
BİRLEŞİK YIL 1976 BASIMI, DR. BAXTER’IN DOĞU CEPHESİ KAYITLARI
Her tarihçi, Lergen Muharebe Grubu’nun doğu cephesinde bir hayalet gibi gezindiğini bilir.
Sözlü tarih kayıtlarının tamamı, bu birliğin gerçekten var olduğuna işaret etmektedir. O dönemde doğu cephesinde görev yapıp da bu ismi duymamış birine rastlamak neredeyse imkânsızdır.
İmparatorluk, Federasyon ve hatta Commonwealth askerleri; seçkin Lergen Muharebe Grubu’ndan, onun kazandığı çarpıcı zaferlerden, gösterdiği üstün yararlılıklardan ve unutulmaz harp başarılarından övgüyle bahsetmeye devam etmektedir.
Biraz nezaketsizce kaçma pahasına söylemek gerekirse, var oldukları koşullar göz önüne alındığında başarıları muazzamdı. Nerede savaşırlarsa savaşsınlar, zahmetsiz zaferler elde etmeyi başaran yegâne birlik onlardı. İster kahraman deyin onlara, ister edebi bir dille ifade etmek gerekirse birer efsane.
Çoğu kimse bu efsanevi Muharebe Grubu’nun herkes tarafından evrensel bir övgüyle karşılanmasını beklerdi. Ancak yaşananlar hiç de öyle olmadı. Herkes onları tanıyordu, yine de kimse onlar hakkında kesin bir şey bilmiyordu.
Lergen Muharebe Grubu’nun gerçek mahiyeti tam bir gizem perdesiyle örtülüdür. Bugün bile, o birlikte hizmet ettiğini iddia eden az sayıdaki gazi dahi gerçeğin ne olduğundan emin değildir. Bunun nedenlerinden biri hiç kuşkusuz doğu cephesindeki korkunç yıpranma oranıdır.
Lergen Muharebe Grubu’nun harp düzeninde yer alan birliklerin neredeyse hiçbiri savaşın sonunu göremedi. Kâğıt üzerinde, Muharebe Grubu bir avuç gazi dışında tamamen imha edilmiş görünüyordu.
Doğu cephesi düşünüldüğünde bu durum hiç de sıra dışı değildi.
İnkâr edilemez derecede korkunçtu, ama kesinlikle istisnai değildi. Savaş, bilhassa da doğu cephesi tam olarak böyle acımasız bir yerdi. Çatışmalar işte bu kadar çetin ve amansızdı.
Cepheden dönen bir gazi hiddetle tükürerek, “Sadece anlatılanları dinlemek anlamaya yetmez,” dedi. Gözlerinde kırılmış bir ifadeyle sertçe çıkıştı bana. “Dost ile düşman cesetlerinin çamura bulandığı, zırhlı birliklerin ise paletleriyle hepsini ezip birbirine kattığı aşırı bir ortamdı. Ardından hava büyücüleri geriye kalanları yakıp kül ederdi; üstelik tüm bunların üstüne, uçaklar gökyüzünde durmaksızın it dalaşı yapardı. Havada asılı kalan o kokuyu asla unutamayacağım.”
Yine de Lergen Muharebe Grubu’nu saran gizemin derinliği tek bir kelimeyle özetlenebilir: Anormal.
Ortada hiç kayıt bulunmadığından değil elbette. Komutanları (o zamanki rütbesiyle) Albay von Lergen, varlığı tescillenmiş saygın bir kurmay subaydı.
Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde görev yaptığı doğrulanmış bir subaydı.
İki kuzgun Zettour ve Rudersdorf’un emrinde, harekât alanında uzun süre görev yaptığı bilindiğinde, ön saflarda verdiği çetin mücadele şaşırtıcı gelmemelidir.
Ancak onun dönemine ait kayıtlar, tarihçiler arasında tuhaf denecek kadar çok vahim eksiklik içermesiyle nam salmıştır.
Albay von Lergen’in savaş sonrası rütbesi, kendisi ile Lergen Muharebe Grubu arasında derin bir bağ olduğuna işaret etse de bu bağın mahiyeti son derece belirsizdir.

22 NİSAN BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, İMPARATORLUK ORDUSU’NA AİT BİR TOPLANMA NOKTASI
Beklenmedik kelimesi durumu tarif etmek için muhtemelen en uygun ifadeydi…
203. Hava Büyücü Taburu’nun geri çekilişi oldukça sorunsuz gerçekleşmişti. Beklenen Federasyon takibi şaşırtıcı derecede ağırdı; tabur, belirlenen geri çekilme hattına intikalini dün gece hiçbir aksaklık yaşamadan tamamladı.
Basit bir istirahat edip hesaplama mücevherlerimizin bakımını bile yaptırırken, bir yandan taklit kahveden yüzümüzü ekşitecek ve iyice kabarmış çavdar ekmeğine bolca margarin sürecek vakti dahi bulabiliyoruz. Bu şekilde ifade edince, burada yakaladığımız o rahat temponun ne kadar keyifli olduğu yeterince anlaşılabiliyor mu?
Dahası, düzen yeniden tesis edildiğinde, örgütlenme gücü çok daha başarılı bir şekilde sevk ve idare edilebilir hale geliyordu. Bu noktada, durumdan en çok istifade edenler Semender Muharebe Grubu ve onun çekirdeğini oluşturan 203. Hava Büyücü Taburu’ydu. Birliğin kuruluş gayesi düşünüldüğünde bu durum oldukça doğaldı. Genelkurmay’ın eli ayağı olmak üzere müstakil bir vurucu güç şeklinde tasarlanan, hızlı reaksiyon ve hareket kabiliyetine özel önem verilen bir birliğe elbette en yüksek öncelik tanınacaktı. Her ne kadar standart dışı bir harekât usulü olsa da icap ettiğinde ikmal almak üzere bir depoya personel sevk edecek kadar dahi geniş imkânlara sahiptik.
Elverişli bir hava rotası ile demir yolu ağının birleşimi, yardımın Tanya’nın umabileceğinden çok daha süratli ulaşması anlamına geliyordu.
“Yüzbaşı Ahrens, tekmil veriyorum! Ana kuvvetle birleşmek üzere intikal ettik!”
Yüzünde ukala bir tebessüm taşıyan bu zırhlı birlik subayı, şık ve göz alıcı görünümün adeta canlı bir timsaliydi. Üzerine tam oturan üniforması ve başındaki ezilmiş kasketiyle tam bir tankçı profili çiziyordu. Çamura batmış ve durumdan bıkmış usanmış haldeki Tanya ile kıyaslandığında, onun seyahati kuşkusuz çok daha konforlu geçmiş olmalıydı.
Ancak yine de ulaşıp buraya gelmiş olması bile her şeyi affettirmeye yetiyordu.
“Biz de sizi bekliyorduk, Yüzbaşım!”
Karşılıklı selamlaşırken, Tanya ve diğer hava büyücü subayları derin bir rahatlama nefesi aldılar. Takviye güçlerin gelmesine hepsi o kadar sevinmişti ki nöbetçi olan Üsteğmen Grantz haricindeki herkes yerinden fırlayıp koşarak gelmişti. Kuralcı ve ciddi yapısıyla bilinen Weiss bile yüzünde kocaman bir tebessümle Ahrens’in omzuna dostça vuruyordu.
“Nihayet takviye güçler ulaştı.” Yüzünde hafif bir tebessüm beliren Tanya içinden geçenleri samimiyetle dile getirdi. “Bu gerçekten son derece rahatlatıcı, değil mi Binbaşı Weiss?”
“Evet, kesinlikle öyle efendim. Sadece hava büyücü taburuyla harekât yürütmek dengeleri oldukça zorluyordu.”
Antitank muharebesini, asıl işleri bu olan zırhlı birliklere devretmek üzerimizdeki yükü muazzam ölçüde hafifletiyordu. Çirkin bir sokak kavgasını nizami bir savaşa dönüştüren şeyin topçu sınıfı olduğunu söyleyen büyük bir kraldı. Tanklar için de durum şüphesiz farksızdı.
“Peki ya diğerleri? Bize katılmaları sizce ne kadar sürer?”
“Topçu ve piyade birliklerinin arkamızdan gelmesi planlanıyordu fakat… Korkarım detaylar hakkında kesin bir bilgim yok.”
“Ah, yine de yolda olduklarını bilmek bile insanı rahatlatıyor.”
“Bu arada, konuyla ilgili bir raporum daha var. Yeniden görevlendirilmemiz sırasında karşılaştığımız Genelkurmay’dan Yarbay Uger’e rastladık, size iletmem için bir mesaj bıraktı.”
Ha? Tanya’nın yüzünde meraklı bir ifade belirdi. Yarbay Uger’in Yüzbaşı Ahrens vasıtasıyla iletecek kadar önem verdiği mesaj ne olabilirdi ki?
“İçeriği neymiş?”
“Muharebe Grubu’na büyük bir takviye dalgası sevk ediyorlarmış.”
“Umarım sadece lafta kalmıyordur.”
Ne söylerse söylesin, içten içe hafif bir suçluluk hissetse de Uger’in dürüstlük ve görev bilincine sahip bir uzman olduğunu biliyordu. Kendini büyük beklentilere sokmak istemiyordu ama umut etmekte de bir sakınca görmüyordu.
“Her neyse, mevcut durumumuz nedir?”
“Ne görüyorsanız o, Yüzbaşı Ahrens.”
“Yani…?”
“Tam olarak öyle.” Tanya başıyla onayladı. “Vaziyet kötü. Her şey korkunç bir intizamsızlık içinde. Geri kalan hususlarda bilgilendirmeyi Binbaşı Weiss yapacaktır. Detayları kendisinden öğrenin.”
Her iki subay da emirleri selamlayarak kabul etti. Tanya’nın ikisine de güveni tamdı. Kişilikleri ve tutumları fazla şahin görünse de kabiliyetleri konusunda en ufak bir şüphesi yoktu.
“Siz ne yapacaksınız Komutanım?”
“Teğmen Serebryakov ile birlikte buradaki mevzilerimizin tahkimatını denetleyeceğim. Doğu cephesindekilerin siper savaşından başka bir şey bilmemesi tam bir baş belası; emir-komuta zinciri koptuğunda ne yapacağımızı şimdiden düşünmemiz gerekiyor.”
Yüzbaşı Ahrens, Yarbay von Degurechaff’ın emir subayıyla birlikte uzaklaşmasını buruk bir tebessümle izlerken söze girdi. “Emir-komuta zincirinin kopmasından mı endişeleniyor?”
Elbette böyle bir ihtimali büsbütün göz ardı edemezdi ama… Doğrudan komuta kademesini hedef alan imha taktiklerini sıklıkla kullanan İmparatorluk Ordusu’nun, kendisinin de aynı taktiklere kurban gitmesinden çekinmesi mantıklı görünse de…
“Yarbayımız cidden çok endişeleniyor.”
“Ancak Yarbay Degurechaff’a bakılırsa, biz büyük ihtimalle tedbiri fazlasıyla elden bırakmış aptallar kategorisine giriyoruz, değil mi Yüzbaşı Ahrens?”
“Ne demek istiyorsunuz?”
Ahrens’in anlam veremeyen boş bakışlarına Binbaşı Weiss son derece ciddi bir ifadeyle karşılık verdi.
“Siz gelmeden önce katıldığımız bir çatışmalı geri çekilme sırasında müstahkem bir noktayı savunmak zorunda kalmıştık. Orada, dost bir birliğin kıdemli subayının tüm karargâhıyla birlikte havaya uçuruluşuna gözlerimizle şahit olduk.”
“… Korkunç bir şey. Adeta bizimle oyun oynuyor gibiler.”
Şamar oğlanına dönmek… Pek de eğlenceli bir deneyim olmasa gerekti. Weiss, Ahrens’in bu sessiz ve kasvetli yorumunu başıyla onayladı.
“Seçim yapabilecek bir konumda değiliz. Yarbayımızın her ne koşulda olursa olsun elimizden gelenin en iyisini yapma politikası, başımızı beladan olabildiğince uzak tutmanın dolaylı bir yoludur.”
“Evet. Elimizden ne geliyorsa yapalım.”
“İşte aradığım ruh bu.”
İkisi de başlarıyla onaylarken aynı anda iç geçirdiler.
“Bu birlikte söylenmek bile epey çetin iştir. En azından elimizde birkaç dal sigara olsaydı durum farklı olurdu.”
“Öf, Yüzbaşı Ahrens, size ne kadar özendiğimi tahmin bile edemezsiniz.”
“Neden ki?” Fakat ne demek istediğini neredeyse o an anladı. “Ah, sizin sigara içmeniz yasaktı değil mi?”
“Evet.” Weiss başıyla onayladı. “Yarbayın emrindeyken sigara içmek kesinlikle yasak. Aksi takdirde ciğerlerimiz bu tempoya dayanamaz. Eskiden en büyük kısıtlayıcı etken hesaplama mücevherlerinin performansıydı. Kimse bu kadar yüksek irtifada uçmazdı.”
Binbaşı Weiss bir hava büyücüsüydü. Ciğerlerini telef etmesi halinde bunun acısının fena halde çıkarılacağı bir mesleğe sahipti. Savaş öncesinde de sigaranın kimseye bir faydası yoktu belki ama şimdilerde bir hava büyücüsü nikotine ölümüne bağlı değilse, sigara gözden çıkarabilecekleri bir lükstü.
“Teknolojinin gelişimi gerçekten hayret verici. Zırhlı birlikler de benzer gelişmeler kaydetti. Eskiden ana toplarımız oyuncak mantar tabancasından farksızdı!” Ahrens kahkaha attı, Weiss da bu söze tüm kalbiyle katılıyor gibiydi.
“Geçenlerde ben de benzer bir şey gördüm. Bugün duyduğuma göre, çaylaklar tank paletlerini hedef alamıyorsa düşmanı geciktirme umutları bile yokmuş.”
“Ama eminim siz ve yarbay farklısınızdır. Şimdiye kadar Federasyon tanklarını yok etmekten gına gelmiştir size!”
“Yok, sadece zırhlarının ne kadar dayanıklı olduğundan bıkmış durumdayız. 203. Hava Büyücü Taburu’nun kıdemlileri için bile ana muharebe tanklarının savunmasını delip geçmek büyük bir meziyet.”
Eskiden tankları yok etmek bu kadar zor değildi. Ahrens, biraz zaman alsa bile hemen her hava büyücüsünün düşman zırhlı araçlarını alt edebilmesinin kanıksandığını duymuştu.
“Konserve kutusu açar gibi kolayca patlatabileceğimiz sadece birkaç tip kaldı.”
“Sahi mi?”
“Evet,” diye yanıtladı Weiss, yüzü asık bir halde. “Hava büyücüleri bir dereceye kadar antitank muharebesi yürütebilir ama asli görevlerimiz yüzünden zaten başımızdan aşkın işimiz var… Her neyse, epey lafladık. Artık seni mevcut durumdan haberdar edeyim.”
“Olur, teşekkürler.”

24 NİSAN BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, MUHAREBE GRUBU’NUN GEÇİCİ İNTİKAL NOKTASI
Herkese teyakkuzda kalmayı emretmek, ihmalleri yüzlerine vurmak ve harekât emniyetini sağlamak adına mümkün olan her türlü tedbiri almak. Bir komutan için bunları yapmak gayet doğaldı elbette, ancak bunun tüm örgütsel yapıya eksiksiz nüfuz etmesini sağlamak son derece güç bir işti.
Toz duman çekilip de önlerine sıcak yemek konduğunda çöken o rahatlama anlarında bu görevi başarmak daha da zorlaşıyordu. Zira herkesin üzerindeki gerginliği attığı an tam olarak bu andı. Askerlerin kendilerini nihayet cephe gerisindeki emniyetli bölgeye ulaşmış gibi hissetmelerine engel olmak neredeyse imkânsızdı.
Tam da bu anlarda, İmparatorluk Ordusu birliklerinin çoğunda muharebe meydanına dair en ufak bir gerginlik kırıntısının dahi kalmadığı ne kadar vurgulansa azdı.
Birlikler, geri çekilme harekâtını başarıyla tamamladıklarına yürekten inanmışlardı. Hakikaten neşet eden hatalar, her zaman en sinsi olanlarıdır. Elde edilen bu küçük başarı, İmparatorluk Ordusu’nu fazlasıyla rehavete sürüklemişti.
Kalabalık bir Federasyon kuvvetinin yaklaştığını bildiren ikaz sirenleri, düşman unsurları ancak burnunun dibine kadar sokulduğunda çalmaya başladı. Yine de düşman geliyorsa, herkesin ne yapması gerektiği zaten belliydi.
Sırt çantalarını yastık yapıp kestiren askerler tokatlanarak uyandırıldı ve mevzilerine fırlamaları sadece birkaç saniyelerini aldı.
“Düşman taarruzu! Düşman taarruzu!”
“Tüm birlikler mevzilere!”
Nöbetçi subay avazı çıktığı kadar bağırarak koştururken, hafif uykuları yarıda kesilen askerler ağız dolusu küfürler savurarak önceden belirlenmiş bir intizam içinde görev yerlerine fırladılar.
“Uykumuzu mu bölüyorsunuz lan? Kahretsin! Bir gün toplumsal huzuru bozmaktan alayını dava edeceğim!”
Tanya da bir istisna değildi. Yol boyunca yüksek sesle söylenip durarak Muharebe Grubu Karargâhı’na doğru ilerledi. Komuta merkezine vardığı anda ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu.
“Durum raporu!”
“En az bir tümen kadarlar, komutanım. Düşman taarruz ediyor.”
“Sıçayım, daha mevzi tahkimatını bile bitiremedik! Bu Federasyon mahluklarında hiç mi nezaket, hiç mi misafirlik adabı yok?!”
İmparatorluk mevzilerinin tahkimatı henüz tamamlanmamıştı. “Mevzileri tamamlamak için var güçleriyle çalışıyorlar” demek kulağa daha hoş gelebilirdi ama işin gerçeği, tek tüfekli avcı çukurlarını ancak kazabilmişlerdi; katettikleri mesafe bundan ibaretti.
Dahası hepsi bu da değildi; felaketler asla yalnız gelmezdi. Doğu cephesinde çok ciddi bir hafif makineli tüfek sıkıntısı çekiliyordu. Ne dondurucu kış ne de çamurlu ilkbahar, anakarada imal edilip dağıtılan standart hafif makineli tüfeklere acımıştı.
Buradaki ön hat birliklerinin atış yoğunluğu, İmparatorluk kuvvetlerinin Batı Cephesi’nde sergilediği performansın yanından bile geçemeyecek kadar düşüktü.
Bu şartlar altında, siperler bulunsa dahi müstahkem mevziin düşmanı tamamen baskı altına almasını veya durdurmasını bekleyemezdik. Savunma komutanının piyadenin yetersiz ateş gücünü telafi etmek adına zırhlı birlikleri ve hava büyücülerini sonuna kadar kırbaçlamak istemesi gayet doğaldı.
“Yarbayım, karargâhtan arıyorlar.”
“Bağla.”
Yegâne teselli, emir-komuta zincirinin hâlâ tıkır tıkır işlemesiydi. Örgütün bir parçası olarak Tanya, tümen düzeyindeki birleşik komutanın somut faydalarını net bir şekilde görebiliyordu.
“Savunmaya destek mi? Anlaşıldı. Semender Muharebe Grubu olarak zırhlı birliklerle destek vermek ve hava büyücüleriyle vurucu harekât icra etmek istiyoruz. Onayınız var mıdır?”
Herkes işe koyulmadan önce gerçekleşmesi gereken bilgilendirme ve müzakere aşamasıydı bu.
“Burası Karargâh. İkinci savunma hattının sol kanadı son derece kritik durumda. Orayı takviye edebilir misiniz?”
“Edebiliriz, fakat bu durumda hava büyücülerimizin orada çakılı kalması gerekir.”
“Çok şey istediğimin farkındayım ancak elinizden gelen tüm desteği sağlayın lütfen. Ayrıca durum stabilize olduktan sonra ihtiyat olarak kullanmak üzere bir hava büyücü bölüğünü geri çekmenizi rica ediyorum.”
Karargâhın ne yapmaya çalıştığını anlamıyor değildi elbette, ancak hiçbir komutan böyle bir teklifi memnuniyetle karşılamazdı. Herkes ihtiyat kuvvetinin kendi elinin altında olmasını isterdi.
“Semender 01’den Karargâh’a. Orayı takviye etmek sorun değil fakat ekstra birliğimizin olup olmayacağı belirsiz, bu yüzden size ihtiyat kuvveti garantisi veremem.”
“… Şey, yapabilirseniz yapın öyleyse.”
“Olmayan bir şeyi veremem.”
“… Anlaşıldı.”
Şansına karşı taraf geri adım attı da mesele tatlıya bağlandı. Zaten elimizde harcayacak pek bir şey yokken, en ufak bir kaynağı bile muhafaza edebilmek sevindiriciydi.
Sistemi sınırlarına kadar zorlamak ile genel sağlığını korumak adına bir miktar esneklik ve ihtiyat payı bırakmak arasındaki devasa farkla aynı mantıktı bu.
Şimdi, gelelim asıl meseleye. Tanya ahizeyi yerine koydu ve arkasına döndüğü gibi taarruz emirlerini derlemeye başladı.
Az önce yaptığı konuşmadan daha sinir bozucu bir diyalog varsa, o da kesinlikle bir sonraki olacaktı. Tanya bakışlarını tankçısına çevirdi.
“Muhtemelen taarruza sadece 203. Hava Büyücü Taburu kalkacak, bu yüzden Yüzbaşı Ahrens, zırhlı birlikleriniz savunmayı destekleyecek.”
“Yarbayım?! Biz de dışarı çıkıp taarruz edebiliriz!”
Beklediği cevaptı. Dürüst olmak gerekirse, bu ruha sahip olmayan birinin zırhlı birlik subayı olması mümkün değildi zaten.
“Tanklara savunmada ihtiyacım var.”
“Ama Komutanım!”
“Reddedildi! Düşmana ateş açıp üzerinize çekin! Müstahkem mevziin içinde vurucu bir güç bırakmazsak onları baskı altında tutamayız!”
Ahrens kendi fikrini savunduysa da Tanya kestirip attı. Bir astın girişkenliği ve dikbaşlılığı, doğru zamanlama olmadığı sürece övülmemeliydi.
Tank savaşlarını doğu cephesinde öğrenmişti; şimdi durumu kavramasını ve kabullenmesini sağlamalıydı.
“… Emredersiniz komutanım.”
“Güzel.” Tanya başıyla onaylayıp bakışlarını eski askerlerine çevirir. Bu adamlar verilen her türlü görevin üstesinden gelebilir. İşi gözü kapalı emanet edebileceği kadar güvenilirdirler.
Savaş vakti gelmiştir; tam sırıtmaya hazırlanırken Ahrens’ın bir şey söylemek ister gibi durduğunu fark eder. Ne de olsa bir üstün görevi, astlarının ne diyeceğini dinlemektir.
“Yüzbaşı, bir diyeceğin varsa çekinme söyle.”
“En baştan tüm gücümüzle mi havalanmayı planlıyorsunuz? Şu an için düşman birliğinin gücü hakkında tam bir bilgiye sahip değiliz. Belki de önceliğimiz keşif olmalı…”
“Doğru, haklısın. Düşman birliğinin ölçeği belirsiz, Yüzbaşı Ahrens.” Şapkasını bir pat hareketiyle kafasına oturturken acı bir tebessümle başını sallar. “Bilmiyorsak, gidip öğrenmekten başka çaremiz yok.”
“Yani tüm taburu güçle keşif için mi sahaya sürüyorsunuz?”
“Daha çok bir ara-bul-yok et görevi ama evet. Çünkü,” diye acı acı devam eder, “en azından bir topçu tümeniyle karşılaşmayı bekliyoruz.”
“Tümen topçusunu mu kastediyorsunuz?”
Ahrens’ın duyduklarını tekrarlarken yüzünün ‘Şaka yapıyor olmalısınız’ der gibi çarpılması pek de haksız sayılmazdı. Bütün bir topçu tümeninin oluşturduğu tehdit, sıradan bir tümen topçusuyla kıyaslandığında bambaşka bir boyuttadır.
“Ne yazık ki bir yanlış anlaşılma değil.” Tanya konuşmasını sürdürür: “Yanlış duymuş olmayı dilediğini görebiliyorum ama karşı karşıya olduğumuz şey tümen topçusuyla kıyaslanamaz. Kendinizi koskoca bir topçu tümenine hazırlayın.”
Güüm—adamın karnına bir yumruk indirir.
Tanya daha sonra bu anı acıyla hatırlayacak ve en kötüsüne hazırlanmaları gerektiğini söylediği için şükredecektir.
Büyücü birliği havalanıp arama tarama faaliyetine başladıktan kısa bir süre sonra yoğun bir telsiz trafiği tespit eder. Sinyaller, düşman topçu birliğinin konumu hakkında güçlü bir ipucu sunmaktadır ancak şifrelidirler. Yine de belli başlı tekrarlar, dolaylı yoldan doğrulama yapmak için yeterlidir.
Hızlı bir “Gidiyoruz!” emriyle, Tanya taburunu dosdoğru belirlenen konuma sevk eder… ancak tahminlerinin doğru çıktığı talihsiz gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalır.
Görünüşe göre hiçbir beklenti, tutmamasını dilediğiniz tahminler kadar tam isabet sağlamamaktadır. İstatistiksel olarak anlamlı olup olmamasını bir kenara bırakırsak, Tanya en kötü korkularının gayet güvenilir olduğuna tanıklık etmek zorunda kalır.
“Aman ne ala, kıskanmamak elde değil. Ne muazzam bir topçu desteği böyle!”
Alçak sesle bu yorumu yaparken uzakta baktığı şey Federasyon mevzisidir—ve ne mükemmel dizilmiş bir topçu mevzisidir öyle. Kolordu topçu bataryasının bile bu kadar nizam içinde sıralanmış olmasından nefret etmekten kendini alamaz. Sadece oradan açılacak bir bombardıman bile birliklerimizi yok etmeye yeter de artar.
“Topçu bastırma muharebesine hazırlanın. Bu görev resmi olarak bir taarruz harekâtına dönüşmüştür.”
Tek bir emirle üç koldan düzen alan birlikler anında vurmaya hazır hale gelir. Uçuş güzergâhları, düşman mevzisini bir hava-yer taarruzuyla vurmalarına imkân tanıyacaktır. Yerlerini aldıktan sonra geriye kalan tek şey, yerdeki patlayıcı mühimmatı birkaç patlama formülüyle patlatmaktan ibaret olan kolay işti.
Eğer onları yeterince sert vurmazsak… Tanya üstenci bir tonla bağırmayı göze alır. “Askerler, hava büyücülerinin nasıl bir hava taarruzu yapabileceğini onlara göstereceğiz! Şimdi, hücum!”
“03’ten 01’e, düşman büyücü birliği tespit edildi!”
Tanya, emir subayının bu uyarısına sırıtarak karşılık verir—çünkü tabii ki düşman büyücüleri vardır. Hava büyücülerinin topçulara hava desteği sağlaması öteden beri en doğal şeydir. Ne zaman bir topçu görseniz, yapacağınız ilk şey büyücü avına çıkmaktır.
“Temasa geçin! Parçalayın şunları!”
“Bir düşman bölüğü tespit ettim, bu tarafa doğru geliyorlar!”
“Ha, hepsi bu mu?”
Tam da bir topçu tümenini desteklemek için ne kadar da küçük bir sayı diye mırıldanırken—uzaktaki batarya aniden ateş açar.
Tam da topların yükseliş açısının tuhaf bir şekilde fazla olduğunu fark ettiğim andır…
“Düşman topçusu bizi hedef alıyor!”
Çığlık atan uyarıyla birlikte Tanya içgüdüsel olarak topçulara doğru bakar ve bataryaların korkunç derecede yüksek bir açıya kilitlendiğini fark eder.
Hah, şuna bak, lükse de bak sen!
Topçu mevzilerine uçaksavar topları serpiştirmişler!
“Bizi vurabileceklerini…” … sanmıyorum. Tam acı acı sırıtmak üzeredir ki gerçeği kavrar: Eğer uçaksavarlardan gelen bir baraj ateşiyle karşı karşıyaysak… bu hava sahası için atış kontrol hesaplamalarını çoktan bitirmişlerdir!
“Dağılın! İrtifa artırın!”
Bu ani uyarıyı yapmasının sebebi içgüdülerine güvenmesidir. Bir şey hakkında kötü bir hisse kapıldığınızda her zaman buna kulak vermelisiniz.
Birliği taarruz hattından saptırdığı andan hemen sonra, aşağıda patlayan mermiler ürkütücü bir şekilde daha birkaç saniye önce büyücülerin bulunduğu yere şarapnel yağdırır.
“Zaman ayarlı fünyeler mi? Cık, cidden hazırlıklı gelmişler.”
Ve hepsinin üzerine, kaçınmak için düzenimizi bozduğumuz tam o anda, düşman büyücü bölüğü üzerimize çullanır!
“Düşman büyücüler hücuma geçti!”
“Üç el patlama formülü! Tüm bölükler ateş açsın!”
Sayıca üstün olsak ve eğitim açısından kesinlikle dezavantajlı durumda bulunmasak bile, bizi dengesiz yakalamış olmaları hiç de iyi olmamıştır. Üstelik düşman birliklerinin ne kadar uyumlu bir şekilde iş birliği yaptığı düşünülürse, mevcut durumumuzdan pek de memnun olduğumu söyleyemem.
İyi bir insan olan Tanya, adamlar ne kadar kötüleşirse o kadar çok arkadaş edindiklerini anlamakta güçlük çekiyordu. Kötülük her zaman çeteler halinde gelir.
“Karargâhtan Salamander 01’e—acil bir durum var!”
“Burası Salamander 01—şu an sıcak temastayız. Kahretsin, bu adamların hiç pes etmeye niyeti yok!”
Üzerlerine doğru hücum eden düşman büyücülerinin tepesine bir patlama formülü savururken, optik bir kesin nişancı formülünden sıyrılır.
“Karargâh, nedir bu acil durum?!”
“Bir düşman bataryası daha tespit ettik! Bir roketatar birliği! Mevcut rotanızın aksi istikametinde mevzileniyorlar; eğer ateş açarlarsa konumumuz tamamen baskı altına alınacak! En kısa sürede onları imha edin!”
Bütün bir topçu tümeninin ortasına dalmak yeterince kötü değilmiş gibi, şimdi bir tanesi daha mı çıkmıştı? Felsefeniz ‘ne kadar çok, o kadar iyi’ yönünde olsa bile, Federasyon’un ‘çok’ anlayışı akıllara durgunluk vericiydi.
“Saçmalamayın! Şu an zaten bir mevziyi imha etmekle meşgulüz!”
“Eğer roket yağmuru altında kalırsak zırhlı birlikler hiçbir şey yapamaz. Yarbayım, lütfen.”
“Karargâh, burası Salamander 01… detayları aktarın.”
Ağzından kaçmak üzere olan küfürleri yutmak tam bir işkenceydi. Yine de Tanya görev bilinciyle detayları talep eder. Bu işin yapılması gerekiyordu nitekim…
“Binbaşı Weiss! Duydun işte! Birliği ikiye bölüyoruz.”
“Bayağı çok şey istiyorlar, değil mi? Elimizden geleni yapacağız!”
“Yanına bir bölük bırakıyorum! Burada kalıp bu adamları hırpalamaya devam edin! Taciz ateşinden fazlasını beklemiyorum! Dilediğiniz gibi coşun ama kendinizi fazla riske atmayın!”
“Anlaşıldı!”
“Geri kalanlar, beni takip edin. Kendi yürür roketatarları avlamaya gidiyoruz. Ara-bul-yok et görevine hazırlanın. Lanet olasıca derecede yoğun bir gün ama herkes üzerine düşen görevi eksiksiz yapsın!”

26 NİSAN, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, FEDERASYON’UN İKİNCİ TAARRUZUNUN ARDINDAN
Düşman, düşman, düşman. Gözün alabildiğine uzanan, sonu gelmez dalgalar halinde geliyorlar. Ren Cephesi’nde görülenlerden hiç de aşağı kalmayan dehşet verici bir baskı dalgası bu.
Devasa bir mühimmat israfı.
Savaş denilen bu kârsız teşebbüs.
Beşerî sermayeyi tüketmeye yönelik aptalca bir mücadele.
Ezilmemek için var gücünüzle savaşıp onları püskürtürsünüz, ama enerjileri bir an bile kırılmaz veya bükülmez; en sert asker bile onların bu amansız taarruzları karşısında gerilemek zorunda kalır.
Onları püskürtmeyi başarsanız bile geriye kalan his sevinçten çok uzaktır. Zafer kazanmış gibi hissettirmez bile; sadece savunmayı başarabilmiş olmanın verdiği belirsiz bir his kaplar içinizi.
Daha sonra, düşmanın geride bıraktığı teçhizatı toplamak ya da ortalığı temizleyip hattı yeniden inşa etmek için savaş alanında dolaşırken, hiç istemeseniz bile göze çarpan bir şey vardır… düşmanın o bol mühimmat ve teçhizatının her çeşidinin “menşei belirsiz” olarak kabul edilmek zorunda olması.
“Bu işte bir gariplik var. Olamaz, böyle bir şey…” diye mırıldanır Tanya, tam da savunan birliklerin raporunda tarif edildiği gibi araziye saçılmış olan terk edilmiş Federasyon Ordusu tanklarına bakarken.
Topluluk tanklarının varlığı onu o kadar rahatsız etmiyordu. Düşman bir ülke oldukları için teçhizatlarının doğu cephesinde bulunması pek de sıra dışı değildi. Peki ya orada öylece duran, “tarafsız ülkelerin” kataloglarından çıkma tanklara ne demeli?
“Ha? Bu tankların nereden geldiğini kim biliyor ki zaten!”
Aklıma o uğursuz “Ödünç Verme ve Kiralama” kavramı takılıyor.
Biliyordum. Bunu öngörmüştüm. Ama bunu bizzat görmenin yarattığı şoku tarif etmek imkânsız.
Bu hiç adil değil, demek geçiyor içimden.
Umarım geberip gidersiniz, diye lanet okumak geçiyor içimden.
Hayır, bir dakika. Tanya, yaşadığı huzursuzluğun arasına karışan garip bir hissi fark eder. Lanet okumak mı? Yani benim gibi bir liberteryenin doğaüstü bir güce bel bağlamayı düşündüğünü mü söylüyorsunuz?
Bak sen şu işe—! Ürpermeden edemez.
Düşüncelerim Tanrı, şeytan veya benzeri bir kavram tarafından kirletiliyor mu?
Bu, modern bir birey olarak benim silinip gitmem demektir.
Onurumun, özgür irademin ve kararlılığımın—benim için önemli olan her şeyin—inkârına bir adım daha yaklaşmış olabileceğimi düşündükçe içimi sadece korku kaplıyor.
O kadar korkunç bir şey ki, sırf kusma isteğimi bastırmak bile büyük bir çaba gerektiriyor.
Temennide bulunmak fazla batıl inançlıca. Eğer sonum o kıs kıs gülen Varlık X’in tarafına düşmek olacaksa, beynimi dağıtmak daha iyi.
Yine de Tanya, dua etmek ile dilekte bulunmak arasına net bir çizgi çekse de umut etmekten kendini alamaz.
Takviye birliklerimizin planlandığı gibi yarın ulaşmış olması iyi olur.

27 NİSAN, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHE HATTININ YAKININDAKİ BİR KÖY
Nadir bir ziyaretçi. Genelkurmay’ın gösterişli nişanını taşıyan albayı gören Tanya’nın ilk izlenimi bu yöndeydi.
Yine de onu gördüğüne memnundu.
Albay von Lergen, Doğu Cephesi’nin bataklığına kahve çekirdekleri ve takviye birliklerle gelmişti. Sadece kahveden nefret eden ve savaşı tekelinde toplamak isteyen aklını yitirmiş biri böyle bir gelişi hoş karşılamazdı.
Bir başka deyişle, son derece makul biri olan Tanya’nın tam zıttı bir karakter. Zaten öyle birini anlayabileceğini de sanmıyordu.
Bu yüzden Tanya, gelen birlikleri yüzünde kocaman bir tebessümle karşıladı. Tabii ki kolun başındaki subayların selamlarına—kitabına tam uygun şekilde—karşılık vermeyi de ihmal etmedi.
“Asırlar olmuş gibi hissediyorum, Yüzbaşı Meybert, Teğmen Tospan, Teğmen Wüstemann.” Tanya, “Geri dönmeyi başardığınız için tebrikler,” dercesine sırıttı ve ardından hürmetlerini sunmak üzere albaya döndü. “Onlara rehberlik ettiğiniz için size teşekkür borçluyum.”
“Ne? Hayır, önemli değil. Zaten burada halletmem gereken işler vardı.”
“Doğu Cephesi’nin en ön hattında mı?”
“Aynen öyle.”
Genelkurmay üyesi birinin sahayı gözlemlemeye gelmesi alışılmadık bir durum değildi ama Tanya “Bir dakika…” diyerek kaskatı kesilince Lergen sesini alçalttı.
“Sizinle konuşmam gerekiyor. Rahatsız edilmeyeceğimiz bir yer var mı?”
“Tabii ki, bir saniye.”
Neler olduğunu merak etmesine bile gerek yoktu. Mesele önemli olmalıydı. Anlaşılan karşı casusluk harekâtları da yüksek önceliğe sahipti. Birliklere bizzat bilgi vermek istese de bu işi astlarına devredebilirdi.
Bunu kararlaştıran Tanya sesini yükseltti. “Subaylar, toplanın! Binbaşı Weiss, Yüzbaşı Ahrens, geri dönenleri cephedeki durum hakkında bilgilendirin! Teğmen Grantz, onlar bilgilendirmeyi yaparken nöbet görevi sende!”
“””Anlaşıldı!”””
Bu tempolu ve disiplinli cevap cesaret vericiydi.
“Teğmen Serebryakov, beni takip et.”
“Emredersiniz komutanım!”
Genelkurmay denetiminde, harita üzerinde kuvvetsiz taktik harekât tatbikatlarına katılmıştım ama şöyle bir düşününce, Albay von Lergen gibi üst düzey bir kurmay subaydan bizzat direktif aldığım ilk sefer bu oluyor.
Tetikte olmalıyım, diye düşündü Tanya ve tekrar pürdikkat kesildi.
“Pekala, biraz yürüyelim. Bu taraftan, Albayım. Müsaade edin size ön hattı gezdireyim.”
Emir subayı arkalarını kollarken Tanya öne geçti ve kısa süre önceki şiddetli çatışmanın ardından henüz yeni durulmuş olan muharebe meydanının kalıntılarına doğru ilerledi.
Bir albayı koruyabileceğinden emindi ama… etrafta pusu kurmuş keskin nişancılar veya bozguna uğramış birliklerin kalıntıları olabileceği düşüncesi onu hâlâ endişelendiriyordu; bu durum Tanya’nın kalbi için hiç iyi değildi.
Yine de bölgeyi çoktan temizlemişlerdi. Belli bir düzeyde güvenlik sağlandığından, arazi yapısını tarif ederek ona kaba bir bilgilendirme yaptı ve bir sonraki savunma muharebesine nasıl hazırlandıklarını anlatmaya başladı.
Bu tür bir raporlama oldukça sıradandı ancak en ön hatta olduklarından etrafta imha edilmiş silahların enkazları saçılmış durumdaydı.
Mükemmel. En dişli düşmanlarından birini işaret etti. “… Bu, imha edilmiş bir Federasyon ana muharebe tankı.”
“Hmm?” Lergen’in gözleri yuvalarından fırladı. Epey kavrayış sahibi biri olmalıydı.
Fırsatı değerlendirerek yaklaştı ve başını sallayarak zırhın kendisini incelemeye başladı. “… Kâğıt üzerinde görmüştüm ama kanlı canlı bakınca zırhı şaşırtıcı derecede kalınmış.”
“Saldırıların çoğunu püskürtebiliyor. Zırhlı birlik subayımın söylediğine göre, bizim tank toplarımız bile son derece yakın bir mesafe olmadıkça bu zırhı delemiyormuş.”
“Mantıklı.” Lergen kasvetli bir şekilde başını salladı. “Bu gidişle, aktif durumdaki ana muharebe tanklarımızın çoğunu ihtiyat sınıfına çekmemiz gerekecek. Modernizasyon baskısı giderek artıyor.”
Lergen açıkça iç çekerken Tanya ve Visha saygılı bir sessizliği korudu.
“Düşmanımız olabilirler ama… onlara gıpta ediyorum. Hâlâ harcayacak bu kadar enerjileri var mı? Bu şekilde yeni tanklar geliştirip sahaya sürebilmeleri akıl alır gibi değil…”
Tak-tak—Lergen eklem kemikleriyle zırha vurdu. Yaptığı yorumlar, cephe gerisinden gelen birinin duruma bakış açısını gözler önüne seriyordu. Yine de bu, muhtemelen tüm orduların ana teçhizatını güncelleme ihtiyacıyla karşı karşıya kalan her kurmay subayın bakış açısıydı.
“Bunlardan biriyle bizzat savaştınız mı?”
“Benzer tanklarla birkaç kez çatışmaya girdim,” diye yanıtladı Tanya, Lergen’in devamını getirmesine zemin hazırlayarak.
“Peki, onlarla yüzleşmiş biri olarak dürüst değerlendirmeniz nedir? Kişisel fikrinizi söyleyebilirsiniz.”
“203. Hava Büyücü Taburu’nun yetenekli mensupları üst zırhı ancak delebiliyor. Mevcut antitank doktrini artık yetersiz kalacaktır. Sıradan bir hava büyücü birliğinin tanklarla mücadele etme kabiliyetinin ciddi şekilde kısıtlandığını varsaymalıyız.”
“Şüphe yok. Yani 57 milimetrelik mermileri bile sektirebiliyorlar, öyle mi?” Bunu bir raporda okuduğunu laf arasında belirterek yüzünü buruşturdu. Lergen dürüst ve işini ciddiyetle yapan bir gözlemciydi. Hayal gücü eksik olmayan ve hatalı ön kabullerini revize edebilen biriydi. Gerçekten de örnek bir kurmay subay.
İşte bu yüzden Tanya kendi kişisel fikrini biraz olsun dile getirmekte sakınca görmüyordu. “88 milimetreliğin bile işe yarayacağından emin değilim. Dinozorların evrimi gibi bir şey bu, ancak Doğu Cephesi’ndeki her şey anormal bir hızla değişiyor.”
“Yani sadece raporları okumak yeterli gelmiyor. Bizzat gelip kendi gözlerinizle görmediğiniz sürece işlerin gidişatını kavramak gerçekten imkânsız. Şeytan ayrıntıda gizlidir derler ama sahanın kendine has bir doğası var.”
“Genelkurmay’ın ihtiyacı olan şey cephe tecrübesi. Haddimi aşmak istemem ama bu, özellikle yüksek vasıflı kişilerin düşmeye son derece meyilli olduğu bir tuzak. Zeki insanlar şeyleri her şeyden önce zihinsel olarak anlama eğilimindedir.”
“Makul bir tespit.” Lergen başını salladı. “Kesinlikle haklısınız. Kanıtı olmadan anladığını varsaymak korkunç bir şey. Bilmek ile tecrübe etmek çok farklı iki şeydir. Ağzınıza sağlık, Yarbayım.”
“Bunu sizden duymak benim için bir onurdur efendim.”
“İşte tam da bu yüzden sizden bir istirhamım olacak.”
Bakışlarını emir subayına kaydırdığında Tanya ne yapması gerektiğini anladı.
Emir subayını “Bizi yalnız bırak lütfen,” diyerek savuşturduktan sonra etrafına temkinli bir bakış attı ancak sıra dışı bir durum yoktu.
Bir tank enkazının arkasında alçak sesle konuştukları için gizlice dinlenme ihtimali de pek sorun teşkil etmiyordu.
“Öyleyse gizli olan meseleyi öğrenebilir miyim?”
“Bunu kişisel bir rica olarak görebilirsiniz. Sadece kimseye söylemeyin.”
“Anlaşıldı efendim.”
Tanya dikleşti; Lergen ise tereddüt ettiği her hâlinden belli bir tavırla konuyu açtı.
“Sizden bir misafirle ilgilenmenizi isteyecektim, Yarbayım.”
“Bir misafir mi?”
“Evet, doğru… Bir askerî gözlemci.”
Hmm? Tanya başını yana eğdi. Muharebe Grubu gibi geçici bir birliğin gözlemci kabul etmesi mi gerekiyordu?
Ancak bu soru, Lergen’in bir sonraki sözlerini duyduğu anda zihninden tamamen silindi.
“Ildoa’dan bir albay.”
“Bir askerî gözlemci mi? Bir albay mı?!”
Ama, ama!
Albay von Lergen’in aksine, Yarbay Tanya von Degurechaff sahada görev yapan bir subaydı; bu yüzden söylemesi gerekeni hiç çekinmeden söyledi.
“Albay von Lergen, biz bir Muharebe Grubuyuz.”
“Elbette bunu biliyorum. Ee?”
“Anlamıyorsunuz. Açık konuşmak gerekirse, bunun yerine Doğu Ordusu Karargâhı’nı ya da en azından Tümen Karargâhı’nı değerlendirmenizi rica edeceğim.”
“Çok mu zor?”
Buna karşılık Tanya başıyla derin bir onay verip lafı yapıştırdı: “Haddimi aşmak istemem ama bunun kolay olduğunu mu söylüyorsunuz?”
Muharebe Grubu, yapısı gereği geçici bir birlikti. Kalıcı bir karargâhı yoktu ve zaten hiçbir zaman da olması planlanmamıştı. Tüm bunların arasındaki tek iyi taraf, birliğin çekirdeği olan 203. Hava Büyücü Taburu’nda kurmay olarak kullanabileceği çok sayıda subayın bulunmasıydı.
Bir başka deyişle, sahadaki tüm çabalar—aslında karşılıksız mesailer—sayesinde her şey tıkır tıkır işliyordu. Aniden önemli bir ziyaretçiyle ilgilenmek zorunda kalırlarsa aşırı iş yükü altında ezilecekleri ortadaydı.

“Muharebe Grubu’nda boşa çıkaracak elemanımız yok. Üstelik takviye alıp alamayacağımız ya da ne zaman alacağımız bile belirsizken, bir gözlemciyle layıkıyla ilgilenmek…”
“Söz konusu bile olamaz.”
Zor olmasından ziyade düpedüz imkânsızdı.
Tanya gerekçesini açıkça ortaya koymaya çalıştı fakat Lergen’in bu sözlerini duyunca cümlesini tamamlayamadı.
Madem durumun farkındasınız, o zaman… Kendine engel olamadan adama dik dik baktı, ancak aldığı karşılık karşısında neye uğradığını şaşırdı.
“Yine de bunu sizden rica etmek zorundayım.”
“Rica mı?! Bağışlayın ama siz, bir albay olarak, benden, bir yarbaydan rica mı ediyorsunuz?!” Yanıt, Tanya daha ne yaptığını fark edemeden ağzından dökülüvermişti. Lergen’in daha önce başını eğdiğini hiç görmemişti.
O bir Genelkurmay subayıydı; merkezden gelen bir gözde, dahası generalliğe giden yolda ilerleyen bir elit. Yapabileceği onca şey varken boyun mu eğiyordu?
Tanya kafası karışmış bir şekilde başını salladı. “Kusura bakmayın ama bunun Genelkurmay’dan gelen bir emir olmadığını mı söylüyorsunuz?”
“Resmî olarak değil.”
Adam bunu söyleyince Tanya’nın huzursuzluğu daha da arttı. Albayın neyi amaçladığına dair en ufak bir fikri yoktu.
“Soracağım şey biraz tuhaf kaçabilir ama… lütfen açıkça konuşabilir misiniz? Neler dönüyor burada?”
“… Bunu sormanız çok doğal. Şey, nereden başlasam ki…? Ama haklısınız—açık konuşmalıyım. Yarbay von Degurechaff… bugünden itibaren, Semender Muharebe Grubu’nun üstünde bir mobil görev gücünün komutanı olarak tayin edildim.”
Tanya bu haberin ne kadar saçma olduğunu düşündüğünü saklamaya bile çalışmayarak çıkıştı: “Bu konuda tek bir kelime bile duymadım. Personel Dairesi şimdi de böyle hamleler mi yapıyor?”
“Evet. Evrak işleri tamamlandı. Yazılı emirler çıkarıldı.”
İşte Genelkurmay’da vakit geçirmiş birinin verimliliği diye buna denirdi. Bir askerî bürokrata bu kadar itibar kazandıran şey, kurumun tüzüğüne ve mevzuatına olan bu derin hâkimiyetidir.
Ancak prosedürlere gösterilen bu kusursuz bağlılık, Tanya’yı bir anlığına duraksattı.
“… Bu kadarı da korkunç derecede bir verimlilik.”
Gerçekten bu kadar titiz davransalardı, Tanya’nın kulağına bir şeyler çalınmış olmalıydı. İletişim, bir örgütün temel taşıdır. Yetenekli bir askerî bürokrat, planlarını ve düşüncelerini alt kademelere bildirerek alt birimlerde aksaklıklara yol açmaktan kaçınmayı bilmelidir.
Tanya’nın bundan hiç haberdar edilmemiş olması, ya bu iletişimin aksadığı ya da kasten yapılmadığı anlamına geliyordu…
Bir başka deyişle, bunun arkasında yatan bir sebep olmalıydı. Bu durumda mesele basitti. Tanya’nın zihninde olayların ne olduğuna dair genel bir fikir şekillenmişti.
“Bana sadece resmî kılıfı değil de gerçeği anlatabilirseniz çok harika olur…”
“Her zaman doğrudan sadede geliyorsunuz, değil mi?” Lergen’in yüzü buruştu.
Tanya onun adına üzülse de mesele önemliydi, bu yüzden bir adım yaklaşıp sordu: “Bunun Ildoalı subayla ne ilgisi olduğunu anlatabilir misiniz? Bir dakika. Buraya kişisel bir rica olarak bir subay göndermek…”
Bu normalde onun yetki alanının ötesinde bir şeydi. Albay von Lergen’in kişisel bir ricasının, Tanya’nın kendi Muharebe Grubu’na askerî bir gözlemci kabul etmesiyle sonuçlanmasının imkânı yoktu.
Ya gözlemciyi kabul etmesi gereken birlik Lergen Muharebe Grubu’ysa…? Adamın sadece bir gözlemci olduğu maskaralığıyla izlerini asla kapatamazdı… Ya bunu saklamıyorsa ve hepimiz bu suçun ortaklarıysak? O zaman mantıklı olurdu…
Sebebi ne olabilirdi ki? Buna neden ihtiyaç duyulmuştu?
Bu düşünce silsilesi kritik noktaya yaklaşırken—Aha—zihninde bir hipotez belirdi.
“Size doğrudan soracağım. Mesele diplomatik müzakerelerle mi ilgili? Bir Genelkurmay subayı olarak bunları yürütmeyi mi planlıyorsunuz?”
“… Bu savaş daha fazla devam edemez. Bir noktada sona ermesi gerektiği konusunda hemfikir olamaz mıyız?”
Bu aslında “evet” demekti!
“Savaşın derhal bitirilmesinin gerekliliği hakkındaki argümanınızı Yarbay Uger’den duymuştum. Bunu onunla bağlantılı bir veda hediyesi artı gizli bir harekât olarak düşünürseniz sevinirim.”
“… Yani gözlemciyi kabul etmek müzakerelerde bir rol mü oynuyor?”
“Dolgun bir mükâfat bekliyoruz. Ildoalı dostlarımızla biraz kaliteli zaman geçirmenin bir zararı olmaz, değil mi?”
“General von Zettour tüm bunlar hakkında ne düşünüyor?”
“Muhtemelen, ‘Onlara neler olup bittiğini gösterin,’ diyordur.”
Ahhh. Tanya’nın omuzları çöktü. Genelkurmay’daki üst kademenin geniş vizyonlu olduğu bir gerçekti. Gerçekten de böyle söylemiş olabilirdi. Ve Lergen’in konumu göz önüne alındığında, yetkiyi çoktan almış olduğu açıkça ortadaydı.
“Bir resim bin söze bedeldir derler ama…”
“Barış rehavetine kapılmış Ildoalılara Gümüş Kanatlar’ın askerî gücünü gösterin.”
“Bir şey söyleyebilir miyim?” Tanya söze girdi.
Buna savaş alanı gözlemi diyordu ama bu kişi aslında bir konuk olacaktı. Onlara derli toplu ve nizami bir İmparatorluk Ordusu göstermek en iyisi olurdu. Hatta ana hedeflerden biri buysa ve bunu ciddiye almazlarsa, anakaradan gelebilecek fırça yüzünden biraz endişelenmiyor değildi.
“Bana ‘Paslı Gümüş’ dediklerinin farkındasınızdır herhâlde…”
“Müttefiklerinizin kanını vahşice dökerek ilerliyor değilsiniz ya. Bunu dert etmeyin.” O gülerken Tanya adamın ne kadar da cesurlaştığını düşünerek acı acı tebessüm etti.
“Haddimi aşmak istemem Albayım. Dost olsun düşman olsun, insan hayatı değerlidir.”
“Beni şaşırtıyorsunuz, Yarbayım. Açık konuşayım. Hümanist olduğunuzu hiç bilmiyordum. Ne zaman bu çizgiye kaydınız?”
“Bu kötü niyetli bir yanlış anlaşılma. Ben insanlığa karşı sevgi dolu doğmuş, düzgün bir bireyden başka bir şey değilim.”
“O hâlde en azından biraz komşu sevgisi sergileyip Gümüş Kanat Nişanı taşıyan birinin neler yapabileceğini gösterin. İmparatorluk Ordusu, müttefikimize nasıl bir ordu olduğumuzu göstermeli.”
Lergen’in ses tonu “Bu iş tutar,” der gibiydi ve başını sallayış tarzı endişelenmesine gerek yokmuş hissi uyandırıyordu. Ya da yoksa endişelenmeli miydi?
“Bu bir gambot diplomasisi mi?”
Lergen onun bu sorusuna gülümsedi. “Sıkıntılı bir durumda olan dostumuza küçük bir dostluk gösterisi.”
Yani amaç onlara sert bir gözdağı vermekti.
Lergen belki kendisi farkında değildi ama dudaklarındaki o tüyler ürpertici tebessüm ve buz gibi bakışlarıyla ideal bir Genelkurmay subayının tıpatıp aynısıydı. Her zamanki gibi, iyi bir bireyin bile kötü bir örgütün nasıl bir parçası olabileceğinin mükemmel bir örneğiydi.
“Aman ne kadar da korkunç. Korkudan tir tir titrememek elde değil.”
“Müttefikimizin iyiliğini düşünüyoruz, Yarbayım.”
Bunun neresi birinin iyiliğini düşünmekti ki? Tanya sorsa bile adam bunun bir devlet sırrı olduğunu söyleyecekti. Hassas bir konuya temas etmenin riski çok büyüktü. Sadece belirsizce başını salladı ve konuyu laf arasında önlerindeki pratik meselelere getirdi.
“Ee? Bu adam ne kadar süre başımda duracak?”
“Temelde Genelkurmay, müzakerelere katılan herkes Doğu Cephesi’ndeymiş gibi bir izlenim yaratmak istiyor. Onu ağırlama bahanesiyle pek çok şeyi harekete geçirebiliriz.”
“Yani bu iş uzun sürecek, öyle mi?”
“Lergen Muharebe Grubu’na bir sürü hayalet komutan, bürokrat ve kurmay katılacak ve tozu dumana katacaklar.”
İlk bakışta bu yanıtın sorduğu soruyla hiçbir ilgisi yok gibi görünse de anlam gayet açıktı. Bu geçici önlem pekala kalıcı bir hâl alabilirdi. En azından kırılma noktası sayılabilecek bir an gelene kadar muhtemelen bu şekilde devam edecekti. Düzenli görev değişimleri ve toplantılar konusunda son derece katı olan Genelkurmay’ın personel politikası düşünülürse bile bu işin ölçeği aylar değil, yıllarla ölçülebilirdi.
Kâr ve zarar hesabını zihninden geçiren Tanya’nın dert yandığı en kötü kısım ise…
Reddetme hakkımın olmamasıydı.
Asker Tanya von Degurechaff, Genelkurmay eğitiminden geçmişti. Bir başka deyişle, atanacağı görevlerin tamamı Genelkurmay’ın takdirine bağlıydı. Özünde genel bir büro çalışanı sözleşmesi imzalamış bir personel gibiydi.
Amirini, astlarını ya da görev yerini seçemezdi.
Üstelik emirler bir şirketten değil, bir ordudan geliyordu. Reddedecek olursa sadece kovulmakla yırtamazdı; bir kurşuna dizme müfrezesinin arz-ı endam etmesi işten bile değildi. Ayrıca devlet memuru olduğu için greve gitme hakkı da yoktu. Aman Tanrım, ne berbat çalışma koşulları ama. Zaten farkında olsa da acı gerçekler sertti.
“… Bir sakıncası yoksa, operasyonla ilgili bazı pratik hususların üzerinden geçmek isterim.”
“Pratikte neredeyse hiçbir sorunla karşılaşmamalısınız. Gelişimden hemen sonra hastalanıp cephe gerisine sevk edileceğim.”
“Yani ikinci komutan ben mi oluyorum?”
“Kendi Muharebe Grubunuzu komuta etmeye devam edeceksiniz. Ve muharebe düzeninde Lergen Muharebe Grubu’nun altında yer aldığınız için Semender Muharebe Grubu’nun adını korumasına muhtemelen izin verilecektir.”
“Anlıyorum. Yani sonuç olarak var olmayan Lergen Muharebe Grubu’nun komutan yardımcısı oluyorum ve tek yapmam gereken Semender Muharebe Grubu’nu komuta etmek.”
“Kesinlikle. Fakat… ,” lafı yarım kaldı ve yüzünde, birazdan söyleyecekleri için içtenlikle üzgün olduğunu belirten bir ifade belirdi.
“Nedir o, Albayım?”
“Benim hatırım için katlanmak zorunda kalacağınız bir şey var.”
“Katlanmak mı?”
“Evet.” Lergen kederli bir ifadeyle konuştu. “Resmî olarak başarılarınız benim adım altında rapor edilecek. Yani temel olarak…” Açıkça mahcup bir şekilde başını öne eğdi. “Sadece kâğıt üstünde de olsa başarılarınızı çalmış olacağım. Elbette,” diyerek aceleyle devam etti, “Genelkurmay bu konuda tamamen bilgilendirildi. Performans değerlendirmeleri sırasında size mümkün olan her türlü kolaylığın gösterileceğinden eminim.” İşin kötü yanı, hak ettiğiniz nişanları ve kıdem sırasını muhtemelen alamayacak olmanız… Anlayışınıza sığınıyorum.” Başını derin bir hürmetle eğiyor; özür dilerken son derece samimi görünüyor. “Üzgünüm ama lütfen bunu kabul edin.”
Derin bir iç çekmek tam da böyle bir şeydi işte: Haaaaah…
Tanya hayal kırıklığına uğramış değildi. Hızla çarpan kalbini yatıştırırken bastıramadığı tek duygu rahatlamaydı.
Böylece Tanya, kâğıt üzerinde tüm sorumluluğu yıkabileceği birini bulmuş, üstelik Personel Dairesi’ndeki karar vericileri kendine borçlandırmıştı. Böyle muazzam bir fırsatı neden geri çevirsin ki? Ön planda olmaya hastalıklı derecede takıntılı olmayan her insan buna bayılırdı.
İnanılmaz bir özdenetimle donanmış, rasyonel bir modern birey olan Tanya için cevap son derece açıktı.
Nefeslenip lafı hemen bir zırvalığa bağladı.
“Ben… vatanına hizmet etmeye yemin etmiş bir askerim.”
Duruşunu son derece aşikâr bir gerçekle netleştirmişti.
Bir işin kapsamını belirlerken, “sorumluluk” kelimesini ortaya atmak neredeyse tüm açıklamaları gereksiz kılmaya yeterdi.
Tanım gereği askerler emirlere uymak zorundaydı. Tanya, yoldan sapmış sözde askerlerin aksine düzenli bir ordunun subayıydı; bu yüzden ne yapacağı zaten belliydi.
“Bazı hususlarda canımı sıkmadığını söyleyemem ama durumu anlıyorum.”
Tanya kendi taleplerini dillendirmeyi de ihmal etmiyordu tabii. Kullanışlı bir piyon haline gelmek istemiyorsa, çaktırmadan da olsa adanmışlığını ve katkılarını vurgulamak zorundaydı.
Yapacağı fedakarlığın büyüklüğünü ve masaya sunduğu katma değeri yeterince vurgulamazsa, bu durum gelecekteki terfilerini olumsuz etkilerdi. İşin içine biraz insani duygu katmayı da unutmamak lazımdı.
“Yine de gelecekte durumumun kendine has şartlarının göz önünde bulundurulması harika olurdu.”
Taleplerini gayet sade bir şekilde dile getiriyordu. Karşılık talep ederken ne çok küstah ne de fazla mütevazı olunmalıydı.
“Açıkçası içim rahatladı.”
“Ha?”
“Beni vuracağınızı sanmıştım.”
“Çok komiksiniz.”
“Pekala.” Lergen derin bir nefes almış olmalıydı. Başını birkaç kez iki yana salladıktan sonra konuşmaya başladı. “Gözlemci oradayken, dostlar alışverişte görsün diye ikmal malzemeniz biraz daha fazla gönderilecek. Size bir Potemkin birliği muamelesi yapamayız tabii ama…”
Her teklif, en azından görünürde, iki tarafın da çıkarına olmalıydı.
Nazik bir ifade olmayabilir ama anlaşma yapmak, mantık çerçevesinde karşılıklı ihtiyaçların kesişmesinden ibaretti. Yüz yenlik bir suyu beş yüz yene bile satabilirsiniz. Fakat aynı suyu on bin yene satmaya çalışan biri, bir ticari anlaşmanın temeli olan “güven” kelimesini açıkça unutmuş demektir.
Yatırım başka şeydir, spekülasyon başka.
Lergen bunun değerlendirmelerde dikkate alınacağını söylediğine göre, bu aşamada talepte bulunmak gayet doğaldı. Açık konuşmak gerekirse Tanya’nın tek umudu, makul boyuttaki maddi taleplerinin karşılanmasıydı.
“O halde en azından kahve çekirdeği, çikolata ve biraz da çorap temin edilmesini rica ediyorum efendim. Bütün Muharebe Grubu’na yetecek kadarı harika olurdu.”
“Ç-çorap mı?”
Karşısında şaşkınlıkla ona bakan albay gıcır gıcır bir üniforma giyiyordu; bu yüzden çamurlu doğu cephesinde eksik tek bir çorabın bile bir subayın başını ağrıtmaya yeteceğini hemen kavrayamaması doğaldı.
“İmparatorluk sınırları içinde kullanılmak üzere tasarlanan standart üniformanın dayanabileceği bir sınır var.”
“Yine de çorap talebiyle karşılaşmak beni şaşırttı.”
“Savaştan önce durum nasıldı bilemem ama artık ülke dışında görev yapmak sıradan bir durum haline geldi. Planlamalarda bunun da dikkate alınması harika olurdu.”
“Anlaşıldı.” Lergen başıyla onayladı ancak hâlâ kafası karışmış görünüyordu. “Oysa cepheden görüş talep etmiştik.” İç çekti; anketlerin işe yaramadığı gerçeği kafasına dank etmiş olmalıydı. O dönemde gündemi meşgul eden esas meseleler her neyse, muhtemelen onunla alakalı bir durumdu.
“Şey…” Tanya yüzünü buruşturarak bunu belirtmek zorunda kaldı. “Savaşın gidişatı sorulduğunda konuyu çoraba getirmek pek kolay olmuyordur.”
“Muhtemelen öyledir. Ama Gümüş Kanat Saldırı Nişanı sahibi birinin gün gelip de çorap ikmali isteyeceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Savaş gerçekten de beklenmedik şeylerle dolu.”
“Kesinlikle.” Tanya tüm kalbiyle katılarak başını salladı.
Kariyerini inşa etmek için orduya katıldığında neye bulaştığını bildiğini, savaşın saçmalıklar yumağı olduğunun farkında olduğunu sanıyordu. Yine de çorap ikmali koparabilmek için nüfuzunu kullanmak zorunda kalacağı hiç aklına gelmezdi.
Böyle bir şeyi kim tahmin edebilirdi ki? İmparatorluk Ordusu denen o inanılmaz derecede karmaşık ve hassas savaş makinesinin dişlilerinin, askerlerine çorap temin etmekte bu kadar zorlanacağını kim düşünebilirdi?
“Pekala, bu hususları size bırakıyorum, teşekkürler.”
“Anlaşıldı. O halde daha sonra komuta devri için küçük bir gösteri düzenleyelim.”
“Emredersiniz efendim. Tabur da hazır bulunsun mu?”
Tören, tören, yine tören. Yine de bizler zoon politikon’uz. Siyasi varlıklar olarak bu tür şeylerin zorunlu olduğunu kabullenmekten başka çare yoktu.
“Hayır, buna gerek yok. Lergen Muharebe Grubu sadece kâğıt üzerinde var. Olan bitenden haberdar olan kişi sayısını olabildiğince az tutmak istiyorum.”
“Yani sadece belge düzenlemesi mi yapacağız? O halde bilgiyi sadece ben, emir subayım ve tabur komutan yardımcım mı muhafaza edelim?”
“O kadar da katı olmaya gerek yok sanırım. Yine de sadece subaylar arasında kalırsa iyi olur.”
Hımm. Bir an düşündükten sonra Tanya talebini dile getirdi. İşin içinde evrak işleri varsa, bunu yalnızca subaylarla sınırlamak çetrefilli olacaktı.
“Karargâha bağlı erbaş ve erleri de dahil etmemize izin verir misiniz?”
“Uygundur. O halde gözlemciyi kabul ettiğiniz için minnettarım.”
“Anlaşıldı efendim.” Görevi kabul eder etmez hemen sesini yükseltti. “Teğmen Serebryakov! Teğmen Serebryakov!”
“Emrediniz komutanım!”
Emir subayımı içeri çağırıp doğrudan konuya giriyorum. Birinden can sıkıcı bir ricada bulunmanız gerekiyorsa, bunu güvenebileceğiniz birine yapmak en iyisidir.
“Albay von Lergen’in bize talimatları var. Derhal bir konuk ağırlamak için hazırlıklara başlayın!”
“Emredersiniz komutanım! Bir konuk mu? Esir kampları bizim yetki alanımızda değil ki…”
“Hayır,” dedi Tanya kendini tutamayarak. “Esir falan değil. Kendisine kahve ve sıcak ekmek ikram edilmesi gereken gerçek bir konuk.”
“Ha?”
“Konuk dedim! Bildiğin misafir!”
“E-emredersiniz komutanım.”
Kafası karışmış görünen emir subayının aklına muhtemelen esirlerden başka bir şey gelmiyordu. Bir an durumu kavrayamadı ve yüzünde, ancak kilitlenmiş bir bilgisayar ekranıyla kıyaslanabilecek, ona pek de uymayan şaşkın bir ifade belirdi.
“Bayağı canlı kanlı bir konuktan bahsediyorum! Bu dünyada bize ateş etmeyen insanlar da var, biliyorsun değil mi!”
“Evet, komutanım…” Emir subayı hâlâ hiçbir şey anlamamış gibi göründüğünden Tanya meseleyi tane tane anlatmaktan başka çaresi olmadığını anladı.
“Müttefik bir ülkeden gelen bir askeri gözlemci Teğmen. Görgü kurallarına uymazsak uluslararası bir krize yol açabiliriz. Bir aksaklık çıkmayacağından emin ol.”
“Ahaaa.” Anlamış gibi başını sallamaya başladı ama sonra durup sorgulayan gözlerle Tanya’ya baktı.
“Ne var? Ne oldu?”
“Şey, komutanım. Tam olarak ne yapmam gerekiyor?”
“Ha?” Ne hakkında? diye soracak oldu Tanya, ama Serebryakov çekine çekine açıklama yaptı.
“Yani, ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyoruz…”
“Hımm, anladım.”
Ne kastettiğini sormasına gerek yoktu.
Tanya aralarındaki iletişimin neden kopuk olduğunu tam da bu anda idrak etti. Muharebe Grubu sadece çatışmaya odaklanmış bir organizasyondu…
“Görgü kuralları ayrı bir dert. Peki ya emir eri? Ona kim eşlik edecek…? Korunması gerekeceğini de düşünürsek, yanına büyücü subaylar veya astsubaylar vermek iyi bir fikir olur…”
Bu adamların kavga dövüşten başka bir şeye kafası basmıyordu.
Tamamen askeri faaliyetlerde aşırı uzmanlaşmanın getirdiği zararlı bir sonuç muydu bu? Şu an için kesinlikle büyük bir sorundu ve Tanya’nın umutsuzluğa kapılıp görevi üstlerinin suratına fırlatamaması son derece sinir bozucuydu.
“Bir el kitabı olması lazımdı… Eh, Binbaşı Weiss’a baştan sona okuturum artık. Bu vesileyle ben de protokol kurallarını gözden geçirmiş olurum.”

28 NİSAN BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, SEMENDER MUHAREBE GRUBU ORDUGAHI
Alışık olmadığı bir konuğa rehberlik etme göreviyle ilgili belgelere bakarken uyuyakalmış olmalıydı. Tanya geçici yatağında gözlerini açtığında, bunun sebebini birkaç saniye sonra anladı.
“Alarm! Tüm birlikler muharebe mevzilerine!”
Yankılanan bir nida ve etrafta koşturan askerlerin tok ayak sesleri.
Aaaah, lanet olsun.
“Cidden mi? Yine mi? Sikeyim, bu herifler de hiç boş durmuyor…”
İnsan arada bir kendi tarafını sabote eder, değil mi? Ucuz iş gücü elde etmek için işçi haklarını falan mı yok sayıyor bunlar? Ne biçim komünistsiniz ulan siz?!
Ne olursa olsun, Tanya bir subay ve komutandı. Yüzünde uykulu bir ifade var diye kimse mazeretini kabul edecek değildi.
Muharebe Grubu Karargâhı’na doğru koştururken şapkasını kafasına geçirdi ama ne yazık ki içeri en son giren kendisi oldu.
“Komutanım!”
“Geç kaldım sanırım. Kusura bakmayın.” Başını hafifçe eğdi. “Durum nedir?”
Doğrudan sorulmuş bu soruya net bir yanıt geldi. Herkesin kendi rolünü bildiği bir organizasyon, verimliliğin somutlaşmış haliydi.
“Hava büyücü taburu mensupları toplandı. İstediğimiz an havalanabilirler. Zırhlı ve piyade birlikleri mevzilerinde. Topçu birlikleri de atış pozisyonunu aldı.”
“Aferin Teğmen. Eline sağlık—a, bunu da unutmamışsın!” Tanya yüzünde bir tebessümle neşelendi. Uyandığı gibi böyle güzel bir kahve bulmayı beklemiyordu!
Dilediğin şeyi daha sen istemeden ayağına getiren astlara sahip olmak ne muazzam bir şeydi! Çatışma desteği konusunda uzmanlaşmış olmasına rağmen, harika Üsteğmen Serebryakov tüm görevlerini sadakatle yerine getiriyordu.
Tanya kahvesinden bir yudum alıp duraksadı. Düşman saldırıyor olabilirdi ama tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Paniğe gerek yoktu.
Yani kahvemin yanında biraz huzur bulabilirim. Çay saatleri ve kahve molaları gerçekten de teyakkuz halinde olmanın simgesiydi.
“Komutanım, üsten Karargâh arıyor.”
“Pek çabuklar. Tamam, bağla bana.”
Ahizeyi aldı; yapılan görüşmenin birkaç gün öncesinden pek bir farkı yoktu. Bir fark söylemek gerekirse, belki de Tanya’nın birliği takviye aldığı için üstlerinin planlarında biraz daha cesur davranmaya başlamasıydı.
Bugünkü görev sonuncusuna kıyasla daha saldırgandı. Gerçi sanırım daha ziyade sabit bir mevziyi savunup çakılı kalmak zorunda olmamamızla alakalıydı.
“Tüm birliklerin dikkatine! Semender Muharebe Grubu olarak görevimiz ana orduyu desteklemektir.”
“Bu, geçen seferki gibi savunmada kalacağımız anlamına mı geliyor?” Yüzbaşı Ahrens bunu hayal kırıklığıyla sordu.
Savunmada kalmaktan cidden nefret ediyor olmalıydı. Tanya’da savaşa atılmak için yanıp tutuşan bir tutku yoktu ama bir sorunu kendi koşullarında çözmek için kararlı ve iddialı hareket etme isteğini anlayabiliyordu. İnisiyatifi başkasına devretmek elbette hiçbir zaman hoş bir deneyim değildi.
“Güzel bir soru ama hayır, kalmayacağız.” Şöyle devam etti: “Hımm. Bunu sakın unutmayın Yüzbaşı Ahrens.”
Çok hoşuma gittiği söylenemez ama tecrübelerimin meyvelerini sergilemek şart: Savaş alanında, kaba saba ama hızlı olan çözüm, mükemmel ama yavaş olanı her zaman alt eder.
“Sayıca az olan taraf hareket etmeyi bırakırsa yutulur. Tek çaremiz inisiyatifi ele almak. Karargâhtaki üstlerimiz saldırmamızı istiyor.”
“O zaman demek istiyorsunuz ki…?”
“Evet.” Ahrens’ın hevesli bakışına başını sallayarak karşılık verdi. “Siz de çıkacaksınız. Tam kadro intikal ediyoruz.”
“Ben de tam bunu umuyordum işte!”
Gayet güzel. Tanya başıyla onaylayıp harekâtın ana hatlarını kısaca özetlemeye geçti. “Ana kuvvetler düşmanı karşılayacak. Onlar bununla meşgulken biz etraflarından dolanıp düşmanın böğrüne yarık açacağız.”
En nihayetinde işler her zamanki gibiydi.
İmparatorluk Ordusu’nun uzmanlık alanı olan hareket kabiliyetini dikkatle uygulayarak, kuvvetlerin uygun şekilde yoğunlaştırılmasıyla bu sorunun üstesinden gelecektik. Çekiç ve örs taktiğinin ortodoks mantığını kullanarak ilerlemenin muazzam bir yoluydu bu.
Sırıtan hava büyücü subayları artık anlamış olmalıydı: İster Ren, ister Norden, ister doğu cephesi, isterse güney kıtası olsun; görev hep aynıydı.
“Buna ders kitaplarına layık klasik bir manevra savaşı diyebilirsiniz ama aynı zamanda son derece alışkın olduğumuz bir şey.”
Tanya bu görevi tamamlamakta hiçbir sıkıntı yaşamayacaklarına inandığını dile getiriyordu. Onlara ve yeteneklerine güveni tamdı.
“Sana güveniyorum Yüzbaşı Ahrens,” diyerek adamın kıçına hafifçe vurdu. “Biz bir delik açacağız, ardından sen ve piyadeler ivmeyi korumak için iş birliği yapacaksınız. Bunu yapabilecek biri varsa, o da Semender Muharebe Grubu’dur.”
Rüştünü ispatlamış bir başarı geçmişi, güven ve kabiliyet. Yönetici konumundaki herkes, güvenilir ateş gücü denen o kıymetli mücevherin hasretini çeker. Özellikle de savaşta. Tecrübesiz kişiler, savaşın sisli atmosferinde tam anlamıyla güvenilebilecek bir şey bulmanın ne kadar nadir bir lüks olduğunu hayal bile edemezler.
“Pekala Yüzbaşı Ahrens, Teğmen Tospan; ana ordu birlikleriyle elinizden gelen en iyi şekilde iş birliği yapmanızı bekliyorum.”
“Emredersiniz komutanım!”
“Kıdemli subay olduğu için komutayı Yüzbaşı Ahrens’a veriyorum ama harekâtın niteliği gereği muhtemelen diğer piyade birliklerinden gelen talepleri de karşılamanız gerekecek. İkmal malzemesi tüketim hızını dert etmeyin, sadece elinizden gelenin en iyisini yapın.”
Başkalarının kaynaklarını tepe tepe kullanmaktan ne kadar keyif alsam da kendi kaynaklarımın heba edilmesinden nefret ederim. Ama seçici olma hakkını kaybetmek de savaşın zorlu gerçeklerinden biridir.
“Yüzbaşı Meybert! Teğmen Wüstemann’ın takviye bölüğünü topçu gözlemcisi olarak emrinize veriyorum. İhtiyacınız neyse onları o şekilde kullanın!”
“Teşekkürler komutanım ama emin misiniz?” Hevesli genç subaya doğru kaçamak bir bakış atıyor.
Tanya bir an düşünüyor—Hımm—ve ardından söz konusu subaya soruyor: “Teğmen Wüstemann, takviye bölüğünün durumu nasıl?”
“Göreveden hazırız! Temel düzeydeki bir harekâtın altından kalkabileceğimizi düşünüyorum.”
İyi niyetli bir yaklaşım. Fakat bu cevap Tanya’nın standartlarını karşılamıyor. Onca ihtiyaç duyduğu şey kaliteydi. Gerçekten hızlı hareket edebilen bir birlik olmadıkça tempoya ayak uydurmaları imkânsızdı.
“Pekala, siz burada kalıp Yüzbaşı Meybert’a destek olacaksınız.”
“Ama Komutanım, biz—”
“Olmaz Teğmen. Hevesini takdir ediyorum. Ancak uyum sağlamamız mümkün değil. Şimdilik ayak altında dolaşmayın.”
Bir miktar hayal kırıklığına uğramış görünse de günün birinde iyi bir savaşçı olacaktı. Tanya’nın bunu anlayabildiğinden veya empati kurabildiğinden değil tabii.
Neyse. Dikkatini yeniden toplayıp göz bebeklerine dönüyor.
“Tabur tam kadro harekâta hazır,” diyor Weiss.
“Her zamanki gibi. Pekala, harekete geçiyoruz.”
Binbaşı Weiss ve 203. Hava Büyücü Taburu’nun diğer mensupları başlarıyla onaylıyorlar. Ne kadar da güvenilir! Bunlar Tanya’nın rüştünü ispatlamış, güvenilir göz bebekleriydi. Başarı geçmişi ve güvenilirlik gerçekten de çok önemliydi. Üstelik birlikte havalanırlarken ortağına, yani emir subayına gözü kapalı güvenebilmek de ayrı bir huzur veriyordu.
Kendisi aynı zamanda küçük tiyatro oyunundaki ortağıydı.
“Yine mi manevra savaşı komutanım?”
“Evet.” Tanya, Serebryakov’a başıyla karşılık veriyor. Bir hava büyücü taburu ancak hareket kabiliyeti olduğu sürece bir işe yarardı; ne yapacağını bilmeyen birlikler düşmandan daha fazla zarar verirdi. Aksine, ne yaptığını bilen bir birlik ise devasa bir avantaj sağlardı. “Sayıca standart bir tabur kadrosundayız ama takviyeli bir tabur gibi çarpışmanızı bekliyorum.”
“Bize güvenebilirsiniz!”
İkisi de gayet rahat bir edayla konuşuyorlardı ama yakındaki herkesin onları duyabileceğinin farkındaydılar. Emir subayı, sesi gür ve net bir şekilde abartılı bir karşılık veriyor.
Serebryakov’un göreve adanmışlığıyla taburun üzerindeki gerginliği çocuk oyuncağı gibi dağıtması özel bir yetenek falan mıydı? Ne kadar da değerli bir elemana dönüşmüştü böyle.
“… Yine de asker sayımızın eski seviyesine gelmesini çok isterdim.”
Ortamın nabzını tutmayı bilen insanlar cidden çok kıymetli. Gizlilik gerektiğinde sesini nasıl alçaltacağını gayet iyi biliyordu.
“Yeni gelen erleri eğitmemiz gerekecek.”
“… Tabii kayda değer birileri çıkarsa.”
“Bu biraz fazla şey istemek olabilir. Son zamanlarda takviye birliklerden pek bir şey bekleyemiyoruz…”
Taktiksel açıdan bakarsak, acemiler tam bir yük. Savaşa hazır acemi erler, fantastik masal yaratıkları kadar nadirdir.
Ancak Tanya, emir subayının sözlerinde komik bir taraf bulup gülümsüyor. “Teğmen Serebryakov, sen de az çile çekmedin hani, değil mi?”
“Ha? Şey…?”
“Unutma, bir zamanlar sen de ben de acemi birer takviyeydik! Miğferinizin kayışlarını sıkı tutun. Yeni bir emir subayı talep etmek zorunda kalmak istemiyorum!”
Kendisi henüz onbaşıyken Ren cephesinde onunla ortak olmuştum. Sırf savaş gücü yetersiz olduğu ve tesadüfen ikimiz de acemi takviye birliği olduğumuz için eşleştirilmiştik.
Tanya, mahcup bir şekilde başını eğen emir subayına karşılık başıyla onay veriyor ve kalkışa hazır tabura hızlıca göz gezdiriyor.
Ekipman, tamam; personel, tamam; ortamın havası, tamam. Gerisi sadece en iyi bildiğimiz işi yapmaktan ibaret.
Kolay olacağını söyleyemem. Ancak işimizi düzgün yaptığımız sürece sorun yaşamayız.
Havalanacak, rotamızı düşman bölgesine kıracak ve tam doğuya uçacağız. Tüm kolorduları ve tümenleri ne zaman ve nasıl intikal ettireceğini bilmek adeta İmparatorluk Ordusu’nun uzmanlık alanıydı.
Hava büyücü taburlarının övgü topladığı temel meziyetler: Hareket kabiliyeti, ateş gücü ve şok etkisi.
Tanya, “Bu kadar caka sattığınız yeter” dercesine, taarruz düzeninde seyrek şekilde dizilmiş İmparatorluk askerlerinin ön sırasına bakıp pis pis sırıttı.
Sorunlar çözülmek içindir.
“Pekala askerler, başlayalım. Asıl amacımız bir aldatmaca yapmak olsa da… sanki bir kuşatma ve imha harekâtı yürütüyormuşuz gibi görünmesini sağlayacağız. Düşman, arkalarından taarruz etmek için kanat alan bir tabur görecek. Kuşatılma korkusunu iliklerine kadar hissetsinler.”
İmparatorluk Ordusu sayıca az olduğundan, tek yaptığı sadakatle mevzi savunması yapmak olursa birlikler bu sayısal eşitsizlik altında ezilip yok olacaktır. Tek çaremiz, inisiyatifi ele alıp düşmanın dengesini bozmak ve onlara geri çekilmek için geçerli bir sebep vermektir.
Daha açık konuşmak gerekirse, hava büyücülerini her yerde aniden ortaya çıkartıp düşmanı taciz edecek ve kafalarını karıştıracağız. Bu bir züğürt taktiğidir ancak bir gerilla savaşında devasa bir Goliath’a bile zor anlar yaşatması hiç de nadir bir durum değildir.
Talihsiz bir stratejik konjonktür yüzünden bunu kullanmaya mecbur kalsanız bile, kendi zayıflıklarınızı kabullenip düşmanın zayıf noktalarını kurcalamaya odaklanmak takdire şayan bir taktiktir.
“Söylemeye gerek bile yok ama asıl hedefimiz ön hattın savunulmasıdır. Düşmanın iletişim hatlarını tehdit ederek geri çekilmelerini sağlamak istiyoruz. Düşmanın saha ordusunu yok edeceğinizi sanıp kan arzusuyla hatları kesinlikle bozmayın.”
“Yani bu klasik bir yanıltma taarruzu, öyle mi?”
“Kesinlikle, Binbaşı Weiss.” Tanya kısa bir onay verdikten sonra sakince omuz silker. “Nihayetinde bu normal bir güç eşitsizliği değil,” diye mırıldandıktan sonra vakur bir edayla devam eder. “Gerçekte onları kuşatıp imha edemeyiz. Sayıca geride olmanın da bir sınırı var. Daha kuşatma şansı bile bulamadan paramparça ediliriz.”
Bir kuşatma gerçekleştirebilmek için ciddi miktarda askere ihtiyacınız vardır. Dolayısıyla savaş, en nihayetinde sayılardan ibarettir. Sayıca iki katınız olan bir düşmana karşı, Rossbach’taki gibi görkemli bir zafer kazanmak aslında son derece zordur.
“Bir zamanlar üç tümeni İzci Çocuklar gibi darmadağın eden bir tabur için oldukça acıklı bir durum.”
Weiss’ın bu yakınması haklıdır. Düşmanın güçleniyor olması bizim açımızdan kötü haber.
“Heh. Gökyüzüne ateş eden birkaç uçaksavardan korkup kuyruğunu kıstırıp kaçan bir subay için büyük laflar bunlar.”
“Taşı gediğine oturttunuz. Ne yazık ki son zamanlardaki derdim kaçmadığım için başımın belaya girmesi.”
Dakterliği’nde işler böyle yürümüştü. Ne var ki Dakterlik Ordusu’nun aksine, Federasyon kayda değer bir şiddet aygıtına sahiptir.
Hatta bir adım öteye gidecek olursak, Federasyon Ordusu gittikçe profesyonelleşiyor.
İdeolojiye aşırı vurgu yapan bir örgütten, sonuçları önceliklendiren bir askeri aygıta dönüştüklerini fark ettim ki bu durum oldukça endişe verici. Sanırım neredeyse efsanevi sayılan Hoyerswerda Muharebesi’ndeki gibi mucizevi bir zayiat oranını umut edemeyiz. 5
“Uzun lafın kısası, yapacak bir şey yok.”
“… Yine de bu bir karşılaşma muharebesi olmalı. Düşmanın elinin altında bu kadar çok uçaksavar hazırlamış olacağını sanmıyorum.”
“İyi bir noktaya değindiniz, Teğmen Grantz. Yine karnınızdan vurulup vurulmayacağınızı görerek bunu test edelim mi?”
Tabur komutan yardımcısı, genç subaya yönelik riskli bir laf dokundurarak çocukça bir sataşmada bulunur. Sadece takılıyor olmalıydı ama Tanya araya girer.
“Bu kadar yeter, Binbaşı Weiss. Astlarınıza takılmayı bırakın.”
“Sadece üstümden ne gördüysem onu uyguluyorum, komutanım.”
“O halde ahlaki kusurlarınızdan ötürü pişmanlık duymakta mutabık kalalım. Pekala Subaylar, iş başına.”

KALKIŞTAN YAKLAŞIK İKİ SAAT SONRA, İMPARATORLUK ORDUSU’NUN KANAT SINIRINDA, SEMENDER MUHAREBE GRUBU
İlerleyişe geçip bazı düşman unsurlarını temizledikten sonra Tanya ufak bir çatışmayı henüz bitirmiştir. Görev sadece düşman kanadını yoklamaktan ibaret olduğundan, ana kuvvetlerle büyük bir çatışma beklenmemektedir.
Karşılaşmalar nispeten az sayıda kalabilir.
“Belirlenen noktaya kadar ilerledik. Yüzbaşı Meybert’in bildirdiğine göre birlikleri hâlâ topçu desteği sağlayabilecek durumdaymış.”
“Anlaşıldı.” Tanya, emir subayının raporuna cevaben başıyla onaylar. “Komuta merkezine rapor verin. Ayrıca Yüzbaşı Ahrens’i bekleyelim. Çevremizi pürdikkat gözlemleyin. Tercihen bir avcı hattı düzeninde…”
“Karargâh! Karargâh! Acil takviye talep ediyoruz!” “Sağ kanat çöküyor!” “Hâla destek topçusu gelmedi mi?!” “Hava destek büyücüleri nerede kaldı?”
“Ha? Birliklerimiz arasında bir kargaşa var. Şuna bir bakın.”
“Bu garip. Görünürde bir şey yok… Bir dakika.” Uzaktan cılız parlamalar yükseldiğinde durumu fark etmiş olmalı. “Albayım, şuraya bakın.”
“Ağzına sıçayım… Yani sağ kanat fena hırpalanıyor, öyle mi?”
Düşmanın arkasına dolanmak üzere konumlanan birlik yerini alsa bile, temel dayanak noktası olan ana birlikler baskılanıyorsa harekât ilerleyemez. Biz üzerimize düşeni yaptık, peki bu hengame de neyin nesi?
Bu şartlar altında daha fazla mesai harcamak astarı yüzünden pahalıya gelecek bir iş. Yine de patlamış mısırını alıp izlemek bir profesyonele yakışmaz. Hiçbir şey yapmamanın görevden alınma, başka yere sürülme veya rütbe tenziliyle sonuçlanacağı aşikâr.
Bir subay, sırf büyük resme göre kararlar alabildiği için subaydır. Subay, kendi adına düşünebilen bir yöneticidir. Sorumluluk, yetkiyle orantılı olarak büyür. Sorumluluk almak benim görevim.
Sadece adı yönetici olan kağıt üstündeki işlerin aksine, gerçek bir yöneticilik bağımsız düşünmeyi gerektirir. Aksi takdirde, gelecekte kritik bir rol oynamayı nasıl umabilirsiniz ki? Sadece size söyleneni yaparsanız, en fazla figüran olursunuz.
Ama işte… Tanya yüzünü ekşitir.
Kendisine söyleneni bile yapamayan o kadar çok insan var ki, alt kademelerde emirlere harfiyen uymak en büyük erdem sanılıyor.
Yine de düşünmeyi bırakan birine kalacak tek iş, herkesin yapabileceği türden bir şeydir. Katma değer yaratmak yaratıcılık gerektirir. Tabii bu takdir yetkisi öyle herkese verilmez. Bu ayrıcalığa sahip olmak, insanların sizden sonuç beklediğinin bir kanıtıdır.
Bu durumda…
Burada bir şeyleri başarabileceksem başarmalıyım.
Düşmanın yeni ekipmanlarından birini ele geçirmek veya istihbarat toplamak için harcanacak birazcık ekstra mesai maaşımın kapsamı dahilindedir. Üstüne bir de prim umabileceksem, aslında gayet adil bir anlaşma sayılır.
Hmph. Tanya kafasında tekrar bir hesap yapar ve kararını verir.
“Buranın idaresini Yüzbaşı Ahrens’e bırakıyorum. Ana kuvvetin kanadını desteklemeye devam etmesini söyleyin.”
Emir subayı Teğmen Serebryakov, ‘Gidiyor musunuz?’ der gibi ona bakar.
Tanya vakur bir kararlılıkla başını sallar ve “Ana kuvvetin sağ kanadı düşmanın yeni silahları yüzünden ağır darbe alıyor. Çekiç ile örs arasındaki denge sarsıldı. İşgüzarlardan nefret edilir bilirim ama askerlerimizin acı çekmesini kenardan dikilip izleyemem,” der.
“Haklısınız komutanım.”
“Güzel. Beni Karargâh’a bağlayın ve birliği toplayın.”
Emir subayı talimatları onaylar; Tanya işi ona bırakmanın huzurunu hissetmektedir. Şimdi, ileride karşılığını almak üzere bir iyilik borçlandırmak için uzun menzilli telsiz setini kullanma vakti.
“Karargâh, burası Semender 01. Öncelikli yanıt rica ediyorum.”
“Semender 01, sizin cephenize de mi düşman takviyesi ulaştı?”
Baskı altındaki birine teklifte bulunuyor olsam bile, önce ortamı biraz yumuşatırsam işler daha pürüzsüz yürüyecektir. Karşıdan gelen yanıt gergin olunca Tanya daha cana yakın bir cevap vermeyi tercih eder.
“Olumsuz. Belirlenen hatta kadar ilerledik. Şu anda sağ kanadınızı desteklemek üzere bir hava büyücü taburu sevk edebilecek durumdayız. Komutanından erine kadar çoğunluğu Ren Cephesi’nden sağ çıkmış Unvan Sahibi askerlerdir. Emir vermeniz yeterli.”
“Karargâh anlaşıldı. Hattı tutmakta bir sorun yaşamıyorsunuz, değil mi?”
“Ordunun geri kalanı yardıma koşuyorsa elbette yaşamıyoruz. Kaldı ki ordunun sağ kanadı çökerse bu hattı tutmanın hiçbir anlamı kalmaz.”
“… Bir dakika bekleyin lütfen.”
Karargâh bu konuda hiç tereddüt etmez. Sorusunun sorulma süresi göz önüne alındığında, komutan neredeyse anında hatta bağlanmıştı.
“Yarbayım, oraya intikal edebilir misiniz?”
“Evet Generalim, icap ederse.”
“İcap ediyor.”
Bu doğrudan ve net konuşma tarzı hiç fena değil. Bir subayın kararları ne kadar isabetli ve hızlıysa, değişken bir savaş alanında o kadar güvenilirdir.
“Durum nedir?”
“Sağ kanatta çok fazla çaylak var. Onlara idare etmesi daha kolay bir bölge verdiğimizi sanıyorduk ama düşman oraya yeni bir model sürmüş. Ayırabileceğiniz birliğiniz varsa ve sevk etmeyi göze alabiliyorsanız, lütfen müdahale edin.”
“Anlaşıldı.”
“Teşekkürler.”
Karargâh bu tek kelimeyle telefonu kapatır. Ne bu acele? Başka bir deyişle, bu iyiye işaret. Geç kalmak bir sorundur ama erken davranmak asla kötü değildir.
Üstelik bu durum Tanya’nın mizacına da gayet uygundur.
Bakışlarını çevirdiği anda yanıt gecikmez.
“Hava büyücüleri eksiksiz hazır, komutanım!”
“Teşekkürler, Teğmen Serebryakov. Her şeyden öte, verimliliğinizi takdir ediyorum. Gerçi bunu henüz avcı hattına dağıtılmamış olmalarına da borçluyuz sanırım.”
“Şüphesiz öyle, komutanım. Yine her zamanki işlerimizden biri mi?”
Tanya’nın emir subayı prosedürü bilmektedir; Tanya ona başıyla onay verir.
“Muharebe Grubu, komutanınızdan bir mesaj var. Hava büyücü taburu, ana birliklerin sağ kanadını destekleyecek ve düşmanın son silahını önleyecek. Diğer birlikler yeni bir emre kadar ileri mevzilerini tutmaya devam etsin.”
Gerisini “Size güveniyorum,” diyerek bırakan Tanya, çocuklarını toplayıp yola koyulur.
Havalandıklarında, tabur ne aşırı heyecanlıdır ne de fazla rahattır. İyi eğitilmiş bir kas gibi gerilmiş, savaşa hazır bir güçtürler.
Bununla İmparatorluk Ordusu standardı diye gurur duyamamak ne kadar da acı verici.
“… Görünüşe göre ortalık hâlâ kaos içinde?” Tanya gökyüzünde kendi kendine mırıldanır. Bir kurtarma görevindeyken dost sinyallerin birbirine karışmasına alışıktır ama parazit hâlâ epey şiddetlidir.
Yaklaştıkça içinin sıkıntısı daha da artar.
“Grup liderinden tüm Muharebe Grubu personeline. Düşmanın elinde yeni küreler var. Üzülerek bildiriyorum ki lafta kalmıyorlar, gerçekten hakkını veriyorlar.”
“Savunma kabuğu çok kalın! Patlama formülleri nüfuz etmiyor!” “Ateşinizi birleştirin! Optik formülleri tek bir noktaya odaklayın!” “İşe yaramıyor! Kalkan çok sert!”
Yarbay Tanya von Degurechaff, kulağında çınlayan bu telsiz çığlıkları eşliğinde gökyüzünde hızla ilerler. Sarı saçları arkasında dalgalanırken, narin ve ince parmaklarıyla hesaplama mücevherini kavrar.
Adeta bir Valkür gibi görünüyor olmalıdır. Ya da belki de bir melek olarak adlandırılacak kadar zarif süzülmektedir.
Bununla birlikte, içten içe tam bir kendini koruma güdüsüyle hareket etmektedir. Ama bu durum işini yapmasına engel değildir. İçinde bulundukları şartları eksiksiz bir şekilde kavramakla övünür.
Elinden geleni yapacak ve buna mümkün olduğunca çok dikkat çekecektir. Açık ve yalın gerçek budur. Yine de böyle birinin bile durumla ilgili hisleri yok değildir.
Ağzından bir nevi sitem dökülür.
“… Demek bu yeni modeller başımıza iş açıyor?”
“Yeni modeller mi? Federasyon Ordusu’nun bu mantıksızlığı beni rahatsız ediyor. Tıpkı bizim gibi alıştıkları teçhizatları kullanmaya devam edebilirlerdi.”
Grantz söze girer. Tanya sadece kendi kendine konuşmayı amaçlamıştı ama teğmen hüsnüniyetle yanıt vermiştir. Neyse, astlarla iletişim kurmak da üst bir subayın görevidir.
“Buna şüphe yok, Teğmen. Bu iş başımızı ağrıtacak.”
“Ama bence tam da bu yüzden yola çıkan biziz.”
Grantz bunu söylerken muhtemelen ciddiydi ama Tanya gülümsemesini pek engelleyemez. “Vay, bak sen! Bayağı büyümüş de subay olmuşsun. Ah, Ren Cephesi’nde henüz tir tir titreyen minik bir kuzu olduğun günleri hatırlıyorum da.”
“Demir tavında dövülür derler, mermiler de beni ısıttığına göre…”
Çene çalmayı bile öğrenmiş. Tanya etkilenir. Eskiden olsa çenesini kapatıp pusardı toy çömez. Gerçekten epey yol katetmiş.
“Demek o sıcaklığa dayanabileceğini sanıyorsun? Duydunuz mu bunu, Binbaşı Weiss?”
“Yok canım, henüz erken. Nükteli bir laf etti, hakkını vereyim ama biraz fazla açık seçikti.”
“Haksız sayılmazsınız. Pekala, gevezeliğe biraz ara verelim. Lafa önce benim başladığımın farkındayım ama silah arkadaşlarımız aşağıda çetin bir mücadele verirken burada şakalaşmamız pek şık kaçmaz.”
“Anlaşıldı.”
“Elbette, muharebeden önce bir nefeslenme payı bırakmak iyidir.”
“Hmph,” diye burun kıvırır Tanya. Ardından telsizini yakınlardaki İmparatorluk birliklerinin yankılanmaya başlayan iletişim frekansına ayarlar.
“Grup liderinden tüm birliklere! Rapor verin—durumunuzu rapor edin!”
“Mevzilerinizi terk etmeyin! Düzeni bozmayın!” “Bir dakika, Üçüncü Bölük kimin komutasında?! 01 değil miydi?!” “Acil takviye talep ediyoruz!” “Doğru protokolleri kullanın! Hangi hava sahası için destek istiyorsunuz?”
“Topçu desteğine ihtiyacımız var! Topçu desteği yok mu?! B-23 Sektörü! Çabuk olun, onları baskı altına alın!” “Gözlemci büyücüler, koordinatları gönderin—hemen!”
İşler gerçekten de arapsaçına dönmüş gibi görünüyor. Tanya derin bir iç çekmek ister.
“Silah arkadaşlarımızdan aldığımız telsiz sinyalleri tam bir karmaşa.”
Serebryakov, Tanya’nın mırıldanması karşısında ciddi bir ifadeyle başını sallar. “Öte yandan, Federasyon Ordusu gayet düzenli görünüyor. Sadece parça parça görüntüler yakalayabilsek de bizim tarafın baskı altında kaldığı izlenimini ediniyorum.”
“İmparatorluk birlikleri düşman karşısında ezilmek mi? Hmph.” Tanya alayla burun kıvırır.
Sayısal eksikliğini niteliksel üstünlüğü ve örgütsel gücüyle kapatan bir ordu, düşmandan mı korkacak?
Böyle savaş yürütülmez.
İnancın maddeye üstün geleceğine körü körüne inanacak değilim ama moral meselesi de göz ardı edilmemeli.
Her şeyden önce, ‘tatmin edici’ gibi sihirli bir kelime bile berbat şartlara katlanmaktan çekinmeyen çalışanlar yaratabilir.
Kelimelerin gücünü hafife almamak gerekir.
“01’den 02’ye, görünüşe göre beklediğimizden daha hararetli bir karşılama alacağız.”
“02 anlaşıldı. Aynen dediğiniz gibi, 01.”
“Komutanım, Yüzbaşı Meybert mevziyi savunmak için yeterli kuvvete sahip olmadıklarını söylüyor.”
“… Haklı bir noktaya değiniyor ama bekle.”
Tanya bir an düşüncelere dalar. Sırf Teğmen Grantz’ı bile birlikten ayırıp geri mi göndersem? Geride bıraktığı yüzbaşıların her ikisi de yetkin ve belli bir dereceye kadar güvenilirdir.
Meybert bir topçudur. Ahrens ise bir zırhlı birlik subayıdır. Birbirlerini güzelce dengeliyorlar. Özellikle Ahrens, şüphesiz hareketli bir savunma muharebesini üstlenebilecek kabiliyette zırhlı birlik komutanıdır.
Elbette bir tank birliği bile sonsuza kadar tek başına fırtınalar koparamaz. Hem mevziyi savunmak hem de hassas yapılması gereken topçu gözetlemelerini yürütmek için ellerinde sadece ikmal büyücülerinin olması beni endişelendiriyor. Ayrıca topçu desteği almak ve Meybert’in sırasını savması hoş güzel de mühimmat sınırlı bir kaynak olduğu sürece tasarruf etme zorunluluğundan asla kurtulamayız.
Ancak şu an için işler çığırından çıkmış da değil.
“Hayır. Elindekiyle idare etmek zorunda. Bu iş uzun sürmeyecek.”
Onun komutasında kuvvetlerin bölünmesi gibi bir şey söz konusu olamaz.
Tanya bocalamak yerine, işi hızlıca bitirmek için birliklerini tek bir noktada toplayarak düşmana yüklenmeye karar verir.
“Öyleyse acele edelim, komutanım.”
“Edelim. O çocukları daha fazla bekletemeyiz.”
Bununla birlikte Tanya öne doğru döner ve dişlerini sıkar. Görünüşüne şöyle bir bakıldığında, cesaret dolu mavi gözleri korkusuzca büründüğü yiğitliği anlatmaya yeter; birbirine bastırdığı beyaz dişleri adeta silah arkadaşlarının çektiği acıyı yansıtıyor gibidir.
Ancak içten içe bu kararından feci şekilde pişmandır.
Özetle Tanya, düşmanın yeni modellerinin beklenenden daha yüksek performans gösterdiği haberini aldıktan sonra tedirginlik hissetmektedir. Daha birkaç dakika önce, sahada yeni mücevherler dolandığı için, istihbarat toplama faaliyetlerinin bir parçası olarak biraz çatışıp mümkünse bir tanesini ele geçirmenin hesaplarını yapıyordu.
Yeni modeller çoğu zaman deneyseldir. Yine de Federasyon’un elinden bir tane kapmak az buz başarı sayılmazdı. Bunlar onun yüzeysel hesaplarıydı. Bu modellerin muharebe alanında şimdiden sonuç verdiğini görmek hiç de iç açıcı bir durum değil.
Düşmanın bunlara alışmaya vakti olmaz diye düşünmüştüm… ama yoksa hata mı ettim?
Temas kurmadan bunu bilmenin imkânı yok.
“Grup Lideri, sesim geliyor mu? Burası Semender 01. Yanıt verin.”
Şimdilik sinyal kalitesi iyi. Ayrıca sadece veri talep etmenin bir maliyeti de yok. Tanya karşı tarafın başından aşkın olduğunu duymaya kendini hazırlar ancak yine de hatta bağlandığında anında geri dönüş alırlar.
“Semender 01, burası Grup Lideri!”
“Grup Lideri, burası Semender 01. Semender Muharebe Grubu’na bağlı bir büyücü taburu şu anda sizin mevzinize doğru ilerliyor. Düşmanın yeni modeli hakkında elinizde ne varsa bize iletin.”
Sadece sağ kanatla temas kurmayı başarmış olmak bile Tanya’nın yüzünde rahatlamış bir tebessüm oluşturmaya yetti. Bu, örgütlü bir direnişin varlığının kanıtıydı. Hattın henüz çökmemiş olması iyiye işaretti.
“Ne yazık ki bunu yapamam.”
“… Yapamaz mısınız? Bağışlayın ama ne demek istiyorsunuz?”
“Ön hat şu anda kargaşa içinde ve herhangi bir detaylı rapor iletebilecek durumda değiliz.”
“Bir dakika, durun orada.” Tanya kaşlarını çatar; telsizdeki görevli ise yalvaran bir tonla karşılık verir.
“Birliğinizi daha önce duymuştum. Mümkünse, vardığınızda sağ kanadın durumuyla ilgili detayları bize bildirmenizi rica ediyorum.”
“Benim birliğim keşif veya gözlem yapmak üzere donatılmadı. Biz doğrudan taarruz gerçekleştirmek için hücum ediyoruz.”
“Grup Lideri, anlaşıldı. Bu yüzden sadece ‘mümkünse’ diye rica etmiştim.”
“Semender 01, anlaşıldı. Ricanızı anlıyor ve saygı duyuyorum. Elimizden geleni yapacağız ancak yapabileceklerimizin bir sınırı olduğunu bilin.”
“Elbette. Anlaşıldı, tamam.”
Hımm. Tanya bir anlığına düşüncelere dalar. Kısa bir konuşmaydı fakat içinde tuhaf bir şeyler vardı. Ön hat birlikleri sıklıkla kaotik durumlarla karşı karşıya kalırdı, ancak bu durum sadece saldırıya uğramaktan öte bir şeye benziyordu. Düşmanın yeni türüyle baş edemedikleri için panik içinde dağıldıkları hissine kapılır.
Dikkatli olsak bile, bile bile tehlikenin kucağına mı atılıyoruz?
“Binbaşı Weiss, dinlediğimiz telsiz konuşmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“Dost birlikler berbat durumda. Telsizden gelen seslere bakılırsa tam bir acemi gibi davranıyorlar. Açık kanaldan hüngür hüngür ağlayıp sızlanıyorlar.”
“Yine de duyduklarımız sadece acemiler mi?”
“Bölük seviyesine kadar olan büyücü subayların bile şaşkına döndüğü anlaşılıyor.”
“Pfff…” Elde olmadan ıslık çalar; yapabileceği tek şey buydu, zira ortalık tam bir keşmekeşe dönmüştü.
Komutam altındaki savaş delilerinin, İmparatorluk Ordusu’nun bölük komutanı standartlarını temsil ettiğini söyleyemezdim. Yine de, her şeye rağmen… İmparatorluk Ordusu’nda bölük komutanı olmak, doğal olarak belirli kabiliyetler gerektirirdi. Eski Roma senturyonlarında veya kalyonlardaki güverte reislerinde olduğu gibi, orta kademe yönetim çürümüşse o örgütün geleceği yok demektir.
İhtiyacımız olan şey… bir zamanlar emrinde görev yaptığı yetenekli Üsteğmen Schwarzkopf gibi sahadaki adamları destekleyecek konumdaki insanlardı. O seviyedeki adamlar akıllarını mı kaçırmıştı yani?
“Sağ kanadı kurtarmak tahmin ettiğimizden daha zorlu bir iş olabilir.”
Astlarım savaş manyağı, bense paçamı kurtarma derdindeyim… İçsel pişmanlığı son derece şiddetlidir.
“Bu hiç iyi değil Binbaşı. Geç kalmak utanç verici olur.”
“Elimizden geleni yapalım. Grantz ve Visha henüz yeterince genç.”
Heh. Tanya, komutan yardımcısının bu şakasına karşılık vermeye karar verir. “Orada durun bakalım, benim de yabana atılamayacak bir gençliğe sahip olduğumu unutmayın.”
“Şeyyy…” Bu cılız ses emir subayına aitti. Bu sesi karıştırmak imkânsızdı. Hemen o tarafa baktığında, emir subayının yüzünde “Hadi ya, ayvayı yedik” der gibi bir ifade vardı.
“Teğmen Serebryakov? Ne oldu?”
“Maruz görün efendim, şey… Albayım, yani…”
“Ne var Teğmen? Beni dışarıda mı bırakmaya çalışıyorsunuz?”
Karşılığında başıyla onaylandığını görünce dona kalır. “Rütbeniz gereği korumanız gereken belirli bir ağırlığınız var…”
“… Anlaşıldı. Şey, sanırım bu doğru.”
Tanya bunun tuhaf olduğunu düşünür ancak bu cevabın üstüne pek itiraz edemez. Statü ve itibar, rütbeyle birlikte gelen güçlerdi.
Biri onu yaşından çok daha olgun biri olarak tanımlasa, kim çıkıp da bunun yanlış olduğunu söyleyebilirdi ki? İçsel olgunluğum dışarı yansıyor ve insanlar bunu bir erdem olarak görüyorsa, itiraz edecek halim yok ya?
“Karargâhtan muharebe kontrol ekibine. Semender Muharebe Grubu yolda. 600 saniye içinde varmış olurlar.”
Her neyse, madem bu kadar ilerledik, bu gidişata bir dur demezsek başımız belaya girecek. Etten siper duvarının henüz tamamen yok edilmemiş olmasını ve hâlâ arkalarından destek verebilecek durumda olmamızı büyük bir şans saymalıydım.
“Tüm birlikler, muharebe için hazırlanın. “Saldırıya geçiyoruz!”
Muharebe kontrol ekibinin rehberliğinde taarruza başlıyoruz ancak tuhaf bir şeyler var.
Biri ne olduğunu sorsa tam olarak açıklayamazdım. Yine de aniden her şey netleşiyor. Telsiz sinyallerini gereğinden fazla net alıyoruz!
Düşman büyücüleri neden frekanslarımızı karıştırmıyor ki?
Dacia’da buna güçlerinin yetmediğini biliyorduk.
Norden’da ise Anlaşma İttifakı’nın aslında tam teşekküllü bir savaşa hazırlıklı olmadığını biliyorduk.
Fakat burası Doğu Cephesi. İmparatorluk Ordusu ile Federasyon Ordusu’nun, devasa ve anlamsız bir yıpratma savaşında üretim kapasitelerini sonuna kadar heba ederek ulusal güçlerini yarıştırdığı tuhaf bir bölge.
Hava büyücülerinin telsiz frekanslarını hiç karıştırmaması fazla tuhaf. Üstelik düşman hava büyücülerinin yeni hesaplama mücevherleriyle çetin bir mücadele verdiği düşünülürse, bu durum daha da garipleşiyor.
Oyuncak bebeğe benzeyen yüzünü buruşturan Tanya, temkini bir kat daha artırır.
Aklına gelen tüm senaryolar kötüye çıktıkça kaşları daha da çatılır.
“Ç-Charlie Lider’den Semender’e. Şu anda veri aktarımı yapılıyor.”
Kulağına ulaşan kısa bilgilendirme bile durumun ne kadar vahim olduğunu açıkça gözler önüne seriyordu.
Ön hat o kadar delik deşik ki buna bir “hat” demek bile saçmalıktı. Burada olması gereken müstahkem mevzi çoktan ele mi geçirildi? Savunma hatları öyle paramparça olmuştu ki sızlanma isteğine engel olamıyordu.
“… Tam bir rezalet. Doğrusu şaşkınlık içindeyim. Cephe tamamen çökmeden durum nasıl bu kadar kötüye gidebildi?”
Her ne kadar bizim tarafımızdan bakıldığında esasen çoktan çökmüş olsa da.
“Hâlâ direniyor olmaları bir mucize. Sanırım bunu tecrübeli askerlerin aldığı eğitime borçluyuz.”
İşleri bir arada tutan şey yalnızca alt kademe subayların becerisi mi?
Aralarında tam anlamıyla çökmeyi kıl payı engelleyen birkaç yetenekli adam olmalıydı. Hattı korumanın en iyi yolu budur.
Ancak çatışma bölgesine doğru hücum ederken topladığı veriler gerçekten hayret vericiydi.
Düşman büyücü bölüğü, burada konuşlanmış olan İmparatorluk büyücü taburunu yarıp geçmiş, onları bölerek her bir piyade birliğini tecrit etmişti. Başka bir deyişle bu, tam anlamıyla bir ezilmeydi—hem de Federasyon büyücülerinin İmparatorluk büyücülerini ezmesiydi.
“Buna inanamıyorum… Tam tersi olması gerekmiyor mu?”
Beni kibirle suçlamak istiyorsanız buyurun edin. Ama bunu kabullenmek yine de zor.
İmparatorluk Ordusu, nitelik açısından Federasyon Ordusu tarafından eziliyor mu yani? Saçmalık.
“Bu kadar büyük bir dönüş yapabilmiş olabilirler mi? Yoksa kulaktan kulağa yayılan o güvenlik büyücü birliği mi? Her kârda, bu hiç de şaka götürür bir durum değil.”
“Ancak Albayım, bu işte bir gariplik var.”
“Durun Binbaşı. Garip olan ne?” Tanya, düşman birliğine odaklanarak sorar.
“Düşman bölüğünün hareketleri… Nasıl açıklasam? Çok düz bir hatta ilerliyorlar.”
“… Ne demek istediğinizi anlıyorum.”
O kadar bariz bir şeydi ki, o dile getirene kadar fark edemediğim için kendime kızıyorum. Sahada pek de heybetli görünmüyorlar.
“Ayrıca seçkin birliklerle karşı karşıya olsalar bile, askerlerimiz fazla çabalıyor. Kötü değil ama sürdürülebilir de değil.”
Bu derece direnmelerinin özel bir sebebi olmalı.
“Ve mevzilerimizin birçoğu hâlâ ayakta. Bu gerçekten garip.”
Açıksözlü olalım. Tüm bunlar beklenmedik şeyler.
Seçkin hava büyücüleri, hava-yer saldırısı uzmanlarıdır. Eğer düşman yeni hesaplama mücevheri modelini kullanıyorsa, dağıtılan birliklerin bir ceset yığınına dönmüş olması gerekirdi.
Onların hayatta kalmasını, sadece çetin bir mücadelenin ardından gelen bir şans deyip geçiştiremeyiz.
“… Yem olabilirler mi?”
Hava büyücülerini dışarı çekmek için saldırmak klasik bir tuzaktır. Eğer bunun doğru olma ihtimali azıcık bile varsa, Tanya’nın derhal geri dönmek için geçerli bir bahaneye ihtiyacı vardır.
“Dost birliklerle temas kurup bunun bir tuzak olmadığından emin olabilir misiniz?”
“Onlara nasıl bu kadar düşüncesizce bir şey sorabilirim ki? Lütfen saçmalamayın.”
“Siz de en olmadık zamanlarda düşünceli kesiliyorsunuz.”
Tanya’nın astlarının yüzü “Ha?” der gibi şaşkın bir hal alırken… …o telsiz aramasını kendisi yapar.
“Burası Semender 01. Bir sorum olacak. Düşman size ateş etmiyor mu? Yoksa ateş ediyorlar da bir sebepten tutturamıyorlar mı?”
Neyse ki mesajı sorunsuzca ulaşır.
Bu hâlâ tuhaf. Küçük ağzını sıkarak bir kaçış planı hesaplamaya başlar. Bir yanıt beklerken izleyeceği rotayı değerlendirir.
“Şaka yapıyor olmalısınız! Deliler gibi ateş açıyorlar, bir darbe alırsak felaket olur!”
“Anlaşıldı. Demek inatçılar ve muazzam bir ateş gücüyle geliyorlar, ancak vurulma ihtimaliniz pek yüksek değil.”
“… Ve savunma kalkanları saçma derecede güçlü.”
“Yani ne demek istiyorsunuz?”
“88 mm’lik bir toptan doğrudan isabet almadıkları sürece kalkanlarını delemiyoruz.”
“… Hay aksi.” Bir anda başını ellerinin arasına alıp dövünmek ister, fakat askerlerinin bakışları karşısında bunun yerine kollarını kavuşturmayı tercih eder. “Demek bu sefer karşı karşıya olduğumuz mahlukat farklı.”
Cevap net: Düşmanlarımız saçma derecede yüksek bir ateş gücü ve ağır zırh elde etmişti. Amaçları, isabet oranındaki eksiklikleri yoğun atış gücüyle kapatmak olmalıydı. Savunma kalkanlarının ve koruyucu katmanların sertliği göz önüne alındığında, bu iş için özel olarak tasarlanmış olmalıydılar.
Bunlar ekleme yaparak değil, eksiltme yapma mantığıyla geliştirilmişti.
Tasarımcı, kesinlikle savaş dönemi seri üretimine yönelik bir optimizasyon yapmıştı. Başmühendis Schugel ile kıyaslandığında, Federasyon’dakiler aslında oldukça rasyoneldi. Kimin aklına gelirdi ki?
Şansımıza, düşman büyücüleri oldukça yavaş hareket ediyor, bu yüzden icaplarına bakabilmeliyiz. Sadece taktiklerimiz üzerinde biraz kafa yormamız gerekiyor. Başka bir deyişle, ip üstünde biraz cambazlık yapmak şart.
Bu sefer bir siper duvarı var, bu yüzden daha kolay olmalı… Ya da en azından Tanya bunun bir kurtarma operasyonu olduğunu hatırlayıp öfkeyle dilini damağına vurmadan önce böyle düşünür. Baştan başlamak lazım.
Karadaki birliklerimizi kaderine terk edemeyiz.
Ahh, kahretsin. Düşmanı şimdiden görebiliyorum.
Ne yapmalıyız? Tek çaremiz onlara sert bir darbe indirmek, bu çok açık.
“Büyücülere karşı muharebenin temel taktiği vur-kaçtır. Bir şansımızı deneyelim askerler.”
Aramızda biraz mesafe olsa da birkaç düşman büyücüsü şimdiden menzile girdi. Tip 97 Taarruz Hesaplama Mücevheri’ne mana yüklüyor, önceden hazırladığım katılaştırılmış manayı da hiç esirgemeden devreye sokuyorum.
Bu patlama formülü adeta uzun menzilli bir topçu salvosu gibi, neyse ki bizim birlikler biraz geriye çekildi de yanlışlıkla onları vurma tehlikesi kalmadı. Elbette, bazen yanlışlıkla dost birlikleri vurma ihtimalini çoktan kabullendim, ama… şu an için böyle bir şeyin yaşanmasına gerek yok.
Formülü mücevherimle somutlaştırıyorum.
Yüksek hızla uçarken odağımı topluyor, elimden gelen en iyi şekilde nişan alıyor ve büyüyü salıyorum. Mantık ile büyünün bu bileşimi gerçekliğin dokusunu büküyor ve sonuç olarak, düşman grubunun ortasında kaçacak zaman bile bırakmayacak kadar hızlı devasa bir patlama meydana geliyor.
Çaresiz kara birliklerini taramak için sürü halinde toplanmış bu aptallara indirilen hassas ve beklenmedik bir darbe. Ateş etmeden önceki o kısa sürede içeriye olabildiğince çok mana akıttım. Ve tam isabet kaydettiğime eminim.
Tanya bile belirli bir özgüvenle başarıyı beklemektedir.
“Yok artık—! İyi durumdalar mı?! Hedefim hâlâ sapasağlam mı?!”
Şok çok büyüktür. O kadar şaşkındır ki havada hareketsizce kalakalır.
Karşısındaki manzara gözlerinin yuvalarından fırlamasına yetip artar. Ve sadece o değil.
“… Ihh. Bu sürpriz oldu. Şimdiye kadar sizin darbenizi doğrudan yiyip de sadece havada kalmayı başarmakla kalmayıp uçuş dengesi bile bozulmayan birini hiç görmemiştim.”
Emir subayının tespiti son derece doğrudur.
O patlama öyle bir boyuttaydı ki, normal bir büyücü sadece patlama alanında bulunduğu için bile çakılırdı. Ren’de, Norden’da ve hatta güney kıtasında, Tanya ve hava büyücü birliği böyle bir yıkımı gerçekleştirebileceklerini defalarca kanıtlamışlardı.
Ancak bu durum şu anda son bulmuştu.
Federasyon büyücüleri bu saldırıya dayanmıştı.
“Doğrusu inanması güç ama… bir sonraki salvoyu hazırlayın!”
Güdümlü tipte bir formüle geçip darbe gücümü artırıyorum ve birliğin geri kalanıyla birlikte ateşe başlıyorum.
“Güdümlü formüller az önce hedefe ulaştı!”
“Hedef hâlâ hasarsız!”
Yavaş ol bakalım, bir dakika durun. Bu, insanı sinirden kahkahalara boğacak türden bir direnç. İçinde Unvan sahibi büyücülerin bulunduğu, İmparatorluk Ordusu’nun en korkutucu kadrolarından birine sahip 203. Hava Büyücü Taburu tek bir düşman savunma kalkanını bile delemiyor mu yani?
“Düşman hızla yaklaşıyor! N-Ne?! Bizi hedef alıyorlar!”
“Sıçayım böyle işe!” Kahretsin! Tanya sövüp sayarken bile görevini yapmak için ellerini boş durdurmaz. “Daha ne kadar sağlam olabilirsiniz ki?!”
Böyle bir şey olamaz. Tanya bu düşünceyi kafasından atıp formül seçimini yeniden değerlendirir. Tek çaresinin, delme gücü maksimuma çıkarılmış bir şey denemek olduğuna karar verir.
“Odaklanmış tip optik formülle vurun!” “Delip geçin!”
İçinden sövüp sayarken bir yandan da kurşun mermisini doldurur, büyüyü şekillendirip ateşler.
“Tam isabet!”
Arrrgh! Diş gıcırdatıcı bir şekilde, delme gücü artırılmış optik bir keskin nişancı formülüyle vurulmalarına rağmen düşman ikinci bir darbeden sonra bile istifini bozmamış görünüyordu.
Hayır. Darbenin hiç yoktan bir etkisi olduğunu fark ederek değerlendirmesini günceller.
Koruyucu tabakaları yok olmuştu. Ve görünen o ki, savunma kalkanlarını etkilemek imkânsız değildi. Giderek yalpalayan uçuş tarzlarından yaralandıkları anlaşılıyordu.
Bu… kan mı? En azından o kalkanların delinebildiğinin kanıtıydı bu. Bu iyiye işaretti.
“Dikkate alın: Formülünüzü odaklarsanız delip geçme şansınız artar!”
İşe yarayabilecek bir şey bulmak sevindirici bir gelişmeydi. Tanya hızla saldırı yöntemini yeniden değerlendirir. Düşman dayanıklı. Ve ateş güçleri var. Uzaktan avlamak iyi bir seçenek. Tepelerinden ateş yağdırmak ise harika bir seçenek.
“Bacaklarınızı çalıştırın! Bu adamlar bizim kadar hareketli değil! Canlarına okuyalım!”
Mevcut şartlar göz önüne alındığında, karadaki birliklerle ne yapacağımızı daha sonra düşünmemiz gerekecek. Şimdilik birinci önceliğimiz bu büyücüleri önlemek olmalı. Sonuçta bu kadar öne atılma riskini üstlendim. Eli boş dönmeye hiç niyetim yok.
Yani plan, yüksek hızımızı kullanarak düşmanla kedi fare gibi oynamak.
Ve işler beklenenden çok daha pürüzsüz ilerler.
“Hücum! Hücum! Nasıl hareket ettiğimizi gösterin şunlara!”
“Weiss’a destek verin! Patlama formüllerini ateşlemeyi kesmeyin, onları sis perdesi olarak kullanacağız!”
Taburu önden gönderip kendisi artçı birlikle geride kalır ve tepeden menzilli ateş açar. O kadar etkili olmasalar da patlama formülleri düşmanın görüşünü kısıtladığı için en mantıklı seçenekti.
Elbette çatışmanın harareti içinde patlama formülleri her zaman dost ateşi riski taşırdı. Bunu ancak 203. Hava Büyücü Taburu kadar yüksek koordinasyona ve beceriye sahip bir birlik başarabilirdi.
Aramızda kendi adamını vuracak kadar aptal kimse yok. Ateş hattına körü körüne atlamıyoruz ama destek vermekten de geri durmuyoruz.
Tecrübeli askerlerin kıymetini ne kadar vurgulasam azdır. Özellikle bu karmaşada elimizin altında keskin nişancılar olduğu için şanslıyız.
Odaklanmış optiklerle düşmanın aniden kuşandığı o kalın savunma kalkanlarını delmek mümkündü. Tek darbede düşürülemeyecek olsalar da etkili olduğu su götürmezdi.
Onları bu şekilde yavaşlatabilirsek işlerini bitirmek hiç de zor olmayacaktı. Geride kalan tek şey, yakındaki birliklerin onları mana bıçaklarıyla biçmesi ya da geri kalanımızın uzaktan delik deşik etmesiydi.
“Bölge temiz!”
“Elinize sağlık, Binbaşım!”
Her halükarda, şunu belirtmek gerekir ki…
Ana ordumuzun sağ kanadına saldıran Federasyon büyücü taburu, boşuna sert bir direnç gösterdikten sonra 203. Hava Büyücü Taburu tarafından süpürülüp atılır.
Kısa süre sonra organize direnişleri çöker.
“Aferin askerler!”
Memnuniyetle başını sallayan Tanya, hızla birliğindeki zayiatın dökümünü çıkarır.
Kendi bölüğü olayı hafif yanıklarla atlatmıştı. Diğer iki bölükte de büyük bir kayıp yoktu. Bazı kayıplar olabileceğini tahmin etmişti ama neyse ki bu hatalı bir hesaplamaydı.
Ayrıca yeri gelmişken, düşman taarruzuna maruz kalan birlik ciddi şekilde hırpalanmıştı ama görünüşe göre zayiatı en aza indirmeyi başarmıştı. İleride faydalanmak adına zayiat oranını incelemek muhtemelen iyi olacaktır.
Fakat şu an, prim getirecek ek başarıların peşine düşme zamanı.
Mükemmel derecede güçlü olabilirler ama karşımıza ölümü göze alıp çıkan bu Federasyon askerleri bile nihayetinde insandı. Engelleyici birliklerin durumu ne olursa olsun, birliğiniz ağır zayiat verip yok oluşun eşiğine geldiğinde ölümlü olduğunuzun farkına varmamak imkânsızdır.
İnsan doğası böyledir.
“Bocalıyorlar! Semender 01’den tüm birliklere! Takip harekâtına geçilsin! Düşmanın savaşma azmini yerle bir edin!” İlerleme emrini haykırmak ne kadar da büyük bir keyif. “İleri!”
Bir arada sıkışıp kalan heriflerin bu saatten sonra hiç şansı yok.
Ha-ha-ha, şunların kaçışına bak! Tanya kahkaha atar. Disiplinli şiddetin, eski disiplinli bir şiddete dönüşmesini izlemek harikaydı.
Orada Tanya nihayet mantıklı tarafını tekrar kazanır. Çatışmanın olağanüstü atmosferine kendimi fazla kaptırdım sanırım, diye düşünür hırsla.
Asıl amacı düşmanın yeni hesaplama mücevherlerinden birini ele geçirmekti. Onları kendisi düşürdüğüne göre, bu başarının şerefini başkasına kaptırması için hiçbir sebep yoktu.
“Düşmanın düştüğü bölgeyi arayacağız. Amaç bir teçhizat takımını ele geçirmek. Bir ceset ele geçirmek istiyorum ama esir alabilirsek çok daha iyi olur.”
Düşmanın yeni hesaplama mücevherlerinden birini ele geçirmeye öncelik vermeye karar verir.
Bir ceset ele geçirebilirsek, askerlerinin nasıl teçhiz edildiğini ve beslenme düzenlerinin nasıl olduğunu öğrenebiliriz; bu yüzden listeye bir emir daha ekleyin.
“Çok fazla vaktimiz yok. Hemen halledin.”
Şansına, toparlanmaya çalışan yerel birlikten birkaç astsubay ödünç alabilir, böylece insan gücü sıkıntısı çekmez.
Elbette onlara verdiği şey bir emirdir ama nazik olmak adına sonuna bir “lütfen” eklemeyi de ihmal etmez. Personeliniz sizden nefret ediyorsa, bir yönetici olarak kabiliyetleriniz kısıtlı demektir. İnsanlarla ilişkilerde çok gerekli olmadığı sürece sert ifadelerden kaçınmak son derece doğaldır.
Bunu anlamayan acemilerin sayısının bu kadar fazla olması can sıkıcı bir durum. Bir de genel hizmet elemanı olarak işe alındıklarını öğrendiklerinde yaşadıkları o hayal kırıklığı var tabii.
Pekala, ben tarihten ders çıkarırım. Tanya acı acı tebessüm eder.
Yani, emsalleri takip ederim.
Deneme yanılma yöntemiyle formüle edilmiş olanı uygularsanız, işler genellikle yolunda gider.
“Ayrıca, dost birliklerimizin ne kadar zayiat verdiğini öğrenin.”
“Efendim?”
“Zayiatın ne boyutta olduğunu bilmek istiyorum. Fedakârlık yapmak her zaman acı vericidir ama bunların ne olduğunu bilmenin önemli olduğu kanaatindeyim.”
Bir siyasetçi gibi davranıyorum ama sanırım bu da faydalı bir birikim.
Bu tür kayıpları önemsiyormuş gibi yapmak, basamakları tırmanma hırsı olanlar için zorunlu bir beceridir. Empatik bir tavır sergilemek önemli bir sosyal tekniktir. İnsanlara laf anlatmak veya onları yönlendirmek istiyorsanız, bir kurum içindeyken bunu asla ihmal edemezsiniz.
Gerçek ne olursa olsun, dışarıdan nasıl göründüğünüz kritiktir. Bu, “Başınız sağ olsun” demekle eşdeğerdir ama siyaset, bu kadarının bile ne kadar etkili olduğunu çoktan kanıtlamıştır. “Sempati oyu” denilen akıl almaz bir kavram vardır. Bazı insanlar sırf birinden nefret etmedikleri için onu seçerler; bu olgu o kadar yaygındır ki o oylar bir seçimin kaderini belirleyebilir. İnsanoğlu böyledir işte.
Bu yüzden, dünyanın acısını gerçekten hissetseniz de hissetmeseniz de, vaktiniz olduğunda hissediyormuş gibi yapmanın kimseye zararı olmaz.
“Anlaşıldı.”
Askerlerim gözlerinde hayranlık dolu bir selam vererek havalanıyorlar.
Niyetimden zerre kadar şüphe duymadıkları kesin.
Samimi taziyelerini iletmelerini sağlamak, Tanya’nın sırıtarak başsağlığı dilemesinden çok daha inandırıcı olacaktır.
Pff. O noktada iç çekerek izlenimlerini dile getirir.
“Zorlu rakip çıktılar. O nasıl bir zırhtır öyle! Bu kadar sert bir şeye aklım sırrım ermiyor.”
Ren cephesindeki Cumhuriyet Ordusu’nun Unvanlı Büyücüleri bile bu kadar dayanıklı değildi. Elbette onlar çok daha hareketliydi ve çok daha fazla ateş gücüne sahipti; bu yüzden hangisinin daha kârlı bir yatırım olduğu sorulursa, Federasyon’un yeni modelini kullanmanın insanı adeta kolay bir hedef haline getirdiğini söylemem gerekir ama… Unvanlı bir büyücüden daha dayanıklı bir savunma kalkanı üretebilmek, başlı başına bir tehdit oluşturmaya yeter de artar bile.
“İrtifa farkını göz ardı etmenizi sağlayacak düzeydeki bir dayanıklılık cidden rahatsız edici.”
Yaverinin bu yorumunu başıyla onaylayan Tanya, hırsla tükürürcesine konuşur: “Bizim için bile zahmetli oldu! Normal bir piyade birliğinin hiç şansı olmazdı. Silahları o savunma kalkanlarını delemeden darmadağın olurlardı.”
Bunun gerçekten de baş ağrıtan yeni bir model olduğunu kabullenmek zorunda kalır. Çok sağlam oldukları için onları düşürmek zaman alıyor.
Federasyon’un materyalist tutumu göz önüne alındığında, bu muazzam bir sorun teşkil edebilir; bunu göz ardı edemeyiz. Federasyon büyücüleri ile kara birliklerimiz arasındaki olası bir çatışmanın doğuracağı zayiat kabul edilebilir gibi olmaz.
Tabii kara ana kuvvetleri tecrübeli astsubaylardan oluşan seçkin bir ekibin etrafında şekillenmiş olsaydı işler değişirdi.
“Bu çok korkunç. Bizim acemiler panik içinde oradan oraya koşturuyor, Federasyon kuvvetleri de elini kolunu sallayarak onları kovalıyor.”
Bu, en ufak bir disiplin kırıntısından bile yoksun, anlamsız bir yıpratma savaşı. Çatışmanın niteliğinin, amatörlerin birbirini boğazlamasından ibaret bir hâl almaya başladığını fark etmek kaygı verici.
İmparatorluk, doğu cephesinin bataklığına bodoslama daldı ve derinliklerine çekildi. Bu muharebe adeta o çaresizliğin bir özeti gibi. Biz burada boğuşurken küresel durum daha da kötüleşirse ne olacak?
İmparatorluk Ordusu doğu cephesinde eriyip gidiyor. İldoa’nın güneyde ufacık bir kımıldanmasının bile, o soğukkanlı Genelkurmay’ın yüreğine korku salmasına şaşmamalı.
Zaman geçtikçe İmparatorluk’un stratejik konumundaki kötüleşme hızlanacak. Çıplak gerçek bu. İşte bu yüzden… Tanya, Albay von Rerugen’in teklifini kabul etmekten başka çare bulamamıştı.
Bu İldoalı misafiri tavlayıp kendi tarafımıza bağlamak zorundayız. Ne baş ağrısı ama, diye düşünür Tanya gelecekte yaşanacakları şöyle bir hayal ederek.

BİRLEŞİK YIL 1927 BAHAR MUHAREBE ARAŞTIRMALARI KONFERANSI’NA: DOĞU CEPHESİNDE ELE GEÇİRİLEN YENİ DÜŞMAN HESAPLAMA MÜCEVHERİNE İLİŞKİN RAPOR
İlk izlenimim, bunun ilkel bir şey olduğu yönünde.
Detaylı teknik analizi beklemeye gerek dahi yok; ele geçirdiğimiz numuneler her şeyi fazlasıyla anlatıyor. Doğu cephesinde ortaya çıkan Federasyon üretimi yeni mücevher, İmparatorluk standartlarındaki hassasiyetin yanına bile yaklaşamıyor. Test subayının kanaatince, “Sanki adamlarda incelik veya hassas işçilik kavramı diye bir şey yok.”
Test taburunun ifadesine göre, “Manevra kabiliyetini o kadar yanlış anlamışlar ki, suratlarına bağırıp bir hava büyücüsünün tanımını baştan okumalarını söyleyesim geliyor. Affedilemez derecede hantal olması ve dönüş yarıçapının kötülüğü bir yana, benzer irtifalarda önceki nesillerle kıyaslandığında dahi sınıfta kalıyor. Hassas işçilikteki bu kritik eksiklik yüzünden, kullanıcıların düşmandan ziyade kendi dost birliklerini vurma ihtimali daha yüksek.”
Nitekim herkes aynı sarsılmaz kanaatte birleşti.
Yani: “Bu model ordumuzun harekât konseptine kesinlikle uygun değildir.”
Muazzam bir ateş gücüne sahip ancak açık konuşmak gerekirse, sağlamlığı dışında bizim modellerimizin önüne geçtiğini söylemek hayli güç. Federasyon’un yeni hesaplama mücevheri hakkında daha önce belirtilen bu görüşün değişmesi pek mümkün görünmüyor.
Bununla birlikte, İmparatorluk Ordusu mensupları bu mücevherin kendince birtakım bariz avantajları olduğunu isteksizce de olsa kabul ediyor.
Birincisi, hassas bir işçilikle üretilmediği için kullanıcılarından yüksek bir vasıf veya yetenek talep etmiyor. Yeni mücevher, seri üretilip alelacele eğitilmiş kitlelere dağıtılmak için biçilmiş kaftan.
İkinci husus ise yüksek hayatta kalma oranı. Hantal olabilirler ancak sağladıkları koruma o kadar yüksek ki, ortalama bir piyade birliğinin bunu kullanan birini düşürmesi neredeyse imkânsız.
Netice mi? Genelkurmay kara kara düşünüyor. Bu nitelikler, yeni hesaplama mücevherinin İmparatorluk Ordusu’nun ezeli baş belası olacağını açıkça ortaya koyuyor. İnsan dalgası taktiğinde uzmanlaşmış bir ordunun sahaya devasa miktarda hava büyücüsü sürmek üzere olduğunu söyleyen herkes durumla alay ediyor.
Sayısal üstünlüğe sahip bir düşman, muazzam sayıdaki “eh işte” kalitedeki birlikleriyle bizim en üst kalite ordumuza meydan okuyacak.
Bu durum çok ciddi bir sorun teşkil edecek.
Teknoloji Dairesi’nin Tip T3476 Hesaplama Mücevheri Hakkındaki Raporundan

