Youjo Senki Cilt 7 – Bölüm 3 / Çaba ve Beceriklik

Çaba ve Beceriklik

1 MAYIS BİRLEŞİK YIL 1927, ILDOA, GENERAL GASSMAN’IN MAKAMI

General Gassman’ın makam odasına girdiğinde, general bizzat ayağa kalkarak bu “sıradan” albayı neşeyle karşıladı (ya da en azından yüzünde bu izlenimi veren bir maske taşıyordu).

“Albay von Lergen, Ildoa’ya hoş geldiniz. Bunca uzun yolculuktan sonra bitkin düşmüş olmalısınız. Lütfen rahatınıza bakın.”

Adamın samimi tavırlarından cana yakın bir sıcaklık fışkırıyordu. İşin aslını bilmeyen biri, bu maske karşısında duygulanıp gözyaşı dökebilirdi. Bir generalden gelen böylesi bir nezaket karşısında etkilenmemek elde değildi.

Yine de Albay von Lergen’in yüzüne yapışmış olan ifade de bir maskeden ibaretti. Derin bir minnet duyduğunu ima eden şükran sözleri, adeta bir resmiyet zarafeti sergiliyordu.

“Sevgili müttefikimize misafirperverlikleri için teşekkür ederim.”

“Pekala, ne de olsa uzun zamandır komşuyuz. Başımız sıkıştığında birbirimize yardım etmeliyiz.” Güney yapımı kaliteli bir puro ikram etti. “Bir tane alır mıydınız?” İmparatorluk başkentinde bile bunlardan bulmak artık imkânsız hale gelmişti.

Bu gösterişli puro ikramı, generalin ne ima etmek istediğini anlamayı kaçınılmaz kılıyordu. Lergen gülümseyip teşekkür etse de karmaşık duygular içindeydi. “… Başımız sıkıştığında… Evet, son derece haklısınız.”

“Ha-ha-ha. Bu kadar kasılmanıza gerek yok. Rütbe farkımıza bu kadar takılmazsanız sevinirim. Sonuçta ülkelerimiz dosttur. Mümkün olduğunca açık ve doğrudan konuşmak isterim.”

“Pekala.” Lergen bu yaklaşımı fırsat bilerek söze başladı. “Doğrudan konuya gireceğim. Bir uzlaşmaya arabuluculuk etmeniz hususunda…”

“Sizi dinliyorum.”

İki adam, başlarıyla onaylayıp purolarını tüttürerek konuşmaya devam etti.

“Açık konuşmama müsaade buyurun. İmparatorluk Ordusu doğuda zor günler geçiriyor gibi görünüyor. Size bir şekilde yardımcı olmak isteriz.”

“… Güney Kıtası Sefer Kuvvetleri Kolordusu, ikmal konusundaki cömert yardımlarınız için son derece minnettardır.”

“Ah, doğru ya. Öyle bir şey vardı, değil mi?”

“Sahadaki personelden aksamaların yaşandığını duyuyorum.”

“Her şey kusursuz ilerleyemez. Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Müttefikimize karşı sorumluluklarımız olsa da Ildoa’nın da kendi meseleleri var.”

“Farkındayım.”

“O halde bunu benim için göz önünde bulundurabilirsiniz, değil mi?”

“Evet.” Lergen generale başıyla onay verdi.

Ne düşündüğünü kestirmek biraz zordu. Bakışları, şüpheci bir edayla generali devam etmesi için sürüklüyordu. Tabii bu durum her iki taraf için de geçerliydi. Lergen de Gassman ve Ildoa’nın tüm bunlara dair ne düşündüğünü öğrenmek için yanıp tutuşuyordu.

“Dürüst olmak gerekirse, Güney Kıtası Sefer Kuvvetleri Kolordusu çekilmeyi düşünüyor. Yani, müzakereler için gerekirse.”

“Öyle mi? Bu umut verici bir haber.” Gassman ilgiyle başını salladı, ancak hemen ardından yüzündeki aynı gülümsemeyle sadede gelmeye koyuldu. “Fakat Albay von Lergen, sanırım bir şeyi yanlış anlıyorsunuz.”

“Yanlış anlamak mı? Pek emin değilim.” Lergen bilmezlikten gelince, Gassman gülümsemeye devam ederek üzerini eleştiri yağmuruna tuttu.

“İmparatorluk gerçekte ilk olarak kiminle görüşmeli? Şu anda büyük muharebeler veriyorsunuz; orada barışı yeniden tesis etmeye ne dersiniz? Bana kalırsa en acil mesele bu.”

“Bir yandan müzakere talep edip bir yandan da önce bize saldıran tarafla görüşmemizi mi öneriyorsunuz? Beni bağışlayın ama Ildoa Krallığı’nın iş yapış tarzını pek kavrayamıyorum.”

“Pekala, Federasyon’un durumu sert yöntemlerle ele almasının kendince bir mantığı var. Fakat,” diye devam etti yorgun bir edayla, “eminim siz de her şeyin bir sebebi olduğunu biliyorsunuzdur.”

Nedenlerin farkında olsalar bile İmparatorluk mevcut durumu kabul edemezdi. Bu yüzden elçi konumundaki Lergen, senaryoya uygun şekilde rolünü oynamak zorundaydı.

“General, bu sorumu bağışlayın ama ne tür bir mantıktan bahsediyorsunuz?”

Hafif bir iç çekiş. Gassman başını iki yana sallayarak konuştu. “Ülkenizin önerdiği geçici müzakere taslağı. Başlangıç noktası için bile, dürüst olmak gerekirse, fazla açgözlü. Bir arabulucu olarak tarafsızca söylemek gerekirse, bu durum sizin müzakere niyetinizi sorgulatıyor. Dinleyin,” diye devam etti, sesi biraz tükenmiş geliyordu, “Federasyon hiçbir tazminat veya toprak feragatı olmaksızın koşulsuz bir ateşkes istiyor.”

Bu çok büyük bir beklentiydi. Lergen küçümserce hıfsladı. Müzakerelerden sorumlu kişi olarak, böylesine akıl dışı şartları asla kabul etmeyeceklerini iletmek asli göreviydi.

İşte bu yüzden bir albay olmasına rağmen bir generale karşı böyle bir tutum takınmak zorundaydı. Normal şartlar altında bu yaptığı sadece soğuk terler dökmekle geçiştirilemezdi; ancak işlerin böyle yürüyeceğine dair aralarındaki zımnı mutabakat nedeniyle burada buna müsamaha gösteriliyor olmalıydı… Vay canına, bu gerçekten de… şey, epey iddialıymış.

“Ve buna karşılık İmparatorluk; tazminat talep eden, toprak taleplerinde bulunan ve hatta ‘işgal edilen bölgelerde yerel halk oylamaları yapıldığını’ varsayan bir ateşkes teklif ediyor.”

“Mağdur tarafın İmparatorluk olduğu düşünüldüğünde, bunlar bana gayet mütevazı talepler gibi geliyor.”

“Böylesine korkunç kayıplara uğramışken içinde bulunduğunuz durumu anlıyorum. Ancak talepleriniz, basit bir tazminatın ötesinde bana epey açgözlüce geliyor.”

Kim ne derse desin, güvenlik ihtiyacı hiç kuşkusuz yeterli bir gerekçeydi. Lergen’in anakaradan aldığı kesin emirler, güvenli bir bölge sağlamak yönündeydi. Genelkurmay, toprak kazanımları asgaride tutulsa bile güvenli bir bölge elde edilmesi için adeta yalvaracak durumdaydı.

Devletin güvenliği pamuk ipliğine bağlıyken, Lergen’in rütbe farkını bir kenara bırakıp bu konuda dişe diş mücadele etmekten başka çaresi yoktu.

“Hürmetsizlik etmek istemem Generalim, lütfen bunu sadece gülüp geçilecek bir şey olarak görün.”

“Ha? Demek durumun siz de farkındasınız?”

“Lütfen ‘taleplerimizi’ dile getirmek zorunda bırakıldığımı unutmayın. Bu benim kişisel fikrim değil, anakaradan gelen kesin emirlerdir.”

Öf. İç çekerken generalin yüzünde beliren acı ifade, sürecin ne kadar çetin geçeceğinin açık bir göstergesiydi.

“Demek ki açık bir müzakere değil, çalışma düzeyinde bir toplantı. Bir uzlaşmaya varmayı gerçekten çok isterdim… fakat Federasyon’un saldırmasının asıl sebebi İmparatorluk’un bu tavizsiz tutumu değil mi?”

“Bu ne kadar ikiyüzlüce bir söylem. Müzakere teklifiyle oyalayıp ardından saldırma kurnazlıklarını eski çağların barbarlarına bırakın.”

“Pekala. İmparatorluk’un ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Müttefiğiniz olarak biz de—evet, gereken tedbirleri alacağız.”

“Anlayışınız için çok teşekkür ederim. Lütfen nasıl uygun görürseniz öyle yapın.”

Gassman’ın “Bana bırakın” tavrı ile Lergen’in teşekkür ederek eğilmesi arasında, her iki taraf da bu diyalogdaki örtülü mesajları anlamıştı; yapılan bu kelime oyunları ortak bir nokta bulma müzakeresi olarak kabul görüyordu.

Şiddetli saldırı altında olan İmparatorluk’u temsil eden Lergen için, maruz kaldığı bu direncin konumunu zayıflattığı su götürmez bir gerçekti.

General Gassman’ın makamından saygıyla ayrılıp İmparatorluk büyükelçiliğine dönerken, aniden gökyüzüne bakarak cephedeki birliklerin zafer kazanması için dua etti.

Lütfen kazanın.

Doğu cephesinde kalıp Lergen Muharebe Grubu’nu bizzat yönetebilseydi kendini ne kadar da iyi hissederdi! Elden umut etmekten başka bir şey gelmemesi katlanılmazdı.

“… Hmph. Sadece adı var kendi yok bir Muharebe Grubu komutanı, gerçekten de acınası bir zavallıdan ibaret.”

Elinden gelen tek şey inanmaktı; sahadaki birliklere ve orada bıraktığı dostlarına.

1 MAYIS BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN

Havanın puro ve sigaraların mor dumanıyla yoğunlaştığı, kül tablalarında izmarit kalelerinin yükseldiği Savaş Odası’nda, masanın başında oturan Korgeneral von Rudersdorf rapor istemek üzere söze girdi.

“Doğu cephesindeki genel durum nedir?”

Sesi hiç de yüksek çıkmıyordu ama odanın her köşesinden duyuluyordu. Yanıt, o hassas savaş makinesi mekanizmasının Kurmay Subay olarak bilinen bir çarkından geldi.

“Düşmanın genel taarruzunu durdurduk! Ön hatlar pamuk ipliğine bağlı da olsa tutunuyor.” Harekât subayının yüzündeki ifade memnundu. Nispeten daha az bitkin ve sabırsız görünen bakışları, sorumlu olduğu bölgede nelerin yaşandığını kelimelerden çok daha iyi anlatıyordu. “Düzenli geri çekilme başarılı oldu! Tüm birliklerde düzen yeniden sağlanıyor!”

“Güzel iş,” dedi Rudersdorf, yanında oturan dostuna göz atarak. Adamın yüz ifadesi epey gergindi. Korgeneral von Zettour’un sesi yorgun geliyordu.

“Mobilizasyon ve ikmal stoklama çalışmaları ne durumda?”

“Pek parlak değil. İleri ikmal deposu imha edildiği için planlanan yeniden yapılanmayı bir süre ertelemek zorundayız.”

Cephe hattının epeyce geriye çekilmesi sonucunda, bir ilerleme olacağı varsayımıyla inşa edilen ileri ikmal deposu tamamen yerle bir edilmişti. Kış boyunca ve bahara girerken özenle stokladıkları erzak ve mühimmatın çoğu yakılmıştı. Belki de malzemenin çoğunu düşmanın eline geçmeden imha etmiş olmaları teselli sayılabilecek tek şeydi?

Ancak züğürt tesellisi buysa, durumun ne kadar vahim olduğu ortadaydı.

“Hava filosu eksiksiz bir şekilde görev yapabilir durumda. Düşmanın hava kuvvetlerimizi felç etme girişimine direndik ve tüm sektorlerde hava üstünlüğünü ucu ucuna sağlamayı başardık.”

“Güzel.” Zettour başıyla onayladı, ancak aklında birkaç soru vardı. “Düşman hava birliklerinin takviye alabileceğini varsayın ve gökyüzündeki hâkimiyeti korumak için çalışmaya devam edin. Uçak ve personel taleplerini geldikçe karşılıyoruz, değil mi?”

“Evet, Komutanım. O konuyla ilgili olarak; Acilen intikal ettirdiğiniz iki keşif birliği göreve başladı. Artık doğu cephesinin tamamı boyunca taktik keşif yapabilecek durumdayız.”

“Demek ucu ucuna yetiştik.”

Rahat bir nefes alanlar çoğunlukla Harekât Dairesi çalışanlarıydı. Özellikle onların başındaki isim olan Rudersdorf son derece memnun görünüyordu, yüzünde bir tebessüm belirdi.

“Özenle kurduğumuz keşif ağı o kadar kolay felç oldu ki düşmanın niyetinden emin olamıyorduk. Bizi gerçekten büyük bir yükten kurtardın, Zettour.”

“Senden bunu duymak, onları bir araya getirmek için çektiğimiz sıkıntıya değdiğini hissettiriyor.”

“Eee? Materyalleri henüz analiz etmediğinizin farkındayım ama… düşmanın bu taarruzunu nasıl yorumluyorsun?”

“Korkunç derecede ağır ama henüz öldürücü darbe değil.”

En nihayetinde İmparatorluk kuvvetleri kötü bir zamanda vurulmuştu.

Yadsınamaz gerçek buydu.

“… Hem doğu cephesi hem de güney cephesi biraz endişe verici.”

“Sahi ya.” Zettour bir şey hatırlamış gibi görünerek eski dostuna bir soru sordu. “Diplomasi ne durumda? Müzakere heyeti ne diyor?”

“Sahadaki adamımızın bildirdiğine göre, henüz sadece bazı ön görüşmeler gerçekleştirebilmişler. İki tarafın da söyleyeceklerini söylediğini ve meselelerin sadece ortak bir nokta bulmaktan çok daha ciddi olduğunu rapor etti.”

Yani Lergen onların desteğini almanın o kadar da kolay olmayacağını söylemek istiyor. Bunun bir gecede başarılabilecek bir şey olduğunu zaten hiçbir zaman düşünmemişti, ancak müzakereler sürerken İmparatorluk’un bir düşman taarruzuyla karşı karşıya kalması bir başka zamanlama talihsizliğiydi.

“Federasyon Ordusu’nun bu şartlar altında askeri hareketliliği artırmasına ne diyorsun?”

“… Bizi yokladıklarına ve bunu iyi bir pazarlık kozu olarak gördüklerine eminim. Ne kadar zayıf olduğumuzu bize idrak ettirmek istiyor gibiler,” diye mırıldandı Zettour acı bir edayla. İmparatorluk Ordusu doğu cephesine fazla odaklanırsa, Ildoa güney sınırında kıpırdanmaya başlayabilirdi.

Büyük resme bakıldığında, bu klasik bir aldatma harekâtıydı.

“Yani doğuya fazla daldığımız takdirde Ildoa boğazımıza mı sarılacak diyorsun?”

“Kimse bu ihtimali yüzde yüz göz ardı edemez. Bu kâbus senaryolarından korkmaktan başka çaremiz yok. Aksini söyleyebilir misin, General von Rudersdorf?”

“… Ama gerçekten peşinde oldukları şeyin bu olup olmadığını merak etmeden duramıyorum.”

Rudersdorf hâlâ aynı şüphe ve endişe girdabında dönüp duruyordu. Bu tartışmayı daha önce defalarca yapmışlardı. Bir aldatma harekâtı olabilirdi. Ya da aldatma süsü verilmiş asıl taarruz olabilirdi. Yahut her ikisi birden.

Federasyon bu tür müzakere ve baskı taktiklerinde yetenekliydi. Belki de bu, gizli müzakereleri kendi lehlerine çevirmek için kurulmuş bir düzendi. Ya da diplomasinin bir aldatmaca olması ve büyük bir taarruz planlamaları da mümkündü.

Can sıkıcı bir şekilde, her hipotezin kendine göre bir mantığı vardı ve yeterince olasıydı.

“Bunu anlıyorum. Askeri bir ikilemle karşı karşıyayız.” Zettour purosunu tüttürerek ağırbaşlı bir ses tonuyla gerçek hislerini itiraf etti. “Karşı taarruza geçersek daha da bataklığa çekileceğiz. Ancak geri çekilmeye devam edersek tutunacak dalımız kalmayacak. Üstelik,” diye ciddi bir edayla devam etti, “istihbarat eksikliği nedeniyle düşmanın niyetini de kapasitesini de bilmediğimizi, dolayısıyla onlarla mücadele etmek için yetersiz kaldığımızı kabul etmek zorundayım.” Federasyon sahra ordusunu imha ettiğimizi kaç defa düşündük… Lakin acı gerçek tam bir şok etkisi yaratıyor. Düşmanın ihtiyat kuvvetlerinin büyüklüğü kelimenin tam anlamıyla baş döndürücü.”

Özellikle kurmay subaylar, bir durumu doğru değerlendirememenin yarattığı o kahredici çaresizliği çok iyi bilirler. Düşmanın gücünü tam olarak kavrayamamak ise adeta bir kâbustur.

“Federasyon Ordusu’nun şu an için büyük bir muharebe başlatacak gücü yok.” Yapılan bu durum analizi vahim bir şekilde yanlış çıkmıştı. “Tabii ki,” diye ekleme gereği duydu, “düşman da kendini aşırı zorluyor olmalı. Ciddi bir bütçe dengesi ve yaratıcı muhasebe oyunları olmaksızın bunca birliği sevk etmek imkânsızdır. Fakat söyleyebileceğimiz tek bir şey var: Eğer bu kadar çok kuvvete sahiplerse, kayıp verme konusunda bizden çok daha esnek davranabilirler. İnsanın sinirini bozacak derecede imrendirici, değil mi?”

“Nasıl olur da sanki seni hiç ilgilendirmiyormuş gibi konuşabiliyorsun?”

“Aksine, son derece ilgilendiriyor. Bilakis, bunu her gün aciliyetle enine boyuna düşünüyorum.”

“Sıfırdan adam var etmekte bu kadar usta olan birinin böyle konuşmaya hakkı var mı emin değilim.”

Zettour, omuz silkerek Rudersdorf’a söylenircesine cevap verdi. “‘Personel Dairesi’nin ‘simyacılar’ kelimesinin süslü bir karşılığı olmadığını hatırlamanı isterim. İstediğim kadar çabalayayım, sınırlı bir stoktan ihtiyacımız olan sonsuz kaynağı yaratmam mümkün değil.”

“Hmph.” Rudersdorf hırsla burnundan soludu ve dişlerinin arasındaki puroyla gergin bir sesle sordu: “Yani lojistik kısıtlamaların bizi engelleyeceğini mi söylüyorsun?”

“Maalesef ki evet, doğru.”

“O zaman ne yani? Geri çekilmemiz gerektiğini mi söylüyorsun?”

Rudersdorf kendisine dik dik baksa da Zettour aynı cevabı vermek zorundaydı. “Bunu inkâr edemem. Bu noktada doğu cephesini düzeltmenin tek yolu, uzun vadeli bir mücadeleyi göze alıp geciktirme savunması yaparken hatları yeniden organize etmektir. Radikal bir şekilde geri çekilmemiz gerektiğini söylemiyorum ama makul bir noktaya kadar çekilebilirsek, lojistik yükümüz de o oranda hafifleyecektir.”

“Sonra ne olacak?”

“Zaman kazanırsak en azından bu krizi atlatırız. Hatları stabilize edebilirsek, bir çözüm yolu bulmak için muhtemelen yeterli zamanımız olacaktır.”

Başka yol yoktu. Bu klişe bir ifade şekliydi belki ama Zettour için içinde bulundukları durumun en dürüst özetiydi.

“Epeyce paslanmışsın, değil mi?”

“Ha?”

Dostunun bu lafı üzerine kalakalmasının sebebi buydu.

Paslanmak mı?

Aklında başka bir parlak fikir mi vardı sanki?

“Savaş tereddütle değil, güçlü bir iradeyle çözülür. İşi ağırdan alıp sonradan açılmak masabaşı bir teoriden ibarettir. Aceleci ve kaba da olsa, kararlı hamlelerle istediğimizi almalı ve düşmanı müşkül duruma düşürmeliyiz.”

“Yine mi cam yumruklamak istiyorsun? Yapmayalım. Savaş dönemi üretimine ekstra bir yük bindirmek hiç tarzım değil.”

“Yine mi bu muhabbet?” Rudersdorf iç çekerek sert bir bakışla dostuna döndü. “Savaşın ortasında cimrilik mi yapıyorsun, Zettour?”

“Bunu, ‘Cüzdanımdaki miktarın sınırlı olduğunun bilincindeyim’ şeklinde düzeltmeni rica edeceğim. Senin tek yapman gereken istemek; o şeyleri yoktan var etmek zorunda kalan ise benim. Seferber edebileceğimiz şeylerin fiziksel sınırları var. Elimde sihirli lamba yok biliyorsun!”

“Mesele iflas mı yoksa yenilgi mi sorusuysa, bence iflas çok daha iyi bir seçenek.” Rudersdorf hırsla burnundan soludu.

Onun bu duygusallıktan uzak bakış açısı, bir Harekâtçı için gayet doğru bir yaklaşımdı. Ülkeye şöyle bir baksanız, muhtemelen herkes iflasın kabul edilebilir olduğunu düşünürdü.

Ancak Zettour başını yana eğdi. “Galiba öyle. Ülkenin tüm varlıklarını zaten—evet, zaten—tükettik. Savaş bitse bile halimiz ne olacak?”

“Evet, bunun bir sorun olduğuna şüphe yok. Ama o köprüyü günü geldiğinde geçeriz! Endişelenecek bir şey olsa bile şu an zamanı değil. Savaşı bitirmeyi başardığımızda bunun için endişeleniriz.”

“Ne?”

“Savaşırken bir de maliyeyi mi dert etmemizi söylüyorsun?” Bu saçmalığa güldü. “Bu bizim işimiz değil, Zettour. Bizim görevimiz kazanmak. Yenilgiye bütçeyi mazeret gösteremeyiz.”

Durumun haklı ve soğukkanlı bir değerlendirmesiydi.

Bir asker olarak Zettour bunu inkâr edemezdi. Ancak ona katılmak da bir o kadar zordu.

“İşte bu yüzden, bir kumar oynamak niyetindeyim.”

“Bir kumar mı?”

“Düşman hareket halindeyken, şu an milyonda bir çıkacak bir fırsat.”

“… Federasyon topraklarına geniş çaplı bir harekât mı kastediyorsun?”

“Aynen öyle,” dedi Rudersdorf ve Zettour ne demek istediğini anında kavradı. Bu, Rudersdorf’un sorunları yumruklarıyla çözmeyi hedefleyen tipik planlarından biriydi.

İşler yolunda giderse ne ala. Peki ya başarısız olursa?

“Bir dakika… Kafayı mı yedin sen?”

“Düşman yuvasından çıktı. Gerçi hatlarımızın acınacak halde olduğu doğru… ama onları yeniden tahkim edersek, bu kuşatıp yok etmek için harika bir fırsat.”

Fırsatın ayağına geldiğini haykırır gibi vahşi bir tebessüm oturan yüzüyle Rudersdorf, adeta bir Harekât Dairesi subayının olması gereken o cesur komutan profilinin, o savaşçı ruhun vücut bulmuş haliydi.

“İşi kıvırabilirsek hatları ileri taşıyabiliriz. Bir nevi takip harekâtı olacak. Üstelik ‘Açıl Susam’dan daha iyi giderse…”

Saçmalama, der gibi bakıyordu Zettour’un muhalif gözleri.

Ren Cephesi’ndeki Cumhuriyet Ordusunu o döner kapı manevrasıyla kuşatmak muazzam bir hazırlık gerektirmişti. Biraz daha gayret gösterirlerse lojistik ve istihbaratın tıkır tıkır işleyeceğini sanmak, eski masallardan fırlamış bir hayalperestlikten ibaretti.

“Artık Ren Cephesi’nde değiliz!”

“Bunun yapılması şart.”

“Risk çok büyük. Bütün kozlarımızı şu anda masaya sürmemizi mi söylüyorsun yani? Bütün yumurtaları tek bir sepete koyalım, öyle mi?”

“Mecbur olanın seçme hakkı yoktur.”

Durumu ifade etmenin doğru yolu buydu belki de; anlaşılan İmparatorluk Ordusu iyiden iyiye çaresizliğe sürükleniyordu. Yine de Zettour karşı çıkmak zorundaydı.

“Aşağıya doğru yavaş yavaş batmaktan kurtulmanın en iyi yolu dosdoğru dibe çakılmak mıdır?”

“Riski hesaba katmak sağlıklıdır. Ama bir de şöyle düşün dostum. Eli kolu bağlı durup işlerin kötüye gidişini izlemeye ‘iyi risk analizi’ diyemezsin. Bize gereken şey eylemdir. Mümkün olduğunca radikal bir eylem.”

“İstediğin kadar anlat, böyle bir harekât imkânsız.”

“Nedenmiş o?”

“Sana tek kelimeyle özetleyeyim!” diye tükürürcesine konuştu Zettour. “İkmal ağı dayanmaz!”

“Zorlayacaksın.”

“Bunu git bir simyacıya ya da büyücüye söyle!”

Zettour yüzünü buruşturarak bunun kendi işi olmadığını vurguluyordu. Doğu cephesinin dağılmasını önlemek için imkânların dibini kazıyan ve bütçeyi ucu ucuna denk getirmeye çalışan biri olarak söyleyecek birkaç çift sözü vardı elbet.

Açıkçası İmparatorluk, ulusal gücünün sınırlarına dayanmıştı. Doğu’daki kabul edilebilir kayıp miktarını çoktan aşmışlardı ve İmparatorluk Ordusu’ndaki personel açığı günden güne daha da vahim bir hal alıyordu.

Gençleri askere almışlar, yaşlıları ve kadınları yedek güç olarak hizmete koşmuşlar, hatta savaş esirlerini bile çalıştırmaya başlamışlardı. Yine de yetmiyordu.

“… Bence harekete geçmemeliyiz. Bu, tükenmekte olan son gücümüzü de heba eder.”

“Aksine Zettour, tam tersi! Hâlâ gücümüz varken harekete geçmeliyiz. Hepsinden öte, Federasyon Ordusu bir manevra savaşı başlattı!”

“Peki bu neden bizim de aynı şekilde karşılık vermemizi gerektirsin ki?!”

“Düşman üssünü terk etti. Onları deliklerinden çıkardığımızı söyleyebilirsin… Tohumları eken sensin, Zettour. Ne ektiysen onu biçmelisin. Ve şimdi hasat zamanı!”

“Dur bir dakika, ne yapmışım ben?” diye sordu Zettour şaşkınlıkla. Rudersdorf ise sitemkâr bir edayla cevap verdi:

“Doğudaki halkların zihnine kendi kaderini tayin etme hayalini eken sensin. İşgal altındaki topraklarda anti-Federasyon çiçeğini yeşertmeye çalışıyorlar, bu yüzden ana kuvvetleri imha etmenin tam zamanı!”

Zettour karşılığında sadece “Mmmph” diye mırıldanabildi, bu yüzden Rudersdorf daha da artan bir şiddetle devam etti.

“Federasyon daha fazla dayanamaz! Russy imparatorluk ailesi nasıl çöktüyse, Federasyon’un Komünist Partisi de fareler gibi dağılıp gidecek!”

“Bunu destekleyen kanıtları göster bana. Sadece temennilerden ibaret olmadığına emin misin?”

“Tarih buna şahittir.”

“O sahtekâra kulak asacak değilim. Bildiğim kadarıyla tarih, yalancıların en önde gidenidir.”

“Ha-ha-ha,” diye güldü Rudersdorf, Zettour’un bu lafı üzerine omuz silkerek. “Güzel bir nokta. Ama kader ya da her neyse gerçekten bu kadar kaypaksa, belki de onu demir bir yumrukla kavramak gerekiyordur.”

“Tam da senden beklenecek bir hareket.”

“İkimiz için de geçerli bu. Her neyse, öncelikle hatları sıkılaştırmamız lazım. Mümkünse karşı taarruza geçeceğiz. Gerekli düzenlemeleri yap.”

1 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, SEMENDER MUHAREBE GRUBU KARÂRGÂHI

Güneyden henüz yeni gelmiş biri için Doğu Cephesi’nin baharı bile soğuk hissettiriyor olmalıydı. Ne kadar düzgün görünmeye çalışsa da albay epeyce kalın giyinmiş gibiydi. Soğuk hava teçhizatıyla hazırlıklı gelmiş olması, savaş alanına dair ön araştırmasının takdire şayan olduğunu gösteriyordu sanırım.

Her halükarda, toplumsal bir varlık olan Tanya sosyal kuralları unutmamaya özen gösterdi: sıcak bir tebessüm, kibar bir duruş ve çakı gibi askerî bir selam.

Yanına yaklaşırken selamına karşılık veren albay da benzer bir duruş sergiliyor olmalıydı. Yüzüne şüphe uyandıran bir tebessüm oturtmuştu.

“Sizinle tanışmak gerçekten büyük bir şeref. İtiraf etmeliyim ki size Matmazel mi yoksa Yarbayım mı demeliyim, emin olamıyorum…”

“Bunları çok duydum efendim. Ellerim ve ayaklarım düşmanlarımın kanıyla kırmızıya boyanmıştır. İster ‘Bayan’ deyin ister ‘Yarbayım’, nasıl arzu ederseniz.”

“Pekala, bu oldukça net bir cevap oldu. Ah.” Adamın yüz ifadesi ciddileşti. “Tanışma faslını tamamlayalım. Bendeniz Albay Virginio Calandro. Kraliyet Ildoa Ordusu tarafından askerî gözlemci olarak görevlendirildim.”

“Bendeniz Yarbay Tanya von Degurechaff. Kâğıt üzerinde doğrudan Genelkurmay’a bağlı Lergen Muharebe Grubu’nun komutan yardımcısıyım, ancak fiiliyatta Semender Muharebe Grubu’nun komutanı olduğumu aklınızda tutarsanız sevinirim.”

İnsanları değerlendirmenin ilk adımı tecrübe ve rütbedir. Tanya, her iki kriterin de devreye girdiği o ilk samimi andan itibaren Albay Calandro’ya karşı kişisel bir sempati duymuştu.

Dürüst olmak gerekirse, bu durum iş yapmak açısından gayet elverişliydi sanırım. Nitekim buraya kadar gelen birinin pek beceriksiz olması beklenemezdi.

“Sizi ve ‘Ak Gümüş’ unvanınızı Albay von Lergen’den duymuştum. Bana Gümüş Kanat Saldırı Nişanı’nı canlı canlı taşıyan Unvan Sahibi gerçek bir asker olduğunuzu söylemişti; bu yüzden görünüşünüzü görünce biraz şaşırdığımı itiraf etmeliyim.”

“Ufak tefek olmanın avantajını kullanıyorum. Vurulacak yüzey alanı daha az oluyor.”

“Ah, bu benim işimi zorlaştırır işte. Belki de savaş alanında belimi büküp yarı çömelerek yürümeliyim.”

“Sorumu nezaketsizlik olarak görmezsiniz umarım, ancak ne tür bir muharebe tecrübesine sahipsiniz?”

“Alp Birlikleriyle eğitim aldım ama ilk kez bu kadar büyük bir harekâta katılıyorum Yarbayım. Bir iki küçük gizli operasyondan oldukça farklı olmalı.”

Şakalaşacak kadar esnek, fakat sıkışıldığında en ön cepheye sürülebilecek kadar da kullanışlı bir subaydı. Tanya, omuzlarındaki yükün hafiflediğini hissederek içinden rahat bir nefes aldı.

Beceriksiz bir subayla uğraşmaktansa işinin ehli biriyle çalışmak çok daha kolaydı. Elbette artık her adımının gözlemlendiği düşünülürse rahatlamaya vakit yoktu ama yine de iyiydi.

“Ah, mütevazı olmayın lütfen. Siz hassas durumların uzmanısınız. Haddim olmayarak söylemeliyim ki sizi göndermekle son derece isabetli bir karar vermişler.”

“Bu sayede Doğu Cephesi’nin ta ortasına sürüldüm ya zaten.”

“Ha, evet.” Tanya acı bir tebessümle ona hak vermekten kendini alamadı. İşini çok iyi yaptığı için ön cepheye sürülen biri olarak bu yakınmayı son derece tanıdık buluyordu. “Sonuçta en ön cephedesiniz. İmparatorluk adına size hoş geldiniz diyorum.”

“Teşekkürler. Ben esas olarak sadece izleyip dinleyeceğim. Bana her şeyi olduğu gibi gösterebilirseniz mükemmel olur.”

“Anlaşıldı. Bir ev sahibi olarak asgari gereklilikleri bile karşılamaktan uzağım ama elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım.”

“Müteşekkirim.”

2 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, İMPARATORLUK ORDUSU ORDUGAHI

“Yarbay von Degurechaff, düşmanla temas sağlandı.”

Üsteğmen Serebryakov’un bu duyurusu üzerine Tanya, tatlı kestirmesinden bir anda irkilerek uyandı. Adeta Pavlov’un köpeği gibiydi.

“Düşman” sözcüğünü duymak bile o hafif uykusunu dağıtmaya yetmişti.

İç çekişini bastırıp yüksek sesle yanıt verdi: “Hemen geliyorum!”

Yatağından ve o çok sevdiği uykusundan ayrılan Tanya, kararlı adımlarla karargâha doğru koştu; kısa raporu incelemeye başladığında ise iç çekişlerini bastırmakta zorlanıyordu.

“Düşmanla temas, ha? Demek Genelkurmay’ın öngördüğünden daha erken oldu bu iş.”

İçindeki öfkeyi ve sitemi bastırmakta güçlük çekiyordu.

Düşman fazla hızlı ilerlemişti. Beklenenden hızlı değil, hayal bile edemeyecekleri kadar hızlı. Genelkurmay’ın durum değerlendirmesinin sahadaki gerçeklerle bu denli çeliştiğini ve hüsnükuruntuyla tam da umdukları gibi bir ortam bulacağımızı varsaydıklarını düşünmek dahi istemiyordu.

Bu, düşmanın Genelkurmay’ın tahmin ettiğinden daha kabiliyetli olduğu anlamına mı geliyordu? Yoksa daha mı güçlüydüler?

Her iki ihtimal de Tanya açısından hiç ama hiç hayra alamet değildi. Sporda işler nasıl yürürse yürüsün, burası bir savaş alanıydı. Zayıf bir düşmanı ezip geçmek, güçlü biriyle kozlarını paylaşmaktan katbekat daha pratik ve kârlıydı.

“… Sanırım elimizden gelen tek şey çaresizliğimize yanmak. İrademizle rakiplerimizi bile seçemiyoruz.”

Tanya kafasındaki öncelik sırasını yeniden düzenledi. Muhasebe yapmak da varsayımlarda bulunmak da artık birer lükstü. Önündeki tehdidi derhal bertaraf etmezse, özgür düşüncenin geleceği tehlikeye girecekti.

“Binbaşı Weiss, detayları alalım.”

“Kısa bir süre önce Yüzbaşı Ahrens bir grup düşman tankıyla karşılaştı. Kayıp vermedik. Beş düşman tankı imha edildi; fakat piyadelerin takviye olarak gelmesi üzerine geri çekilme kararı aldı.”

“Rapor geç ulaştı yani? Yüzbaşı Ahrens’ten beklenmeyecek bir durum. Telsizde mi bir arıza vardı?”

“Hafif bir yağmur çiseliyordu efendim.”

Yağmur, radyo dalgalarına pek dostça davranmazdı. Yine de altı üstü bir çisilemenin bu kadar büyük bir soruna yol açtığına pek inanmak istemiyordu… Kötü şansımız tavan mı yapmıştı yani?

Daha da kötüsü, mekanik bir arıza ihtimalini göz ardı edemiyor oluşlarıydı. Doğu Cephesi’nde tepe tepe kullandıkları o “hassas” makinelerin hassasiyetine pek güven olmuyordu. Aslında kendi anakaralarında çalışmak üzere üretilmiş teçhizatları Doğu Cephesi’nde sınırlarına kadar zorlarken tamamen kullanım amaçlarının dışında bir zorlamaya tabi tuttukları düşünülürse, bu durum şaşırtıcı değildi.

Gerçekten sinir bozucuydu. Gayriihtiyari bir “cıık” sesi çıkardı.

“Albay Calandro geldiler, komutanım!”

Zihnindeki çarkların yönünü değiştiren şey, dışarıdaki nöbetçinin haykırışı oldu.

Aksilikler hep üst üste gelirdi zaten… Tanya, askerî nezaket kurallarının gerektirdiği üzere derhal ayağa fırladı ve nizami bir asker selamı çaktı.

“Komutanım!”

“Sağ olasınız Yarbayım.”

Çatışma esnasında kendisinden rütbece üstün bir subayın komuta merkezine girmesinin üzerinden epey zaman geçmişti. Bu durum işleri hiç de kolaylaştırmıyordu. Fakat sırf bu yüzden Albay von Lergen’e karşı çıktığını söyleyip sızlanmanın şimdi kimseye faydası yoktu.

“Kusura bakmayın, böldüm.”

“Genelkurmay bu gibi durumları nasıl idare edeceğimize dair bize kesin direktifler verdi efendim.”

Tanya’nın “endişelenmenize gerek yok” demek istediğini anlamış görünüyordu. Başıyla onaylayarak teşekkür etti ve tekrar özür diledi.

“Bana neler olduğunu anlatabilir misiniz?”

“Ben de henüz yeni ulaştım. Müsaadenizle nöbetçi subayımız Binbaşı Weiss durumu arz etsin.”

Tanya’nın işareti üzerine anladığını belirtircesine başını sallayan Weiss söze girdi. “İleri zırhlı birliğimiz temas sağladı. Piyade destekli düşman tanklarıyla karşılaştıkları için tanklarımız çekilme harekâtına başladı. Üsteğmen Tospan’ın piyade birliğini onları karşılaması için sevk etmek üzereyiz.”

“Temas nerede gerçekleşti?”

“Haritada şu koordinat bölgesinde. Tam olarak söylemek gerekirse, şuralarda sanırım.”

Calandro’nun sorusu üzerine Weiss harita üzerinde bir noktayı işaret ederek, “Lütfen buyurun bakın,” dedi.

Haritaya bakabilmek için sandalyeye tırmanan Tanya, topoğrafik yapıyı görünce öfkeyle dilini şaklatmamak için kendini zor tuttu.

Calandro’ya kaçamak bir bakış attığında, adamın da vaziyeti gayet iyi kavramış olduğunu gördü.

“… Sivil yerleşim bölgesine son derece yakın bir nokta, değil mi Yarbayım?”

“Maalesef öyle, tam bir baş belası.”

Ne yazık ki haritanın hassasiyeti sivil kullanım standartlarındaydı ve büyük olasılıkla sonradan askeri amaca uyarlanmıştı; yine de genel resmi ortaya koyma konusunda iş görüyordu.

Söz konusu nokta cidden bir sivil yerleşim bölgesiydi. Hayır, teknik olarak konuşmak gerekirse kasaba veya köy demek daha doğru olurdu… Ancak her halükarda sunduğu siper imkânları göz önüne alındığında, bir meydan muharebesinden çok daha farklı geçeceği kesindi.

“Haddimi aşmıyorsam bir soru sorabilir miyim? İmparatorluk Ordusu bu gibi durumları genel olarak nasıl idare eder?”

Ne kadar da can alıcı bir soru. Tanya, Calandro’ya hafif buruk bir tebessümle baktı. İyisiyle kötüsüyle, ordular talimatnamelere bayılırdı. Meskûn mahallerde harekât yürütmek hem askerî hem de hukuki açıdan çetin bir işti; dolayısıyla askerî bir gözlemci olarak deneyimli İmparatorluk Ordusu’ndan bir şeyler öğrenmeye çalışmak, Ildoalı albay adına son derece doğru bir tutumdu.

Ortada bir sorun varsa, o da bu dünyada öyle işe yarar, hazır bir çözümün bulunmadığını ona açıklamak zorunda kalacak olmasıydı.

“Bildiğiniz üzere, meskûn mahaller tam bir baş belasıdır. Utanç verici ama… anakarada standart harekât usulleri aktif olarak belirleniyor olsa gerek ki… henüz yerleşmiş bir usul konulabilmiş değil.”

“Sahi mi?”

“Evet,” diyerek onaylıyor Tanya. “Keşke belirlenmiş olsaydı da işlerimiz ne kadar kolaylaşsaydı diye düşünüp duruyorum.” Tanya bu gerçeğe kalbinin en derinliklerinden yanıyordu. Kitabına uygun bir iş yapma imkânı olsaydı, sadece kuralları takip eder ve büyük bir sorumluluk yükünden kurtulmuş olurdu.

“Bütün subaylar aynı şeyi hissediyor olmalı. Standart bir politikanız olsaydı, sırf üstlerinizin koyduğu kuralları uygulayarak çetrefilli meselelerden kolayca sıyrılabilirdiniz.”

Yine de adamın bunu yüzüne karşı bu kadar patavatsızca dile getirmesi karşısında yüzünü buruşturmaktan kendini alamadı.

“Açıklama şekliniz biraz uç noktada olsa da genel olarak haklısınız. Şu anki pratik sorunumuz, yolumuzun üzerinde bir meskûn mahal dururken kaplumbağa hızıyla ilerlemek zorunda kalmamız.”

Kara savaşı sözleşmesiyle denge kurma çabaları yüzünden İmparatorluk, şehir savaşlarına dair araştırmaları hiçbir zaman ciddiyetle ele almamıştı; bu da gayet doğaldı. Federasyon uluslararası antlaşmaların hiçbirine taraf olmadığı için, bir saldırı ihtimaline karşı bunu düşünmüş olmalıydılar ama… İmparatorluk Ordusu iç hatlar stratejisinde uzmanlaştığı için, bir nevi zaafları açığa çıkmıştı denebilirdi.

“Yani bunca tecrübeye sahip gazi subaylar bile ne yapacaklarını bilemiyorlar mı…?”

“Bağışlayın Albayım, ama durum tam tersi.”

“Tam tersi mi dediniz?”

Calandro’nun şaşkın bakışlarının aksine, Tanya’nın astları başlarıyla onaylıyordu. Tanya’nın ne demek istediğini çok iyi anlıyorlardı.

Bunun medeni bir görüş olduğunu iddia etmek biraz zor olsa da, meskûn mahalden daha az savaşa uygun çok az yer vardı. Ortada sevilip benimsenecek hiçbir yan bırakmayan sayısız engel vardı.

“Meskûn mahalde acı bir tecrübe yaşamış olan herkes aynı şeyi hisseder.”

Etrafına şöyle bir baktığında, benzer bir muharebede yaralanmış tecrübeye sahip kişiler bile vardı. 203. Hava Büyücü Taburu’nun gazi subay kadrosu bile bu nefretin mükemmel bir timsaliydi.

“Yanılıyor muyum, Binbaşı Weiss?”

“Bu konuşma eski yaramı sızlatacak gibi duruyor. Müsaadenizle beni bu muhabbetten muaf tutun,” dedi Cumhuriyet’e karşı savaşırken vurulmuş olan astı, buruk bir tebessümle.

Onun gibi kıdemli bir asker bile, meskûn bir mahalde her yöne göz kulak olmanın neredeyse imkânsız olduğu kuralının bir istisnası değildi.

Uçmak da 360 derecelik bir gözetlemeyi gerektiriyordu ancak gökyüzündeki tek engel bulutlardı. Dürüst olmak gerekirse, insanların yaşadığı yerlerde düşman aramak katbekat daha zordu. Şehir ortamında ise durum, ne bileyim, tam bir beton ormanı olarak adlandırılabilirdi. Yanından dolanıp geçebilseydik her şey çok daha kolay olurdu.

Tanya ve diğerlerinin iç çekişleriyle karşılaşan Calandro mevzuyu kavramış gibi göründü ve yüzünü buruşturdu. “Ha-ha-ha. Tecrübe puanları, ha?”

“Öyle de denebilir.”

“Pekala, bu konuyu size daha sonra detaylıca sorayım. Şimdilik siz komutayı ele alırken ben ayağınızın altında dolaşmayayım.”

“Teşekkür ederim.” Gösterdiği anlayış için teşekkürlerini sundu ve ardından bilerek son derece doğal bir tonla konuştu. “Evet, Binbaşı Weiss?”

“Evet komutanım, anlaşıldı. Harekete geçiyor muyuz?”

Cevabı anındaydı. Mükemmel bir komutan yardımcısı dediğin böyle olmalıydı işte. “Aynen öyle.” Tanya memnuniyetle gülümsedi.

Uzun uzun açıklama yapmaktan kurtulup zamandan tasarruf edebildiği için memnundu. Yine de, öyle söylemek çelişkili gelse bile, durumları izah etmek onun göreviydi. Bu mantıklıydı zira bir üst, herkesin mümkün olduğunca kendi niyetlerinden haberdar olmasını sağlamalıydı.

Birbirine aşırı bağımlı olmayan profesyoneller arasındaki çalışma, öz, doğru iletişim ve teyitlerden oluşan sağlam bir temel gerektirirdi.

“Elde ettiğimiz pek de parlak olmayan telsiz performansını göz önüne alarak karargâhı öne taşıyalım. Yüzbaşı Ahrens ile buluşup duruma bizzat hâkim olabiliriz.”

“Anlaşıldı komutanım!”

Emre anında karşılık verdi. İşleri gözün arkada kalmadan birine havale edebilecek kadar güven duymak ne kadar da rahatlatıcıydı. Yine de sürekli denetim yapmak zorunda kalmanın fazladan külfet olduğu söylenebilirdi.

Ehh, buna fazladan külfet demek belki de kabalık olurdu diye geçirdi zihninden Tanya, yanındaki askerî gözlemciye dönerek konuşurken. “Duyduğunuz gibi Albayım. Ne yapmak istersiniz?”

“Durun bir dakika—tehlikeli olduğu için çaktırmadan geride durmamı mı söylemeye çalışıyorsunuz?”

“Öyle demek istemem ama riskleri de hafife alamam. Elbette karargâhın saldırıya uğramasını ben de istemem… ancak ön cepheye bu kadar yakınken, kelimenin tam anlamıyla temas muharebelerinin yaşanması işten bile değildir.”

Serseri kurşunlar ya da gizlenmiş bir keskin nişancının taciz ateşi…

Ön cephenin yakınlarında, muharebe dışı bir alan veya teknik olarak cephenin bir parçası sayılmayan bir yer olsa bile, güvenlik asla garanti edilemezdi. Bir bölgenin yüzde yüz güvenli olduğunu iddia etmek dolandırıcılıktı. Ve Tanya bir dolandırıcı değildi. O, modern akılla ve normların bilinciyle donanmış, dürüst ve medeni bir bireydi.

“Bahsi geçen riskleri asgari düzeye indirdik. Ancak…” Tanya vurucu noktayı vurguladı. Kurumsal uyumun yanı sıra kamusal imajlarının da göz önüne alınması gerekiyordu. Doğal olarak, tartışmasız en önemli unsur hukuktu.

Bütün bunlara rağmen, etik açıdan hiçbir sorun çıkmaması adına her şeyin ne kadar titizlikle defalarca kontrol edildiğini de göz ardı edemezdi.

İster kurum içi kendini koruma ister toplum nezdinde mesaj verme amacında olsun, bu tür durumların ilk yönetim safhasında doğabilecek sorunları önlemek her şeyden önemliydi.

“Federasyon’un sizi derhal Kraliyet Ildoa Ordusu’ndan bir askerî gözlemci olarak tanıyacağını ve saldırılarını dizginleyeceğini garanti edemeyiz.”

“… Endişenizi anlıyorum fakat üzerine titrenen bir çocuk muamelesi görmekten pek hoşnut olduğumu söyleyemeyeceğim. İzlememe müsaade ederseniz müteşekkir olurum.”

“Anlaşıldı,” der Tanya, gönülsüzce başını sallayarak. “Saygılarımla, müttefikimizden saklayacak hiçbir şeyimiz yok. Madem ısrar ediyorsunuz, lütfen dilediğiniz gibi gözlemleyin.”

“Çok şey talep ettiğimin farkındayım, Yarbayım. Kusura bakmayın.”

Tanya içinden, O zaman siz de adımlarınıza dikkat edin, demek ister. Albay von Lergen ve Genelkurmay’dan aldığı kesin emirler göz önüne alındığında, adamın başına bir şey geleceğinden o kadar endişelenmektedir ki bu söz neredeyse boğazından dışarı fırlayacaktır.

Ancak içinden geçenlerin aksine, Tanya’nın dudaklarından nezaket dolu bir yanıt dökülür.

“Hayır, kesinlikle lafı bile edilmez.”

Belki de siyasetin bu denli uyumlu ve sosyal bir canlısı olduğundandır? Yarbay Tanya von Degurechaff, yaranmacı bir tebessüm eşliğinde saygı dolu iltifatlar yağdırma becerisine fazlasıyla sahiptir.

“Bu, Genelkurmay tarafından bana tevdi edilmiş onur verici bir görevdir. Her türlü arzunuzu yerine getirmem söylendi, bu yüzden lütfen çekinmeyin. Emrinizdeyim.”

“O halde şuna gelirsek…”

“Riskleri belirtmek sadece görevimin bir parçası, bu yüzden anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.”

“Sorumluluklarınıza saygı duyuyorum, Yarbayım. Bunu göz önünde bulundurarak, bu işi kendi hür irademle yapmak istiyorum.”

Calandro, kararını karargâhtaki tüm personelin huzurunda ilan eder.

Tanya’nın tüm ciddi isteksizliğine ve uyarılarına rağmen gelmekte kararlıysa, geriye sadece ona bir muhafız refakatçisi ayarlamak kalmaktadır. Artık ne olursa olsun, Tanya görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmiş demektir.

Adam vurulup ölse bile Genelkurmay’a sunacak mantıklı bir bahanesi olacaktır. Umarım böyle bir şey yaşanmaz, ancak olası riskleri önceden öngörmek elzemdir.

Mecbur kalırsam… Tanya dışarıdan kibar duruşunu korurken, hafiften rahatsız bir edayla emir subayına döner: “Albay Calandro’ya rehberlik et.”

“Emredersiniz komutanım!”

Serebryakov konuk ağırlama konusunda nasıl olursa olsun, refakatçi olarak harika bir siper görevi görecektir. Herhangi bir aksilik durumunda adamı koruması hususunda ona güvenebilmek Tanya’yı memnun eder.

Üstelik ona rehberlik etme görevini vererek adamı bir süreliğine karargâhtan uzaklaştırmış olur; mükemmel.

“Ah, Yarbayım, bir şey daha var.”

“Evet, nedir efendim?”

“Mümkünse, intikal ettikten sonra durumun nasıl ele alınacağına dair yapacağınız toplantıyı gözlemlemek isterim.”

Tanya bir an sessizlik içinde düşünür. Dürüst olmak gerekirse reddetmek istemektedir. Hangi insan müşteri firmadan gelen bir yöneticinin gözleri önünde satış toplantısı yapmayı eğlenceli bulurdu ki?

Fakat Tanya’nın konumu, askerî gözlemciye doğrudan “nein” demesine engel olmaktadır. “Devlet memurunun çilesi çekilmez” diyen her kimse, gerçekten ciddiye alınmayı hak etmektedir.

“… Arzunuz bu yöndeyse elbette. Ancak—” Kelimelerini dikkatle seçse de şunu eklemek zorunda kalır: “Çok özür dileyerek soruyorum, harekât esnasında anlayışınıza sığınabilir miyim?”

“Tam olarak ne hususunda? Elimden geldiğince iş birliği yapmak isterim elbette.”

“Teşekkür ederim.” Tanya hafifçe eğilir ve kabalık ettiğinin tamamen farkında olarak talebini detaylandırır. “Harekât sırasında en büyük önceliğimi komuta sevkine vermek istiyorum… …bu yüzden üst kademede olmanız gerçeğini—yani albay rütbesindeki bir üstümün varlığını—geçici olarak göz ardı edebilir miyiz?”

Bu aslına bakılırsa Calandro’yu bir süs eşyasına dönüştürmek için izin isteyen yüzsüzce bir taleptir. Ancak adamı buna razı etmekten başka çaresi yoktur. Aynı anda hem savaşıp hem de bir üstünü eğitmek Tanya’nın harcını aşmaktadır.

Savaş, her zaman var gücünüzle göğüslemeniz gereken bir sorundur. İşten kaytarmak, yalnızca toplum nezdindeki itibarınızı düşürmekle kalmayıp doğrudan mal varlığınızı ve bizzat hayatınızı etkileyecek sorunlara yol açabilir.

“Elbette. Beni sadece bir izleyici olarak kabul edin.”

“Teşekkür ederim.” İçindeki rahatlamayı bastıran Tanya derin bir saygıyla eğilir. Anlayış göstermesi cidden büyük kolaylık sağlamıştır. Gerçi onu tamamen görmezden gelmem yine de pek mümkün olmayacak. Zor iş. Bunu düşünse bile yüksek sesle dile getiremez.

Önemli bir konuğun bakışları altında her zamanki performansını sergilemek epey meşakkatli olacaktır. Fakat yapacak bir şey yok. Yapılması gerekiyorsa, yapmaktan başka çare yoktur.

Böylece, zihninde bu hafif endişelerle Tanya ve Muharebe Grubu’nun komuta kademesi ön hatta doğru intikale başlar. Hava şartları biraz kötü olsa da muhtemelen yolda Muharebe Grubu’nun öncü birliğinden başka kimse yoktur. Nispeten elverişli arazi şartlarıyla kutsanmış durumdadırlar.

Hepsinden önemlisi; atların, araçların ve personelin kayda değer bir sorun yaşamadan ilerleyebilmesi Tanya’yı memnun eder. Tanya ve beraberindekiler, Yüzbaşı Ahrens’in zırhlı birlikleriyle sorunsuz bir şekilde buluşur.

İşler hemen hemen herkesin bekleyeceği kadar yolunda gitmektedir sanırım… Birlikler bir yandan ikmal alıp bir yandan teslimat yaparken çamura batıp çıkarak koşturmaktadır.

En ön hatta, şekilciliği bir kenara bırakıp işlevselliğe öncelik vermekten başka çareleri yoktur. Geçici karargâh derhal kurulur fakat yalnızca tek bir çadırdan ibarettir.

Yine de Tanya ve yanındakiler artık bu duruma alışkındır. Büyülenmişçesine etrafı inceleyen Calandro için bunda yeni ve ilginç bir şeyler olmalıdır ancak kısa süre sonra bu durum ona da normal gelecektir.

Aksatılmadan “toplantı odası” diye adlandırılan yer; katlanır sandalyeler, bir telsiz seti ve haritalardan oluşan iptidai bir alandır. Yine de bu asgari ekipmanla bile işlerini yürütmeleri mümkündür.

“Beyler, duyduğunuz gibi. Gelin duruma bir hâkim olalım.” Sadece görünürde de olsa bir harekât bilgilendirmesi için oldukça elverişli olan bu alanda Tanya tartışmayı başlatır. “Yüzbaşı Ahrens, durumunuz nedir?”

“Düşman zırhlı birliğiyle temas sağladıktan sonrasını mı kastediyorsunuz? Tam bir arapsaçıydı.”

“Her zamanki gibi yani?”

“Evet, komutanım.” Deneyimli subay yüzünü buruşturarak başını salladı. Durumu kavrayacak yeteneğe sahip değilseniz, onu hızlıca izah etmeniz de pek mümkün olmazdı zaten.

“Çok geçmeden düşman piyadeleri belirmeye başladı. Düşman yerleşim alanına girdiği için sokak çatışmasından kaçınmak adına geçici olarak geri çekilmeye karar verdik.”

“Mmm.” Tanya durumu kavrar ve bunu sinir bozucu bulur.

Yerleşim alanında düşman birlikleri varsa, bu durum sokak sokak, blok blok temizlik yapacağımız çakma bir meskûn mahal muharebesinin angaryasını beraberinde getirecektir.

Muharebe Grubu başka bir şeyde olmasa bile bu konuda yetkindir. Büyücü taburu ve piyadelerden oluşan o altın ikiliyi sahaya sürmek bu bölgeleri temizlemeyi mümkün kılacaktır. Mesele, bunun çok fazla zaman alacak olmasıdır.

Düşman üssünün etrafında süzülüp aniden saldırma gibi bir lüksümüz bulunmadığından, zamana azami dikkat göstermeliyiz.

Ne yapacağını düşündüğü sırada gerçekleşir olay.

“… Federasyon birlikleri yerleşim alanına mı girdi?” Calandro bir soru yöneltir.

“Şey, Albay Calandro?” Gözlemci olabilir ama anlaşılan bir o kadar da meraklı, diye düşünür Tanya, yüzünü ekşitme dürtüsünü bastırarak kibarca yanıt verir. “Yardımcı olabileceğim bir şey mi vardı?”

“Yerleşim alanına girerlerse bu sokak çatışmasına dönüşür. Bu, Federasyon askerlerinin durumdan hoşnut olduğu anlamına mı geliyor?”

Onun sorusunu yanıtlamak karargâhın işleyişini yavaşlatacaktır. Hakikaten içinden “Ayağımın altında dolaşmayın!” diye bağırıp adamı dışarı atmak geçmektedir ancak bu durumda şiddete müsamaha gösterilemez.

İşte tam da bu yüzden Albay von Lergen’e, rütbesi yarbay olan bir komutanın sevk ettiği Muharebe Grubu için bir albayı gözlemci olarak kabul etmenin zor olacağını söylemiştim. Ancak sinir bozucu ve baş ağrıtıcı bir şekilde, bu durumda iç çekmek bile nezaket kurallarının ihlali sayılacaktır.

Başımın çaresine bakmaktan başka yol yok sanırım. Tanya kaderine razı gelerek topu bir astına atar. “Yüzbaşı Ahrens, albayın sorusunu yanıtlayın.”

Ona “Söylemek istediğimi anladın” der gibi bir bakış fırlatır; eğitimli bir asker olan yüzbaşı, Tanya’nın niyetini kavramış gibidir.

Örnek bir subay edasıyla dikleşerek durumu açıklayıcı bir tonla anlatmaya başlar.

“Emredersiniz komutanım. Geniş çaplı bir düşman piyade birliği yerleşim alanına sığınmış durumda. Belirttiğiniz gibi efendim, binaların içinden direniş göstermeyi hedefliyor olabilirler.”

“Yerleşim alanında mı? Bunu nasıl teyit ettiniz?”

“Zırhlı birlikler çatıştıktan sonra durumu esas olarak piyadeler kontrol etti. Destek için uçuş yapan büyücüler de gözlemde bulundu.”

“… Anlıyorum. Demek İmparatorluk Ordusu, hava büyücülerini arama görevleri için kullanıyor.”

Kendi kendine bir şeyler mırıldanan Calandro’ya kusura bakmamasını temenni etmekle birlikte, Tanya bu seviyedeki bir soru-cevap seansının toplantının akışını kesmesine izin veremezdi; böyle savaş yürütülemezdi.

“Albayım, devam edebilir miyim?”

“Evet, kusura bakmayın. Lütfen devam edin.”

Kibarca “Teşekkür ederim,” diye yanıt verir ama içinden onlarca protesto haykırmaktadır. Benden üst rütbeli bir subay! Üstelik yüzeysel de olsa müttefikimiz sayılan bir ülkeden! Ben bu şartlar altında nasıl çalışabilirim ki?

Genelkurmay’a çuvalla ağırlama gideri faturası kesmek zorunda kalacağım.

“Arkadaşlar, Yüzbaşı Ahrens’in dediği gibi. Federasyon askerleri yerleşim alanına sığındıysa, geleneksel yöntemler çok fazla zaman alacaktır.”

“O hâlde lütfen işi topçulara bırakın.”

“Kesinlikle. Şimdi parlama sırası sizde.”

“Ne kadar mühimmat tasarrufu yapacağımız hususu var… Tam güç yüklenelim mi?”

Tanya, Yüzbaşı Meybert’e bunun kendisi için uygun olduğunu belirtircesine başını sallar. Kendi topçu manyağının geride kaç mermi kaldığını dert etmeyi öğrenmiş olması bile onu ziyadesiyle memnun etmiştir.

“Bir karşılaşma muharebesi söz konusuysa, kundağı motorlu topçularımızı kullanmanın tam zamanı değil mi?”

Bize kundağı motorlu toplar gibi bu derece pahalı bir ekipmanın tahsis edilmiş olmasının sebebi, İmparatorluk Ordusu Genelkurmayının hareket kabiliyetine son derece önem vermesidir. Mühimmat kaygılarımız kaçınılmaz ve ürkütücü olsa da, sorunlu bölgelerin top mermileriyle yerle bir edilebilmesi gibi aşikâr bir faydası vardır.

“Büyücüleri ileri gözetleyici olarak kullanabiliriz. Toplara yön verip düşmanın direniş noktalarını imha edin. Gerektiğinde bastırma ateşi için Teğmen Tospan ve Teğmen Grantz’ın büyücü-piyade karma birliğinden destek alın…”

“Hm? Lütfen bir dakika bekleyin.”

“Evet, Albay Calandro? Ne vardı?”

İşlerin akışı bir kez daha kesintiye uğrar. “Yine mi?” lafını kibarca yutmanın zihinsel maliyeti… …şakaya gelir türden değildir.

Bunu, üzerine bir de fırsat maliyetini ekleyerek kaleme almalı ve faturayı eksiksiz şekilde Genelkurmay’a kesmeliyim. Hepsini hem de! Tek bir meteliği bile faturanın dışında bırakmayacağım. Benimle birlikte her çileyi çekmek zorunda kalan astlarım için ek tazminat da dâhil olmak üzere, talep etmeye hakkım olan her şeyi faturalandırmazsam bana da yazıklar olsun.

“Topçu ateşi mi isteyeceksiniz? Hem de bir yerleşim alanına mı?”

“Evet, aynen öyle.”

“Ciddi misiniz?”

“Ha? Şey, ne hususunda efendim?”

Yüzündeki boş ifade tamamıyla gerçektir. Düşman can sıkıcı bir noktadaysa ve elimizde topçu kuvveti varsa, topçu ateşiyle saldırma konusundaki ciddiyetim neden sorgulansın ki?

Hayır. Bu soruyu rafa kaldırır. Calandro İmparatorluk Ordusu’ndan biri değildir. İçeridekiler ile dışarıdakilerin bakış açıları sıklıkla farklılık gösterir. Bunun sebebi kurum kültürlerindeki bir farklılık olmalıdır.

“Ani bir karşılaşma muharebesinde yerleşim yerine topçu ateşi açılmasını emretmek… düşündürücü doğrusu.”

“Saygısızlık etmek istemem ama bu karar, savaşta edindiğimiz tecrübeler göz önüne alınarak alındı. Görünüşe bakılırsa iki taraf da ilerleme halindeydi ve bu yüzden bir karşılaşma muharebesinin ortasında kaldık; üstelik henüz mevzilerini tahkim etmedikleri için bu hamle son derece etkili olacaktır.”

“Sadece referans olması açısından bir şey sormak istiyorum… Gerçekten ciddi misiniz, Albay?”

“Evet.” Başını sallar.

Kraliyet Ildoa Ordusu’nda muharebe doktrini bu kadar farklı mı? Ortada sorgulanabilecek ne olduğunu hâlâ anlayamamışken, astlarının yanında üst seviyedeki birine niyetini açıklamak gibi orta kademe yöneticiliğin o belirsiz perişanlığını tatmaktan pek hoşnut değildir.

“Bu işi katı bir kararlılıkla yürütüyoruz. Kendi tecrübelerime dayanarak konuşmamı mazur görürseniz, bu tür karşılaşma muharebeleri Doğu Cephesi’nde nadir görülen şeyler değildir ve ben de bunu uygun bir tedbir olarak değerlendiriyorum.”

Endişe edilecek bir şey varsa, o da zamandır. Bu tartışmaya bir saniye bile harcamak şimdiden büyük bir israf. Düşmanın her geçen dakika kendine bir mevzi inşa edip etmediğini düşünmenin yarattığı stres ruh sağlığıma kesinlikle iyi gelemez.

“Şüphesiz ki bu, savaş hukukuna aykırıdır ama.”

“… Ne? Affedersiniz ama büyük bir yanlış anlama içinde falan mısınız?”

“Yanlış anlama mı? Savaş hukukunun ne olduğunu sanıyorsunuz tam olarak?”

“Kesinlikle bağlı kalınması gereken uluslararası normları.”

“Aniden sormuş gibi olacağım ama… hiç dersini aldınız mı?”

Astlarının yanında girmek isteyeceği türden bir sohbet değildir bu ama başka şansı olmadığı için yanıt verir. “Savaş hukukunu çalışıp çalışmadığımı mı soruyorsunuz? Son derece doğal olarak, standart hukuk müfredatına hakim olduğumu düşünüyorum.”

“Öyle mi? Çünkü pek anladığınız söylenemez de…”

Calandro, Tanya’ya şüpheli bir bakış attığında, o da aynı sertlikle karşılık verir. “İster İmparatorluk Akademisi’ndeki standart hukuk derslerini ister Harp Okulu’ndaki Genelkurmay programını olsun, hepsini tamamladım. Okuldayken uygulamadaki yorumlar üzerine araştırmalar da yaptım.”

Ahhhgh… Albay Calandro adına üzücü ama Tanya için yasalar, normlar sisteminin en tepesindedir.

Yazılı olmayan şeyler var olmayabilir. Lakin metne dökülmüş yasaları ancak maymunlar hafife alır.

“… Açık konuşacağım, Albay von Degurechaff. Muhtemelen sivillerin yaşadığı bir bölgeye saldırmak açık bir ihlal değil mi?”

“Öhhle mi, anlıyorum.”

“Albayım?”

Takıldığın şey bu mu yani?!

“Yerleşim yerlerinde çatışmayı yasaklayan kuraldan bahsediyorsunuz? Genel olarak bakarsak, çatışma kurallarıyla çelişip çelişmediğini sorgulamanızda haklı olduğunuzu düşünüyorum.” Tanya, daha fazla aynı fikirde olamayacağını belirtircesine başını sallar. Fakat bu yanlış anlaşılmayı çözmek aslında son derece basittir. “Ancak Doğu Cephesi’nde… Merak etmeyin, Albay Calandro. Bu yasalara dair her türlü mesele çoktan halledilmiştir.”

“Halledilmiştir mi? Ne saçmalıyorsunuz siz?”

Geçici bir sahra karargâhında yasal yorumlar üzerine bir münazara yapacağı günün geleceğine eğlenceli bulsa da, zamanın daraldığını unutmaz. Ne yazık ki savaşta oldukları göz önüne alınırsa, bu tarz savurgan zaman kullanımı artık kısıtlanmalıdır.

Böylece Tanya kısa ve net bir sonuç verir.

“Savaş hukuku bu senaryo için geçerli değildir.”

“Geçerli değil mi? Saçmalamayın; istisnalar yoktur—”

“Yoktur, doğru.” Tanya bu bariz tespiti başını sallayarak onaylar. Yasal yorum doğru yapılmazsa başınız yanacağı için bu konuyu titizlikle ele almıştır. Kanunlar çiğnemek için değil, etrafından dolaşmak içindir. Kanunla doğrudan kafaya kafaya çarpışmak, en nihayetinde acil tahliye demektir.

“Katı bir dille ifade etmek gerekirse, Federasyon uluslararası anlaşmaların birçoğuna taraf değildir ve bu nedenle de onların korumasından yararlanamaz.”

Astlarına yasal açıdan hiçbir sorun olmadığını göstermek bir komutanın görevidir. Ne sivil ne de askeri hukuk, yasadışı eylemlere emir verilmesini destekler.

Eğer bir şey griden ibaretse, zorlama da olsa ona beyaz diyebilirsiniz. Ama siyah her zaman siyahtır. Finansal olarak “kârda” olmak kabul edilebilirdir ancak modern toplumun yasalarından bahsediyorsak, çürük elma olmak hiçbir işe yaramaz. Medeni bir birey olarak kaçınmak isteyeceğim bir şeydir bu.

“… Emin misiniz?”

“Evet, ve her iki tarafın şehirleri de şimdiden muharebe alanına döndü.”

“B-bir dakika, Albay von Degurechaff. Her iki tarafın mı?”

“Bizim tarafın şehirleri Federasyon taarruzları sırasında oldukça hırpalandı. Buna medeni demek içimden gelmiyor ama bu bir gerçek.” Tanya, onun da anlayış göstermesini umduğunu ima ederek devam eder, “Her halükarda Hukuk Dairesi şehirlerin bombalanmasına şimdiden onay mührünü bastı ve bir muharebe birimi olarak bizler sadece Karargâh’ın yasal yorumlarını uyguluyoruz. Bu yeterli olur mu?”

“… Oldukça aydınlatıcı, Albay von Degurechaff.”

“Evet, sorunlardan kaçınmak için yasal bir yol bulacağımızı düşünmüştüm. Fakat ‘Anlaşmalar geçerli değil’ gibi basit birkaç kelimeyle her türlü barbarlığın meşrulaştırılacağını hiç tahmin etmezdim. Bu oldukça şok edici.” Acı acı gülümsedikten sonra konuşmasını sürdürür: “Her ne olursa olsun, gerek uluslararası hukuk gerekse askeri nizamlara bizim kadar harfiyen uyan pek az ordu vardır. Ayrıca astlarımın harika bir iş çıkardığını söylemekten de gurur duyuyorum.”

“… Siz buna yasalara uymak mı diyorsunuz?”

“Sadece kâğıt üzerinde olsa bile Muharebe Grubu doğrudan Genelkurmay’a bağlıdır. Çekirdek biriminin bir hava büyücü taburu olmasının da bunda payı vardır muhtemelen. Hava büyücü taburları geniş bir alanda harekât yürüttüğü için subaylara kapsamlı bir hukuk eğitimi verilir.”

Yasal bir dayanağınız olmadan savaş yürütmeniz mümkün değildir. Tanya’nın ona gösterdiği şey tam olarak bu kadar aşikârdır.

Tanya’nın bu yalın ve net cevabı karşı tarafta derin bir iz bırakmış olmalıydı. Calandro’nun sessizliğe bürünmesinden yararlanan Tanya, subaylarıyla yarıda kalan konuşmasına geri döner.

“Pekala millet, gecikme için kusura bakmayın, asıl meselemize dönelim. Düşman direnişini kökten kazıyacağız. Ancak bu seferlik onları genel hatlarıyla püskürtmemiz yeterli olacaktır. Yüzbaşı Meybert.” İsmiyle hitap ederek ona doğru döner. “Bu harekâtı sizin öneriniz doğrultusunda yürütmek istiyorum. Destek olarak hava büyücüleriniz olacak ama oluşacak moloz yığını diğer birliklerin ilerleyişini engelleyecektir. Aklınızda bir plan vardır umarım.”

“Evet, Albayım. Muharebe planım… burada gördüğünüz gibi…”

Bombardıman için birkaç kritik binayı işaretlemiştir.

Düşmanın içine çöreklenmesi halinde başımıza dert açacak yüksek binalardır hepsi de… Şey, bu ücra yerleşim yerinde bunların kuleleri kiliseye ait olduğu açıkça belli ama… Anlaşılan hepsini yerle bir ederek öne geçmeyi planlamaktadır.

Beton koruganları imha etmekten daha kolaydır—ve muhtemelen çok daha etkilidir.

“Klasik strateji mi? Güzel, onaylıyorum.” Başını sallayarak subaylarına göstermek için haritayı hızla işaret eder ve muharebe planını teyit eder. “Gösterişli bir şey olmasına gerek yok. Sadece düşmanın topçu mevzilerini ezin ve üzerlerindeki baskıyı artırın.”

Topçu ezer geçer, piyade ilerler. Bir yerleşim yerinde dahi bu prensip değişmez. Topyatun savaş dedikleri şey tam olarak budur.

“Plan, Yüzbaşı Meybert’in topçusunun düşmanın ateş gücüne ağır bir darbe indirmesi yönünde; fakat molozların ilerleyişimizi nasıl engelleyeceğini de hesaba katmalıyız. Bu yüzden,” diye ekler Tanya temkinli bir edayla, “olabildiğince az moloz oluşması adına gözetleme büyücülerinin topları hassasiyetle yönlendirmesini istiyorum.”

“O halde eğitim seviyesi açısından, gözetleme görevini Üsteğmen Wüstemann’ın birliği yerine Üsteğmen Grantz’ın birliğine vermek isterim…”

“Düşünceniz mantıklı Binbaşım, fakat Üsteğmen Tospan’ın birliği en iyi Üsteğmen Grantz’ın birliğiyle eşleşiyor. Üsteğmen Tospan, Üsteğmen Wüstemann ile eşleşebilir misiniz?”

Tospan’ın umursamaz yüz ifadesini görmek için göz ucuyla bakar. Ancak bu rahat adam bile Muharebe Grubu’nda bir şeyler öğrenmiştir.

“Emriniz buysa elimizden geleni yaparız ama bu kadar kısa sürede…”

Verilen görevin zorluğunu idrak edebilmesi takdire şayandır. Hayır diyebilen bir Tospan, imkânsıza evet diyen bir Tospan’dan çok daha kullanışlıdır. Yapamayacağı şeyi fark edip bunu üstüne rapor edebiliyorsa, sistemin çarklarına kusursuzca oturan bir dişli olma yolunda güzel bir ilerleme kaydetmiş demektir.

Bu küçük gelişmeleri takdir etmezseniz, personelin mesleki gelişimi sekteye uğrar. İnsan kaynakları yönetimi ve personel gelişimi üzerine birkaç kitap yazmayı düşünen Tanya için bu, kritik bir farkındalıktır.

Uyum ve düzeni düşünmek beni kesinlikle barışçıl bir birey yapıyor. Bu düşünce karşısında çarpık gülümsemesini bastıran Tanya, durumu nasıl idare edeceğini tekrar değerlendirir.

“O halde yapılacak tek bir şey kalıyor, değil mi? Binbaşı Weiss, sizin bölüğü doğrudan gözetleme görevine verebilir miyiz?”

“Sorun değil efendim.”

“Güzel. O halde sizin birliğiniz gözetlemede. Üsteğmen Wüstemann’ın birliği ihtiyat ateş gücü olacak. Üsteğmen Grantz’ın birliği ise piyadeyle ortak çalışacak. Yüzbaşı Ahrens, kusura bakmayın ama zırhlı birlik de hücum desteği sağlayacak.”

““Anlaşıldı!””

“Pekala, o zaman.” Sessizce bir mazeret uydurur. “Benim birliğim burada ihtiyat olarak bekleyecek. Gerekirse muharebeye dâhil olacağımızdan eminim fakat ne de olsa bir konuğumuz var. Sakın düşmanın yarılmasına izin vermeyin.”

Albay Calandro’yu korumam gerektiğinden ön cepheye gidemem.

Ne kadar da muazzam derecede kılıfına uydurulmuş bir iddia! Her ufak şeyde kullanmak çok fazla yan etkiye—daha doğrusu soruna—yol açardı ama ön cepheye gitmemek için bir mazeret olarak değerlendirecek olursam, fazlasıyla yeterli olduğunu kabul etmeliyim.

Yine de, ya Calandro’nun başına bir şey gelirse? Tanya’nın gelecekteki kariyer hedefleri gerçekten de kararır.

“Hepinize güveniyorum ama… her ihtimale karşı sana güveniyorum, Teğmen Serebryakov!”

“Anlaşıldı efendim. Hallederim.”

Güzel. Tanya hâlâ kafasında hesaplar yaparken başını sallar. Calandro ile ilgili asıl sorun mizaç ve karakterinden ziyade rütbesidir.

Bir savaşta saldırıya hazırlanmak ve mevzi almak şaşırtıcı derecede zaman ve çaba gerektirir. Doğru yerde bulunup görevi planlandığı gibi tamamlamak, kendi başına bir mükemmellik kanıtıdır.

Her kademedeki komutanların kendi rollerini kavraması ve astsubayların da liderlik meziyetlerini sergilemesi halinde başarılabilecek türden, ustalık isteyen bir iş olduğu söylenebilir belki de.

“Tüm birlikler mevzilendi.”

“Planlanandan daha mı hızlı? Aferin,” diye yanıt verir Tanya, saatine tatmin olmuş bir bakış attıktan sonra emir subayına.

“Üsteğmen Tospan, taarruza geçmeden önce sis perdesi kullanılmasını talep ediyor.”

“Ona siper savaşının temellerini hatırlamasını söyle… Şey, tüh. Onları bilmiyor sanırım. Hücuma kalkarken kullanmasını söyle. Durduk yere varlığımızı düşmana önceden haber vermenin ne anlamı var?”

Ahizeyi tutarak “Anlaşıldı,” diye teyit eden emir subayı, etkili iletişimin ne demek olduğunu iyi kavrayan bir tiptir. Tanya işleri ona emanet etme konusunda kendini güvende hisseder.

O halde benim kritik görevim… Tanya yanındaki sahra telefonunun ahizesini kaldırır. “Yüzbaşı Meybert, hazır mısınız?”

“Bana bırakın. O çan kulelerini az sonra inletmeye başlarız.”

“… Ha-ha-ha, güzel. Kiliselerin çan çalmasına bayılırım.”

“Öyle mi?”

Hattın diğer ucundaki astının sesi şüpheci gelir ama Tanya doğrular: “Elbette. Çanlar kimin için çalıyor, değil mi? Karşı değilim buna. Dürbünümle izlemeyi planlıyorum.”

“İzlediğinize değmesi için elimizden geleni yapacağız. Lütfen belirlenen saati bekleyin.”

“Öyle yapacağım.” Ahizeyi yerine koyar ve Meybert’in harekete geçme saatine kadar olan o hafif rahatsız edici süreyi teyit eder. Herkes mevzilerine beklenenden daha hızlı ulaştığı için acele etmeye gerek yoktur.

Askerlerinin ‘beş dakika erken varma’ disiplinini sergilediğini görmekten memnun olan Tanya başını sallar ve kendisine biraz kahve hazırlaması için emir subayını çağırmayı düşünür.

Böyle zamanlarda rahat bir gözlemci edasına bürünmekte bir sakınca yoktur… Ve belki de başını derde sokan şey bu ihmalkârlıktır.

“Albay von Degurechaff, sizinle bir şey konuşabilir miyim?”

Asıl gözlemci geçici karargâha girip kendisiyle konuştuğunda Tanya, gerçek hisleriyle karşılık verme dürtüsüyle savaşır: Yine mi? ve onu usulünce selamlar.

“Elbette Albayım. Sizin için ne yapabilirim? Kusura bakmayın ama harekete geçmek üzereyiz, bu yüzden kısa kesebilirseniz çok minnettar olurum.”

“Elbette. Kısa tutalım.”

“Harika.”

Ona “şuraya bir bakın” dediğinde, gösterdiği yöne döner. Girmek üzere oldukları yerleşim bölgesinde gördüğü şey… o da nesi, bir kilise mi?

“… Görünüşe göre bombalama için bir kilise hedef alınmış?”

“Ah, endişenizi anlıyorum. Fakat”—Tanya gülümser—“endişelenmeyin. Yanlış bir şey yok.”

“Ha?”

“Federasyon yasalarına göre orası devlet mülküdür. Ne yazık ki Federasyon’da kilise mülkiyeti gibi bir kavram bulunmuyor.”

“Bekleyin… Siz neyden bahsediyorsunuz, Albayım?”

Boş gözlerle ona bakan Calandro, sağduyu sahibi bir adam olmalıydı. Bu noktada Tanya onun kafa karışıklığını gayet iyi anlayabilmektedir. Normal, medeni bir insan kişisel mülkiyetin reddedilmesini aklı başında bir şekilde övemez.

Federasyon Komünizminin yükselişi düpedüz korkunç bir şey, değil mi ama?

“Savaş hukukunu yorumlamak Hukuk Dairesi’nin işidir. Bize verilen bildirimde, Federasyon medeni kanununda özel mülk ile devlet mülkünü birbirinden ayırmak neredeyse imkânsız olduğu için tesislere saldırmanın savaş hukukunu ihlal etmediği—”

“Durun!”

Sözünü kestiğinde başını kaldırıp bakar. “Hmm? Bir şeyde yanıldım mı?”

“Albay von Degurechaff, farkındasınızdır herhalde, din adamlarını kasten hedef almak savaş hukukunun açık bir ihlalidir, bundan son derece eminim.”

“Evet, bu kesinlikle doğru. Endişelendiğiniz şey bu muydu?” Tanya en nihayetinde onun endişesini anladığını belirtircesine başını sallar.

Calandro kanunlara saygı ruhuyla dolup taşmaktadır; iyi bir vatandaşlık görevi bilinciyle onu olası bir kanunsuzluğa karşı uyarması kesinlikle doğru bir hamledir. Ancak… Tanya da hukuka saygı duyan bir profesyoneldir.

“Kiliseyle bağlantılı kişilerin orada bulunabileceğinden korkmakta haklısınız. Ancak kontrol ettiğimde herhangi bir özel amblem görmedim.”

Albayın şaşkın yüzüne bakarak, “Şaka yapmıyorum,” der ve ona bir dürbün uzatır. Kilise kulelerinin etrafını ve temellerinden itibaren görebildiği her yeri incelemiş ama saldırmalarını yasaklayacak hiçbir ambleme rastlamamıştır.

“Teyit etmek için birkaç subaya da baktırdım. Buradayken sizin de kontrol etmenizden memnuniyet duyarım. Sakıncası var mı?”

“… Bir şey bulursam bombardıman iptal mi edilecek yani?”

“Tabii ki. Astlarıma ibadethanelere bile bile ateş açmaları emrini asla vermem. Sizin de teyidinizle tamamen emin olmuş olacağız, bu da harika olur.”

Yalan söylemiyor veya numara yapmıyordu; durumu kontrol etme hususunda onun iş birliği yapmasından gerçekten memnuniyet duyacaktı. Meseleye sadece İmparatorluk askerlerinin gözüyle bakıldığında ister istemez tek taraflı bir bakış açısı oluşuyordu. Bu adam üçüncü taraf sayılacak kadar tarafsız olmasa bile, İmparatorluk’tan olmayan bir askerin gözlemleri raporda muazzam bir kanıt teşkil edecekti.

Gerçi ibadethaneleri pek sevdiğim söylenemez… bu yüzden topa tutmayı istemiyor da değilim hani, yine de.

Doğrusunu söylemek gerekirse Tanya orasının topa tutulmasını fena halde istiyordu.

Yine de savaş hukuku kapsamında korunuyorsa, ne kadar can sıkıcı olursa olsun topları dizginleyecekti. Savaşı kişisel duygularla yürütmek, onu vahşi hayvanların çatışmasına dönüştürürdü.

Savaşın bile asgari düzeyde kuralları vardı ve Tanya, kuralları bile isteye çiğneyenlerin o öz yıkım getiren dürtülerine tamamen yabancıydı.

Kurallar çiğnenmek için değildir. Rakibinizi onları çiğnemeye zorlamak içindir. Yasalar düşman edinilmek için değildir. Hukuk ilkelerinin gücüyle rakibinizi hezimete uğratmak adına yanınıza alacağınız bir müttefiktir.

“Y-yani gerçekten kiliseye ateş mi açacaksınız? Kasabanın tam ortasında duruyor!”

“Evet, avantajlı bir atış mevzii olabilir, bu yüzden orayı önceden ezip geçmeliyiz.”

“… Yani sokaklarda mı savaşacaksınız?”

“Evet, Federasyon’da bunun hukuki bir sorun teşkil etmediğini konuştuğumuzu sanıyordum, yoksa bununla ilgili bir itirazınız mı vardı?”

“Şey, hayır ama… hayır ama…”

Rakibiniz kuralları bilmiyorsa, onlara uymuyorsa ya da her ne sebepten olursa olsun onları uygulamıyorsa, müsamaha göstermek için hiçbir sebep yoktu.

“Sadece teyit etmek için soruyorum, orada hiçbir din görevlisinin bulunmadığından emin misiniz?”

“Cık.” Tanya ona bakarak yüzünü buruşturur.

“Olabileceğini mi ima ediyorsunuz?” Bu bir yönlendirici soruydu; avukatların ve savcıların mahkemede sıkça kullandığı bir teknikti.

Hayır derse kanıt isteyecekti.

Olabileceğini söylerse, onu kanunun ruhuna aykırı hareket etmekle suçlayacaktı.

Eylem, kanunun ruhuna ve fikrine uymuyor. Adam ona klasik bir tuzakla yaklaşıyordu fakat Tanya bu ince kurnazlığa düşmeyeceğinden emindi.

Soru tipik olduğuna göre cevap da ders kitabındaki gibiydi. Biliyorsanız tuzaktan kaçınabilirdiniz. Bilginin kıçınızı nasıl kurtarabileceğinin mükemmel ve son derece isabetli bir örneğiydi bu.

Bilgi bir silahtır. Bir kavgaya girecekseniz kendinizi tepeden tırnağa silahlandırmalısınız.

“Neden bahsettiğiniz hakkında en ufak bir fikrim yok. Orada hiçbir amblem olmadığı halde amblem olduğunu mu iddia ediyorsunuz?”

Evet, ‘Kırk Yıl Düşünsem Aklıma Gelmezdi Harekâtı’. Dava açma süper gücü ülkesinin tecrübeli avukatları tarafından en çok tavsiye edilen savunmaydı bu.

İşin püf noktası, ifade vermekten kaçınmazken aynı zamanda ne doğrulamak ne de reddetmekti.

“Olmadığını mı söylüyorsunuz?”

Tanya ifadesiz bir yüz ve ses tonuyla sadece cevap verir. “Lütfen herhangi bir amblem sergilemediklerini göz önünde bulundurun. En uç ihtimalleri tamamen göz ardı edemem fakat ortada sergilenen bir amblem yoksa, o halde onları sergilememe amaçlarının ne olduğunu sorgulamamız gerekir.”

“Yani?”

“Orada din görevlileri bulunsa dahi… orada Federasyon askerlerinin konuşlanmış olması çok yüksek bir ihtimal. Her halükarda kendi birliklerim benim için daha önemli, bu yüzden o mevziyi ortadan kaldırmamız gerektiği görüşündeyim. Ha, bu arada.” Nezaketle bir şey daha ekler. “Ve sizin gözle teyidinize gelince… herhangi bir amblem gördünüz mü?”

“… Hayır, ama…”

“Yardımınız için teşekkür ederim. Ha, neredeyse hareket saati gelmiş. Sanırım bu tartışmaya fazla daldım… Ama neyse, izninizle şimdi askeri görevlerime geri dönüyorum.”

Yarbay von Degurechaff’ın gidişini izleyen Albay Calandro, sersemlemiş bir halde komuta yerinin dışına çıktı.

Ellerinde sıkıca tuttuğu dürbünün ardından gördüğü şey, köy ile kasaba arasında bir yerlerde olan bir Federasyon yerleşim bölgesiydi. Aldığı eğitime uygun olarak bölgeyi taramıştı ve tüm İmparatorluk birliklerinin mevzilendiğini gördüğünde, bunun kabul edilemez bir şey olduğu hissini hâlâ üzerinden atamamıştı.

“… Neler oluyor böyle?”

Orta Çağ’da değillerdi. Sokakların işgal edilmesi. Kuşatmalar. Siviller muhtemelen çapraz ateş arasında kalacaktı… Ancak çok daha temel soru şuydu: Ordular bunun için mi vardı?

“İmparatorluk ve Federasyon orduları ne düşünüyor böyle?”

Şehirlerin hedef alınmasının normal kabul edilmeye başlandığını bir raporda okuduğunu hatırlar gibiydi. Fakat bunu kendi gözleriyle görmek… kavrayışının ötesindeydi.

“Bu tam bir cinnet.”

İmparatorluk subaylarının en ufak bir tereddüt gösterdiğini fark etmemişti.

Sadece Degurechaff değil. Herkes namluları sivil bir yerleşim alanına çevrilmiş hâlde kararlaştırılan zamanı bekliyordu.

“Bu senaryolar gerçekten sonsuza dek tekrarlanacak mı? Devlet çıkarı karşısında ahlak sus pus mu kalır? Bunun son bulması için daha kaç cesedin üst üste yığılması gerekiyor?”

Bir taarruza liderlik ederken komutanlar ister istemez olağanüstü bir gerginlik içinde olurlar. Herkes düşmanı hiç kayıp vermeden mağlup etmeyi umar; ancak elbette dilekler her zaman gerçekleşmez.

Kâğıt üzerinde Rerugen Muharebe Grubu olarak geçse de Semender Muharebe Grubu dağılacak olursa bundan sorumlu tutulacak kişi kendisi olacağından Tanya’nın endişelenmesi son derece doğaldır.

İçinde en ufak bir kusur olmaması temennisiyle bir muharebe planı hazırlamak, Albay Calandro gibi bir yükü sırtlanmak ve ardından Varlık X’in çıkıp işleri berbat etmemesi için samimiyetle dua etmek gerçekten benim işim mi?

Bu bekleme süresine “keyifli” demek gerçekten imkânsız. Dışarıdan bakıldığında komutanın yan gelip yattığı sanılsa da işin aslı, benim görevim sindirim sistemime binen stresle savaşmaktır.

Lütfen, diye geçirir içinden Tanya, konuşmak için ağzını açarken. “Hasar raporu!”

“Kayıplarımız son derece az, komutanım!”

Her bir birliğin kayıplarını çetelesine dökmüş olan emir subayından bunu duymak ne büyük bir rahatlama!

“Elinize sağlık!”

Boşuna endişelendiğinin söylenmesi kadar insanı stresten arındıran başka bir şey yoktur. Yüzünde kocaman bir tebessümle rahat bir nefes alır.

“Şu anda düşman kalıntılarını temizliyor ve hatları yeniden kuruyoruz.”

“Son neferine kadar avlamamıza gerek yok. Ne yazık ki kapsamlı bir arama ve takip harekâtına girişirsek birliklerimizin düzeni bozulur. Bırakın kaçan kaçsın.”

“Emin misiniz?”

Başka ne çaremiz var ki? Tanya başıyla onaylar. Bir mevzi geçici olarak ele geçirildiğinde, bir komutanın ilk işi orayı emniyete almak olur. İlerleyebilecekleri ve bir sonraki oku fırlatabilecekleri bir noktayı güvenceye almak için, birliklerin hareket kabiliyetini koruduğundan emin olması gerekmektedir.

“Görevimiz arama ve imha değil. Vaktimiz var diye birliklerin darmadağın olmasına izin veremeyiz.”

Tam “Dolayısıyla…” diyecekken, geçici karargâhta görmeyi beklediği bir subayın belirdiğini fark eder ve gülümser.

“Rapor veriyorum, Albayım.”

“Ah, eline sağlık Binbaşı. Yüzbaşı Meybert’in topçu birliğini mükemmel yönlendirdin. Teğmen Tospan’ın adamları takılacak pek bir moloz yığınıyla karşılaşmamıştır herhâlde.”

“Harikaydı,” diye yanıtlar komutan yardımcısı; adam gerçekten çok güvenilirdir. Söylediklerini duymaması için Albay Calandro’nun etrafta olmadığından emin olmak adına çevreye göz gezdiren Tanya, Weiss’a yaklaşması için eliyle işaret eder. “Bu arada, kilise meselesi ne oldu…?”

“O konuda endişelenmenize gerek yok. Temizlik harekâtı sırasında kendi inisiyatifimle kontrol ettim. Gerçekten de boş görünüyordu.”

Tanya aslında Binbaşı Weiss’ın böyle bir konuda yalan beyanda bulunacağını düşünmüyordur ama… gerçekten boş muydu?

“Öyle mi? Ben bir hareketlilik gördüğümü sanmıştım.”

“Açılmış mezarlar ve yağmalanmış ziynet eşyalarının kalıntıları.”

“Ne?”

“Biz varmadan önce Komünistler tarafından yağmalanmış olabilir mi? Değerli ne varsa hepsini geriye sevk ediyorlar gibi görünüyordu.”

“Mantıklı.” Tanya başıyla onaylar.

Federasyon birlikleri son zamanlarda İmparatorluk Ordusu’na duydukları nefreti göstermekten hiç geri durmuyorlardı. Yani İmparatorluk Ordusu’nun bulabileceği en ufak bir değerli parçayı bile arkalarında bırakmak istemiyorlardı. Kötü niyet elle tutulur cinstendi.

Nezaketten, merhametten ve ruh yüceliğinden yoksun olmak tam olarak böyle bir şeydi.

“Aman, Komünistler de hep bizden bir adım önde.”

“Efendim?”

“Onları yeterince incelemedik mi dersin? Propagandaları bizim yenilginin eşiğinde olduğumuzu söylüyormuş. Ve,” diye devam eder gülümseyerek, “görünüşe göre hep bizden bir adım öndeler. Demek ki bu Federasyon takımının da arada sırada doğru söylediği oluyormuş.”

“Ha-ha-ha. İyi espriydi.”

Yüzünü buruşturarak, “Hayır, son derece ciddiyim,” der. Aslında bu konuda ne kadar mantıklı hareket ettiklerini takdir etmekten çekinmiyordur.

Yaptıkları propagandayla tam da gerçeği karavanadan vurmuşlardır. Kapitalistler bile mükemmel değildir.

Fakat… Aynı zamanda, Tanya sırıtır. Hatalarını kabul etmekten aciz Komünistlerin aksine, kapitalistler başarısızlıkları doğal bir olgu olarak kabul ederler. İnsan mühendisliğinin doğru uygulanışı işte budur. Varlık X gibi kendilerini mükemmel ve hatasız gören tiplerden gına gelmiştir artık. Kapitalizmin gücü uyum sağlayabilmesinde, gelişmesinde ve evrimleşmesinde yatar.

Ve “olması gerekenler” açısından, her şeyin nasıl olması gerektiğine dair bir ideale sahip olmak söz konusu olduğunda Komünistler, ben de dâhil olmak üzere kapitalistlerden kesinlikle bir iki adım öndedir. Uçurumun kenarına kadar gelme cesaretini gösterdikleri için haklarını teslim etmemek haksızlık olurdu.

“Yine de yağmalama konusundaki verimliliklerini takdir etmek zorunda kalmak sinir bozucu. Pekala, Albay Calandro’ya yıkılmış metruk kiliseyi gezdirelim de kanunlara saygılı yüreği biraz ferahlasın.”

“Ah doğru ya, hâlâ başımızdaki o belayla uğraşmamız gerekiyor.”

“Binbaşı Weiss, ağzınızdan çıkana dikkat edin. Uluslararası bir krize yol açabilirsiniz.”

“Bağışlayın efendim…” Sadece cephe hattı ile geri bölge arasındaki uçurumu bir kez daha hatırlamış oldum.”

“Ben de öyle, Binbaşı.” İşin şakası bir yana. Tanya derin bir iç çekerek, “Bir kiliseyi topa tutacağımızı sanmasına hâlâ inanamıyorum…” demekten kendini alamaz.

“Hakikaten. Ben bile uluslararası hukuka ve standartlara uyuyorum.”

Aynen öyle, diye geçirir içinden Tanya. Calandro ne ara, farkına bile varmadan ev sahiplerine barbar gözüyle bakmaya başlamıştı ve bu durum Tanya’nın hiç ama hiç hoşuna gitmiyordu.

“Kanunları gayet iyi biliyorum, bu yüzden bana barbar denmesini kabul edemem. Bu gerçekten büyük bir haksızlık.”

3 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, CEPHE HATTI YAKINLARI, MUHAREBE GRUBU GARNİZONU

Ele geçirilen bir binada zafer uykusu çekmek kulağa havalı geliyor olabilir. Ama aslında, eski bir binanın bir köşesini yatak niyetine kullanabilmek bile konfor açısından muazzam bir lüks.

Güzel bir uykunun ve insan gibi yapılan bir kahvaltının ardından Tanya, nihayet medeni bir gün geçireceğini düşünüp alaycı bir şekilde gülümsediği anda karargâhtan bir mesaj alır.

Üst kademedekiler sadece canlarının istediğini yapıyor. Tanya’nın yalnızca tek bir iç çekmeye hakkı vardır. Sonrasındaysa yapabileceği tek şey emre ciddiyetle itaat etmektir.

Toplantı için bir araya gelen Muharebe Grubu subaylarına basitçe geri çekileceklerini bildirir.

Hava büyücü taburunun subayları bunu nispeten çabuk kabullenir; merkezin saçmalıklarına alışkın olmalılar. Şaşırtıcı bir şekilde söylemek gerekir ki… Yüzbaşı Meybert, Yüzbaşı Ahrens ve Üsteğmen Wüstemann bile pek hoşnutsuz görünmüyorlar ki bu az buz bir şey değildir.

Yani bir bakıma beklendiği gibi tepki veren kişi Üsteğmen Tospan mı oluyor?

“Geri çekilme emri mi? Müsaadenizle, bir yerleşim alanını henüz baskı altına aldık ancak savunma mevzilerimizi tahkim etme işi gayet sorunsuz ilerliyor. Buna neden gerek olduğunu anlayamıyorum—”

“Yani? Ah, şey, lafınızı kesmek istememiştim. Bu güzel bir fırsat. Lütfen lafınızı bitirin, Üsteğmen Tospan.”

“Savunma yapabiliriz. Bu mevziyi neden terk etmek zorunda olduğumuzu anlamıyorum. En kötü ihtimalle düşman burayı geri alacak ve bölgedeki tutunuşunu güçlendirmesi için ona zaman vermiş olmayacak mıyız?”

“Güzel bir soru, Üsteğmen Tospan.” Tanya başıyla onaylar ve bir acemiyi eğitmekten kaçınmayarak mevcut durumu nasıl algıladığını sorar. “Olayları böyle mi değerlendiriyorsun?”

“Evet, Albayım. Ön cephedeki koşullar o kadar da kötü değil. Federasyon Ordusu ile girdiğimiz karşılaşma muharebesine rağmen tutunduğumuz noktaları sağlamlaştırmıyor muyuz?”

Vay be! Beklediğinden çok daha mantıklı konuşuyor. Gelişimine tanık olmak onu hoş bir şekilde şaşırtır. Baskı altına alma harekâtında piyade birliğinin gösterdiği performansı da hesaba katarsa, adamın en azından asgari işi kotaracak kapasitede olduğunu kabul etmesi gerekir.

İşte bu yüzden onu yetiştirmek için gereken tüm çabayı gösterir.

“Karasal açıdan bakıldığında durum muhtemelen öyle görünüyordur.”

“Yani ne demek istiyorsunuz…?” Tospan’ın yüzündeki şaşkın ifade, iş uygulamaya gelince katetmesi gereken yol olduğunu gösterir. Bir söyleyip on anlayan türden bir adam değil.

Ne yazık ki o da Tanya’nın subaylarından biridir.

Yine de bir asker olarak eldeki imkânlarla en iyisini yapmak doğal bir gerekliliktir. Üstelik Tospan da kendince çaba göstermektedir. Bir üst subay olarak ona rehberlik etmek hususunda hiçbir şikâyetim yok. Eğitim konusunu kendim için bile biraz fazla abarttığımı hissediyorum ama iyi bir vatandaş olarak bu son derece doğal.

Öte yandan Tanya yüzünü buruşturup belirtmekten kendini alamaz: “Geleneksel iki boyuta tıkılıp kalamazsın. Modern harp üç boyutludur!”

“Ha?”

Tospan hâlâ durumu kavrayamayınca Tanya durumu açıklaması için bir hava büyücüsünü görevlendirir. “Binbaşı Weiss, hatlar havadan nasıl görünüyor?”

“Fazlasıyla karmaşık, efendim.”

Hem Meybert hem de Ahrens anladıklarını belirtircesine başlarını sallarlar; büyü subayı olmasalar da gerekli eğitimi almışlardır. Tospan’ın boş bakışları ise daha fazla eğitime ihtiyacı olduğu anlamına geliyordur.

Yine de bir söylenenden onu çıkaramıyor diye hemen adamı suçlamak doğru olmaz.

Alt rütbeli bir subay için mevcut standart budur. Peter İlkesi çok iyi ifade edilmiş bir tespittir; adamın rütbesini yükseltmeden ondan daha fazlasını beklemek bencillik olur.

“Senin perspektifinden bakıldığında düşman üzerinde baskı kurmuşuz gibi görünüyor.”

“Evet, komutanım. Benim birliğim gibi diğerleri de ilerlediği sürece neden—”

“Bu yanlış bir tespit sayılmaz ama tamamen yüzeysel bir bakış açısı. Yukarıdan bakıldığında en uçtaki hattın tam bir karmaşa içinde olduğu söylenebilir. Beni dinle, Üsteğmen.” Açıklamasına devam eder. “İşlerin şu anki gidişatında harekâtı sorunsuz yürütmek son derece zor olacaktır. Örneğin.” Somut bir örnek verir. “Senin birliğin için topçu desteği talep ettiğimi varsayalım. Şimdi, düşman mevzisinin tam burnunun dibinde olduğunu düşün… Yanlışlıkla havaya uçurulmak istemezsin, değil mi? Veya doğrusunu söylemek gerekirse topçuların böyle pervasız bir emri kabul edeceğinden bile şüpheliyim.” Yan tarafa göz attığında topçu subayının kaşlarını çattığını görür.

“… Sorumluluğunu alabileceğimiz bir mesafe değil. Üsteğmen Tospan’ı düşmanla birlikte havaya uçurma emri almadığımız sürece…”

Tam da Yüzbaşı Meybert bu kelimeleri sarf ederken gerçekleşir.

Sanki verilen bir işaretmişçesine top mermilerinin patlama sesleri yankılanır. Vurulmaya alışkınsanız, istemeseniz bile o sesi tanırsınız. Yakında ve ateş altında olan biziz.

“Topçu ateşi mi?!” diye bağırır birisi ve karargâhtaki tüm subaylar aynı anda aynı korkuya kapılır.

“Düşman saldırısı mı?! Olacak iş değil…! Keşif…”

Neler oluyor? Tanya tam bunu sormak üzereyken topçu subayı Meybert avazı çıktığı kadar bağırır: “Arkamızdalar! Ateş arkamızdan geliyor!”

Ancak bombardımanın arkadan geldiğini duyan Tanya başını sallar. “İmkânsız!”

Düşman arkamıza sızacak ve biz üzerimize ateş açılana kadar bunu fark etmeyeceğiz öyle mi?! Gerçekten o kadar mankafa mıyız biz? Tanya, Meybert’in söylediklerini kabullenemez.

Fakat bu konuda Meybert profesyonel bir topçudur.

“Bunlar kesinlikle bizim topçularımız! Kaza eseri dost ateşine maruz kalıyoruz!”

Ne—?! Bir anlık nutku tutulmanın ardından Tanya adamın muhtemelen haklı olduğunu anlar.

Ren cephesinde de topçularımızın o sinir bozucu hesaplama hataları yüzünden vurulmuştuk…

Ancak bir patlama daha gerçekleşir. Ve bu sefer çok daha yakındır!

“Bunlar… bunlar gözetleyici kullanıyor! Asıl bombardıman geliyor!”

Meybert’in uyarısı sayesinde durumu çok daha iyi kavrayan Tanya dilini şaklatır. Bu basit bir hesap hatası değil! Çok daha beteri! Bizi düşmanla karıştırdılar!

Nişan topu bir el ateş edip atış tanzimi yapıyor. Onları yönlendirme konusunda tecrübeliyim. Ve daha önce de böyle hedef alınmıştım. Ama kendi adamlarımızın bana ateş açacağı hiç aklıma gelmezdi!

“Tüm birlikler, siper alın! Derhal sığınağa! Ve gözünüz gökyüzünde olsun.”

Tanya tecrübelerinden bilir: Gözetleyici büyücüyü durdurabilirseniz, atışı en azından geciktirebilirsiniz.

“Kahretsin, başka çarem yok!”

Elenium Tip 95’in ezici gücüyle bir elektronik karşı tedbir büyüsü meydana getirir. Hava sahasındaki tüm haberleşmeyi geçici olarak felç eden Tanya, dışarıda bir yerlerde olması gereken gözetleyici büyücüye alenen cinayet arzusu saçan bir sesle haykırır.

“Tanrı adına size diyorum ki! Burası Semender Muharebe Grubu! C-39 karesinde kendi birliklerine ateş açan aptallar, ateşi derhal kesin! Bende Tanrı’nın ne merhameti var ne de sabrı!”

“Semender Muharebe Grubu mu? Şey, çağrı kodunuz neydi…?”

“Ahmak! Üstümüze ateş açtıktan sonra bir de utanmadan soru mu soruyorsun!” diye köpürür Tanya. Buna gerçekten tahammül edemiyordur. “Ateşi derhal kessinler! Beni dinle.” Öldürme arzusunu kelimelerine yoğurarak öfkesini havadaki o tufeyliye kusar. “Semender 01’den gözetleyici büyücüye! Nerede uçuyorsun sen, seni oksijen israfı herif?”

Karşı taraftan gık bile çıkmadığına göre, bu işi lafla çözmeyi ummak bile imkânsız. O çekilmez amatörlere karşı öfkem kabarmaya devam ederken, Tanya’nın kendi tarafındaki birini düşürmek zorunda kalabileceği gerçeğini kabulleniyorum.

Uyruğu veya teşkilatı ne olursa olsun, bana ateş açan herkes düşmandır. Bana ateş eden her aptalın düşmanım olduğu mantığı şiddet içerse de yanlış değildir.

“Teşhis sinyali hazır!”

“İşaret fişeğini fırlatın öyleyse, çabuk!”

Emir subayının hızlı müdahalesi tam bir profesyonel işidir. Şu amatörlere günlerini gösterin! Emri verir. İşaret fişeğinden yükselen dumanı dikkate almazlarsa, o zaman misilleme yapmak zorunda kalacaktır.

“İşte orada! Gördün mü?!”

“Şey, görüyorum ama…”

“İkinci kez söylemeyeceğim! Görerek atışı derhal kesin! Aksi takdirde Dost-Düşman Tanıma sisteminiz ne derse desin, sizi düşman sayıp karşı taarruza geçeceğim!”

“N-neden sizin birliğiniz orada?”

“Kılık değiştirmiş düşman olduğumuzu mu sanıyorsun? Pekala. Semender Muharebe Grubu’na tesir ateşi açmayı bir dene bakalım. Hava büyücü taburu tüm gücüyle batarya bastırma taarruzuna kalkışacaktır!”

Bir topçu tümenini ezip geçebileceğimizden eminim. İmparatorluk Ordusu’nun bataryaları nispeten zayıf, bu yüzden onları tek hamlede yok edebilirim… Böyle bir konuda bu kadar kendinden emin olmak ne kadar da kasvetli bir şey!

“Ren cephesindeki skorumun öylesine bir rakamdan ibaret olmadığını illa size öğretmem mi gerekiyor?!” Tanya’nın ciğerinden sökülüp gelen öfke ve nefret dolu ses tonu, ne kadar ciddi olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Kendi tarafındaki birliklere saldırmak istemiyordur. Ancak Karneades’in Tahtası hukuk alanında da geçerlidir.

Boğulmamak için kendi tahtamı koruma hakkım var.

Kalkanım olan Semender Muharebe Grubu’nu zayıflatmaya çalışan bu aptallara karşı en azından Bay Ildoa’yı korumak adına topçuları ezip geçmek bir acil durum tahliyesi hükmündedir.

Tepkileri yavaş kaldığından Tanya sinirle bağırır. “Tabur, karşı taarruz için çıkışa hazır olun! Ateş açarlarsa onları düşman kabul edin!”

“Anlaşıldı, Albayım!”

Cephe hattında dostu düşmandan ayırmanın tek bir kriteri vardır: Size ateş edip etmedikleri. Bu kadar basit. Dost-düşman tanıma sistemleri, teşhis sinyalleri, takılan rozetler ya da başka şeylerle ilgili laf kalabalığı yaparak bu temel gerçeği değiştiremezsiniz.

“Bize ateş açarsanız, Federasyon topçu birliklerine ne yapıyorsak size de aynısını yaparız! Oradaki sorumlu her kimse derhal bana bağlayın! Özür dileyecek! Yapamıyorsa da sonuna kadar savaşırız!” Tanya öfkesini gizlemeye çalışmıyordu bile. Tam o sırada, şifreli telsiz alıcısının çığlık çığlığa çaldığını fark etti.

“K-Karargâhtan Semender Komuta Yerine, ses verin—acil! Ses verin—acil durum!”

“Semender 01’den Karargâha, durumu açıklayın.”

Açık kanaldan olmadığına göre sorun yok herhalde.

“Açık bir yanlış teşhis vakası. Gözlemci büyücü yeterince eğitilmemişti…”

Ancak “yanlış teşhis” sözünü duyan Tanya çileden çıktı. “Mazeretlerinizi ileriki bir tarihte resmi olarak—yazılı metin halinde—istiyorum! Kendi topçumuzun gözlemli ateşi altındayken moralimizi nasıl yüksek tutmamızı bekliyorsunuz?!”

“Gözlemci büyücünün hatasıydı. Çatışmalar son derece karmaşık olduğu için…”

“Standart prosedürü bile bilmiyorlar mı?! Teşhis sinyalleri ve iletişim şifreleri ne güne duruyor?!”

“Çok özür dileriz. Kendisine resmi bir özür mektubu yazdıracağım…”

Ah, tam bir bürokratik yanıt.

“Harika! Bir nüshasını Genelkurmaya, bir nüshasını da buraya gönderin! Sonrasında da resmi olarak kınanacaksınız!” Tanya ahizeyi sertçe yerine koydu ve tekrar patlamadan önce derin bir nefes aldı. “Bu lanet amatörler! Savaşı ne sanıyorlar bunlar?! İmparatorluk askerlerinin canı söz konusu burada! İşinizi ciddiye alın! Teyit almadan iş yapmak da ne demek, benimle dalga mı geçiyorsunuz?!”

Bu insanların hayatı. Onları geri getirmenin ya da telafi etmenin imkânı yok.

Öylesine yapılmış yanlış bir bombardımana ne olursa olsun müsamaha göstermeyeceğim. Bu, insanların hayatını tehlikeye atan devasa bir skandal—ne düşünüyor bunlar? Tanya, profesyonellik eksikliğinin yol açtığı bu felaket karşısında dehşete düşmüştü.

“Kahretsin! Bizim gözlemci büyücülerimiz neden kendi birliklerimizi düşmandan ayırt edemiyor?! Onlar neyi gözlemliyor ki o zaman?!”

Düşmanın ateşine maruz kalmayı anlayabilirim.

Karşılık veririz, olur biter. Gayet adil.

Ama kendi topçun tarafından vurulmak adil değil.

Baraj ateşinde top arızası veya benzeri şeyler yüzünden yaşanacak bir kazayı bile kabul edebilirim. Sırf bir bombardıman planlandı diye mermi yörüngelerinin yüzde yüz kesinlikle hesaplanması beklenemez.

“Zayiat raporunu verin!”

“Ciddi bir kayıp yok. Savunma mevzimize sadece birkaç mermi düştü; göze batan bir zayiat olmayacaktır.”

Binbaşı Weiss duraksamadan yanıt verince Tanya tekrar sormak zorunda kaldı: “Ne? Emin misin?”

“Evet, Albayım.”

Komutan yardımcısı ona teyit edilmemiş bir rapor sunmazdı. Bunu bildiği için onun ciddi olduğunu anladı.

“… Bunu… duyduğuma gerçekten çok sevindim.”

“Offf… ,” diye rahatlamayla iç geçirdi. Böyle bir şey yüzünden zayiat vermek çıldırtıcı derecede saçma olurdu. Birliklerinin ateşe tutulmuş olması onu küplere bindiriyordu ancak hiç kayıp vermedikleri haberi, öfkeden köpüren kafasını yatıştırmaya yetecek kadar umut verici bir gerçekti.

“Teyit etmek için soruyorum, tanklarda ya da toplarda bir hasar var mı?”

“Hayır, komutanım. Gerekirse topçu birliğine karşı ateş açmaya hazırız.”

“Ha-ha-ha, şu an buna gerek kalmamış gibi görünmesine bayıldım.”

Komuta merkezindeki gerginlik gözlerinin önünde dağılıyor, ortama yeniden sıcak bir hava hakim oluyordu. Sıfır hasar, bu uğursuzluğun içindeki tek teselliydi.

Sabır, diye düşündü Tanya, ama dertleri bununla da bitmiyordu.

“Müsaadenizle, Albayım.”

“Albay Calandro? Dost ateşiyle ölürseniz uluslararası bir kriz çıkacağından korkuyordum. Güvende olduğunuzu gördüğüme çok sevindim.”

Calandro sapasağlam bir halde içeri girdi.

“Evet, neyse ki iyiyim. Topçu birlikleriniz şaşırtıcı derecede özensizmiş.”

“Ve bu sayede hayatta kaldık. Onların bu acemiliğine sevineceğim bir günün geleceği hiç aklıma gelmezdi. Tabii, en başta üzerimize ateş açılmasının sebebi de bu acemilikleri olabilir.”

“Ha-ha-ha.”

Aptallar, aptallıkları yüzünden alay konusu olur. Bu, doğanın bir kanunudur.

“Yine de birliğinizi takdir ettim. Gerçek bir tesir ateşinden çekinerek sığınaklara çekildiniz, ancak bunun yürütülüşündeki verimlilik… Topçu ateşine karşı savunmanız gerçekten etkileyici. Adamlarınızı epey iyi eğitmişsiniz anlaşılan.”

“Beni utandırıyorsunuz. Sadece Ren cephesinde pek çok topçu muharebesi atlattım, hepsi bu…”

“O dehşeti bizzat tecrübe etmediğim için belki de bunu kavramam imkânsızdır. Tecrübenin önemini bir kez daha net bir şekilde gözler önüne seriyor.”

“Evet, emir subayım, komutan yardımcım ve ben bu konuda oldukça zenginiz.” Zor zamanlardan geçmiş seçkin askerler olduklarını ima ederek hafifçe böbürlenir.

“Peki o halde, neden geldiğimi bildiğinize eminim… Ne olduğunu açıklamanızda bir sakınca var mı?”

“Elbette.” Calandro merakını dile getirince Tanya ona dert yanar. “Açıkça söylemek gerekirse, tahmin ettiğiniz üzere kendi topçumuzun ateşine maruz kaldık. Sebebi ise gözlemci büyücünün bizi Federasyon birlikleriyle karıştırmasıydı.”

“Karıştırmak mı? Vay be, ‘savaşın sisi’ dedikleri bu olsa gerek, değil mi?”

“Kesinlikle. Ama neyse ki hiçbir şekilde vurulmamayı başardık.” Tanya bunun bu talihsizlik içindeki tek teselli olduğunu belirtir fakat Calandro ona şüpheyle bakar.

“Benim de merak ettiğim şey tam olarak bu, Albayım. Tesir ateşine başlamadan önce onları durdurabilmenize şaşırdım. Bunu dünyada nasıl başardınız?”

“Efendim? Telsizle ulaştım, şifreyi verdim ve ateşi kesmelerini söyledim.”

“Ki bu gerçekten de muazzam bir koordinasyon başarısı… Peki bunu tam olarak nasıl gerçekleştirdiniz? İşin teorik kısmını bir kenara bırakırsak, pratik detayları kavrayamıyorum. İleride faydalanmak adına bunu bana anlatabilirseniz harika olur.”

“Canımızı ortaya koyuyoruz neticede; sadece tüm güvenlik mekanizmalarımızın tıkır tıkır işlemiş olması söz konusu.”

“Yani detay noktaları açıklayamıyor musunuz? Bir askeri gözlemci olarak bu tür bilgilere çok ihtiyacım var.”

“Anlıyorum,” der Tanya, ama kibar gülümsemesinin altında alayla sırıtmaktadır. Yağma yok.

Ne kadar üstelerse üstelesin, onları tehdit ederek durdurduğunu adama söyleyecek hali yok ya!

Hele bir bunu kayıtlara geçirmeye kalk! Resmi kayıtlara geçen bir şey, resmen yaşanmış sayılır. Yanlışlıkla ateşe tutulduğum ve onları tehdit ettiğim kayıtlara geçerse bu özgeçmişimde bir leke olur!

Bu, anlık bir öfke anındaki mantık yürütmeden farklı bir durum. Uzun vadeli varlığını koruma üzerine düşünecek bir nefes alma alanı bulduğunda, görünüşü kurtarman gerekir.

Mükemmel bir özgeçmiş, mükemmel bir kariyer, mükemmel bir gelecek. Bu üçlü set, hayatı pahasına korunmalıdır.

“Önce dost-düşman teşhis sinyali, ardından da duruma uygun bir görüşme. Bir de Tanrı’nın lütfu. Evet, sanırım hepsi bu kadar.”

Calandro, meşgul olduğumu anladığından ya da durumu biraz daha gözlemlemek istediğinden “Anlıyorum” ve “Teşekkür ederim” diyerek odadan çıkar.

Hangisi olursa olsun, gittiğine şükrediyorum.

“Böyle bir beceriksizlikle uğraşmak zorunda kaldığıma inanamıyorum… Bu aptalları cepheye gönderen eğitmenlerin Allah belasını versin. Gözlemci hassasiyeti, İmparatorluk Ordusu’nun ateş gücünün temelidir!”

Eğer bu konuda gevşemeye başladıysak, geleceğimiz karanlık demektir.

“… Kayıplar sınıra dayandıkça, takviye birliklerin kalitesi de ister istemez düşüyor.”

“Biliyorum, Binbaşı Weiss.”

Kıdemli askerlerin yerine acemileri koyup işlerin hiçbir sorun yokmuş gibi tıkır tıkır işlemesini beklemek daha garip olurdu zaten… Genelkurmay gerçekten bu kadar aptalca bir hüsnükuruntuya mı bel bağlıyordu?

Hmm… Tanya bir an için düşüncelere daldı.

Sakinliğini kazandıkça, tüm bunlar ona daha da tuhaf gelmeye başladı. Ordunun savaş gücünün tükenmekte olduğu herkesçe bilinen bir gerçekti. Çömezleri cepheye sürmenin teorik olarak mantıklı bir son çare önlemi olduğunu inkâr edemezdi.

Ama olan şey bu değildi. Asıl önemli nokta, İmparatorluk Ordusu’nun elinde hâlâ sağlam personelin bulunuyor olmasıydı. Azalmak ile tükenmek iki farklı şeydir.

“… Anavatanın aklı başından gitmediyse, ortada garip bir şeyler dönüyor demektir.”

Tam anlamıyla bir kepazelikti. Bunun bir anda durduk yere ortaya çıktığını hayal etmek zordu. Sigorta istatistiklerinden bahsetmiyorum ama genellikle bir kazadan önce pek çok küçük stres ve gerginlik birikir.

Bu seferki olay basit bir hatadan çok daha büyük görünüyordu. Yani birliklerin kalitesi bu kadar radikal bir şekilde değişti mi? Sadece birkaç gün içinde mi?

“Geçtiğimiz birkaç gün içinde, dün gelen ilerleme emri ve bugün gelen ani geri çekilme emri var.”

Parmağında oynatılmak dedikleri bu olsa gerek. Normalde bu, İmparatorluk Ordusu’nun ne kadar büyük bir kaosla karşı karşıya olduğunun bir göstergesi olurdu.

Normalde tabii…

“…” “Sahada kargaşa yaşanmaması daha büyük bir sürpriz olurdu ama şu anda işler aslında oldukça düzenli mi seyrediyor?”

Amacın kasıtlı olarak cephe hatlarını karıştırmak olabileceğini düşündü ama ne olursa olsun bu çok hızlı bir çark edişti. “Hatlar karıştı, şimdilik geri çekilin” demek kolaydı ama bunu hayata geçirmek çok daha zordu.

Düşman burnunun dibindeyken geri çekilmek o kadar kolay olsaydı, artçı birliklere asla ihtiyaç duyulmazdı.

“…” “…Ama üst kademe bunu yapmamızı istiyor.”

Ve zihninde ekler. Hiç kargaşa yaşanmadığını söyleyemeyiz. Fakat çömezlerle dolu bir birlik için, adamlar şimdiye kadar nispeten organize bir şekilde hareket ettiler!

Bu aşırı derecede şüpheli bir durum. Bir yerlerde birileri ipleri elinde tutmuyor olsaydı böyle bir şey gerçekleşemezdi.

“Bu durumda asıl soru, bu aktörün amacının ne olduğu.”

Mütevazı bir ilerleme, bir çatışma ve hatların derlenip toparlanması. Kitaba göre hareket ediyor olsaydık emir muhtemelen bir savunma mevzisi kurulması yönünde olurdu, ama… …bu kadar aceminin ön saflarda ne işi var? Deneyimli askerleri boşa çıkararak ne yapmayı planlıyorlar?

“Keşif taarruzu mu? Ama bütün hatları ileri kaydırmak istiyorlarsa…”

Normalde sadece bizimki gibi bir Muharebe Grubu gönderilirdi. Tüm orduya ihtiyaç duyacağınız bir şey değildir bu ve koskoca bir kolorduyla keşif taarruzu yapmak İmparatorluk Ordusu’nun adetlerinden sayılmaz.

“Albayım? Bir sorun mu var?”

Tanya epeydir kendi dünyasına dalmış olduğunu aniden fark etti. Bunu ancak emir subayının dik dik bakarak kendisini dürtmesiyle anladı.

“Ah, hayır, sadece düşünüyordum. Subaylığın kötü bir alışkanlığı işte.”

Her neyse. Başını iki yana salladı. Sorularını zihninin arka planındaki bir nota bırakıp kendi rolünü hatırlayarak, yapması gereken şeyin basit olduğunu biliyordu.

Karşısındaki durumla yeniden yüzleşti.

Astlarına durumu düzeltecek bir plan sunmalı ve onlara bir sonraki emirlerini vermeliydi.

“Beyler, diğer birlikteki o mankafalara saldırmak zorunda kalmadığımıza sevindim. Albay Calandro’nun başına bir şey gelseydi uluslararası bir kriz çıkardı, bundan da sıyrıldığımıza memnunum.”

“Ha-ha-ha!” Tospan da dahil olmak üzere kahkahaya boğulan subayların hepsi Doğu Cephesi’nde sinirlerini çelik gibi sertleştirmiş olmalıydı. Tanya uyum sağlama yeteneğinin güçlü bir kuvvet olduğunu düşünüyordu.

Vay be, hayran kalmaktan kendini alamıyordu.

Artık geriye kalan tek şey, uygun düzeydeki bir gerginliği uygun bir dinlenmeyle dengelemekti. Tanya’nın ve Genelkurmay’ın insan kaynaklarını yöneten diğer üyelerinin görevi de tam olarak buydu. İnsan kaynakları, uygun şekilde yönetildiğinde mükemmel bir şekilde işler.

“Karargâhtan özür ve telafi hediyelerine el koyalım. Bu talebi, aramızdaki en acımasız kişi olduğu rivayet edilen kişiye, Teğmen Serebryakov’a bırakıyorum!”

“Ne—? B-Ben itiraz ediyorum, Albayım!” Fakat Serebryakov’un kem küm ederek yaptığı itiraz, Muharebe Grubu içindeki azınlık görüşüydü. Subayların hepsi onun tarafından defalarca yolunmuş olmalıydı.

“Komutanımızdan da bu beklenirdi, astlarını her zaman çok iyi gözlemliyor.”

“Evet, en azından insan sarraflığı konusunda yanılmadığımı umuyorum, Yüzbaşı Ahrens. Ama kendisi sadece büyücü subayları soymakla kalmadı, değil mi?”

“Onunla kâğıt oynamayı kesinlikle hiç istemem.” Ahrens bunu mırıldanırken gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı. Bu da Serebryakov’un onu birden fazla kez yendiği anlamına geliyordu.

Etrafına şöyle bir bakındığında tüm subayların bu görüşe katıldığını gördü.

“Yüzbaşı Meybert, Teğmen Tospan, yüzlerinizdeki ifadeden anladığım kadarıyla Yüzbaşı Ahrens ile aynı fikirde misiniz? Duydunuz mu bunu, Binbaşı Weiss?”

“Duydum elbette. Ne büyük utanç. Gerçekten son derece acımasız.”

Karşılıklı iç çekişler mükemmel bir uyumla sergilendi.

Hafif bir sohbet konusu olarak fena sayılmazdı. Belki biraz sevimsiz bir şeydi ama birlikte çalışacaksanız ortak bir mizah anlayışını paylaşmak önemliydi. Tanya astlarıyla bu şekilde bağ kuramadığından endişeleniyordu, bu yüzden kullanışlı bir malzeme bulduğunu hissetti.

“… Düşmana merhamet edin diyecek değilim, ama dostlarınıza ve yoldaşlarınıza karşı bu kadar kalpsiz olma konusunu yeniden düşünseniz iyi edersiniz.”

“Albayım?! Binbaşım?!”

“Ha-ha-ha!” Muharebe Grubu Karargâhı içinde yeniden yükselen kahkahalar, o kıymetli normalliğin geri dönmekte olduğunun bir işaretiydi. Uyum paha biçilemezdi.

“Pekala beyler. Bu meseleyi tatlıya bağladığımıza göre bu kadar yeter. Daha sonra ne istediğinizi Teğmen Serebryakov’a iletmeyi unutmayın.” Tanya sadede gelmek için yüz ifadesini ciddileştirdi. “Ön cepheyi derleyip toplamak adına belirlenen hatta geri çekilmemiz gerekiyor. Binbaşı Weiss, artçı birlik sizsiniz. Yüzbaşı Ahrens, güzergâhımızın güvenliğini sağlamaktan siz sorumlusunuz.” Şöyle bir göz gezdirdiğinde, ne yaptığını bilen tecrübeli askerlerin yüzleriyle karşılaştı. “Yani hava büyücü taburu mobilite avantajıyla artçıyı koruyacak, zırhlı birlikler de yarma gücüyle çıkış yolunu açacak. Sağlam bir geri çekilme için hazırlıklarımızı yapalım!” Niyetini net bir şekilde ortaya koydu. “Teğmen Tospan, Yüzbaşı Meybert’in emrinde hareket edin. Topçunun geri çekilmesine yardım edin. Teğmen Serebryakov, siz de onlarla gidip Albay Calandro’ya refakat edeceksiniz.”

“Anlaşıldı!”

Bunu emir subayına devredebilmesi, harika bir emir subayına sahip olduğunu gösteriyordu. Böyle bir desteği her yerde bulamazdınız. Serebryakov’a teşekkür etti ve en az onun kadar güvenilir olan diğer subaylarına görevlerini dağıttı.

“Pekala, Binbaşı Weiss, Teğmen Grantz. Her zamanki gibi en son biz çıkıyoruz. Yöneticilere fazla mesai ücreti ödenmemesi ne kadar da can sıkıcı bir durum.”

“Her zamanki gibi desene. Ama ben alt rütbenin de altındayım, bu yüzden fazla mesai ödenek başvurusunda bulunmak isterim.”

“Ha?” Grantz’ın kendisinden beklenmeyecek bu takılması karşısında hazırlıksız yakalanan Tanya, şaşkınlıkla mırıldandı. Doğru ya, Weiss orta kademedeydi ama Grantz hâlâ alt rütbedeydi. “Teğmen olmanın ayrıcalıkları işte. Pah, buna itiraz edemem. Sana fazla mesai ödeneği başvurusu için bir form temin edeceğimden emin olabilirsin. Hukuk ve İdari İşler Dairesi’ne onaylatabilirsek, ek ödemeni alırsın.”

“… Nezaketiniz gözlerimi yaşartıyor.”

“Ha-ha-ha. Şöyle düşün; her an havalanmaya hazır bir hava büyücüsü olmanın içinde uçuş, hızlı müdahale ve fazla mesai ödeneklerinin hepsi dâhildir.”

“Anavatandan gelen bir yöneticiden de tam olarak böyle bir laf beklenirdi.”

Ellerini teslim olurcasına kaldırdığı noktada Grantz, aralarındaki güç farkını tam olarak kavramış olmalıydı. Harika, diye düşündü Tanya, Weiss’a çarpık bir tebessüm göndererek.

“Ne de olsa ben Harp Akademisi’nden çıkma bir Genelkurmay subayıyım, unutma. Askeri idare ve bürokrasi hakkında bir iki şey bilirim.”

“Öyleyse?”

“Elimde olsa, o nezih masa başı işlerden birini kapardım.”

Weiss, bunu beklemediğini belli eden bir ifadeyle mırıldandı: “Yani geri hizmette mi çalışmak istiyordunuz, Albayım?”

“Kesinlikle, Binbaşı. Belki de ben sizden farklı bir kumaşa sahibimdir. Ön saflarda hizmet etmek için can atıyormuşum gibi bir durum yok.”

“İşte buna gerçekten şaşırmak denir.”

“Neden öyle dediniz?”

“Neredeyse her cephede savaşmış bir subayın söyleyeceği türden bir şeye benzemiyor da ondan.”

“Orası kesin.” Weiss’ın bu yorumu karşısında Tanya derin bir iç çekti. Neredeyse hiç devamsızlığı yokmuş gibi görünen bu mükemmel sicilini kendisi bile garipsiyordu. Belki de iş-yaşam dengesine biraz daha dikkat etmesi gerekiyordu.

“Bunun tam tersi olsaydı ne kadar iyi olurdu—hem de ne kadar iyi! keşke bu doğru olmasaydı.” Acı acı gülümseyip başını salladı. “Yine de dünyayı arzuladığınız şekle sokamazsınız. Norden’deki çatışmalara bulaştığımdan beri, savaşla aramda bir kader bağı var gibi görünüyor.”

Ya da daha doğrusu Varlık X tarafından bu dünyaya fırlatıldığımdan beri mi demeli? Kötü niyetli varlıklar, medeni ve iyi insanlar için beladan başka bir şey getirmiyor gerçekten.

“Ha-ha. Kader dedikleri şey bu olsa gerek.”

“Kader mi? ‘Nein!’ diye haykırabilseydim ne kadar rahatlardım, tahmin bile edemezsiniz!” Derin bir iç çekti. “Biz burada bu saçma sapan sohbeti yaparken bile savaştayız. Benim gibi sağduyu sahibi biri için bu gerçekten acı verici.”

“Müsaadenizle, efendim, ben de katılıyorum.”

“A, anlıyorsun demek? Harika, Teğmen Grantz.”

“Gerçekten de öyle,” diye söze giren Binbaşı Weiss da Grantz ile en az Tanya kadar vakit geçirmişti. Muhtemelen onun da aklından geçen birkaç şey vardı. “Katettiğin mesafeden etkilendim doğrusu. O halde basit bir sözlüye ne dersin?”

“Sözlü mü? Ona ne sorduralım?” diye sordu Tanya, ilgisi uyanarak.

“Hmm, savaşın gidişatını açıklatmamıza ne dersiniz?”

“Güzel. Pekala, başlayalım o zaman. Teğmen Grantz, tıpkı akademideki gibi soruyorum. Bu geri çekilme emrini ve bunun arkasındaki arka planı açıklayın.”

“Emredersiniz, Albayım.” Grantz konuşmadan önce dikleşip kendini topladı. “… Savunma hatlarını yeniden düzenlemek için biraz garip bir yöntem.”

“Nasıl yani?”

“Zamanlama meselesi, Albayım. “Çatışmalar muhtelif yerlerde hâlâ sürerken hatları yeniden düzenlemek sizce de garip değil mi… çatışmalar bittikten sonraya bırakmak yerine?”

“Siz de mi aynı şeyi hissettiniz, hmm?”

“Evet… Siz de mi aynı şeyi düşündünüz, komutanım?”

“… İçimde öyle bir his var ki, belki, sadece belki… anakara büyük bir karşı taarruz planlıyor olabilir mi? Birlikleri kaydırma şekilleri biraz tuhaf. Adeta kasten yapılıyor gibi. Ah, yine de…” Acı bir şekilde gülümsedi. “Bu sadece tek bir subayın tahmini. Sanırım bu kadar gevezelik yeter. Geri çekilme vakti; hadi yapalım şu işi. Cephe gerisine çekilecek ve o mermiler için karargâha teşekkür edeceğiz.”

“““Anlaşıldı!”””

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla