18 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, SOLDİM 528
Soldim 528 mevzisindeki tahkimat çalışmalarının yavaş ilerlediğini yazacak olursam… bu bir çelişki mi sayılır? Bir mevziinin henüz tam manasıyla bir mevzi olmaması, genel askeri mantığa aykırı görünüyor elbette.
Fakat acı gerçek tam olarak bu. Ciddi bir malzeme kıtlığı yaşanıyor. Sonuç olarak, “saha bilgeliği” olarak bilinen o yaratıcı pratiklikle elimizdekilerle idare etmek zorunda kalıyoruz.
Yer altındaki bir depoyu yer altı siperine dönüştürmek bunun klasik bir örneği sayılabilir belki? Ve Yarbay Tanya von Degurechaff tam da böyle bir yerde konuşlanmış durumda.
Büyük bir Federasyon Ordusu taarruzuyla yüzleşmek üzere olduğu şu anda, yer altındaki o konforsuz derme çatma yatağında hafif bir şekerlemenin tadını çıkarıyor.
Tanıdık bir ses giderek yaklaşıyor.
Onu uyandıran şey her zaman patlayan top mermilerinin sesidir.
“… Cık. Her zamanki gibi, keyifli bir uyandırma servisi için biraz fazla gürültülü.” Yataktan fırlayıp kasketini kafasına geçirirken, zihninde canlanan sinir bozucu anılarla Ren Cephesi’ni hatırlıyor. Anıların güzel olduğu söylenir ama Ren Cephesi’nde güzel olan tek bir şey bile yoktu.
Tanya başını sallıyor. Yine de bazı şeyler iyileşmiş sayılır.
Mesela çalışma ortamı.
Çamurlu siperlerde sırılsıklam olmak yerine, su basmış derme çatma bir yatak odasından doğrudan savaş alanına geçebiliyor; bu da herhalde evden çalışma konforunun harika bir örneği olarak kutlanmalı.
“Düşman saldırısı! Düşman saldırısı! Tüm birlikler, muharebe düzenine geçin! Tekrar ediyorum, tüm birlikler muharebe düzenine geçin!”
Geciken alarmın yankısı ve herkesi silaha sarılmaya çağıran sesteki o belirgin gerginlik, geniş çaplı bir çatışmanın kaçınılmaz habercileridir. Son birkaç gündür düşmandan gelen baskının artması nedeniyle zaten bunu beklediğimizden, bunun kapsamlı bir Federasyon taarruzu olduğunu anlamak hiç de zor değil; yanlış anlaşılmaya mahal yok.
“Lanet komünistler. Fazla mesai yapmak sizin ideolojinize aykırı değil mi?!”
Titizlikle saldırıya hazırlanmak, birlikleri mevzilendirmek, topçu ve piyade koordinesini sağlamak… Bunlar öyle mesai saati bitince kapağı atıp bırakabileceğiniz türden işler değildir. Semender Muharebe Grubu gibi disiplinli bir birlik bile günde sadece beş saat çalışarak böyle bir işi haftalarca bitiremezdi. Komünistler işçi haklarını koruduklarını iddia ederler ama insanların emeğini kapitalistlerden çok daha etkili bir şekilde gasp ediyorlar.
Göğsünde adaletsizliğe, haksızlığa ve bu sapkınlığa karşı kabaran bir öfkeyle Tanya, emeğin bu şekilde ucuzlatılmasına asla müsaade etmeyeceğine kendi kendine ant içer. Bu haksız rekabet bağışlanamaz. Her şey adil bir şekilde yapılmalı.
Tanya haklı bir öfke kasırgasıyla komuta merkezi sığınağına vardığında, onu nöbetçi olan Yüzbaşı Ahrens ve Yüzbaşı Meybert’in raporları beklemektedir. Özeti, düşmanın adeta kan aramaya çıktığıdır.
Ve kendisi bilgilendirilirken bile komuta merkezi arı kovanı gibi kaynamaktadır. İlk olarak Teğmen Serebryakov, hızlı müdahale için taburla birlikte hazırda bekleyen Binbaşı Weiss’tan bir mesajla çıkagelir. Aynı zamanda muhabere personeli bilgileri B Grubu Karargâhına iletmekte ve hava filosundan takviye talep etmektedir.
Her şey prosedüre uygun şekilde yürütülmektedir.
Bereket versin ki bu durum, komutan olan Tanya’ya durumları üzerine düşünmesi için altından daha değerli olan—çok olmasa da—biraz zaman kazandırmaktadır.
“Düşman geliyorsa, tek seçeneğimiz karşılık vermek, öyle mi?” Tanya kendi kendine mırıldanır.
Savunmadaki bir komutan için bu, öngörülmesi gereken bir şeyden ziyade… evvelden belirlenmiş bir uyum gibidir. Ve açıkçası, düşman saldırısını püskürtmek için yaratıcı yaklaşımlara da pek meydan yoktur.
“Yüzbaşı Ahrens, zırhlı birliklerin durumu nedir?”
“Hâlâ hepsi sığınaklarda saklanıyor. Kayıp yok.”
Sormasına gerek kalmadan Meybert, kendisinden de bilgi beklediğini anlar. “Topçularda da durum aynı. Piyadeye tek tük destek sağlayan manga dışında, bataryalar sonraya saklanıyor… gerçi kalan mühimmatımızın yaklaşık yüzde onu bir patlamaya kurban gitti.”
“Geçen günkü ağır bir darbeydi. Erzakımızın bombalarla parça parça edilmesi sinir bozucu bir başarısızlıktı.”
Hazırlık bombardımanı mı, taciz ateşi mi yoksa Federasyon’un sadece toplarını sergilemesi mi belli değil ama topçuları Soldim 528’e zarar verip duruyor.
Malzeme eksikliği nedeniyle mevzi inşaatı geride kalıyor. Bu öldürücü bir darbe değil ama iyimser olmayı zorlaştıracak kadar da dert kaynağı. Ren Cephesi’ndeki günlerle kıyaslandığında bu savaş o kadar sefilce ki insan neredeyse oturup ağlayacak.
Eskiden mühimmat ve malzeme gırla giderdi. Şimdilerde elimizdeki mühimmatı ve kumanyayı depolayacak kadar bile yer yok. Yeterince korunaklı alan yok. Bu yüzden ikmal malzemeleri adeta ordugah alanlarında depolanıyor ve düşmanın serseri mermileri geçici depolarımızın bir kısmını havaya uçurdu.
Yanmış buğdayları toplamak belki bir şeye yarayabilir. Fakat patlamış mermileri toplayıp yeniden kullanmak pek mümkün değil. Geri dönüşümün de bir sınırı var.
“Pekala, çevremizde düşman piyadeleri varsa… sonunda topyekün bir taarruzla mı karşı karşıyayız?”
Düşmanın hareketleri klasik bir saldırı kalıbına mükemmelen uyuyor. Piyade milim milim ilerliyor ve birkaç günlük hazırlığın ardından saldırıya geçiyor. Bu sırada kuşatma altındaki taraf bulabildiği tüm mühimmatı yığıp bekliyor. Kitaba uygun bir taarruz ve savunma.
Aniden Tanya bir şeylerin eksik olduğunu fark eder. Adını koymak gerekirse: Taarruz borusu, modern çağın Gjallarhorn’u sayılan o hazırlık bombardımanı. Gökyüzünün kontrolünü ele geçirmek için hava büyücülerinin yapacağı bir saldırı için bile vazgeçilmezdir bu.
Teori böyledir.
Taktiksel bir baskın için kısa ve yoğun bir bombardıman uygun bir çözüm kabul edilir ama normalde destekleyici topçu ateşi bir taarruzun olmazsa olmaz unsurudur.
“Gece baskını bile değil, bu yüzden kapsamlı bir hazırlık bombardımanı yapmamaları garip.”
“Ama Yarbayım, muhtemelen onların da ellerinde o kadar çok mühimmat yoktur, değil mi?”
Tanya, Meybert’in bu makul tespitine yanıt olarak neredeyse başını sallayacaktır ama kendini tutar; iyimserliğe teslim olunamaz.
Kural olarak, kesinlikle beyan edilemeyen her şey bir varsayımdan ibarettir. Hepsinden öte, son zamanlarda Federasyon hakkında içimde kötü bir his var. Burası muazzam malzeme bolluğuyla kutsanmış bir devlet. Sıkıntı çekiyor olsalar bile, düşman az önce düşen birkaç tek tük mermiden başka bir destek olmaksızın piyadelerini gerçekten öne sürer miydi?
“Bizi böyle düşünmeye sevk etmek için kurulmuş bir tuzak olma ihtimalini aklımızdan çıkarmamalıyız.”
Gerçi düşman bombardımanlarının pat diye kesilmeye meyilli olduğu da bir gerçek. Bu da işi çetrefilli hale getiriyor.
“Şu an için düşman topçusu geçici olarak sessiz. Bunu nadir bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Asıl mesele düşman piyadesinin üzerimizde ne kadar baskı kuracağı. Bu da Teğmen Tospan’ın birliğinin ne kadar süre dayanabileceğine bağlı…”
Ondan pek bir şey bekleyemeyiz ya, neyse.
En kötü senaryoda Tanya, tıpkı Federasyon Ordusu gibi çakma bir komuta grubu hamlesi daha yapmak zorunda kalacaktır. Dışarı çıkmaya, Serebryakov’la birlikte piyadelerin kıçına tekmeyi basmaya ve gerekirse altlarına bez bağlamaya bile hazırdır.
Tanya’nın telsiz cihazına yapışmış haldeki yaveri, bir haykırışla onun düşünce zincirini keser.
“Teğmen Tospan bir öneride bulunmak istiyor!”
“Ne? Teğmen Tospan mı? Ver şunu bana.” Ahizeyi Serebryakov’un elinden çekip alır. Beklenen baş ağrısının tam da şu an kapıya dayandığı hissi omurgasından aşağı soğuk bir ürperti gönderir.
Sadece komünistler bile başımızı ağrıtmaya yetip artıyor. Bu noktada elimize geçen her türlü yardımı kabul etmek zorundayız. Zaten sınırlarımıza dayanmış durumdayız. Sakın bir aptallık yapmaya kalkışma, Teğmen Tospan. Makul bir insan olabilirim ama sabrımın da bir sonu olduğunu öğreneceksin.
“Ben Yarbay von Degurechaff. Kısa kesersen memnun olurum, Teğmen Tospan.”
“Emredersiniz komutanım. O halde emirlerinizi alabilir miyim?”
“Emirler mi?” Hazırlıksız yakalanan Tanya, kelimeyi papağan gibi ona tekrar etmekle yetinir. Savunma hattı için gerekli talimatları zaten vermişti. Savunma planı hazırlanmış, personel mevzilendirilmişti; herkes işlerin nasıl yürüyeceğini biliyordu.
Son dakikada, kuşatma altındayken ve saldırı yerken savunma hattındaki piyade komutanına nasıl bir emir verebilirdi ki?
Yapılacak tek şey savunma yapmaktı. Bunu karargahtaki Muharebe Grubu komutanından teyit etmesine gerek olmamalıydı.
“Bağışlayın, Teğmen Tospan. Emir derken neyi kastediyorsunuz? Zaten vermiş olduğumdan oldukça eminim. Savunmayı idare etme planıysa, onu daha önce almış olmalıydınız.”
“Evet, Yarbayım. Şey, kural olarak ordu, bu ölçekte bir düşman saldırısıyla karşılaştığımızda geri çekilmemizi öngörür. Fakat bunu yapamıyorsak, birlik komutanının ölene kadar savaşma emri vermesi mümkündür.”
“… Bir dakika, geri çekilmek ve ölüm mü? Sen piyade talimnamesinden mi alıntı yapıyorsun?!”
“Evet, eğer canımız pahasına savunma emri verirseniz…”
Söylediklerimi geri alıyorum. Bunu düşündüğüm için kendimi bile yargılıyorum.
Tanya farkında olmadan sırıtır.
Ahizeyi kulağından uzaklaştırarak, hazır bulunan tüm subayların duyabileceği bir ses tonuyla onu över. “Ne adam ama.”
İnatçı bir aptal, başka bir deyişle kullanışlı bir kurban demektir; kendisine ne söylenirse azimle yerine getirecek biri. Zihin ne kadar hassassa, çarkları o kadar hızlı döner ve bir kriz anında kaçma olasılığı da o kadar artar. Bir aptal bile, eğer dik kafalı bir ruha sahipse… nadir bulunur harika bir et kalkanına ve minnetle karşılanacak bir varlığa dönüşebilir.
Ah, Teğmen Tospan. Tanya onun bu aşırı dürüstlüğünü gönülden kutlama niyetindedir.
Bahse girerim ben olsam kaçardım.
Hayır, çoktan sırra kadem basmış olacağımdan şüphem yok. Ölene kadar savaşmak gayet doğalmıymış gibi mevzini seve seve koruduğun için sana saygı duyuyorum.
Ahizeyi ağzına yaklaştıran Tanya, makinedeki bir çarktan diğerine duyduğu sempatisini dile getirir. “Seni sevdim, Teğmen Tospan!”
“Efendim?”
“Emri Albay von Lergen adına göndereceğim.”
Onun adına yapmak sadece göstermelik bir prosedürden ibarettir. Ölene kadar savaşma emrini veren Tanya’nın kendisidir. Bir eylemin bir tepki doğurması son derece makuldür.
“Ayrıca emri getirenleri de takviye kuvvet olarak yanında tutabilirsin. Dayanmanıza ihtiyacım var. Sıkı durun! Ne de olsa kuşatılmış durumdayız. Nereye çekilmemiz bekleniyor ki?”
Tospan’ın birliğiyle başlangıçta eşleştirilmiş olan Üsteğmen Grantz’ın birliği Korgeneral von Zettour’la gittiği için, piyadeler düşürülmüş bir ateş gücüyle hareket ediyordu. Üsteğmen Wüstemann’ın bölüğünü saklamayı tercih ederdim ama bu gediği kapatmak için onları kullanmanın tam zamanı herhalde.
Şu an için emrimde sadece iki büyücü bölüğü bulunması beni zora sokmayacaktır. Piyade dayanabilirse, Ahrens ve Meybert’i topçu ve zırhlı birlikleriyle birlikte stratejik ihtiyat olarak tutmak fazlasıyla yeterli olacaktır.
“Haklısınız, Yarbayım. Sadece yönetmelik gereği teyit etmek zorundaydım. Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.”
“Hiç sorun değil! Gayet iyi! Onaylıyorum! Gerçekten çok iyi anlıyorum, Teğmen Tospan!”
Piyade. Bağımsız piyade.
Başka bir deyişle, savaşın temel taşı.
Sadece yöneticilerden oluşan işleyen bir şirket kuramazsınız. Bir holding şirketi esasen bir genelkurmay gibidir. Aşağıda işi fiilen yapan insanlar olmadıkça müessese var olamaz.
En nihayetinde Tanya, o gaddar yöneticilik becerilerini sergilemek ve dürüst Tospan ile birliklerinin iliğini kemiğini sömürünceye kadar çalıştırmak zorunda kalır.
“Üsteğmen Wüstemann’ın büyücü bölüğünü gönderiyorum. Grantz’ın seviyesinde değildir ama idare edin artık.”
“Teşekkür ederim!”
Rolünü anlayan astlara uygun performans değerlendirmeleri yapılmalıdır. Emredildiğinde canı pahasına bir mevziyi savunma istekliliği Tanya’nın işine gelmektedir.
Şüphesiz barış zamanında bu son derece yararsız, ürkekçe bir tutumdur. Fakat savaş zamanında, bir savunma muharebesinde böyle nadir fıtrattaki askerlerden daha iyisi yoktur. Antik çağlardan bir generalin zeki askerler yerine, emir aldıklarında görevlerini azimle yerine getirecek inatçı askerleri tercih ettiğini savunması mantıklıdır.
Kullanımları çok kolay. Sızlanmayan veya şikayet etmeyen insan kaynakları! Bu bir yöneticinin ezeli idealine umut verici derecede yaklaşıyor. Kişisel duygularımı bir kenara bıraksam bile, piyade planlarınızın dingili olabiliyorsa savaşmak çok daha kolay hale gelir.
“Duydun değil mi, Teğmen Wüstemann? Emirleri Teğmen Tospan’a ilettikten sonra, muharebede ona destek olacaksın.”
“Evet, komutanım!”
Onun bu coşkulu yanıtına başıyla onay veren Tanya, omuzlarını esnetir.
Arka hatlar, ha? Makul derecede güvenli bir karargâhta yan gelip yatmak hiç de fena olmazdı, hatta bu tam benim kişisel idealim ama… Tospan gibi canla başla savaşan birine hayatı pahasına savunma emri veren komutan olmak kulağa epey hoş geliyor olmalı.
Meybert nöbetçi subay olduğu için genel duruma hâkim. Tanya geri kalanını ona bırakırsa hiçbir sorun çıkmaz.
İtibar, itibar, itibar.
Olacağı varmış. İnsanlar politik hayvanlardır. Yapılması gerekeni yapacaklar.
“Yüzbaşı Meybert, buradaki komutayı size devrediyorum.”
“Evet, komutanım! Bana güvenebilirsiniz! Ancak siz nereye gidiyorsunuz?”
“Tabii ki ön cepheye,” diye ilan eder Tanya, yüzüne ciddi bir ifade oturtarak. Aslında onunla yer değiştirip geride kalmayı çok isterdi ama rütbesi buna izin vermez.
Bu durumda, en azından birkaç puan toplamalı.
“Ben sadece küçük bir kızım. Birliklerime canları pahasına mevzilerini korumalarını emredip sonra bir dinlenme koltuğuna kurulacak kadar yüzsüz değilim—her ne kadar hayat öyle olsa çok kolaylaşacak olsa da!”
“Ha-ha-ha!” Komuta merkezini dolduran kuru kahkahalar, astlarının durumun ciddiyetini kavradıklarını ve bunun altında ezilme tehlikesi taşımadıklarını gösteriyor.
Kahkahanın ruh sağlığı üzerindeki etkileri gerçekten de yadsınamaz. Bir komedyenin moral ziyaretine gelmesi harika olurdu ama… İmparatorluk’tan biri gelecekse, belki de bir sirk bulmak daha mantıklıdır? Bir dahaki fırsatta buna bir baksam iyi olacak.
“Teğmen Serebryakov, biz de çevre hattındaki çatışmaya katılıyoruz. Teğmen Tospan ve diğerlerinin işini kolaylaştıralım. İşte o güzel dayanışma ruhu tam olarak budur.”
“Evet, komutanım! Cehenneme gitseniz bile peşinizden gelirim!”
Serebryakov’un canlı yanıtı adeta bir nefes tazeliğindedir. İstekli bir astım olduğu sürece can sıkıcı bir iş bile başım üstüne.
Ve böylece, işi gönüllülük esasına dayanarak Tanya, Tospan’ın savunmayı komuta ettiği birinci hatta doğru yola çıkar.
Savaştayız, bu yüzden düşman saldırıları beklenen bir şey.
Fakat vardığında kendisini karşılayan manzara tiksindirici derecede çirkindir.
“… Bu inanılmaz,” diye mırıldanır düşman askerlerinin cesetlerini görünce.
Evet, çoğul. Cesetler her yere saçılmıştır.
Eğer bu, Ren Cephesi’nin ilk günleri, diyelim ki 1923 olsaydı durum farklı olurdu.
Makineli tüfeklerin gücünü henüz öğrenmediğimiz bir çağda, bu kadar sıkışık düzende taarruz etme doktrini belki hâlâ haklı çıkarılabilirdi.
Ama şu an Birleşik Yıl 1927.
Bu savaş kaç yıldır devam ediyor? Yoksa Federasyon ideolojisi uzay-zamanı büküyor mu? Burada hangi yıldayız? Antik bir lejyonu falan mı çağırdınız? Bu sıkı düzen de neyin nesi?
Elbette Federasyon Ordusu bile birliklerini bir dereceye kadar dağıtmış durumda. Ama İmparatorluğun korunaklı ve tahkim edilmiş atış mevzilerine hücum etme şekillerine bakılırsa, adeta birer insan mermisinden farksızlar. Birlik bütünlüğünü korumayı kolaylaştırmak için bilerek sıkı düzende toplanıyor gibiler. Belki bir sis perdesi olsaydı işler biraz farklı olabilirdi ama mevcut haliyle keklik gibi avlanıyorlar.
Hafif makineli tüfeklerimizin ritmik ateşi iç ferahlatıcı ama insanlar Tanya’nın gözleri önünde biçiliyor.
“Bu lanet Komünistler. İnsan hayatına hiç mi değer vermiyorlar?”
Kaynakların bu şekilde heba edilmesi insanlık, ekonomi veya askerlik açısından asla haklı çıkarılamaz. Dürüst olmak gerekirse, bunu makul bulan tek düşünce yapısı Komünizmdir.
İnsan kaynaklarını ne sanıyorlar?
Düzgün bir insan olarak, Varlık X kadar meşum olan bu tarikatçıları düşündükçe midem bulanıyor.
“Sadece emir veren bu adamlar son derece sorumsuz. Bu tür şeylerin değişmesi gerekiyor.” Tanya elinde olmadan haklı öfkesini dile getirir.
Düşününce, Federasyon’un kendi insan kaynaklarını nasıl heba etmeyi seçtiği Tanya’nın umursaması gereken bir şey değildir.
Aslında, aptal olmalarına seviniyorum.
Yine de Tanya von Degurechaff—iyi bir vatandaş olmakla gurur duysa da—ümitsizliğe kapılmalı. Dakyalıların aptallığına gülüp geçebilirdi—bilmedikleri için cahildiler—ama Federasyon Ordusu söz konusu olduğunda kıkırdayacak bir şey yoktu; onlar gerçeği biliyorlar.
Ancak Tanya, özgür düşünce ile görevi arasına net bir çizgi çeker.
Burası en ileri hattaki bir savunma mevziidir; dolayısıyla düşman üzerlerine çullanıyorsa, düşman cesetlerini ne kadar verimli bir şekilde seri üretime geçirebileceğini ve savaşma azimlerini nasıl yok edebileceğini görmek Tanya’nın görevidir.
Onlar düşman, bu yüzden sadece ölmeleri gerekiyor. Böylesine manasız ölümler yaşamalarına üzülüyorum elbette ama bu tamamen ayrı bir konu. Hukuki açıdan bile, konu öldürmek ya da öldürülmekse, bu Karneades’in kalasıdır. 3
“İyice yaklaştırın! Ateş kes! Henüz değil!”
Onları neşeyle biçmek kolay bir yöntemdir ama savaş alanında tembellikten ve kestirmeden gitmekten kaçınılmalıdır. Ne yazık ki Ren’dekinin aksine, Doğu Cephesi’nde hafif makineli tüfek namluları ve mühimmatı boşa harcanamayacak kadar kısıtlı.
Sınırsız baskı ateşi açacak kaynağımız olmadığı için askerler öylece mermi yağdıramaz. Mevcut şartlar altında en makul seçenek, yakın mesafe vuruşunun zamanlamasını en deneyimli nişancılara bırakıp beklemektir.
Yine de mühimmatın bu kadar kısıtlı olması sinir bozucu. Ren’de dudak uçuklatacak miktarda mühimmat heba etmiştik. Hatta buna “ulusal kaynakların inanılmaz boyutlarda aptalca bir israfı” bile denebilir.
Ancak o zamanlar, devlet çıkarının desteklediği ikmal ağının görülmemiş miktarda ikmali kesintisiz sağladığı bir çılgınlığın pençesindeydik.
Yine de akıllıların mı delilere, yoksa delilerin mi akıllılara imkân sağladığından pek emin değilim.
Doğu cephesinde bir şeyler tükenmiş olmalı. Lojistiğimizin sınırlarını yavaş yavaş görmeye başlıyoruz. Bol olması gereken top mermisi gibi malzemelerin ikmali bilhassa vahim durumda; o kadar bariz ki görmezden gelmek imkânsız.
“Ağır topçu ateşi geliyor!”
Emir subayının uyarı çığlığı Tanya’yı kendine getirir.
Demek o zamandır sessiz kalan düşman topları nihayet işe koyuluyor? Bir bombardıman için olabilecek en kötü zaman. Hadi ama, kahretsin. Meğer mühimmat saklıyorlarmış.
Tam piyadeleri ilerlerken, topçuları da tepemizde bir bombardıman estirerek bizi mevzilerimize hapsediyor. Federasyon piyadelerinin kendi topçu ateşinin sekmesiyle kaçınılmaz olarak vereceği zayiatı göz ardı ettiğiniz sürece, bu en ideal hamledir.
“Aşağılık pislikler. Demek piyadeleri harcanabilir ha?!”
Kötülük karşısında ürpermek işte tam olarak böyledir. Bu Komünistlerde insan hakları kavramı hiç mi yok?
“Düşman büyücüleri ne durumda?!”
“Sinyalleri görülüyor, mesafelerini koruyorlar.”
Ne yapmalıyız? Tanya kısa bir an düşünür. Düşman topçusu başımızı kaldırmamıza izin vermezken bir savunma savaşı yürütmek en kötüsüdür. Keşke karşı batarya ateşi veya geri çekilme emri verebilseydim diye geçirdiği tam o anda… saha telefonu çalmaya başlar.
Telefona doğru atılan Serebryakov, rapor vermek için başını kaldırır. “Yüzbaşı Meybert arıyor. Acilen karşı ateş açmak için izin istiyor!”
“Reddedildi!”
Serebryakov’un gergin bir ifadeyle aktardığı sözler korkunç derecede cezbedicidir. Tanya düşman topçusunu susturmak istiyor. Ateş altında kalan her asker bu hissi bilir.
Ancak hemen başını sallar.
Elbette, şahsen ateş açmalarına izin vermeyi çok isterdim. “Şu sinir bozucu düşman topçularını havaya uçurun” demek ne kadar harika hissettirirdi. Ne yazık ki, göreve odaklanmaktan gözü başka şey görmeyen Meybert bile mermi stoklarımızın sıkıntıda olduğunu fark edebilir. Harcayacak tek bir mermimiz bile yok.
“Ama Albayım!” Tanya’nın emir subayı, verdiği karardan memnun görünmeyerek karşılık verir. “Müsaadenizle! Bu bombardımana sadece katlanmaya devam etmemizin moralleri bozacağını düşünüyorum!”
“Hayır dedim!”
“En azından karşı taarruza geçemez miyiz?”
“Hayır, hayır demektir! Bunun için kesinlikle mermimiz yok! Beni daha fazla zorlama!”
Geri adım atmayı reddeden Serebryakov’un yüzündeki çaresizliği anlamıyor değilim. Aksine, Tanya da aynı şeyleri hissetmektedir.
Astıyla aynı hisleri paylaştığı için sevinmeli miydi? Yoksa kaderin onu gerçekte düşündüğünün tam tersini söylemeye zorlamasına feryat mı etmeliydi? Şüphesiz cevap ikincisiydi.
Ne yazık ki hem Varlık X hem de örgüt mantığı benimle oyuncak gibi oynuyor. Ah, ne kadar da çekmek zorundayım. Bir an için Tanya, elinde olmadan kendi acınası haline içten içe ağlar.
“Ama komutanım! Bu gidişle tamamen mevzilerimize çakılıp kalabiliriz!”
“Sorun değil! Buna büyücülerin engel olmasını sağlayacağız.” Diye devam eder, “Binbaşı Weiss’ı bağlayın.”
Elinde ahize, telefonun çalmasını beklerken Tanya bunun gerçekten doğru şey olup olmadığını kendine sormak zorunda kalır.
Düşman büyücülerine karşı tetikte olmamız gerekmez mi?
Ancak büyücü birliği şu anda bir oyalama unsuru olarak görev yapıyor. Bu durumda aşırı tedbirli davranıp Weiss ve diğerlerini boşta bırakmak muhtemelen daha büyük bir risk teşkil ediyor.
“Albayım, ben Binbaşı Weiss.”
“Merhaba Binbaşı. İş zamanı geldi.”
“Evet, komutanım. Emrinizdeyim.”
Böyle zamanlarda bile böylesine canlı bir yanıt almak ne kadar cesaret verici.
“Düşmanın o sinir bozucu mermilerini havada avlayın, Binbaşı. Büyücülerin topçu ateşine karşı savunmaya geçmesini istiyorum.”
“Bu büyüklükteki bir mevziyi korumamızı istiyorsunuz… sadece bizimle mi?”
Bıkkınlığın eşiğindeki ruhunu canlandırarak Weiss’a zorlu bir emir verir. İşler biraz farklı olsaydı muhtemelen onun haline acırdım.
İnsanlar, en ufak bir söze varana kadar bulundukları konuma bağlıdırlar. Tanya, mesleki zorunluluklar yüzünden özgürlüklerinin kısıtlanmasından yakınmayı her şeyden çok istese de, bu şikâyet ederek çözülebilecek bir sorun değildir. Bu sadece daha fazla çabanın boşa harcanması olurdu.
“Bunun için eğitildiniz. Vatanımızdaki o güzel günleri hatırlayın. Tabur ilk kurulduğu zamanlarda, doğanın o güzel koynunda bunu zaten yapmıştık.”
“Albayım! Birlik yoğunluğumuz son derece düşük! Sadece iki hava büyücüsü bölüğüyle bu kadar devasa bir alanı koruyamayız!”
“Binbaşı Weiss, tatbikat alanında size ne öğretmiştim? Geçmişteki ben size böyle sızlanmayı mı öğretti?”
Mantıklı itirazlarını dile getiren astlarını “azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz” kafasıyla bastıran insanlardan bir yol olmaz. Böyle tiksindirici emirlere başvurmak zorunda kaldığım bir gerçeklikten daha nahoş bir şey olamaz.
Zalim bir dünya.
Bu, orta düzey yöneticilik çilesinin ta kendisidir. Önce Tospan, şimdi de Weiss—durumu boş cesaretlendirmelerle geçiştirmek beni ağlatacak raddeye getiriyor.
“A-anlaşıldı… Elimizden geleni yapacağız.”
Onun bu kaskatı yanıtına rastgele bir destekle karşılık verip vermemeyi düşünecek vakit bile kalmadan savaşın seyri değişir.
“Düşman piyadeleri bölgemize yaklaşıyor!”
Tospan mı yoksa piyadelerin astsubaylarından biri mi? Her halükarda, alt rütbeli bir subayın uyarısı Tanya’nın başını kaldırmasına neden olur.
Ateş kesmelerini emrettiği için düşmanın ilerlemesi mantıklıdır. Kimse ne olduğunu anlamadan düşman o kadar yaklaşmıştır ki yüzlerini seçmek mümkündür. Tanya birliklerini biraz daha bekletirse, bir hücuma uğrama riskiyle karşı karşıya kalacaklar. Tam da var güçleriyle karşılık vermeleri gerektiğini düşünürken aklına bir şey takılır.
Sadece küçük bir fikir, ama küçük fikirler genellikle büyük değişimlere yol açar. Denemekten zarar gelmez herhalde.
“Büyücüler, durun! Sadece piyadelerin karşılık vermesini istiyorum!”
“Ha?”
Şaşkın büyücülere aldırış etmeyen piyadeler ateş etmeye başlar. Yanındaki Serebryakov’a gülümseyen Tanya, düşmanın taktiklerini taklit ettiklerini belirtir.
“Onları tatlı bir rüyaya daldıralım. Tıpkı Federasyon’daki rakiplerimizin topçuları yokmuş gibi davranması gibi, biz de büyücümüz yokmuş gibi davranacağız.”
“Buna kanacaklarını mı düşünüyorsunuz?”
Tanya, Serebryakov’un şüphesine iddialı bir şekilde yanıt verir. “Çabalarını takdir ediyorum Büyücü Üsteğmen, ama bir de er gibi düşünmeyi dene.”
“Hmm?”
Görünüşe göre büyücü subaylar kendi yeteneklerini sıklıkla hafife alıyor, bunları kanıksıyorlar. Tanya bir er olmadığı için sadece tahmin yürütebilir, ancak yine de düşman piyadelerinin tepelerindeki büyücülerden ne kadar dehşete düştüğünü hayal edebilir.
Onların sürekli tedirgin bir şekilde gökyüzüne bakıp büyücü aradıklarını kabul etmeliyiz. Ve makineli tüfek ateşinden kaçmaya çalışırken siper almak için mangalara ayrılma eğilimindedirler.
Pekala, eğer ortamda büyücü olmadığına ikna olurlarsa gökyüzüne ne kadar sık bakarlar?
Gökyüzüne… Bak işte bu güzel bir fikir. Tanya sırıtır.
Belanın her zaman tepeden yağdığı evrensel bir gerçektir.
“General von Zettour da… tamamen mantıksız davranıyor.”
“Mantıksız mı, komutanım?”
Tanya kendi kendine konuşuyordur ama emir subayı karşılık verince omuz silker.
“Üstüne gizli bilgileri sızdırmasını mı tavsiye ediyorsun, Teğmen Serebryakov?”
“H-hayır.” Serebryakov başını sallar, Tanya da bunun sadece bir şaka olduğunu belirtir. Siper arkasından Federasyon askerlerinin dalga dalga gelişine sürekli ateş etmek bir insanın ruh sağlığına iyi gelemez.
Cidden ama, bu çalışma ortamı muhtemelen olabilecek en kötüsü.
“… Şu karşı taarruza hazırlanarak biraz stres atalım mı?”
Siperlerinin arkasından gizlice bakan Tanya, düşman askerlerinin hızla yaklaştığını görür.
Temel olarak karaya odaklanmışlardır; hücumları sırasında gökyüzündeki tehditleri bilerek unutmaktadırlar. Verimli bir ilerleyiştir ama savaşın iki boyutta yürütüldüğünü düşünmek geçmişte kalması gereken bir zihniyettir.
Ne de olsa modern çağ, üç boyut çağıdır. Üzerlerine büyü formülleri fırlatan bir düşman olmadığı için kendilerini şanslı hisseden rahatlamış düşman erleri, ortalıkta büyücü olmadığını varsaymışlardır—Tanya da bu zayıflıktan sonuna kadar yararlanır.
“Tamam mıyız? Tamam mıyız? … Pekala, hadi gidelim!”
Ön safta liderlik etmenin nasıl bir şey olduğunu gösterircesine Tanya havaya fırlar.
Gökyüzünde süzülerek makineli tabancasıyla aşağıdaki düşmana ateş açar. Silahının namlusu ne zaman bir Federasyon askeriyle aynı hizaya gelse, tek yapması gereken tetiğin üzerindeki parmağını sıkmaktır.
Tak, tak-tak-tak. Büyü mermisi yağmuru aşağıdaki toprağa düşerken hoş bir patlama sesi yankılanır.
Federasyon piyadeleri nasıl karşılık vermeye çalışırsa çalışsın, artık çok geçtir. Ucu ucuna başlarını kaldırıp gökyüzüne bakmayı başarırlar ama büyük ihtimalle… başlarına ne geldiğini bile anlayamazlar.
Mana, dünyaya müdahale etmeye hazır şekilde büyü mermilerinin içinde tezahür eder. Saçtığımız patlama formüllerinin yakındaki binalara zarar vermemesi için daha az şarapnel üretecek şekilde yanmayı olabildiğince kontrol altında tutuyoruz.
Bu sadece tek bir saldırıdır. Ama iyi planlanmış bir pusudur.
Büyü mermileri patladıkça, bir zamanlar Federasyon askeri olan parçalar toprağa saçılır; o noktada birçoğu kararını verir.
“Temiz! “Temiz! Düşman askerleri savaşma azmini kaybediyor!”
Kimse ölmek istemez. Ölümün dehşetiyle yüzleştiğinde insanoğlunun içgüdüsü kaçmaktır. Bu içgüdü ancak belli bir düzeyde eğitim ve disiplinle bastırılabilir.
“01’den gruba! Siperleri fazla tahrip etmeyin! Teğmen Tospan’ı düşünün. Onlara saklanacak yer bırakmazsak özür dilemek zorunda kalacak olan benim!”
“Albayım! Düşman büyücüleri harekete geçti! Hızlı müdahale görevindeler gibi görünüyor; doğrudan üzerimize geliyorlar!”
Serebryakov’a minnetle baş sallayan Tanya, topçu savunması görevinde olan komutan yardımcısını çağırır.
“Binbaşı Weiss, düşman geldi. Düşman büyücüleri!”
“Nihayet boy göstermeye karar verdiler demek!”
“Okula geç kalan çocuklar gibi! Savaşa geç kalmak insani bir şeydir—ne de güzel. Kendi kendilerini baltaladıkları için minnettar olmalıyız sanırım.”
“Kesinlikle haklısınız! Geç kalan bu çocukları cezalandıralım mı?”
“Evet.” Onaylayarak başını sallar. “Tadını çıkarın.”
“Emredersiniz komutanım! Teğmen Serebryakov’u yanıma alabilir miyim?”
“Tabii. Teğmen, git ona destek ol.”
Emir subayını uzağa gönderdiğine göre Tanya’nın kendisine yeni bir eküri bulması gerekir. Neyse ki karadaki piyadelere karşı savunma yapmak pek de zor bir iş değildir.
Mükemmel, diye düşünür ve Tospan’ın piyadeleriyle yan yana savaşan genç adama hafifçe vurur. “Teğmen Wüstemann, gel karada benimle ebelemece oyna. Şu düşman erlerini darmadağın edelim!”
“A-anlaşıldı!”
Pekala. Yeni ortağı Wüstemann ile Tanya, geride kalan düşmanları temizlemeye koyulur. Yine de savaşma azmi çoktan çökmüş piyadeleri püskürtmek son derece basittir. Harbiye’den yeni mezun bir teğmen bile bu işte fena sayılmayacak bir performans gösterebilir.
Tanya, ellerinden ne geldiğini görmek için Wüstemann’ın birliğinin nasıl hareket ettiğini gözlemler ve zihinsel olarak hâlâ çok toy olduklarını not eder.
Beceriklilik açısından fena değiller ama Tospan’ın piyadeleriyle olan koordinasyonlarına yeterince dikkat etmiyorlar. Böylesine ani bir eşleşme olduğu ve henüz birbirlerinin yeteneklerini yakından bilmedikleri için belli bir müsamaha gösterilebilir ama aynı Muharebe Grubu’ndaysalar bilmeleri gerekir.
Fakat bu noktada Tanya, eğri oturup doğru konuşarak değerlendirmesini biraz gözden geçirmelidir. Aldıkları eğitim ve deneyim göz önüne alındığında… Elinden gelen ancak bu kadar oluyor sanırım.
Sadece Wüstemann değil; bütün büyücü subaylar nizamı piyadelerin işleyiş tarzına yabancı. Bu durum Harbiye’de bir dereceye kadar öğretilmektedir ama büyücü subayların çoğu piyadeleri değil, büyücü takımlarını ve bölüklerini sevk ve idare eder. Sadece bu tür bir harekât tarzına alışıyorlar.
Bu nedenle Wüstemann hakkındaki zihinsel değerlendirmesini Neredeyse standartlara uygun olarak günceller.
“Buradaki iş bitti. Düşmanı püskürttük.”
“Elinize sağlık.”
Görevlerini tamamlayan Tanya, fark ettiği hususlara dayanarak teğmene birkaç ipucu verir. “Harika bir çaba gösterdin ama piyadeler hakkında daha fazla şey öğrenmeni istiyorum. Bir büyücü bölüğüne komuta etme konusunda hâlâ deneyim eksikliğin olsa da gelişme gösteriyorsun. Yine de diğer sınıf ve birliklerin nasıl çalıştığını anlamıyor gibisin; bu da karma bir Muharebe Grubu’nun parçası olma amacını boşa çıkarıyor.”
“Çok mantıklı komutanım.”
“Açık konuşmak gerekirse seni suçlamıyorum. Yani durum pek iç açıcı değil ama… tecrübesizliğine rağmen yine de fena iş çıkarmıyorsun—bu bir gerçek.”
Tanya’nın ifade biçimi biraz serttir ama son derece yerinde bir değerlendirmedir.
“Bu sert iltifatınız için teşekkür ederim.”
Wüstemann itaatkâr bir şekilde başını sallar; gelişmeye açık biri olduğu söylenebilir. Eksik olan tek şey deneyimse, eğitim bu boşlukları doldurabilir. Geri bildirimi kabul eden ve öğrenmeye istekli bir bireye belli bir seviyeye kadar bir şeyler öğretilebilir.
Eğitimin gücünden derinden etkilenen Tanya, odağını tekrar işine çevirir ve piyade birliğinin yanına yürür.
“Teğmen Tospan nerede?”
“Buradayım!”
Siperin kenarından miğferli, is içinde kalmış bir yüz belirir.
“Ooo, sen de mi ön saflardan komuta ediyorsun?”
Aşırı açık sözlü insanlar ve kaytarmanın ne demek olduğunu bile bilmeyen ciddi aptallar söz konusu olduğunda, her şey onları nasıl kullandığınıza bakar.
Son zamanlarda Tanya, Tospan’ın hisselerinin tavan yaptığını hissetmektedir. Eh, sorunun bir kısmı da en dip noktadan başlamış olması.
Her neyse, hemen yanı başımda olduğu sürece bu işleri kolaylaştırıyor.
“Teğmenler, yapacak işimiz var.”
“Emredersiniz komutanım!”
Sadece tek bir yanıt gelir.
Sadece Tospan.
“… Teğmen Wüstemann?”
“Evet, komutanım,” diye yanıtlar genç subay, işinin bittiğinin verdiği rahatlamayla dolup taşarak. Bu hiç olmadı. Tedbiri ancak işin bittiğinde ve kahveni yudumlarken elden bırakabilirsin.
Daha az önce kendisini övüyordum ama galiba erken davranmışım. Uğraştırıcı biri. Tanya arkasından sırtına sert bir şaplak indirir. “Gevşemek için henüz çok erken, Teğmen.”
“N-nasıl? Hâlâ etrafta düşman mı var?” Vücudunun bir anda kaskatı kesilmesi tecrübesizliğini gözler önüne seriyordur. Sadece tam bir acemi, teyakkuz seviyesini düşmanın varlığına ya da yokluğuna göre ayarlar.
“Harika bir fırsat. Sahada yeniden eğitim. Hadi gidip ikmal malzemesi toplayalım.”
“Ha? İkmal malzemesi mi, komutanım?”
Şaşkın ifadesi bunu beklemediğini gösteriyordur ama Tanya başını sallar. “Sahipsiz kalan eşyaları toplayacağız; geri dönüşüm yaparak çevreye biraz nezaket gösterme vakti.”
Çevre dostu olmayı kendi çıkarınla harmanlamalısın, bu sayede bunu yapmaya devam edebilirsin.
Çevre dostu olmak harikadır çünkü ekonomik açıdan son derece mantıklıdır. Hukuka uygundur, ekonomik avantajlar sağlar ve piyasa dengesini temsil eder.
“Teğmen Wüstemann, mesele geride bırakılanları toplamak. Düşman cesetlerinden silahları, mühimmatı… işe yarar ne varsa alın. Bu da bir ikmal kaynağıdır.” Ona doğru tebessüm eder. “Ha, bir de sorgulamak için esir almanıza gerek yok. Onları öldürmenize de gerek yok, fakat fazla yaklaşıp da vurulmayın sakın.”
“… Bu… hiç ahlaki değil.”
“Nezih bir savaş yürütebileceğini mi sanıyorsun? Saçmalık.” Söz seçimine anında müdahale ederek çatık kaşlarla onu uyarır. “Yani kendini bu katliamın ortasına tamamen saf, adil, aklı başında ve ayık bir şekilde mi attığını söylüyorsun? Güldürme beni. Bu ancak aklını yitirmiş bir adamın lafı olabilir. Yüzünü buruştura buruştura biraz sıvı cesaret içip savaşa girmek çok daha insani bir şeydir.”
Bir an için kaşlarını çatar, belki de karşı çıkmayı düşünüyordur, ardından sızlanır: “O zaman siz sarhoş musunuz, Albayım?”
Vay be, gözümde fazla büyütmüşüm. Her şeyi harfiyen ciddiye almasına izin veremem. Hiç mi mecaz nedir duymadın?
“Ne kadar nezaketsizce. Eğer yetişkin birine benziyorsam gözlerini bir kontrol ettirmen gerek. Reşit olmayanların alkol ve tütün kullanmasının yasak olduğunu biliyorsun, bu yüzden elbette her zaman ayığım. Bak, hobim astlarıma işkence etmek falan değil,” diye savunur kendini, huzursuz hissederek. “Beni yanlış anlıyorsun gibi görünüyor. Ben son derece barışçıl, kanunlara saygılı bir bireyim. Özellikle savaşta kurallara ve yönetmeliklere uymamız gerektiğine inanıyorum. Birliklerimden de aynı şeyi bekliyorum.”
“Bağışlayın komutanım, ama ne demek istediğinizi anlayamadım.”
“Son derece basit.”
Astlarım dar görüşlü olmaya meyilli. Geçmişi hatırlayınca, Weiss ve Semender Muharebe Grubu’nun diğer kıdemlileri de eskiden aynı böyleydi; bu gerçek belirsiz bir dehşet veriyor.
Ancak gerçek şu ki savaştayız.
Tam da savaştayız diye Tanya insanlığına sıkı sıkıya tutunduğundan emin oluyordur.
“Biz askeriz. Vurmamız söylendiği için vuruyoruz. Çünkü bu makul bir emir. Nihayetinde sırf Genelkurmay bize öyle söylediği için tetiği çekiyoruz. Burada kim eğlence olsun diye birbirini öldürüyor ki?”
“Ama bu demek değil ki…”
“—Cesetleri yağmalamak mı istiyorsun?” Tanya acı bir tebessümle ona talimat verir. “Bu kadar bencil olma Teğmen, bu çocukça. Astlarım ve ben yalnızca işimizi yapıyoruz. İkmal malzemesi toplayalım dememin sebebi malzemeye ihtiyacımız olması; malzemeye ihtiyacımızın olması ise üstlerimizin bize bunu gerektiren emirler vermiş olması, hepsi bu.”
“… Yani ordunun… ordunun bunu emrettiğini mi söylüyorsunuz?”
“Teğmen Wüstemann, cepheye vatanseverlik gezisine çıkmış bir gönüllü olarak mı geldin?”
“Ülkemi sevmediğimi söyleyemem…”
“Haaah,” diye iç çeker Tanya. Wüstemann yetenekli olabilir ama bu garip düşünce tarzı Tanya’yı tereddütte bırakıyordur. Sessizce durup emir bekleyen Tospan sanki çok daha sevimli biridir.
Tospan’a doğru hızla döner ve ne yapması gerektiğine dair öz ve net bir açıklama yapar. “Teğmen Tospan, piyadelerin devriye gezmesini ve işe yarar eşyaları toplamasını istiyorum. Federasyon Ordusu’nun düşürdüğü hediyeleri toplayın.”
“Düşürülen eşyaları toplamak mı? Derhâl komutanım.”
Anında bir yanıt. Hiç tereddüt yok. Demek sadece kendisine söyleneni yapan biri bile bu kadar gelişme gösterebiliyor. Tanya için bu, başarılı bir eğitimin mükemmel bir örneğidir. Son zamanlarda beşeri sermayeye yatırım yapmayı epey eğlenceli bulmaya başlamıştır.
“Gördün mü Teğmen Wüstemann. Doğru çalışma disiplini işte budur.” Bunu aklından çıkarmamasını söyleyerek tekrar Tospan’a döner. Ne kadar ileri çıkabileceğine dair talimatlar verirken, beklenen karşı saldırı durumunda uygulanacak prosedürlerin üzerinden de geçer.
Açıkçası son derece verimli bir görüşme olmuştur. Ele ne geçerse toplama işi İmparatorluk Ordusu’nda o kadar standartlaşmıştır ki, Tospan gibilerle bile prosedürleri teyit eden kısa bir toplantı yapmak kâfidir.
Tanya muhtemelen bu optimizasyon karşısında sevinmelidir. Tabii bu tarz hususlarda verimli olmaya mecbur bırakıldığını pek düşünmek istemiyordur.
“Bu arada Albayım. Bu toplama işiyle ilgili bir soru sorabilir miyim? Madem piyadeleri dışarı gönderiyoruz, neden bir dış savunma hattı kurmayı düşünmüyoruz? Hazır fırsatımız varken ilerleyebiliriz.”
Şaşkınlık içinde adama bakakalır.
Bir öneri mi? Hem de Tospan’dan mı?
“… İlerlemek mi istiyorsun?”
“Evet Albayım. Düşman şu an ancak kısıtlı bir direnç gösterebilir.”
Mantıksal olarak haklı bir noktaya değiniyordur: İleri bir mevzi kurarsak, elde edeceğimiz alanı oyalama muharebesinde zaman kazanmak için kullanabiliriz. Ancak Tanya’nın, Tospan’dan gelen makul bir öneriyi bile kabul edememesi için pek çok sebep vardır.
“… Reddedildi. Taktiksel değerlendirmen doğru fakat bunun için yeterli mühimmat ve teçhizatımız yok. Dışarı çıkıp ödünç bir şeyler toplamak zorunda kalmamızın tek sebebi de bu zaten.”
“Ne çetin bir savaş… Milletin düşürdüğü ikmal malzemeleriyle savaşmak zorunda kalıyoruz.”
“Gerçekten öyle Teğmen Tospan. Sana tamamen katılıyorum.”
İşin trajikomik yanı, ne zaman elimizde adam olsa malzememiz eksik, ne zaman malzememiz olsa adamımız eksik oluyor. Tanya sitemini dolaylı bir yoldan astına aktarır.
“Düzgün ikmal almayı gerçekten özledim. Teğmenler, gerekirse borç senedi yazın ama Federasyon Ordusu’ndan bana biraz yük vagonu getirin!”
“… Şey… Albayım?” Tospan’ın kafası karışmıştır.
Tanya omuz silkip başını iki yana sallar. “Unut gitsin. Sadece söyleniyordum… Biraz keyifsizim de.”
Huylarına daha aşina olan Serebryakov ile konuşuyor olsaydı, kendisini bir nebze olsun teselli edecek daha… düşünceli bir karşılık bekleyebilirdi; ancak Tospan ya da Wüstemann’dan bunu beklemek fazla olurdu.
“Yine de,” diye söylenmeye devam eder Tanya. “Bu kasabayı tek bir Muharebe Grubu ile savunmak herkesi biraz olsun sızlandıracak türden bir iş.”
Haklı olarak, bu iş en az bir tümenin görevi olmalıydı. Düşününce, bir üssü Muharebe Grubu ile savunmak, zaten böyle bir birliğin kurulma amacına tamamen aykırıdır.
“Ben de insanım nihayetinde. Arada sırada ağzımdan bir şikâyet kaçacaktır elbette.”
Ah, ama amirlerinin dırdırını dinlemekle pek ilgilenmiyorlardır. İkisi de sessiz kalınca Tanya samimiyetle teşekkür eder.
“Nezaketli sessizliğiniz için teşekkür ederim. Şimdi, medeni insanlar gibi dakik olalım. Teğmen Tospan, toplama işini sana bırakıyorum. Teğmen Wüstemann, sen de ona destek ol.”
“Emredersiniz komutanım!”
Askerlerinin selam verip koşar adım uzaklaşmasını izlemek hem endişe hem de umut uyandırıyordur. Tanya bir seçim yapmak zorunda kalsa, onlara güvenmek durumunda olduğunu hissederdi. Elindeki beşeri kaynakları elinden gelen en iyi şekilde kullanmaktan başka çaresi yoktur, bu yüzden… beklenti içine girmek fena bir fikir sayılmaz.
Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen bu askerlerin gidişini izlerken, kariyerlerinin gelişmesini takdirle karşılar. Astlarının terfilerine engel olacak kadar beceriksiz bir amir olmaya hiç niyeti yoktur. Kendi eğittiğin yetenekli astlarından tam anlamıyla faydalanmak, yöneticiliğin özü sayılır.
Eskiden İnsan Kaynaklarında çalışmış biri için biraz geç olsa da, eğitimin değerini yeniden kavradığında, içinde insan yetiştirmeye dair gizli bir yeteneğin filizlendiğini kabul etmelidir muhtemelen.
“Eksik bir şeylerden şikâyet ettiğinde aslında eksik olan şeyin yaratıcılık olduğunu söylerler… İnsan yetiştirme konusunda boşlamak olmaz. Tabii sahada yapabileceklerinin bir sınırı var ama yine de.”
İhtiyaç icadın anasıdır diye bir söz vardır; insan kaynaklarındaki yetersizlik de Tanya’yı elindeki azıcık imkânı en iyi şekilde değerlendirmenin yeni yollarını bulmaya sevk etmiştir. İmparatorluk’un beşeri altyapısı o kadar kırılgandır ki Tanya, maliyetlerine rağmen Teğmen Tospan ve Wüstemann’ı eğitmek için ekstra çaba sarf etmek zorunda hissediyordur kendini.
Tam bir rezalet. Tanya başını sallar.
18 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU ORDUSU B GRUBU KARARGÂHI, SAVAŞ ODASI
B Grubu Karargâhı’ndaki savaş odasını dolduran subayların hepsi, odanın ortasına serilmiş haritaya bakarken son derece ciddi bir ifade takınmıştı.
Buraya kadar bir sorun yoktu.
Kurmay subayların haritaya dik dik bakması, insanların nefes alması kadar doğaldı.
Ortada tek bir sorun vardı: Sözde yetkili müfettiş ve denetçi olan Korgeneral von Zettour, birilerinin konuşmasını talep ederek odayı süzüyordu ama görünüşe göre herkes dilini yutmuştu.
“Beyler, fikirlerinize ihtiyacım var. Lergen Muharebe Grubu bir haftadan uzun süredir kuşatma altında.”
B Grubu’nun kurmayları, cevap verme sorumluluğunu birbirlerine atmaya çalışarak bakıştılar.
“Lergen Muharebe Grubu düşman topraklarında tamamen tecrit edilmiş durumda—” Ağırdan aldıktan sonra subaylardan biri nihayet dile geldiğinde, söylediği şey felaket derecede basmakalıptı.
“Beyler, kişisel bir duyuru yaptığım için bağışlayın ama sizin için de mahzuru yoktur herhalde? Görünüşe göre ben de harita okuyabiliyormuşum.” Zettour kararlı bir tavırla sözünü kesti. “Buraya karalanan düşman birliği istihbaratını hesaba katarsanız, Soldim 528’in izole edilmiş bir müstahkem mevzi olduğu açıkça görülüyor.”
Başka bir deyişle, Federasyon’un bu stratejik kent içi demiryolu durağını geri alma arzusunu yanlış anlamak imkânsızdı… Yine de, güneyde çetin bir muharebe kasıp kavururken, çatışmaların en kızgın noktası olmaktan uzak olan orta bölgeye dahi bu kadar yüksek sayıda birlik konuşlandırabilmiş olmaları şaşırtıcıydı.
Düşmanın insan gücüne darbe vurmak bir zorunluluktu; özellikle de hâlâ imkânları varken.
“Siz bana söylemeden de bunu görebiliyorum. Yine de nazik açıklamanız için teşekkür ederim.”
Fakat Zettour’un iğneleyici alaycılığına verilen karşılık derin bir sessizlik oldu.
“Kurtarma planı neden takvimin gerisinde kaldı?”
Onları tekrar sıkıştırdı ama yanıt alamadı. Bakışları odada gezindi; sanki ‘İnanamıyorum’ der gibiydi.
“Elinizde bir vurucu güç var. Düşmanın hamlelerine müdahale edebilecekleri bir konumda çoktan konuşlandırılmış olmaları gerekirdi. B Grubu’nun stratejik ihtiyatlarının çoğu başka yere çekilmiş olsa da elinizde hızlı tepki vermeye ayrılmış bir birlik bulunmalı.”
“… Komutanım, o birlik asgari sınırda.”
“Bu kadarı yetmez mi?” Zettour, sızlanan B Grubu kurmaylarına sertçe çıkıştı.
Korgeneral von Rudersdorf ve diğer Harekât Dairesi kurmayları kuvvetlerin tek bir noktada yoğunlaştırılmasından yanaydı, ancak yan kanatlarını korumasız bırakacak kadar da değil. Bu adamların emrinde zırhlı, mekanize piyade ve tümen düzeyinde nizami piyade birlikleri vardı.
“Neden onları harekete geçirmiyorsunuz?”
“Başarısızlık seçeneğimiz yoksa, başarı ihtimali en yüksek yaklaşımı benimsememiz gerekir. Doğu cephesindeki İmparatorluk Ordusu birliklerinin durumu, eminim sizin de kulağınıza gelmiştir…”
Bunu zaten biliyordum, diye düşündü Zettour, haritaya acı bir tebessümle bakarken. Durum ideal olmaktan son derece uzaktı. Normal şartlar altında her bir tümenin savunduğu alan, en az üç tümen tarafından örtülmeliydi.
Bu bakımdan B Grubu’nun tereddüdünü anlayabiliyordu. Karşı taarruz ve acil müdahale birliklerini sahaya sürerlerse ellerinde başka hiçbir şey kalmayacaktı; tehlike hissi son derece haklıydı — tabii savaşı genel geçer kurallara göre yürütüyorsanız.
Bu hususta, Federasyon Ordusu’nun tükenmek bilmeyen insan gücü ve yabancı teçhizat yardımı adeta bir mucizeydi. Düşmanın muharebe gücüne dair mevcut değerlendirmelerde, Federasyon Ordusu’nun askeri gücü ve beşeri kaynakları hafife alınmıştı. Daha doğrusu, her şey İmparatorluk’un öngörülerinin çok ötesindeydi.
Bir Federasyon askerini etkisiz hâle getirmek kolaydı. Ancak Federasyon Ordusu’nu yenilgiye uğratmak muazzam bir başarı olurdu.
Direkten döndükten sonra İmparatorluk’un mevcut durumunu düşünen Zettour’un elinden iç çekmekten başka bir şey gelmiyordu. Cambaz ipinde kalamazsan tutunacak yerin kalmaz fikrine gülüp geçerdi, ancak bu durum şu an tam da kendisi için geçerliydi. Nasıl da korkunç bir köşeye sıkıştırılmışlardı.
Ama özünde…
Başarısızlık seçeneği yoksa yapmaları gereken tek şey başarısız olmamaktı.
Her daim zafer dilemek şüphesiz hayalcilik olurdu, fakat bu, tam burada ve şu anda kazanamayacakları anlamına gelmiyordu.
“Neyse. Durumu ve çekincelerinizi anlıyorum. Tüm bunları akılda tutarak, sizden yine de bir kurtarma planı hazırlamanızı talep ediyorum.”
“Komutanım, bu kadar az birlikle kurtarma harekâtının başarılı olma ihtimali—”
“Birliklerimiz sınırlı ama zamanın da sınırlı olduğunu unutmayın.”
Bir stratejist olarak Zettour’un durumla ilgili kaygıları vardı, ancak bir taktikçi olarak becerilerine güvenebileceğini biliyordu.
Ne de olsa zamana ve zamanlamaya oradaki herkesten daha hakimdi.
Stratejik açıdan, Andromeda Harekâtı güney şehirlerini ele geçirmek üzereyken, A Grubu’nun taarruzunun B Grubu’ndaki bir kriz yüzünden akamete uğraması kabul edilemezdi.
“Nihayetinde sizi tereddütte bırakan şey nedir? Kurtarma harekâtı yapılmasına zaten karar verildiyse, bunu en iyi nasıl gerçekleştireceğinizi belirlemeniz gerekmez mi?”
“Gerekli olsa bile, tüm doğu cephesindeki durumu göz önünde bulundurmamız icap ediyor…”
“Amaç B Cephesi’ni elde tutmak. Hedef ise düşman saha ordusu. Bu kadar basit. Bunu karmaşıklaştırmak, başarısızlığa doğru atılmış kahramanca bir ilk adımdır.” Bunu anlamıyor musunuz? Zettour bunu gözleriyle sordu, ancak bunun faydasız olduğunu fark etti.
B Grubu’nun mantığı ile hisleri çatışıyordu.
Mantıken anlıyorlardı; silah arkadaşlarını ölüme terk etmenin bağışlanamaz bir şey olduğunu biliyorlardı. Yapılması gereken tek şeyin B Grubu’nun bir manevra muharebesiyle onlara çıkış yolu açması olduğunu görebiliyorlardı.
Burası bir harp akademisi olsaydı, hepsi tereddütsüz her şeylerini manevra muharebesine yatırmayı seçerdi.
Ancak yürekleri endişeyle doluydu. Bu zorlu şartlar altında harekete geçmekte tereddüt etmeleri, mantıklarıyla değil hisleriyle hareket ettiklerinin kanıtıydı.
Onlara mantık dersi verebilirdi, fakat mantıkları ne yanıt verirse versin, bu durum hislerini değiştirmeyecekti.
Zettour onların kendi öz motivasyonlarına güvenmek isterdi. Fakat bu kadar kendilerinden geçmişlerse, bu “parlak kurmaylardan” faydalanmaktan vazgeçmek zorunda kalacaktı.
Bir iç çekişi bastıran Zettour, haritanın önünde yeniden sessiz bir düşünceye daldı.
Onları yeterince içeri çekip, savunmaya geçmelerine fırsat vermeden vurmak. Taarruzun düşmanı yarıp geçmesi gerekiyordu ama o kadar hassastı ki en ufak bir aksaklık felakete yol açabilirdi. Her şey zamanlamaya bağlıydı. Çok erken hareket ederlerse düşman kaçma fırsatı bulurdu. Çok geç hareket ederlerse kendileri geri püskürtülebilir ve bu süreçte Lergen Muharebe Grubu’nu kaybedebilirlerdi.
Kararlılık. Bir komutanın işi işte bunu gerektiriyordu.
Yüreğinizi kullanacaksanız, bu tereddütle değil, sarsılmaz bir kararlılıkla olmalıydı. Buradasınız çünkü tek bir karar vermeniz gerekiyor. Askerlerinizin hayatı ve ulusun kaderi sizin omuzlarınızda.
İş tek bir kişinin kararına bakıyor.
Sorumluluk ağır ve acımasızdır; bu yüzden mideniz bulanmıyorsa muhtemelen insan değilsinizdir. Zettour, Rudersdorf’tan yürüttüğü puroyu çıkarıp biraz olsun sükûnetini toplamak adına zihnini bu hislerden uzaklaştırdı.
Sorumluluğun ağırlığını idrak etmek güzeldi elbette, fakat altında ezilirse B Grubu’nun kurmaylarından bir farkı kalmazdı. Bu da amacını tamamen boşa çıkarırdı.
Yalnızca haritaya dik dik bakmakla yetinseydi, sınırlar kendiliğinden belirirdi. Önemli olan o haritanın üzerine ne yazılacağıydı.
Şanslarına, düşmanı yeterince içeri çekmeyi başarmışlardı.
Bu durumda tohumlar ekilmişti; geriye İmparatorluk Ordusu’nun çalışkan neferlerinin mahsulü toplamak için gayret göstermesi kalıyordu. Hasat vakti geldi mi acaba?
“Vakit gelmiş olmalı,” diye mırıldandı Zettour ve bu sözlerin tınısıyla gülümsedi. Şüphelerinin eriyip gittiğini ve omuzlarındaki yükün kalktığını hissetmek tarif edilemez bir duyguydu.
Bunun mükemmel bir fırsat olduğuna dair duyduğu kesin inanç ona umut veriyordu.
Artık geriye kalan tek şey, fırsatı kaçırmadan darbeyi indirmekti. Basit ve hedefleri netti.
Düşmanın demiryolunu kullanmaya niyetli olduğu aşikârdı; dolayısıyla Federasyon Ordusu birlikleri, İmparatorluk Ordusu’nun da tren hatlarını takviye göndermek veya kaçmak için kullanacağını tahmin etmiş olmalıydı.
Nitekim gelen raporlar da dikkatlerini tamamen raylara odakladıklarını gösteriyordu.
Ama aslına bakılırsa fazla odaklanmışlardı. Federasyon Ordusu rayların güvenliğini sağlamaya o kadar takılmıştı ki aşırı derecede tek bir güzergâha yoğunlaşıyordu. Hedefe ulaşıldığı sürece hangi yoldan gidildiğinin bir önemi olmadığını idrak edecek hazırlıktan yoksundular.
Dolayısıyla şu anda beklenmedik bir yerden vurmak derinden bir yara açardı.
Düşman demiryolunun ötesini görmüyor, kuşatmayı tam olarak kapatmıyor ve rayları yalnızca ilkel bir düzeyde gözetliyordu… ki bu da güç dengesizliğine rağmen darbe indirmenin mümkün olduğu anlamına geliyordu.
Fırsat ayağımıza geldi.
Tartışarak vakit öldürmekte bir sakınca olmasaydı bile, askeri mantık eylem gerektiriyordu. Bu yüzden onlardan ayrılmak istemese de müsaade isteme vakti gelmişti.
Bundan sonra ne geleceğini ve hangi düzenlemelerin gerektiğini düşünen Zettour, en yakındaki postayı yanına çağırdı. “… Bakar mısın, kusura bakma ama sana biraz işim düşecek.” Emrini öylesine, rahat bir tavırla verdi. “Bana iki fincan kahve lazım. Çalışma odama getir. Bir de Teğmen Grantz’ı bana çağırabilir misin?”
Posta için bu, sanki odasına çekilmek üzere kahve istemiş gibi bir izlenim yaratmıştı. Toplantıdan umudunu kestiği herkes için gayet açıktı. Yine de işi sağlama almak adına bir açıklamada bulundu.
“Pekala beyler, herkesin kendine göre görüşleri var elbette; ancak gördüğüm kadarıyla talebimi anladınız ve buna saygı duyacaksınız. Ve dikkate almak istediğiniz hususların sizin için ne kadar önemli olduğunu da anlıyorum.” Bunu kasten bitkin bir tonla söyledi ve gözle görülür bir şekilde iç çekti. Mesajı tam olarak iletmek adına, hayal kırıklığı olarak yorumlanabilecek bir üslupla ifade etti kendini. “Bu nedenle, ana vatanın bana verdiği yetkiyle, müfettiş ve danışman sıfatımla bu tartışmaya biraz ara vereceğim. Harekât için mükemmel bir plan hazırladığınızda bana haber verirsiniz.”
“Anlaşıldı efendim.”
“Çok iyi… En kısa sürede bir sonuca varmanızı bekliyorum.”
Öyle söylese de, içten içe yüzünü buruşturuyor ve kendini tam bir sahtekâr gibi hissediyordu.
Bu durum, Rudersdorf’un tüm yetenekli askerleri agresif taarruz harekâtı için çekip almasının bir sonucu muydu? B Grubu’nda kalanların kafası hiç çalışmıyor değildi elbette, ama… o kadar girişimcilikten uzak ve korkaklığa bulaşmışlardı ki özerk hareket etme yetilerini tamamen kaybetmişlerdi.
Doğu cephesi çok mu yıprandı acaba?
Şık bir ifade tarzı değildi belki ama bu kurmaylar artık makinenin bir çarkı olarak bile kullanılamazdı. En kısa sürede personel kadrosunda cesur bir değişikliğe gitmesi gerekiyordu. Bu adamlar bir kurmay subayın ruhunu yitirmişti. Artık onlara kurmay muamelesi yapılamazdı.
Toplantının bittiğini bildiren Zettour, aceleyle savaş odasından çıktı.
Orada yapacak işi kalmamıştı.
İhtiyacı olan şey eyleme geçecek insanlardı. Çalışma odası olarak tahsis edilen odaya döndüğünde, masasındaki telefona uzandı.
Çevirdiği numara, B Grubu’nun elinde kalan birkaç ihtiyat tümeninden birinin komutanına aitti.
“Komutan Cramm, ben Korgeneral von Zettour.”
“Toplantıda değil miydiniz? Bağışlayın komutanım, size nasıl…?”
“Benimle bir yürüyüşe çıkman için yapılan bir davet bu. Ne dersin Komutan Cramm?”
Adam tam “Nereye?” diye soracakken, Zettour ahizeye rahatça laf arasında adeta bir bomba bıraktı.
“Hadi gidip biraz savaşalım.”
“B-bağışlayın ama… bu bir emir mi, Generalim?” Cramm, Zettour’un bu sakin yorumuna karşılık sanki elinde olmadan tepki veriyormuş gibi sert bir tonla karşılık verdi.
“Hayır, resmi olarak yetkimi Doğu Ordusu Grubu’na tümen düzeyinde tavsiyelerde bulunmak ve talepte bulunmak için kullanıyorum. Reddetsen de benim için sorun olmaz.”
“Efendim?”
“Doğu ordusunun kurmay subayları niyetlerimi anlıyor ve saygı duyuyor. Başka bir deyişle, bana toplantıda bolca vakit tanıdılar.” Zettour’un sakince —ya da en azından kulağa sakin gelen bir ses tonuyla— söylemeye devam ettiği şeyler kışkırtıcıydı.
Doğu ordusu kurmaylarında gerekeni yapacak cesaret yoktu. Yumruğunu indirmeye karar verdiğinde savaş, tamamen o yumruğu ne kadar hızlı savurabileceğinle alakalıdır. Değerlendirme dikkatli yapılmalı ama eylem kararlı olmalıdır; asla tersi değil.
“Onların istedikleri kadar toplantının tadını çıkarmalarına izin vermeye karar verdim. Bu sırada ben de siz askerlerle bu savaşı ciddi bir şekilde yürütmeyi planlıyorum.”
“… Şaka yapıyor olmalısınız.”
“Keşke yapıyor olsaydım ama ne yazık ki gerçek bu.” Cramm’ın tereddütlü sesini bastırarak, hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek kadar net ve sade bir dille reddetti. “Bu bir savaş, Komutan Cramm. Ne diyorsunuz?”
“… Silah arkadaşlarımızı kurtarmak için, değil mi?”
“Elbette,” diye yanıtladı Zettour. “Amaç B Cephesi’ni elde tutmak. Hedef ise düşmanın saha ordusu. Hamlelerimiz, kuşatma altındaki yoldaşlarımızı rahatlatacak. Bundan en ufak bir şüphem yok.”
Kısa bir sessizlik ve hafif bir iniltinin ardından, Cramm’ın gergin sesi Zettour’un kulaklarına ulaştı. “Eğer birliklerimizi kurtarmak içinse… o zaman en azından sizi dinleyeceğim.”
“Örnek bir subaysınız, çok güzel. Sizi bilgilendireyim.”
Onur kavramından anlıyordu; bu yüzden kurnaz bir askerin onu idare etmesi oldukça kolaydı.
Kurmay subay ile tümen komutanı arasındaki fark basittir. İlki hiçbir şekilde gereksiz değildir, ancak ikincisi kararlı eylemlere olan tutkusuyla öne çıkar.
Mantıklarıyla kavramadan önce kalpleriyle kavrarlar. Tümen komutanları cidden düz insanlardır, bu da işlerin hızlı yürümesini sağlar.
“Temel fikir; bypass et, bypass et, doğrudan saldır. Sizden araştırmanızı istediğim planı hatırlıyor musunuz?”
“Evet, stratejik ihtiyat tümenlerinin aldığı değerlendirme talebine dayanarak kapsamlı bir inceleme yürütüyoruz. Sanırım klasik bir manevra muharebesiydi…”
Telefondan bile sesindeki coşku net bir şekilde hissediliyordu. İkna olduğu an derhal anlaşılıyordu.
Silah arkadaşlarımızı bir manevra muharebesiyle kurtaracağız!
Hiçbir askerin böyle bir plandan nefret etmesi mümkün değildi. İmparatorluk Ordusu’nda böylesine saptırılmış bir karakter olsaydı, herhalde düşman ajanı olurdu.
“Bunu diğer tümen komutanlarıyla görüştünüz mü?”
“Talebiniz üzerine, evet.”
Herkesi hizaya sokmak için kararlı tek bir komutan yeterliydi… Zettour onları harekete geçirebilirse, kumarı zaten büyük oranda tutmuş demekti.
“Mükemmel! Komutanım, size teşekkür ederim. Artık bu işin altından bir şekilde kalkabileceğiz.” Zettour, prosedür gereği talebini ciddiyetle dile getirdi. “Genelkurmay’ın bana verdiği yetkiye dayanarak, sol kanadımızı ilerletmenizi ve düşman kuvvetlerinin yan cephesine taarruz etmenizi talep ediyorum.”
“Yani resmiyet kazandı mı?”
Sadece resmi bir bahaneden ibaretti. Ancak askerler ellerinde bir bahane olduğu sürece genelde gözü kapalı harekete geçerlerdi.
“Birliklerimizi kurtarın.”
“… Bundan daha çok istediğim bir şey olamaz. Talimatlarınız nelerdir, efendim?”
Zettour’un aynı teşkilatın bir mensubu olarak öngördüğü gibi, dost birlikleri kurtarmalarına imkân tanıyan bu gerekçeye balıklama atlamışlardı.
Bir bahane sunmak…
Zettour’un Doğu Cephesi’ndeki birlikleri bizzat harekete geçirmesinin tek kesin yolu buydu.
“Saat yönünde bir manevrayla onları kuşatın. Lergen Muharebe Grubu’nu kuşatan Federasyon Ordusu birliklerini imha edin. Ve bunu yaparken düşmanın karşı taarruzunu filizlenmeden ezin; güneydeki ana taarruz için bir tehdit oluşturmasına izin vermeyin.”
“Anlaşıldı.”
“Ah, bir şey daha var. Gerçi bu bir talep değil, sadece bilginiz olsun diye söylüyorum.”
“Efendim?”
“Bir araca el koyuyorum. Sonradan onay aldığım için kusura bakmayın, anlayış göstereceğinizi umuyorum.”
Cramm bunun bir sorun teşkil etmeyeceğini söyledi; Zettour teşekkür ettikten sonra telefonu kapattı.
“Müsaadenizle Generalim. Üsteğmen Grantz, emrinizdeyim. Beni çağırmışsınız?”
Tam da Grantz’ın nerede kaldığını tekrar sormayı düşünürken çıkagelmişti; ne zamanlama ama. Yarbay von Degurechaff’ın eğitimi cidden eksiksizdi.
Emir eri bile kahveyle birlikte gelmişti. Naziklik olsun diye dışarıda beklemiş olmalıydı.
Bu insanlara güvenebileceği anlaşılıyordu.
“Geldiğin için teşekkürler. Geç, otur şöyle.” Zettour samimi bir ifadeyle, sanki havadan sudan sohbet etmeye davet ediyormuşçasına genç üsteğmene yer gösterdi ve emir erinin getirdiği kahveden ikram etti.
“Nasıl sevdiğini sormadığım için kusura bakma ama benimle bir kahve iç.”
“O-Onur duyarım, efendim!”
Gergin bir ifadeyle kahve fincanına uzanırken müsaade isteyen Grantz için bu, epey sinir bozucu bir çay saati olmalıydı. Emir eri odadan çıkana kadar Zettour samimi gülümsemesini korudu, ancak… zaman burada boşa harcanamayacak kadar kıymetliydi.
Burası bir savaş alanı olmasaydı, Zettour da belki biraz daha samimi davranabilirdi.
“Bunu sana doğrudan sorayım, Üsteğmen Grantz… Albay von Degurechaff’tan devraldığın bölüğün durumu nedir?”
“Hiçbir sorun yok, efendim! Hızlı müdahale için teyakkuzdayız.” “Siz emir verdiğiniz anda, uygulamak üzere hazır olacağız.”
Zettour için bu son derece tatmin edici bir yanıttı. Hayır, hatta beklediğinden de iyiydi. Doğudaki birliklerin ortalama disiplin seviyesi göz önüne alındığında, neredeyse dudak uçuklatıcıydı.
Fakat ne de olsa Degurechaff’ın birliğiydi; dolayısıyla standartlarının bu olması gayet doğaldı. Alt rütbeli subayların tez canlılığı, hırsı ve savaşma azmiyle dolup taşsa da askerler gayet disiplinli görünüyordu.
İyi eğitilmişlerdi. Devlet eliyle yürütülen meşru şiddetin birer çarkı olan subaylar olarak, en üst kalitede birer emsal teşkil ediyorlardı. Çamurlu su gibi kahvelerin içildiği Doğu Cephesi’nde yaydıkları bu atmosfer, işin ne kadar ciddi ve hakiki olduğunu hissettiriyordu.
“Yok, sanırım onları şu berbat kahveyle kıyaslamak pek mantıklı değil.”
“Generalim?”
“Bir şey yok. Sadece Genelkurmay’daki yemekhaneyi hatırlıyordum.” Yüzünü buruşturup o zorlukları ima ederek omuz silkti. Genelkurmay’ın yemekhanesi cidden berbattı. Doğu’daki en ön cepheye sürüldüğünden beri yediği yemeklerden bahsetmek gerekirse, tenzil-i rütbe sonrası öğünlerinin çok daha kaliteli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdi.
Saygılı bir sessizliği koruyan genç büyücü subay Grantz da bir başka kalite göstergesiydi… Nerede olursanız olun, bir şekilde bir avantaj bulunur. Onu bulabilirseniz, bu ileriye dönük devasa bir adım demektir.
Bu bakımdan Zettour’un, Genelkurmay Başkanlığı’ndan yetkisiz bir şekilde Doğu Ordusu’na kızaklanmış olmasına rağmen, bu değerli mücevher niteliğindeki büyücü bölüğünü elinin altında tutması, cesur kararlar almasını ve cüretkar adımlar atmasını mümkün kılıyordu.
“Üsteğmen Grantz, acaba benim için taşın altına elini koymanı istesem çok şey mi istemiş olurum?”
“Emredersiniz, Generalim!”
Bunu sevecen bir ihtiyar edasıyla, yumuşak bir ifadeyle söylemişti. “Tank desantıyla bir yere gitmene ihtiyacım var.”
“Efendim?”
Anlamadığı her halinden belli olan genç subay kasılınca, Zettour’un gözlerinin kenarı gülümsemeyle kırıştı. Demek teyakkuza geçmelerinin de bir sınırı varmış.
Fark etmez. Açıklarım olur biter.
“Savaş, Üsteğmenim. Hadi bir savaş başlatalım.”
“S-Savaş mı, efendim?”
“Ah, sanırım kelimelerimi daha hassas seçmeliyim. Zaten savaştayız, bu yüzden… Daha doğru bir ifadeyle, buna ‘bizim savaşımız’ diyelim.”
Doğu Ordusu bu işe sürüklense bile, bu aslen sadece Tanya ve Zettour’un bildiği bir plandı. ‘Bizim’ kelimesini kullanmak için herhangi bir gösterişe gerek yoktu.
Kutsal bir şey ya da belki de bir anlık bir yalnızlık hissi.
Bu hissi tam olarak tarif edemiyordu ama niyetini gururla yeniden dile getirdi. “Üsteğmen Grantz, bu bizim savaşımız. Buna nasıl seyirci kalabilirsin?”
“Generalim…?”
“Ne oldu, Üsteğmenim? Bir sorun varsa sor çekinme. Sorular içte tutulmamalı.”
“Tam olarak neyi başlatıyoruz?”
İçgüdüleri kuvvetli. Dolambaçlı bir sorma şekliydi. Meselenin özünü teyit ederken anlayışsız görünmek adına dili zekice kullanıyordu.
“O kadar soğuk olma, Üsteğmenim.” Zettour, Grantz’ın cevabına takıldı. “Mesele Soldim 528 ile ilgili. Lergen Muharebe Grubu’nun kuşatıldığını biliyorsun, değil mi? Söylemeye bile gerek yok ama onları kurtaracağız.”
“Ah!”
Duygularını olduğu gibi dışa vuran bu tepki Zettour’u içten içe imrendirdi; bu saf sevinç, belki de bir üstün sözlerine duyulan güvenden kaynaklanıyordu.
Henüz şüphe duymayı bilmeyen gençlik, işte böyle göz kamaştırıcıdır.
“Onları kurtarmak amacıyla taarruza geçiyoruz. Yolu biz açacağız… Biz yapmazsak Doğu Ordusu… kıçını kaldırıp harekete geçmeyebilir. Bunun sadece B Grubu’nda yaşanan bir sorun olduğuna inanmak istiyorum… Silah arkadaşlarının krizini sadece mantıklarıyla kavrıyorlar. İşte bu yüzden…” Zettour, gerekçelerini tıpkı tümen komutanına açıkladığı gibi tek tek ortaya koydu. Amaç izah etmek, empati kazanmak ve haklı bir gerekçe sunmaktı.
Yapılması gereken doğru şeyin bu olduğunu söylemekti.
“Gerekli aciliyet hissinden yoksunlar, bu yüzden arkalarından bir tekme basacağız. Ufak bir engelleme harekâtı icra edeceğiz.”
“Emredersiniz, efendim!”
Ne var ki…
Savaşta başı çekeceği söylendiğinde yüzünde beliren mutlu ifadeye bakılırsa Grantz belki de gereğinden fazla iyi eğitilmişti.
Sadece ismiyle bile olsa Zettour’un resmi unvanı Genelkurmay Personel Dairesi Başkan Yardımcısı’ydı. Askeri bir araca atlayıp en ön cepheye gitmesi elbette tavsiye edilecek bir şey değildi.
Tüfek ve el bombaları taşıyarak dikkat çekmemesinin imkansızlığından bahsetmiyorum bile. Soru sormadan bu plana seve seve uyacak kişiler şüphesiz istisnaydı.
Ve gerçekte, normal insanların buna çekinceyle yaklaşması gayet doğaldı; örneğin Komutan Cramm gibi.
Zettour, intikal öncesinde yanında muhafız olarak Grantz ve ekibiyle tümen karargâhına vardığında Cramm yaklaştı, yüzünde zaten… şaşkın bir ifade vardı.
“Merhaba, Komutan Cramm.” “Bu yoğunluğunuzda sizi rahatsız ettiğim için kusura bakmayın.”
“Generalim? Sizin için ne yapabilirim?”
“Ne kadar garip bir laf, Komutanım. Birlik ne durumda? Umarım aracım vaktinde burada olur.”
Belli ki en asker ruhlu adam bile şoka uğradığında söyleyecek söz bulamıyordu. Birkaç saniye dona kaldıktan sonra zihnini toparladı ve nihayet Zettour’un niyetini kavrayabildi. “Biz gideriz! Generalim, lütfen yalvarırım—lütfen siz geride kalın!” diye bağırdı.
Cramm’ın konumundaki bir adam için Zettour’a geride kalması için yalvarmak son derece doğal bir tepkiydi. Ama böyle hiçbir yere varamazdık…
Zettour’un ne pahasına olursa olsun Genelkurmay’dan seçkin bir subayın en ön saflarda durması şartını yerine getirmesi gerekiyordu. B Grubu’ndaki en korkaklar bile General von Zettour’u geride bırakıp aşırıya kaçan bir geri çekilme emri vermekten çekinirdi.
“Sanırım bir şeyleri yanlış anlıyorsunuz.” Cramm’ın şaşkın gözlerine bakan Zettour bir iç çekti. “Komutan Cramm, siz yeni atanmış bir tümen komutanısınız; şimdiden unuttunuz mu? Ciddi misiniz? İmparatorluk Ordusu kurulduğundan beri bir komutanın birliklerine liderlik etmesi beklenir.” Zettour vardığı sonucu son derece sakin bir tonla vurguladı. “Sizden rica eden ben olabilirim ama bu planı ortaya atan da benim. Buna dediklerini uygulamak denir. Önden gitmek şüphesiz hem hakkım hem de açık bir görevimdir.”
Şaşkına dönen tümgeneralin kendini toplaması sadece bir an sürdü ama o sürede Zettour çoktan arabaya atlamış ve teçhizatını kontrol etmeye başlamıştı.
“Generalim, ciddi misiniz? Bütün bunları yapmak zorunda değilsiniz—biz halledebiliriz… ,” dedi Cramm refleks olarak.
Zettour bir iç çekişle karşılık verdi. “… Bir şeyi açıkça belirtmeme izin verin. Bu yanlış anlamayı düzeltmek istiyorum.” ‘Beni dinle, Komutan Cramm’ dercesine gözlerini kısarak sevecen bir şekilde gülümsedi. Kuralcı saha subaylarının hilelerden şüphelenmesini anlayabiliordu. Ve kurnazlık yapmayacağını da iddia edemezdi.
Ama şu anda o da cephedeki herhangi bir subaydı.
“İsterseniz bunu bir blöf olarak görün ama düşmanın kanatlarından birini kuşatma fırsatını yakalaması gereken kişi ben—hayır, bir Genelkurmay subayı olmalı. Oturarak sandalyemi kıçımla parlatmaktan keyif aldığımı mı sanıyorsunuz?”
“… Generalim, amacınız kurtarma harekâtı, değil mi?”
“B Grubu’nun kıçına bir tekme basmak isteyip istemediğimi mi soruyorsunuz? Elbette istiyorum.” Zettour aklından geçenleri aynen söyleyerek devam etti: “Doğal olarak aklımdaki ilk şey kurtarma harekâtı. Hedefimiz düşmanın saha ordusu. Düşmanı vurup dostlarımızı kurtaracağız. Ne eksik ne fazla.”
Söylediği basit sözlerde gerçek dışı hiçbir şey yoktu.
Kişisel olarak Zettour birlikleri kaderine terk etmek istemiyordu. Onları kurtarmak için gönderebileceği bir birliği olsaydı, elbette kurtarma görevini çoktan başlatmış olurdu.
“Bu ıvır zıvır işin karşılığında Doğu Ordusu kurmayları tarafından nefret edilerek—sadece azıcık, evet, küçücük bir miktar—bedel ödememiz gerekecek,” diye sanki çay fincanına şeker atarmışçasına umursamaz bir tonla devam etti Zettour. Bu kadarlık bir ima bile fazlasıyla yeterliydi. “Bu, burnunu sokan Federasyon Ordusu’nu tek bir hamlede silip süpürecek açık bir kurtarma harekâtıdır, Komutan Cramm. Daha az düşman, yardım edilmiş müttefikler. Anlaşılması yeterince kolay bir şey sanırım. Bundan daha basit hâle getiremem.” Gülümsedi. “Beyler, biz de savaşmalı ve çamura batmalıyız. Burada birazcık kirden korkacak kadar aptal birinin olduğunu hiç sanmıyorum.”
Zettour münakaşanın bittiğini ilan etti ve muhafızı Grantz’a döndü. “Arabayı çıkar, Üsteğmen Grantz. Direksiyonda sana güveniyorum.”
“Emredersiniz efendim, emriniz buysa başüstüne. Ancak Generalim, bununla gideceğimizden emin misiniz?”
“Neden olmasın?”
“Zırhlı bile değil. Muhafızınız olarak en azından hafif bir tankın içinde gitmenizi tercih ederdim.”
Haklıydı ama Zettour, yanında başını hararetle sallayan Cramm’a üzülerek de olsa bu tavsiyeye kulak asamadı. Önemli olan bir generalin en ön safta tehlikeye açık olduğunu sergilemekti.
“Hayır. Sadece istekte bulunmak hiçbir sorumluluk getirmez. Varlığımı en iyi şekilde duyurmak için hayatımı ortaya koymalıyım. Adalet denen kelime işte böyle durumlar için var.”
“Çok tehlikeli, Generalim. En azından tümenimizin size bir araç sağlamasına izin verin…”
“Komutan Cramm, tanklar çok yavaş. Hız açısından, sadece hız açısından en iyi seçenek bu. Ayrıca hızla mevzi almamız gerekiyor. Tank desantı mı yaparsınız yoksa hangi yöntemi kullanırsanız kullanın—yeter ki birlikleri sevk edin.”
“Ama kayıplar…”
“Size askerlerinizi tankların üzerinde doğrudan düşman mevzilerine sürüp katlettirin demiyorum.” Birliklerin hızlıca sevk edilebilmesi için bırakın tanklar onların ayakları olsun. Bu, piyade ve tankların sıkı bir müşterek harekâtıdır.”
Bu, Demiryumruk Harekâtı’ndan çıkarılan bir dersti.
Federasyon Ordusu’nun harekât düzeninin daha ayrıntılı incelenmesi ve Degurechaff’ın birlikleri sevk idare tarzı göz önüne alındığında, tankların eğreti nakliye araçları olarak kullanılması sıcak çatışmada beklenmedik derecede etkili bulunmuştu.
“Yani düşman görüldüğünde çatışmaya girmek üzere araçtan inecekler, öyle mi?”
“Aynen öyle.”
“… Lergen Kampfgruppe’nin bunu nasıl uyguladığına dair raporu hatırlıyorum.”
“Evet, o hava indirme görevi sırasında. Şimdi piyadeyi tankların üzerine süratle intikal ettirip düşmanın kanadına taarruz etme zamanı. Bu ancak bu engin Doğu Cephesi’nde yapabileceğiniz türden bir şey.” Sözlerine bir şerh ekleyerek devam etmek üzereydi ama bunun yerine o kelimeleri yuttu.
Tank desantı, kuşatma taarruzu, ihata ve imha taktikleri. Bu üçünün birleşimi, mobiliteye aşırı bağımlılığın açık bir kanıtıydı.
İmparatorluk Ordusu’nun birlikleri son derece ince bir hatta yayılmıştı. Başka hiçbir taktik seçeneği değerlendirecek kaynakları yoktu.
“Her halükarda, başarımız hıza bağlı. Komutan Cramm, tüm ordunun taarruzunun ana sıklet merkezi sizmişsiniz gibi ilerleyin.”
“Emredersiniz komutanım.”
“Pekala. Biz de ilerleyeceğiz. Ha, bir de diğer tümen komutanlarına talebimizi tekrarlayın—ki bu noktada hâlâ tereddüt edecek birinin kaldığını sanmıyorum.”
AYNI GÜN, SOLDIM 528
Kuşatma altındaki bir birlik komutanının zihni sıklıkla bir işkencehaneye döner. Bu yüzden zihin sağlığını korumak adına yeterli uyku şarttır. Uyku, zihnin en iyi dostlarından biridir. Uykudan nefret eden birine rastlamak pek mümkün değildir.
İşte bu yüzden, acil durumlar haricinde uyandırılmamayı talep etmek bir komutanın hakkıdır. Başka bir deyişle, Tanya ne zaman emir subayı Üsteğmen Serebryakov tarafından yataktan sürüklene sürüklene kaldırılsa, ortada ciddi bir bela olduğunu varsaymak için her türlü sebep vardır.
Yine de işte, aynı senaryoyu bir kez daha yaşıyoruz.
“Sizi uyandırdığım için özür dilerim Albayım. Yüksek komutandan acil bir mesaj var!”
Emir subayım beni yine uyandırmak için içeri daldı. Serebryakov’un bir suçu olduğundan değil ama bu durum bu kadar sık yaşandığında hoşnutsuzluğumu dile getirmek isterim. Ne yazık ki, bir asker olarak, yüksek komutanlıkta acil bir durum varken mışıl mışıl uyumama izin verilmiyor.
“Acil mi? Ver bakalım.” Mantıksız bir başka talebe daha kendini hazırlayan Tanya, telgrafı almak için elini uzatır, ancak metnin sadeliği kafasını karıştırır. “‘General von Zettour’dan ‘Lergen Kampfgruppe’sine: ‘Albay von Lergen,’ derhal ‘belirlenen’ eylemleri başlatın.’ Bu da ne demek? Hepsi bu kadar mı?”
“Evet, mesajın tamamı bu.”
Eğer Serebryakov’un bildiği başka bir şey yoksa, kelimenin tam anlamıyla hepsi bundan ibarettir.
Telgraf zihninde hiçbir çağrışım yapmadığı için Tanya düşünür: Bu düşmanın kafasını karıştırmak için mi yazıldı? Yoksa sahte bir mesajı fazla mı ciddiye alıyorum?
Gülüp geçmek ve kuruntu yaptığına inanmak ister ama metnin özensiz kısalığı onu duraksatır.
Bu, kuşatmanın dışındaki müttefiklerden gelen bir mesajdır. Ona bir şey anlatmaya çalışıyorlarsa ve o bunu kaçırırsa, en iyi ihtimalle arkasından gülerler. Ama en kötü ihtimalle, birlik tamamen kaderine terk edilebilir.
“Belirlenen eylemler de ne?”
Bir tür mecaz mı? Yoksa düşmanı şaşırtmak için yapılan kaba bir blöf mü? Ama “belirlenen” eylemler…
“… Hımm?”
“Lergen Kampfgruppe”, “Albay von Lergen”, “belirlenen eylemler”?
Tırnak içindeki kısımlara baktığında, “Lergen Kampfgruppe” ve “Albay von Lergen” ifadelerinin dışarıya yönelik etiketler olduğunu fark eder. Öyleyse bu, “belirlenen” kelimesinin de aynı işlevi gördüğü anlamına mı geliyor?
Yani bir başka deyişle… belki de yapılması gereken şey, bu kısımları çıkararak mesajı değerlendirmektir.
“Derhal harekete geç…? … Harekete geçmek.”
Tanya bunu alçak sesle mırıldandığında, bir şey zihnini kurcalar.
Harekete geçmek, en nihayetinde, kararlı bir kendiliğindenlik demektir.
İmparatorluk Ordusu kurmay subay eğitiminde, bir subayın görevinin kendisine verilen emri harfi harfine yerine getirmek değil, emrin özündeki kastı anlayıp uygulamak olduğu kafanıza defalarca vurula vurula öğretilir.
“Kastı mı? … Mesele altında yatan kasıt. Bu emir gerçekte ne söylemeye çalışıyor?”
Yani, Korgeneral von Zettour ne yapmaya kararlı? Önemli olan üstünün niyeti ve kastıdır. Ve Tanya, amirinin kararını göz ardı edebilecek bir tip değildir.
Patron “beyaz” diyorsa, şirketteki siyah olan her şey de beyazdır. Yasaların elinden kaçamayacak kadar kokuşmuş, yolsuzluğa batmış vakalarda, gemiyi terk etmekten başka çare yoktur. Yine de Zettour dürüst bir adama benziyor, bu yüzden o hususta puan topluyor.
Tanya’nın zihni, modern ve iyi bir vatandaşın bilincine sahiptir—yasalara değer verir. Özgür iradesine ipotek koyan mantıksız bir emir alırsa, ağır bir iç çatışmayla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Ne mutlu ki, Genelkurmay takdire şayan bir şekilde kanunlara saygılıdır.
Hatta öyle ki, yerine getirmek istemediği pek çok emir olmuş olsa da, hepsi de makuldu.
Benim özgür irademi hiç hesaba katmadan üstüme bir şeyler dayatan Varlık X’in kötülüğünden dağlar kadar farklı bu. Doğrusunu söylemek gerekirse, şeytanın soyunda problem tam da bu işte. Hayır, Varlık X’in sözleşme şartlarını doğru düzgün açıklamadığı düşünüldüğünde, şeytan aslında çok daha dürüst bir adam olabilir.
Tanrı bu davetsiz müdahalecinin terörünü dizginleyemiyorsa, ölmüş olmalı. Tanrı ölü olduğuna göre, bana düşen tek şey doğa kanunları çerçevesinde kendimi kötülükten korumak için modern zihnimi kullanmaktır.
Bu dünya ne kadar da acımasız bir yer.
Hayır. Tanya başını sallayarak düşüncelerini tekrar şimdiki zamana toplar.
Zettour’un ne düşünüyor olabileceğini bir düşünce deneyiyle mantık yürüterek çıkarmak zorundadır.
“Generalin yerinde ben olsaydım bu durumda ne yapardım?”
Döner kapı harekâtı, komuta kademesini imha taktikleri… O, lojistiği tepeden tırnağa bilen bir uzman; dolayısıyla şimdiye kadarki kariyerini de hesaba katmak lazım.
Kişiliği göz önüne alındığında, hiçbir plan yapmadan pasifçe oturup beklemesi neredeyse imkânsız. İnisiyatifi bağımsız bir şekilde elinde tutmaya mı odaklanıyor? Bir dakika, o halde agresif bir yarma harekâtından yana tavır koyacağını söyleyebiliriz.
“Atılganlık mı? … ‘Derhal’ ifadesiyle anlatılmak istenen şey bu mu yani?” Tanya gayriihtiyari başını kaldırıp tavana bakar. Bu kesinlikle bir ihtimaldi; daha doğrusu, bunun gerçek olma payını görebiliyordu. Zettour dışarıdan her zaman belli etmese de, oldukça radikal bir tarafa sahiptir.
Görünüşe göre üstlerim derhal harekete geçmemi istiyor. Bir kurmay subaydan harekete geçmesi isteniyorsa, bu ne anlama gelir…?
Bu ancak bir harekâtı başlatma ve en uygun hamleyi seçme emri olabilir.
Görev her zaman aynıdır. Kendi başının çaresine bakmak için beynini kullan. Yani bu durumdan sıyrılmak için bir yol bulmam gerekiyor.
İçinde bulunduğumuz durum mu? Çemberde kalmış olmanın ızdırabı.
Zihninde birden bir ışık çakar.
Bu durumda cevap basittir.
Bu kadar aniden kabullenmesi zor ama işe yarayabilir.
“Kuşatmayı yarma harekâtı. İnanamıyorum—General von Zettour bu şartlar altında bile agresif bir hamle yapmayı hedefliyor!”
Üstünün bir manevra muharebesi planladığını fark eden Tanya’nın kendi rolünün ne olduğuna dair en ufak bir şüphesi kalmaz.
Kendisinden bir kurmay subay olarak üzerine düşen görevi yapması bekleniyorsa, işte tam zamanıdır.
“Birliklerimizin geri kalanıyla uyum içinde hareket edeceğiz!”
Kararını veren Tanya, sonraki adımlarını derhal ve büyük bir hızla duyurur. “Burayı boşaltıyoruz! Birlik komutanlarını toplayın! Çabuk olun, marş marş!”
“Albayım, telgrafa yanıt verecek misiniz?”
Ah. Tanya kendisini unuttuğunu fark eder. Heyecana o kadar kapılmıştır ki basit bir gerçeği unutmuştur.
Özverili çalışma, dikkat ve başarı.
Verimli bir kurum mensubu olmanın altın kuralı aslında son derece basit fakat bir o kadar da derindir.
“Çok dikkatlisiniz, Üsteğmen Serebryakov! Kesinlikle haklısınız. General von Zettour’un bu aşk mektubuna yanıt vermeliyim, yoksa şereften yoksun bir subay diye maskaraya dönerim!”
Pekala. Tanya yanıt olarak aynı derecede kısa ve öz bir mesaj yazılmasını emreder.
“‘Lergen Kampfgruppe’ Komutanından ‘General von Zettour’a: ‘Albay von Lergen’ derhal ‘belirlenen’ eylemleri başlatacaktır. Hepsi bu kadar!”
Çok geçmeden…
Mesaj, büyücü subay tarafından Korgeneral von Zettour’un bizzat ileri komuta karargâhı ilan ettiği araca ulaştırıldı.
“Telgraf var, Generalim. Albay von Lergen’den gelen bir teyit mesajı.”
“Metni göster bakalım.”
“Emredersiniz efendim, buyurun.”
Üsteğmen Grantz mesajı mücevheriyle alıp general için kâğıda dökmüştü. Şöyle bir göz atan Zettour başıyla kısaca onayladı. “‘Lergen Kampfgruppe’ Komutanından ‘General von Zettour’a: ‘Albay von Lergen’ derhal ‘belirlenen’ eylemleri başlatacaktır’ mı diyor? Bu… harika.”
Eline ulaşan metin fevkalade sadeydi.
Açık, net ve kısa.
Kastımı kavramış olmasaydı bu kadar sade bir biçimde yanıt veremezdi… Düşüncelerinin ona ulaştığını anladığı an işte bu andı.
“Her şey plana uygun ilerliyor. Bu harika bir haber, Üsteğmen Grantz. Lergen Kampfgruppe buradaki harekâtımızla eşgüdümlü hareket etmeye hazır. Artık düşmanı kıskaç altına alabileceğiz.”
“Yani…” Grantz bir şeyleri kavramış gibi görünüyordu. Temkinli bir tavırla sordu, “… Generalim, bu Albay von Degurechaff ile önceden bir plan hazırladığınız anlamına mı geliyor?”
“Hayır, kesinlikle hayır.”
“Ha? Ama o zaman, bu yanıt…”
“Üsteğmen Grantz, kurmay subay dediğin tam olarak böyle bir yaratıktır.”
Genç büyücü subay durumu pek kavrayamamış gibi görünüyordu; Zettour içten içe buruk bir tebessümle adamın omzuna hafifçe vurdu. Olayları anında kavrayamadığında onu yetersiz bulmam, acaba maiyetimdekileri fazla yüksek bir standartta tutmamdan mı kaynaklanıyor?
“Şunu asla unutma Üsteğmen: Gerekli zamanda gerekli meseleleri kavrayamayan hiçbir kimseye gerçek bir kurmay subay denemez.”
Ortak temeller üzerinden yapılması gerekenler hususunda ortak bir anlayış inşa eden subaylar topluluğu—işte İmparatorluk Ordusu adlı o şiddet aygıtının mümkün olan en yüksek verimlilikle çalışmasının sırrı budur. Hayır, aslında bu bir sır bile değil.
Bunu herkes bilir. Çocuklar bile kurmay subayların İmparatorluk’un özü olduğunu bilir. Sadece bunun ne anlama geldiğini bilmezler.
“Bazılarının Albay von Degurechaff’a canavar dediğini duyuyorum. Ama bana sorarsan, o mükemmel bir kurmay subay.”
Bir kurmay subayın güçlü yönleri…
Yalnızca karar verme yeteneğinde değil, aynı zamanda ne zaman harekete geçeceğini sezme becerisinde yatar. Ayrıca bir müttefikin niyetini yahut bir taarruzun hedefini kavrayıp özerk kararlar alabilme esnekliğinde.
Emredilen şeyin özündeki kastı kavrayan ve kendi takdir yetkileriyle hareket edebilen subayların oluşturduğu eşgüdümlü bütünlük son derece verimlidir.
Başlar birden fazla olabilir ama hepsi tek bir beyinle düşünür. Hepsi birimiz, birimiz hepsi için: Genelkurmay’ın ideali, kurmay subay eğitiminin kalbi ve meydan muharebesinin temel ilkesi işte budur.
“Söylemek istediğim şey, kızın haklı olduğu.”
İdeal bir ortam sağlandığında, tüm kurmay subayların aynı yargıya varması beklenir. Nihai amacın ne olduğuna dair karşılıklı bir anlayışla, büyük resmi göz önünde tutarak münferit hedefler belirler ve kendi takdirleriyle hareket ederler; bunun sonucunda ortaya organik bir senkronizasyon ve eşgüdüm çıkar.
Büyücü subay Degurechaff gerçekten sıra dışı bir savaşçı. Fakat bundan da öte, mükemmel bir kurmay subay olduğunu açıkça kanıtlamış durumda. Bu gerçekten çok memnuniyet verici.
“Ha-ha-ha! Nihayet bu noktaya geldiğimize göre, artık eğlenmeye başladığımızı söyleyebiliriz!”
Daha önce bir çocuğu savaş için kullanmaktan ötürü hafif bir sızı hissetmişti, ancak iş bu noktaya varınca tereddüt ya da vicdan azabından ziyade bir heyecan dalgası hissetti.
Kızın doğası bu.
Eğer doğası buysa, siz de onu bu amaçla kullanırsınız.
“Arka hatta kapanıp, her şeyi en ince ayrıntısına kadar açıklasanız bile anlamayan insanlarla uğraşmaktan çok daha kolay. Bir şeyleri şıp diye kavrayan biriyle çalışmak kıyaslanamayacak kadar keyifli.”
Nihayetinde bir subay bile çarkın dişlilerinden biridir.
Onlara yalnızca bir parça gözüyle bakarsanız, önemli olan tek şey güvenilirlik ve performanstır. Yani yetenekleridir. Savaşta yetenek dışındaki her şey abes bir duygusallıktan ibarettir.
“Nadir bulunan türden bir subay, mükemmel bir komutan—özünde ise gaddar bir kurmay. Anlaşılan yeni nesle dikkat etmemiz gerekecek.”
Muhtemelen şu anda ikimiz de aynı şeyleri haykırıyoruzdur.
Keyiflenen—hayır, kalbinin derinliklerinden gelen bir coşku duyan—Zettour sesini yükseltti. Bir subayın bundan daha çok arzulayabileceği bir şey var mıydı?
“Bu taarruza başlama emri verilmiştir! İlerliyoruz. Harekete geçelim.”
