
7 EKİM, BİRLEŞİK YIL 1926, İMPARATORLUK ORDUSU ÜSSÜ
203. Hava Büyücü Taburu, Norden’de ağır kayıplar vermişti. İnsana dişlerini gıcırdatacak kadar ağır kayıplar. İnsan kaynakları ve sermaye açısından akılalmaz bir israftı.
İnsanları yalnızca sayılardan ibaret gören Varlık X gibi bir pislikseniz, muhtemelen “Altı üstü on kişiydi,” der geçersiniz.
Ancak modern ve özgür bir birey olan Yarbay Tanya von Degurechaff için on seçkin askerin kaybının toplum adına muazzam bir kayıp olduğu tartışmasız bir gerçekti.
Yetiştirilmelerine bunca kaynak, bunca zaman yatırılmıştı.
“Biz bir orduyuz. Zayiatsız olmayacağının farkındayım ama…”
Mantıken bir orduda yeri doldurulamayacak çark yoktur.
Ve kayıp veren birliklere yeni personel tahsis edilir. Ne var ki ders kitapları ile gerçek dünya her zaman uyuşmaz.
Gerçekte piyasada arzı tek bir şirketin tekelinde olan tonla değerli çark vardır.
Ve o kıymetli kaynak aşırı talep altında eziliyorsa, yedek bir çark talep etseniz bile ne zaman ulaşacağını bilmenizin imkânı yoktur.
Bölükleri komutanlarına —Üsteğmen Serebryakov, Binbaşı Weiss ve Üsteğmen Grantz’a— emanet eder etmez, “Yine de” diye düşünür ve standart prosedürleri takip ederek takviye personel başvurusu için evrak işlerine girişir. Yeni çarkları için.
Bu tek kişilik bir mücadeledir.
Kalem, kâğıt, mürekkep ve ben.
Bir kültür savaşında etkili olan şey, kelimelerin aldatıcı gücüdür.
Fakat gerçek dünyada yolun üzerinde korkunç bir bürokrasi duvarı dikilidir. Kusursuz işleyen bir askeri makine olan İmparatorluk Ordusu bile bürokrasinin kırtasiyeciliğinden kaçamaz. Ne kadar da sinir bozucu!
“… Asıl korkmamız gereken şey bürokrasi…”
Yararsızlık derecesinde karmaşık olan bu süreç, üst kademenin takviye taleplerini reddetmeye kararlı olduğu şüphesini uyandırıyor içimde. Yine de masa başı işi azim gerektirir.
“Hmph, resmi formlar her zaman karmaşıktır. Pekala, ben de bu idari metinleri bir tefsir âliminin titizliğiyle okurum.”
Bu kararlı mırıltıyla kaldığı yere dönen Tanya, evrak işlerini bitirmek için yirmi dört saattir kendini masasına zincirlemiş durumdadır. Yarbay Uger’den istediği, berbat bir çamurlu su gibi tadı çıkana kadar koyu demlenmiş kahveyi kafaya dikerek belgeleri işlemeye devam eder.
Viktorya döneminin azmiyle ünlü Anglo-Sakson ruhu bile benim gibi modern bir şirket çalışanının disiplininin yanında çocuk oyuncağı kalır.
Belgeler onaylanmazsa varsın onaylanmasın.
Onaylanana kadar tekrar tekrar sunmaya devam ederim.
Böylece, savaş alanını masasına taşımasından yaklaşık iki gün sonra…
Yarbay Tanya von Degurechaff mütevazı bir zafer elde eder.
6 Ekim gece yarısı tam sıfır sıfırda, evrakları emir subayı Serebryakov’a gönderdir ve elinden geldiğince uyuyabilmek için yatağına gömülür.
Gözlerini açtığında ise çoktan sabah olmuştur.
Emir subayının kendisi için hazırladığı kahve eşliğindeki kahvaltısını atıştırırken, nihayet bundan sonra ne olacağını düşünmeye fırsat bulur.
“Yine de yani…”
Dudaklarından küçük bir iç çekiş dökülür.
Düşünüp durabilirdi fakat düşünmek bir yere kadardı.
Her halükarda, mevcut durumları son derece belirsizdi.
Resmi emirlerine göre bir destek birliğiydiler.
203. Hava Büyücü Taburu, Kuzey Denizi harekâtının bir parçası olarak devriye personeli sıfatıyla sevk edilmişti. Dolayısıyla, RMS Queen of Anjou’yu durdurma harekâtının başarısızlıkla sonuçlanması, konuşlandırılmalarının sona erdiği anlamına gelmiyordu.
Teorik olarak görevleri şu anda bile devam etmekteydi. Öte yandan, bütün anlamı bundan ibaretti.
Üstelik 203. Hava Büyücü Taburu’nun, kuzeye sevk edilmiş doğrudan Genelkurmay’a bağlı bir birlik olma konumu kendine özgüydü. Bunun bir sonucu olarak sanırım?
Askeri çarklar arasındaki bürokratik uzlaşma, Genelkurmay’ın bu birliği RMS Queen of Anjou’yu durdurma görevi için onlara geçici olarak ödünç verdiği yönündeydi. Bu nedenle, birliği başka bir göreve kaydırmak isteseler bile, örgüt teorisine göre sözleşmeyi ihlal ederlerse terfi kulvarının dışına düşeceklerdi.
Bürokrasi ataleti cidden heybetli bir şey, değil mi? Resmi emirlerimizin aksine, devriye rotasyonuna dahi dahil edilmiyoruz.
Bu yüzden, zaman kaybetmemek adına Tanya kalemi tekrar eline alır. Bir komutan olarak görevi olan, kederli ailelere yönelik taziye mektuplarını yazmaya başlar.
Ne var ki kelime sayısı bakımından taziye mektupları pek de uzun sayılmazdı. Yarbay Tanya von Degurechaff, daha öğle yemeği vakti bile gelmeden beklenmedik bir şekilde yapacak işsiz kalır.
“… Birtakım sorunlar yaşadığımızı anlıyorum ama yapacak hiçbir şeyin olmaması gerçekten bayağı katlanılmaz bir şey,” diye mırıldanır acı bir tebessümle.
Kendimi bir işkolik olarak görmüyorum ama bu tür kötü planlanmış durumlarda aklım başka yerlere kayma eğilimi gösteriyor. Acil bir karar gerektiren bir durum yoksa, uzun vadeyi sakince tefekkür etmek belki de o kadar kötü değildir.
Fakat gelecek karanlık. Parlak bir gelecek üzerine hevesli spekülasyonlar yapmak verimli olabilir belki, ama karanlık bir geleceği beklemek zorunda kalmak hiç de eğlenceli değil.
Tabii eğlenceli olup olmaması sadece duygusal bir mesele.
Sırf moralim bozuk diye düşünmeyi bırakmaya hiç niyetim yok.
Düşünmeyi bırakacaksam, beylik tabancamı çekip beynimi uçurmayı tercih ederim.
Yine de bazı gerçekler var ki… ne kadar düşünürseniz düşünün değiştirilemez. Tıpkı benim kaliteli kahve çekirdeklerimin tükenmesi gibi, İmparatorluk’un kaynakları da eriyor olmalı.
Bu durum insan kaynakları için de geçerli. Tanya acı bir şekilde kaşlarını çatmak zorunda kalır.
203. Hava Büyücü Taburu’nda on üye eksikti.
Bunun “altı üstü on kişi” olduğunu söyleyebilecek tek kişiler, insan sermayesi yönetiminden zerre kadar anlamayanlardır.
Bir paralellik kurmak gerekirse bu, tüm deneyimli satış personelini kovup yerlerine düşük maaşlı yarı zamanlı çalışanları dolduran, sonra da işlerin neden kötü gittiğine şaşan devasa mankafaların durumuna benziyor.
Zengin bir deneyime sahip ve kendilerini kanıtlamış on üye elimizden alınmıştı. Sadece kırk sekiz kişilik bir departmandan. Şimdilik, görevlerimiz sınırlıyken bu ciddi bir sorun teşkil etmeyebilir.
Ama… takviye alıp alamayacağımız meçhul.
“Kadro boşluklarını herhalde… ile doldurabileceğiz…” …yalnızca asgari düzeyde eğitim almış acemilerle…”
Tahmin edilebilir bir durum… Kimsenin feragat edebileceği tecrübeli askeri yok.
Hayır, muhtemelen sadece inatla vermekten kaçınıyorlar. Yani benden birkaç tecrübeli asker isteselerdi, hiç düşünmeden kestirip atardım.
Neticede tecrübeli asker birikimi ve optimize edilmiş birlik koordinasyonu bir günde kazanılabilecek bir şey değil. Bilgi birikimini ve edinilen tecrübeyi bir kılavuza dönüştürmek mümkündür ama o bilgiyi edinmek ve deneyimleyerek ustalaşmak zaman alır.
İnsan sermayesini kullanırken aklınızda tutmanız gereken ilk şey budur.
“Bu ilkeye dayanarak… Onları cidden bizzat mı yetiştirmem gerekiyor? Bir yerlerden öylece tecrübeli eleman transfer edebilseydim ne iyi olurdu…”
Personel işinde çalışan birinin kadro açıklarını kapatmak için kafa patlatması gayet doğaldır. Ancak bir savaş varken takviye personel edinmek pek de düzgün ilerlemez.
Subayların ordu içinde bir dereceye kadar takdir yetkisi olsa da emrindeki astları seçme lüksleri yoktur. Bir şey berbat gittiğinde şikâyet edebilirsiniz ama istediğinizi öylece çekip almanız neredeyse imkânsızdır.
Durum, Doğu Ordu Grubu ve Merkez birliklerinin karmasından takviyeli bir tabur oluşturduğumuz zamankinden çok farklı.
Böylece Tanya’nın zihni tamamen “takviyeler” kelimesiyle meşgul olur. Ne yazık ki, harika bir fikre en çok ihtiyaç duyduğunuz an, ona ulaşmanın en zor olduğu andır.
Düşüncelerinin çıkmaz bir sokağa girdiğini fark ettiği sırada kapı çalınır. Başını kaldırır.
Kapıya doğru baktığında, elinde bir mesajla bekleyen kişi tabur komutan yardımcısıdır. Gelenin bir haberci değil de doğrudan Weiss’ın kendisi olması, haberin oldukça önemli olduğu anlamına geliyordur.
“Ne var, Binbaşı Weiss? Aceleniz yoksa kalıp bir fincan kahve içmenizi rica ederim.”
“Çok naziksiniz. Sanırım bir fincan alacağım.” Başını sallar, gergin görünmüyordur. Gergin olsaydı muhtemelen keyifli bir kahve molasını reddederdi.
“Demek ki acil bir durum değil,” diye düşünür. Onu kahveye davet ederken ne olabileceğini tahmin etmeye çalışır. Öyleyse ne olabilirdi?
“Yarbay von Degurechaff, merkezden emirler var.”
Oooo. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için fazla düşünmesine gerek yoktur. Demek Genelkurmay başarısızlığımızın haberini aldı? Bir kınama mı? Bir teselli mi? Yoksa yeni bir görev haberi mi?
Her neyse… Tanya duruşunu dikleştirir.
“Hm…? Yeniden konuşlandırma emirleri mi?”
“Evet, komutanım. Takviye birliğimiz ulaşır ulaşmaz, yeniden organize edilen Muharebe Grubu ile birlikte doğu cephesi ana hatlarında mevzi almamız isteniyor. Ayrıca alacağımız takviye birlikleri bünyemize katmamız talimatı verildi.”
Kâğıtları Weiss’tan alıp göz gezdirir. Anlaşıldı, yani resmi bir bildirim.
Fakat onu hafifçe tereddütte bırakan bir şey vardır.
“Eşzamanlı yeniden konuşlandırma ve organizasyon mu? Üstelik doğudaki ana hatlarda mı yeniden yapılanacağız? Hiçbir oryantasyon eğitimi olmadan mı?”
“… Evet, Genelkurmay oluşturdukları birliğe liderlik etmenizi söylüyor.”
Emirleri okuduktan sonra Tanya elinde olmadan iç çeker. Az önce sızlandığım şeyin birebir aynısı bu!
“Yani kıdemli askerlerimizin yerini acemilerin almasına mecbur bırakılıyoruz! Bu devasa bir felakete giden yolda atılmış bir adımdan ibaret… Lanet olsun.”
Hayır. Başını sallar. Şoku zihninden uzaklaştırıp öz denetim uygularsa, üst kademenin ne yapmaya çalıştığını anlayabiliyordur. Genelkurmay’ın da insan kaynağı temin edebileceği hiçbir yer yok büyük ihtimalle.
Ancak anlayabilmesi, bunu kabullenebileceği anlamına gelmez. Bu savaş durumunun gerektirdiklerini göz önüne alsak bile zaman yetersiz!
Komutan olarak itirazda bulunmak zorundadır.
Muharebe Grupları geçici (ad hoc) yapılanmalarla oluşturulur.
Bu kelimeler her şeyi özetliyor: geçici yapılanma.
Apar topar bir araya getirilmiş subay ve er grubu bir harekât icra etmek zorunda kaldığında kargaşa kaçınılmaz olacaktır. Onlardan ne istediğini tarif edebilir ama bir yerlerde aksaklık yaşanmasının önüne geçmek zor olacaktır. İşte bu yüzden çekirdek kadronun, kendisiyle mükemmel bir senkronizasyon sağlayan kendi birliklerinden oluşmasını istemektedir.
Ama ona bir oryantasyon süresi bile vermeyecekler mi?
“Bundan fazlası sadece yerinde saymak olur. Takviye alıyoruz diye sevinmeliyiz sanırım ama tahsis ettikleri birlik pek de iç açıcı görünmüyor. Bu Muharebe Grubu’nu Semenderler’i model alarak oluşturduklarını söylüyorlar fakat gördüğüm kadarıyla beklentiyi çok yüksek tutmamak en iyisi.”
“… Kâğıt üzerinde bakılacak olursa takviye edilmiş gibi görünüyor.” Weiss’ın tespiti yarı yarıya doğrudur. Sadece diğer yarısı yanlıştır.
“Bir dereceye kadar bunun doğru olduğuna eminim. Ancak yeni kurulan birliklerin sayısı çok fazla. Temelini kıdemliler oluştursa bile, çaylakların oranı fazla yüksek olursa ne olacağını biliyorsun, değil mi?”
Hikâyelerde, kahramanlık masallarında sonradan seçkinleşen yeni birliklere rastlanabilir. Ya da eğitimi tamamen bir kenara bırakıp son dakikada sırf kıdemlilerden ve eğitmenlerden oluşan seçkin birlikler sevk edilebilir.
Aksine, sıradan bir savaş yürütüyorsanız, yalnızca kıdemli askerlerden oluşan yeni bir birlik kurmayı hayal etmek son derece zordur.
“Çekirdek personelin işe yarar olduğunu ummak istiyorum ama kimse elindeki kıdemli askerlerden vazgeçmek istemez. Muhtemelen beklentiyi çok yüksek tutmamalıyız.”
“Haklısınız efendim. Anlaşılan merkezde ellerinde hangi birlikler varsa onlardan müteşekkil bir yapı kurulmuş. Bu durumda göründüklerinden daha zayıf olacaklardır.”
Weiss durumu anlamış olmalıydı. Weiss’ın yüzünde gergin bir tebessüm belirdi. Ne de olsa böyle bir gerçeklik karşısında verilebilecek tek tepki belirsiz bir tebessümdür.
Kayıplarımızı telafi etmek şöyle dursun, henüz sıcak çatışmada denenip denenmedikleri bile meçhul olan gencecik birlikler alıyoruz.
“Aklıma General von Romel geliyor. Her zaman kullanması kolay birlikler istediğini söylediğini hatırlıyorum.”
Eski üstümün diline pelesenk ettiği bir sözdü bu. İşe yarar bir birliği ne kadar çok istediğini tekrar tekrar söylenip dururdu.
Şimdi ne demek istediğini çok daha iyi anlııyorum. Merkezdekiler durumun üstünü ne kadar örtmeye çalışırsa çalışsın, düzgün bir insan gücü olmadan savaşı sürdürmek zor olacaktır. Eski üstümün sızlanmalarına hak vereceğim bir günün geleceğini görmek ne kadar acı.
“Ah, off,” diye mırıldanır Tanya, bir iç çekişle kendine bir fincan kahve daha doldururken. “Elindekiyle yetinip en iyisini yap. Basit sözler ama kulağa son çare gibi gelmiyor mu? Bütün meseleyi sahada bizlerin üzerine yıkıyorlarmış gibi bir hisse kapılmıyor musunuz, Binbaşı Weiss?”
“Fakat komutanım… elimizden gelen tek şey yeni erleri eğitmek.”
“Sanırım öyle. Zorlu bir süreç olacak. Büyücü birliğinin eğitimi size ait olacak. Onları işe yarar birliklere dönüştüreceğinizi umuyorum.”
“Elimden gelenin en iyisini yapacağım efendim. Yine de bu durumda… asıl mücadelenin zamana karşı olduğuna inanıyorum.”
Kesinlikle katılıyorum. Weiss bunu belirtmese bile, yeni insan yetiştirmenin her çağda zorlu bir iş olduğunu biliyorum.
İnsanlar bir program gibi yüklediğiniz anda çalışmaya başlamazlar. El yordamıyla ilerlemelerine ve hatalar yapmalarına müsaade edebilirsiniz ama bu yine de devasa bir zaman alacaktır.
Ne olursa olsun çaylakları yetiştirmek için zaman ve emek şarttır.
Ancak bu gerekliliği kavrasanız bile, yine de en zorlu işlerden biridir. Normalde askeri teşkilatta personel asgari eğitimi tamamladıktan sonra göreve sevk edilir… fakat savaş devam edip şiddetlendikçe standartlar büyük ölçüde değişti.
Şu anda işe yarar bir seviyede olup olmayacaklarını gerçekten merak ediyorum.
“Onları yeniden eğitmek için ne kadar zamanımız var? Emirlerde belirtilmemişti… Peki siz ne düşünüyorsunuz, komutanım?”
“Alışılagelmiş standartları beklemezdim. Bir savaş bölgesine gönderiliyor olsak bile muhtemelen en sıcak çatışma alanında olmayacağız ama… Pekala, bize altı ay vermeyecekleri kesin. Bu bir test harekâtı olduğu için muhtemelen kış durgunluğu sırasında eğitim yapmamızı söylemelerini bekleyebiliriz.” Gerisini yutar: Muhtemelen umutsuz bir vaka. “Size mümkün olduğunca çok zaman vermek istiyorum. Onları sıkı bir şekilde eğitmenizi içtenlikle istiyorum.”
Ne yazık ki benim görüşlerime dayanarak karar verilen şeylerin bir sınırı var.
“Sorun, Genelkurmay’ın bu yapılanmayla neyi hedeflediğidir. Özel görevler için kısa sürede oluşturulabilecek Muharebe Grupları istiyor gibi görünüyorlar.”
Semender Muharebe Grubu harika bir ön deneme olmuştu.
Hızlıca kurulmuş olarak, konseptini kanıtlamak, doğuda ana ordunun kanadını desteklemek ve düşmanın durumunu kavramak gibi birden fazla saha testinde yeterli başarılar elde etmişti.
Tanya’nın kişisel görüşü, üst kademeye teşkilatın birden fazla sınıfından birliklerle oluşturulan karma birliklerin kullanışlılığını kanıtladığı yönündeydi. Ve bu durum gerçek olarak kabul edilmiş görünüyordu.
Yine de düşünmeden edemez. Weiss’a söylediği gibi, Genelkurmay’ın bu birlikleri hızlıca oluşturma yeteneğine aşırı vurgu yaptığını düşünür.
“Belirli senaryolar düşünülerek oluşturulmuş mevcut birlik türleri esnek değil. Muharebe Grupları ise anında ve en uygun şekilde kurulabilmeleri bakımından farklılık gösteriyor.”
“Yani gerçekten büyük bir potansiyele sahipler o zaman. Özellikle yangın söndürme işlerinde çok faydalı olacaklarını tahmin ediyorum.”
“Kesinlikle. Başka bir deyişle Binbaşı Weiss, şuna inanıyorum ki… ayak işlerine koşturabilecekleri türden kullanışlı bir birlik beklentisi içinde olmalarına hazırlıklı olmanız gerekiyor. Ve bu beklentide oldukları sürece de cömert bir eğitim süresi ummak zor.”
O engin hatları korumak için gereken hareket kabiliyeti ve ateş gücü tek bir birliğin ayarlanmasıyla sağlanabiliyorsa, Muharebe Grupları göreve dayalı emir sistemine son derece uygun olacaktır.
Açık konuşmak gerekirse acayip kullanışlı olacaklar. Komutan olsanız, ‘Bir an önce bunlardan sürüyle istiyorum’ diye düşünürsünüz.
Korgeneral von Zettour gibi lojistik alanında çalışanlar ve Korgeneral von Rudersdorf gibi Harekât Dairesi’ndekiler Muharebe Grupları için can atıyor olmalılar. Bu yeni birlik türü tam da onların yarasına merhem oluyor.
Bu yüzden Tanya, Genelkurmay’ın düşünce tarzını anlayabiliyordu.
“Genelkurmay’daki adamlar göz açıp kapayıncaya kadar bunlardan sürüsünü kuracak bilgi birikimini geliştirmeyi hedefliyor olmalı. Bu büyük araştırma girişimine ayak uydurmak zorunda kalacağız, bu yüzden kendimizi hazırlamamızda fayda var.”
“… Başarılı olursa ordunun elinde çok daha fazla seçenek olacak, değil mi? Bir asker olarak vatanıma bu şekilde katkıda bulunabilirsem bundan onur duyarım.”
Fincanındaki kahveyi bitirmesi gerekiyordur ama gerçekler o kadar acımasızdır ki tek bir yudum bile alamaz. Katlanılmaz derecede berbat bir durum ama canımızı dişimize takıp çalışmak zorunda kalacağız. Çok feci çile çekeceğiz.
Ne de olsa üst kademenin amacı, deneme yanılma yoluyla sorunları tespit etmek. Hal böyleyken sahada bizim rahat bir nefes almamıza imkân yok.
“Sanki evcilik oynanıyor da bize yaptıkları yemeklerin tadına bakmamız söyleniyor gibi. Ve bunu söylemek küstahça olsa da… yemeği pişirenler kendileri tadına bakmaya bile tenezzül etmeyecek.”
Bir fikri somut bir şeye dönüştürmek için çeşitli süreçlerden geçmek gerekebilir belki ama bu durum insanı başını ellerinin arasına alıp kara kara düşündürmekten başka bir işe yaramıyor.
“Olmaz böyle şey,” der ve ikisi de yüzlerini buruşturur.
“O zaman onlara bunun yenmeyecek bir şey olduğunu mu söylesek?”
“O da denemeden mızmızlanıp tadını beğenmediğini söylemek gibi olur. Yoksa Binbaşı Weiss, doğrudan itiraz başvurusu yapmak mı istiyorsunuz?”
“Lütfen merhamet edin, komutanım.”
“Pekala.” Tanya başını sallar ve hafifçe iç çeker.
Weiss’ın kabullenmişlikle verdiği nefes de muhtemelen bir iç çekiş olarak adlandırılmalıdır.
“Başka çaremiz yok.”
“Evet, sanırım yok.”
Hisler içinde boğularak açıkça sızlanır. Ordunun kötü yanlarından biri de kişisel tercihlerin hiçbir öneminin kalmamasıdır.
İkili ancak şöyle söylenir: “İlhamdan son derece uzak. Çakılıp kaldık.” Subaylar sadece yapabilecekleri hiçbir şey olmadığını birbirlerine itiraf ederler.
Bununla birlikte, ikisinin de aceleyle yapması gereken bir iş yoktu. Ve böylece iç çekmeye vakit bulup da eğitim ve yeniden yapılanmaya zaman bulamamaları, kaynakların ne kadar kötü dağıtıldığını bir kez daha yüzlerine çarpar.
İyice düşünecek olursanız, işler böyle yürüyemez. Tanya kahveleri eşliğinde sohbet edecek bir konu ararken en nihayetinde bir şeyin farkına varır.
“Aslında Üsteğmen Grantz da zamanında bir takviye personeldi. Eğitimi ona bıraksak nasıl olur?”
“… Bunu hiç düşünmemiştim. Fakat…” Weiss ilgiyle başını sallar. “Eskiden olsa buna karşı çıkabilirdim. Ancak şimdi Üsteğmen Grantz bir bölüğe komuta etme deneyimi kazandı. Bir sürü hata yaptı ama aslında harika bir eğitmen olabilir.”
“Yani üzerinde düşünmeye değer mi?”
Weiss onaylarcasına başını sallar. “Yeni erleri eğitmek muhtemelen onun için de iyi bir deneyim olacaktır.”
“Şüphesiz.” Tanya başıyla onaylar.
Bir başkasına öğretmek, öğreten kişi için de bir öğrenme deneyimidir. Tanya, Ren cephesinde Serebryakov ile karşılaştığından beri bunu defalarca hatırlamıştı.
Bir zamanların zorunlu hizmet eri, artık kendisi de mükemmel bir büyücü subaydı.
Tanya tam kişisel gelişime katkıda bulunmanın keyifleri üzerine bir yorum yapmak üzereyken kapı kibarca çalınır.
“Ha? Girin!”
Lafının üstüne geldi işte. Gerçi pek öyle bir durum değil tabii.
Aniden canlı bir edayla içeri göz atan kişi, tam da az önce eğitimini yad ettiğim Üsteğmen Serebryakov’dur.
“Üsteğmen Serebryakov, içeri gel!”
Selam verip yüzünde bir gülümsemeyle yanlarına doğru yürür. Keyfi pek yerinde olmalı. Belki de her küçük şeye kikirdenen o yaştadır?
Öte yandan benim tanıdığım Serebryakov pragmatik biridir. İyi bir haber mi geldi acaba diye düşünmeden edemiyorum.
Tanya gözleriyle sorar ve Serebryakov da anlamış olmalı ki açıklamaya başlar.
“Komutanım, hava filosundan bir rapor aldık.”
Hava filosu mu?
Sormak bana düşmez belki ama hava filosu neden bana rapor veriyor ki?
Şaşkınlığım açıkça belli olmasına rağmen… emir subayım buna hiç aldırış etmez. Bana bir zarf uzatır ve yüzü gururlu bir tebessümle aydınlanır. “Hava keşif fotoğrafları. Hava filosuyla iskambil oynarken kazandım.”
“Askeri sırlar üzerine mi bahis oynuyorsun? Visha, seni eleştirmek istemem ama ağırdan alsan iyi edersin. Hayır, bu durum ondan bile ciddi. İstihbarat sızıntısını teşvik etmek, çoğu kumar türünden daha beterdir.”
Weiss’ın söylenmeleri son derece haklıdır. Ancak Serebryakov’un getirdiği belgeler bu endişeleri önemsiz kılacak niteliktedir.
Zarfın içinde birkaç hava keşif fotoğrafı vardır.
Üzerlerine yazılmış veriler, analizler ve diğer notlara bakmama gerek bile kalmaz.
“RMS Queen of Anjou mu? Hatırladığım kadarıyla akılalmaz derecede devasa.”
Dev gemi o kadar ihtişamlıdır ki diğerlerini cüce gibi gösterir. Açık ara en ünlü yolcu gemisidir. Hakkında elimizde bir sürü veri var, dolayısıyla karıştırmamıza imkân yok.
Hava filosu analistleri de aynı şekilde hissetmiş olmalı. Kırmızı mürekkeple RMS Queen of Anjou olarak işaretlemiş olmaları son derece doğal.
Tam o sırada Tanya bir şey fark eder.
Fotoğrafın kenarındaki notlarda, geminin demirleme durumuyla ilgili bazı şüpheler kaleme alınmıştır.
“Gemiye… bakım mı yapıyorlar?”
Fotoğraflardan bile geminin güvertesindeki ve diğer yerlerindeki hasar net bir şekilde görülebiliyordur. Ancak Tanya’nın dikkatini daha da çok çeken bir şey vardır: İşçilerin ve ekipmanların aşırı çokluğu.
“İlerlemelerini yavaşlatmak için düzenlediğimiz saldırı bir sonuç verdi anlamına mı geliyor bu?” Weiss, biraz mahcup bir edayla söze girer.
Eh, elde ettiğimiz tek başarı buysa mahcup hissetmesi gayet doğal… Fakat Tanya durumu tekrar değerlendirir.
Geminin tersaneye çekilmemiş olması… hasarın yüzeysel olduğu anlamına mı gelir gerçekten?
Sahi mi?
Şüpheye düşmüştür. Yoksa… diye düşünür. Ya da belki de… diye umut eder. Her halükarda, fotoğrafları tekrar incelediğinde… cevap son derece nettir.
Tam da tahmin ettiğim gibi, değil mi?
“Hayır, Binbaşı Weiss. Geminin tersaneye çekilmemiş olması, elde ettiğimiz sonuçları küçümsememizi gerektirmez. Zaten o devasa gemiyi içine alabilecek nasıl bir tersane var ki?”
“… Doğru.”
Weiss fotoğraflara donakalmış bir halde bakıp düşüncelere dalarken, Tanya çoktan bir sonraki konuya geçmiştir.
Önemli olan tek bir şey vardır.
“Teğmen Serebryakov, bunu size hava filosu getirdi, değil mi?”
İstihbaratın baskı yaparak koparılan bir bilgi olmadığını teyit ediyordur. Eğer emir subayı görev tanımını aşıp gidip ısrarla talep ettiyse…
bu bizim onlardan özel bilgi istemek için ayağlarına gittiğimiz anlamına gelecektir.
“Evet, komutanım. Biraz ağızlarını aradım ama bunu karargâhtan geçirmeden doğrudan bana getirdiler.”
“Tekrar teyit etmek için soruyorum, bunu hava filosu kendiliğinden teklif etti, değil mi? Sizin bir talebinize karşılık vermediler?”
“Beni aradılar, ben de gidip aldım.” Bunu büyük bir eminlikle dile getirir ve hiçbir şey saklıyor gibi görünmüyordur. Yani belki de sadece dostça davranıyorlardır.
Tabii hava filosunun hünerlerini sergilemeye çalışması ya da gemiye yapılan saldırıdaki yetersiz performanslarını bir şekilde telafi etmek istemesi de mümkündür. Niyetlerinin tam olarak ne olduğunu kestirmek zordur.
Ama sonuçta biz talep etmiş değildik. Başka bir deyişle, bunu kendi rızalarıyla sundular. Güzel. Tanya bu noktaya kafa yormaya devam eder.
Hava keşfi ve bu fotoğraflar… Bir keşif uydusundan farklı olarak, bu fotoğrafların çekilmesi insanlı bir uçağın düşman semalarında uçmasını gerektirmiştir. Yüksek irtifadan çekilmiş olsa bile ciddi risk barındırıyordur.
Ne Tanya ne de Serebryakov bir keşif talebinde bulunmamışken bu rapor geldiyse…
Bu durumda bir teşvik mi yoksa güvence midir?
Bu rapor, RMS Queen of Anjou ile ilgili görevimizden haberdar olan kişiler tarafından gönderilmiştir. Teşkilatımızın bir yerlerinde iyi insanlar da varmış demek ki.
“Teğmen, daha sonra uygun göreceğin bir içki seç. Yeterli gelmezse tabur kasasından harcayabilirsin. Benim adıma onlara gönder. Harika bir iş çıkardılar, o cesur pilotların doya doya içmesini istiyorum.”
“Emredersiniz komutanım. Bana bırakın, Albayım.”
İyi bir iş saygıyı hak eder. Hava filosuna bu nitelikli çalışmalarından dolayı içten teşekkürlerimi sunacağım.
Eğer burası özel bir şirket olsaydı, onlara özel bir prim çıkarmak için çoktan muhasebenin yolunu tutmuştum.
Kara ve Deniz Kuvvetleri Komutanlıklarının o beceriksiz ortak istihbarat teşkilatından gelen zırvaların aksine, bu hava filosunun bizzat kefil olduğu taze bir istihbarattır.
Ve en önemlisi, güvenilirliği son derece yüksektir.
“İşleri sadeleştirmeliyim,” diye mırıldanır Tanya.
Belirsiz gerçekler üzerine varsayımlarda bulunmanız gerektiğinde, en doğrusu işleri mümkün olduğunca basite indirgemektir.
Hava filosunun niyetleri hakkında spekülasyon yapmaya gerek yoktur. En nihayetinde dost kuvvetlerdir; dolayısıyla bize yanlış istihbarat servis etme olasılıklarını elemekte hiçbir sakınca yoktur. Bu durumda, verilerin göründüğü gibi olma ihtimali çok daha yüksektir.
Gemiler hareket eder ama limanlar etmez. Dolayısıyla varılacak sonuç son derece basittir. Kaçamayacak bir hedefi bertaraf etmek zor değildir.
“Harekete geçiyoruz!”
“Efendim?”
“Emredersiniz komutanım!”
Bu subaylar aynı birlikten olsalar da verdikleri tepkilerdeki bu fark, sanırım ne kadar zamandır benimle çalıştıklarının bir yansımasıdır?
Weiss şaşkın bir halde soru sorarken Serebryakov ne yapması gerektiğini anladığını teyit eder.
Emir subayım niyetimi anında kavramaktadır. Yıllardır evli olan bir eş gibi bana yardımcı olmakta ve adeta anlayışın tecessüm etmiş hali gibi davranmaktadır.
“Hava filosu bizim için sahneyi hazırladı, biz de üzerimize düşeni yapalım. Denizaltı birliklerine haber verin. Teğmen Serebryakov, birlikleri toplayın.”
“Anlaşıldı efendim.” Emir subayım hiçbir soru sormadan derhal işe koyuluyor; kendisi bulunmaz bir yardımcı.
İkiletmeden doğrudan denizaltı birliği karargâhına doğru koşar adım gidiyor. Üsse döndüğümüzden beri sırtına acımasız bir evrak yükü bindirmiş olmama rağmen şevkinden en ufak bir şey kaybetmedi.
Örnek bir çalışma ahlakına sahip olduğu su götürmez bir gerçek.
Ren cephesinden beri yanımda böyle yetenekli bir astın bulunması büyük bir şans.
Bu sırada, diye düşünür Tanya, makul Binbaşı Weiss’ın yüzündeki sorgulayıcı ifadeyi karşılarken.
“Uzun menzilli bir harekât olacağından mevcut harekât alanımızın sınırlarını aşacaktır. Sınırı geçmek için izin başvurusu yaparsak yetişebilir miyiz?” İma ettiği korku, o süre zarfında düşmanın kaçabileceği ihtimalidir.
İkinci komutanım olarak Weiss, şeytanın avukatlığını yapma gibi önemli bir rolü üstlenmektedir. Bir şeyi gerçekleştirmek üzere olduğumuzda son derece rasyonel tereddütleri dile getirir. Hatta üst rütbeli subayları doğrudan temkinli olmaya davet edecek kadar yerinde tavsiyeler verir.
“Güzel bir nokta, Binbaşı Weiss. Eğer bir baskın düzenleyeceksek, harekete geçmelerinden önceki bu kısa zaman diliminde onları vurmalıyız.”
Haklıdır. Tanya başıyla onaylar. O da gemiyi harekete geçmeden önce avlamak istemektedir. Hayır, gemi hareket kabiliyeti kazanmadan vurulmalıdır, aksi takdirde tüm bunların hiçbir anlamı kalmayacaktır.
Baskına her şeyimizle hazır bir şekilde oraya gidip boş bir yuvayla karşılaşmak hiç de şaka kaldırır bir durum olmazdı.
“Bu yüzden askerlikte ‘körün körüne acele’ etmenin önemine dair o kadim söze uymak zorundayız.” Kavramasını sağlamak için binbaşının mavi gözlerinin içine bakar. Anlıyorsun, değil mi? “Sınırı geçmek için izin başvurusu yapmak mı? Söz konusu bile olamaz. Dolambaçlı bürokratik prosedürlerle vakit kaybedemeyiz. Bilgi sızıntısı riskini de göz önüne alırsak, bu durumda kendi inisiyatifimizle hareket etmek en doğru cevap gibi görünüyor.”
“K-kendi inisiyatifimizle mi? Doğrudan Genelkurmay’a bağlı olabiliriz ancak izinsiz olarak harekât alanını terk edersek… bunun tamamen keyfî bir davranış olduğunu söyleyebilirler.”
Bu doğru. Tanya içinden başıyla onaylar.
Yine de başka bir noktaya dikkat çekmek zorunda hisseder.
“Komutanlar, hatta aslında tüm subaylar için kendi inisiyatifleriyle hareket etmek bir görevdir.”
“Eski günleri hatırlattı, Albayım.”
Oradan koşarak uzaklaşmış olan Serebryakov da dâhil olmak üzere herkesin kafasına bu söz harp okulunda kazınmıştı. Toplumda ya da herhangi bir organizasyonda düzgün iletişim mutlak bir zorunluluk olsa da, muharebe meydanında işler çoğu zaman emirlerin veya önceden alınan istihbaratın belirttiğinden farklı gelişir.
Bu nedenle, görevlerini yerine getirebilmek için subaylar gerektiğinde emirleriyle çelişen eylemlerde bulunmak zorundadır.
“Bize verilen emirlerin amacını göz önünde bulundurmamız gerekiyor, değil mi?”
“Genelkurmay’ın, Kara ve Deniz Kuvvetleri Komutanlıklarının amacının o gemiyi batırmamız olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
“Kesinlikle öyle düşünüyorum. Binbaşı Weiss, bu şartlar altında bize verilen emirlerin şekilciliğine takılıp kalan beceriksizlerden olmamızı istemiyorum. Buraya gemiyi durdurmak için gönderilmiş olsak bile, denizaltılarla iş birliği yapıp onu batırmamız gerektiği çıkarımını yapmalıyız!”
Grouchy olsa “Napoleon’un emri böyle” deyip saçma sapan bir ilerleyişe devam ederdi. Ama bir de Davout veya Desaix’ye bakın. Napoleon’un emirlerinin o büyük otoritesini göz ardı ettiler—çünkü emrin arkasındaki amaca ulaşmak için bu elzemdi.
Emirlerin amacını kavramalı ve gerektiğinde kendi takdirinize göre onları yerine getirme yöntemini değiştirmelisiniz. Kendi inisiyatifiyle hareket etmek işte tam olarak budur ve bir subayın görevidir.
Sadece kendi başına düşünemeyen aptallar emirlere harfiyen uyup onları sadakatle yerine getirir, başarısız olduklarında da kıvranıp dururlar. Bu tam anlamıyla beceriksiz bir çalışan profilidir. Muhtemelen kurşuna dizilmelidirler.
“Yani emirlerimize sadık kalarak… harekete geçelim. Kumar arkadaşları Teğmen Serebryakov üzerlerinde baskı kurmuşken, denizaltıların deliklerine saklanıp dışarı çıkmayacak kadar korkak olduklarını hiç sanmıyorum.”
“Fakat Albayım. Ne hakkında konuştuğumuzu unutmayın. Bize belli bir derecede inisiyatif tanınmış olabilir ancak bölge sınırlarının ‘şekilciliğini’ terk etmek biraz daha büyük bir mesele sanırım. Bunu hafife almak tehlikeli değil mi?”
“Şüphesiz asıl mesele bölge sınırları olacaktır. Ancak aksine, eğer tek engel buysa… bununla başa çıkmanın bir yolunu bulmak muhtemelen daha faydalı olacaktır.”
İşte tam da bu yüzden ben bir yol buldum.
“Lafı uzatmayayım, cevabımız zaten elimizde. Genelkurmay’dan gelen emirleri okuyun. Bize ‘Her şeyden önce, o düşman nakliye gemisini durdurun,’ emrini verdiler.”
“… ‘Her şeyden önce’ mi?”
Belgedeki altı üstü tek bir ifadeydi. Metin tefsiri birçok okuyucuya sıkıcı gelebilir ama her şey onu nasıl kullandığınıza bağlıdır. Satır aralarını okursanız, hareket etme özgürlüğünüzün alanı hızla genişler.
Geniş bir yorumlamaya bir adım kalmış olsa da, mantıklı bir gerekçe sunabildiğiniz sürece her şey yolunda demektir.
“Her şeyden önce, amaca ulaşmamızı söyleyen bir emir bu. Amacın o yolcu gemisini denizin dibine göndermek olduğu aşikâr ve hedefimizin yeri belli. Şimdi, bu şartlar altında, sırf bölge sınırlarını gözetmek adına çekimser kalmanın gerçekten bir anlamı var mı?”
“Hayır.” Başını sallarken gözlerinde net bir kavrayış ışığı parıldar.
Elimizde her şeyden önce bunu yapmamızı söyleyen emirler var. Bu… …harekât alanı hakkında endişelenmemiz gerektiği düşüncesini imkânsız kılıyor. Sonuçta emirleri verenler üst komuta kademesi. Olay gerçekleştikten sonra şikâyet etseler bile, bunun bir sorun teşkil etmeyeceği şüphe götürmez.
Yani, diye zihninde özgüvenle beyan eder Tanya. Makul bir adam olan Weiss da onay vermişti. Astlarımın fikirlerini dinlememin sebebi, üçüncü bir tarafın bakış açısını almak istememdir. Ardından bu bilgiye dayanarak dikkatli bir karar veririm.
Ortada bir sorun yoksa, o halde burası cesurca eyleme geçmeyi gerektiren bir kırılma noktasıdır.
“Güzel, o halde sadık köpekler gibi harekete geçeceğiz. Genelkurmay’ın bize verdiği o görevi yerine getirelim.”
Toplumun bir ferdi olmak, bir organizasyonun parçası olmak—yani iş hayatı—böyle bir şeydir. Yine de beni destekleyen kaliteli insanlar var. Böylesine gururlu ve profesyonel meslektaşlarla kendinizi işe adama fırsatı bulmak muhtemelen ender görülen bir şanstır.
Bir amacı yerine getirmek için kenetlenen bir organizasyonun işlevsel güzelliği… Pek hoşlandığım bir tabir sayılmaz ama klasiklere saygımızı sunacak olursak, ‘Tanrı’nın görünmez eli’ sanırım oldukça yerinde bir tanım olurdu. Pekala Binbaşı Weiss, gidip Teğmen Grantz’i bulun. Teğmen Serebryakov döner dönmez planımızı hazırlayacağız.”

7 EKİM BİRLEŞİK YIL 1926 AKŞAMI, FEDERASYON TOPRAKLARI, NOVO KHOLMO ÜSSÜ
Albay Mikel olarak bilinen adam, ağzındaki sigarayı yavaşça çakmağa doğru yaklaştırdı. Özellikle kaliteli bir marka içtiği söylenemezdi.
Bildiğimiz o eski “er tütünü” istihkakından ibaretti. Yine de tütün tütündü ve onu özgürce tüttürebiliyordu… Mikel’a bu imkân tanındığı sürece bir şikâyeti yoktu. Ciğerlerini ucuz sigara dumanıyla doldurmanın bu mütevazı özgürlüğü, gulag ile kıyaslandığında cennet gibiydi.
Morumsu dumanı dışarı üflerken Mikel kaderin cilvesini düşünüyordu.
Toplama kampından salıverilmesinin ve güya silinmiş olan askerî kaydının yenilenmesinin üzerinden birkaç ay geçmişti. İmparatorluk ile olan savaş, Mikel’ın kaderini hiç beklemediği biçimlerde değiştiriyordu.
Mücevherini elinden almışlardı ama sonra ordu ona yeni bir model tahsis etmişti. Bir daha asla uçamayacağını sanıyordu ama gökyüzü ona geri verilmişti.
Yıpratılmış, en acımasız muamelelere maruz kalmıştı ama vatanın hâlâ ona ihtiyacı vardı. Bu Tanrı’nın bir lütfu olmalıydı.
Komünist Parti ile bir alıp veremediği olmadığını söylemek yalan olurdu.
Dondurucu soğukta yere yığılan arkadaşları… Bir başka şafağı göremeyen donmuş bedenleri, acı içindeki yüzleri… Kimse ona bunları unutmasını söyleyemezdi.
Ama daha da önemlisi… o bir Federasyon askeriydi. Vatanına sadakat yemini etmişti; dolayısıyla onun için savaşabilecekse, önceliklerini birbirine karıştırması doğru olmazdı.
Bu yüzden, arkadaşlarına görev verildiği sürece Komünistlerin büyücü birliklerini yeniden kurma kararını tüm kalbiyle karşılamıştı.
Bunun uğruna, İncil’deki şeytanın bizzat kendisinden bile beter olsalar dahi parti üyelerine duyduğu nefreti bastırmaya razıydı.
Fakat… Neredeyse alaycı bir edayla içinde bulunduğu durumu sakince gözlemledi. Kaybettikleri için bizi çağırmış olmalılar. Yenilgi, devletleri elaleme ne derim kaygısı gütmeden hareket etmeye zorlar. Önceki rejime sadık olan büyücülerin konumu o kadar düşüktü ki, sırf bu durum olmasaydı köklerinin kazınması işten bile değildi.
Tam da bu yüzden, askerliğe iade edilmiş olmasına rağmen… aldığı emirlerin arkasındaki gerekçelerin kendisine ayrıntılarıyla açıklanmasını hiçbir zaman beklememişti. Sevgili partinin ona verdiği emirler, “sıradan bir askerin” hayal edebileceğinden çok daha iyi düşünülmüş bir planın parçasıydı.
Her ufak detay için bir açıklama istemesi mümkün değildi.
Kendilerince haklı sebebi olduğu ve işlerin gizli kalması gerektiği sürece, herkes tek yapmaları gerekenin kendilerine verilen görevleri yerine getirmek olduğu konusunda hemfikirdi. Gulag’a geri dönmek istemiyorlardı.
Eh, bunu yeniden ifade edelim.
Şikâyetlerini açıkça dile getirmekten çekiniyorlardı. Bu aptalca hamle sadece kendilerini değil, arkadaşlarını ve ailelerini de tehlikeye atardı.
Özgürlüğünün tadını bir sigarayla çıkarmanın iyi tarafları olduğu gibi kötü tarafları da vardı. Yanındaki subaylar sigaralarını tüttürürken oldukça rahat görünüyorlardı.
“Albayım, bize verilen emirlerde bir yanlışlık olmadığına emin misiniz?”
“‘Yoldaş’ de. Kimin dinliyor olacağını asla bilemezsin.”
“Ö-özür dilerim Yoldaş Albay.”
Dikkatsiz astına başıyla onay verip ses çıkarmadan elini omzuna koydu. Sabırsızlıklarını anlayabiliyordu.
Hazırda bekleme emri bile toplama kampında vakit geçirmiş insanları huzursuz etmeye yeterdi, çünkü bu durum geleceklerinin belirsiz olduğu anlamına geliyordu.
O sadist kamp muhafızları sırf zorbalık etmek uğruna ne anlamsız zulümler çektirmişti kimbilir! Gulag’da bulunmuş olanlar, belirsiz bir geleceğin yarattığı hislere karşı son derece hassas hale gelmişlerdi.
Serbest bırakılmış, yeniden askere alınmış ve Federasyon Ordusu’nda aktif görevdeki ender büyücü birliklerinden biri olarak teşkil edilmiş olsalar da bir an olsun rahat edemiyorlardı.
Tabur, Komünistlerin gözünde potansiyel hainlerden oluşan tabur büyüklüğünde bir çeteydi.
Eskisi gibi gözetim altındaydılar ve keyfî bir kararla her an tasfiye edilmeleri işten bile değildi.
Fakat son zamanlarda bu durum değişmeye başlamıştı.
Muamelelerindeki iyileşme ne olduğunu merak etmelerine yol açmıştı; birliğinde, bunun ana cephe hatlarındaki kötüleşen savaş durumuyla ilgili olduğuna dair tahminler yürütülüyordu. Sonra ana cephe hatlarına bile değil, kuzeye gönderilmişlerdi. Ve bundan sonra da hazırda beklemeleri emredilmişti.
Mikel’ın kendisi de epeyce araştırma yapmıştı ama ne olup bittiğine dair hiçbir fikri yoktu. Başka bir deyişle, bu onun gibi alt kademedekilerin asla dâhil olamayacağı kadar yüksek mevkiideki birinin iradesi olmalıydı. Fakat sebebini bir türlü anlayamıyordu.
Vatan krizdeydi, bu yüzden ana cepheye sevk edilmemiş olmaları tuhaftı.
İlk başta kendilerine güvenilmediğini düşünmüştü. Ama öyleyse, birliklerine atanan siyasi subay son derece garipti. Gözünü üzerlerinden ayırmayan adam, öncekilerden çok farklı bir tipti—Merkez grubundandı.
Ekstra gözetim için değil de onları başka bir yere sevk etmek için gönderilmiş olması mümkün müydü? Tabur Komutanı Mikel’ın her Allah’ın günü bastırmak zorunda kaldığı türden bir söylentiydi bu.
Herkes bu günün de diğerlerinden farksız olacağını sanıyordu.
“… Becerilerimizi bir gösterebilsek… Ah, sanırım dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum…”
Savaşın bir çıkış yolu olduğu, geleceğe kapı açacağı fikri en kötüsüydü. Vatanın içinde bulunduğu zorlukları kişisel başarı elde etmenin bir aracı olarak kullanmak acınası bir durumdu.
Ancak hâlâ kampta olan aileleri düşündüğünde… en azından onların serbest bırakılmasını sağlayacak kadar iyi bir performans göstermesi gerektiğini hissediyordu. Adamlarının çocuklarına ve ailelerine normal bir yaşam vermek istiyordu.
Geleceği korumak istiyorum. Mikel’a göre bu bir yetişkinin göreviydi. Savaşın bile sarsamayacağı bir mantıktı bu.
Tam da bu yüzden şuna gerçekten inanıyordu: Hakkımızda iyi düşünmelerini sağlamalıyız.
Altındaki subaylardan biri Merkez’den gelen muhterem komiserin kendisini çağırdığını haber vermek için sigara odasına daldığında, bunun bir fırsat olmasını umması hiç de şaşırtıcı değildi.
Komiser, sanki onu bekliyormuşçasına komuta tesislerine adım attığı anda karşısına çıktı ve yüzü alışılmadık derecede gergindi.
O karanlık tebessümü olmadan duran adamı görmek bile Mikel’da son derece doğal bir şaşkınlık uyandırmaya yetti.
“Yoldaş asker, ben de sizi bekliyordum. Ah…” Detaylara girmeden önce ona bir sandalye teklif etti.
Sanki “Lütfen buyrun, oturun,” der gibiydi.
Mikel, siyasi komiserlerin hiçbir şeyden etkilenmeyen, adeta bambaşka bir ırktan gelen insanlar olduğunu düşünürdü. Ama şimdi, gözle görülür bir gerginlik içinde, Mikel’a yaltaklanan bir edayla sandalye mi ikram ediyordu?
İçişleri Halk Komiserliği’nin bir mensubu hem de? Sınıf mücadelesindeki düşmanına karşı böyle mi davranıyordu?
“Çay alır mıydınız, Yoldaş Albay?”
Zihni tamamen durmuştu.
Çay… Çay mı, çay?
“Ah, doğru ya. Bu kadar gerilmenize gerek yok; sadece dinlemenizi istediğim bir husus var. Doğru, ben bir parti görevlisiyim, siz ise yılların tecrübesine sahip muvazzaf bir askersiniz; fakat şu an anavatanımızın düşmanına karşı omuz omuza savaşan yoldaşlar değil miyiz? Yoldaş Albay, birlikte bir çay içebileceğimizi düşünüyorum…”
Bu teklif, durumun ne kadar tuhaf göründüğünü adama söylemeyi daha da zorlaştırıyordu.
Mikel, acı bir tebessümle, Şu siyasi subaylar yok mu… diye düşündü. Lafa girmek için illaki daha iyi bir yol olmalıydı. Düşmanlarını ezmekte ustaydılar ama iş müttefiklerin gönlünü almaya gelince ellerinden hiçbir şey gelmiyor muydu yani? Anlaşılan adamlarda gizlenmesi zor olan kritik bir kusur vardı.
“Size eşlik etmekten memnuniyet duyarım, Yoldaş Siyasi Komiser. Ancak belki de… Benimle görüşmek istediğiniz hususi bir mesele vardır diye düşünmüştüm?”
“Ah, fark ettiniz demek, Yoldaş Albay?”
“Fark etmemek ne mümkün?!” diye yüzüne tükürmek işten bile değildi. Süslü laflara hacet kalmadan da adamın niyetini şıp diye anlamıştı. Nitekim adamın yüzündeki o alışılagelmiş, güçbela bastırılmış kibirli ifade gitmiş, yerine açık bir yaltaklanma tonu bürünmüştü.
Bunca zamandır başkalarının çizmeleri altında ezilerek yaşayan Mikel, istemese bile bunu fark etmek zorundaydı.
“Bir asker için yoldaşlarına ve partisine faydalı olmaktan daha büyük bir mutluluk yoktur. Mesele nedir, Yoldaş Siyasi Komiser?”
İnanmadığı bir parti için çalışmak ne boş bir saçmalıktı böyle. Ey Tanrım, diye feryat edesi geldi. Yüzünü ekşitse bile, Tanrı şüphesiz hayatta kalmak için başvurmak zorunda kaldığı bir iki hileyi bağışlardı.
Öyleyse bu yaşananlar Tanrı’nın bir koruması ve bağışlaması mıydı? Siyasi komiser, sanki bendini aşan bir baraj gibi konuşmaya başladı.
“Pekala, Yoldaş Albay… Müsaadenizle size danışmak istediğim bir konu var. Aslına bakarsanız Moskova’dan henüz özel bir emir aldık. Merkez Komite’den gelen en yüksek öncelikli talimatlar bunlar.”
“Moskova’dan özel emirler mi?! Yoldaş Siyasi Komiser, bana herhangi bir bildirim yapılmadı…” Protesto ediyordu çünkü ne de olsa kendisi tabur komutanıydı. Elbette Moskova’nın kendilerine ne kadar az güvendiğinin farkındaydı. Bu durum midesini bulandırıyordu. Ancak böylesine kritik bir görev kendilerine verilecekse, önceden hazırlık yapmayı isterdi.
“Kusura bakmayın, ancak son derece gizli bir meseleydi ve ben dahi henüz yeni öğrendim.”
“Çok gizli mi?”
“Evet Yoldaş, bir refakat görevi söz konusu ve adamlarınızla birlikte bu görevi üstlenmeniz emredildi. Moskova’nın bildirdiğine göre, Milletler Topluluğu’na ait sivil bir gemi söz konusu ve… Geminin savunmasını güvertedeki Milletler Topluluğu deniz büyücüleriyle koordineli şekilde yürütmeniz emrediliyor.”
Milletler Topluluğu’na ait sivil bir gemi. Daha birkaç yıl öncesine kadar Parti, onları burjuva emperyalizminin aşağılık piyonları diyerek lanetlemiyor muaydı?
Oradan gelen sivil bir gemi kuzeydeki bir deniz üssünü mü ziyaret ediyordu yani? Üstelik Moskova bize onu korumamızı emrediyordu öyle mi? Bu durum hiç de akla yatkın gelmiyordu.
Hayır. Absürt gerçek yüzüne bir tokat gibi çarptı.
“Yani Moskova’nın bize özel bir emri var, öyle mi?”
“Yoldaş Albay, hayati önem taşıyan bir görev bu. Eminim ki Partinin ve anavatanın bizden büyük beklentileri var… Gelin bu beklentileri birlikte karşılayalım.”
Siyasi komiserin elini uzatırken takındığı o ürpertici tebessüm Mikel’ın sinirini bozdu.
Moskova, parti üyeleri… Daha birkaç ay öncesine kadar hiçbirinin gözü bizi görmüyordu. Ve şimdi bu soğuk gülüşlü adamla yoldaş mı olacaktım? Kaderin ne dramatik bir cilvesi ama. Gerçeküstü bir durum. Hatta güpegündüz bir klişe.
Bunu tanımlayacak başka hangi kelimeler vardı ki zaten? “Gerçekler kurgudan daha gariptir,” diyen her kimse tam da taşı gediğine koymuştu.
“Tabii ki… Fakat… Gerçekten sadece sivil bir gemiye mi refakat edeceğiz?”
Yine de sivil bir gemiye refakat etmek de neyin nesiydi? Bizden tam olarak ne haltı korumamızı istiyorlardı?
Mikel, tahliye edildiğinden beri bilgi toplayabilmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Ancak Parti tarafından basılan gazetelerin gerçekleri ve haberleri olduğu gibi aktarmasına imkân yoktu. Yazılmayanları anlamak için satır aralarını okumak hiç de kolay bir iş değildi.
“Eğer gizli bir bilgi değilse öğrenmek isterim: Bu kadarı bana biraz fazla görünüyor. Yolcuları veya kargosu o kadar mı değerli?”
Ana cephe hatları bir kilitlenmeye sürüklenmişken biz nispeten sakin olan bu kuzey bölgesinde konuşlandırılmış durumdaydık.
Merkez’in bu tiksinç siyasi komiseri buraya göndermesinin tek sebebinin ondan kurtulmak olduğunu sanıyordum… ama görünüşe göre yanılmışım.
Birdenbire kendisine neyin emanet edildiğini acayip merak etmeye başlamıştı.
“Bayağı mühim bir kargo olmalı…”
“Evet, şey, şüphe yok ki son derece değerli. Fakat sizin sunacağınız hizmetin asıl hedefiyle kıyaslandığında, taşıdığı yük muhtemelen o kadar da önemli kalmıyordur.”
Bu da ne demekti şimdi? Mikel içinden bunu sorgulasa da siyasi komiser hiç duraksamadan konuşmaya devam etti.
“Bu savunma görevini, tıpkı başkentin hava sahasındaki bir görevmişçesine ciddiyetle yürütmenizi istiyoruz. Gözünüzü dört açın.”
“Sivil bir tekneye refakat edeceğimizi anlıyorum fakat kavrayamadığım bir şey var. Evvela, bize bir gemiyi korumamızı söyleseniz bile, tam olarak ne yapmamız gerektiği konusunda muammadayım. Öyle olunca…” Yapamayacağımız bir şeyi yapamayacağımızı doğrudan söylemeliydi. Mikel devam etti: “Deniz seyrüsefer eğitimimiz yok, dahası birliğimizin denizaltı savunma harbine dair bir doktrini de bulunmuyor. Faydalı bir konvoy koruması olabileceğimizden pek emin değilim.”
“Ah, fakat Moskova sizden bir deniz veya konvoy refakatçiliği yapmanızı istemiyor ki.”
Bu yanıt kafasını daha da karıştırdı. Mikel’ın bildiği kadarıyla gemiler suda yüzüyordu. Eğer gemiye refakat etmeleri söyleniyorsa, aklına gelebilecek tek ihtimal ya konvoyun üstünde uçmak ya da yan yana seyretmekti.
Zaten en başta deniz kuvvetlerine dair pek bir bilgisi de yoktu.
“Yoldaş Siyasi Komiser, çok muğlak konuşuyorsunuz. Denizle ilgili hususlarda pek tecrübeli olmadığımın farkındayım, ama açıklarsanız memnun olurum. Nakliye gemisini korumayacak mıyız?”
“Doğru anlamışsınız, Yoldaş Albay.”
Bu işin mantığını hiç ama hiç kavrayamıyorum. Mikel tam kafasını yana yatırıp şaşkınlıkla bakacaktı ki komiserin bir sonraki sözleri zihnini daha da bulandırdı.
“Ancak bu bir konvoy değil. Korumakla yükümlü olduğumuz şey, Milletler Topluluğu bandıralı, devasa, tek bir nakliye gemisi.”
“Ha?” Bu haber karşısında ağzından gayriihtiyari bu tepki döküldü. Tek bir tekneye bu kadar güçlü bir koruma birliği mi tahsis ediyoruz yani?
“Tek başına mı seyrediyor? Bu son derece sorumsuzca. İmparatorluk denizaltılarının etrafta cirit attığını duymuştum… Ne kadar tehlikeli bir hareket.”
“Ha-ha-ha. Haklısınız. Normal şartlar altında eminim ki bu doğru olurdu; fakat Yoldaş Albay. Bu gemi tek başına seyretmek zorunda. Zannedilenin aksine, muhtemelen en güvenli seçenek de bu.”
Ne? Mikel tam şaşkınlıkla kafasını karıştırarak bocalayacaktı ki komiser tereddütle devam etti.
“İmparatorluğun güçlü bir hava büyücü birliğinin saldırısına uğramasına rağmen yarıp geçmeyi başardı—RMS Queen of Anjou, kod adı: Denizlerin Kraliçesi. Şu anda dünyadaki en büyük yolcu gemisi kendisi.”
“RMS Queen of Anjou mu? Hiç duymadığım bir isim.”
Gerçi dünyanın en büyük gemisiyse adını işitmiş olmam gerekirdi herhalde.
“…” “Yeni bir gemi, ilk seferini daha birkaç yıl önce yaptı. Federasyon’da pek tanınmıyor olabilir.”
“Birkaç yıl önce mi?”
“Her neyse, yani, şey. Bu hususa pek takılmazsanız çok iyi olur.”
Ha. Mikel ancak o an bu kadar aptal olduğu için içinden kendine kızdı. Siyasi komiserin bunu dile getirmekte zorlanması son derece doğaldı.
İlk seferini birkaç yıl önce yapmışmış!
O sıralar biz gulagda insaniyetimiz kırılma noktasına gelene kadar ne kadar dayanabileceğimizi öğrenmekle meşguldük. Dış dünyadan hiçbir haber alamadıklarını ister istemez bir kez daha hatırladı.
Ortama hafif rahatsız edici bir sessizlik çöktü. Ancak bu, Albay Mikel için tamamen kötü bir haber sayılmazdı. Aynı zamanda, elverişli bir rüzgarın esmeye başladığından kesinlikle emindi.
“O talihsiz yanlış anlaşılmayı geride bıraktım ve Partinin artık bize kucak açmış olmasından ötürü müteşekkirim.”
Mikel çaresizdi. Eğer bu iş yolunda giderse bir terfi alabilirdi. Bir fırsat gibi görünüyordu. Fakat bu fırsat bedavaya gelmiyordu. Moskova’dan gelen bu özel görevde başarısız olursa kendisi de ailesi de paçayı kolay kolay kurtaramazdı.
Öte yandan, eğer bu işin altından kalkabilirse… Eğer başarabilirse, belki de o kadar özlemini çektiği hayatını geri almasına izin verilebilirdi. Her ne kadar kendilerine daha iyi muamele ediliyor olsa da ailesi hâlâ kamptaydı.
Bu sayede onlar için normal bir yaşam temin edebilseydi…
“Acele ettirmek istemem ama görevin detaylarını duymak isterim. Lütfen anlatın.”
“Sizden de bu beklenirdi, Yoldaş Albay. Bu cevabınız yüreğime su serpti.”
Mikel, şansına tebessüm eden bu siyasi komiser tarafından iliklerine kadar sömürülme ihtimalinden hiç memnun değildi. Ancak Mikel, durduk yere kendine düşman edinmemesi gerektiğini tecrübeleriyle öğrenmişti.
Siyasi komisere belirsiz bir tebessüm sundu; neticede sadece el sıkıştı diye ruhu kökten kirlenecek değildi ya. Şeytanla el sıkışıp onunla karşılıklı votka içmedikçe, Rab’bin geri dönüşüne kadar hayatta kalmasının imkânı yoktu.
“Hasar görmüş… fakat hâlâ seyredecek durumda. Deniz üssümüze kadar bu sayede ulaşabildi. Ancak,” diye devam etti tiksintisini bastırmaya çalışan bir sesle, “İmparatorluk saldırısının etkileri göz ardı edilemez. Saldırılar doğrudan güverteyi ve motoru hedef aldı, bu yüzden hasar oldukça ağır. Üsteki yoldaşlarımız gemiyi tamir etmek için var güçleriyle çalışıyorlar fakat işin kesinlikle birkaç gün süreceğini söylüyorlar.”
“Bir sorum olacak. RMS Queen of Anjou, gelecekte ihtiyaç duyacağımız şeyleri mi taşıyor?”
“Evet, aynen öyle.”
Sözüm ona Batı Tarafı’nın, ana hatlardaki çetin mücadeleyi desteklemek adına bize askeri teçhizat, sanayi parçaları ve tonla tıbbi malzeme gönderdiğine dair söylentiler belki de doğruydu.
Şaşırtıcı şekilde, belki de kulaktan kulağa yayılan o ufak fısıltıları yabana atmamak en iyisiydi.
“Bu sebepten ötürü, eksiksiz bir koruma sağlamalıyız. Yoldaş, parti yöneticilerinin size ve birliklerinize verdiği özel görev işte budur.”
“Partinin beklentilerini taşımak son derece büyük bir onurdur. Fakat Yoldaş Siyasi Komiser, ‘eksiksiz koruma’ ile tam olarak ne kastediliyor?”
Tek bir gemiyi işaret edip oraya bir büyücü taburu sevk etmek oldukça olağan dışı bir durumdu. Bunda bir bit yeniği olduğunu herkes tahmin edebilirdi. Mikel tarafında ise, Batı Tarafı’nın gönderdiği RMS Queen of Anjou’yu korumaları gerektiğini anlıyordu.
Ancak özellikle “eksiksiz” kelimesinin defalarca tekrarlanıp vurgulanmasını kavramakta güçlük çekiyordu. Bir bakıma… bir asker olarak böyle bir soru sorması son derece makuldü.
Siyasi komiser içinse kusursuzluğun gerekliliği gün gibi ortadaydı. Ancak çok mahcup olmakla birlikte, daha fazla detay vermedi.
“Deniz ikmal hattımızın kalbi konumunda. Yoldaş Albay, ne pahasına olursa olsun onu sonuna kadar savunmanızı istiyoruz.”
Bulunduğu konum gereği siyasi komiserin söyleyebileceği tek şey buydu. Bu açıdan bakıldığında, verdiği yanıt vicdanlı bile sayılabilirdi.
Yine de, İçişleri Halk Komiserliği’nin bir mensubu olarak biliyordu.
Yoldaş Loria’nın başarısız olan kimselere neler yapacağını çok iyi biliyordu.
İçişleri Halk Komiserliği’nin, şimdiki zamanda yaşayan bir insanı geçmiş zamana çevirmekten asla çekinmediğinin farkındaydı.
Ve savaş zamanında kilit isimlerin ne denli acımasız olduğunu çok iyi biliyordu.
İşte bu yüzden bu işin kusursuzca yapılması şarttı.
“Yani başka bir deyişle, hiçbir şeyi esirgemeyin. Ne gerekiyorsa yapın. Üzerine tek bir çizik dahi gelmesine izin vermeden Milletler Topluluğu’na geri mi gönderin diyorsunuz?”
“Aynen öyle, Yoldaş Albay. Moskova, İçişleri Halk Komiserliği ve Yoldaş Genel Sekreter Josef; harika yabancı dostlarımızın evlerine huzurlu bir yolculuk yapmalarını temenni ediyor.”
Siyasi komiserin o kasvetli ve tekrarlayan nasihatlerinin arkasındaki asıl mana Albay Mikel’a tam olarak ulaşmamış olsa da… bir kriz hissi uyandırmaya ve görevin ne kadar hayati olduğunu kavramasına yetmişti.
Bir bakıma, ikisinin ilk kez bir konuda mutabık kaldığı söylenebilirdi.
“Anlaşıldı. Moskova’nın arzularını şimdi çok daha iyi anlıyorum.”
Siyasi komiser bu kadarını söyledikten sonra, Federasyon sınırları içinde Mikel’ın kabul etmekten başka ne çaresi olabilirdi ki?
Parti nezdinde Moskova’nın ve Yoldaş Genel Sekreter Josef’in arzularından daha yüksek önceliğe sahip hiçbir şey yoktu. En azından kendisine ölmesi söylenmemişti, dolayısıyla şikayet etmeye hakkı yoktu.
Ve böylece.
O gün.
Albay Mikel taburunun karşısına geçip gürledi: “Yoldaşlar, duyduğunuz üzere. Bizim rolümüz bekçi köpekliği yapmak. Gemi emniyetle evine ulaşana kadar dibinden ayrılmayın!”
“””Emredersiniz!”””

AYNI GÜN, FEDERASYON BÖLGESİNE YAKIN SULARDA, İMPARATORLUK ORDUSU KUZEY DENİZİ’NE SEVK EDİLEN DENİZALTI BİRLİĞİ, SANCAK GEMİSİ U-152
“Albay von Degurechaff, bunu söylemek bana düşmez ama… ciddi misiniz?”
Yarbay Tanya von Degurechaff, pat diye böyle bir soruyla karşılaşınca şaşkınlığa uğrar.
U-152’nin daracık içine tıkış tıkış doluşmuş bir büyücü birliği—yani üç bölük dolusu personel vardı. Bu dar alanda üst üste yığılmaktan nefret edeceklerini düşünmüştü fakat o kadar kolay razı olmuşlardı ki kendisi de durumun üstünde pek durmamıştı.
Denizaltı mürettebatının iş birliğine yatkın olacağını varsaymıştı.
“Sorunuzun amacını anlamakta güçlük çekiyorum, Yüzbaşı von Schraft. Ne demek istiyorsunuz?”
Kararlılığınızın defalarca sorgulanmasından daha çekilmez bir şey yoktur.
Yarbay Tanya von Degurechaff için karar karardır. Bir kez kararını verdi mi, karşısında dehşet verici bir tanrı bile dursa, gerekirse yolunu patlatarak açar.
Hayır. Bir an düşündükten sonra, bu hatasını kibarca düzeltir. Karşımda dehşet verici bir tanrı durursa, onu parça pinçik etmekten büyük bir zevk duyarım.
“Deniz üssüne gerçekten saldıracak mısınız?”
“Baştan beri söylediğim şey tam olarak bu.”
Yüzbaşı von Schraft’ın akıl sağlığımı sorgulamasında bir sakınca yok. Onun özgür iradesine saygı duyuyorum.
Tanya onun kendisini yanlış anladığını yüksek sesle savunabilirdi; fakat kendisiyle aynı rütbede olan bir deniz subayının düşüncelerine ve inançlarına müdahale etmeye hiç niyeti yoktu.
Özgürlükçü olmak tam da bunu gerektirirdi.
Fakat. Tanya, görevinin getirdiği sorumluluk gereği itiraz etmesini zorunlu kılan bir husus olduğunu kabul ediyordu. Söylenmesi gereken şeyler söylenmeliydi.
“Tüm saygımla ifade edeyim Yüzbaşı, bu Yüksek Başkomutanlık ve Genelkurmay’ın arzusu. Bu konuda şahsi bir fikir beyan etme lüksümüz olduğunu sanmıyorum.”
“Haklı bir noktaya değindiniz. Buna diyecek sözüm yok. Ama…” Acı bir tebessümle periskobun önünden çekildi. Ardından gündelik bir tavırla aradaki boşluğa ahşap bir kutu itti. Ah, U-152’nin seçkin denizcileri, bu savaş bittiğinde kesinlikle hizmet sektörüne geçmelisiniz.
Periskoptan bir çocuğun bakmasının imkânsız olduğunu fark etmiş olmalıydı. Zaten deniz kuvvetlerinden bekleyeceğim bir incelikti; aklı başında, pratik insanlardan anlıyorlardı.
“Şuna bir bakın, Albay.”
“… Pekala.”
Kaliteli mercek teleskobik özellikliydi. İmparatorluk’un optik teknolojisi, Kuzey Denizi’nin açık sularında dahi takdire şayan güvenilirliğini koruyordu.
Yine de nihayetinde altı üstü bir periskoptu.
“Görebiliyor musunuz? Üstünüze alınmayın ama sanırım göremiyorsunuz.”
Elbette U-152’nin periskobunun bakımı nizami şekilde yapılmıştı ve tıkır tıkır çalışıyordu. Sadece yapabileceklerinin temel bir sınırı vardı. Gerçekte görüş mesafesi berbattı ve gördüğü tek şey puslu bir sis tabakasından ibaretti.
“Haklısınız. Ama bu durum sadece parmak uçlarımda yükselerek bakmak zorunda kaldığımdan kaynaklanmıyor, değil mi?” Mümkün olduğunca ciddi bir ifade takınarak sinir bozucu kutunun üzerinden inerken sordu. Bir uzmanın bilgisini küçümseyecek ve Yüzbaşı von Schraft ya da mürettebatından birinin fikrini almadan karar verecek değildi. “Belki de engin tecrübeye sahip bir denizaltıcının olaylara daha farklı bir açıdan bakabileceğini umuyordum…”
“Üzgünüm ama sizi hayal kırıklığına uğratmak zorundayım.”
“… Yani?”
“Şöyle ki, denizlerin prensesinin üste olduğuna dair teyit aldık. Sadece bunun dışında hiçbir şey bilmiyoruz.” Ne kadar da sinir bozucu bir adam. Omuz silkip “Anlaşılan bizi atlattılar,” demekle yetiniyordu.
Yine de ne kadar doğal ve açık sözlüydü. Ya da kendisine yakışıyor mu demek lazımdı? İmparatorluk Donanması kuralcı bir güruh olsa bile. Yoksa tüm denizaltı birlikleri mi böyleydi?
İyi ya da kötü, denizaltıcılar genelde kalıplara ve geleneklere bağlı kalmazlardı.
Pekala, işlerini yapabiliyorlarsa sorun yoktu. Asgari kurallara uydukları sürece dışarıdan birinin şikayet etmeye pek hakkı olmazdı.
“Ve düşmanın nerede olduğunu bilmiyoruz. Biz denizaltıcılar fırsatını gözleyip öyle saldırmayı severiz. Açıkçası temkinli davranmayı tercih ederiz.”
“… Söyledikleriniz kesinlikle mantıklı. Ancak hava filosundan aldığımız istihbarat, Kara ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ortak istihbarat teşkilatından elde ettiğimizden çok daha faydalı çıktı. An bu andır diyebiliriz; inisiyatifi ele alıp saldırmalıyız.”
“Bunu inkâr edemem ama muhtemelen etrafı sıkı gözetim altında tutuyorlardır.”
“Büyücülerin oraya bir denizaltıyla sızacağını akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdir. Baskın saldırıları klasik bir yöntemdir ama tam da çok işe yaradıkları için klasiktirler.”
Mantıksal açıdan bakıldığında Pearl Harbor bile asla tutmaması gereken devasa bir kumardı. Ya da Scapa Flow’a sızan denizaltı harekâtlarını düşünün.
Yiğidi öldür hakkını ver; Luftwaffe’nin en güçlü olduğu dönemde Nazi hava kalkanını yarıp Berlin’i taciz bombardımanına tutan İngiliz bombardıman birlikleri takdire şayan bir beceri ve cesaret sergilemişti.
Komünistlerin cesaretini takdir etmekten de geri duracak değilim.
Fakat… Yapısal bir hata yapıyorlar. Kızıl Meydan Uluslararası Havalimanı Olayı bunun mükemmel bir örneğidir. Moskova’ya saldırdığımızda bunu yaşayarak öğrendik: Komplo kurmakta üstlerine yoktur ama iş ciddi meselelere geldiğinde her zaman kusursuz değiller. Başka bir örnek vermek gerekirse, kararlılıkla savunulması gereken o stratejik ulaştırma merkezinin… savunulamadığı Inchon vakası var.
“Düşmanı hazırlıksız yakalayacağız. Eski bir numaradır ama işe yaradığı da aşikârdır. Üzerlerine geleneksel yöntemlerle gitmek hiç de fena bir fikir sayılmaz, değil mi?” Tanya, en iyi yolun sınanmış ve kanıtlanmış yol olduğunu ekler. “Tabii ki nizami, ortodoks yöntemleri hor gördüğüm anlaşılmasın.”
“Görmediğinize eminim. Mümkün olduğu sürece işleri doktrine uygun yapmak en doğrusudur.”
Adamın söylediği her şey mantıklı gelmektedir ancak Tanya’nın bir konuyu açıklığa kavuşturması gerekmektedir. “Size doğrudan bir şey sorabilir miyim?”
Yüzbaşı von Schraft gözleriyle devam etmesini işaret eder, Tanya da adama oldukça cüretkâr bir soru yöneltir.
Otuz knot inanılmaz bir hız olabilir; ancak çıkış noktası biliniyorsa, Tanya gibi deniz harekâtlarında acemi biri bile akla hayale gelebilecek sayısız plan üretebilir. Peki denizaltı birlikleri veya donanma neden harekete geçmiyordu?
“Gemi limandaysa, denizaltılarla burada pusu kuramaz mısınız? Hangi limanda olduğunu tespit ettiniz, değil mi?”
“Elbette bunu değerlendirdik. Bir pusu kurmayı, kurt sürüleri halinde saldırmayı ve tahmin edilen rotası üzerine bir mayın tarlası döşemeyi düşündük…”
“Bu sadece bir amatörün görüşü ama saydığınız yöntemlerin hiçbiri kulağa kötü gelmiyor.”
Bunlar nizami yöntemlerdir. Denizaltılara özgü niteliklerden sonuna kadar yararlanırlar. U-152 komutasındaki İmparatorluk denizaltılarının bunları başarabiliyor olması gerekirdi.
“Evet, mümkün olsaydı hiç de fena sayılmazlardı.”
“Mümkün olsaydı derken?”
Bu sözün arkasında derin bir ima yatmaktadır. Sonuçta bir ticaret gemisi kesme harekâtındaki en temel seçeneklerden bahsediyoruz.
Bunlar denizaltıların tam anlamıyla standart kullanım biçimleridir. Açıkçası, bunların neden imkânsız olduğu sorusu zihnini kurcalamadan edemez.
Denizaltılar zaten tam olarak bu işleri yapmak için tasarlanmamış mıydı?
“Acaba… bir sorun mu var? Sakıncası yoksa dinlemek isterim.”
“Elbette. Şey, öncelikle denizaltıları kullanarak bir mayın hattı oluşturma planı… neredeyse batmak üzere olan bir birliğin şiddetli itirazlarıyla suya düştü.”
“Neler oldu böyle?”
Bir denizaltı neyse de, bütün bir birlik mi batmanın eşiğine geldi?
Denizaltılara karşı savunma yapmak için bir mayın tarlası mı kurmuşlardı? Hayır… Kuzey Denizi’nde seyreden tüm denizaltıları engelleyebilecek bir mayın tarlası kuracak kadar kuvvete sahip olamazlardı. Bu yüzden şaşkınlıkla ekler: “Okuduğum brifinge göre Federasyon mayın harbinde pek becerikli değil. Yurttan aldığım bilgilere göre çoğunlukla kendi kıyılarına yakın duruyorlar.”
“Evet, hepsi doğru Albayım.”
Yüzbaşı von Schraft, içinde hafif bir ironi barındıran bir tebessüm takınır. Yine de kızın verdiği bilgileri küçümsememektedir. Öyleyse mayın harbi yürütmekteki mesele neydi?
“Bildiğim kadarıyla Kuzey Denizi’nde mayın harbi yapmaya yeltenen tek güç biziz. İşte asıl sorun da tam olarak bu.”
Tanya gözleriyle bir açıklama beklediğinde, denizaltıcı alaycı bir edayla dert yanmaya başlar. “Yeni manyetik mayınların sensörlerinde kritik bir kusur var. Bu yüksek enlemlerde ve mineral kaynakları bakımından zengin bu bölgede manyetik alan bilhassa güçlü, anlarsınız ya. Bu çöp fünyelerin bu seviyelerde düzgün çalışmasını bekleyemeyiz.”
“Yani patlamıyorlar mı?”
“Aksine! Durum berbat!” derken gülümsemesine rağmen gergin ve yorgun bir ifade dışa vurmaktadır. Hiçbir şeyden korkmadığıyla övünen bu denizaltı yüzbaşısı neden bu kadar stresli görünüyordu ki?
Ne olmuştu? Tanya merakına engel olamaz. “Patlıyorlarsa hiç patlamamalarından daha iyidir, değil mi? Erken patlamaları bile hiç çalışmamalarından daha az sorun teşkil etmez mi?”
“Kesinlikle ama kesinlikle patlamamaları gereken zamanlarda patlamıyor olsalardı belki.”
Hımm. Bunu daha önce bir yerden duymuş gibi hisseder. Biraz düşününce, Anlaşma İttifakı filosunu etkisiz hale getirmeye çalışan dost denizaltıların da çok erken patlayan torpidolar yüzünden başının dertte olduğunu hatırlar.
“Yani düşman gemileri henüz yakınlarına bile gelmeden patladıklarını mı kastettiniz?”
“Nein, nein, nein! Keşke o kadar sevimli bir durum olsaydı. Fünyeler aşırı hassas… Şaşırtıcı bir şekilde doğrudan bizim denizaltılara tepki veriyorlar!”
“Ha? Denizaltılara mı…?”
“Evet. Kendi döşedikleri mayınlar yüzünden az kalsın batıyorlardı. Mayın harbine hiç kalkışmamalıydık.”
Bir an için Tanya, Yüzbaşı von Schraft’ın az önce ne söylediğini kavrayamaz.
Kulaklarına inanamaz ve çenesi hafifçe düşer.
Böyle bir baskın harekâtı gerçekleştirmeleri mümkün değil.
“… Ne?!”
“İnanılır gibi değil; lanet olasıcalar U-152’nin manyetik izine bile tepki veriyor. Milletler Topluluğu İstihbaratı ajanlarının su altı patlayıcıları geliştirme dairemize sızıp sızmadığını ciddi ciddi merak etmeye başladım.”
Manyetik mayınlar, manyetik izlere tepki vererek çalışır. Teoride, denizaltıların da manyetik bir izi vardır.
Fakat bu durum, patlamalarını önleyecek emniyet mekanizmalarına sahip olmaları gerektiği anlamına gelmez mi? Kendi tekneniz bile reaksiyona sebep oluyorsa bu mayınları nasıl döşeyebilirsiniz ki?
“Üstelik torpido fünyeleri de rezalet durumda.”
“Cahilliğimi bağışlayın ama bunu hâlâ çözemediler mi?” Tanya son derece şaşkın bir hâlde sorar. Yine bu Kuzey Denizi’ndeki bir harekâtta denizaltıdan atılan bir torpidonun vaktinden önce patladığına şahit olmuştu ancak bunun üzerinden asırlar geçmiş gibi hissediyordu.
Mekanik sorunlar konusunda Tanya’nın edindiği izlenim, İmparatorluk üretimi malların son derece güvenilir olduğu yönündeydi. Ulusal gücü göz önüne alındığında, İmparatorluk için yüksek hassasiyetli sanayi ürünlerini seri hâlde üretmeye devam etmek şu an bile mümkündü.
Fakat İmparatorluk’un torpido ve mayın gibi deniz silahları sürekli utanılacak hezimetlere mi yol açıyordu?
“Mm, eskisine kıyasla mesafe katettik. İşler daha iyiye gitti.”
Gerçek şok böyle bir şey olsa gerekti.
Ben bakmazken ‘daha iyi’ kelimesinin tanımı ‘daha kötü’ olarak mı değişti acaba?
“D-daha mı iyi…?” Az kalsın “Bu hâli mi?” diyecektir… fakat aşırı nezaketsizce kalacağı için kelimelerini yutar. Yine de bu kadarı da fazlaydı. Denizaltı birlikleri İmparatorluk Donanması’nın en aktif unsurudur. Yine de ellerine verdiğimiz birincil silahlar kusurlu mu?
“Durum gerçekten çok daha iyiye gitti. İnanın bana.”
“N-ne… tam olarak ne bakımdan?”
“Bu önemli bir askeri sır ama pekala, size açıklayayım. Çarpmalı fünyeler şöyle böyle çalışıyor. En azından doğrudan bir isabet sağlarsanız yarıdan fazla olasılıkla patlıyorlar. Tabii temas açısı darsa, yine o bildiğimiz talim tüfeğini ateşlemekten farksız oluyor ama…”
Tanya ağzı açık adama bakar ve inanmayan bir edayla bağırır: “… B-bir dakika! Doğrudan bir isabetin sadece yarı yarıya mı patladığını söylüyorsunuz?!”
Iskalama veya patlamama durumları elbette yaşanırdı.
Bunu gayet iyi biliyordu.
Topçuların ateşlediği mermiler bile bazen karavana çıkardı. Bazı torpidolar patlamayabilirdi; bunu… anlayabilirdi. Ancak Tanya için, tam isabet sağlansa dahi sadece yarı yarıya patlaması tamamen saçmalıktı.
Yüzbaşı von Schraft ise sanki kızdan tam da bu tepkiyi görmeyi bekliyormuş gibi, kendini alaya alan bir edayla devam eder. “Hmm? Diğerlerine kıyasla çarpmalı fünyelere bayılıyoruz.”
“Bağışlayın ama bundan daha kötüsü de mi var?”
“Var, hem de şu: Derinlik koruma mekanizmasında bir sorun var, bu yüzden su çekimi az olan gemileri hedef alırken doğrudan isabet sağlayamıyoruz. Özellikle belirtmek gerekirse, muhripler ve benzeri gemileri.”
Denizaltıların muhriplerle savaşacak hiçbir yolunun olmamasına dair o vahim gerçek… Denizaltıların kendileri bu kadar savunmasızken üstelik.
Doğal düşmanları olan, her yere mayın saçan o karakol gemilerini torpido ile bile vuramıyorlar mı yani…?
“Yani tek umudumuz sevimli manyetik fünyelerimize kalıyor… ama yüksek enlem yüzünden onlarla da sürekli sorun yaşıyoruz. Kuzey Denizi’nde tek seçeneğimiz manyetik fünyelerse, sessiz kalıp su altı bombalarından kaçmak hayatta kalma şansımızı daha da artırıyor.”
“… Bağışlayın, Yüzbaşı von Schraft. Denizaltı birliklerinin içinde bulunduğu durumu tarif edecek kelime bulamıyorum. Mücadeleye devam edebilmiş olmanıza gerçekten hayran kaldım…”
“Teşekkür ederim, Albay von Degurechaff. Yerini hiçbir şeyin tutamayacağı şey merhamet değil, anlayıştır. Yine de bir konuda içimi dökmeme izin verir misiniz?”
Tanya başıyla onaylar, yüzbaşı da sakin bir ses tonuyla konuşmaya başlar.
“İşin en umutsuz tarafı da şu ki…”
Aniden Tanya fark eder ki…
Köprüüstündeki herkes kendini tutmak için zor durmaktadır.
“Donanmanın Silah Dairesi, tüm bu sorunların harekât hatalarından kaynaklandığını inatla iddia ediyor. Torpidolarının mükemmel olduğuna kesinlikle eminler.” U-152’nin köprüüstünde bu durumun ne kadar gülünç olduğunu öfkeyle dile getirir. “Kanıt olarak da laboratuvarda çalıştıklarına dair bize sürekli garanti verip duruyorlar. Muharebede çalışmamasına verdikleri yanıt işte bu.”
“… Tamamen nutkum tutuldu. Çalışıp çalışmayacağından bile emin olamadığınız silahlarla savaşmak zorunda kaldığınıza inanamıyorum. Geliştiricilerin egoları yüzünden oyuncağa dönmüşsünüz, gerçekten halinize üzüldüm. Geliştiricileri o torpido kovanlarına dolduracağınız zaman lütfen izlememe izin verin.”
“Üzgünüm ama o eğlence kısıtlı. Sadece denizaltıcılara özel bir parti olacak, anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.”
“Ha-ha-ha. Yok, doğru ya. Haddimi aşan bir istek oldu. En azından nasıl gittiğini haber verirseniz minnettar olurum.”
“En azından o konuda bana güvenebilirsiniz. Hatta bir bildiri bastırıp size gönderebilirim bile.”
Aptalları havaya uçurmanın hazzı… Yasak bir heyecan bu. Evet, dışarıdan birinin burnunu sokmaması gereken bir mesele olduğunu anlıyorum.
Bu durumda… Tanya zihnindeki vitesi uygun konuma getirir ve konuşmayı tekrar gerçekliğe çeker. “Her neyse, durumunuzu artık anladım. Denizaltı saldırılarının neden bu kadar kötü gitmesine şaşmamak gerek.”
Nizami yöntemlerden bahsetmek benim harcım değilmiş. Hayır, Tanya kendini düzeltir. Müşterek istihbarat teşkilatının planı, denizaltıların nihai darbeyi torpido ile vurması yönündeydi.
Başka bir deyişle, bu kusurlarla ilgili bilgi ya onlara ulaşmamıştı ya da bunu önemli bulmamışlardı.
Aptalca ama bu kadar hızlı büyüyen İmparatorluk Donanması, sorun giderme konusunda berbat durumdaydı. Tamamen işe yaramaz bir örgüte dönüşmüştü. Tenkisat yapma vakti geldi.
Ancak bu raporu vermek, şu anki meseleyi hallettikten sonraya kalır.
“Mevcut şartlar altında tek yapabileceğimiz gözlemde bulunmak, belki şansımız yaver giderse birkaç torpido ateşlemek. Üs baskınında sizi desteklemek isterdim ama… söylemesi ne kadar sinir bozucu olsa da bunu yapamayız.”
“Bizi buraya kadar taşımanız bile muazzam bir yardım.”
“U-152 bir denizaltı, biliyorsunuz değil mi? Nakliye gemisi değil.”
“Hayır,” diye mırıldandı köprüüstündeki nöbetçi subay. “Yılanbalıklarına güvenilemediği sürece U-152 denizlerde gizlice süzülen bir nakliye gemisinden farksız. Ne yazık ki, nakliye gemilerini batırmak için inşa edilmiş olsak da bir noktada kendimiz suyun altında nakliye gemisine dönüştük.”
Ne kadar da doğru, Tanya adamlara hak vermek ister.
Fakat sebep olmadıkları sorunlar yüzünden onları suçlamaktan daha faydasız bir şey yoktur.
Tanya, üst yönetimin sistematik olarak imkânsız taleplerde bulunması yüzünden sahadaki personelin sık sık tükendiğini gayet iyi bilmektedir. Her ne kadar teoride insanları yüreklendirmek iyi bir kurumsal yönetim pratiği olsa da.
Kelimelerin gücünü azımsayan aptallar, sövüp sayan aşağılık mahluklar sizi! İster Varlık X’in müttefiklerinden oluşan o karınca sürüsü olsun ister bir avuç gafil, hepsi yerin dibine batabilir.
“Yok yok, siz gayet mükemmel bir hücum denizaltısısınız. Bizi sahaya süreceksiniz, bu yüzden bizi bir nevi hava torpidesi olarak görebilirsiniz.”
Uçak gemileri de kendileri doğrudan saldırmaz. Sadece bünyelerindeki uçakları havalandırmaya yarayan platformlardır. Peki bir uçak gemisini nakliye gemisi diye küçümseyen bir asker var mıdır? Normal bir zekâya sahipse kesinlikle yoktur.
“Ha-ha-ha, gökyüzünde süzülen bir torpido mu?”
“Evet, üstelik torpidolar gibi bizi de ‘ateşlediğinizi’ söyleyebilirsiniz.”
Denizaltıdaki havanın yumuşadığını hisseden Tanya, dudaklarının yavaşça büyüleyici bir tebessümle kıvrılmasına izin verir. Güdümlü füze platformu da dehşet verici bir gemidir.
Onu karşılıklı garantili imha konseptinin bir parçası olarak adlandırmak gayet yerindedir. Her ne kadar bu dünya ekseninde ve bu zaman diliminde bu fikir henüz masa başı bir teoriden ibaret olsa da.
“… Kulağa harika gelmiyor mu sizce de?”
“Kesinlikle öyle,” diye yanıt veren mürettebat muhtemelen bunun sadece tatlı bir hikâye olduğunu düşünmektedir. Ancak tatlı bir hikâye bile insanları yeniden hırslanmaları için coşturabilir.
Kelimeleri General von Zettour’a ucuz bir silah olarak tanıtmıştım ama… aynı zamanda müttefikleri desteklemek için de kullanılabiliyorlarsa? Logos! Ne kadar da güçlü.
Belki de kafasından bunları geçirdiği içindir?
“Pekala. O zaman nakliye görevi diye sızlanmayı bırakın da hava torpidolarımızı fırlatmaya hazırlanmaya odaklanın.”
Yüzbaşı von Schraft’ın bunu ne kadar akıcı söylediğini duyan Tanya irkilerek bir şeyin farkına varır. Bütün bu konuşma mürettebat için hazırlanmış bir tiyatrodan mı ibaretti yani?!
Gerçekten mi? diye merak eder fakat adamın bir sonraki söylediği şey şüphelerini doğrular. Rahat bir tonla konuşan denizaltı kaptanı, mürettebatının kalbini avucunun içine alır.
“Eli boşta olan kim varsa, yapacak başka bir işim var size. Havaya ateşliyor olsak bile torpido saldırısı torpido saldırısıdır. Batırdığımız tonaja yenilerini eklememiz lazım. Filo Komutanlığı’ndaki ayıları tehdit etmenin bir yolunu bulan herkese kasadan bir şişe içki var.”
Köprüüstündeki tezahüratların ortasında Tanya, çaktırmadan kasketini çıkarır ve yüzbaşıya doğru sallar. Vay be.
“Denizaltı Komutanlığı’nın, tekne tahsis etme konusunda tuhaf bir şekilde iş birliği yapmasına rağmen neden saldırının hemen öncesinde lafı geveleyip durduğunu nihayet anladım.”
“Ha-ha-ha! Bağışlayın, Albay von Degurechaff. Kendi amaçlarımıza ulaşmak için dışarıdan biri olan sizi kullandığımız için tüm subaylarımız adına özür dilerim. Torpido sıkıntıları hem bizim hem de diğer tüm denizaltı birliklerinin moralini içten içe kemiriyor.”
Moral sorunları hususunda ona itiraz edemezdi.
Üstelik torpidoların kusurlu olduğu da bir gerçekti. Kusurlu silahlar teslim edilmenin acısını iyi bilen Tanya durumu anlar, hatta adamlara hak bile verir.
Elenium Tip 95 saçma sapan kusurlarla doludur. Hangisinin daha kötü olduğunu kestirmek zordur: O mu, yoksa döküldüğü an denizaltının dibinde patlayan bir mayın mı.
Böyle koşullar altında kim savaşabilirdi ki? İnsanı çileden çıkaracak türden bir durum.
“Durumu acı bir şekilde çok iyi anlıyorum. Kullanılmış olmak gibi şeyler yüzünden kin tutacak değilim. Bir fırsat bulursam torpido sorunlarını Genelkurmay’ın kilit üyelerine bildireceğim.”
“Buna son derece minnettar kalırız. Teşekkür ederiz.”
O halde nizami bir selamlaşma kafi gelecektir. Daracık denizaltının o kalabalık köprüüstünde, uzatılmış hareketlerle kimsenin canını sıkmaya gerek yok.
Geriye sadece idari detayları netleştirmek kalıyor.
“Peki asıl planınız nedir, Albay von Degurechaff? O gemi muazzam büyüklükte. Doğrusunu söylemek gerekirse batırmanın son derece zor olacağını düşünüyorum. Başarılı olursak,” diye devam etti daha takılan bir tonla, “tonajın yarısını bizim hesabımıza yazabilir misiniz?” Ancak gözleri bizim için duyduğu endişeyi ele veriyordu. “Bunun tam olarak nasıl işleyeceğini anlatabilir misiniz?”
“Esasen klasik bir yaklaşım benimseyeceğiz. Sahte bir taarruzla düşmanın dikkatini dağıtacağız, doğacak gediği değerlendiren görev gücü de hedefi havaya uçuracak.” Tanya planı kısaca açıklar. “Dolayısıyla, bu tür gizli baskınların çoğu asıl darbeyi vuracak görev gücüne alan açan bir yanıltma hamlesinden ibarettir. Düşman gemisini imha etmeyi başaramasak bile en azından dikkatlerini dağıtmış olacağız. Bizi oradan çekip çıkarma konusunda size güveniyoruz.”
“Ne kadar cüretkar bir plan. Anlaşıldı. Gerekeni yapacağız.”

8 EKİM, BİRLEŞİK YIL 1926, ŞAFAK VAKTİ, FEDERASYON TOPRAKLARI, DENİZ ÜSSÜ
Üsteğmen Serebryakov için bu manzara bir anlığına Ren Cephesi’ni anımsattı.
O günlerin anılarını ne kadar gömmeye çalışsam da barut kokusu hepsini geri getiriyor. Artık bir çocuk gibi çamurda oynayamayacağım. Çamur, insanı sinir eden ama bir yandan da nostaljik hissettiren anıları çağrıştırıyor.
Siperlere tıkılıp geçirdiğim o günleri nasıl unutabilirim ki?
“Tanrım, düşmanlarımızı bağışla.”
Yanımda ilahi mırıldanmaya başlayan kişi, düşmanlarımızın bir canavar gibi korktuğu üstümdü. Müttefiklerin bile ona Ak Gümüş yerine gizli gizli Paslı Gümüş demelerine şaşmamalı.
Yine de Tanya von Degurechaff’ı 203. Hava Büyücü Taburu’ndaki herkesten daha iyi tanıyorum. Hatta Harp Akademisi’nde ismindeki “von” unvanını kazanmadan öncesinden beri onun emrinde görev yapıyorum.
Birlikte katıldığım çocuklar, Harald ve Kurst birer kıymaya dönüştürülürken benim hayatta kalmamı sağlayan subay o.
O yüce şahsiyet, o insan, ordunun o kıdemli üyesi…
Tanrı’ya inanıyor gibi görünmüyor. Yine de savaş alanında O’nu mu övüyordu…? “Konumumuzu açık etme…” diye düşündüğüm anda… onun Ren Cephesi’nde mücevherini sıkıp tıpkı böyle dua ettiğini hatırlıyorum. Kesinlikle büyük konuşmaz; aksine son derece alçakgönüllüdür. Gerçeklik fazla gerçek dışı.
O bir deli. Onda tuhaf bir şeyler var.
“Tanrım, düşmanlarımızı bağışla.”
Düşman büyücüler dört bir yana dağıldı.
Federasyon hava büyücülerinin iki bölüğü, tek bir rakip tarafından oyuncak gibi oynatılıyordu. Kendi bölüğünün olaya müdahale edecek vakti bile olmamıştı.
“Düşman aptal olduğundan değil, sadece…”
Elde olmadan şaşkınlık, hayranlık ve hayret karışımı bir mırıltı çıkarmak tam da böyle bir şey.
Baskına uğramış olmalarına rağmen—sanırım—Federasyon şaşırtıcı bir hızla karşılık vermişti.
Kafa karışıklığı yaratmak için farklı bir yönden iki bölüklük bir kuvvetle gelseler de birlikler derhal bizi karşılamak için harekete geçiyordu. Federasyon Ordusu’nun gerisinin tamamen rahat olduğuna dair şeyler duymuştum ama görünüşe göre öyle değildi.
Bunu öngörmeliydik ama yanlarında Commonwealth refakatçileri de vardı. Yok, hayır, bu kadarı beklentiler dahilindeydi. Tek bir sorun vardı: Uyumları aslında hiç de fena değildi.
Bir alay Commonwealth büyücüsü ve aynı sayıda Federasyon büyücüsü vardı. İki ülkenin tam da dedikleri gibi koordine olmayı başarması karşısında şaşırdığımı inkar edemezdim. Daha özensiz olacaklarını düşünmüştüm ama onları hafife almıştım.
Taburumuz Moskva’ya doğrudan bir saldırı bile gerçekleştirmişti. Evet, biz gazi 203. Hava Büyücü Taburu’yduk, yine de… Federasyon hava büyücülerinin ve kara kuvvetleri duvarının bizi yarmaktan alıkoymak için sergilediği azim karşısında neredeyse ümitsizliğe kapılacaktım. Hepimiz bastırılıp yok edilmeye hazırdık.
Ancak tek bir askerin amansız mücadelesi gidişatı tamamen değiştirdi.
“Şu zavallı cahil kuzular.”
Özel bir mühürleme formülüyle korunan bir mana mermisini tüfeğine doldurma hareketleri… Hazır bir formül mermisi bile kullanmıyordu; doğrudan kendi büyü enerjisinden şekillendirdiği bir mermiydi.
Bunun ne kadar güçlü olacağını biliyordum.
Albay kahkaha attı—hayır, bir çocuk gibi gülümseyerek kıkırdadı. Düşmana şefkatli bakışlarıyla göz dikip dudaklarını yalamasını izlemek kesinlikle gerçek dışıydı.
Kıkırdıyordu ama bu kadar komik olan neydi? Dehşet vericiydi.
Sanırım mükemmel bir dikkat dağıtma hamlesiydi.
“Onlarla biraz oynayacağım. Çok eğlenceli olacak.”
Hayır, belki de buna silip süpürmek demek daha doğru olurdu.
Adına dikkat dağıtma demesine rağmen, Albay von Degurechaff’ın her bir atışı, düşman büyücülerinin savunma bariyerlerini sanki narin şeker heykellermişçesine hiç şüphesiz yırtıp geçiyordu.
Düşman birlikleri ellerinde olmadan donakalıp birbirine sokuldu, biz de tek bir an bile duraksamadan ateş etmeye devam ettik ama… büyücülerin savunma bariyerleri kelimenin tam anlamıyla sağlamlığın tanımıdır. Onları bu kadar kolay kıracak kadar yüksek güce sahip bir şeyi hayal etmek zordur.
Bunu albaydan duymuştum. Onun Ren Cephesi’ndeki gazabını görmüştüm. Ama bu gücün ne kadar akıl almaz bir boyutta olduğunu ancak şimdi, kendim de deneyim kazandıktan sonra anlayabiliyordum.
Demek Tip 95’in tam gücü bu?
Bütün orduda bunu kullanabilen tek bir kişi olduğunu duyduğumda bunun korkunç bir yalan olduğunu düşünmüştüm ama değilmiş.
Bu bir insanın kaldırabileceği sınırların çok ötesinde değil mi?
“Eğlenceli, son derece eğlenceli.”
Yoğun formül bombardımanını yağdırırken gülüyordu. Neşeli tonunun aksine, Albay von Degurechaff’ın formülleri kurnazca hilelerle doluydu. Daha yakından baktığımda, tespit edilmesini zorlaştırmak için yanıltıcı şekilde değiştirilmiş optik nişancılık formülleri ve güdümlü formüller gördüm.
Sadece optik ateş hatlarından kaçınmaya kalkarsanız kevgire dönerdiniz.
Fakat şaşırtıcı bir şekilde, Federasyon büyücüleri bunu fark etti.
“Albay Mikel’den tüm birliklere! Dağılın! Dağılın! Olabildiğince hızlı uzaklaşın buradan! Bu rakiple baş edemeyiz! Denemeyin bile!”
Bunu nasıl çözdüğüne dair hiçbir fikri yoktu ama grubunun başındaki düşman komutanı açık kanaldan çığlık atarak herkesin kaçınmasını emrediyordu. Aynı zamanda durumun üstesinden bizzat ustalıkla geldi. Uçuş rotasını öyle sert büktü ve bu süreçte o kadar çok ivme kaybetti ki az kalsın gökten düşecekti.
Ardından Commonwealth komutanı da kükrercesine kaçınma emirleri haykırdı. Her iki talimat da birliklerinin hareketlerinde belirgin değişikliklerle sonuçlandı.
Talimatnamede acil durum kaçınma manevrası kesinlikle yasaklanmıştı. Federasyon bunu bir kez değil defalarca yapmak zorunda kalmıştı, şimdi de Commonwealth büyücüleri aynı durumdaydı. Düzenleri dağılmaya başladı.
Hava sahasının son derece tehlikeli olduğunu herkes görebilirdi; birbirine yakın birlikler yüksek mobilitede, düzensiz kaçınma manevraları yapıyor ve bir sonraki an nereye kaçacakları kestirilemiyordu.
Yukarıdan bakıldığında, Ölüm Tanrısı’nın tırpanından kaçmak için gösterdikleri çaresiz çabalar sadece beceriksizce bir çırpınış gibi görünüyordu. Çok hantal kalıyorlardı. Yeterince hızlı ilerleyemiyorlardı. Yaklaşan bıçaktan kaçınmak için çok geç kalmışlardı.
“Rabb’e övgüler dizeceğim.”
Vecit içinde.
Albay von Degurechaff adeta büyük bir sevinçle, tiz ve nedense berrak çınlayan bir sesle ilahi mırıldanmaya başladı. Neşeli bir gülümsemeyle bundan zevk alıyor gibiydi. İçinde en ufak bir sitem kırıntısı bile bulunmayan bir gülümsemeydi. Gerçekten büyüleyici, buraya hiç uymayan, tablo gibi güzel bir gülümseme.
Onu, tabur komutanını tanımasaydınız… bir tablo resminde görebileceğiniz türden neşeli bir gülümsemeydi.
Ancak bu gülümsemenin ardında mutlak bir savaş azmi yatıyordu.
“İmparatorluk’un can düşmanıyla oynayacağız. Ne kadar da eğlenceli!”
Oluşturduğu şey, daha önce hiç olmadığı kadar devasa miktarda mana akıttığı bir tezahür formülüydü. İnanılmaz derecede yoğun dört katmanlı formülü meydana getiren şey, olağanüstü derecede kesif bir büyü enerjisiydi.
Çoğu insan bunu görse şok olurdu.
Ancak ben biliyordum ki Albay von Degurechaff aslında öyle devasa bir mana rezervine sahip değildi. Ortalamadan sadece birazcık daha fazlasına sahipti.
Benim ondan daha fazla manaya sahip olmam bile tamamen olasıydı. Taburları gibi seçkin bir büyücü grubunu mana miktarlarına göre sıraya dizerseniz, albayı bulmak için aşağıdan saymaya başlamak daha hızlı olurdu.
Ancak bunun önemini sorgulamak bile saçmalıktı.
“Can düşmanımız kanıyla toprağı boyayacak.”
Neşeli bir haykırışla o şeyi ateşledi.
Boyutunu kontrol altında tutarak yoğunluğunu artırdığı saldırıyı serbest bıraktı.
Tam o anda etrafa saçıldı.
Kıpkırmızı bir şeyler toprağa oluk oluk saçıldı.
“Oyun bunu kurutmak—keyfini çıkarın!”
Damlayan kırmızı sıvı. Eskiden insan olan pembe şeyler her yere savruluyordu. Ve bu manzaranın karşısında yüzü ışıldayan küçük bir kız çocuğu duruyordu. O kadar gerçek dışıydı ki aklımı kaçırdığımı varsaymak bana daha mantıklı geliyordu.
Hayır, belki de gerçekten aklımı kaçırmıştım.
Ben kafamda bunları tartarken, komutanımın saldırılarından kaçmayı başaran düşmanları kevgire çevirmek için optik nişancılık formülleri hazırlamakla meşguldüm. Az önce kaçınma emirleri haykıran Mikel adlı düşman büyücüsü hala hareket ediyordu.
Bu yüzden düşman komutanını hedef almam gerekiyordu. Ben de Ren’de vaftiz edilmiştim, diye hatırladım.
Savaş için kendimi optimize ederken edindiğim şartlı refleksler… Artık buna alışmış olduğum için ne yapacağımı bilemediğim anlar nadirdi.
“Ooooh, Rabb’e övgüler olsun.”
Üstümün tatmin içinde başını sallayıp inancını itiraf etmeye başlaması dehşet vericiydi. Onun güzel, masum gözlerinde en ufak bir delilik kırıntısı bile sezilmiyordu. Saf mantıkla dolu, mantığın inatçı bir hizmetkarının gözleriydi onlar.
Ama o oyuncak bebek gibi yüze yerleşmiş o gözler… işte dehşet verici olan tam da buydu.
Yine de o artık tanıdığım üstümdü ve yerde kıvranan büyücüler sadece işlerinin bitirilmesi gereken düşman askerleriydi.
Bize acı bir yenilgi tattıran Commonwealth deniz büyücüleri bile, biz onları avlamaya çıktığımızda bu hale gelmişlerdi. 203.’nün ünü sapasağlam yerindeydi.
Norden’de, Dakterliği’nde, Ren’de ve güney kıtasında inşa ettiğimiz şan, zaferler katlayarak büyümeye devam edecekti.
“Vaat edilen topraklar açılacak.”
Morali bozulan düşman büyücüleri dağılmaya çalışıyordu ama artık çok geçti. Taburun takip saldırıları hedeflerini tam isabetle vuruyordu.
Bilinçsizce optik nişancılık formülleri yüklüyordum. O sessiz boşlukta düşmanlar öyle kolayca yere seriliyordu ki. Sadece birkaçı—sinir bozucu bir şekilde komutan da dahil—hala iyi durumdaydı.
Yine de muhtemelen artık direnecek güçleri kalmamıştı.
Bunun bir dikkat dağıtma hamlesi olması gerekiyordu ama bir katliama dönüştü.
Sanki duayı kesmemek istercesine öyle sessizdi ki.
“Şimdi şarkı söyleyin, şimdi ilahi söyleyin.”
Buranın bir savaş alanı olmasını geçtim… Bir savaş alanı olmasına rağmen… Bu sessizliğe gömülmüş savaş alanında…
“Tanrı’nın iradesini öveceğim.”
Üstümüzün yüzünde kocaman, alaycı bir sırıtış vardı.
Aniden düşündüm, bu demek oluyor ki…
“Grantz, işler iyi giderse ne ala ama… Gemi imha etmeyi başaramazsak, bu garez dolu haliyle sadece kıçımızı tekmelemekle yetineceğini sanmıyorum,” diye düşünmeden telsizden mırıldandım.
Cevap, iliklerine kadar titreyen bir erkek sesinden geldi.
Tabii ki Grantz’dı.
“Böylesine korkunç bir gelecek tablosu çizen yoldaşıma 05’ten yanıt. Yapma ama. Öyle korkuyorum ki resmen titriyorum.”
“Ha? Hepiniz hazır mısınız?”
Teğmen Grantz başıyla onayladı. “Evet. Hiç sorun olmayacak. Yani, albay bize öyle inanılmaz bir şaşırtmaca imkanı sundu ki. Böyle bir destek alıp da yine de başarısız olan hangi mankafa varsa kurşuna dizilmeye gönderilse gıkımı çıkarmam. Tamamdır, sanırım vakit geldi. Saatlerimizi senkronize edelim: üç, iki, bir, güm.” “İzle de gör!” demesine bile gerek kalmadı.
Liman tarafından… devasa bir patlamanın gürültüsü koptu.
“Gördün mü?” Arka plandan gelen sesini duyabiliyordum; yüzünde gururlu bir sırıtış olduğuna emindim.
Şimdi o halde, diye düşündüm. U-152 mürettebatının en azından bizimle birkaç konserve paylaşacağından eminim. İşler iyi giderse bize bir şişe içki ile iskambil kağıtları bile koparabilirim. Şansımız yaver giderse tatlı bile olur belki?
Pekala. Bu düşünce onu heyecanlandırmaya yetti.
Lezzetli bir yemek, tatlı bir şeyler ve şarap. Zor meseleleri dert etmektense, şimdilik biraz keyfimize bakalım.

8 EKİM, BİRLEŞİK YIL 1926, AKŞAM, MOSKVA, İÇİŞLERİ KOMİSERLİĞİ
Moskva’da yeni inşa edilen İçişleri Komiserliği binası, çoktan gecesi gündüzü olmayan bir kaleye dönüşmüştü. Sıkı karartma sebebiyle dışarı ışık saçılmıyordu belki ama yine de yanından geçecek olsanız, içeride mekik dokuyan görevlileri görebilirdiniz.
Federasyon’daki devlet memurlarının çoğuna kıyasla, İçişleri Komiserliği personelinin savaş gayretini sürdürme hususundaki olağanüstü azmini herkes kabul etmek zorundaydı.
Açık konuşmak gerekirse onlar, bir bakıma Komünizm’in çelik zırhlı öncü birliğiydi.
Verimlilikleri, özverileri ve yılmaz ruhları onları boyun eğmez birer işçi haline getirmişti.
Elbette çoğunluğu sıradan insanlardan oluşuyordu. Fakat bu durum çalışma hırslarından bir şey eksiltmiyordu.
Ve bu çalışma azminin kaynağı ise… yalın bir korkuydu.
“Yoldaş Loria! Yapılan denetimde herhangi bir zimmet, yolsuzluk veya usulsüz davranışa rastlanmamıştır! Ayrıca denetimin kendisine yönelik reaksiyoner tek bir söylemde bile bulunulmamıştır!”
Üzerinde lekesiz bir üniforma olan İçişleri Komiserliği memuru rapordan okuyordu. Devam edecek gibi görünüyordu ki masaya güm diye inen bir yumruk sözünü kesti.
Üzerine dikilen sert bakışla kaskatı kesildi; odadaki yetkili çıkıştı: “Sana usulsüz bir davranışı açığa çıkarmanı emrettiğime son derece eminim. Açık konuşalım. Gerçekten hiçbir şey bulamadın mı?”
“H-hayır Yoldaş, bulamadık.”
Bu titrek cevabı duyan Loria’nın yüzü, ciddiyetin ve sertliğin tecellisiydi.
Ardından adamın hükmünü verdi.
“Pekala. Muhafız yoldaşlar, götürün bu aptalı. Savaş zamanı sabotaj, devlete karşı işlenmiş bir suçtur.”
“Emredersiniz!”
“L-lütfen bekleyin! Bir yanlışlık olmalı!”
Muhafızlar kollarından yakalayıp sürüklemeye başladığında adam feryat etti ama Loria kestirip attı.
“Hiçbir yanlışlık yok. Senin durumun, personelimizin iç denetimi kapsamında yürütülen sahte bir operasyondu. Denetlediğin kişinin yolsuzluk yapmasını sağladık ve müfettişin rüşvet aldığı anı kaydettik.”
“N-ne-?!”
“Bunu doğrudan rapor etseydin… işler farklı olurdu ama bize haber vermeden rüşveti kabul ettin. Bu kadar yeter,” diye tükürürcesine konuştu Loria.
Zaman anbean akıp giderken tek bir anlamsız eyleme bile harcayacak vakti yoktu.
“Tek bir cezanın, bu aptallara ders verme konusunda nutuk çekmekten çok daha etkili olacağına eminim. Sıradaki!”
“Şey, Yoldaş Loria…”
Loria, acımasız ve keskin bakışlarını tereddüt eden astına dikti. Bu sorgulayıcı bakışa rağmen yanıtın gelmesi gecikti.
“Ne var? Söyle çabuk. Acele et!”
“Kötü bir haber var… Denizin Kraliçesi hakkında…”
Bir yere varamayacağını sezen Loria doğrudan sordu. Ve tedirginlikle iletilen haber karşısında yüzü gerildi.
Bu duygusal dalgalanmayı engellemenin muhtemelen hiçbir yolu yoktu.
Değerli —evet, bir bakıma değerli— “mermi kalkanlarına” emanet edilen gemiye bir şey gelmiş olması Loria’yı öfkeden deliye döndürdü.
John Bull’ların neyin peşinde olduğu belli değildi ama onlarla bir anlaşmaya varabilmişti. O kadar isteksizliklerinin ardından onları ikna etmeyi başarmıştı. Kendisini yavaşlatan onlarca Federasyon yetkilisinin vurulmasını emretmiş; ya da onları müttefik kılabilmek adına tehdit edip pışpışlamıştı. Bütün bunlara rağmen…
Savaşı sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları, ortak mücadelelerinin simgesi olan o destek deniz yolu henüz yeni açılmıştı.
Kayıplar hesaba katılmış olsa da, onurlarını ortaya koyarak korumalarını emrettiği tek bir gemiyi bile koruyamıyorlarsa işleri bitmiş demekti.
Bunu başarmak için gerekli birlikleri, savaş gücünü ve takdiri sağladığına emindi.
Buna rağmen mi başaramamışlardı?
“Beceriksiz pislikler. Ne yapıyorlardı orada? Detaylı bir rapor var mı?”
Mükemmel bir gerekçeleri yoksa, sorumlulara bu görevden sağ kurtulduklarına ömür boyu pişman edeceğim, diye yemin etti Loria içinden, raporu talep ederken.
Soru sorulan memur için teselli kaynağı, belgelerin gerçekten yanında olmasıydı. Eğer belgeleri getirmeyip bir çam devirseydi… Başına ne geleceğini bir tek Tanrı bilirdi.
Ne de olsa ‘hoşgörü’ kelimesi Loria’nın sözlüğünden silineli çok olmuştu.
“İşte burada, Yoldaş Loria… Nasıl haber aldılar bilmiyorum ama görünüşe göre bir Unvanlı büyücü konuşlandırmışlar…”
“… O da ne demek?”
Beceriksiz siyasi komiser, rapor için mazeretler sıralamaya devam etti.
Ama onlara söylemiştim. Anlaşılan bu adam, büyücülerin dikkate alınmaya değmediğini düşünen eski zihniyete sıkışıp kalmıştı. Belki de suçu başkasına atmaya çalışıyordu? Rapor, bulundukları konumun ne kadar talihsiz olduğuna dair uzadıkça uzuyordu.
Adamın böyle mazeretlerin arkasına sığınarak paçayı kurtarabileceğini sanması şaşırtıcıydı.
Fakat… Loria, öfkesini bastırmaya çalışırken içindeki duyguların depreştiğini hissetti.
Bu çöp siyasi komiser bir yana, herkes muazzam bir çaba sarf ediyordu.
“Yoldaş Loria?”
“Demek bu raporda hiçbir hata yok, öyle mi?”
Buradaki herkes var gücüyle çabalıyor, zaman kaybetmeden çalışıyor ve elinden gelenin en iyisini ortaya koyuyordu. Loria’nın, onların bu muazzam mesleki bilincine duyduğu hayranlıkla gözlerinin fal taşı gibi açılması uzun zamandır ilk kez oluyordu.
Belki de raporu diğer o beceriksizlerle uğraştıktan hemen sonra okuduğu içindi? İnsanın içini ferahlatıyordu adeta.
“H-hayır efendim. Bu henüz ilk rapor fakat zayiatın kaba bir doğrulamasını yaptık!”
“Bu daha sonra araştırılabilir.”
Moskva’da ortalığı birbirine katan o küçük zibidimsi yaratıkla, benim perimle savaşıyorlar. Milletler Topluluğu ile güçlerini birleştirip direnmek ve bu uğurda kayıp vermek… fena bir mazeret sayılmaz.
Hayır, daha da önemlisi.
“Asıl mesele saldıran düşmanda. O birlik olduğuna… Moskva’ya o pis ellerini uzatan birlik olduğuna emin misin? 203. Hava Büyücüsü Taburu mu?”
“T-tabii ki! Dediğiniz gibi Yoldaş Komser, iz süren denetim birimimizin ulaştığı sonuç tam olarak bu! Kimlik tespitini yüzde yüz garanti ediyorlar.”
“Çok güzel. Belgeler ulaştığında, onları bana teslim etmeyi en birinci öncelik yapın.”
“Emredersiniz efendim! Derhal!”
“Yürütmekte olduğun diğer görevleri başkalarına devredebilirsin. Ne yapıp edin, bu birliğin nerede olduğunu öğrenmenizi istiyorum.”
“H-hemen işe koyuluyorum!”
Ne harika bir haber.
Onu bulduk. Hakiki sevgimin karşısında birkaç kayıp dediğin önemsiz birer teferruattır. Hatta çalışkan adamlarıma bir kapitalist gibi ikramiye ödeme isteğiyle dolup taşıyorum. Onlar için fazladan erzak ayarlamak iyi olabilir.
Yine de rolünü son anına kadar yanlış anlayan bir aptala sahip olmamız hiç hoşuma gitmedi.
“Ayrıca Yoldaş, şu emirleri al.”
“Efendim?”
“Sıkıca savaşan yoldaşlarımıza iftira atan o beceriksiz aptalın infaz emridir. Evet, sahadaki adamları suçlama. Aslına bakarsan Albay Mikel’e bir hediye göndermek istiyorum. Ona en kaliteli içki ve sigaraların ulaştırılmasını sağla.”
“Zehirleyelim mi efendim?”
Ne?! Kafa karışıklığından başı dönecek gibi olarak adama dik dik baktı. Bu adam ne saçmalıyordu böyle?
“… Yoldaş, söylediklerimi dinlemiyor muydun? Hediye diyorum, ona bir hediye göndermek istiyorum. Albay Mikel ve askerlerine düşüncesizce el uzatmaya kalkın hele… Beni öfkelendirdiğinizde nelerin olduğunu etraflıca öğrenirsiniz.”
“E-emredersiniz efendim!”
Loria’nın midesinin kaldırabileceği miktar bu kadardı. İçişleri Komiserliği’nin işe yaramaz sadistler çetesi olduğunun farkındaydı. Bunu kabul ediyor ve durumu düzeltmek için tedbirler alıyordu.
Fakat durum işte bundan ibaretti.
Gerçekten ıslah olmazlardı.
Sadece son derece masum düşüncelerinin derinliklerine dalmak istiyordu… ama bunun yerine bu aptalların suratına katlanmak mı zorundaydı? Nedenini anlamakta gerçekten güçlük çekiyordu.
Tekrar etmek gerekirse, bu katlanılmaz bir şeydi.
Diğerleri, kendilerini başından savdığı an onun ne kadar öfkeli olduğunu anlamışlardı. “Pekala, herkes dışarı.” Bunu söylediği an, hepsi kaçışan tavşanlar gibi dışarı fırladı.
Bu durum öyle komikti ki öfkesini bir nebze olsun yatıştırdı.
İşte bu yüzden çekmecesinden çıkardığı bir fotoğrafa tebessümle baktı.
“Ahhh, benim o çok ama çok sevimli… küçük perim. Biraz fazla yaramazsın ama… Neyse, en azından nerede olduğunu bildiğimiz için mutlu olacağım.”
Saklambaç oynamayı seviyorsun, değil mi?
“Tam seni unutmak üzereyken böyle ortaya çıkmak… Gerçekten tam bir taktikçisin! Kalbimi küt küt attırıyorsun!”
İnsanı kışkırtmayı seviyorsun, değil mi?
“Tutkularımı neredeyse unutmuşken beni yine baştan çıkardın. Ah seni gidi küçük… Bu kadarı da…”
Gerçekten katlanılmaz.
Bu son cümleyi yutan Loria, kendinden geçmiş bir halde sevgili perisini düşündü.
Sahadaki birlikleri onu yakalayamadıkları için suçlamayı aklından geçirmişti geçirmesine ama onu bulduklarına duyduğu rahatlama ağır basıyordu.
O kalibrede bir birliğin perisini gökten vurabileceğine zaten pek ihtimal vermiyordu.
“Aksine, onun yerini tespit ederek harika bir iş çıkardılar. Evet, Albay Mikel’di, değil mi? O… gerçekten iyi bir iş çıkardı.” Karşısındaki rakip düşünüldüğünde, hayatta kalıp istihbaratı bize ulaştırarak muazzam bir iş başardığını söyleyebilirim ancak. Benim için canla başla çalışmasına ihtiyacım var.”
Bir ebelemaca oyununa ne dersin? Ebe ben olacağım ve o kızı yakalayacağım.
“Ahhh, sabırsızlanıyorum. Gerçekten, ama gerçekten sabırsızlanıyorum.”
Hadi oynayalım.
“Evet, Yoldaş Albay Mikel’in elinden gelenin en iyisini yapmasına ihtiyacım var… Bu yüzden ona ve birliklerine mümkün olan en iyi desteği sağlayacak, en iyi takviyeleri konuşlandıracağım. Milletler Topluluğu üzerinde olumlu bir izlenim bırakacak biri iyi olurdu.”
Ona bir sürü arkadaş göndereceğim.
O sevimli, şakacı peri. Ona sahip olma ayrıcalığı şüphesiz sadece kendisine aitti, bu yüzden onu tuzağa düşüreceği fikri bile onu deli gibi heyecanlandırıyordu. Bunu o kadar büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu ki ne olduğunu anlayamadan…
“Pekala, bu hiç iyi değil. Bu yaşımda kanım kaynadı, içimi ateşler bastı.”
Ne yaramaz bir kız. İçimde birikip duruyor, bu kadarı fazla — elimden ne gelir ki? Nasıl da bir baş belası. Onu yere yatırmak için bu kadar heyecanlanacağım hiç aklıma gelmezdi.


