Youjo Senki Cilt 7 – Bölüm 1 / Kargaşa

Kargaşa

20 NİSAN, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİNDE BELİRSİZ KOORDİNATLAR

Yukarıdan, dünyayı kuş bakışı bir perspektifle süzen biri için bu yüksekten manzarayı seyretmek, yeryüzünün ne kadar sonsuz bir monokromluktan ibaret olduğunu gözler önüne seriyor. Üstelik vasat bir avangart sanat eserinden çok daha geometrik.

Fakat dürbünle şöyle bir bakmak bile karada bulunabilecek tek şeyin kaotik ve içinden çıkılmaz bir bataklık olduğunu anlamaya yetiyor. Top mermisi çukurları, çamur, devrilmiş savaş atlarının leşleri, çamur, yaralı askerler ve gözün görebildiği her yerde yine çamur.

Gökyüzünden bakan biri, istemese dahi çamurun nasıl bir tehdit oluşturduğunu acı bir şekilde öğrenmek zorunda kalıyor.

Yeryüzünü hâlâ bir uyuşukluk esir almış durumda; baharın gelişi ise aşikâr ki çok uzak. Hiçbir belirgin hat taşımayan bu topraklar, âdeta bir serabı andırıyor. Haritaya göre tam altımızda olması gereken yoldan eser yok. Hiç kimse bu konumun neresi olduğunu doğrulukla tespit edemezdi.

“Hmph,” diye mırıldanarak başını hafifçe salladı Komutan Tanya.

Sadece yol boyunca uçmaktan ibaret olması gereken göreve ne olmuştu böyle?

“Ana karayolu boyunca ilerlemekten ibaret basit bir emir,” demişlerdi! “Sadece en ileri hatta kadar gideceksiniz,” demişlerdi.

O halde neden kahretsin ki burada gök cisimlerine bakarak konumumuzu tahmin etmeye çalışıyoruz?

Tanya iç çekti. Mevcut konumları, “ön cephe civarında bir yer” ifadesinden daha net tanımlanamıyordu.

Birliğinde ne yol bulma konusunda deneyimli eski kurtlar vardı ne de onlara rehberlik edebilecek yerel birlikler veya rehberler.

Öte yandan, fırtınalarıyla nam salmış Kuzey Denizi üzerinde hava filosuyla birlikte bir ara-ve-yok et harekâtını başarıyla tamamlamış 203. Hava Büyücü Taburu’nun gözü pek askerleriydi bunlar. Nereye giderlerse gitsinler, nerede olduklarına dair kaba bir fikirlerinin olacağına güvenebilirdi. Yönlerini bulmakta bu kadar zorlanmaları için hiçbir sebep yoktu.

Yine de Tanya hayretler içindeydi.

Yakınlarda olması gereken dost birlik mevzilerinden eser yoktu. Haritada açıkça işaretlenmiş olan karayolu çamura batıp yok olmuştu ve bulunmamaları gereken yerlerde düşman askerleri kaynıyordu!

Yollarında ilk kez düşmanla karşılaştıklarında, astının geri dönme önerisini neredeyse kabul edecek olması kesinlikle sebepsiz değildi.

Nihayetinde emirleri hatırladıktan sonra bu teklifi reddetmişti; anakaradan gelen raporlara göre yoldaşları hâlâ burada hattı koruyordu.

Onları kaderlerine terk etmek ne kadar da kolay olurdu! Sonunda bu cazip seçeneği bir kenara itti ve birlikleri görev bilinciyle ilerlemeye devam etti.

Ve elimize geçen şey işte bu. Tanya hayal kırıklığını gizleyemiyordu.

“Neler oluyor burada kahretsin?” Aşağıda karayı istila eden düşman askerlerine dik dik baktı.

İstihbaratın iddia ettiği şeyle bunun uzaktan yakından alakası yoktu. Üzerinden uçtuğumuz bölge dost karakol hattının bulunduğu yer olmalıydı!

Ama gelin görün ki! Aşağıya atılan tek bir bakış, mide bulandırıcı derecede yoğun bir düşman uçaksavar mevziini gözler önüne seriyordu.

Sözde ellerindeki en güncel haritada bundan tek bir kelime bile bahsedilmemişti.

“Siktimin belası. Bizim askerler acemi falan mı?”

Aradaki tezat çileden çıkarıcıydı.

“Düşmanın istihkâm birlikleri profesyonel gibi görünüyor. Gayet iyi, yetkin bir iş çıkarmışlar.”

“… Bu mevziler hattımız çöktükten sonra kurulmuş olmalı. Düşman karşı taarruz konusunda hayli kararlı görünüyor.”

“Haksız sayılmazsınız, Teğmen Serebryakov.”

Buna karşılık yapabileceğimiz tek şey planımızı çöpe atmak.

Buna ağıt yakmak için vakit harcamaktan bile nefret ediyorum.

“… Genelkurmay bunu öngörmüş olamaz,” diye ekledi Tanya, derin bir iç çekmeden önce sessizce dilini şaklatarak.

İçinde bulundukları bu kabul edilemez durum karşısında öfkesi hızla tırmanıyordu. Görev öncesi bilgilendirmede sağlanan istihbaratın çoğunun tamamen işe yaramaz olduğu ortaya çıkmışken bu gayet doğaldı.

Aniden Doğu Cephesi’ne tayin edilmekle ilgili bir sorunu yoktu.

Bu sadece emirlere uymaktan ibaretti.

Genelkurmay “Zıpla,” diyorsa verilecek tek doğru yanıt “Ne kadar yüksek?” olmalıdır. Bu koordinatlara ulaşmalarının söylenmesi de bir sorun teşkil etmiyordu. Genelkurmay’ın gözü kulağı olmamız gerektiğini kabullendim.

“… Biliyorum. Hepsini biliyorum.”

Fakat bunu takip eden sözler yakınmalar, şikâyetler ve hatta küfürler oldu.

“Doğu Ordusu ne halt ediyor?”

Onlara açıkça aptal demekten kaçınmak bile başlı başına bir irade sınavıydı.

Harp akademisinde subay eğitimi almış bir cephe hava büyü subayı olarak Tanya, Genelkurmay’ın neyin peşinde olduğunun farkındaydı. Generaller, özellikle de üst düzey olanlar, bilgi isterdi. Üst düzey komutanların eğitimi, onlara en ufak bir hata yapma korkusunu iliklerine kadar işlediğinden, dürtüsel olarak daima en taze istihbarat kırıntılarının peşine düşerlerdi.

Gerideki komutanların sahadaki mevcut durumu merak etmesi de akıllıca bir tutumdu. Cepheyle ilgilenmek ve incelemelerde bulunmak üzere ekipler sevk etmek, ordu için örnek bir davranıştı. Tek şikâyetim, her şeye rağmen liderlerimizin burada nelerin yaşandığına dair en temel bir kavrayıştan bile yoksun olmaları.

Çoğu insanın “kritik bir hata” olarak adlandıracağı şey işte tam da buydu.

“Bu koşullar altında kendi inisiyatifimizle hareket edip edemeyeceğimizden bile emin değilim. Hükümetin burada neyi başarmak istediğini nereden bilebiliriz ki? Ufacık bir ipucu bile alamamak biraz haksızlık gibi geliyor. Çok geçmeden gülmekten başka yapacak bir şeyim kalmayacak.”

Doğu Ordu Grubu gerçekten çökmüş olsa bile, tam da bu durumla başa çıkması gereken B planının uygulanmasına ne olmuştu? Seçkin Semender Muharebe Grubu, sadece belirlenen koordinatlara yaklaşırken bile düşman hava büyücü birlikleriyle üç kez karşılaşma muharebesine girmek zorunda kalmıştı.

Eğer dost birlikler hâlâ buralardaysa… izinsiz bir geri çekilme yaptıklarından şüphelenilmesini önlemek için ellerinden geleni yapmış olsalar bile, bunun pek bir işe yaramadığı ortadaydı.

O anda Tanya, her şeyi daha da anlamsız kılan bir şey düşündü. “Sadece çile, sıfır kazanç” durumu, komünizm karşıtı olan herhangi birinin ruh sağlığı üzerinde korkunç bir etki bırakıyordu.

“Şimdi akşam yemeğinde ne yiyeceğim ben?” Bu nafile yakınma ağzından sessizce döküldü.

Hedefe ulaştığınızda ikmal yapabilirsiniz. Bize verilen gamsız emir işte böyleydi. Son dakika intikallerinin canı cehenneme. Ordu ikmal hattına erişimi olan bir birlik bizi karşılamadığı sürece, bu gece sıcak bir yemek yüzü göremeyeceğiz.

Bunun uzun mesafeli bir görev olacağını herkes bildiğinden, askerler muhtemelen çantalarına birkaç çikolata çubuğu zulası yapmıştır ama bizi ne kadar idare edebileceğinin de bir sınırı var.

“Kader harbi pisliğin tekiymiş. Ne harika. Gerçekten göz yaşartıcı bir tablo. Genelkurmay’ın tepesine şöyle kaliteli 37 milimetrelik volfram mermileri yağdırmak istiyorum.”

Fakat Tanya’nın göklere küfretmeye bile vakti yoktu. Tam altlarında bir düşman müstahkem mevkii duruyordu. Böyle bir noktada sağa sola söverken dikkatinin dağılmasına ancak canına susamış biri izin verebilirdi.

Zaman asla adil dağıtılmaz. Canınız sıkıldığında başınızı alıp gidecek kadar çok vaktiniz olur; ama böylesi anlarda her bir saniyenin altın değerinde bir karşılığı vardır.

Tanya bir başka hatanın farkına vararak dilini şaklattı. Asıl muharebe görevi varış hedefine ulaştıktan sonra başlayacağı için, tüm birlik normalden daha fazla teçhizat taşıyordu.

Yükü asgari düzeyde tutmuş olsalar bile, eksiksiz bir teçhizat takımı yine de ciddi bir yüktü. Düşman bölgesi üzerinden uçmayı beklemediklerinden, çatışma için elzem olmayan her şeyi fırlatıp atmak bir seçenekti.

Ancak Tanya bundan vazgeçti ve bu fuzuli yükü kabullenmeye razı oldu. Teçhizatını elden çıkarmayı bir saniyeliğine bile aklından geçirecek kişi ancak bir acemi olabilirdi.

Doğu cephesi, İmparatorluk’un hattının en zayıf ve seyrek yayıldığı yerdi. Lojistik felaket durumdaydı ve ikmal hatlarının her an kesilme riski vardı; cephelerin bu kadar karmaşa içinde olmasının sebebi de bugünü yaşıyor oluşumuzdu — en ufak bir hata tam anlamıyla bir felakete yol açabilirdi.

Sırt çantalarımızı şimdi atarsak, bir daha ne zaman ikmal alabileceğimiz tamamen muammaydı. Bu durum, göğüs göğüse çarpışmada daha rahat hareket etmek için memleketteki tatbikat alanında çantasını yere bırakmaya hiç benzemiyordu.

“Tabur komutanından tüm birliklere. Aramızda aceleci davranan biri olduğunu sanmıyorum ama ne olur ne olmaz soruyorum, sırt çantasını atan bir aptal yok, değil mi?”

Ha-ha-ha. Telsiz kanalını dolduran kahkahalar hayra alametti. Birliklerin karşımıza çıkacak her türlü duruma müdahale etmeye hazır olduğunun kanıtıydı. Neşeli kahkahalarla dolup taşan bir iş yerinde kaza oranı oldukça düşüktür.

“Düşman büyücüler yükseliyor!”

Emir subayım uyarıyı verdiği anda tabur çoktan yelpaze düzeninde yayılmış ve savaşa hazır hale gelmişti. Gazi bir ekipten beklenecek kadar seri ve kıvrak bir tepkiydi. Mevzi almak için kimsenin emre ihtiyaç duymadığını gören Tanya’nın içi gururla doldu. Yine de, tüm umudunu iş yerindeki morale bağlayan her yönetici başarısızlığa mahkûmdur.

Uzun soluklu ilerleyiş yüzünden yorgun argın savaşa giriyorsak, bir kaza yaşanma olasılığı mutlaka hesaba katılmalıdır. Hataları önceden öngörüp önüne geçmek için çabalamak, Tanya’nın maaşının hakkını verme şeklinin bir parçasıydı.

“… Sayıca gerideyiz, ha?” diye mırıldandı ve güç dengesizliğini derhal yeniden değerlendirdi. 203. Tabur’un önleme yaparken ateş gücü ortaya koyma kapasitesi açıkça yetersiz kalıyordu.

Sayısal dezavantaj ortadaydı. Kaba bir hesaplama bile sayımızın üç katından fazlasıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu.

Bu durum hiç hoşuma gitmiyor. Bana Kuzey Denizi üzerinde ağır kayıplar verdiğimiz anları fazlasıyla hatırlatıyordu.

Akılcılığa ve özgürlüğe olan sevgimi acil tahliye ihtiyacıyla tarttığımda, güvenlik arzum ağır basıyor.

“Başka çaremiz yok sanırım… Tam bir rezalet.”

“Komutanım?”

“01’den tüm birliklere. Üzerlerine büyük bir şey sallayacağım. Açılın.” Tanya birliklerini uyardı, dilini şaklatmaktan son anda vazgeçerek kendini hazırladı.

Bütün bunları haklı kılan şey, gerçekliğin talep ettiği değiştirilemez hakikatti.

Bunu yapmak zorundayım, diyerek kendi kendime telkinde bulunurken, nadiren kullandığım mücevheri, Elenium Tip 95’i devreye soktum.

Bir an sonra, Tanya mide bulandırıcı derecede tazelenmiş hissetti. Zihnindeki sis sanki dağılmış gibiydi; benliğinin her bir zerresine tam bir berraklık ve muktedirlik hissi doldu.

“Ey Tanrım, dengeyi ve düzeni hayırlı kıl. Huzur ve vaat edilen krallık bizi beklesin!”

“Haaah…” İç çekişi bile enerjiyle dolup taşıyor gibiydi; duyduğu korku hem dayanılmaz derecede korkunç hem de aynı zamanda coşku vericiydi.

“İnatçı gericiler! Sizi göklerden kazıyıp atacağım!”

Telsizden haykırışlar yükseliyordu — hatta belki de sadece ses menziline girecek kadar yaklaşan düşmanların öfkeli bağırışlarıydı bunlar? Bilincimin tam olarak yerinde olmaması dehşet verici.

“Çığlık atın bakalım, Komünistler!” Tanya sesini yükseltti, bir nida atarak öz benliğinin kontrolünü elinde tutmaya çalıştı. “Siz komünist pislikler doğanın kanunlarına karşı geliyorsunuz! Size unutamayacağınız bir ders vereceğim! Gerçekliğin ideolojilerle çarpıtılamayacağını anlamak zorundasınız!”

“İstediğin kadar zırvala! Anavatanımızın ve partinin düşmanını kimse dinlemeyecek! Halkın demir balyozunun tadına bakmaya hazırlan, seni cadı!”

Görünüşe göre Tanya’nın sözleri epey kışkırtıcı olmuştu. Düşman subayı olduğu anlaşılan birkaç kişi, İmparatorluk dilinde ona karşılık verecek kadar nezaket göstermişti. Hadi ama, madem büyücüler ve üstelik dili de konuşabiliyorlar, çoktan Federasyon’dan iltica etmiş olmaları gerekirdi.

Genel olarak komünistlerden pek hazzetmem. Ayrıca milliyetçilerin de anlamakta güçlük çektiğim bazı değerlere sahip olma eğilimi vardır.

Memlekete bağlılık duymak anlaşılabilir bir şeydir, ancak insan neden kendi hayatı yerine vatan denen o hayali kavrama değer verir ki?

Tanya düşünmeyi burada kesti.

Nesnel konuşmak gerekirse, bu Komünist milliyetçiler —yani Federasyon Ordusu— şeytanın ta kendisidir; bir nevi tarikat gibi olsalar da şeytan oldukları sürece tanrıların veya benzeri varlıkların düşmanıdırlar.

Tanrılar gerçekte var değildir, ancak öyle bir varlığı kabul etmeme duruşu önemlidir.

Asla uzlaşamayacağımız bazı meseleler var diye ortak bir anlayışa varabileceğimiz noktaları görmezden gelmek adil olmaz.

Bana her zaman başkalarındaki iyi yönleri görmem öğretildi. Ben de elimden geldiğince bunu yapmaya çalışıyorum. İşte bu yüzden haklarını teslim edeceğim.

Konu zorbalık ve ateizm olduğunda komünistler bile övgüyü hak edebilir. Bunu adil bir şekilde değerlendirmezsem, bakış açımın taraflı olduğu inkar edilemez. Aşırı bir ifadeyle söylemek gerekirse, modern entelektüel dürüstlükten fevkalade yoksun kalmış olurdum.

Tarafsız olmak isteyen herkes entelektüel dürüstlüğü gözetmelidir.

Zihni böyle mide bulandırıcı derecede saf ve parlak ideallerle dolu olan Tanya, keşfettiği bu küçük ironiye hafifçe güldü. Belki de bunu, her allahın günü bıkmadan usanmadan pratik ettiği entelektüalizme olan sadık bağlılığı sayesinde fark ettiği söylenmeliydi. Savaşın ortasında kendisi ile başkaları arasındaki uçurumu kapatacak bu fırsatı keşfeden Tanya, kalbinin bile ısındığını hissetti.

“Evet! Güzel! Çok güzel! Bu gerçekten alkışı hak ediyor!”

Buna eğlenceli demek zor ama yine de coşku verici.

İşte bu yüzden, derin bir hürmetle ve yozlaştırıcı Tip 95’in psikolojik kirlenmesine katlanarak, görevimi mümkün olduğunca verimli bir şekilde yerine getirmeyi son derece tatmin edici buluyorum.

Alan baskılaması sağlamak için üst üste çok sayıda patlama formülü uygula.

Teoride en ideal çözüm budur.

Etraflarındaki tüm alan patlarken, hava büyücüleri için bile bundan kaçınmak neredeyse imkânsızdır. Yetenekli düşmanlar asla hafife alınmamalıdır. Özellikle de övgüyü hak eden ateistler söz konusu olduğunda asla. Nezaketimizi korumalı ve onları özenle öldürdüğümüzden emin olmalıyız.

“Uyarı! Onları alan etkili patlayıcı ateşine tutacağım! Tabur, derhal bu hava sahasından çekilin!”

Birliklerini bir kez daha uyarırken, büyü formülünün etki alanını belirledi.

Nişan almayı tamamlarken, önleme yapmak için hâlâ tırmanmakta olan düşman büyücülerinin uçuş rotasını da hesaba kattığından emin oldu. Böyle yoğun bir formül dizilimi hazırlaması, rakiplerine duyduğu saygıdandı.

Becerikli düşmanlar en tehlikeli düşmanlardır. Tanya’nın alabildiğince çok düşmanı saf dışı bırakması gereken an tam da bu andı.

Evet, Elenium Tip 95’i ya da durum neyi gerektiriyorsa o lanetli güç nesnesini kullanma vakti gelmişti. İş iştir. Bazen görev, toptan kıyım yapmayı gerektirir. Şüphesiz üzücü bir durum, fakat savaş böyledir.

“Ey bize yol gösteren! Ey huzuru bahşeden!”

Bilincimin, bir insan olarak öz saygımın, var olmaması gereken bir şey tarafından ihlal edilmesi ve çiğnenmesi…

Bu, “Ahlak nedir? Adalet nedir?” sorularını sorduran bir zulümdü. Saniyeler aktıkça Tanya, ağzının kendi kendine hareket etmesinin yarattığı dehşeti yaşamaktan başka bir şey yapamıyordu.

Ağzınızdan dökülen kelimelerin zihninize ihanet etmesi ne kadar da aşağılayıcı bir durumdu. Yine de bu, zafer uğruna seve seve sunulmuş bir fedakarlıktı.

“Ve böylece cesaretimizi topluyoruz; yol dikenli olsa da üstesinden geleceğiz.”

Büyü, paralel olarak uygulanan dört katmanlı patlama formülünden oluşuyordu. Bu da gerekli mana miktarının ve etkilerin ortaya çıkma hızının normalin dört katı olduğu anlamına geliyordu. Tanya, tek bir büyü kullanımıyla takviyeli bir bölüğünkine denk bir baskı ateşi kurma yeteneğine sahipti.

İnsanların aşırı zorlanmaktan beyinlerinin sulandığını söylediklerinde kastettikleri şey bu olmalıydı.

“İşte vaat edilen defne çelenkleri —görkem hanesi, huzurlu ve saf bir dünya.”

Bilincinin en ufak bir yanlış hareketle kayıp gitmek üzereymiş gibi hissettirmesine rağmen… Tanya’nın saldırısı, tırmanmakta olan düşman büyücülerini bir ateş topunun içine çekmeyi başardı ve birkaçını anında gökyüzünden sildi.

İlk vuruş için fazlasıyla yeterliydi.

Kayıplara aldırış etmemesiyle nam salmış olan Federasyon Ordusu bile nihayetinde insanlardan oluşan bir topluluktan ibaretti. Vurulduklarında irkiliyorlardı ve gözlerinin önünde silah arkadaşları orta pişmiş kıvamda kızardığında, farkında olmadan sinip geri çekilmeye mahkûmdular.

“Tabur komutanını takip edin!”

Düşman tereddüt ederek o değerli ivmesini boşa harcadığı anda, Binbaşı Weiss hamlesini yaptı.

“Birliğimin düşmanla yakın temasa girmesine izin var mı?”

“Tanrı sizi korusun…! Yapın!”

Tanya onun bu kısa ve net önerisine karşılık başıyla onay verir vermez, askerleri harekete geçti. Bölük, taarruz düzenine geçerek muazzam bir hızla karşılık verdi. Etkileyici manevraları, profesyonellerin el alışkanlığıyla ve ders kitaplarına basılacak nitelikte bir teknikle icra ediliyordu.

Tanya’nın birliği, Doğu Cephesi’nin gazi olmuş “Unvanlı” büyücüleriyle dolup taşıyordu. Ya da belki de onlara kısaca “savaş çığırtkanları” mı denmeliydi? Bu askerler, muharebe meydanında bocalayan rakipleriyle dalga geçercesine inisiyatifi düşmanın elinden kolayca alacak kadar savaş tecrübesine sahipti.

Weiss’ın tek bölüğü, ilerlerken optik sahte hedefler saçarak neredeyse bir alaya yakın düşman hava büyücüsünün üzerine büyük bir hiddetle atıldı.

İlk bakışta irtifa avantajlarını çöpe atıyor gibi görünüyorlardı. Oysa gerçekte, sadece ellerindeki en iyi seçeneği uyguluyorlardı. Yüksek hızda hareket eden bir büyücüye öldürücü bir darbe indirme olasılığı son derece düşüktür. Beklenmedik bir durumla karşılaşan insanların donup kalması da cabası. Biz kaçarken bizi takip etmeye geldiklerini sanan Federasyon büyücülerini tuzağa düşürmek çocuk oyuncağıydı.

Hedefler hareketsiz kalmış kekliklerden farksız olduğunda, başarı neredeyse kaçınılmazdır. Böyle zamanlar, savaş itlerinin ne kadar mükemmel av köpekleri olduğunu kanıtlar niteliktedir. Düşmanın zayıflığının kokusunu alabilir ve orayı acımasızca ısırabilirler.

Bir birliğin morali hassas bir şeydir. Tam taarruza kalkışmışken aniden kendinizi darbe yiyen tarafta bulmak morale özellikle ağır bir darbe indirir.

En ufak bir bocalama, en güçlü orduyu bile kırılgan hale getirebilir.

Fakat Federasyon Ordusu gibi dengesiz bir teşkilatta tecrübeli asker sayısının az olması da şaşırtıcı değil tabii.

“O Tanrısız ayak takımı… Tüh, beynimin dil merkezi yine mi kirlendi?” Tanya sessizce bu zihinsel arızaya lanet eder. Fakat muharebe meydanının ona bu mütevazı lüksü bile tanımaya hiç niyeti yoktur.

“Paslanmış Gümüş!”

“Kahretsin! Kahretsin!”

“Bugün öleceksin! Başka hiçbir şey yapamasam bile seni geberteceğim!”

Üzerime birden fazla nişangâh kilitleniyor. Hedefleme nişangâhlarının arasında optik nişangâhlar bile var. Bu durum, Federasyon büyücülerinin nam salmış bir düşmanı öldürmek için ne kadar can attığını gösteriyor.

Öncelikle komutanı aradan çıkarma kararları oldukça mantıklı. Başı kesersen gövde de ölür. Yalnızca garip bir romantizm anlayışına sahip cahil bir aptal onları korkaklıkla suçlar.

Düşman kuvvetlerini şöyle bir değerlendiren Tanya, ister istemez kuru bir kahkaha patlatır. Federasyon Ordusu kendini gerçekten geliştirmiş.

“Yahu, bu adamlar gerçekten baş belası. Bizi uğraştırmak yerine gidip başka Komünistler tarafından kamplarda öğütülseler ya.”

Tip 95’e geçiş yapmak, işlemciye aşırı yük binmesini engellemeyi genelde imkânsızlaştırıyor. Başka çarem olmadığından, cihazın dört çekirdeğinden de tam anlamıyla yararlanarak derhal ateş açıyorum.

“Müjdeli Haber her diyarın her köşesine ulaşsın.”

Kim durup dururken dünya için övgüler düzmek ve orayı Rabbin şanıyla doldurmak ister ki? “Aklını kaybetmeden savaşamazsın,” diye bir söz vardır ve son derece doğrudur.

O kadar çok büyü formülü tezahür ediyor ki sanki hıncımı düşmandan çıkarıyormuşum gibi görünüyor. Nişangâhımın diğer ucunda ise avazı çıktığı kadar çığlık atan et yığınları duruyor.

İşte o anda Tanya’nın aklına aniden bir düşünce gelir.

“Rabbin şanını kafalarına doğrudan çakacağım!”

O ürkütücü kutsal emanetle arınan ve adrenalinden uyuşan zihni kontrolden çıkan Tanya, Weiss’ın birliğinin peşinden atılır.

“Bölük, beni takip edin! Skorumu Weiss’a kaptıracak değilim!”

Dosdoğru çatışmanın ortasına dalar.

Hamlesinin doğruluğunu sorgulama vakti geçmiştir; madem rota belirlendi, tereddüt etmeden sonuna kadar gitmek en güvenli yoldur.

Düşman, Weiss’ın bölüğüyle baş edebilmek için elinden geleni yapıyor. Çabaları takdire şayan ama kanatlarında başka bir bölük belirdiğinde ne yapacaklar?

“Kahretsin, şu cadı karının laneti!”

Baskına uğrayan düşmanın feryatları ve göğüs göğüse çarpışmaya giren büyücülerin çatışma sesleri… Hiçbir şey kulağa bundan daha tatlı gelemezdi.

“Hmm?”

Aynı zamanda, bir şeylerin ters gittiğine dair bariz bir his var.

“Bana mı öyle geliyor yoksa bunlar yakın dövüşte tam bir çöp mü?”

Düşmanın tepkisi… eh, açıkça söylemek gerekirse zayıf. Az öncesine kadar kenetlenmiş bir grup halinde saldırılara göğüs geren Federasyon büyücüleri, disiplini ve düzeni tamamen terk etmiş durumda.

Savaşma azimleri tümüyle yok edilmediği sürece birlikler genelde bu kadar çabuk dağılmaz. Ama bu adamlar tepelerine bindiğimizde bile üzerimize saldırmaya devam etmişlerdi. Bu şekilde pat diye pes edeceklerini düşünmek zor.

“Mesafe varken savaştığımız anla kıyaslandığında, beceri farkı oldukça bariz hissettiriyor… Hayır, bir dakika… Yoksa?” Tanya tatmin olmuş bir edayla sırıtır. “Bu askerler çok mu aceleyle yetiştirildi? Şimdi anladım!”

Evet, nispeten bakıldığında hava büyücüsü muharebelerinin çoğu orta ve uzun menzilli çatışmalardan ibarettir. Durum böyleyken, temel eğitimin tek taraflı kalması anlaşılabilir bir şey. Özellikle de zaman kısıtlıysa.

Federasyon bile radikal önlemlere başvurmadan asker sayısını artıramaz; bu da acemilere göğüs göğüse yakın dövüşte tek bir birlik olarak nasıl savaşacaklarını öğretme fırsatını kısıtlar.

“Ha-ha-ha! Bu harika! Tam bir açık büfe katliamı!”

Sevilmemeyi göze alacak cesarete sahip ol.

Yaşamak için güzel bir kural, değil mi? Yakında zorunlu ahlak eğitimiyle dalga geçemez hale geleceğiz.

“Erdemler ciddiye alınmalıdır! Hepsini biçelim!”

Masa başı teorisyenleri, hava büyücüleri arasındaki bir muharebede yakın dövüşün “saçmalık” olduğunu söyler. Tanya da bu noktada bunun mantıksız derecede yüksek risk taşıdığı konusunda onlara hak veriyor.

Ancak topçunun hüküm sürdüğü günlerde bile askerlerin çoğunlukla küreklerle göğüs göğüse çarpışması beklenirdi. Federasyon Ordusu’nun yakın dövüşün hiç yaşanmayacağını varsayan bu hatalı hesabının sebebi ne olursa olsun, Tanya halinden memnundur.

“Bu nasıl olur?!”

Federasyon büyücülerinin çığlıkları anlaşılmazdır fakat sadece yüzlerine bakmak bile ne düşündüklerini anlamaya yeter. Yaşasın sözsüz iletişim, herhalde.

Düşmanlarının rahatça görebileceği büyüklükte bir pişmiş kelle sırıtışıyla Tanya, yenilgilerinin sebebini özlü bir şekilde özetler. “Biz hem daha dindarız hem de daha tecrübeliyiz. Neye güvenerek kazanabileceğinizi sandınız?”

Sadece bir acemi, öylesine rastgele savurup bir yere denk gelmesini ummanın yeterli olacağına inanır. Yakın dövüşün temel prensibi basittir. Düşmanı teker teker ayır ve kinetik enerji üstünlüğüyle ez geç.

Esasen: Kesin olana inanır, en kötüsüne hazırlanır ve sonra vurmak için dua edersin… Dua etmek mi? Hayır, dua etmenize gerek yok. Bütün çabanızı dua etmek gibi verimsiz bir şeye harcamanızı hiç de sağlıklı bulmam.

Bu hiç iyi değil. Tanya kafasını bir kez daha sallar ve umutsuzluk içinde çöken düşman askerlerini biçmeye devam eder.

Bu, kendo ile kenjutsu arasındaki fark gibidir. Bambu antrenman kılıcının aksine, büyü bıçağı temas ettiği an keser. En acemi askerlerden hallice olan bu büyücüler bunu bir türlü anlayamıyor gibi.

Çoğu insan yaralandıktan sonra sakinliğini koruyamaz. Yalnızca ölümcül yaraları engellemeye odaklanmak yerine en ufak bir yara almaktan bile kaçınmaya çalışan ürkekler, kolay bir avdan başka bir şey değildir.

Korkaklık iyi bir şeydir. Özellikle de askerler için. Körükörüne cesur olmaktansa korkak olmak katbekat iyidir. Tabii ki “düşmanla yüzleştiğinde hâlâ hareket edebildiğin sürece” şartını unutan birini kurtarmanın imkânı yoktur.

“Kesime giden koyunlar gibiler. Keşke her savaş alanı bu kadar düşünceli olabilse.”

Skorumu kolayca artırabileceğim böyle hedef zengini bir ortamda, kendimi işime adamak harika bir şey. Yüksek sayıda hava zaferinin getirdiği izinler ve ikramiyeler son derece cazip.

“Ha-ha-ha-ha! Neye sarılacaksınız bakalım, ateistler? Partinize mi? İdeolojinize mi?”

Görkemli bir izin ihtimaliyle kıyaslandığında, Tip 95’in zihnimi kirletmesi bile göz ardı edilebilir bir risktir. Pekala, belki de bunu biraz hafife alıyorumdur.

Yine de, emeğimin adil bir karşılığını alma şansımın yüksek olduğu, totaliterleri ezme fırsatımın bulunduğu ve askeri başarıları kolayca istifleyebileceğim böyle ballı bir durumda, bunun tadını çıkarmamak için mantıklı bir gerekçe öne sürmek neredeyse imkânsızdır. Ne de olsa içimdeki kapitalisti ve liberali doyururken aynı zamanda hayatta kalma ihtiyacımı da tek seferde karşılayabiliyorum.

Buna paralel olarak Tanya, sarhoşluğa varan yüksek bir coşkuyla düşman kuvvetlerini biçmeye devam eder.

“Tanrı bizimle! Komünistleri bu kadar maskara edeceğim bir günü görecek kadar yaşayacağımı düşünmek! Gelin öyleyse! Nasıl kıvrandığınızı gösterin bana!”

Bu son derece yakın mesafeli dövüş temelde bir it dalaşıdır. Birbirimizin kuyruğunu kovalamaya devam ediyoruz. Bu keyifli sahte kıskaç harekâtında, Tanya bazen düşmana arkadan saldırma fırsatı buluyor, bazen Weiss ve birliği tarafından dikkatleri dağıtılan aptalları şişliyor; arada sırada da adamlarına nişan almakla vakit kaybeden tipleri havaya uçurmak için sıfır mesafeden ateş açıyor.

Tam ortam kızışmaya başlamışken, bir düşman askerinin sarf ettiği kısa bir cümle bu harika geçit törenine gölge düşürür.

“Tanrım…”

Tanya subay eğitimi sırasında Federasyon dilinin yalnızca en temel kısımlarında ustalaşmış olabilir, ancak bu sözleri karıştırmasına imkân yoktur.

Elenium Tip 95’in laneti mi bu?

Bu duayı dehşet verici derecede net duyabiliyorum.

“Ahhh, kahretsin.”

Bütün tadı kaçtı işte.

Bu kelimeler her şeyi özetliyor.

“Şu kadar şey varken Tanrı’dan medet uman bir Komünist ha?!”

Ordu üniformanın üzerine bile taktığın Komünist Parti rozeti sadece bir süs mü yani?! Haykırma isteği ezici boyuttadır.

Bu bir ihanettir.

Bu, kendi devrimlerinin değerlerine ihanet etmekle eşdeğerdir. Açık bir hayal kırıklığıyla kaşlarını çatan Tanya, “Bunun için biraz geç kalmadın mı, ateist?” diye gürler.

O askerin ters ters bakışındaki şiddet sırf gösterişten mi ibaret? Var bile olmayan bir şeye sarılmak zorunda mılar?

Hayal kırıklığı katlanılmaz boyutta.

“Gott mit uns!”

Tam düşmanın kafasını uçurmak üzereyken, bu kıyıda köşede kalmış espirim için aksesuar olarak bir pickelhaube hazırlamış olmam gerekip gerekmediğini öylesine düşünerek şaka yapıyorum.

“Pekala, Paslanmış Gümüş. Güçlü olduğunu kabul ediyorum… ama ben de ana vatanıma sadakat yemini ettim! Son yaptığım şey bile olsa seni de yanımda götüreceğim!”

Bağırıp çağırarak yaklaşan Federasyon büyücüsü, Tanya’nın gözleri önünde istavroz çıkarır. Anın içine edildi.

Buraya Komünist bulma beklentisiyle gelmiştim ama adamlar doğru düzgün Komünist bile değil.

Yalancılar.

Hainler.

“Aklınızı başınıza toplayın da mantığın sesini dinleyin. Günahların bedeli ödenmelidir!”

Yaşadığı derin hayal kırıklığını dışarı vururken Tanya, çok geçmeden çatışma seslerinin kesildiğini fark eder.

Nihayetinde savaş, tarafsız bir denklem tarafından yönetilir. Bazıları buna acımasız diyebilir ama bu çoğunlukla kişisel bir görüş meselesidir.

Kazananlar güçlü olanlardır. Tekelleri yasaklayan Rekabet Kurumu bile muharebeleri düzenlemez.

“Yaşasın serbest piyasa,” diye söylenmek üzere olan Tanya, bunun yerine elini kafasına götürür.

“… Ah. Bu gerçekten acıtıyor…”

Sanırım kendi irademi korurken Tip 95’i aşırı kullanıp sıfır yan etki bekleyemem. Görünüşe göre Varlık X’in güvenlik standartlarından hiç haberi olmamış.

“Gözün seni günaha sokuyorsa onu çıkar at,” sözünü içtenlikle takip edecek inananlarının olmasına şaşmamalı.

Benim gibi eğitimli bir bireyci için bu yürek burkucu bir durum. Medeni bir insan olarak medeni bir çözüm bulmayı çok isterim.

“02’den 01’e, hava sahasının kontrolünü neredeyse tamamen sağladık.”

“01, anlaşıldı. “Aferin.”

Ha, doğru ya. Bir şey daha eklemeyi hatırlar.

“Saldırınız mükemmeldi.”

“… Yakın dövüşte beklediğimizden çok daha zayıftılar. Biraz daha uğraştırırlar sanıyordum.”

“Öyle. Federasyon Ordusu’nun da kendine göre sıkıntıları olduğuna eminim. Beklediklerinden çok daha fazla çabalamak zorunda kalıyor olmalılar.”

Savaş aynı zamanda bir denge işidir. Yine de her iki tarafın da feryatlara kulak tıkayıp bu tür kayıplara rağmen bahisleri yükseltmeye devam etmesinin bir sınırı vardır. Kimse iflas etmeseydi asıl o zaman garip olurdu.

Tanya başını sallar. Düşmanı mağlup etmiş olsalar da bu sadece en acil tehditti. Asıl mesele bundan sonra ne olacağı.

“Yorgun olabiliriz ama kayıplarımız kabul edilebilir sınırlar içinde. Yine de bu hava sahasını savunmanın herhangi bir anlamı var mı, merak ediyorum doğrusu.”

“Son derece haklısınız efendim, ancak bu durum motivasyonumuzu pek artırmıyor.”

“Doğru. Yine de bunu duymak sizin için anlamsız olsa bile elden ne gelir?”

Bir komutanın subaylarının kafasını propagandayla doldurduğu tek an, sonun yaklaştığı andır. İlerlemek için bir yol olması gerektiğine dair kör bir inançtan başka hiçbir şeye sahip olmamak, liyakatsizliğin kanıtıdır.

“Taktiksel bir zafer tek başına tamamen anlamsızdır. En iyi ihtimalle madalya alırız. Bireysel bir çalışan açısından bakıldığında, belki de bu o kadar kötü bir şey değildir…”

İş teşvik edilmezse verimlilik çakılır. Bazıları “tatmin edici” sihirli sözcüğünü kullanmaya çalışır, fakat ellerine geçecek şey amaçsızca şişirilmiş bir balondan pek farklı olmaz.

En ufak bir sarsıntıda patlar ki bu da hiçbir işe yaramaz.

Bir örgütün çarkı olduğunuz sürece, başkalarını kullanmak ve kendinizin de bir çark olarak kullanılması mantıklıdır. Ancak çarkların yeri doldurulabilir olsa bile, bakımlarını aksatan herkes maliyet bilincinden yoksun bir zır cahildir.

Son derece yüksek bir sağduyuya sahip olan Tanya için, emrindekileri işlerinin önemi ve sonuçları hakkında bilgilendirerek onlara doğal bir motivasyon sağlaması gerektiği aşikârdır.

Bir yöneticinin varlık sebebinin özü işte budur. İnsan kaynakları özenle kullanılmalıdır ve kaynakları israf etmek kayıtsız şartsız kötüdür.

“02, mevcut durumumuz anlamsız. Geri çekiliyoruz!”

“02, anlaşıldı. Emin misiniz efendim?”

“Genelkurmay’ın konuşlandırılmamıza dayanak yaptığı varsayım çöktü. Kendi inisiyatifimizle hareket etmemizden endişelenmekten çok daha büyük dertleri var.”

Gerçek bu.

“Burada yapabileceğimiz başka bir şey kalmadı.”

Bıkkın bir ifadeyle Tanya savunma kalkanını güçlendirir. İrtifamızı en ufak bir şekilde düşürdüğümüz anda, karadan üzerimize tiksindirici derecede yoğun bir uçaksavar ateşi yağacaktır.

Hazırlıksız yakalanırsa, bir hava büyücüsü bile düşürülmekten kurtulamaz.

Mevcut irtifayı korumak bir seçenektir, ancak bir düşman mevzisi üzerinde keşif yapmanın zorluğu Ren Cephesi’ndeki görevler sırasında netleşmişti. Kayıplarımız asgari düzeyde kalmış olsa da yorgunluk biriktikçe kaza ihtimali her geçen an artar. Üstelik haritada birkaç gün öncesine kadar İmparatorluk Ordusu’nun ön cephesi olduğu varsayılan nokta şimdi bu kaostan ibaret.

Başımız belaya girmeden çekilmek en iyisi.

“Tüm birliklere, 01’den acil duyuru.” Tanya iç çekişini bastırır ve emirlerini telsizden iletir. “Genelkurmay’ın bize verdiği keşif taarruzu görevini askıya alıyorum. Derhal bölgeden ayrılıyoruz. Bu hava sahasından çıktıktan sonra, her birliğin komutanının havada bir toplantı için toplanmasını istiyorum.”

“Anlaşıldı komutanım!” sesleri arasında birlik, aşağıdakileri kışkırtmak istercesine düşman müstahkem mevkiinin üzerinde mükemmel bir senkronizasyonla bir tur atar ve ardından görkemli bir düzen içinde uzaklaşır.

Pekala, şimdi… Tanya yakınında uçan tabur komutan yardımcısına el sallar. “Binbaşı Weiss, en yakın fırın bölüğü nerede?”

“Birkaç kilometre mesafede bir yerlerdedir ama tam yerini bilmiyorum efendim.”

Cephe hattının yakınında düzenlenen bu acil hava toplantısında imparatorluk büyücü subaylarının tartıştığı konu ekmektir. Komutan yardımcısının “Nasıl bir yol izleyelim?” der gibi duran ifadesine karşılık… Tanya ne yaptığını gayet iyi bilen bir edayla cevap verir.

“Şu an için nereye gittiğimiz umurumda değil. En birincil önceliğimiz sıcak bir yemek bulmak. Yüksek kalorili yiyecek yüküyle birlikte geri çekilen bir lojistik birliğiyle temas kuralım.”

“O halde haritaya göre karayolunu takip etmemiz gerekmez mi?”

“Benim de planım oydu ama karayolunun tam olarak nerede olduğunu kestirmek bu kadar zorken bu iş biraz güç görünüyor.”

Üstelik birliklerimizin o rota üzerinden geri çekildiğinin bile garantisi yok. Hangi sınıfa ait olduklarını anlamak da pek kolay olmayacaktır. Ne yapmalı? Tanya bir süre bunu düşündükten sonra yakınlarda uçan Üsteğmen Grantz’a seslenmeye karar verir.

“Üsteğmen Grantz, birliğinizi ana gruptan ayırıyorum.”

Bilmiyorsak öğrenmek zorundayız, orası kesin.

“Emredersiniz komutanım! Emirleriniz nelerdir?”

“Önden gidip dost artçı birlikle temas kurun. Yanlışlıkla ateş açsalar bile ne yapıp edin, soğukkanlılığınızı koruyun ve karşılık vermeyin.”

“Anlaşıldı efendim.”

Başını sallarken burukça sırıtış biçimi—ne yaptığının gayet bilincinde olduğunu gösteriyor. Henüz Weiss ile kıyaslanamayacak olsa da Grantz oldukça güvenilir biri olma yolunda ilerliyor.

Astlarını hızla toplayıp havalanma biçimi—tam da bir alt rütbeli subaydan beklenecek şekilde serice ve etkili. Sergilediği hırs ve kararlılık takdire şayan. Onu ve birliğini gözüm arkada kalmadan göreve göndermemi sağlayan o kıymetli güveni kendi çabasıyla kazandı.

“Üsteğmen Grantz kesinlikle oldukça güvenilir biri haline geldi.”

“Albayım?”

“Ren Cephesi’ndeyken onu tek başına göreve göndermeye içim elvermeyecek kadar ürkekti.”

Belki de ast yetiştirme konusunda doğal bir yeteneğim var. Komutam altındaki insan sermayesinin artan değerini düşünürsek, kendimi tebrik etmekte bir sakınca görmüyorum. Bu düşünce içten içe utanç verici gelse de hissettiğim gurur yadsınamaz. Koşullar ne olursa olsun gelişim sağlama yeteneğimi doğrulamak kötü bir şey değil.

Ancak bu zafer duygusunun tadını çıkarma fırsatı yalnızca bir an sürer.

“Ren Cephesi demişken… O zamanlar sahadaki durum şimdikinin tam tersiydi. Bu kadar düzensiz bir geri çekilme orada hayal bile edilemezdi. Ne günlerdi ama.”

Tanya, yanında uçarken bu yorumu yapan Weiss’a hak vererek başını sallar.

“İkmal malzememiz var ama hepsini geride bırakmak zorunda kalıyoruz… Disiplin zaaflarının bu kadar korkunç olmasının sebebi işte bu.”

Ren Cephesi’nde Grantz (o zamanlar teğmendi) güvenilir değildi ama ordunun geneline itimat edilebilirdi.

Peki ya şimdi?

“Albayım, Binbaşım, şuraya bakın.”

Dürbünümü emir subayımın işaret ettiği yöne çeviriyorum.

Ah, ne büyük bir israf!

O kavrulmuş enkazlar önceden İmparatorluk araçlarıydı!

“… Sanırım o kamyonlar karayolu boyunca terk edilmiş? Ülkedeki İkmal Dairesi bunu görseydi baygınlık geçirirdi.”

“Albay Uger’e bu rezaleti gösteremem.”

Zaten sıkıntılı olan araç durumunu idare etmeye çalışan adamlara bu manzara fazla zalimce gelirdi. Savaş gerçekten de devasa bir israftan başka bir şey değil. Derin iç çekişler artık bir gelenek haline geldi. Doğu cephesinde kaç kez iç çektiğimin sayısını ben bile bilmiyorum.

“Hmm?”

“Ne oldu, Teğmen Serebryakov?”

Bir şey bulmuş gibi görünüyor ve nitekim işaret ettiği yere baktığımda, yerdeki çamurda garip bir iz düzeni fark ediyorum.

Eğitimli her asker bunun ne olduğunu bir bakışta anlar: Hareket halindeki büyük bir birliğin bıraktığı izler.

“Mekanize piyade tümeni mi? Ve görünüşe bakılırsa bizimkilerden biri değil…”

“Neden öyle dediniz? Onları düşman birliği olarak teşhis edecek kadar kanıt göremiyorum.”

İyi ya da kötü, kafası karışan emir subayım hezimet kavramına yabancı olmalı. Bu ilk düşüncenin ardından Tanya durumu tekrar değerlendirir. Düşününce, İmparatorluk Ordusu mantığın gücüyle zaferi yenilginin pençesinden söküp alan bir yapıdır.

Bir ordu dağılıp panik içinde kaçtığında ne olduğuna dair astımın tek tecrübesi muhtemelen bunu kitaplardan okumakla sınırlıdır. Ne de olsa insanoğlu her şeyden önce tecrübelerinden beslenen bir yaratıktır.

“Visha, keşke herkes seni örnek alsa da sezgileri yerine tarihten ders çıkarmayı öğrense.”

“Anlaşıldı komutanım…” diyerek onaylar. Emir subayım inanılmaz derecede dikkatli. Ona hiçbir şeyi ikinci kez söylemeye gerek kalmıyor. Gelecek vaat ediyor.

Ders devam eder. “Bunu unutma. Bozguna uğramış bir ordu her zaman en az direnç gösteren yoldan kaçar. İmparatorluk Ordusu’nun mekanize piyadeleri bile buna istisna değildir. Ama aşağısının ne halde olduğunu gördün. Terk edilen araçlarımız çamura o kadar batmış ki bizimkiler olduğunu anlamak zor, ancak çoğunlukla karayolu boyunca sıralanmışlardı.”

Tam bir rezalet. Tanya iç çeker. Kolay yolu seçmeye çalışıp hepsinin biçilmiş olmasına üzülse de elden bir şey gelmez.

“Yani bu birlik bataklık araziyi kullanmayı seçtiği için Federasyon Ordusu mu oluyor?”

“Hiç şüphe yok,” diye tükürürcesine konuşur Tanya. “Öncelikleri ilerlemeyi sürdürmek gibi görünüyor. Ve oldukça hızlı hareket ediyor gibiler.”

“Biz tekrar katılana dek ordunun geri kalanına yetişme ihtimalleri var mı dersiniz?”

“… Pekala, görevimiz belli. Muharebe Grubu’nun geri kalanıyla temas kurana kadar geri çekilen dost birliklere destek olmak kulağa o kadar da kötü gelmiyor.”

“Anlaşıldı efendim.”

“Güzel.” Tanya başını sallar ve bir süre daha uçmaya devam ederler.

Yerdeki izlere bakılırsa ve büyük bir zırhlı birliğin ya da genel olarak mekanize piyadenin eksikliği göz önüne alındığında, düşman kuvvetinin konumu yavaş yavaş netleşmeye başlar.

Federasyon’un öncü birliği bu olmalı.

Dost birliklerin kovalandığına dair kanıtlar görmek son derece ürkütücü. Mümkünse düşmanın tam da bizim geri çekilme güzergâhımız üzerinde olmamasını tercih ederdim.

Weiss’a dost birliklere yardım etme ihtimalimizden bahsettim ama… açıkçası bu büyüklükteki bir rakiple başa çıkacak asker sayısına sahip değiliz.

“Albayım?”

Tanya dikkatini yerden çekip tekrar gökyüzüne yöneltir. Yanındaki emir subayı uzun menzilli telsiz setiyle ilgilenmektedir.

“Bir dakikanız var mı acaba?”

Başını salladığında kendisine bir telsiz ahizesi uzatıldı.

“Teğmen Grantz, efendim. Bir ikmal birliğiyle temas kurmayı başarmış.”

Tanya zihnindeki derin düşünceleri bir kenara bırakıp vites değiştirdi ve yeniden komutayı ele aldı. Telsiz ahizesini kavrayıp derhal Grantz’ı sorgulamaya başladı.

“Bana durum raporu ver.”

“Lütfen biraz bekleyin efendim.”

Arka planda Grantz’ın dost unsurlarla konuştuğu duyuluyordu. Açık konuşmak gerekirse, bu ilk tepki pek güven telkin etmiyordu.

“… Görünüşe göre muharebe meydanının genelinde neler olup bittiğini kimse tam olarak bilmiyor. Bize ulaşan genel bilgiler bile parça parça ve kafa karıştırıcı; bu yüzden bir işe yarayıp yaramayacağından emin değilim…”

“Bunu dert etme, Teğmen. Senin bir kabahatin yok.”

Grantz’ın ses tonunda mahcup bir hava vardı fakat suçun onda olmadığı aşikârdı. Sorumluluk payını doğru tespit edebilmek, bir yöneticide bulunması gereken en temel niteliktir. Kendi öfke ve hırsını altındakilerden çıkarmak ise bir amirin düşebileceği en sefil durumdur.

“Şimdilik birleşmeyi öncelikli hedef yapıyoruz. Koordinatları ilet. Bizi karşılamak için gerekli tüm hazırlıkları yap.”

“Anlaşıldı efendim.”

“Güzel.” Tanya telsizi kapattı ve başını hafifçe iki yana salladı.

Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdi. Buna bir başarı da denebilirdi elbet ama tek yaptığımız, içinde bulunduğumuz nahoş durumu kabullenmekten ibaretti. Eh, felaket dost istermiş. Bu acı tabloyu Weiss ile paylaşma vakti gelmişti.

“Komutan Yardımcısı, dost birliklerle temas sağladık ancak…” Tanya omuz silkip söylenmeye devam etti: “…hiçbir şey öğrenemedik.” Vaziyetin ne kadar vahim olduğunu ifade etmek zor bir şey değildi. Sert ve gergin bir ifadeyle yanıt veren Weiss durumu gayet iyi kavramıştı.

Muhtemelen sadece o da değildi. Büyük olasılıkla Tanya’nın kendi yüzü de öfke ve hoşnutsuzluktan gerilmişti.

“Doğu Ordusu Grubu kreşten mi toplanmış ne?”

“Binbaşı Weiss, eleştirilerinizde adil olun. Norden’den beri bizim de başımız iki ayağımızın arasındaydı. Kendi performansımıza bakarsak laf söylemeye pek hakkımız yok.”

Tedbirsizlik ve aşırı güven en büyük düşmandır. Yığınla ceset. Savaşın doğası buydu işte.

“Bu savaş. Sırası gelen darbeyi yer.”

“… Bana Ren Cephesi’ni hatırlatıyor,” diye söze karıştı Serebryakov yorgun bir sesle; Tanya da başıyla onu onayladı. Geriye dönüp bakıldığında, Karargâh’ın yaptığı bir hata yüzünden az çekmemişlerdi.

Yapılan hataların bedelini her daim sahadakilerin ödemesi, bürokratik yapının sonsuza dek sürecek kronik bir sorunuydu.

“Tecrübelerime dayanarak söylüyorum, yakında siper savaşı için yine küreklere sarılmamız gerekecek.”

“Ha-ha. Ne kadar da nostaljik.”

Belki de Tanya’nın bu yakınmasını bir şaka olarak algılamıştı. Weiss, meselenin ciddiyetini temelden ıskalayarak işi gırgıra vuruyordu.

“Aşağıda terk edilmiş ikmal malzemeleri olmalı, gidip ne bulursanız toplayın.”

“Ha?”

“Ciddiyim, Binbaşı. Herkese yetecek kadar malzeme toplayın.” Tanya emri verirken yüzünde en ufak bir tebessüm yoktu ve sesindeki hoşnutsuzluğu gizleme gereği bile duymuyordu. Adam onun ciddi olduğunu anlamış olmalıydı. Duruşunu hemen dikleştirip hafif pürüzlü bir ses tonuyla yanıt verdi.

“… Anlaşıldı efendim. Aşağıya bir bölük indiriyorum. Lütfen bizi koruyun.”

“Sırtınız bize emanet.”

Arkanda emniyet unsuru varken terk edilmiş teçhizatları karıştırmak ve bu sırada teyakkuzda kalmak pek de zor bir iş sayılmazdı. Sadece kasvet vericiydi.

Weiss’ın grubunun epeyce malzeme toplayıp yeniden intikale hazır hale gelmesi neredeyse hiç vakit almadı. Etrafı gözleyen Tanya için tüm bu süreç o kadar pürüzsüz geçmişti ki insan ister istemez bir heves kırıklığı hissediyordu.

“… Bu işte bir gariplik var.”

Savaş alanı henüz temizlenmemişti, tamam ama yağmalanmamış mıydı bile? Cidden mi? Zihnindeki birtakım teoriler netlik kazanmaya başlamıştı.

Çok geçmeden Grantz’ın temas kurmayı başardığı birliklerle bir araya geldik. Onları beklediğimizden çok daha çabuk bulmuştuk.

En iyi ihtimalle İmparatorluk hatları o kadar da geriye püskürtülmemişti… en kötü ihtimalle ise geri çekilme gecikiyordu.

Yeni karşılaştığımız birlikleri şöyle bir incelediğimizde en çok göze çarpan şey, ne kadar intizam içinde olduklarıydı. Evet, normal şartlarda intizamlı bir geri çekilme ideal olandır.

Lakin… mevcut koşullar altında bu, berbat bir haber demekti.

Cephedeki mutlak kaos ve kargaşaya rağmen, bu sakin ve disiplinli birlik son derece yavaş geri çekiliyordu. Başka bir deyişle bu, Doğu Ordusu Grubu’nun emirlerinin savaş alanındaki gelişmelerin gerisinde kaldığının kanıtıydı.

Tek bir bütün hâlinde sorunsuz bir şekilde geri çekilmeyi bile beceremiyorlardı!

Eh, bu gerçekten büyük bir sorundu. Yüzündeki kasvetli ifadeyi koruyan Tanya, yakındaki en kıdemli subaya seslendi. “Ben Semender Muharebe Grubu’ndan Yarbay Tanya von Degurechaff. Hangi karargâha veya komutanlığa bağlısınız?”

“Doğu Ordusu, Yirmi Üçüncü Tümen, Elli Dördüncü Alay. Ya siz? Hava büyücüsü olduğunuz her hâlinizden belli…”

Konuşma net ve sadede yönelikti. Herkes bir an durup oradakilerin göğsündeki şerit rozetleri ve rütbe nişanlarını süzdü.

Sonuç oldukça tahmin edilebilirdi… Aldığı madalyalar bakımından bu adam, Gümüş Kanat Liyakat Nişanı taşıyan Tanya’dan bir tık aşağıdaydı. Fakat savaş alanında, Gümüş Kanat sahibinden bir kademe aşağıda olan bir subay, neredeyse ilah mertebesine ramak kalmış biri demekti.

“Acil intikal emriyle buradayız. Durumu sizinle istişare etmek isterim.”

“Memnuniyetle, Yarbayım.”

“Bağışlayın, kiminle görüşüyorum?”

“Ah, doğru ya.” Yaşça daha büyük olan subay burukça gülümsedi. “Ben bu alayın komutanı Albay Dirichlet.”

Komutanın erkeksilik saçan tebessümü, ikisinin de piyangodan en kötü payı çektiğini kabullendiğini gösteriyordu.

“En baştan alalım; ben Semender Muharebe Grubu’ndan Yarbay von Degurechaff. Bu da komutan yardımcım Binbaşı Weiss.”

“Bünyenizde birden fazla Unvanlı Büyücü var demek? Bize refakat edecekseniz, bu son derece rahatlatıcı bir haber.”

Adamın duruma tamamen hâkim, görev bilinci yüksek tam bir profesyonel izlenimi vermesi Tanya’ya bir nebze umut aşıladı. Özellikle de boyu ve dış görünüşü hakkındaki ilk izlenimlerini yüzüne yansıtmamış olması harikaydı.

Kaliteli bir iş çıkarmak istiyorsanız, kuşkusuz kaliteli çalışma arkadaşlarına ihtiyacınız vardı. Arkanızdan çelme takılmayacağını bilmek, endişelenmeniz gereken bir yönün eksilmesi demekti ki bu harika bir şeydi. Madalya sisteminin en güzel yanı, insanların genellikle göğüslerini süsleyen şerit rozetlerin hakkını vermesini bekleyebilmenizdi.

“Size yardımcı olabileceğimizi düşünüyorum. Muharebe Grubumuzun geri kalanından bağımsız hareket ediyoruz. Genelkurmay’dan yeni emirler alana kadar artçı birliğinize destek verebiliriz.”

“Pekâlâ, emrim altına girmenizi isteyemem ama desteğinizi almak işlerimizi kesinlikle kolaylaştıracaktır.”

Üstelik komuta zincirinden de anlıyordu. Böyle bir komutana her gün rastlayamazdınız.

“Kâğıt üzerinde bir Muharebe Grubu olsak da şu an sadece bir hava büyücü taburu olarak konuşlanmış durumdayız. Komuta yetkisi hususunu bir kenara bırakırsak oldukça hareketliyizdir. Birkaç gün boyunca size destek olmamızda hiçbir sakınca görmüyorum.”

“Buna minnettar kalırız.”

O hâlde başlayalım mı?

Tanya’nın manalı bakışını hemen kavradı. “Sizi geçici karargâhımıza götüreyim… Halletmemiz gereken acil meseleler var.”

“Teşekkürler. Teğmen Serebryakov, bizimle gel. Binbaşı Weiss, birlik sana emanet. En kısa sürede 54. Alay’ın komutan yardımcısıyla koordinasyon sağla.”

Komutan yardımcısına ucu açık bir dizi görev bırakan Tanya, Dirichlet’in peşinden koştu. Adamın geniş omuzları güven telkin ediyordu.

Evet, kelimenin tam anlamıyla koşuyorlardı.

Alay karargâhına giden bu kısa yolculuk hafif tempolu bir koşu şeklinde gerçekleşiyordu. Bu oldukça etkileyiciydi. Dirichlet, bu yaşta ve bu berbat koşullardaki bir yolda böyle koşabildiğine göre kondisyonu son derece yerinde olmalıydı.

Hedefimize vardığımızda ise gözümüzdeki değeri daha da arttı.

“Cephe hattından biraz uzakta olsak da böyle güzel bir evin hâlâ ayakta kalmış olmasına şaşırdım. Dürüst olmak gerekirse bizi bir kamp alanına götürdüğünüzü sanıyordum.”

Belki de Özerklik Konseyi bunu onlar için temin etmişti? Her halükârda, küre dönmemiş ya da kurşun delikleriyle kalbura dönmemiş bir bina kayda değer bir şeydi. Adamakıllı uyuyacak bir yer! Tanya, Dirichlet’in ne kadar becerikli bir adam çıktığına bir kez daha hayran kalarak gülümsedi.

“Evet, ayakta kalmış bir bina bulduğumuz için şanslıydık… özellikle de bu havada.”

“Soğuk konusunda size katılıyorum fakat bubi tuzakları ne durumda?”

“Burası doğu cephesi Yarbayım! İstihkâmcılar önceden inceleme yapmadan karargâhı buraya taşıyacak değildim ya.”

Yetkin subaylarla dolu bir ev — bir anda yok olup gidiverir. Böyle bir kayıp karşısında acımasız bir insanın bile içi sızlardı. Hem de ne utanç verici bir hata olurdu. Bu vahim hatanın defalarca tekrarlandığına şahit olduktan sonra, binaları temizleme konusunda paranoyaklaşmak gayet mantıklı gelmeye başlıyordu.

“Ha-ha-ha. Maruz görün lütfen.”

“Rica ederim, bütün bir komuta merkezinin havaya uçurulduğunu duyduktan sonra bu son derece haklı bir endişe.”

Sıcacık bir evin içinde yaptığımız bu soğukkanlı konuşma, dünyamızın ne kadar fani olduğunu açıkça gözler önüne seriyordu.

“Şimdi, açık konuşacağım. Vaziyet hiç iç açıcı değil.”

“İlerleyen zamanlarda genel gidişatı da değerlendirmek isterim fakat belki de işe bilgi alışverişiyle başlamalıyız. Birliğimin buraya gelirken yolda tanık olduğu şeyleri dinlemek ister misiniz?”

Dirichlet’in “Elbette” yanıtı üzerine Tanya ona kısa bir rapor sundu. Genelkurmay genel taarruz emri vermiş olabilirdi fakat belirlenen koordinatlardaki dost mevziler çoktan düşmüştü. Yolda gördüğümüz düşman kuvvetlerine ait muhtelif izler, Dirichlet’in birliklerinin yürütmekte olduğu çatışarak çekilme harekâtıyla örtüşüyordu.

“Üstelik,” diye devam etti Dirichlet kederli bir ifadeyle, “henüz doğrulanmamış olsa da bazı birliklerimizin ağır topçu ateşiyle vurulduğuna dair raporlar alıyoruz.”

“Ağır topçu mu? En ileri hatta çakılı kalıp artçı görevi gören bir birliğin vurulduğunu kastediyorsunuz, değil mi?”

“… Pek sayılmaz. Doğrudan bizim hemen yanımızdaki alaydı.”

Bu son derece tuhaf bir durumdu. Ağır topçu bataryaları hantaldır. Ağır topları alelacele mevzilendirmek neredeyse imkânsızdır. Ren Cephesi’nde, topçunun piyadeye kıyasla fersah fersah yavaş kaldığına dair eksiksiz bir tecrübe edinmiştik.

İşte bu yüzden ağır topçu ateşine maruz kalan bir birliğin mutlaka en ön hatta olması gerektiğini düşünmüştüm.

“Düşman unsurları azımsanmayacak bir hızla ilerliyor. Beraberlerinde güçlü bir topçu tümeni getiren bir birlik bulunduğunu varsaymamız gerek.”

Tanya başını sallayıp, “Şaka yapıyor olmalısınız,” demenin eşiğine geldi. Fakat böyle bir zamanda hiçbir İmparatorluk askeri şaka yapmazdı.

“… Kıskanmamak elde değil. Bütün bir topçu tümeni ha…”

“Kesinlikle katılıyorum. Ancak takdir edersiniz ki bizim için bunu istemek imkânsızı talep etmek olur, Yarbay von Degurechaff.”

Tanya bu sözü ikirciksiz bir baş sallamayla onayladı. “Haklısınız.”

İnsan hayatı maliyetlidir fakat top mermisi ucuzdur. Federasyon zaten insan kaynağı hususunda ziyadesiyle müsamahakâr bir avantaja sahipken şimdi bir de topçu tümenlerini mi sahaya sürüyordu?

Buna adil bir rekabet ortamı demek imkânsızdı. Nihayetinde, Adam Smith’in bahsettiği görünmez elin varlığı, bu dünyanın zaten yapısı gereği adaletsiz tasarlandığının bir kanıtıydı.

“Teğmen Serebryakov, buraya gelirken düşman unsurlarıyla yaşadığımız temasları gözden geçir. O topçu tümeninin nerede konuşlandığını öğrenmek istiyorum. Gerekirse güçle keşif yapmak üzere bir birlik sevk et.”

“Anlaşıldı efendim. Derhal ilgileniyorum.”

Serebryakov daha cümlesini bitirmeden emir taslağını hazırlamaya başlamıştı bile. Mükemmel bir emir subayıydı. Kendi görevini harfiyen ve istendiği gibi yerine getiren biri! Böyle zamanlarda eşi bulunmaz bir nimetti doğrusu.

“Pekâlâ, savunma planımız nedir? Gördüğüm kadarıyla tümen düzeyinde bütünleşik bir savunma dahi kuramıyoruz.”

“Aynen öyle. Tümen karargâhı ile en fazla kesintili bir irtibat kurabiliyoruz.”

E, sonuç? Tanya sadece bakışlarıyla o meşum geleceğin akıbetini sorgulayınca Dirichlet irkildi.

“Çatışarak çekilmeye dair talimatı ucu ucuna alabildik diyebilirim ancak diğer birliklerin çekilmeyi başarıp başaramadığı meçhul.”

İntizamdan uzak, karmaakarışık bir geri çekilme mi? Lanet olsun… İşler tamamen çığırından çıkıyordu. Tanya ürpererek tavana baktı.

“Peki tümen karargâhı nerede?”

“Burada.”

Dirichlet hışırtıyla masaya bir harita serdi ve parmağıyla konumu işaret ettikten sonra… umut ışığı cılızca da olsa yeniden parıldadı. Korktuğum kadar kötü değilmiş.

“Burası demiryolu hattımıza yakın… Yeniden toparlanmak için bir şansımız var gibi görünüyor.”

“Aksini iddia edemem. Asıl mesele zaman.”

Ahhh, zaman. Yine karşılaştık seninle. Zaman, zaman, zaman. Serbest piyasanın bile çaresiz kaldığı tek şeyin bu olduğunu itiraf etmeliyim. Zaman arzını güvenilir bir şekilde güvence altına almanın yolunu bulmak, küresel ekonomide devrim yaratırdı.

“Toparlanamazsak imha ediliriz.”

“Kesinlikle. Aşikâr olanı tekrar etmek istemem ama bu durum, önümüzdeki birkaç günün muharebenin kaderini belirleyeceği anlamına geliyor.”

Tanya albayın tespitinin son derece isabetli olduğunu belirtircesine başını salladı.

Savunma hatlarını bir kez olsun düzenleyebilirlerse, tümen küllerinden yeniden doğabilirdi. İhtiyaç duydukları tek şey daha fazla zamandı. “Vakit nakittir” lafını kim uydurduysa ne söylediğini gayet iyi biliyormuş.

“Bu arada, toparlanma sürecini detaylıca ele almak istemekle birlikte… bana en ön hatta tam olarak ne yaşandığını anlatabilir misiniz?”

“Ne demek istiyorsunuz, Yarbayım?”

“Birlikleriniz daha ne olduğunu bile anlayamadan darmadağın edilmiş gibi görünüyor…”

Dirichlet bu lafın yarasına tuz basmasıyla omuzlarını düşürdü. Kelimelerini dikkatle seçmek üzere birkaç saniyelik bir sessizlik geçtikten sonra, standart askeri sigara istihkakından bir tane çıkardı. “Geçen gün düşmanın tüm cephe hattı boyunca gerçekleştirdiği yoklama taarruzunu yeni püskürtmüştük. Onları geri püskürtmeyi başardığımız için, sadece benim alayımda değil tüm tümende düşmanı ‘püskürttüğümüz’ yönünde bir rehavet havası hâkim olmuş olmalı. Bu kibir dönüp dolaşıp canımızı yaktı. Savunma mevzilerimizde zafiyetler vardı.” Derin bir iç çekerek sigarasını yaktı.

“Zafiyetler mi?”

Yorgun görünen albay, lafını baştan aldı. “Açıkçası meselenin savunma hattıyla pek bir ilgisi yoktu, daha ziyade bizim zihniyetimizle alakalıydı. Sanırım herkes bir bahar karşı taarruzuna fazlasıyla odaklanmıştı.”

“Bir karşı taarruza mı?”

“Aynen öyle,” diye yanıt verdi Tanya’nın sorusuna tükürürcesine. “Tümenin emirleri taarruza hazırlanmak yönündeydi. Elimizdeki mevzileri savunmak kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu.”

Cephedeki mevziler ne tahkim edilmiş ne de siper kazılmıştı. Devriye hatları göz açıp kapayıncaya kadar düşmüş olmalıydı. Şimdi taşlar yerine oturuyordu. İmparatorluk Ordusu zaten bir taarruza odaklanmıştı. En başından beri plan daha da ileriye atılmaktı. Durum böyleyken, ön hattaki birliklere titizlikle savunma mevzileri inşa etme emri verilmemiş olması pek de şaşırtıcı değildi.

Bilhassa sıradan bir askerin asıl mücadelesinin düşman ateşine karşı değil, soğuğa ve çamura karşı verildiği doğu cephesinde bu durum çok daha geçerliydi. Anlaşılan bu birlikler, ikmal yollarının bakımının, teçhizat tamiratının ve daha pek çok şeyin siper tahkimatının varlığına bağlı olduğunu unutmuşlardı.

“… Düşman bizi hazırlıksız yakalamış.”

“Aynen öyle, Yarbayım. Lanet Komünistler insanın zayıflıklarını nasıl kullanacaklarını iyi biliyor sanırım.”

Dirichlet’in tespiti mantıklıydı.

En azından Tanya’nın tecrübelerine göre bu su götürmez bir gerçekti. Tavrı âdeta, “Ne de olsa Komünistler,” der gibiydi. “Kesinlikle pek çok insanın iradesini kırdılar. Zayıf noktaları bulma ve insanların ne kadar savunmasız olabileceğini gözler önüne serme konusunda uzmanlaşmış olmalılar. Sağduyu sahibi herkes için gerçekten çetin bir güruh.”

“Ha-ha-ha. Sizin gibi bir subay bile bunu söylüyorsa, söyler misiniz bana akıl sağlığını nerede bulacağız?”

“Savaştayız. Böyle bir şey nadir bulunan bir lükstür.”

Savaşın mantığı, barışın saçmalığı.

Rasyonellik arzının bu derece düzensiz bir şekilde dalgalanmasını tuhaf karşılamak için bir neden yoktu. Bu, sadece piyasanın doğası gereğidir. Yine de Tanya, piyasa ilkelerinin haklılığına yürekten inanıyordu. Varlık X gibi man kafalar zaten iyilik ve kötülüğün ahlaki düalizmine takılıp kalmıştı. Bu bile piyasadan vazgeçmemek için fazlasıyla yeterli bir nedendi.

“Bunu ben bile daha iyi ifade edemezdim. Konumuza dönecek olursak, şu an istihbarat eksikliğimiz var. Bu eksikliği gidermek adına birliğinizin bizim için bir keşif görevi yürütmesini rica ediyoruz, Yarbayım…”

“Bölgeyi keşfederken bir yandan da yenilgiye uğrayan dost birliklerin bakiyelerini toplayacağız, değil mi?”

“Yapar mısınız?”

“Ren’de yeterince pratik yaptık. Bize bırakın.”

Açıkçası, daha önce yapmadığımız bir görev almak çok daha nadir bir durumdu. Tanya bu görevi üstlenmeye ne kadar hazır olduğunu göstermek için göğsüne vurunca, Dirichlet acı bir tebessüm etti.

“… Ren Cephesi’nde kaç yaşında görev yaptığınızı sormak patavatsızlık olur, değil mi? Pekâlâ, Yarbay Degurechaff, size güveniyoruz.”

Tanya başıyla onayladı. Güvenleri boşa çıkmayacaktı.

Oradan itibaren tüm hazırlıklar pürüzsüzce yapıldı. Mevziinin kabataslak konumu hakkında kısa bir bilgilendirme aldıktan sonra Tanya, keşif görevine başlamak üzere geçici karargâhtan ayrıldı.

“Tamam, Weiss ve Grantz’ı bulmamız lazım.”

“… Herkes çoktan buraya gelmiş.”

“Harika.”

Hava büyücü subayları doğaları gereği doğru zamanda doğru yerde olmayı bilen türden insanlar mıydı ne? Tanya dışarı fırladığında astları çoktan hazır bekliyordu.

Bu adamların zamanlaması mükemmeldi. Savaş köpekleri tamamen onları nasıl kullandığınızla alakalıdır. Böyle anlarda oldukça işe yarıyorlar.

“Binbaşı Weiss, devriye görevi sende. Taburu üçe böl ve durumumuzu tam olarak kontrol altına al. Raporlara göre düşmanın yakınlarda konuşlu bir topçu tümeni var. Onların yerini tespit etmek en birinci önceliğimiz.”

O birlik beni avlamaya çalışıyor olabilir. İğrenç bir durum. En azından var olup olmadıklarını doğrulamamız gerek. Aksi takdirde gözüme uyku girmez.

Ah, kahretsin, doğru ya. Yatmadan önce Tanya’nın boş midesi için bir şeyler yapılması gerekiyordu. Korkunç düşmanımız olan açlık, tarih boyunca nice zihni köreltmişti.

“Harekete geçmeden önce sahra fırını bölüğünden biraz azık yürütmek isterim.”

“Anlaşıldı efendim. Ancak azık konusunda endişelenmenize gerek yok.”

“Ne?”

“Albay Dirichlet büyüklük gösterip alayının ikmal bölüğüne bize yüksek kalorili yemekler ulaştırması talimatını verdi. Savaş bölgesinde aktif görevde oldukları için bu tarz ihtiyaçları gayet iyi anlıyorlar.”

Ne muazzam profesyoneller ama. Tanya memnuniyetle başını salladı. Başınızdaki kişinin kafası zehir gibi çalışınca her şey tıkır tıkır işliyordu. Şükretmek lazım. Kafaya takılacak bir dert daha eksildi.

“Şanslıyız. Pekala, o halde yemeğini yemiş olanlardan başlayarak devriye kolları çıkaralım. Harekât alanımızın genel durumunu bir an önce netleştirmemiz aciliyet taşıyor. Öncelikle en riskli istikameti kontrol edeceğiz…”

Tanya çevreyi kontrol etmenin gerekliliğini daha da detaylandırmaya hazırlanırken aniden susar. Kulaklarını tırmalayan keskin bir ses havayı yarar. Havada süzülen bir cismin o ayırt edilebilir ıslığını derinden gelen bir uğultu takip edince Tanya anında haykırır.

“Topçu ateşi!”

Yağmur gibi yağan mermilerin sesiydi bu.

Tanıdık bir kükreme.

Ahh, pislikler bizi kıstırdı.

“Kahretsin!”

Düşman inisiyatifi ele geçirdi!

“Düşman saldırısı! Yükselin…”

Teğmen Grantz tam havalanmak üzereyken Tanya azarlar bir tonla onu durdurur.

“Hayır, siper alın! Bizi baskı altına aldılar! Siperlere girin!”

Bulabildiği ilk iptidai sipere atlayan Tanya öfkeyle tükürür: “Kahretsin, geç kaldığımıza inanamıyorum!”

Toplar adeta dezavantajlı konumumuzu yüzümüze vururcasına serenat yapıyor. Bir siperde uyarı ateşi ile gerçek bir bombardıman arasındaki farkı bir kez tecrübe etmiş kimsenin kulakları, unutmak istese bile bunu asla unutmaz. Bir kere öğrendiniz mi zihninize kazınır.

Ağır topçu ateşinin hedefiyken bir çukurun içinde saklanmak hoş bir deneyim olmaktan çok uzaktır. Muharebe meydanının o tanıdık kaotik uğultusu karşısında Tanya elinde olmadan haykırır.

“Çok erken! Bu kadarı çok erken!”

Bu kadar hızlı tam ölçekli bir bombardıman mı? Şu noktada her şey beni huzursuz ediyor.

Siper almayı başardık ama bunlar en basitinden iptidai hendekler. Hayatta kalmam büyük çaplı bir merminin doğrudan isabetine dayanıp dayanamayacaklarına kaldıysa, sağ çıkma ihtimalim son derece düşük. Ve şimdi buraları tahkim etmek istesek bile elimizde ne malzeme ne de alet var.

Peki ne yapacağız?

Dua edecek değiliz ya?

Bu saçmalık olurdu.

Çoğu insan buna tam anlamıyla bir rezalet derdi.

“Kahretsin! Sanırım buna en kötü senaryo denir,” diye mırıldanır Tanya, yaşadığı öfkeyi kabullenerek.

Bu, özgürlüğe karşı açılmış bir savaş.

Seçeneklerim ya o gıcık Komünistlerin Tanrı dediği pisliğe boyun eğmek ya da Varlık X’i ve o Komünistleri onunla birlikte yok ederek kendi kaderimi çizmek.

İyi, yapalım bakalım.

Cevap basit.

Özgürlüğü ve modernliği seven medeni bir insan olarak görevim ortada.

“Subaylar! Birliklerinizi toplayın!” İsabet eden mermiler, patlamalar ve bunların yarattığı kulakları sağır eden gürültü Tanya’yı sesini yükseltmeye zorlar. Ses tellerini zedeleyecek bir gürültüyle bağırarak patlamaların arasından yapılması gerekeni haykırır. “Karşı taarruza hazırlanın! Tabur, derhal taarruz için hazırlansın!”

“Ne?”

“Bu bir hazırlık ateşi— Alo!! Düşman piyadesi belirmeden harekete geçin! Buraya geldikleri an burunlarının ortasına indirin!”

Ren Cephesi’nde işler hep böyle yürürdü.

Mermilerden sonra insan gücü gelirdi.

Doğuda da farklı olması için hiçbir sebep yok.

“Binbaşı Weiss, taburu toparlayın! Albay Dirichlet ile hat bağlantımız var mı? Hat koptuysa bir irtibat subayı gönderin.”

“Şuraya bakın!”

Tanya şüpheyle başını çevirip işaret edilen yere baktığında, oranın az önce çıktıkları ve geçici karargâh olarak kullanılan bina olduğunu fark eder. Ancak artık ortada öyle bir bina yoktur.

Ahh kahretsin, o piçler… Şimdi karargâhtan ancak geçmiş zaman diliyle bahsedebiliriz!

“… Şimdi anladım.”

Düşmanın ilk vuruşta neden tüm gücüyle yüklendiği, neden doğrudan tesirli atışa geçebildiği şimdi netleşmişti; Federasyon Ordusu topçuları hedefi en başından beri sıfırlamıştı.

Bu kurnazlığı çözmek basit bir mantık yürütmeye bakıyordu. Tek başına duran o ev tesadüfen ayakta kalmamıştı. Yapı, hedef olarak kullanılmak üzere kasten sağlam bırakılmıştı.

“Alay karargâhı haritadan silindi!”

“Görebiliyorum. Peki ya Albay?”

“… Kurtulabildiğini sanmıyorum.”

Weiss’ın cevabı sade ve nettir.

Hüsnüküntüm dönüp dolaşıp beni vurdu. Tanya pişmanlıkla dolar. Sonunda arkayı toparlayacak yetkin bir meslektaş bulduk sanmıştım. Onun ve karargâhın geri kalanının paramparça olacağını kim tahmin edebilirdi ki?

Bunu hiç hesaba katmamıştım. Ahhh, ne harika bir beceriksizlik itirafı ama.

Savaşta olmamıza rağmen bu ihtimali aklıma bile getirmediğim için beni kurşuna dizseler yeridir. Ne büyük bir ihmalkârlık! Dikkatsizlik! Başarısızlık!

Bu kadarı midemi bulandıran bir yetersizlik örneği.

“Pekala, kendi takdirimizle hareket edeceğiz. Albay Dirichlet’in çatışmada şehit düştüğünü ve komuta zincirinin kopduğunu varsayın. Geçici olarak burayı karargâh kabul edeceğiz.”

“Elli Dördüncü Alay’ın komutan muavinini bulmamız gerekmez mi?”

“Vakit kaybı.”

Emir subayımın önerisi çoğu durumda makul olsa da mevcut şartlar altında hatalı.

Düzgün bir devir teslim toplantısı olmadan komutayı üstlenmeye çalışmak her şeyi tam bir kaosa sürükler. Her saniyenin kritik olduğu şu anda, imkânsız bir şeye gereksiz emek harcama lüksümüz kesinlikle yok.

“A-ama…”

“Teğmen Serebryakov.”

“Buyurun?”

“Unuttun mu? Zaman sınırlıdır. İsraf ise düşmandır.”

Tanya tam bu nutka devam edecekken, topçu ateşinin kesildiği anlaşılınca ağzını kapatır. Ren Cephesi’nde bombardımanın bitmesi, ardından neyin geleceğinin değişmez habercisiydi…

“Düşman taarruzu!”

Dört bir yandan çığlıklar yükselir ve o tanıdık tüfek sesleri tıkırdamaya başlar. Olayların tam kitaba uygun ilerlemesi düşmana lanet okuma isteği uyandırıyor. Fakat havada ters giden bir şeyler var; içimde bastıramadığım kötü bir his yükseliyor. Bunun sebebini anlamak için kulak kabarttığımda cevap gayet basitti. Yeterince ses gelmiyordu.

“… Yeterince hafif makineli tüfek sesi duyamıyorum!”

Her yönden yankılanan tüfek sesleri ve araya karışan tek tük patlamalar düşünülürse, her mevzi savunma planına uygun olarak karşı taarruza başlamış olmalıydı. Geri çekilme sırasında tüm ağır teçhizatı kaybettiler mi yoksa? Açtığımız karşı ateş acınası derecede zayıf geliyordu.

“İç açıcı tek bir detay bile yok. Neler oluyor böyle?!”

İmparatorluk ateş gücünün devasa bir orkestra gibi gürlemesi gerekirken, bozulan bir gramofon gibi kesik kesik ve cılız çıkıyordu. Münferit birlikler yiğitçe bir direniş sergiliyordu ama koordinasyonun eksik olduğu açıkça görülüyordu. Alay veya tümen ateş desteğinin yağdırılması gereken tam da bu andı ve yokluğu fazlasıyla hissediliyordu.

Sebebini açıklamak ise basitti. Düşman, ilk saldırısıyla yerel komuta zincirimizin başını koparmıştı. Lanet topçu tümenleri midir nedir, işlerini harika yaptılar!

Kısacası, bu en kötü senaryoydu.

Artık organize bir savunma yapacak imkânımız kalmadığı düşünülürse, tüm alayın çöküşüne tanık olma tehlikesiyle karşı karşıyayız. “Bu sefer harbiden çuvalladık.” Tanya göğe lanetler yağdırır.

Komutayı devralmak istese bile, işi Albay Dirichlet’in halledeceği varsayımıyla hareket ettiği için Elli Dördüncü Alay’ın savunma planı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. En önemlisi, henüz yeni bir komuta zinciri kurulmamıştı.

Çevreyi taramayı bitirdikten sonra meseleleri detaylıca tartışacak vaktimiz olacağını sanmıştım! Ne kadar da kafasızca düşünmüşüm! Bu hatanın kurşuna dizilmeyi hak ettiğini ben bile inkar edemem.

Hayır. Tanya başını sallar. Şu anki öncelik özeleştiri yapmak değil, komutayı üstlenmekti. Bu krizi atlatabilmek için çıkarabildiği en yüksek sesle bağırır.

“Beni dinleyin! Elli Dördüncü Alay’ın subayları, toplanın! Evet—sizler!”

Komuta ve rütbe yetkisini kullanarak şaşkın ve kafası karışmış askerleri kendine getirir. İlkel ama muharebelerle sınanmış bir yöntemdir. Özellikle acil durumlarda, basit ve klasik yaklaşımlarla asla alay etmeyin.

“Albay Dirichlet ve diğerleri öldü. Komutayı geçici olarak ben devralıyorum!”

Elli Dördüncü Alay’ın afallamış subaylarını patronun ben olduğuna ikna etmek kolay iş. Orada öylece boş boş duran subaylar en iyi ihtimalle… ne denirse onu yapan çarklar olarak tanımlanabilirdi.

Bu adamlar emirlere uymak için varlar, bu yüzden onlara uygun yağlamayı sağlarsak hâlâ bir umut var demektir.

“A-Albayım?!”

“Çabuk olun ve bana alay komutan yardımcısını getirin! Acele edin!”

Elli Dördüncü Alay’ın subay kadrosunun kıçını ateşe verdikten sonra Tanya, keskin teşvik sözleri savurmaya başlar.

“Mevzilerinize geçin ve karşılamaya hazırlanın! Düşman geliyor—ne yapacağınızı biliyorsunuz!”

Bunlar, net yükümlülüklerden doğan emirlerdir.

“Kımıldayın! Hareket edin! Hazırlanın! Subaylar, görevinizi yapın!”

Bunlar, nereden başlayacağını bilemeyen şaşkın birliklerin yolunu aydınlatan sihirli sözlerdir. Düşmanı karşılamanın amacını kavradıkları sürece, kafalarına kazınan eğitim bir nebze de olsa kafa karışıklıklarına galip gelecektir.

“Hazırlanın!”

“Acele edin! Mevzilerinize! Hızlanın biraz!”

Şaşkın suratlı bu askerlerin içgüdüsel tepkisi, her gün yapılan eğitimlerin bir sonucu olmalıydı.

İlk başta hantal bir şekilde harekete geçseler de savunma düzenine geçişleri ölümcül derecede yavaş sayılmazdı.

Geri çekilme sırasındaki geçici bir mevzide bile, bir ordunun her zaman en azından asgari düzeyde bir hazırlığa ihtiyacı vardır.

“… Artık bizim de harekete geçme vaktimiz geldi sanırım. Pekala. Binbaşı Weiss, sanırım önümüzde fırsatlar doğuyor.”

Bununla birlikte, şimdilik işler yoluna girecektir. Tanya nihayet bir şeylerin rayına oturmaya başladığını hisseder.

Dürüst olmak gerekirse, Semender Muharebe Grubu’nun o anlık reaksiyon hızının yanına bile yaklaşma şansımızın olmaması üzücü ama şu an idare etmek zorundayız.

Bir kere oyuna girdiniz mi, zafer şansı için elinizden gelenin en iyisini yapmak zorundasınızdır.

“Tch! Komutan yardımcısını hâlâ bulamadık mı?” Tanya, az önce yakaladığı genç subayın amaçsızca etrafta dolandığını fark eder etmez ona doğru haykırır. “Hey, sen! Elli Dördüncü Alay’ın komutan yardımcısı nerede?! Onu buraya getirmeni emrettiğime emindim!”

“… Kim komuta ediyor?!”

“Sizin birliğiniz bu! Bilmiyor musun?!”

“Komutanım, ben, şey… Buraya daha yeni tayin edildim—karargâh kısmına geçici görevlendirildim. Dün yeni geldim sayılır…”

Hâlâ donup kalmış olan Tanya hatasını fark eder.

Diğer birlikler bağırıp çağırarak her yöne koştururken, Tanya ve diğer yabancılar—yani 203. Hava Büyücü Taburu’nun büyücüleri—yapacak bir şey bulamaz. Bu durumda… Weiss ve diğerlerini aramaya daha önce göndermediğine pişman olur ama artık çok geçtir.

“Geçici karargâhın bulunduğu yere geri dönüp siper alın! Üst rütbeli bir subay çıkageldiğinde durumu açıklay—Hayır, bekle. Onlara sadece şu mesajı iletin: ‘203. Hava Büyücü Taburu komutayı geçici olarak devralmıştır. Derhal kendileriyle irtibata geçin.'”

Neler oluyor böyle…? Tanya gökyüzüne doğru bakar. En son yukarı baktığında tepesinde sapasağlam bir tavan vardı. Şimdi ise can sıkıcı bulut örtüsünden başka bir şey yok.

Şu anda elinden gelen tek şey küfürler savurmak.

“Bu katıksız acemiler nasıl subay olabildi?! Neler oluyor lan burada?!”

Bıkkınlıkla dilini şaklatma isteğini bastıran Tanya başını sallar.

En azından Elli Dördüncü Alay ile bir planı müzakere etmiş olmak güzel olurdu… ama görünüşe göre yeterince vakit yok. Mevcut durum göz önüne alındığında, hemen bir şeyler yapılması gerekiyor. Özeleştiri ve pişmanlık, yalnızca yaşayanların sahip olabileceği lükslerdir.

Endişelenebilmek, hâlâ hayatta olduğumuzu kendimize kanıtlamanın oldukça uygun bir yoludur.

“… Bu adamlarla koordinasyon sağlayamayız. Denediğimize değmez bile. Takım çalışması yerine, takım oyununu andıran bir şeye dönüşene kadar münferit zaferleri üst üste yığacağız. Planımız bu o zaman.”

Zaruret bunu meşru kılar.

“Bir hava büyücü taburunun hareket kabiliyetinden yararlanalım.”

Ne kadar da nostaljik bir harekât teorisi. Harp akademisindeyken tesadüfi bir karşılaşmada bunu General von Zettour’a önerdiğimi hatırlıyorum.

Hareket kabiliyetinde uzmanlaşmış, tekil darbelerde üstünlük sağlayan ve küçük sayılarla hızlı tepki verebilen bir birlik—bir hava büyücü taburu, esneklik gerektiren görevler için cidden en ideal ihtiyat kuvvetidir.

Düşman avlamada en ideal uzmanlar onlardır. Şimdi daha acil meselelere dönüp Tanya’nın düşüncelerini toparlama zamanı.

Durum son derece elverişsiz.

Komuta zinciri çöktü.

Komuta devri işlevsiz.

Üstelik düşman sayıları da vahim düzeyde.

Ama bu, yapmamız gereken şeyleri ihmal etmek için bir mazeret değil. Aksine, kendimizi her zamankinden daha kararlı ve dikkatli bir şekilde işimize vermeliyiz.

“Tabur, dikkat!”

Emir kusursuz bir tepki doğurur.

203. Hava Büyücü Taburu’nun üyeleri, sanki başlarından topuklarına kadar elektrik akımına kapılmışçasına senkronize bir hareketle bana dönerler.

Bu, eğitimlerde zihinlerine sayısız kez kazınmış bir şeydi.

Binbaşı Weiss, Üsteğmen Grantz ve Üsteğmen Serebryakov’un düzenin en önünde dimdik duruşları, birliğin ne kadar kusursuz bir disipline sahip olduğunu açıkça gösteriyordu.

Onlar birer profesyonel. Onların işleyişini gördükçe memnuniyetten başka bir şey hissetmiyorum. İşte bu yüzden, gelecekte de takdire şayan bir performans sergileyeceklerinden eminim.

“Özetle görevimiz müttefiklerimizi desteklemek! Diğer birliklerin mevzilerini korumaktan başka bir şey yapmasını beklemeyin!”

“Bu onlar için ağır bir yük sayılmaz mı?”

Ortamı yumuşatmak adına tam zamanında bir şaka patlatan Weiss’ın bu formalite güzelliği, müdahalesindeki o enfes zamanlama… Tabur komutan yardımcınızın ortamın nabzını tutabildiğini bilmenin verdiği huzur ve güvenin yerini hiçbir şey tutamaz.

“Aralarında bir rol dağılımı olduğunu varsayın. Onlar mevzilerini korurken siz de bu mankafa düşmanları kanatlayıp darmadağın edin.”

Tanya’nın tebessümü, adeta sessiz bir “Ne yapacağınızı biliyorsunuz” mesajı veriyor.

Her zamanki iş işte.

“Tabur, rutin görevimize devam ediyoruz. Onları her zamanki gibi temizleyin, raporlarınızı olağan şekilde teslim edin ve sıradan bir günmüşçesine üsse dönün.”

Hava büyücülerinin mesafeleri katetmesi son derece kolaydır. Tam da İmparatorluk Ordusu’nun özlemini çektiği mobiliteli, fevkalade hızlı intikal edebilen ideal bir ihtiyat kuvvetidirler.

İmparatorluk Ordusu’nun uzmanlık alanı, yerleşik mevziler arasında mekik dokuyarak iç hat savunması icra etmektir. Bu, akademideki her harbiyelinin zihnine kazınan ve ardından son bir dokunuşla, harp akademisinde subay kadrosunun etine kemiğine işlenen bir gelenektir.

Bir başka deyişle, mevcut koşulların hepsi öngörülen senaryolardan ibarettir. İç hat taktiklerini kullanarak üzerlerine çullanan düşmanı püskürtmek ve üssü korumak da buna bir istisna değildir.

“Düşman askerleri!”

“Düşmanla temas sağlandı! Dalın içeri!”

Mevzi içindeki göğüs göğüse çarpışma bile hiç tereddüt edilmeden icra ediliyor.

Ne de olsa karşılarındaki 203. Hava Büyücü Taburu. Aralarında Ren Cephesi’nden beri bizimle olan pek çok asker var. Kürek kullanmadaki maharetleri mükemmelin de ötesinde. Alıştıktan sonra kürek, olağanüstü derecede elverişli bir alettir. Kasık bölgesine bir saplama ve ardından kafaya sert bir darbe, düşmanı saf dışı bırakmanın en garanti yoludur.

“İmha tamamlandı, değil mi?!”

“Albayım, şuraya bakın!”

Şöyle bir göz attığımda, silah seslerinin geldiği yönden kaçışan bir grup görüyorum. Açıkça söylemek gerekirse, bozguna uğramış bir ordunun döküntüleri olarak tanımlanabilecek acınası birlikler bunlar.

Düşmanla yüzleşmek yerine panik içinde geri çekilmeleri… hattımızda bir gediğin açıldığına işaret ediyor.

“Ne oluyor yahu? Şunu hemen yamalayın!”

Bunu akademide çok iyi öğrenmiştim. İç hat savunmasında, savunma hatlarının sık sık onarılması gerekir. Bir köşedeki çöküşün tam bir bozguna yol açtığına dair aradığınız kadar örnek bulabilirsiniz.

Harp akademisinde öğrendiğim bir şey vardı: Hatlardaki bir gediği çok uzun süre göz ardı ederseniz mobil savunmaya geçmek zorunda kalırsınız, ancak mobil savunmanın bile başarılı olması için belirli bir alana ihtiyacı vardır. Bir siper savaşında, sürekli bir saldırıyı göğüsleyecek derinliğe sahip olduğunuz varsayımıyla birinci hattı feda edebilirsiniz.

Fakat günün sonunda derinlemesine savunma, harcanacak pek fazla alanın bulunmadığı sabit bir savunmada bel bağlayamayacağınız başka bir teorik idealden ibarettir. İşte bu yüzden eğitmenler, sağlam bir savunma hattını korumanın ne kadar kritik olduğunu tekrar tekrar vurgulayıp dururlardı.

“Kahretsin, batı tarafındakiler ne halt yiyor?!”

O kanatta bir zafiyet mi var? Batı savunma mevziisinden kaçan askerler, aklıma gelebilecek en berbat manzaraydı.

Tanya’nın oraya gidip ne olup bittiğini anlaması gerekiyor. Tam oraya seğirtmek üzereyken, durumun ne kadar ciddi olduğu konusunda kendisini uyaran bir ses kulaklarında çınlıyor.

O en sinir bozucu “Ura!” nidasının yankısı.

Ah, lanet olsun böyle işe. Neler olduğunu anlamak hiç de zor değil. Doğu cephesindeyken duymaya alıştığınız türden bir haykırış bu!

Bu sesi ne kadar net duyuyorsanız, düşmanın ilerleyişi birliklerimiz üzerinde o kadar büyük bir baskı kuruyor demektir. Onların morali tavan yaparken bizimkiler çözülüyor.

Düşman kuvvetleri tarafından ezilmek üzere olduğumuz aşikâr. Sebebini anlamak için tek bir bakış bile yeterli. İstemesem de görebiliyorum.

Kaçanların hepsi soluk yüzlü gençler ve muvazzaf hizmet için epeyce yaşlı görünen adamlardan ibaret. Çömezlerden ve ihtiyatlardan müteşekkil iğreti bir birlik. Bunu fark ettiğinde, iç çekişini gizlemesinin imkânı kalmıyor.

Bu adamlar çok savunmasız.

Fazlasıyla kırılgandırlar.

Tanya’nın bildiği o güçlü İmparatorluk Ordusu standartlarının fersah fersah altındalar. Aralıksız olarak ön cephede savaşmış biri olarak, bu onun dürüstçe kanaatidir.

“… Bunlar tecrübesiz acemiler.”

Tanya sessizce Weiss’a doğru başını sallıyor.

“İkinci hatta mı çekilsek?”

Nein. Başını iki yana sallıyor.

Geri çekilmek zor olurdu. Düzenli bir şekilde hareket edebilseydik, geri çekilmek en azından taktiksel bir seçenek olabilirdi. Çökmekte olan hattı korumaya yönelik, pek de ideal denemeyecek nafile bir çabadan daha mantıklı olurdu.

Ancak karargâh imha edilmişken intizamlı bir çekilme imkânsızdır.

Hayata geçirilemeyecek boş bir teorik seçenekten başka bir şey değil. Hayır, talihsizsek masa başı teorilerinden bile daha berbat bir hal alabilir. Ya bu intizamsızlık hızla yayılır da şu an direnmekte olan noktalar bile çözülmeye başlarsa ne olur?

Klasik bir sevk ve idare kaybı, ardından da klasik bir bozgun. Sahte bir çekilmeyi müteakip karşı taarruza geçmek, sağlam bir temel olmadan başarılması imkânsız bir şeydir.

Zaten yenildiklerine inanan birlikler, bir karşı taarruzda hiçbir işe yaramaz.

Rasyonel olanın yerine garanti olana öncelik vermek zorunda kalacağım hiç aklıma gelmezdi. Savaş gerçekten de insanı korkunç seçimler yapmaya zorluyor.

Tanya kararını veriyor.

“Hücum muharebesine hazırlanın. Binbaşı, 203.’nün komutası sende.”

“Ha?”

Weiss da sonuçta tecrübeli bir asker. Gözleri bana “Ciddi misiniz?” diye soruyorsa, ne yapmaya çalıştığımı anlıyor demektir. Bu akıl dışılığın içindeki rasyonelliği kavramış durumda.

“Bunun hiç de akıl kârı olmadığına tüm kalbimle katılıyorum ama yapmak zorundayız.”

“… Anlaşıldı efendim.”

“Piyadelere ben komuta edeceğim. Teğmen Serebryakov, siz ve bölüğünüz beni takip edin. Geri kalanlarınız Weiss ile gitsin. Karşı taarruz için zamanlamayı kollayın.”

Tanya, kestirip atan bir “Dağılalım” emriyle talimatları hızla dağıtır ve bozguna uğramış bir ordunun enkazına dönüşmüş dost birliklere doğru adeta gezinircesine, kasıtlı bir rahatlıkla yürümeye başlar.

“Mevzilerinize çakılın!” Aşırı gürültülü bir haykırış sayılmazdı belki ama çıkarabildiği en yüksek sesle bağırır. Ne yazık ki, rütbesi açıkça görünen bir hava büyücü subayının kendilerine avazı çıktığı kadar bağırmasına rağmen kimse mevzisine dönmez.

Üstelik bununla da kalmayıp ona boş boş bakarlar. Anlaşılan o ki dünyayı algılama yetilerini yitirmiş durumdalar.

Pekala. Tanya hafifçe kaşlarını çatar.

Subaylara neden subay denir? Çünkü yapılması gereken şeyi, yapılması gereken zamanda yaparlar.

Erlerin kendi subaylarından düşmandan daha çok korkması gerektiği söylenmez mi zaten?

“Bu yapılanı düşmandan kaçmak sayın.”

“Ha?!”

Emir subayının bu şaşkın tepkisi tam da beklenen cevaptır.

Serebryakov rütbeleri tırmanmış olsa da aslen askere alınmış biriydi. Mizacı da göz önüne alındığında, Tanya onun neden tereddüt ettiğini anlayabiliyor.

Yine de… Tanya kendinden emin bir şekilde emri verir.

“Atışa hazırlan!”

“Atışa hazırlanılıyor, komutanım!”

Eğitim ve disiplin, şartlı reflekslerin optimizasyonundan başka bir şey değildir.

Askerleri anında karşılık verir.

Altı üstü on iki kişidirler ama neticede hava büyücüsüdürler; saldırmak üzere hizada dizildiklerini görmek bile dudak uçuklatıcıdır. Bir hava büyücü bölüğünün yarattığı baskı, hele ki bir muharebe alanında son derece tesirlidir.

Savaş alanında hâlâ korkacak kadar aklı başında olan biri, elbette ki tehditlerin büyüklüğünü idrak edebilir.

İçgüdüler, kontrol altında tutulduklarında fevkalade elverişli araçlardır. İnsanları mahlukatlara benzetmek belki ağır bir kıyaslama olur ama insanların da içgüdüleri vardır. Bunu zekice işlerseniz, aşırı durumlar altındaki insanların uygun şekilde sevk ve idaresi sağlanabilir.

Askerleri cesaretlendirmeye çalışmanın hiçbir faydası olmuyor. Ne büyük baş belası. Tanya daha kışkırtıcı bir üsluba geçer. “Memlekettekiler bu halinizi duysa ne derdi? Büyük ihtimalle utançtan dilleri tutulurdu. Kendinizden utanmalısınız, sizi gidi ahmak sürüsü!”

O dehşete düşmüş yüzleri süzdüğünde, hepsinin geriye sindiğini görür. Artık utanç bile duyamayan askerlerle uğraşmak zordur. Bu kadarı manasız. Çabalamaya devam etmenin pek bir anlamı yok.

Vazgeçmek bir seçenek olmadığına göre, geriye tek bir çare mi kalıyor: Dozu bir tık daha artırmak? Muhtemelen. Tanya kararlılığını perçinler ve üçüncü kez ağzını açar.

“Dikkat!” Sesi cılız çıkıyor ve kimse dinlemiyor.

Bu noktada bu durum hiç de şaşırtıcı değil. Askerler bir kez bozguna uğramaya görsün, dehşetin esiri olmuş bir güruhtan farksız hale gelirler.

Fakat insanların korkuya kapılması bir işe yaramaz.

Ve İmparatorluk bu savaşı kazanmak istiyorsa, bu birliklerden faydalanmak zorundadır. Bu bir topyekün savaş; yani tüm nüfusun harp gayretinde aktif rol oynadığı bir çatışma. Durum öyle çığırından çıktı ki neredeyse güleceğim geliyor.

Tanya istifini bozmadan tekrar eder: “Dikkat!”

Hmph. Burnundan soluyarak belindeki tabancaya uzanır.

Bu hamlesinin dizlerinin bağı çözülmüş askerleri bile irkiltmesine aldırış etmeden, tabancayı yatay doğrultup son ana kadar bekledikten sonra havaya kaldırarak ateşler.

“Hazırola geçin!” Sesini yükseltip tepkileri kontrol eder fakat elde ettiği tek şey bir velveledir… “Arrrgh.” Sabrı tükenir. “Yarbay Tanya von Degurechaff sizi hazırola davet ediyor! Çenenizi kapatın ve dinleyin!”

Şarjörün tamamını boşalttıktan sonra sesini tekrar yükseltir. “Ne yapıyorsunuz siz? Mevzileriniz ne güne duruyor? Komutanınız kim?”

“Y-Yüzbaşı Ryan öldü! B-biz bittik!”

Sinirleri mi tepeden tırnağa boşaldı nedir? Gençlerden biri, yüzünde gayritabii bir solgunlukla birliklerinin yok edildiğini haykırır. Bu iyi bir fırsat. Aşılmaz gibi görünen zorluklar karşısında paniğe kapılan bu mankafaya karşılık Tanya iç çeker.

Çetin bir mücadele olacağı su götürmez.

Ama ne olmuş yani?

Kaçmanın bir faydası olacakmış gibi sanki.

Kaçış yolu olmamasına rağmen kaçan insanlar lemminglerden farksızdır. Niyetiniz öylece suya düşüp boğulmaksa, sonuna kadar dövüşmek çok daha ümit verici görünür.

“Yok mu edildiniz? Askerler, o bacaklar sizde süs diye mi duruyor?” Tanya onlarla alay eder. “Hâlâ hayatta değil misiniz?” İfadesi anında değişir. “Yoksa ne? Sen, tam karşımda duran. Sizlerin İmparatorluk askeri olmadığını mı söylüyorsun? Lütfedip batı mevziimizin düştüğünü haber vermeye gelen Federasyon askerleri misiniz yoksa?”

Astlarına şöyle bir göz attığında, Serebryakov ve diğerleri ne demek istediğini anlamış görünür; parmaklarını silahlarının tetiklerine koyarlar.

Uyarıda bulunan da uyarılanlar da neticede askerdir. Herkes neyin ne olduğunu anlıyor.

Her küçük şeyi açıklamak zorunda kalmamak işleri hızlandıracaktır. Şahane. Tanya, gayet memnun bir halde devam eder.

“Mesele basit. Burada İmparatorluk askerleri var ve tutulması gereken bir mevzi var. Ne yapılması gerektiği son derece açık.”

Buna tehdit denemez. Bu sadece, dünyada kafasına silah doğrultulmadan kendine gelemeyecek kadar ahmak insanların var olduğunun kanıtıdır.

Hakiki ahmaklar, Tanya gibi aklı başında insanların en düşük beklentilerini bile her defasında boşa çıkarırlar. Bizi düşman zannedip ateş açacak akıl hastası bir budalanın çıkmayacağının hiçbir garantisi yok.

“Düşman mısınız? Yoksa bizim gibi İmparatorluk Ordusu mu?”

“Bizden ne istiyorsunuz efendim? Yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu!”

“Şikâyetleriniz varsa hayatta kaldıktan sonra bir danışmana anlatırsınız. Şu anda vermeniz gereken bir karar var. Bizimle birlikte mevziyi geri mi alacaksınız? Yoksa bir düşman olarak bize direnecek misiniz? Net bir cevap verin. Bütün gün sizi bekleyemem.”

“… Ciddi misiniz? Neden böyle yapıyorsunuz?”

“Son derece açık. Derhal mevziimizi kurtarmamız gerekiyor.”

Hâlâ afallamış yüzler görmek sevindirici. Tanya’nın bu döküntü kalıntıları süzüp asker kılığına kıl payı uyan birkaç sağ kalan gördüğünde içinin rahatladığı bir sır olarak kalacak.

Daha fazla eğitmen bulabilirsek işler kolaylaşır. Liderler büyük sorumluluklar üstlenir.

Biri size doğru bocalayarak geliyorsa ona seslenmelisiniz. Ne kadar da insani bir davranış, değil mi?

“Teğmen, hâlâ savaşabilirsiniz, değil mi? Harika, adamlarınızı toplayın.”

“B-Ben…”

Rütbe işareti, yaş, nişan şeritleri. Bir insanın değerini bir rozete bakarak tam olarak anlayamasanız bile, bu yine de karar vermek için kullanılabilecek bir ölçüttür.

“Sen rütbeli bir asker değil misin? Yan gelip yatıp yılların öylece akıp gitmesine izin veren bir ahmak değilsen, yapman gerekeni yap. Yapamıyorsan, seni tam burada ebedî istirahatine çekerim!” Tanya, “Hadi ama, yapabilirsin” dercesine cesaret verici bir şekilde gülümsediğinde etkisi anında görülür.

“Ha-ha-ha! Ha-ha! Tam bir canavarsınız, değil mi Albayım?”

“Vatanın düşmanları yaklaşıyor. Onlara sevgi dolu bir tebessüm mü fırlatayım yani?”

Ne kadar nezaketsizce! Yanaklarını şişirip surat asar.

“Haklısınız, Albayım.”

“Tam üstüne bastın, Teğmen.”

“Anlaşıldı… Pekala beyler, halledelim şu işi.”

Mırıldandığı sözler kısık, ağır ve derin bir iç çekişle karışıktır. Ama o iradeyi görmemek imkânsızdır. Bir askerin hâlâ iç çekecek kadar enerjisi kalmışsa, geçer not alır.

Memnuniyetle başını sallayan Tanya elini uzatır.

“Güzel, güzel. İsminiz nedir, Teğmen?”

“Teğmen Barchet, emrinizdeyim Albayım.”

“Pekala, Teğmen Barchet. İşe koyulalım mı?”

Çalışma vakti. Tanya hafifçe gülümser.

Artık insan kaynağımız var. Batı mevziini geri aldıktan sonra savunmayı desteklemek için birkaç büyücü ayırsak bile çok fazla kişiye ihtiyacımız olmayacak. Doğru yapıp onları organize edersek, kanadın büyük kısmını bu adamlarla tutabiliriz.

Ümitlenmek için bir sebebin olması her zaman harikadır.

Ve o güçlü çalışma arzusunu da küçümseyemezsiniz. Parlak bir gelecek umut edebilmek muazzam bir şey. Hadi bakalım o halde. Tanya gülümser. “Beni takip edin! İleri!” Onları yüreklendirmek için tabancasını sallar ve öne doğru koşar.

İnancın maddeye galip geleceğine pek inanmam ama yine de basiretsiz şirket köleleri yalnızca içi boş zaferler üretebilir.

Düzgün bir insan toplumunun bireyleri olarak kendimizi işimize adamamız gerekecek.

“Hadi! Karşı taarruza geçiyoruz!”

“Ölecekseniz bile en azından ileri doğru düşerek ölün!”

“Siz ahmaklara piyade gibi dövüşmeyi hava büyücülerinin mi öğretmesi gerekiyor? Düşün önüme! Koşun!”

Hmph. Tanya omuzlarını düşürür ve yanına koşarak gelen emir subayına şaka bile yapar.

“Bize göre değilmiş bu önleme birliği işi. İşler biraz sarpa sarıyordu.”

“… Bayağı çetrefilliydi.”

Ne? Bu da bir şey mi? Tanya omuz silker. Tabi ki baş ağrıtıcı bir iş ama Hukuk Departmanı’ndan ihtar alma riskine girmeden birini “ikna etmenin” en kolay yolu bu.

Çocuk oyuncağıydı, tereyağından kıl çeker gibi.

Medeni bir sohbet bile sayılabilirdi.

Askerleri bir araya getirmek, yeniden organize etmek ve bu güruha görevlerini hatırlatmak son derece insani bir şey; Tanya bu kısmı bir hayli seviyor.

Şanslarına, bu acil durum anında başka bir anlaşmazlık yaşanmıyor.

Nihayetinde idare edebileceklerini anlayıp rahatlayan Tanya, savunma hattını takviye edecek bu geçici birliğin doğrudan komutasını üstlenir.

Grup alelacele cepheye dönerken yok yerden çirkin başını çıkartan bir canavar beliriverir.

Heybetli bir gövde. Üzerine boyanmış kırmızı bir yıldız. Daha önce canlı gözle görmemiş olsalar da doğu cephesinde bu tanıdık silüeti karıştıracak tek bir asker bile yoktur. Pek çok kişi sövmeye başlar.

“Tank! Yeni bir model mi o?”

Birkaç hava büyücüsü, şartlandıkları üzere hem sis perdesi hem de saldırı işlevi gören patlama formüllerini aniden devreye sokar. Ne yazık ki, biraz görüşü kapatmaktan başka bir işe yaramış gibi görünmüyor.

“Çok sağlam! Kahretsin, kesinlikle yeni model! Paletlerini hedef alın! Durdurabilirsek gebertene kadar vurabiliriz!” Barchet duruma uygun bir emir haykırır. “Uçaksavarları öne getirin! Zırhı delmek için onları kullanabiliriz!”

Sözümü geri alıyorum. Görünüşe göre bu savaşı sadece piyade zihniyetiyle yürütüyor.

“Yahu Teğmen. Bizi öylece unutmana izin veremem. Büyücüler, beni takip edin! Kapaklarını söküp onları konserve gibi ısıtacağız!”

“Emredersiniz komutanım!”

Hava büyücülerinin meskûn mahallerde hüküm sürmesinin sebebi, üç boyutlu muharebe yürütme yetenekleridir. Helikopterlerden daha esneğiz; bilimkurgu eserlerinde gördüğünüz insansı silah platformlarından ise daha küçük ve çeviğiz.

Yani bir tankın üst zırhını patlatıp geçmek çocuk oyuncağı. Bu durum bir köydeki karşılaşma muharebesinde bile değişmez.

“Binbaşı Weiss! Siper olarak kullanabilmemiz için birkaçını sağlam bırakın.”

“Her şeyi bana bırakabilirsiniz!”

“Düşman korkudan kaçıyor! Karşı taarruzu buradan başlatıyoruz! Hücum!”

Hadi şunları temizleyelim! Bizzat en önde savaşan Tanya’nın bir nevi engelleme birliği olarak görev yaptığı süre, başlamasıyla bitmesi bir oluyor.

Karşı taarruz düşmanın neredeyse tamamını püskürtüyor ve Tanya arkasına yaslanıp ortaya çıkardıkları eseri seyretme fırsatı bulduğunda, nihayet der gibi derin bir iç çekiyor.

Düşman topçu desteğiyle saldırsa bile, yanlarında hava büyücüleri bulunmadığı sürece bir arpa boyu yol gidemezler.

Bu hususta İmparatorluk, tüm büyücülerini toplama kamplarına yollayan Federasyon’daki “yoldaşlara” belki de bir madalya vermeli. Kesinlikle işimizi kolaylaştırıyor.

“Hımm, galiba bu kadar?”

“Muazzam bir işti, Albay’ım.”

“Teğmen Barchet mi? Tamamen sizin desteğiniz sayesindeydi.”

Farklı sınıflar iş birliği yapmadığı sürece zafer şansı yoktur. Aşikâr olanı doğal bir gereklilik olarak yerine getiren ordu en iyisidir. Bir organizasyonun performansının, temel ilkelere ne kadar bağlı kalabildiğine dayandığı söylenebilir.

“Öyleyse burasını artık size bırakabilir miyiz?”

“Elbette. Bu iş bittiğinde, size bir kadeh içki ısmarlamama izin verirsiniz umarım.”

“Gördüğünüz üzere alkol tüketmeme izin yok. En iyi kahvenizden bir fincan ikram ederseniz kabulümdür.”

Tanya bu yaşta alkol alacak olursa ne askeri kanunlar ne de sivil hukuk onu koruyabilir. İmparatorluk, reşit olmayanların içki ve sigara kullanımı konusunda oldukça acımasızdır.

“Ah, ne kadar düşüncesizce davrandım. Biraz süt veya doğudan gelen etlerden ikram etsek olur mu?”

“Bir kutu konserve ananas diyelim. Şimdi izninizle.”

Ha-ha-ha. Gerisini Barchet’e bırakıp hızla bir sonraki göreve geçme vakti.

“02, durumumuz nedir?”

“Zayiat yok, üç hafif yaralı. Bizi saf dışı bırakacak bir durum değil.”

“Çok iyi. O halde birliklerimizin savunma hattının dışından dolaşacağız. Kendimizi Federasyon Ordusu’nun böğrüne darbe indirmenin keyfiyle ödüllendirelim,” diye emrediyor Tanya. Onun için bu çocuk oyuncağı bir iş. Hayır, tam olarak söylemek gerekirse, sonucu belli olduğu için daha rahat bir görev demek muhtemelen daha doğru olur.

Federasyon birliklerinin arasında büyücüler olmadığı sürece, İmparatorluk hava büyücüleri dilediklerince at koşturabilir. Civarda korkulmaya değer tek düşman o topçu tümeni, ancak ilk bombardımandan beri tek bir mermi bile düşmediğine göre, muhtemelen ya mühimmatları bitti ya da mevzi kuruyorlar; yani denklem dışı kaldılar.

Şu ana kadar bu teoriyi çürütecek hiçbir şey yaşanmadı.

“… Şimdilik bu kadar, ha?”

Düşman taarruzu püskürtüldü. Sızan düşman birliği imha edildi. Genel olarak ideal bir iç hat savunmasının başarılı bir örneği sayılabilecek bu sonuçlardan tatmin olan Tanya, başıyla onaylıyor.

“Albay’ım, Elli Dördüncü Alay’ın komutan yardımcısını buldum.”

“Yarbay Kreisler, emrinizdeyim. Yardımlarınız için teşekkür ederim.”

“Mukabele ederim. Ben Yarbay Degurechaff.”

Önceden sözleşmişçesine birbirlerini bilgilendirirken, panik anında ihmal edilen her konudaki görüşme son derece pürüzsüz ilerliyor. Müzakere için Weiss’ı göndermek, beklendiği gibi süreci gerçekten hızlandırıyor.

Mesajla birlikte işe yaramaz, toy bir subay göndermemiş olsaydım işler daha da pürüzsüz ilerlerdi.

Sebebi bu mu acaba? İşin doğal akışı gereği, yetenekli olan subayı güzel bir tavsiyeyle överken buluyor kendini.

“Teğmeniniz Barchet harika bir iş çıkardı. Bu felaketin ortasında kendisiyle karşılaştık; onun gibi er erbaşlıktan yükselen subayların paha biçilmez bir kaynak olduğunu söylemeliyim. Adam eksikliğiniz olduğunun farkındayım ama imkânım olsa onu kendi bünyeme katmak isterdim.”

“Aha, kendisini tanıyor muydunuz? Benim taburumdaydı.”

“Öyle mi? Şey…” Tanya özür dileyerek başını eğiyor. Adamın yanıtındaki geçmiş zaman ekini fark etmekten kendini alamıyor.

“Gümüş Kanat Saldırı Nişanı sahibi birinin kendisi hakkında böyle övgüyle düşündüğünü bilse eminim çok mutlu olurdu.”

“… Yoksa?”

“Karşı taarruzun en civcivli anında Federasyon el bombasıyla vuruldu. Daha az önce inleyip duruyordu ama cerrah bana söyledi ki…”

“Onu kurtaramadık” diye eklemesine gerek yoktu. Doğu cephesinde biri kafasını böyle kederle sallıyorsa, anlamı açıktır.

“Bir yoldaşım vardı. O uyuyor; ben yürüyorum. Ey Tanrım, lütfen onun ruhuna merhamet et.”

“Bundan daha iyi ifade edilemezdi. Pekala, benim birliğim çekiliyor. Şimdi yola çıkarsak bir sonraki toplanma noktasına yetişebiliriz sanırım. Siz ne yapacaksınız?”

Bizim de onlarla gitmemizi teklif ediyor olmalıydı. Karşılıklı alver zihniyeti. Takdir ettiğim bir anlayış. Ancak Tanya başını iki yana sallar.

Hiçbir hava büyücü birliği, bir piyade birliğiyle aynı yolu kullanmamalıdır.

“Benim askerlerim çevik hava büyücüleridir. Artçı birlik olmaya alışkınız. Siz ayrıldıktan sonra birkaç saat daha burada kalıp, ardından kendi hızımızda toplanma noktasına geçeceğiz.”

“Gerçekten minnettarım… ama emin misiniz?”

“Elbette.”

Tanya yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yanıt verir.

Yavaş hareket eden piyadelerin aksine, hava büyücü birlikleri hareket kabiliyeti için biçilmiş kaftandır. Başka bir deyişle, vur-kaç yapabilme yetenekleri onların en belirgin özelliğidir. Bir mevziyi tutma zorunluluğu yoksa, arkalarına bakmadan uçup gidebilirler. Derinlemesine savunmanın günlük rutin olduğu doğu cephesinde bu strateji oldukça işe yarar—her ne kadar birliğin az önce atlattığı sabit savunma muharebesi buna pek iyi bir örnek teşkil etmese de.

Her neyse, bir Kampfgruppe olarak hareket edilmediği sürece, başka bir birliğin kaderini paylaşmanın cazip hiçbir yanı yoktur.

“Ha, Elli Dördüncü Alay’ın bıraktığı erzakla çılgın bir parti vereceğiz—tabii seçmece azıkların bir kısmını unutmamanız kaydıyla.”

“… Demek Gümüş Kanat Nişanı’nız sadece gösterişten ibaret değil, ha?”

“Aksine, kesinlikle gösterişten ibaret. Pekala Albay Kreisler, umarım ikimizin de şansı yaver gider.”

“Evet, siz de kendinize dikkat edin.”

Vedalaşma, karşılıklı selamlar ve iyi dileklerle son bulur. Tanya ve 203. Hava Büyücü Taburu mensupları, diğerlerinin yıkılmak üzere olan binadan ayrılışını izler.

“Dost birliklerle birlikte çekilmek istemediğinize emin misiniz?”

Tanya mutlak bir kararlılıkla tabur komutan yardımcısına başını sallar. “Binbaşı, siz de biliyorsunuz ki piyade ile bizim hareket hızımız aynı değil.”

“Anlaşıldı komutanım.”

Dürüst olmak gerekirse, Federasyon hava büyücülerinden her seferinde kaçabildiğimiz düşünüldüğünde, doğu cephesindeki tek amacımız sıvışmak olsaydı bu son derece kolay olurdu. Elli Dördüncü Alay’ı oluşturan devasa piyade grubunun mükemmel bir yem işlevi görmesi de cabası. Çekilme harekatımız gayet sorunsuz geçecektir.

“Ağırdan alacak kadar rahatız. Gece karanlığı çökenedek burada kalmamızda hiçbir sakınca görmüyorum. Fırsatınız varken sırayla kestirin.”

“Yatakların hepsi havaya uçtu ama…”

“Yarım hava büyücü taburuna yetecek kadarını bulabileceğinizden eminim. Uyumayan askerler çay içsin ve yüksek kalorili çikolata yesin.”

“Pek bir keyifli nöbet değişimiymiş.”

Haksız sayılmazdı. Tanya, komutan yardımcısının söylenmesini haklı bulur ancak bir uyarı eklemeyi de ihmal etmez. “Düşman saldırısı olmadığı sürece tabii.”

“Haklısınız. Müsaadenizle, ilk ben dinlenmeye çekileyim.”

“Tamam, iki saat sonra nöbet değişimi yapın. Ben seni uyandırırım, git biraz kestir.”

“Anlaşıldı efendim.” Weiss selam verir; Tanya onun uzaklaşmasını izlerken üsteğmenlerin hemen yanında durduğunu fark eder.

“Üsteğmen Serebryakov, sen de. Git yat. Üsteğmen Grantz, sen benimle gel. Git kahve çekirdeği falan ara.”

“Kahve çekirdeği mi, komutanım?”

“Elli Dördüncü Alay karargâhından kalanları iyice bir tara. En azından tek bir çekirdek bulacağından eminim. O da olmazsa, ölen askerlerin künyelerini topla; arkaya döndüğümüzde onları lüks maddelerle takas ederiz.”

“Anlaşıldı. Birkaç kişiyi görevlendiriyorum.”

Büyücüler ellerinde küreklerle yola koyulurken, Tanya dediğini yapar ve bir parça çikolatayı ısıra ısıra yemeye başlar.

Her halükarda, nefes alacak bir vakit kazanmışlardı. Geriye kalan tek şey, toplanma noktasına dönüp Semender Muharebe Grubu’nun geri kalanıyla birleşmekti.

Açık konuşmak gerekirse, koordinasyonun şüpheli olduğu durumlarda başka bir birlikle iş birliği yapmak tam anlamıyla korkunç bir ihtimaldi.

Bunu yüzüne vurmamak Tanya için epey zordu. Anında senkronize olmak profesyoneller için bile zorken, temel esaslardan bile habersiz acemilerle iş birliği yapmak katıksız bir dehşetti.

Derme çatma bir ekip, tabiri caizse yürüyen bir kabustur.

Biri bir hata yapıp kendini mahvederse, bu onun kendi suçudur. Ne yazık ki, savaşın temel ilkesi müteselsil sorumluluktur. Ve burada tehlikede olan şey, kendi hayatınızdır.

Güven duymadığım birine bunu emanet edecek değilim.

Bunun, hekimlik lisansı olmayan şarlatan bir doktora tedavi olmaktan ne farkı kalır ki?

Hastalık veya yaralanma durumlarında bile, kaderimi bir doktorun ellerine bırakma konusunda son derece isteksizimdir. Ancak yapılması gerekiyorsa yapılır. Mesleki standartları garanti ettikleri sürece saygımı hak ederler.

Lakin şarlatanlar ve diğer sahtekârlar kurşuna dizilmelidir. Kendini uzman sanan beceriksiz bir aptaldan daha zehirli bir israf yoktur. Bu durum savaştaki askerler için de aynen geçerlidir. Maaş alıyor ve savaşmak için canınızı ortaya koyuyorsanız, tavize yer yoktur. Bir işe yaramayan birlikler yükten başka bir şey değildir; etten siper olarak bile kullanılamazlar.

Profesyonel değilseniz benimle konuşmayın bile. Beni rahatsız etmeyin. Mümkünse bir işe yarayın ve düşmana en azından biraz zarar verin. İnanılmaz derecede benmerkezci olsa da Tanya, bu düşüncelerin son derece insani ve normal olduğuna emindir. Tanya von Degurechaff için “insan” tam olarak budur.

İnsanların kendi çıkarlarına hizmet etmek adına toplumu inşa eden politik hayvanlar olduğunun öğretilmesi, eski okulum olan Japonya’dan kalan en eski anılarımdan biridir.

O zamanlar muhtemelen bunu tam olarak kavrayamamıştım.

“Pah, hayat boyu öğrenmeyi hafife alamazsın, değil mi?”

Beşeri sermayeye yapılabilecek yatırımın sınırı yoktur. Fırsat doğduğu her an öğrenmek bir erdemdir. Sonuçta, öğrenmeyi bırakan bir profesyonel diye bir şey yoktur.

“Sanırım profesyonellik tam olarak bu, ha?”

Bu bakımdan, 203. Hava Büyücü Taburu ve Semender Muharebe Grubu üyeleri örnek, tescilli birer uzmandır.

Savaşmaktan bir tık fazla keyif alıyorlar ama mevcut durum göz önüne alındığında Tanya onlara yüksek not vermekten başka bir şey yapamaz. Değerlendirme hususunda kişilik, eğitim ve zevkler ikincil etkenlerdir. Asıl kıstas, görevlerini düzgün bir şekilde yerine getirip getiremedikleridir.

Başka bir deyişle, işini iyi yapamayan insanlar çöp demektir. Özel hayatta saygılı davranırım. Ama onlarla çalışmak imkansızdır. Savaşmayı bilen savaş delileri ile hiçbir işe yaramayan iyi niyetli insanlar arasında bir seçim yapmak gerekirse, ön saftayken yanımda birincileri isterim…

Derken Tanya’nın zihnine aniden bir düşünce çakar.

“… Neden sürekli savaşta çarpışacağımı varsayıyorum ki?”

Bunun şu an bir savaşın ortasında olmasından kaynaklandığı söylenirse söylenecek başka bir şey kalmaz.

Ancak Tanya gibi barışsever bir liberal demokrat için savaş durumu bir istisna olmalıdır. Doğal bir varoluş hali değil.

Savaş, hiçbir şeyin gerekçesi olarak kullanılmamalıdır.

“Lanet olsun böyle işe.”

Bu savaşın bir an önce bitmesi gerekiyor.

Tanya bu sözleri dışa vurmak yerine yutar ve yüzünde kasvetli bir ifadeyle arkasını dönüp uzaklaşır.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla