinleyin.” Başımızla onaylayıp devam etmesini bekliyoruz. “İlk olarak, Federasyon Ordusu’nun veya çok uluslu birliğin intikalleri anbean gerçekleşirken bunlarla ilgili haber geçmenizi istemiyoruz. Nerede bulunduğumun haberlerde İmparatorluk Ordusu’na ilan edilecek kadar gösteriş meraklısı değilim.”

Sözlerinin topladığı kıkırdamalar ortamı bir nebze ısıtmışken ekliyor: “Bana kalsaydı sizden bunu talep etmezdim ama…”

Ciddi ve ağır bir ifadeyle devam ediyor: “Sansür uygulanacak. Askerî sırların korunması için bu bir zorunluluk.”

“Sansürü Federasyon tarafı mı yapacak?”

“İşlemleri hem Milletler Topluluğu hem de Federasyon’dan muhabere denetçileri yürütecek. Sormadan söyleyeyim: Hayır, personel yetersizliğini işleri yavaşlatmak için bir mazeret olarak kullanmayacağız.”

İnceleme sürecini hızlı ve pratik kılmaya gayret gösteriyorlar. Bunun karşılığında, ilgili herkesin emniyeti adına bizden bir taviz vermemizi istiyor.

“İkincisi —ki bu da bununla bağlantılı—… haberlerinizi karargâhtan geçmenizi istiyoruz. Aranızda epey cesur İngiliz askeri olduğuna eminim ama ne Federasyon halkının ne de memleketteki hükümetin siz gençleri siperlere sürmek gibi bir niyeti var.”

Gönülsüzce başımızı sallıyoruz. Bu da haber yapabileceğimiz belirli bir bölge olacağı ve oradan dışarı çıkmamızın yasak olduğu anlamına geliyor. Yerleşik muhabir olarak deneyimi olan biri olarak, bunun makul bir talep olduğunu anlıyorum. En nihayetinde, muaf tutulmak için anlaşmalar yapan veya tüymek için başka yollar bulan azımsanmayacak sayıda gazeteci çıkacaktır. Askerlerin kendilerine göre bir iş yapma usulü var, bizimse kendimize göre.

Buraya kadar Drake serice konuşuyordu ama son hususa değinmeden önce boğazını temizlemek için belirgin bir şekilde duraksıyor. “Son olarak, kamerası ve ses kayıt cihazı olanlara Federasyon Ordusu rehberleri eşlik edecek ve sadece onay verildiğinde kayıt yapmalarına veya çekim yapmalarına izin verilecek.”

Öf ya. Bu son hususu öylece sineye çekmeyeceğimizi elbette biliyordu. Tahmin edilebilir itirazlar yükselmeye başlamadan önce lafı ağzımıza tıkıp vurgusunu yineliyor.

“Milletler Topluluğu ve Federasyon bu şartlar üzerinde mutabık kaldı, bu yüzden… lütfen basın kartınızın bu kurallara uymanıza bağlı olduğunu unutmayın.”

İlla o son kısmı da ekleyecektin, değil mi? Haber yapma iznimizin iptal edilebileceğinin söylenmesi hepimizin duraksamasına yetiyor ama kendine saygısı olan hiçbir gazetecinin bu koşullar karşısında tepkisiz kalması mümkün değil.

Drake, hoşnutsuzluk dolu sessiz bakışlarımıza hiç aldırış etmeyip gülümsüyor. “Pekala, benden bu kadar. Memnun kaldınız mı?”

Ne oluyor yahu? Albay bunu açıkça siyasi komisere ithafen söyledi!

Yüzeyde albayın tavrı normal görünüyor ama Federasyon’dan kimse onun ne kadar muazzam bir alaycılık sergilediğini anlayamıyor mu?

“Evet, Yoldaş Albay ile söylediklerinize bir itiraz olmamalı, Yarbay Drake.”

“Gayet güzel. O halde bana müsaade, Yoldaş Albay.”

Rolünü sonuna kadar oynayan Milletler Topluluğu Ordusu subayı, siyasi komisere resmî bir selam çakıyor ve içinin boşluğu belli olan ‘Yoldaş Albay’ lafını savuruyor.

Görünüşe göre yarbay, kadına duyduğu tiksintiyi daha fazla gizlemekte zorlanıyor.

Bir mütercim aracılığıyla iletişim kurulurken bile genel nezaket kuralları doğrudan muhatabınızla konuşmanızı gerektirir. Biraz olsun diplomasi tecrübesi olan herkes bunu bilir.

Bu terbiyesizce nezaket ihlali, albayın tüm bu süreci ne kadar sevimsiz bulduğunun bir dışavurumu olsa gerek. Zorlu durumlarda adından söz ettirecek türden biri.

Tam bir keşmekeş…

Hafifçe iç çekiyorum.

Adama hâlâ bir viski borcum var. Farklı bir şirketten saygıdeğer bir arkadaşıma ve meslektaşıma bir şişe için yalvarmam gerekse bile o viskiyi bulmam lazım. Fahiş derecede pahalı olacağından eminim ama para güvenin yerini tutmaz. Onurumun kırıntılarına tutunarak rakibim olan gazetecilere yalvarmaktan başka çarem kalmıyor.

Memleketten gelen hakiki bir şişe viski inanılmaz derecede pahalıya patlıyor —karşılığında atlatma bir haberi feda etmek zorunda kalıyorum— ama malı Doğu-Batı Haberleri’nden temin ediyorum. Bu, haber merkezine rapor edebileceğim bir şey değil, bu yüzden bunu iş yapmanın bir maliyeti olarak sineye çekmek zorundayım; çok geçmeden şişeyi Drake’e veriyorum.

İçten içe, bu başarısızlığı telafi etmeye çalışmaktan başka yapabileceğim bir şey olmadığını bildiğim için, haber toplama umuduyla karargâh alanını geziyorum.

Fakat haber bulmak öyle kolay değil. Birkaç günün ardından duruma o kadar alışıyorum ki adeta üssün etrafında keyfi yürüyüşler yapmaktan öteye gidemiyorum. Yine de kırıntılar yok değil ve her halükarda bu, bütün gün yan gelip yatmaktan daha verimli.

Depresyon sınırında eriyip gitmeye başladığım sırada, neşeli bir Yarbay Drake yanıma yaklaşıp laf atıyor.

“Günaydın Andrew. Viski için de gecikmeli bir teşekkür. Nereden bulduğunu sorabilir miyim?”

“Diğer muhabirlerden biri bir şişe verdi. Korkunç derecede pahalıya patladı…”

Basın toplantısında sergilediği o kuralcı tavırdan çok uzak, nezaket dolu bir edayla “Ha-ha-ha,” diye gülüyor.

Muhtemelen samimi ama sinir bozucu şekilde, mülakat sırasında ser verip sır vermeyen türden biri. Benden bir kere laf alıp beni mat etti ama yine de ondan şöyle ya da böyle bir haber söküp almak istiyorum.

“… Ngh.”

“Albayım?”

Neyin var diye soruyorum ama o sadece kaşlarını çatmış bir halde huzursuzca etrafı süzmeye başlıyor.

Yoksa bu bir…?

“İkaz! “Mana tespit edildi!”

Karargâhta çığlıklar yankılanırken çalan alarm, sezgilerimi doğruluyor.

Gerginliğin bir siper hattı boyunca yayılması gibi, Commonwealth büyücüleri de panik içinde teçhizatlarını kapıp dışarı fırlıyorlar. Bunu gördüğüm an, neler olduğunu anlıyorum.

“Andrew, siz hemen sığınağa geçin!” Drake uzaklaşmadan önce böyle bağırıyor. Düşünceli davranması güzel ama şaka mı yapıyor bu? Böyle mükemmel bir fırsat ayağıma gelmişken kaçıp saklansaydım, görevli bir savaş muhabiri olarak meslekten menedilirdim. Bakışlarımı neşeyle bu kargaşaya çeviriyorum.

Görünüşe göre durum ciddi.

“Kahretsin! Bizden önce buraya mı ulaşacaklar?!”

Nöbetçi subayın feryadına başka bir haykırış karşılık veriyor. “Kod eşleşmesi var! Lergen Muharebe Grubu’na aitler!”

“Hazırlanın! Önleme yapması için büyücüleri havalandırın!”

“Kaç kişiler?!”

“Düşmanın bir bölük büyücüsü! Hızla yaklaşıyorlar! Lergen Muharebe Grubu’ndan bir bölük!”

Anladığım kadarıyla, düşman bizden önce davrandı.

Kuşatılan düşman karşı taarruza geçti. Bu tür saldırılar Ren’de günlük rutinlerdendi; doğuda da batıda da İmparatorluk askerlerinin ne kadar çalışkan olduğu ortada.

“Kahretsin! Madem savunmadalar, oturup paşa paşa mevzilerini koruyamazlar mı yani?!”

“Hedef bölgesini ateş altına alın! Ah, çevre emniyetindekiler ne bok yiyordu?!”

“Mütercimleri tez elden toplayın! Federasyon Ordusu’nun… kahretsin, bunların ne dediğini anlayan var mı?!”

Çok uluslu birlikler bu tür iletişim kopukluklarına karşı oldukça savunmasızdır. Neredeyse tamamı Cumhuriyet askerlerinden oluşan Ren Cephesi’nin aksine; buradaki kaosu Federasyon, Commonwealth, eski Anlaşma İttifakı, Dakterliği ve hatta Birleşik Devletler kuvvetlerinin karmaşası daha da tırmandırıyor.

Az sayıda büyücüye karşı bile bu durum hiç iyi değil.

Tam da bizi gafil avlamak istedikleri yerde yakaladılar. Bu düzensiz müdahaleyi izlerken başımı iki yana sallıyorum. Ardından nasıl bir saldırgan grubuyla karşı karşıya olduğumuzu görmek için kafamı yukarı kaldırıyorum. Düşman bir büyücü birliği Federasyon semalarında dans ediyor. Asıl merak ettiğim, düşmanın kim olduğunu net bir şekilde seçip seçemeyeceğim.

“Hmm?”

Sadece merakımdan yukarı bakmıştım ama tam tepemizde, oraya hiç ait olmayan ve uçan bir şey gözüme çarpıyor. Nutkum tutuluyor.

Eğer gözlerim beni yanıltmıyorsa, yukarıda fır fır dönen kesinlikle bir çocuk.

Hatta buna bir çocuk büyücü demek muhtemelen daha doğru olur.

Süzülen bu karaltı sadece küçücük bir noktadan ibaret, bu yüzden mesafeden ötürü yanlış değerlendirmiş olmam mümkün; ancak bu sözde çocuğun etrafındaki savaşçılara kıyasla çok farklı bir boyutta olduğu dikkatimden kaçmıyor.

Düşman büyücüsü o kadar küçük görünüyor ki.

Kamerama uzanıp lensi içgüdüsel olarak bu ilgi odağına doğrultuyorum.

Bir türlü odaklayamıyorum…

Şüphesiz hayatımın en büyük atlatma haberini çekeceğim fotoğraf için uğraşırken, omzumda sert bir kavrayış hissediyorum.

“Bayım…”

“Ne var?!”

Gördüğünüz gibi biraz meşgulüm!

“Lütfen makinenizi kaldırın.”

Ancak o zaman müttefik rehberlerin benimle Kraliçe İngilizcesinin kaba bir taklidiyle konuşmasının boşuna olmadığını anlıyorum. Süren çatışmaya rağmen etrafımı sarmış durumdalar ve “lütfen” kelimesini sadece bir formalite icabı söylediklerini çok geçmeden kavrıyorum.

“… Bunun fotoğrafını çekemeyeceğimi mi söylüyorsunuz?”

Federasyon rehberlerinin başlarını sallayarak sergilediği inatçı sessizlikle karşılaşınca hafifçe iç çekiyorum. Kolayca “Kusura bakmayın, bir daha olmaz” diyerek yırtamayacağımı fark ediyorum.

Beklediğim gibi, içlerinden biri elini uzatıyor.

“Filminizi alabilir miyim?”

“… Pekala. Ama bana yeni bir makara vereceksiniz, değil mi?”

“Elbette.”

Elveda, atlatma haber.

Elveda, bütün borçlarımı kapatıp üstüne para bırakacak olan o harika hikaye.

Ah, sizi gidi piç kuruları.

Ve böylece hayatımın fırsatı avuçlarımın arasından sökülüp alınıyor, film gözlerimin önünde paramparça ediliyor.

Bir şans daha bulursam etrafıma daha çok dikkat etmeli ve çok daha gizli çekim yapmalıyım… Ama bunu düşündüğümde artık çok geç. Saldıran İmparatorluk birlikleri çoktan geri çekilmeye başladı bile. Lergen Muharebe Grubu bizi sadece biraz taciz etmiş olmaktan gayet memnun kalmış olmalı.

Bırakın bu işleri.

Bütün istediğim, yazı işlerine düzgün bir haber göndermek.

Savaş zamanında fevri dürtülerle hareket etmek hiçbir işe yaramaz. Düzgün tek bir gelişme yaşanmadan uzayıp giden bir kuşatmada, benim gibi görevli bir savaş muhabiri çaresizden de öte bir konumdadır. Uzun bir bekleyişe kendimi hazırlamaktan başka çarem yok.

Yapacak hiçbir şey olmayınca, elimde gereğinden fazla boş vakit kalıyor.

Ne de olsa garnizonda kafa dinleyecek ya da eğlenecek bir şey bulmak imkansız. Haber bulma umuduyla karargâhtan dışarı sızmaya çalışmak ise sadece gözetmenlerimizin bizi engellemesiyle sonuçlanır. Nezaket dolu tavırlarının aksine, hiçbir şekilde pazarlığa yanaşmıyorlar; bu yüzden hareket alanım ciddi şekilde kısıtlanmış durumda.

Heyecan verici bir işe odaklanmak şöyle dursun, vaktimin çoğunu günlük hayatımdan kazıyıp çıkarabileceğim en ufak bir heyecan kırıntısını aramakla geçiriyorum.

Bu durumun doğal bir sonucu olarak, yapacak daha iyi bir işi olmayan tüm gazeteciler, yemekhanede erkenden yenen akşam yemeklerini alelacele atıştırdıktan sonra “iki kadeh bir şey içmek” bahanesiyle düzenli olarak bir araya geliyor.

Doğu cephesine ilk vardığımızda bizi böylesine heyecanlandıran çatışma hissi, artık arka plandaki gürültünün sıradan bir parçası haline geldi. Olaylar yatışıp da rutin bir hal alınca, çok geçmeden gündelik hayatın monotonluğu neredeyse çekilmez bir raddeye varıyor.

Hal böyle olunca, toplanmalarımızdaki sohbet konusu zaten en baştan belli oluyor: Savaşın gidişatı ve başka hiçbir şey.

Times gazetesinden bir muhabir kuşatma savaşının nasıl sonuçlanacağını ortaya atıyor ve herkes söze dalıyor. Fikirler muhtelif olsa da en çok destek gören teori şu: Düşman ne kadar cesur olursa olsun, bizim savaş gücümüz üstün olduğu sürece…

“Arene’i yaktılar. İmparatorluk ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmez; ki bu muhtemelen Federasyon için de geçerli.”

“… O halde bu iş sanırım bayağı çabuk bitecek?”

Şüphelerimi dile getirerek bu iyimser havayı bozuyorum. “Pek emin değilim. Bu sadece benim izlenimim ama sanki buraya düşen top mermisi sayısı Ren Cephesi’ndekinden daha az.”

Bunun yalnızca kendi bakış açım olduğunun farkındayım ama düşmanın bu kadar kolay pes edeceğine dair bir his taşımıyorum. Hoş olmayan bir his, hatta belki de ürpertici bir enerji, İmparatorluk mevzilerinden bu tarafa yayılıyor gibi.

Orada pusuya yatmış bir tür canavar mı var acaba?

“Ren Cephesi’nde bulunmuş herkes aynı şeyi hissediyor, değil mi?”

“Bu gayet doğal.”

İçimdeki his kelimelere dökülebilecek ya da mantıklı bir argümana dönüştürülebilecek kadar somut olmasa da, sezgilerimi göz ardı edemiyorum.

Adeta bir top mermisi sağanağı.

Ren cephesi kelimenin tam anlamıyla bir cehennemdi. Gökten aralıksız top mermilerinin yağdığı bir diyardan başka bir şekilde tanımlanamazdı. Ren Cephesi’ndeki bitmek bilmeyen topçu bombardımanının sesi, adeta gök gürültüsü gibi gürlerdi.

Toprağı ayın yüzeyi gibi kraterlerle dolduran o akıl almaz miktardaki mermiye rağmen, Ren Cephesi’ndeki hatlar milim kıpırdamamıştı. Bir gazeteci olarak bunu söylemeye utansam da, o topraklarda çöken o dehşeti kelimelerle ifade etmek son derece zor. Onu bir şekilde adlandırdığınız an dehşeti hafifliyor ve aslında kavranması imkânsız olan o canavarı anlayabileceğinize inanmaya başlıyorsunuz.

Sonunda meslektaşlarıma ne diyeceğimi bilemediğimden, bunun yerine yaşadığım şeylerden zararsız hikâyeler anlatmakla yetiniyorum.

“Bu İmparatorluk askerleri, Ren Cephesi’nde sadece bir mermi çukurunun içinde bile hayatta kalmayı başarıyorlar. Onları burada kökünden kazıyabileceğimizden şüpheliyim.”

“Buna bahse girer misin, Andrew?”

“İnsan hayatı üzerine bahse girmemek gibi bir prensibim var. Müttefiklerimin öleceğine dair bir bahsi kazanmak sadece içkimin tadını kaçırır.”

“Aman, yapma. O kadar da kötü değildir, değil mi?”

“Ren Cephesi’nde bizzat bulunduğumu hatırlatırım.”

Ve siperlerdeki savaşı haberleştirdim. Savaşı gördüğüm şeylerle öğrendim. Tek kesin olan şeyin belirsizlik olduğunu da yine orada öğrendim.

“Cumhuriyet’in elli saatlik hazırlık bombardımanına dayandıktan sonra İmparatorluk askerlerinin karşı taarruza geçtiğini bir görseniz, siz de anlarsınız.”

Anlatması kolay tabii ama o sahneye bizzat tanıklık etmiş biri olarak, kelimeler yaşananları anlatmakta yetersiz kalıyor.

“Ama o zaman… Tüh, yine mi alarm?”

Az önceki düşman saldırısında çalan siren sesi bu.

Basın mensuplarını saran o rahat hava anında yerini haber hırsına ve hırsa bırakıyor; herkes kalemi ve kamerası hazır bir şekilde ayağa fırlıyor. Ortada iyi bir fotoğraf fırsatı varsa, meslektaşlarının önüne geçmeye çalışmak gayet doğal.

Cephe hattına ulaşmamız lazım… Herkesin aklından geçen bu ama çok geçmeden beklenmedik bir manzarayla karşılaşıyoruz.

“Geliyorlar! Tam da düşündüğümüz gibi!”

Büyücülerden biri böyle bağırıyor. Duyulmayacak gibi değil; bunu duyunca bakışıyoruz.

“… Bu sefer pek bir intizamlılar.”

Açıkçası, gereğinden fazla düzenli olduklarını hissediyorum. Üssün farklı dillerin birbirine karıştığı kaotik bir keşmükeş içinde olması gerekirdi ama ortam fazlasıyla intizamlı.

Sıradan bir gün olduğu söylenemezdi belki ama birlikler paniklemekten ziyade daha “faal” bir haldeydi.

Yani…

“Bir saldırı bekliyorlar mıydı?”

Birisi hepimizin aklından geçenleri fısıldıyor. Belli ki bu, temel kuşatmalı muharebe taktiklerinden biri. Neyse ki merkeze gerilimi bir nebze olsun yansıtan bir haber gönderebileceğim… ama buradaki çalışmamın hâlâ sönük kaldığı aşikâr.

Artık gerçekten Drake’in ağzından laf almam gereken raddeye geldim. Ona daha kararlı bir şekilde yaklaşmaya karar veriyorum. Çatışmanın hemen ardından böyle bodoslama yaklaşmanın zor olabileceğini biliyorum ama durum bir nebze yatışmış gibi görününce adamla buluşmak üzere yanıma sigara ve içki alıp kışlaya doğru yola koyuluyorum — ki bunun ne kadar zamanlı bir hamle olduğu ortaya çıkıyor.

Belki de kendi çapında küçük bir zafer kutlaması yapıyordu? Çünkü ben oraya vardığımda masasının üzerinde açılmış bir şişe duruyordu. Bir gazetecinin en iyi dostu, hedefimin dilini çözmek için çoktan işe koyulmuş bile.

“Selam, Andrew. Ben de ne zaman ortaya çıkacaksın diye merak ediyordum.”

Özgüvenini hafifçe dışa vuran Drake, bardağından bir yudum alıp tadını çıkarıyor. İçki içtiğine göre görevde olmamalı. Çatışmanın stresini mi atıyor acaba?

Bunun mükemmel bir fırsat olduğunu düşünüp yanına oturuyorum.

“Düşmanın bugün saldıracağını önceden biliyor muydunuz?”

“Sanki bunu gizliyormuşuz gibi konuşuyorsun, ama evet. Onlara karşı hazırlığımız tamdı.”

“Planlarını önceden sezmiş olmanız harika iş.” Geleceklerini nereden biliyordunuz?”

“Andrew, bu askeri bir sır. Benimle röportaj yapmaya çalışıyorsan vazgeç.”

“Lütfen ama. Bir dostuna kıyak geç.”

Ben ısrar edince acı acı tebessüm edip kadehinden bir yudum daha alıyor. “İlla bilmek istiyorsan, Lergen Muharebe Grubu’nun ve komutanının geçmişteki eylemlerini titizlikle analiz etmemizin bir sonucu diyeyim.”

Bu gerçek bir cevap değil. Kesinlikle uğruna dil dökeceğim türden bir yanıt hiç değil; memleketteki sıcak şöminelerinin karşısında haberlerimi okuyan herhangi biri bile bu kadarını kendi kendine tahmin edebilirdi.

Fakat ‘Muharebe Grubu’ kelimesi dikkatimi çekiyor.

“Bu arada, merak ediyordum: ‘Kampfgruppe’ tam olarak nedir? Terime pek aşina değilim, o yüzden bilgili birine sormak istiyordum.”

“Ne? Aslında gayet basit bir şey… Ah, doğru ya, sen Ren Cephesi’ndeydin. Bilmemen pek de şaşırtıcı değil o zaman.” Drake buruk bir şekilde gülümsüyor. “İmparatorluk’un son zamanlarda kullanmaya başladığı birlik düzenlerinden biri. Tek bir komutanın altında farklı birlikleri bir araya getirerek geçici bir görev gücü oluşturuyorlar. Biraz bizim çok uluslu birliğimize benziyor.”

“Yani bir alaydan ya da tugaydan farklı mı?”

Drake başıyla onaylıyor. “Evet, bunu tamamen farklı bir şey olarak düşün. Ölçek olarak kıyaslanabilir olsa da, benzer görünse bile teşkilat yapısı farklı. Asıl komuta zincirlerine bakılmaksızın eldeki veya uygun olan piyade, tank, hava büyücüsü ve benzeri taburları bir araya getirerek ihtiyaca göre oluşturulmuş geçici bir teşekkül.”

“Geçici ve eğreti birlikler oldukları için de… Komutanlarının adıyla mı anılıyorlar?”

“Aynen öyle. Yani karşı karşıya olduğumuz komutan, İmparatorluk Ordusu’ndan Albay von Lergen.”

“Dürüst olmak gerekirse bu pek tanıdık olduğum bir isim değil.”

Gerçekten kafam karıştı. Övünmeyi sevmem ama cephe hattında görev yapan tüm üst düzey subayların isimlerini ezberlediğimden gayet emindim.

Ren Cephesi’ndeyken pürdikkat kesilerek çok şey öğrenmiştim; doğuya gönderildiğim güne kadar da gazete merkezinin arşiv odasındaki en son raporları su gibi içerek bilgilerimi güncel tuttum. Tabii ki hem düşmanı hem de müttefikleri incelemiştim.

“Merkezdeki fihrist kartlarını taraşaydım belki bir şeyler çıkardı ama adını daha önce duyduğumu söyleyemem. Nasıl bir adamdır kendisi?”

“Onu tanımıyor olmana şaşırmadım.”

“Neden öyle dediniz?”

“Aslında İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın merkezinde görev yapıyordu. Kendisiyle doğrudan bir işiniz yoksa durduk yere ilgilinizi çekecek türden biri değil. Her şeyden önce, vaktinin çoğunu geri hizmette geçirdiği için öne çıkma şansı pek olmadı.”

“Anladım. Yani geçmişi askeri bürokrasiye dayanıyor, öyle mi? Hım, öyle birinin muharebe meydanına inmek konusunda bu kadar hevesli olmasını beklemezdim.”

“Ordu hakkındaki bilgilerini biraz tazelesen iyi olur Andrew. Bu adamlar bürokrat, doğru; ama özünde birer kurmay subaylar. Başka bir deyişle, bu tipleri hafife almaya gelmez. Harekât Dairesi’nin en parlak stratejistlerinden biri olup olmaması bir yana, parlak bir taktisyen olduğuna şüphe yok.”

“Öyle diyorsunuz ama sonuçta geri hizmet uzmanı, değil mi? O tiplerin çoğunun derli toplu masalarında kurulup mesai saati biter bitmez toz olduğunu duymuştum.”

Pratikte nasıl uygulanacağına dair en ufak fikirleri olmayan, teoriler savuran her şeyi çok bilmişler… Yani masa başı komutanları.

Commonwealth askerlerinin, sözde profesyonel olan bu insanlara sıkça savurduğu dobra ve kaba hakaretleri hatırlayınca, nasıl bir tip olduğunu gözümde canlandırmak hiç de zor olmuyor.

“Memlekette duyduğun eleştiriler, sanırım? Ne yazık ki İmparatorluk’un adamları farklı görünüyor. Bakarak bile anlayabilirsin; şehir merkezlerini sonuna kadar inatla savunmaya hazırlar, ancak savunulamayacak bölgeleri gözlerini bile kırpmadan anında terk ediyorlar. Savunma anlayışları gösterişsiz… ve pragmatik.”

Drake’in sesinde hafif bir gerginlik seziliyor. Sadece gizemli bir düşmana karşı teyakkuzda da olabilir tabii, ama konuşma tarzında bunu çok daha somut kılan bir şeyler var.

“Çetin ceviz olduklarını mı kastediyorsunuz?”

“İmparatorluk Harekât Dairesi’ndeki tiplerin hepsi korkunç adamlar olmalı.”

“Gerçekten o kadar kötü olabilirler mi…? Açıkçası Federasyon Ordusu’nun resmi bilgilendirmesi, çantada keklik bir zafer kazanacakmışız gibi hissettirmişti.”

Buram buram atlatma haber kokusu alıyorum. Komünist Parti’nin elaleme karşı imaj derdinde olduğunun farkındayım, ama buraya konuşlandırılmış Commonwealth kuvvetleriyle olan koordinasyon ve iletişimi aksatacak kadar gözleri kör olmuş olabilir mi? Bundan harika bir haber çıkar.

Pekala, ya sansüre takılır ya da yayınlanması yasaklanır.

En azından bir kenara ilginç bir ayrıntı olarak not edebileceğimi düşünüyorum. Belki ileride işe yarar.

“Bunun çetin bir muharebe olacağını mı düşünüyorsunuz Albay Drake? Açıkçası düşman büyücülerinin kurbağa gibi tepemize sıçrayıp durması beni endişelendirmeye yetiyor.”

“Üstünlüğün bizde olduğuna şüphe yok. Kuşatmaya tahsis edilen kuvvetler açısından bile, onların tek bir Muharebe Grubu’na karşı bizim üç tümenimiz var. Bölgede konuşlu diğer Federasyon birliklerini de katarsak sayıca ezici bir üstünlüğe sahibiz.”

Evet, bunu duyunca ilk bakışta bizim tarafın savaş gücünün düşmanı katkat aştığı açıkça görülüyor. Hatta muharebenin ezici bir zaferle sonuçlanması gerekir.

“Buna rağmen en ufak bir bocalama göstermiyorlar.”

“… Yani destek kuvvet beklediklerini mi ima ediyorsunuz Albay?”

“Aynen öyle” der gibi başını sallıyor. “Buna karşı teyakkuzdayız. Ama dürüst olmak gerekirse, şüpheliyim.”

“Ne konuda?”

Sorum üzerine Drake’in dudaklarının kenarı hafif bir tebessümle kıvrılıyor. “Şimdiden söyleyeyim, bu kesinlikle aramızda kalacak. Bu sırrı gidip herkese yumurtla diye anlatmıyorum.”

“Anlaşıldı, Albay.”

“Güzel.” Drake başıyla onaylıyor. “İmparatorluk Ordusu’nun daha fazla takviye kuvvet çıkaracak kadar ihtiyatı kalmış olmamalı… Bir yandan güneyde kuvvet toplarken aynı anda buradaki kuşatmayı yarma planları yapıyorlarsa…”

“İmparatorluk bile sınırlarına dayanmış olmalı, değil mi?”

“Daha ziyade ‘özellikle İmparatorluk’ desek daha doğru olur.”

Bakışlarımdan sebebini anlamadığımı görünce, hayal kırıklığıyla omuz silkiyor.

Açıkçası, çocuk muamelesi görüyormuş gibi hissediyorum… Yine de şansımı deneyip sormalıyım.

“Şeyyy, Albay Drake. Neden böyle düşündüğünüz konusunda beni aydınlatmak ister misiniz?”

“Andrew, neden burada olduğunu unuttun mu? Tek bir ülke olan İmparatorluk, dünyanın geri kalanına karşı savaş yürütüyor.”

“Yani sınırlarına ulaştıklarını mı kastediyorsunuz?”

“Eh, bu kadarını anladıysan işimiz kolaylaşır. Dünyaya karşı savaşabilecek kapasitede olmalarına mı şaşırmalı yoksa buna kalkışacak kadar aptal olmalarına mı gülmeli konusunu bir kenara bırakırsak… dinle,” diyor ve ciddi bir ifadeyle devam ediyor. “Nihayetinde bu bir matematik meselesi.”

“Matematik mi?” Yüzümü ekşitiyorum. “Memlekette matematikte o kadar kötüydüm ki öğretmenim Bay Johan’a kahrından illallah ettirmiştim, bu yüzden konuyu basit tutarsanız sevinirim.”

“Kafanı kurcalayacak zor bir şey yok. Tek yapman gereken nüfusları kıyaslamak. İmparatorluk ne tür bir büyü kullanmaya çalışırsa çalışsın, nüfusunun ne kadarını askere alabileceğinin bir sınırı var.”

“… Ve şimdi o sınıra yaklaşıyor olmalılar.”

Öyle olmalı. Aynı anda beş rakiple dövüşüp kazanmayı başaran biri bile, altı kişiyle karşı karşıya kalırsa yenilir. İmparatorluk Ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, vatanları diplomatik ve siyasi cephelerde sınıfta kalıyor. Ama en şaşırtıcı olan şey verdikleri tepki. Bu şartlar altında bile İmparatorluk savaşmaya devam etmek istiyor gibi görünüyor.

Savaşın insan zihni üzerinde zararlı bir etkisi olabilir mi acaba?

“Biraz daha böyle giderse çocukları asker olarak kullanacaklar!”

Az kalsın bir tanesini gördüğümü ağzımdan kaçırıyordum.

Çekmek için kullandığım film de dahil olmak üzere atlatma haberim, bir Federasyon gözetmeni tarafından çoktan çöpe atıldı.

Üstelik bana verdikleri yeni filmin kalitesi de şüpheli. Sonunda karanlık odaya girip birkaç fotoğrafı banyo edebildiğimde, o kadar berbat çıktılar ki ağlamak istedim.

Ne yazık ki, topyekün savaş sırasında hayat genelde böyle olur. Federasyon’un filmleri kalitesiz olabilir ama en azından çocuk askerlere başvurmaya başlamadılar… bildiğim kadarıyla. Bulunduğum cephe dışındaki yerleri göremediğim için kesin bir şey söyleyemem.

Yine de çocukların ellerinde silahlarla havalandığı İmparatorluk’tan daha iyi durumda olmalılar.

“Bağışlayın Albay ama o kadar sıkışmışlarsa, bu zaten şah mat demek değil midir? Zaferimizin yakın olduğu anlamına gelmez mi?”

“İnsan öyle düşünüyor, değil mi?”

“Evet.” Başımı sallıyorum. Mantıken bakıldığında, İmparatorluk’un yakında pes etmesi gerekiyormuş gibi görünüyor.

“Gerçekten mantıklı bir adamsın.”

Tek yapabildiğim tekrar başımı sallamak oluyor. “Iııı…”

“Ama İmparatorluktakiler, hepsi kaçık olmaya meyillidir. Bana bir iyilik yap ve bunu sakın unutma.”

“… Bu hususta, aklı başında bir Commonwealth askeriyle röportaj yapmak isterdim. Ne dersiniz?” Not defterimi bir mikrofon gibi uzattığımda Drake yüzünü buruşturuyor.

“Anlaşma İttifakı’ndan gelen gönüllü büyücüler haricinde istediğin herkesi sorgulayabilirsin. Ama zaten en başından beri bunu yapmıyor muydun? Çekinme. Birini takdim etmem gerekirse memnuniyetle yardımcı olurum. Kiminle konuşmak istiyorsun?”

“Albayım, madem anladınız, o zaman…”

“Gönüllülerle bir röportaj ayarlamamı mı istiyorsun? Ülkelerinin çöküşüne tanıklık etmek zorunda kalan insanların yaralarını deşmesen olmaz mı lütfen? Büyücülerin ruh haliyle muharebe meydanındaki performansları arasında doğrudan bir bağ vardır. Bunu Ren Cephesi’nde kendin de gördün, değil mi Andrew?”

Buna verecek bir cevabım yok.

“Hmm. Seni farklı bir yöne sevk etmek adına… sana küçük bir ipucu vereyim.”

“Çok minnettar kalırım. “Bana ne vereceksiniz?”

Bir ipucu elde etmeyi umuyordum fakat albay ağır ve ciddi bir sesle yanıt veriyor.

“İmparatorluk Ordusu’ndan Zettour adındaki korgenerali bilir misin?”

“Hmm? Isı, bu ismi daha önce duyduğuma eminim. Durun bir hatırlamaya çalışayım… Sanırım demiryollarını yönetiyordu?”

Hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Önemsiz biri olduğundan falan değil, sadece göze çarpan pek bir vasfı olmayan sıradan, orta kademe subaylardan biri gibi geliyordu. Her halükarda üzerimde pek büyük bir iz bırakmamış olmalı ki adı zihnimde pek bir çağrışım yapmıyor.

“Yazık. Aklında tutmanda fayda olan bir adamdır.”

“Pekala.”

Hepsi bu mu yani? Söylediklerini bir kulağımdan sokup diğerinden çıkarıyorum. Bir gazetecinin dikkatini dağıtmak için sağa sola rastgele bilgiler saçmak oldukça acemice bir yöntem…

Geçmişi hatırlarken, şu an acı bir tebessümle gülümsüyorum.

“O ismi aklımda tutmamı söylemek gerçekten de iyi bir tavsiyeymiş.”

Fakat o zamanlar, gençliğimin verdiği tecrübesizlikle bunu göz ardı etmiştim.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla