
10 EKİM, BİRLEŞİK YIL 1926, FEDERASYON TOPRAKLARI, DENİZ ÜSSÜ
Federasyon’daki tüm tıbbi tesisler arasında Batı Kanadı ile temas halinde olmaları sayesinde en gelişmiş olanları deniz üssündekilerdi. En azından bunlara düzgün birer hastane denebilirdi. Bünyelerinde tam kadro eğitimli sağlık personeli barındırıyorlardı.
Üstelik sadece niceliğe değil, niteliğe de önem verdiklerini söylemeye gerek bile yoktu. İlaç bakımından, Batı Kanadı’ndan getirilen tıbbi malzemeler sayesinde açık ara en zengin stoklara sahiptiler.
En azından, ön cephedeki tedavi ortamının son derece dehşet verici yoğunluğunun aksine, burası kıyaslanamayacak kadar şanslı bir yerdi. Bembeyaz çarşafları, keskin dezenfektan alkol kokusu ve düzgünce temizlenmiş linolyum zeminiyle burası gerçek bir hastaneydi.
En ileri hatta görev yapan ve tıbbi malzeme stoklarının tükenmek üzere olduğu bildirilen tabip subaylar, böyle tesislerin hayalini kurmayı bile çoktan bırakmışlardı.
Ancak tesisler ne kadar iyi donanımlı olursa olsun…
“Hey, hey, yardım edin! Lütfen, kalp stimülanına ihtiyacım var! Acele edin!”
“Kes sesini… Thomas! Jackson çoktan gitti!”
“Albay Drake! Ciddi olamazsınız! Lütfen saçmalamayın! Jackson! Hey, Jackson! Dayan bizimle kal! Eve döneceksin, değil mi?!”
Savaş zamanı hastaneleri nihayetinde… birer hastaneydi.
Ast subaylarından birinin, cansız yatan genç bir büyücünün ölümünü kabullenemeyip haykırdığını görmek… Drake buna çoktan alışmıştı.
Alışmak için ne berbat bir şey, diye iç geçirdi Yarbay Drake; odaya adım atarken kurumuş kalbinin bir köşesi sert bir içki arzusuyla yanıyordu.
“Hey! Şuna bir daha bakın!” Thomas, Federasyon sıhhiyesine bağırıp çağırdı.
“A-ama…”
Drake, Thomas’ın hissettiklerini acı bir şekilde anlıyordu.
Büyücü birlikleri, bir aile kadar yakın bağlara sahip olmaktan gurur duyarlardı. Hayır, onların ilişkileri kandan bile daha güçlüydü. İyi günde kötü günde omuz omuza çarpıştığı, ekmeğini paylaştığı bir silah arkadaşını kaybederken kaç subay sakin kalabilirdi ki?
“Burada ölme!”
Üstelik Teğmen Jackson’ın, Üsteğmen Thomas’tan bir devre küçük olduğunu hatırladı. Akademi günlerinden beri arkadaştılar—ki artık bu cümleyi geçmiş zaman ekiyle kurmak zorundaydı. Bu durum Drake için de büyük bir üzüntü kaynağıydı.
“Üsteğmen Thomas!”
“Komutanım, bir—bir yanlışlık olmalı!”
Yine de bunun bir sınırı olmalıydı.
“Tedavi bekleyen daha bir sürü silah arkadaşın var. Sesini kes, Üsteğmen Thomas!”
“Ama!”
Buna bir çocukluk veya şımarıklık demezdi.
Mantığını yitirecek kadar soğukkanlılığını kaybetmesini anlayabiliyordu.
Alışması gerçekten çok zordu… buna.
Neredeyse bağışıklık kazanacak kadar çok astının ölümüne şahit olmak zorunda kalmasaydı ne kadar harika olurdu.
Berbat bir görev ve bulunması berbat bir konumdu. Fakat savaşta kayıplar kaçınılmazdı. Kaçınılmaz oldukları sürece, subayların bunu bu şekilde kabul etmesi ve yapılması gerekeni yapması gerekiyordu.
“Sakin ol!”
Thomas’a bir tane patlattı ve geçirdiği şoktan faydalanarak onu angarya bir yükten kurtulur gibi odadan dışarı sürükledi. Şanslılardı ki, öyle mi demeliydi? Bu aptal için endişelenen birkaç arkadaşı gelip onu kollarından tuttu.
Bu sorunu çözmek için yazabileceği tek reçete alkol ve zamandı. Bu gece kafayı çekmekten başka yapacak bir şey yoktu. Merhumun anılarını tazelemeleri ve adam gibi bir güzel ağlamaları için onlara zaman tanıyacaktı.
Drake, savaşın başından beri ne kadar çok içtiğini fark edince hafifçe yüzünü buruşturdu. Asla zevk almak için değil, hep en berbat şekilde içiyordu; ha pansuman alkolü dikmişti kafaya, ha bunu. Bu gidişle iyi bir içkinin tadını nasıl çıkaracağını unutacakmış gibi hissediyordu.
Ama. Zihnini yeniden gerçekliğe döndürdü ve başını eğdi. “Subayımın işinize engel olduğu için özür dilerim. Lütfen diğer yaralıları muayene edin.”
“Hayır, şey…”
“Nasıl yumuşatmaya çalışırsak çalışalım, sorun çıkardığı bir gerçek. Lütfen özür dilememe izin verin.”
Drake, büyücülerine Federasyon tabip subaylarına ve personeline saygılı davranmaları gerektiğini kesin bir dille emretmişti.
Müttefikleri, kısıtlı tıbbi kaynaklarını onlar için seferber ediyordu.
Sizin için çabalayan personele baş eğip teşekkür etmek, sonra da arkanızı dönüp onlara hakaretler yağdırmak kabul edilemezdi. Bu yüzden Drake hiç tereddüt etmedi. Thomas’ın rahatsız ettiği genç sıhhiyecinin önünde derin bir hürmetle eğildi.
Sorumlu kişi olarak görevi buydu.
“Lütfen kendinizi sıkmayın. Astınızı kaybetmenin acısını yaşamanız son derece doğal.” Kenardan yumuşak bir soprano sesi yükseldi.
Askeri olsun ya da olmasın, bir hastane olduğu düşünülürse, kadın personelin varlığı hiç de nadir sayılmazdı. Üstelik kadınlar ve erkekler epey bir süredir büyücü birliklerinde ve artçı tümenlerde omuz omuza görev yapıyordu.
Konuşan kadın muhtemelen yirmilerinin başındaydı. Onlara doğru hafif şefkatli bir bakışla yaklaştı. Fakat üzerindeki bir muharip subay üniforması mıydı…? Drake onu daha önce hiç görmemişti. Rütbesine baktığında ise işler daha da garipleşti.
Federasyon kuvvetlerinin rütbelerini hafızasına kazımış olmasına rağmen, bu pazubendi tanıyamadı.
En garibi de, sıhhiyecinin kadının yaklaştığını gördüğü an alelacele selam verip koşar adım işinin başına dönmesiydi.
Drake bunun ne anlama geldiğini tecrübelerinden biliyordu.
Batan gemiyi terk eden fareler gibiydi. Ne zaman başlarına bir bela gelse, çevik deniz büyücüleri de tam olarak böyle çil yavrusu gibi dağılırdı.
“Bağışlayın, siz kimsiniz?”
“Ben Liliya İvanova Taneçka. Başkalarının siyasi subay dediği o mütevazı ayak işçilerinden biriyim. Federasyon Ordusu’nda üsteğmen olmamın yanı sıra alt kademe bir siyasi komiserim. Lütfen bana Liliya deyin.”
Ilımlı bir tavır ve kibar bir konuşma tarzı.
Ancak söyledikleri son derece önemliydi. Siyasi subaylarla ya da komiserlerle işimizin düşeceği bir günün geleceği hiç aklıma gelmezdi.
“‘Mütevazı’ kelimesinin anlamına daha sonra Federasyon dili sözlüğümden bakmam gerekecek. Ben Milletler Topluluğu 1. Deniz Büyücü Keşif Birliği’nden Yarbay Drake.”
“Tanıştığımıza memnun oldum, Yarbay Drake.”
Sıradan bir üsteğmen gibi hiç durmuyordu ama neyse. Ülkedeki üstlerinden, siyasi komiserlere asker olarak değil, sivil memur muamelesi yapması yönünde emir almıştı.
Doğrudan bir tecrübesi olmasa da hakkında fazlasıyla dedikodu duymuştu.
Baş belası olduklarına dair söylentiler, az önce tavşan gibi kaçışan sıhhiyeci tarafından kanıtlanmıştı. Beladan gerçekten uzak durmak isterim…
“Şimdi, hoş olmayan görevimi yerine getirmeliyim.”
“Görev mi?”
“Ah, sanırım yanlış bir ifade oldu.”
Drake kendini en kötüsüne hazırladı ancak kadın dikleşti ve ardından eğildi.
“Bir Parti üyesi olarak, fedakarlığınız ve katkılarınız için taziyelerimizi ve başsağlığı dileklerimizi sunuyorum. Şahsi olarak da kaybınız için son derece üzgünüm.”
“Bunu söylediğiniz için müteşekkirim. Bu samimi dilekleriniz ve taziyeleriniz sayesinde ailesinin yüzüne bakabilecekmişim gibi hissediyorum… bir halta yaramaz bir komutan olmama rağmen. Teşekkür ederim.”
Sonra bunu ona sakince dile getirdi.
O korkunç İmparatorluk büyücü birliğiyle, yani Ren’in Şeytanı ve çetesiyle yüzleşenler sadece kendileri değildi. Federasyon Ordusu da pek çok kayıp vermişti.
“Gecikmiş bir ifade olsa da, lütfen ülkenizin fedakarlığı ve bizimle omuz omuza çarpıştığınız için bir Milletler Topluluğu subayının minnetini ve saygısını kabul edin.”
“Bu bir onurdur. Şüphesiz bu, şehit düşen yoldaşlarım için verilebilecek en güzel veda hediyesidir.”
Kadının sözleri sadece laf olsun diye söylenmiş değil, derin bir samimiyet ve dürüstlük taşıyordu.
İşte bu durum Drake’i tereddütte bıraktı.
“… Bu muhtemelen dışarıdan birinin söylemesi gereken bir şey değil ama…”
“Lütfen, çekinmeyin. İçişleri Komiserliği, müttefiklerimizin her türlü fikrini dinlememizi emretti.”
Belki de kendisine izin verildiği için dikkatsiz davranmıştı?
Kendi ülkesi ona tedbirli olmasını söylese de… Drake ağzındaki baklayı çıkarıverdi.
“Öyleyse tek bir şey söyleyeceğim. Umarım subaylarınızı fazla suçlamazsınız.”
“Yoldaş albayımız lehine aracı olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz?”
“İç işlerinize karışmak gibi bir niyetim yok ama…”
“Söyleyeceklerinizi dinlemeyi çok isterim.”
“Albay Mikel ve ulusunuzun diğer askerleri savaşta ellerinden gelenin en iyisini yaptılar.”
Albay Mikel ve adamları Ren’in Şeytanı ile yan yana savaşmıştı. Drake kendisini onların ne kadar cesurca çarpıştığını savunurken buldu.
Açıkçası, bunları söyleyerek Federasyon kültüründe sınırları aştığından endişeleniyordu. Zaten gözaltına alınmış olan adamların başını daha da belaya soktuğundan o kadar korkuyordu ki, engel olamadan yüzü gerildi.
“Partinin kendine has bir ödül ve ceza felsefesi vardır. Ancak bu bir savaş. Ne yazık ki elinizden gelenin en iyisini yapmak bile başarıyı garanti etmiyor.” Kadın ona gülümsedi. “Lütfen müsterih olun. Bir faydası olur mu bilmem ama yoldaşlarımızın elinden gelenin en iyisini yaptığının dışarıdan biri tarafından takdir edildiğini belirten bir not yazacağım.”
“Dürüst olmak gerekirse buna gerçekten minnettar kalırım… ama bunun bir sakıncası olmadığına emin misiniz?”
“Sakıncası mı?”
“Subay Liliya, ülkenizdeki konumunuzu bilme iddiasında değilim ama bu noktada dışarıdan birinin fikrini onayladığınıza dair yazılı bir kayıt bırakmak başınızı ağrıtmaz mı?”
“Kıkır kıkır kıkır. Benim için duyduğunuz endişe garip bir hal aldı sanırım.”
O yumuşak soprano sesiyle huzurlu bir kahkaha attı.
Kendisi için zerre kadar endişeleniyor gibi görünmüyordu.
“Ben gayet iyi olacağım,” diye ilan etti hiç tereddüt etmeden. “Görevinizi iyi yapmış olmanız, sonuçların mutlaka olumlu olacağı anlamına gelmez. Ne yazık ki bu durum benim ülkem için de geçerli.”
Drake’e sarsılmaz bir kararlılıkla bakan o parlak mavi gözlerde, çelik gibi bir irade okunuyordu.
“Ama bunu birini cezalandırmak için bir mazeret olarak kullanmak Komünizm anlayışına uymaz. Buna karşı durmanın bizim görevimiz olduğu bile söylenebilir.”
“… Ha?”
“Yoksa İmparatorluk propagandalarını mı okuyordunuz?” Yüzünü buruşturdu ve bunlara inanmamasını rica etti. “Ne yazık ki Federasyon ve ana partimiz hakkında pek çok şey söylendiğini biliyorum. Ama hakikat, tam olarak burada gördüğünüzdür.” Gülümseyerek önce kendini, ardından Drake’i işaret etti. “Biz de insanız. Bizi önyargısız bir şekilde—olduğumuz gibi—komşularınız olarak görebilir misiniz?”
“Sizi yanlış değerlendirmişim. Gerçekten de dost canlısı bir komşuyla karşılaşmış gibi hissediyorum.”
Başını salladı ve elini uzatmak üzereyken nihayet nerede olduğunu hatırladı. Elini öpmeye kalkarsam muhtemelen okkalı bir tokat yerim.
Kendi memleketindeki soylularla tanıştığından beri birinden bu kadar etkilenmemişti. Ama burası Federasyon’du. Dürüst olmak gerekirse, köklü ailelerden geriye kimsenin kaldığını hayal etmek zordu…
Bu yüzden ona bir soru sormaya koyuldu—beklenmedik birinin huzurunda olduğunu hissediyordu. “Bu arada, sakıncası var mı? Söylemesi belki kabalık olacak ama çok genç görünüyorsunuz, Subay Liliya.”
“Tecrübesiz mi görünüyorum? Akademiden daha yeni mezun oldum da…”
“Ah, ne kadar düşüncesizce. Bir kadına yaşıyla ilgili bir konu açmamalıydım. Ne kadar ayıp ettim. Gerçekten çok utandım.”
Özür dilerken, kadının geçmişini öğrenme fırsatını kaçırdığı için içten içe hayıflandı.
Eğer köklü bir aileden geliyorsa, ister Federasyon’un Kızıl Ordu Akademisi ister siyasi akademi olsun, statüsü yüzünden girişini muhtemelen reddederlerdi.
Kızıl soylular hiç yok değildi ama Liliya İvanova Taneçka ismi ona hiç tanıdık gelmiyordu. Taneçka ailesini daha önce hiç duymamıştı.
“İnsan, patavatsız deniz büyücülerinin arasında farkında bile olmadan kabalaşabiliyor. Bir kadına yaşını sormak da nesi, aklımı kaçırmış olmalıyım.” Ne kadar utandığını tekrarlayarak tekrar eğildi ve nasıl tepki verdiğini görmek için baktı… Manidar bir tebessüm.
Bir kızgınlık ya da kafa karışıklığı yok muydu? Yahu, sonu rezillikle bitecek sorgulamaları artık bıraksam iyi olacak. Ondan mümkün olduğunca çok bilgi kapmayı düşünürken, yaklaşmakta olan bir üsteğmen fark etti.
Bu Üsteğmen Mary Sue’ydu.
Milletler Topluluğu personeli sayılmasına rağmen, aslında Birleşik Devletler’den gönderilen bir Anlaşma İttifakı gönüllü birliğindeydi.
Kelimenin tam anlamıyla yok edilmişlerdi. Doğrudan destek göreviyle RMS Queen of Anjou’ya bir bölükleri tahsis edilmişti ve Ren’in Şeytanı ile ikinci karşılaşmalarının sonucu çoğunu iş göremez hale getirmişti. Sadece dört kişi kalmışlardı.
Mary Sue gibi kıl payı hayatta kalanlar ancak bir takım oluşturmaya yetiyordu. Tam anlamıyla trajikti.
“Bağışlayın, Komutanım. Cenaze töreni hakkında…”
“Üzgünüm, şu an biraz meşgulüm. Bunu daha sonra konuşalım, Üsteğmen Sue.”
Bu konuyu kendisiyle birkaç kez tartışmasına izin vermiş olsa da… üçüncü bir tarafın önünde buna girmek istemiyordu.
Drake, Siyasi Subay Liliya’ya özür dileyen bir bakış attı.
“Şey, benim için sorun değil. Devam edin lütfen.”
“Emin misiniz, bir sakıncası yok mu?”
Ne kadar da sinir bozucu, diye düşünmeden edemedi. Üsteğmen Sue durumu anlayıp geri çekilseydi iyi olurdu ama…
“Benimle aynı amaca hizmet eden insanların fedakarlıklarına saygı duymayacak kadar vicdansız değilim. Merhaba, adınızı öğrenebilir miyim?”
Kadın eğilip kibar bir tanışma başlatınca, Drake onları durduracak bir mazeret bulamadı.
“Ben Üsteğmen Mary Sue. Birleşik Devletler’den gelen gönüllü bir büyücü taburunun parçasıyım.”
“Vay canına! Yani cephe gerisinde görev yapmıyorsunuz, öyle mi?”
Komiser, ön saflarda hizmet veren başka bir kadınla karşılaştığı için şaşkınlığını dile getirdi. Onu başından savmak için bir neden bulamayan Drake, ipleri kaptırıyordu.
Sohbetlerini kesecek bir fırsat bile bulamıyordu.
“Ah, bağışlayın. Ben Liliya İvanova Taneçka. İsterseniz arkadaş olalım mı?”
Elini sıcak bir şekilde uzatmasına rağmen, tutkuyla işine odaklanmıştı. Evet, siyasi komiserlerin işinin bir parçası da Milletler Topluluğu birlikleri ile Federasyon arasındaki müzakereleri yürütmekti.
“Ama önce iş gelir, değil mi? Şey, herhangi bir konuda yardımı dokunabilecek olursa lütfen bana haber verin.”
“İstediğiniz zaman benimle konuşabilirsiniz!” der gibi duran o gülümsemeyle karşılaşınca, Drake konuyu öylece kestirip atamadı.
“Şey, bir sakıncası yok değil mi, Albay Drake?”
“Tabii, sorun değil.”
Teklifini tam o anda reddedebilseydi içi ne kadar da rahat edecekti. Tabii ki Sue onunla tereddütle onay alacak idiyse, en başından bulundukları konumu düşünebilirdi. Drake, bu hassas konjonktürde hassas konumlardaki iki kişinin etkileşime girmesini engelleyemediği için mahcubiyet yaşarken… ne olursa olsun sohbet en azından koyulaşıyordu.
En başından daha kararlı davranıp kadını başından savmadığına pişman olmak için artık çok geçti.
“Şey… defnedilecek yer hakkında…”
Drake’in düşündüğü gibi, Üsteğmen Sue ölülerini nereye gömecekleri konusunu açtı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu Drake’in artık gına geldiği bir konuydu.
“Burada yer ayrılması için Federasyon’la zaten görüştüm. Çoktan tahsis edilmiş olması gerekiyordu. Bir sorun mu vardı?”
“… Onları buraya mı gömmek istiyorsunuz?”
Yine mi aynı mesele? diye düşündü Drake, başıyla onaylarken. “Doğrudur.”
“Geçici bir süreliğine olsaydı… anlardım. Ama Yarbay Drake, ölülerimizi yabancı bir toprağa gömmek—”
“Üsteğmenim, bunu gerçekten söylemek istemezdim ama bu bir yönetmelik meselesi. Kural olarak, savaş şehitlerimizi can verdikleri toprağa gömeriz. Bunun Milletler Topluluğu için standart bir uygulama olduğunu biliyor olmalısın, değil mi? Savaş sırasında diğer ülkelere zorluk çıkaramayız.”
Değer yargılarındaki farkı çoktan fark etmişti.
Milletler Topluluğu askerleri, cesurca düştükleri yere gömülürlerdi. Resmi yönetmelik de mümkünse can verdikleri toprakta bir anıt dikilmesini öngörüyordu.
Bundan fazlasına izin verilmezdi.
“Gerekirse kişisel eşyalarını cephe gerisine gönderebiliriz. Ancak genel kural olarak, kahramanlarımız düştükleri toprakta uyurlar.”
“Saygısızlık etmek istemem ama ya vatanları ne olacak? Huzur içinde yatmaları için evlerine dönmelerine izin vermeyecek misiniz?”
Karşılığında ne denmeliydi ki?
Üsteğmen Sue bu noktadaki ısrarında son derece çaresizdi. Bu durum eski Anlaşma İttifakı askerleriyle ortak noktasıydı: Hepsinin içinde memleketlerine gömülme arzusu yatıyordu.
Anlaşma İttifakı’nda yaşam ve ölüme böyle bakıyorlarsa Drake buna olabildiğince saygı duymak isterdi, ancak bunun ne büyük bir baş ağrısı olduğunu düşünerek bir şeyi hatırlatmak zorundaydı. “Sizlerin Milletler Topluluğu Ordusu’na yazılmış olduğunuzu unutmamanız gerekiyor. Söylemek istediğim türden bir şey değil ama… kime ait birliklerin parçası olduğunuzu unutmanıza göz yumamam.”
“Ama… ebedi istirahatgahımız evimiz olmalı.”
“Anlıyorum ama fazla duygusal davranıyorsun.”
Federasyon bir anıt hazırlıyordu. Yönetmelikler de askerlerin öldükleri yere gömülmesini şart koşuyordu. Bu şartlar altında Federasyon’un anıtını reddedip cenazeleri eve götüreceklerini söyleselerdi, bu durum siyasi bir kriz başlatabilirdi.
Normalde ölülerini yurtdışına gömen Milletler Topluluğu neden naaşları evine götürsündü ki? Böyle bir şeyin uluslararası alandaki artçı sarsıntılarının ne olacağını kim bilebilirdi?
Milletler Topluluğu ile Federasyon arasındaki iş birliğinin hassas niteliği göz önüne alındığında… bir komutan olarak Drake’in üzerinde büyük bir baskı vardı.
Kadının bu ricasını kabul etmesinin imkanı yoktu.
Bu ısrarlı taleplerden birini her aldığında, tek yapabildiği reddetmek oluyordu.
“Ama—”
“Üzgünüm, söyleyebileceğim hiçbir şey yok.”
“…”
Tam rahatsız edici bir sessizlik çökmek üzereyken…
“Bağışlayın, Yarbay Drake. Bir şey söyleyebilir miyim?”
Yumuşak bir soprano sesi bu gerginliği dağıttı.
“Elbette Subay Liliya, bir fikriniz varsa lütfen söyleyin.”
“Vatanınız, doğup büyüdüğünüz yer hakkında duygular beslemeniz son derece doğal değil mi?”
“Elbette.”
“Öyleyse son istirahatgahınız olarak evinizi arzulamak son derece insani bir durum sanırım.”
Drake tam kadının haklı olduğunu söyleyecekken gözleri fal taşı gibi açıldı.
“İsterseniz, geçici bir istirahatgah olarak boş bir anıt mezar düzenleyebilirim. Ardından Anlaşma İttifakı özgürlüğüne kavuştuğunda memleketlerine dönebilirler.”
“… Buna gerçekten minnettar kalırız.”
Eğer bunu Federasyon teklif ediyorsa…
Bu kesinlikle durumu haklı çıkarırdı.
En azından kendi ülkesinin çizdiği sınırı aşmıyordu. Eh, gerçi Habergram muhtemelen kriz geçirecekti.
Ancak RMS Queen of Anjou’yu korumayı başaramadıklarından beri buna zaten hazırlıklıydı.
Sorumlu kişi olmak belki zor bir zanaattı ama… astlarının iyiliği için alçakgönüllü davranmaktan utanç duymasını gerektirecek bir sebep yoktu.
“Pekala, bu kadar mı? Artık gitsem iyi olacak. Subay Liliya, askerlerim size fazla sorun çıkarırsa lütfen bana bildirin.”
Drake selam verip müsaade isterken, zihni çoktan prosedürler ve gereksinimlerle dolup taşmaya başlamıştı. Eğer geçici defin ayarlanabiliyorsa, tek ihtiyacı olan kendi ülkesinden alacağı yetkiydi.
Milletler Topluluğu ordusu olarak değil de Birleşik Devletler’den gelen bir gönüllü ordusu diyerek bastırırsam muhtemelen kabul ettirebilirim. Hayır, bunu mutlaka kabul ettireceğim.
Yarbay Drake’in adeta yeri göğü inleterek uzaklaştığını görünce, bir hata yapmışım gibi hissettim. Aynı şeyi tekrar tekrar dile getirmeye devam ettim.
Talebime karşı duyduğu huzursuzluğu bastırmaya çalıştığını görünce neredeyse vazgeçecektim.
Yanlış bir şey söylediğimi sanmıyordum.
Fakat isteğimin onu zora soktuğunun elbette farkındaydım.
Sonra ne olduğunu hatırlayıp bana can simidi atan kişiye teşekkür etmek için acele ettim.
“Şey, Subay Liliya?”
“Sana Mary diyebilir miyim?”
“Tabii ki.”
O, Albay Drake’in Federasyon tarafındaki muadiliydi ve bir siyasi subaydı.
“Teşekkürler. Sen de bana Liliya de lütfen. Unvan kullanmana gerek yok. Mümkünse arkadaş olalım isterim.” Ardından ekledi: “Ah, bu arada seninle ilgili şeyleri duydum—Anlaşma İttifakı İmparatorluk tarafından işgal edilmesine rağmen direnmeye devam eden insanları. Seninle tanışmak bir onur.”
O kadar nazik görünüyordu ki dayanamayıp sordum: “Bize karşı bir kin beslemiyor musunuz?”
“Kin mi…? Neden besleyeyim ki?”
Liliya şaşkın görünüyordu. Gerçekten de bunu sormamalıydım. Ama ağzımdan kendiliğinden dökülüvermişti. “Tüm bu savaşı başlatan bizdik. Soruna yol açan taraf bizdik. Ya da—ah evet—insanların vatanımız için ‘müflis akraba’ dediğini duymuştum.”
Neredeyse kendini aşağılayan bir tavırla gerçeği mırıldandım.
İmparatorluk’la savaşan herkes bunu fısıldıyordu. Eğer Anlaşma İttifakı bu kadar düşüncesizce hareket etmeseydi, bu anlamsız savaştan kaçınabilirdik.
Ne yazık ki—içimden hafifçe iç çektim—arkamdan konuşulmasına zaten alışkındım.
“… Şey, olayları fitilleyenin Anlaşma İttifakı’nın sınır ötesi harekâtı olduğunu inkâr edemem. Tarih ihtimalen bundan, bu devasa savaşı tetikleyen olay olarak bahsedecektir.”
Bu yüzden Liliya anlayışla başını salladığında, her zamanki gibi kendimi en kötüsüne hazırladım. Bizi eleştireceğinden, sitem edeceğinden, her şeyin bizim suçumuz olduğunu söyleyeceğinden emindim.
“Onlara bir bahane verdiniz, bunda şüphe yok. Ama hepsi bu.”
“… Hepsi bu mu?”
Anlayamamıştım, çünkü bunun doğru olabileceğine inanamıyordum. Ama gülümseyip onayladığında o kadar hayrete düştüm ki yüzüne doğrudan bakamadım bile.
“Sınıra yaklaşan düşmanlar geri püskürtülür. Yani, şey… konu sizin Anlaşma İttifakı Ordusu’na gelince…”
“Evet, biliyorum. Sınırı ihlal ettik, yani suç bizimdi. Sorun değil.”
Liliya hafifçe başını sallayarak yanıt verdi: “Ancak İmparatorluk’un bundan sonra yaptığı şey, sadece sınırını korumanın ötesine geçti. Küçük bir sınır çatışması olarak kalması gerekirken İmparatorluk büyük bir seferberlik başlattı. Bunu da garip bulmuyor musun?”
“Bekleyin, ama askeri açıdan bakıldığında seferberlik doğal bir tepki değil midir? Yani, bu savaşın ölçeğine bakın. Genel seferberlik ilan etmelerini anlayabiliyorum.”
“Evet, belki öyleydi—eğer İmparatorluk en başından beri bu ölçekte bir savaşı öngörüyorduysa.”
“…?”
Ne demek istediğini sormaya fırsat bile bulamadan bana açıklamayı yaptı.
“Beni yanlış anlama ama İmparatorluk sadece Anlaşma İttifakı’na bir darbe vurmak isteseydi—kulağa tuhaf gelebilir ama… tüm ordularını seferber etmelerine hiç gerek yoktu.”
Nefesim kesildiğinde Liliya hafifçe başını salladı. Ardından söylediği şey beni tamamen şoke etti.
“Üstelik bu geniş çaplı seferberliği gerçekleştirip kuzeye doğru ilerlediler. Peki sonra, Cumhuriyet İmparatorluk’un yan kanadındaki batı sanayi bölgesine vurduğunda ne oldu? Tüm dünyanın bildiği üzere, ana İmparatorluk kuvvetlerinin tamamı kuzeyde konuşlanmış olmasına rağmen İmparatorluk onları durdurmak için şaşırtıcı bir esneklikle karşılık verdi.”
“Bu…”
“Bir ordu, ilk planının dışına kolay kolay çıkamaz.”
Bu tespiti sessizce ama son derece kendinden emin bir şekilde yaptı. Bu, her askerin bildiği bir şeydi.
Bir orduyu keyfine göre hareket ettiremezdin. Ön hazırlıklar ve titiz düzenlemeler yapılmış olsa bile, ordu belirsizliğin tutsağıydı.
Öyleyse İmparatorluk, bu öngörülemeyen saldırıya rağmen batı cephesini nasıl elde tutabilmişti?
“Buna hazırlıklı olmasalardı imkânı yoktu… Moskova’da bunu duyduğumda zihnime yatmıştı. İmparatorluk en başından beri Anlaşma İttifakı’nı kullanıyordu.”
Bunu hiç düşünmemiştim. Ama o böyle söyleyince… Yeni bir bakış açısı olarak kabullenebildim.
Yine de aklımı kurcalayan bir “Ama…” vardı. Eğer Liliya’nın söylediği doğruysa… Yutkundum ve düşünmeden sordum: “Yani hükümetimizin kandırıldığını mı söylüyorsunuz?”
“Bilemiyorum. Ancak duyduklarıma göre işin içinde kasten yapılan bir kışkırtma olma ihtimali var.”
“Yani İmparatorluk, sınır ötesi bir harekâta karşılık vermeyeceğine onları inandırdı mı?”
“Hepsi sadece bir tahminden ibaret.”
Evet, hepsi sadece bir tahminden ibaretti. O noktada soğukkanlılığımı korumaya çalıştım. O dönemde Anlaşma İttifakı hükümetinin ne düşündüğünü bilmenin bir yolu yoktu.
Her şey spekülasyondan ibaretti.
Doğru olması temennisiyle harmanlanmış, hiçbir kanıtı olmayan bir hipotezdi sadece. Ama babam ve tüm arkadaşlarım sırf bu yüzden mi ölmek zorunda kalmıştı?
“Evet, haklı olabilirsin Liliya. Ya da haksız da olabilirsin. Ama olaylara farklı açılardan bakmak önemli.”
“Evet, pek çok bakış açısına sahip olmak iyidir.”
“Teşekkürler. İnanıp inanmamam bir yana… bana baş belasıymışım muamelesi yapmayan ilk kişi sensin.”
Daha da önemli olanı… reddedilmemiş olmamdı. Elbette herkes bizi sıcak karşılamıştı. Fakat laflarının tonu bizi tetikte tutuyordu: Bizi bir ayak bağı olarak mı görüyorlar?
Bu, Büyükannemin evinde hissetmediğim bir şeydi… bu kötü niyet.
Savaş şiddetlendikçe ve kayıpların sayısı arttıkça bunu Milletler Topluluğu’nda da hissetmeye başlamıştım.
Aynı şeyi Federasyon’da da hissetmeyi beklemediğimi söylesem yalan olurdu.
“Yanlış bir şey yapmadın, bu yüzden Federasyon’daki yoldaşlarımdan biri bir şey söylerse… Hayır, biri bir şey söylerse bana haber ver. Burada bulunma amaçlarımdan biri de bu.”
“Teşekkürler. Sanırım dertleşebildiğim ilk kişi sensin.”
“Ne? Mary, ya Albay Drake? İyi bir adama benziyor. En azından seni dinleyeceğinden eminim.”
“Evet, ama… o iliklerine kadar bir Milletler Topluluğu askeri. Yani, anlayışlı biridir. Ama bunun Anlaşma İttifakı’nın çıkardığı bir pislik olmadığını söylerse yalan söylemiş olur bence.”
Sanırım ikimiz de bunu hissetmiştik—farklı sadakatlerimiz yüzünden aramızda yükselen o duvarı.
Albay Drake kendi vatanı için savaşıyordu, ben ise kendi vatanım için. İki insan farklı vatanlar için savaştığında, aralarında bir kopukluk olması kaçınılmazdır. Bu üzücü ama bir gerçek.
“… Sanırım bunu daha önce hiç yapmamıştım.”
“Neyi yapmamıştın?”
“Başka bir ülkeden biriyle bu tür şeyleri konuştuğumu hiç sanmıyorum.”
Liliya ile tanışana kadar endişelerimi yalnızca gönüllü ordunun diğer üyeleriyle paylaşabiliyordum… Ve şimdi, silah arkadaşlarımın çoğu düşmüştü.
Babamın ve o insanların inandığı vatanı özgürleştirmek, geride kalanların görevi. Ama… Dökülmek üzere olan gözyaşlarımı silip gülümsedim. “Ah, sanırım böyle bir sohbetin imkânsız olmadığını görmek içimi rahatlattı.”
“Hayatta sana bol şans dilerim, Mary. Zor zamanlar olacaktır ama güzel şeyler de olacak. Hayat uzun.”
“Garip, değil mi? Ama evet, sanırım bu da bir bakış açısı.”
“Öyle, dostum.”
Bana sıcacık gülümsedi.
Harika bir gülümsemeydi.
“Ah, bunu sevdim—bu lafı.”
Gülümsemesi o kadar parlaktı ki içimdeki duygu selinden yüzüne bakmakta zorlandım.
“Öyleyse bir kez daha, seninle tanıştığıma çok memnun oldum Mary.”
Bana uzattığı eli tuttum.
Sıcak ve samimiydi.
Bu yüzden ben de gülümseyebildim.
“Evet, ben de. Teşekkürler Liliya. Dostum.”
Tanıştığıma memnun oldum, dostum.

16 EKİM, BİRLEŞİK YIL 1926, DOĞU CEPHESİ’NİN KUZEYDOĞU KESİMİ, SEMENDER MUHAREBE GRUBU GARNİZONU
Doğu’daki Semender Muharebe Grubu’nun komutanı Yarbay Tanya von Degurechaff’ın ruh hali, kasırga öncesi hava basıncı gibi çakılmaktaydı.
Bunun bir nedeni, hâlâ Muharebe Grubu harekâtlarını test etmeye yönelik bir araştırma ve inceleme görevinde olmalarıydı; ana muharebe alanından kilometrelerce uzakta bir cephe kesimine tayin edilmişlerdi.
Ana kuvvetler güneydoğuda toplanıp büyük bir harekâta hazırlanırken, Semenderler’e kuzeydoğudaki kışı atlatma konusunda tecrübe kazanmaları söylenmişti; ne kadar da düşünceli bir davranış. Eğitim niyetine de geçebilecek bir kanat devriyesi görevinin ince bir düşünce olduğu söylenebilirdi.
Fakat bu konuda bu kadar ince düşünebiliyorlarsa, o zaman… Elindeki kartlar Tanya’yı son derece kederlendiriyor ve sabrının sınırlarını zorluyordu.
“… Savaşlar bu kadar uzatılmamalı. Elimizdeki o değerli gazi askerlerin hepsini tüketip bitireceğiz. Bu döküntü ekibin cepheyi tutabileceğini gerçekten sanıyorlar mı?”
Emrine verilen birlikler beklendiğinden bile deneyimsizdi.
“Çoğunluğu muvazzaf asker değil, yeni acemi erler. Elimizdeki az sayıda kıdemli askerin altından kalkabileceği bir yük değil bu… Ah, tam bir baş ağrısı.”
Bunları söylerken biraz sorumsuzca konuştuğunun farkındaydı ama hissettikleri konusunda yalan söyleyemezdi. Elindeki kartlar karşısında gerçekten de çaresizliğe düşüyordu.
Personel Dairesi’nden Yarbay Uger, çekirdek kadronun kıdemli askerlerden oluşacağını söylerken yalan söylemiyordu. Bize gerçekten de deneyimli askerler sağlamıştı.
Arkanızda harp akademisinden güvenilir bir dönem arkadaşınız olduğunda işler çok daha kolaylaşırdı.
Yine de Uger bile… nihayetinde tek bir kurmay subaydı. Her şeyi tek başına organize edebilecek bir konumda değildi. Bize birkaç gazi asker temin etmesi iyi olmuştu… Yeni acemilerin kalitesiyle de ilgilenememiş olması talihsizlikti.
Tanya onların almış olduğu eğitimi gözünde büyütmüştü ve buna ne kadar pişman olsa azdı.
Mevzi hazırlıklarıyla—esas olarak kış için konuşlandıkları köyle—eş zamanlı bir eğitim yürütüyor olsalar da iyi bir sonuç beklemek imkânsızdı.
Zihinlerine düzgün bir savaş alanı disiplininin kazınması gerekliliği bir yana, bir askerin cephe hattında ihtiyaç duyacağı en temel eğitimden bile habersizdiler.
Bu durum, daha şirketin ürünlerini bile bilmeyen yeni bir satış temsilcisini sahanın en ön cephesine fırlatmaya benziyordu. Eleman açığını kapatmaya çalıştığınız gerçeği bir yana, bu durumun kargaşaya yol açacağı kaçınılmazdı.
Üstelik tek sorun acemi erler de değildi. Tahsis edilen subaylar da ideal olmaktan fersah fersah uzaktı.
Karargâh için muhtemelen Federasyon Komünist Partisi’ne ait bir tesisin parçası olan bir binaya el koymuştuk. Güvenilir subaylarımı yeni gelen subaylarla harita üzerinde de olsa bir harp oyununda karşı karşıya getirdiğimde sonuçlar korkunçtu.
Hayır, içlerinden bazıları övgüyü hak ediyordu. Gelgelelim liyakatsiz olanların sayısı çok daha fazlaydı.
Değerlendirmelerimi en dolaylı ifadelerle yapsam, olabildiğince iyimser ve umutlu yaklaşsam bile, bir subay olarak kendilerine güvenebileceğim yetkinlikte değillerdi.
Ve bunlar benim astlarımdı.
Karargâhın dinlenme odasında Binbaşı Weiss ile oturup yeni gelenlerin performanslarını değerlendirdiğimizde, sonuç yüzde 10 övgü ve yüzde 90 eleştiriden ibaret kalıyordu.
“Yüzbaşı Ahrens aralarındaki en iyisiydi. Bir zırhlı birlik komutanı olarak işini biliyor. Topçu ve büyücü birliklerini kullanma konusundaki tecrübesizliği kabul edilebilir, zira bu onun uzmanlık alanı değil.”
“Evet, onunla bir sorun yaşamayız. Onu bizim için Albay von Lergen’in temin ettiğini duymuştum… Keşke hepsi onun kadar iyi olsaydı.”
Neyse ki, şansımız varmış diyelim? Tanıdık birinin tavsiye ettiği Yüzbaşı Elmer Ahrens gayet eli yüzü düzgün bir subaydı. Biraz eğitilince son derece faydalı olacaktı.
Ama en iyileri oydu.
İçlerinden en azından birinin işe yarar olmasına sevinmek zorunda kalmak korkunç bir durumdu.
“Şu topçu birliğindeki Yüzbaşı Rolf Meybert’i doğrudan vurmak lazım.”
“Komutanım…”
“Biliyorum, üzerinden tekrar geçmemize gerek yok. Yine de… Topçu birliğinin başında böylesine beceriksiz bir elemanın bulunmasına inanamıyorum. Kim bilir ne kadar mühimmat harcayıp tüketecek? Burası Doğu Cephesi, farkında değil mi!”
İmparatorluk Ordusu’nun topçu doktrini, siper savaşı üzerine uzmanlaşmış ve ona göre optimize edilmişti. Ordular geçmiş muharebelerinin izlerini daima yanlarında taşır. Görünüşe göre yeni bir muharebe alanına uyum sağlamak için tecrübenin o korkunç öğrenim ücretini ödemeniz gerekiyordu.
Teorisyenlerle yapılan eğitimler sırasında kafanızın eski muharebe alanlarının kabulleriyle doldurulmuş olması… batıda belki hâlâ işe yarayabilirdi. Ama… Tanya son derece bıkkın bir ses tonuyla içini döktü. “Ren cephesinde edindiğiniz tecrübeleri çöpe atın! Esas aldığımız ikmal hatları birbirinden çok farklı.”
“Haklısınız komutanım… İkmal yollarımız oldukça hassas, değil mi…?”
“İş bundan çok daha vahim Binbaşı Weiss. Eminim siz de bunun acı bir şekilde farkındasınızdır. Kimsenin mermileri boşa savurmasına izin veremem. Belli mi olur, ikmalimiz yarın bile kesilebilir!”
Doğu cephesinin ikmali çamurların içinden sürünerek geliyordu. Nakliyatın ana vasıtası atlardı. Kamyonlar ancak takviye amacıyla ucu ucuna kullanılabiliyordu fakat yollar asfalt bile değildi.
Koşullar, hafif demiryolu hatlarıyla mühimmata boğulduğumuz batı cephesinden son derece farklıydı. Burada ikmal çantada keklik değildir. Uç bir örnek vermek gerekirse, iletişim hatlarının açık kalacağına bile güvenemeyiz.
“Binbaşı Weiss, harita tatbikatı sırasında ikmal hatlarını üçüncü kez kestiğinizde Meybert’in söylediği saçmalığı hatırlıyor musunuz?”
“‘Başlangıçtaki mühimmat stoğumuz gerçekçi olmayacak kadar azdı, bu da topçunun performansını olumsuz etkiliyor’ demesini mi kastediyorsunuz?”
I encountered an error doing what you asked. Could you try again?
Tek sıkıntı, onları elde etmenin son derece zor olması.
Topyatun savaş doktrini uygulandığında devlet, insan kaynaklarının her bir zerresini sonuna kadar sıkar. Dolayısıyla hâlâ muaf tutulanların çoğunluğu; bilim, teknoloji veya tıp gibi alanlardaki az sayıda uzmandan ibarettir. Gönüllü olduklarında, gerideki araştırma enstitüleri hiç ikiletmeden onları cepheye sürer.
Yine de bazı araştırmacılar ve doktorlar cephe görevi için gönüllü olsalar bile Genelkurmay’ın bu talepleri doğrudan reddettiğini duymuştum. Onlara ne kadar imreniyorum anlatamam. Onlarla yer değiştirmeyi yürekten isterdim ama bu imkânsız olduğuna göre bunu bir kenara bırakacağım.
Son grup ise zorunlu askerlik kapsamının genişletilmesiyle ağa takılan insanlardan oluşuyor. Bu durum, ordunun eskiden yaş, sağlık veya fiziksel elverişlilik nedeniyle muaf tutulan kişilere bile muhtaç kaldığı anlamına geliyor.
Hızlandırılmış eğitimden geçmiş takviye birlikleri işte bu üç kaynaktan devşiriliyor. İstekli ve zeki olurlarsa şükretmekten başka çaremiz yok; İmparatorluk’un insan kaynaklarının acı gerçeği tam olarak bu.
Gerçekten dehşet verici, değil mi?
“Mevcut koşullar göz önüne alındığında, iyi durumda bir zırhlı birliğe sahip olmak büyük şans. Şansımıza teçhizatlarında da disiplinlerinde de en ufak bir kusur yok. Birlik komutanı Yüzbaşı Ahrens ve askerleri gayet yetkin bir birlik. Onları bize gönderdiği için Albay von Lergen’e ne kadar teşekkür etsem azdır.”
“Öyle, fakat…” Tanya yüzünü buruşturur. “Binbaşı Weiss, asıl sorun Muharebe Grubu’nun mevcut asker sayısının çoğunluğunu oluşturan piyadeler ve topçular.”
“… Hareketli savaşta tutunup tutunamayacakları meçhul, değil mi?”
“Bir Muharebe Grubu’nun görev tanımı düşünüldüğünde, hareketli savunmadan kaçınmak pek mümkün olmayacak. Ama…” Derin bir iç çekerek ayağa kalkar ve pencereye doğru yürür.
Dışarıda bir piyade birliği siper kazmaktadır.
“Şu an hareketli savaşı dert etmenin sırası değil. Anlaşılan o ki komutanların kafasına en son esnek savunma teorilerini kazımışlar… Piyade akademisindeki o herifler tam bir aptal.”
İki komutana taslağı çizdirdiği anı hatırlayan Tanya iç çeker. Bunu okulda öğrenmiş olmalılar. İmparatorluk’un pek gurur duyduğu titiz savunma teorisine ve esnek savunma teorisine uygun bir savunma hattı planı önermişlerdi.
“Albayım, maruzatımı bağışlayın ama… esnek savunma teorisinde aslında yanlış bir şey yok.”
“Doğru, Binbaşı Weiss. Doğru askerlere, doğru teçhizata ve doğru ikmal sistemine sahip olduğunuz sürece bunun ideal bir yöntem olduğunu ben de inkâr edemem.”
Esnek savunma, İmparatorluk Ordusu’nun Ren cephesindeki siper deneyimlerinden yola çıkarak geliştirdiği bir taktiktir. Düşmanı ön cepheden geri püskürtürken sizin de hareket hâlinde olacağınız varsayımına dayanır.
Salt mantık açısından bakıldığında tamamen doğrudur.
Sınırlı sayıdaki askerin geniş bir alanı savunabilmesi için sürekli hareket etmesi tek seçenektir.
Sonuçta tek bir ana savunma mevziine kapanırsanız etrafınız sarılır. Bundan kaçınmak için de savunma muharebesini yürüteceğiniz yeri ana savunma mevzii olarak belirlemezsiniz. Bunun yerine, erken uyarı sağlamak ve düşmanı uzakta tutmak için hattın ilerisine tek kişilik gözetleme siperleri ve basit atış mevzileri inşa edersiniz. Onları tespit ettiğiniz anda püskürtebilirsiniz.
Kağıt üzerinde son derece net ve mantıklı bir teori.
Fakat tek bir sıkıntısı var; sürekli hareket hâlinde olunduğu için sarsılmaz bir hat kurmanın hiçbir yolu yoktur.
“Ancak bu Muharebe Grubu’nun hareketli bir savaşı yürütüp yürütemeyeceği bile şüpheli! Bir hava büyücü taburu, iki piyade taburu, bir topçu taburu ve bir zırhlı bölükten oluşan alay seviyesindeki bir kuvvete… ancak bir tümenin tutabileceği genişlikte bir alanı savunmasını mı söylüyorsunuz?”
“Belki de yarı şaka yapıyorlardı?”
“Şaka mı? Thon ve Tospan bir ileri hat kurulmasını teklif ederken yüzleri ölümüne ciddiydi.”
Bunu hatırlamak bile Tanya’nın bütün enerjisini emmeye yetiyordu. Hatta onlara koskoca bir tümeni komuta ediyormuş gibi tüm alanı savunmayı mı hedeflediklerini sormuştu.
Ama onlar sadece şaşkın gözlerle yüzüne bakakalmışlardı.
“Kafaları basmıyor işte.”
“Hâlâ esnek savunmanın doğru yol olduğunu mu sanıyorlar?”
“Öyle olmalı. Bu yüzden daha sonra gidip hattı bizzat denetlememiz gerekecek. Yaptıkları iş standartlara uygun olmayabilir.”
Tanya, şu andaki seçeneklerinin son derece kısıtlı olduğuna kanaat getirmişti. Açıkçası ellerinden gelen tek şey, bu köyü bir müstahkem mevziye dönüştürmekti.
Muhtemelen etraflarının sarılacağını kabul etmişti, dolayısıyla savunmayı her yöne bakacak şekilde pekiştirmeleri gerekiyordu.
Dolayısıyla kuşatılmak artık kesin bir gerçeklikti. Kuşatılmamaları gerektiğine dair içi boş tartışmalarla zaman kaybetmeye niyeti yoktu. Az sayıda bir birliğin tutabileceği alanın bir sınırı vardı neticede.
Nöbetimiz ne kadar keskin olursa olsun, bir baskına imkân tanıyacak bir gedik illa ki ortaya çıkacaktı. Aniden kuşatılacağımız senaryoyu kabullenmezsek, günün sonunda tamamen imha ediliriz.
“Bak… ben bile kuşatmaya razı olma fikrini saçma buluyorum. Başka seçeneğimizin olmaması son derece sinir bozucu bir durum. Ama sırf bu yüzden savunma mevzilerimizi eksiksiz ve sağlam kurduğumuzdan emin olmak zorundayız.”
“Anlaşıldı, Albayım.”
“Bu konuda piyade komutanlarının fazla gevşek davranmasından endişeleniyorum. İşlerini gerektiği gibi yaptıklarını denetlersen içim daha rahat eder, Binbaşı Weiss…”
“Anlaşıldı, Albayım. Teğmen Serebryakov’u yanıma almama müsaade var mı?”
“Uygundur. Kapsamlı bir denetim gerçekleştirin.”
“Emredersiniz, komutanım.”
Tanya başını sallayarak ona güvendiğini belirtir.
“O mankafa Thon hâlâ esnek savunmaya takılı kalmış anlaşılan.”
“… Ne bekleyebilirdik ki zaten? Mevzi savunmasının kuşatmaya ve topçu bombardımanına karşı savunmasız olduğunu ben de inkâr edemem. Yüzbaşı Thon’un mevcut düşünce akımının dışına çıkması muhtemelen zor.”
Weiss’ın yüz ifadesi biraz gergindir. Bir bakıma durumu anlayabildiğini söyleyerek konuşmasını sürdürür. Askerlerinin iyi yönlerini görmeye çalışmak kötü bir şey değildir.
“Ama,” diye sertçe lafını keser Tanya, “avukatlık yapmaya bu kadar meraklıysanız meslek değiştirip avukat olun bari.” Konuşmasına şöyle devam eder: “Bakın, esnek savunma uygulayabileceğimiz bir durumda olsaydık haklı olurdu. Sorun şu ki, mevcut gerçekliğimizin buna uygun bir ortam olmadığını kabul etmiyor. Standart altı topçu birliği ve hareketli savaşı yürütemeyecek bir sürü çömez piyadeyle mevzi savunmasından başka ne yapabiliriz ki? Sonuç olarak,” diye ekler acı acı, “birlikleri komutanlarının sesini duyabileceği bir mesafede tutmak zorundayız.”
Bir dükkândaki yarı zamanlı çalışanları yönetmekten farksız bu.
Güvenebileceğimiz bir vardiya amirimiz olsaydı işler farklı olabilirdi. Onlara biraz yetki verip kendi takdirlerini kullanmalarını sağlayabilseydik patronun —yani komutanın— yükü kayda değer ölçüde hafiflerdi.
Peki ya aşırı yoğun bir dükkâna, kendi başlarına karar vermelerine güvenilemeyen tecrübesiz elemanlar doldurulduysa? O zaman, tıpkı bizzat hücuma liderlik eden bir komutan gibi dükkân sahibi de bütün gün kasanın başında durmak zorunda kalır.
“Bunu bile anlayamıyorsa hem beceriksizdir hem de üstüne üstlük inatçının tekidir! Kurşuna dizdirmek istiyorum onu! Beceriksizleri kurşuna dizme mangasının karşısına çıkarmamıza izin veren bir kuralın olmaması gerçekten büyük talihsizlik.”
“Affedersiniz, bir şey söyleyebilir miyim? Böylesine acımasız yargılarda bulunmak istiyorsanız, belki de müfettiş olmaya çalışmalıydınız.”
“Harika bir fikir Binbaşı Weiss. Muvazzaf hizmetten emekli olduğumuzda, hukuk camiasına birlikte adım atalım. Gerçi günün sonunda sizinle mahkemede karşı karşıya geleceğimize bahse girerim.”
Aslında hiç de fena bir fikir değildir. Tanya içtenlikle tebessüm eder.
Emekli bir asker için oldukça saygın bir meslek olurdu bu. En azından güvenli ve istikrarlı olurdu.
“Ha-ha-ha, bu korkunç bir ihtimal. Neyse, bana da kızmadan önce harekete geçsem iyi olacak. Denetimi ve diğer her şeyi ayarlayayım…”
“Güzel. Tavizsiz bir denetim olsun.”
Weiss selam verip odadan çıkar; Tanya onu uğurlarken memnuniyetsiz bir tebessümle içinde bulundukları durumu bir kez daha tartar. Ellerine iyi kartların dağıtıldığını söylemek imkânsızdır.
Fakat oyuna çoktan başlamışlardır. Sırf kötü bir el geldi diye oyundan çekilmesine izin yoktur. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktan başka çaresi yoktur.
Öyleyse eldeki kartlarla nelerin mümkün olabileceğini düşünelim.
“Of, verdiğim emeğe hiç değmiyor. Acaba Genelkurmay’a fazla mesai ücreti talebinde mi bulunsam? Hımm, önce bu tazminatın muharebe birliklerindeki subaylar ve komutanlar için geçerli olup olmadığını anlamak için yönetmeliğe bakmam gerekecek galiba.”

19 EKİM BİRLEŞİK YIL 1926, DOĞU CEPHESİNİN KUZEYDOĞU KESİMİ, SEMENDER MUHAREBE GRUBU GARNİZONU
Eğitim, mevzi inşası ve daha fazla eğitim.
Semender Muharebe Grubu’nun ana Doğu Cephesi’nden uzakta, kuzeydoğuda konuşlandığı günlere renk katan tek şey sonu gelmeyen eğitimler ve tatbikatlardı. Birliğin uyumunu artırmak ve herkesin temel becerileri edindiğinden emin olmak amacıyla yürütülen bu faaliyetler, subayların ve astsubayların yankılanan bağırış çağırış emriyle sürüyordu.
En azından tatbikatlara katılan hiç kimse kaytarıyordu. Hepsinin eğitimi son derece ciddiye alıyor oluşu… işin tek teselli kaynağıydı. Yine de onları bu hâlde izlemek bile Tanya’nın sabrını fena hâlde zorluyordu.
Yeni çömezlerde azim boldu ama bu azme eşlik edecek o hayati becerilerden eser yoktu. En doğal konularda bile astlarına güvenememek sinirlerini yıpratıyordu.
İlerlemenin kaplumbağa hızında olması, Binbaşı Weiss ile Tanya’nın çömezleri kış bastırmadan önce yeniden eğitme planını daha şimdiden umutsuz bir hayale dönüştürüyordu.
Gece geç saatlerde Muharebe Grubu Karargâhı olarak el konulan binada Tanya, meteoroloji ekibinin verilerini incelerken daha fazla zamana muhtaç olmanın çaresizliğiyle iç çekiyordu.
“… Sadece birkaç hafta içinde kış tam anlamıyla bastıracak mı yani? Hâlâ yapmamız gereken bunca hazırlık varken, eğitime ayırabileceğimiz zamanı ve kaynakları fena hâlde kısıtlamış olacağız.”
Üstelik tatbikatlar için gerekli teçhizatları da yetersizdi. Anavatanda olsalar bir tatbikat alanından veya diğer tesislerden faydalanabilirlerdi. Ama şu an bulundukları yer, ana çatışma bölgesinden uzak olsa da neticede cephe hattıydı. Askerleri savaş alanı atmosferine alıştırmak açısından harika bir yerdi ancak imkânlar açısından dezavantajlı olmaktan kaçınılamıyordu.
Tabii ki bir gerçek muharebenin yüz eğitim seansından daha etkili olduğunu söylerlerdi ama… Bunu tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki; savaş alanında dökülen kan miktarı, eğitimde dökülen ter miktarıyla ters orantılıdır.
“Hiçbir temeli olmayan bu herifleri eğitip ocak ayına kadar hareketli muharebelere hazır hâle getirmek mi? Penguenlere sıraya girip uygun adım yürümeyi öğretme konusunda bile daha iyimser olabilirdim herhâlde.”
Sırf askerlerin siper kazmayı ve tek kişilik mevzileri kullanmayı bildiğinden emin olarak bile kayıpları azaltabilirsiniz. Göğüs göğüse çarpışmada dostu düşmandan ayırmayı ve el bombasını ne zaman atmamaları gerektiğini öğretmek de bir o kadar önemlidir.
Panikleyen çömezler genellikle sadece kendilerini değil, yanlarındaki askerleri de zayiata dönüştürürler. Korkudan etrafa kaçışan acemiler yerine devriye hattına penguenleri dikmek bize daha çok fayda sağlayabilir.
“… Bazı ülkelerin penguenlere fahri rütbeler verdiğini duyduğumda bunun son derece zevksizce bir hareket olduğunu düşünmüştüm ama belki de bu, penguenlerin ya da ayıların panikleyen acemilerden daha yararlı olacağına dair soyut bir protestoydu.”
Onların sadece birer maskot olduğunu sanıyordum ama meseleleri doğru kavramak önemli tabii. “Vay be, bak bu güzel bir keşif işte,” diye düşünür Tanya, sıcak kahvesini son yudumuna kadar içip yavaşça ayağa kalkarken.
Saatine göz attığında, planladığı zamana son derece yaklaştığını görür. Birazdan Binbaşı Weiss’ın devriye hattındaki nöbetinden göndereceği rutin raporu alacaktır.
Bir sorun yoksa bu gece için gidip yatabilirim herhâlde. Yatmadan önce yüzümü yıkamak için bir kap su almak fena fikir olmayabilir.
Cephe hattı olmasına rağmen etrafta büyücüler olduğu sürece sıcak su sıkıntısı çekilmiyordu ki buna minnettardım. Bütün gün küvete girip sefa süremeyeceğim açıktı tabii ama vücudumu silmek için sıcak su istediğimde tek yapmam gereken onu bir formülle ısıtmaktı.
“Gözlerim çok yoruldu. Üzerlerine bir havlu koyup bir süre dinlenmekten zarar gelmez.”
Siper savaşının ortasında bile büyücüler az da olsa bu tür esnekliklerin sefasını sürerdi. Bu da bana medeni bir yaşam tarzının, insanın insanlığını koruma yolunda ne kadar paha biçilemez bir katkı sağladığını derinden hissettiriyordu.
Düzenli, medeni alışkanlıklar.
Savaş denilen o anormal olgular silsilesini tecrübe ederken, kendi yaşam tarzınızı disiplin altında tutmak günlük bir ritim yakalamak adına elzemdir.
İnsanlık, günlük hayatın rutiniyle güvence altına alınmış zihinsel bir kaledir.
“Eyvah, bu hiç iyi olmadı. Weiss’ın rapor saatine geç kalacağım.”
Acele etmem lazım, diye düşünür ve tam kapıya doğru adım atarken…
Kapı aniden çalınır. Hayır, çalınmaktan ziyade telaşlı bir yumruklamadır bu.
Ahh, elveda.
Elveda benim huzurlu, sağlıklı, düzenli akşamım.
Merhaba boktan düzensizlik. Tanya kendini hazırlar.
“Girin!”
“Beni bağışlayın, Albayım. Acil bir rapor aldık!”
Giren kişi, gergin bir ifadeyle içeri dalan emir subayı Üsteğmen Serebryakov’du. Tam da Tanya’nın tahmin ettiği gibi berbat bir şey olmuş olmalıydı.
Al işte, tam bir baş belası.
Kim olduğunu bilmiyorum ama benim sağlıklı, medeni alışkanlıklarımı bozmaya cüret ediyorlarsa bayağı büyük bir cesaret sergiliyorlar demektir. Onları adaletin ve medeniyetin düzeniyle yeniden eğiteceğim.
“Rapor devriye hattındaki Binbaşı Weiss’tan geliyor.”
Tanya okuması için işaret eder; Visha onun bakışına yanıt olarak başını sallar ve raporuna devam eder.
“Düşman! Düşman tespit ettik.”
“Nerede?”
“Düşmanın etki alanından geliyor gibi görünüyorlar. İki tugay büyüklüğünde Federasyon piyadesi gibi görünüyor. Hızla 1 Nolu İleri Devriye Hattı’na yaklaşıyorlar.”
Tanya’nın cık cık ederek dilini şaklatası gelir.
Bu tarz bir saldırıyı zaten bekliyordu.
Yani, sayıca az kalmamız kaçınılmaz bir gerçek.
Düşmanın saldırması hâlinde aralarındaki güç farkının daha da açılacağını önceden biliyordu. Birliklerini devasa savunma hatları boyunca yaymak zorunda olan İmparatorluk Ordusu’nun aksine, Federasyon Ordusu güçlerini tek bir noktaya toplamakta özgürdür. Bu bir tahminden ziyade kesin bir gerçeklikti.
Yine de, iki tugay mı? Alt tarafı bir itiş kakış için geliyorlarsa bu resmen aşırıya kaçmanın tanımıydı.
Gündüz vakti ortalıkta dolanıyor olsalardı onları bir hava saldırısıyla püskürtmek mümkün olurdu ama… gece vakti karaya yönelik saldırıların isabet oranı berbattır. Karada, üstelik karanlıkta gerçekleşecek göğüs göğüse bir muharebe, hava büyücü taburunun tüm üstünlüklerini neredeyse tamamen sıfırlar.
“Lanet olası Komünistler. Bu dağ başı için mi kavga çıkarmak istiyorlar? Çok güçlüler. İleri devriye muhafızlarını geri çekin. Bu gidişle düşman piyade dalgası tarafından yutulacaklar.”
“Binbaşı Weiss kendi takdiriyle geri çekilme emrini zaten verdi efendim.”
Harika. Tanya, Serebryakov’un raporu karşısında başını sallar. Weiss kendi inisiyatifini kullanma riskini göze aldı ve doğru kararı verdi.
Daha sonra bu karar yüzünden fırça yiyebiliriz belki ama kaybedecek vakit yokken ihtiyacınız olan şey kararlılıktır. Kendi başına kararlılıkla uygun değerlendirmeyi yapabilen bir ast paha biçilemezdir.
“Güzel. Onaylıyorum. Harika bir karar verdiğimi kendisine söyleyin.”
“Emredersiniz komutanım. Söylerim.”
“Yeri gelmişken, varışlarına hazır olduğumuzdan emin olun. Her kademedeki komutanlara iletin, acemilerinin kazara devriye birliklerini vurmadığından emin olsunlar.”
“Anlaşıldı efendim. Hemen ilgileniyorum.”
“Ha bir de Teğmen Serebryakov, bütün subayları çağır. Kısa tutmayı planlıyorum ama durumumuzu kafalarına iyice sokmak istiyorum.”
“Anlaşıldı efendim. Devriye birliklerinin varışı için hazırlıklara derhal başlıyorum. Kazara dost ateşi açılmasını önlemek için emirler verilecek. Aynı zamanda Muharebe Grubu’nun her bir kolundan komutan subayları çağıracağım.” Teğmen Serebryakov topuklarını birleştirip selam vererek emirleri tekrarlar. Tanya herhangi bir yanlış anlaşılma olmadığını onaylarcasına başını salladığı an, kız hızla uzaklaşır.
İşini çok iyi kavradığı için Teğmen Serebryakov, irtibat görevleri söz konusu olduğunda da son derece güvenilir bir emir subayıdır.
İşleri halledeceğinden emin olunabilir.
“Pekala, anlaşılan epey meşgul olacağız. Bu misafirlerin hiç adabı yok. Onlara düzgün ziyaret usullerini belletmemiz gerekecek.”
Mışıl mışıl uykumu böldükleri için bunun bedelini onlara ödetmeliyim.
Ve böylece Tanya, savaşa hazır bir halde Muharebe Grubu Karargâhı’na doğru seğirtir.
O yokken, harita üzerinde düşman hareketlerini güncelleme çalışmaları pürüzsüzce devam etmiştir. Tanya, keşifteki Binbaşı Weiss ve diğerlerinden gelen verilerin haritaya düzgünce yansıtıldığını görünce gülüser.
Gece vakti olmasına rağmen, Ren cephesindeki sahipsiz bölgede bile keşif tecrübesi bulunan Binbaşı Weiss, genel olarak son derece makul kararlar almaktadır.
Bu geceki nöbetçi subay nispeten tecrübesiz Üsteğmen Wüstemann olsa bile, hâlâ aklımda bazı soru işaretleri barındıran Üsteğmen Grantz olmaması yine de bir şans. Bu gerçekten de her işte bir hayır vardır dedirten bir durum.
Yine de, açık net talimatlar verildiğinde Grantz güvenilir biridir.
Üstelik acemileri bir subayın karşılaması gereken asgari standartlara kadar eğitmeyi başardı. En tecrübesiz subaylarımız bile üsteğmen rütbesinde. Harp okulundan yeni çıkmış teğmenlere kıyasla onlardan daha fazlasını bekleyebilmeliyiz.
Bu yüzden subayları çağırmış olan Tanya, işlerin yolunda gittiğinden emindir. Dürüst olmak gerekirse, bir şeylerin ters gitmesi için hiçbir sebep göremiyordur.
İşte bu yüzden acil çağrı için tüm subaylar uyandırılıp toplandığında, Tanya tanıdık bir yüzün eksikliğini fark edince bunu garip karşılar. Weiss’ın orada olmaması son derece doğaldır, nitekim kendisi bizzat keşif görevindedir.
Düşman ordusuna yapışmış halde hareketleri hakkında bilgi akışı sağlayan birinin bilgilendirme toplantısında bulunmasına gerek yoktur.
Ancak Tanya kaşlarını çatıp Yüzbaşı Thon’un astına sorar: “Teğmen Tospan, Yüzbaşı Thon nerede?”
“Piyade komutasında çalışıyor. Birlikleri hizada tutmak için bunun gerekli olduğunu söyledi.”
Elbette, çoğunluğu acemilerle dolu bir piyade birliğinin komutanı olduğu için Yüzbaşı Thon’un gelemeyebilmesini anlayabiliyorum.
Ama dürüst olmak gerekirse, geride birisi bırakılacaksa bu Tospan olmalıydı.
Tüm o yeni erler için endişelenmesi gayet mantıklı. Ancak bütün komutanların aynı fikirde olmaması riskini hafife alıyorsa, hat komutanı olmaya ehil değil demektir.
“Derhal gelmesini söylediğime eminim. İşini bitirir bitirmez hemen buraya damlamasını söyle.”
“Anlaşıldı efendim.”
Tam bir baş ağrısı diye hayıflanır Tanya, ama bunun için Tospan’ı gerçekten suçlayamayacağını anlayıp odağını değiştirir. “Pekala Teğmen Serebryakov, bilgilendirmeye başlayabilirsin.”
“Emredersiniz komutanım! Öyleyse izninizle durumumuzu açıklamaya geçiyorum.”
Meseleleri verimli bir şekilde açıklamada oldukça iyidir.
Bu hususta emir subayım Serebryakov, niyetlerimi mükemmelen kavramaktadır. Harita üzerinden o kadar yetkin bir açıklama yapıyor ki —düşmandan ne kadarlık bir güç bekleyebileceğimiz, ilerledikleri güzergâh ve şu ana kadar onlar hakkında bildiğimiz diğer her şey dahil— kendisini kurmay subaylık kulvarına önermeyi bile düşünebilirim.
Ne yazık ki akademideki normal devreyi bitirmiş değil.
Bence akademiden mezun olma şartını bir önkoşul olmaktan çıkarıp çıtayı biraz düşürmeliler. Fırsatını bulduğumda bu konuyu General von Zettour ile konuşmalıyım.
Yine de, her ne kadar çelişkili olsa da, bu kadar yetenekli bir emir subayını elimden kaçırırsam kendimi aptal gibi hissederim.
Ah evet, bir yönetici hem yukarıdan insan sermayesi optimizasyonunun büyük resmine bakmaya hem de sahadaki insan kaynaklarına karşı anlayışlı olmaya çalıştığında işte bu temel çıkar çatışmasıyla karşılaşır.
Mükemmel personelin daha da mükemmel hale gelmesini sağlayacak bir kulvarda yer alması güzel bir şey. Ancak eğitim için çekildiklerinde gerekli tecrübeyi biriktiremeyecekleri için çetrefilli bir durum.
Hah, diye fark eder Tanya. İmparatorluk Ordusu’nun harp akademisinde hat subaylarını ağırdan alarak yetiştirecek lükse sahip olup olmadığını da hesaba katmam gerekiyor.
“Karşılaştığımız düşmanlar, ana hatlarda savaştığımız Federasyon Ordusu ile aynı birlikler gibi görünmüyor. Muhtemelen yeni birileri. Ele geçirdiğimiz şifreler de genellikle karşılaştığımız kodlarla aynı değil.”
“Bir sorum var. Bu durum, mevcut düşman birliklerinin yanı sıra bu yeni kuvvetlerle de karşı karşıya gelebileceğimiz anlamına mı geliyor?”
“Evet, Yüzbaşı Meybert. Haklısınız.”
“… Yeterince mermimiz olacak mı?”
Weiss ile ben bunu öteden beri Yüzbaşı Meybert’e vurgulayıp duruyorduk, adamsa daha yeni hatırlamış gibi şimdi konuyu açıyor.
Bize gönderilen diğer subaylarla kıyaslandığında bu adam bile kıdemli bir gazi sayılıyor. Başka bir deyişle, cephe hattı iyi bir kurmay subay potansiyeli taşıyan adamları bir türlü elinden çıkaramıyor.
Sonu gelmez bir ikilem.
Üst kademede olağanüstü kurmaylara muhtacız ama bu tür pozisyonlara yetiştirilecek kaynak olan alt kademe subaylara da en birinci öncelikle cephede ihtiyacımız var. Ağırlığı hangi tarafa vereceğimiz çözümsüz bir muamma.
Yine de. Tanya zihnini toparlayıp odağını değiştirir.
“Bu kadar. Düşman öncü birliği yaklaşık iki saat içinde burada olacak. Harekete geçelim.”
Emir subayım açıklamayı bitirdiği an, tüm subaylar derin bir iç çeker. Uyku nöbetlerinden sürüklenerek çıkarılmışlar ve mahmur gözleriyle gördükleri ilk şey, üzerlerine saldırmak üzere iki tugayın yaklaştığı haberi oluyor.
İnsanı uyandırmanın harika bir yolu.
Ve Tanya henüz onları izlerken, akıllarına geleni söylemeye başlarlar.
“O devriye hattını kurduğumuza gerçekten çok sevindim. Ama vay be, iki tugay mı?”
“Haklısın. Elimizdeki güce kıyasla ezici bir üstünlük bu, Teğmen Tospan.”
Hepsi emir erlerinin getirdiği kahvenin çamur gibi tadından şikâyet eder.
Tanya, Tospan’ın yorumlarına başını sallar ama güç farkına değindiğinde dudaklarını eğlenircesine büker. Federasyon Ordusu’nun malzeme gücü karşısında her zaman ezilmeye mahkûm olduklarını kabullenmeye başlıyordur.
Hayır, sadece bunu kabullenmek zorunda olduğunu biliyordur.
“Kahretsin, yine mi?”
“Bu Federasyon heriflerinde hep aynı şey, böylesine küçük bir çatışmaya bile devasa sayıda birlik sürüyorlar! Askerlerinin ağaçta yetiştiği söylentisi doğru mu yoksa?!”
Doğu cephesi tecrübesi olan Üsteğmen Grantz ve Yüzbaşı Ahrens’in durumları iyi olmalıdır. Söyleniyor olabilirler ama yüzlerinde cesur tebessümler vardır.
Bir gece çatışmasında hava saldırısı kullanmak zordur… ama daha önce gece savaşmış epey adamımız var. Hem büyücülerde hem de zırhlı birliklerde tecrübeli subayların bulunması Tanya’yı bir nebze olsun rahatlatır.
“Ama bu herifler imkânsız değil. İki tugayla yumruk yumruğa kavgaya tutuşmak zorunda kalmadığımıza şükretmeliyiz!”
“Ağzınıza sağlık Yüzbaşı Ahrens. Eh, çantada keklik olmayabilirler ama henüz tespit edilen bir düşman hava büyücüsü yoksa, öyle ya da böyle işlerini bitiririz!”
“Yavaş gel bakalım Üsteğmen Grantz. Bırakalım da cesur zırhlı birliğimiz neler yapabiliyor görelim. Geniş çaplı bir karşı saldırı —yani tam bir katliam— gerçekleştiren zırhlı bir birlik, izlemeye değer bir manzaradır. Biz savunma desteği sağlayacağız, ardından da karşı saldırıyla işlerini bitireceğiz.”
Tanya, Yüzbaşı Ahrens’in işini gayet iyi kavradığını görünce rahatlar. Ne mutlu ki zırhlı birliğin komutanı görevini biliyordur; doğuda tecrübe kazanmış birinden daha azı beklenemezdi zaten.
Zırhlı birlik komutanları, yıpranmaya yol açtığı için savunma desteğinden sıklıkla nefret ederler. Bu neredeyse onların içgüdüsüdür. Her zaman kuvvetleri odaklayıp karşı saldırının kesin sonuç alacak anına kadar ihtiyat birliği olarak beklemeyi umarlar.
Fakat Ahrens savunma desteğinden aktif olarak nefret ediyor gibi görünmüyordur. Pekala, bu teklifi takdirle karşılıyorum, diye düşünür Tanya.
Şu noktada hatlarına yaklaşanlar sadece piyadelerden ibaret görünüyordur.
“Binbaşı Weiss’tan mesaj var. Yanına bir tabur alıp düşman piyadesine oyalama saldırısı düzenlemek istiyor.”
“… İzin veriyorum. Onları yavaşlatmasını ve saflarını seyreltmesini söyleyin. Ama kayıplarımızı en aza indirmenin birinci öncelik olduğunu da belirtin. Büyücü taburunu sebepsiz yere heba etmesine izin veremeyeceğimi ona ilettiğinizden emin olun.”
“Mutlaka ileteceğim efendim.”
Ve komutan yardımcısı Weiss, düşmanın canına nasıl okuyacağını iyi bilen bir diğer askerdir. Savaşta önce düşmanın zayıf noktalarına vuracaksın.
Büyücü birliklerinin kara hedeflerine yönelik saldırıları geceleri genellikle bariz şekilde daha az etkili olur, ama… gaziler ne yaptıklarını bilirler. Düşman piyadesinin çok fazla zayıf noktası olmayabilir ama Weiss onları gökyüzünden vurmayı başaracaktır. Onun becerilerine ve başarılarına güvenmeye değer.
Bu derece ciddi bir askerin saldırısı altındaki piyadelerin mevzimizin çevre savunmasını yarabileceğini sanmıyorum.
Piyademiz dayandığı sürece zırhlı birliğe ihtiyacımız kalmayacağına eminim. Mermileri gerçekten ihtiyacımız olan an için saklamak önemlidir.
Tam mermileri saklamamız gerektiği fikrini Meybert’in kafasına sokmayı planlayarak teklifini kesinleştirmek üzereyken, Tanya bir şey fark eder.
“Bu arada Teğmen Tospan, Yüzbaşı Thon ne yapıyor?”
Toplantı başlayalı epey zaman olmuştur. Bir aptal bile şimdiye kadar çoktan gelmiş olması gerektiğini anlardı.
“Efendim, kendisi şey… birliklere yön veriyor.”
Geçen sefer de böyle söylemişti.
Ama… Tanya pencereden dışarıdaki keşkeş içindeki piyadeleri işaret ederek şöyle der: “Yine de hâlâ çok uyuşuklar. Bu da ne böyle? Ne yapmaları gerektiğini bile bilmiyor gibi kaybolmuş görünüyorlar.”
Mevzilerine geçip düşman saldırısına hazırlanması gereken piyadeler gibi hareket etmiyorlardır.
Belki de kendilerine düzgün talimat verilmemiştir? Pencereden görebildiği kadarıyla, bazıları toplanmış, ellerinde teçhizatlarıyla öylece dikiliyorlar.
Ellerinde fenerlerle pencereye yanaşan Teğmen Serebryakov ve diğerleri için bile bu manzara şok edici olmalıydı.
Yarım yamalak inşa edilmiş savunma hatları, kısıtlı insan gücü. Ve umutsuz derecede tecrübesiz acemiler.
Bu haldeyseler piyade komutanı Yüzbaşı Thon’un komutanlar toplantısına neden gelmediğini anlayabiliyorum ama… bir gariplik var.
En azından bir haber verilmeliydi. Ve hatta bundan da önce… Tanya öfkesini gizleyemeyip Tospan’a sert bir bakış fırlatır.
Thon komutasındayken bu hale geliyorlarsa, adamın orduyla ilişiği kesilmeli.
“Telefon hatlarını çektiniz, değil mi Teğmen Tospan? Yüzbaşı Thon’un komuta merkezini bağla. Durumları hakkında rapor istiyorum.”
“Şey, o konu hakkında…”
“Teğmen Tospan, o bir rica değildi. Bir emirdi. Yüzbaşı Thon’un komuta merkezini bağla. Telefon hatlarını kurdurduğumdan gayet eminim, değil mi?”
“Ş-şey, Yarbayım…”
“Ne var? Sabrım tükeniyor!” Tanya bakışlarıyla devam etmesini işaret eder—ardından adamın diyeceği şeyi duyduğunda kulaklarına inanamaz.
“… Yüzbaşı Thon keşfe çıktı.”
“Ha?” Haber o kadar beklenmediktir ki soru, farkında bile olmadan ağzından dökülüverir. Piyade komutanı dışarıda—hem de tam bir düşman saldırısı sırasında—keşif mi yapıyor?
Birliğinin başından ayrılarak hem de?!
“Şimdi mi?! Görev yerini neden terk etti?!”
“Kendi takdiriydi efendim. Subayların Binbaşı Weiss gibi ön saflarda devriye gezmesi gerektiğini söyledi…”
Esnek savunma yapacak olsaydık, elbette bu da alınabilecek tedbirlerden biri olurdu. Düşmanın durumunu kavrayıp ardından hareketli harp ile onları geri püskürtmek bir seçenek olabilirdi.
“Fakat,” diye eklemek zorundadır Tanya, “onların kuvvetleri bizimkinden bu kadar katbekat üstünken böyle planları aklımızdan bile geçiremeyiz. Bunun farkında değil mi o?!”
“N-ne kadar üstün olduklarını doğrulamak için subay keşfine çıktı! Binbaşı Weiss’ın raporunu farklı kaynaklardan gözlemlerle teyit etmenin nesi yanlış ki! İlgili istihbaratı elde etmek onlarla daha etkili mücadele etmemizi sağlamaz mı?”
“Yeter artık—kes sesini!” Tanya köpüren duygularının tesiriyle tükürürçesine konuşur. “Tospan, seni aptal kafa, Yüzbaşı Thon’un söylediğinin en doğru hareket tarzı olduğuna gerçekten inanıyor musun? Bu inanılmaz derecede beceriksizce!” Bu saçmalık, öfkesini haklı çıkarmaya fazlasıyla yeterlidir.
Bu adama subaylık yeterlilik değerlendirmesinde geçer not veren hangi mankafaysa ona birkaç kurşun sıkamazsa rahat edemeyecektir.
Hayır, onun komuta yetkisini tanımak bir hataydı. Beceriksiz elemanların derhal infaz edilebilmesi için bir engelleme birliği konuşlandırmalıydım. Ama pişmanlık duymak için artık çok geç.
Bu durumda… Tanya kararını verir. Şimdi tüm gücünü hasar kontrolüne verme zamanıdır.
“Üsteğmen Grantz!”
“Emredersiniz komutanım!”
Şans eseri, görece kapsamlı savunma hattı tecrübesine sahip Grantz müsait durumdadır.
Bugünü öngörmüş falan değildi ama Ren cephesinde adamın kafasına siper savaşı ve savunma muharebesi tecrübesini iyice kazımıştı.
Üç beş mermi ve gece vakti bir piyade saldırısı yüzünden pes edecek değildir.
“Sana Wüstemann’ın bölüğünü veriyorum. Teğmen Tospan’ı da yanına al. Sonra da o dipsiz aptal Thon’un komutasını devral! Piyade savaşını tıpkı Ren’de yaptığımız gibi yürütebilirsin! Savunun, geri çekilmeyin, onları püskürtün!”
“Emredersiniz komutanım!”
Seri bir selamla karşılık veren Grantz, bir askerin ihtiyaç duyduğu asgari bilgiye sahiptir. Emirler, teyit ve şikâyet etmeden kararlı bir eylem.
Bu esnada… Tanya, çarpılmış bir ifadeyle yeniden Teğmen Tospan’a döner.
“… Yüzbaşı Thon görevden mi alınacak?!”
“Elbette alınacak!”
“Lütfen bekleyin! Yüzbaşı Thon iyi bir komutandır! Yarbay olsanız bile buna hakkınız var mı…?”
Bu mankafa, muharebeye hazırlandığımız değerli ve son derece yoğun bir zamanda zırvalayıp duruyor. Bunun düşmanın işine yaradığı gibi gün gibi ortada olan bir gerçeği nasıl anlamaz?
“Teğmen Tospan! Ben Yüzbaşı Thon’a görev yerini terk etmesi için izin vermedim! Dış çevre savunmasının inşası bile tamamlanmamışken bir subay neden görev yerini terk eder?! Sırf bu devasa sorun bile komuta yetkisinin elinden alınmasını haklı çıkarır!”
“Sadece kendi takdiri doğrultusunda hareket ediyordu! Yüzbaşı Thon bu yetkiye sahip!”
Bu aptal.
“Ona bu mevziyi savunmasını emrettim! Emir verenin niyetiyle bağdaşmayan eylemler kendi inisiyatifini kullanmak sayılmaz! Bu düpedüz emre itaatsizliktir! Üstelik en başta, ben de onunla aynı mevzideyim!”
“Size sormak için vakit kaybedecek bir an bile olmadığını değerlendirmiş olamaz mı? Esasen Binbaşı Weiss’ın ileri devriye hattını geri çekmesinden hiçbir farkı yok.”
“Teğmen Tospan, sen ciddi misin?!”
“Ciddi olmasaydım böyle bir şeyi size söylemezdim Yarbayım!”
Seni pislik herif.
“Düşman yaklaşırken ileri devriye hattını geri çekmekle, mevzini terk edip umursamazca gezinmeyi bir mi tutuyorsun yani?! Bu iki durumun bende aynı etkiyi yaratmasını mı bekliyorsun?! Eğer buna bir askeri mahkemeyi ikna edebileceksen, durma dene bakalım!”
“Ne—? Mantıksızlık ediyorsunuz ama!”
Bu pislik herif yüzünden sabrım taşmak üzere. Tanya’nın eli bilinçsizce tabancasına giderken, sesindeki öldürme kastını bastıramayarak adama gözdağı verir. “Muharebeyi sevk ve idare ederken senden daha fazla saçmalık duymak istemiyorum. Bunun için vaktim yok. Eğer devam etmekte ısrar edersen…”
“Sonrasında yaşanacaklara kendini hazırlasan iyi edersin,” demesine bile gerek kalmaz.
Tospan kireç gibi bembeyaz kesilir, kıza bakarken gözlerinde korku belirmiştir. MANKAFA sustuğu an, Tanya meseleyi kestirip atarak duyurur. “Yüzbaşı Thon’u görev başında kayıp kabul edin! Görev başında kaybolan bir subayın komuta yetkisini tanıyamayız! Geri döndüğünde Muharebe Grubu komutanlığına teslim olmasını söyleyin!”
Muharebe sürerken oraya kim gidecekmiş? Gelse bile, çatışma bitene kadar canımızı sıkmasına izin vermeyeceğim. Meşguldüm, teknik aksaklıklar yaşandı der geçerim.
Bunun da ötesinde, Tanya durumu tam olarak açıklayıp her şeyi gözlerinin önüne sermesi gerektiğini fark eder.
Yüzbaşı Ahrens bir kenara, geri kalan acemilere herhangi bir mazeret vermemek iyi bir fikir gibi görünüyordur.
“Anlaşılan aramızda hâlâ neyin ne olduğunu kavramayan bazı mankafalar var. Açıklamaktan başka çarem yok sanırım.”
“Ha?”
“Subaylar, durum tam olarak şu. Dinleyin, mesele gayet basit. Kuşatılacağız ama düşman ancak saflarını çok ince bir şekilde yayarak bizi kuşatabilecek güce sahip.”
Çevre savunmasının avantajı, düşman kuvvetlerinin tamamıyla kafakafaya çarpışmak zorunda kalmamasıdır. Ve bunun en harika yanı, subaylar ile astsubayların yakın bir koordinasyon içinde astlarını gözlem altında tutabilmesidir.
Acemileri disiplin altında tutarken, onlara liderlik eden kişinin hemen yanı başlarında olması önemlidir. Gece muharebesinde ise bu önem katlanarak artar.
Federasyon Ordusu’nun bu hususta İmparatorluk Ordusu’ndan daha şanslı olabileceğini hiç sanmıyorum. Nihayetinde altı üstü iki piyade tugayı. Topçu veya hava desteği olmayan bir gece saldırısıysa, icabına bakabiliriz.
Bunu bir kibirden veya abartıdan değil, Ren cephesindeki tecrübelerine dayanarak ifade ediyordur.
“Yani düşmanın ilk saldırısı çok uzun süremez. Nefeslerinin tükenmeye başladığı anı gözlemleyecek, ardından zırhlı birliği devreye sokacağız.”
Geçici çözümler üretiyor olabiliriz ama planımız kusursuz.
Doğuda yerleşmiş olan standart savunma yöntemi budur. Tek bir noktaya kapanırsanız sadece o noktayı savunabilirsiniz ama bir dizi savunma hattı inşa edemiyorsanız, yapabileceğiniz tek şey kendinizi korumaktır.
“Artık dayanamayacakları noktadaki gediklere dalarak saldırılarını kıracağız. Gayet basit. Bu savunma hatlarında önemli olan ilk dağılan tarafın biz olmamasıdır. Acemilerin mevzilerini koruması için ipleri sıkı tutun.”
Kuşatıldığımızı kabullenmek zorundayız.
O halde mevzi savunmasını tamamlamak için tek yapmamız gereken düşmanın ilk saldırısını atlatmak ve karşı taarruzda başarılı olmak.
“Dolayısıyla Yüzbaşı Ahrens, birlikler arasında tamamen ihtiyatta tutulan tek birlik sizinki. Savunma desteğine bile ihtiyacımız yok. İkinci bir emre kadar hattın içinde kalın ve darbenizi sonraya saklayın.”
Durdur, dayan, geri püskürt.
Yalnızca her çağda ve her coğrafyada kullanılan klasik kuşatma savaşı modelini tekrarlıyoruz. Doğuda taktikler dehşet verici derecede ilkel bir seviyeye geriliyor.
Medeniyetin ve zekânın yaratıcılığını sergileyemiyor olmak Tanya için büyük bir utanç kaynağıdır. Ancak bu çamurlu savaş alanında ince eleyip sık dokuyacak lükse sahip değildir. IV. Dünya Savaşı’ndaki gibi taşlarla savaşmamıza gerek yok. Ateşli silahlarla savaşabildiğimize şükretmeliyiz.
“Soru var mı?”
“Bağışlayın Yarbayım. Karşı taarruz için Binbaşı Weiss’ın 203. Hava Büyücü Taburu daha etkili bir darbe indirmez mi?”
“Bununla ne demek istiyorsun?”
Teğmen Tospan, kepazeliğinin ardı sıra bir de öneride bulunur. Kendinden son derece emin olmalı. Yüzbaşı Ahrens hiç tereddüt etmeden kendinden emin bir şekilde kendi fikrini söyler.
“Lütfen zırhlı birliğe de savunma desteği emri verin. Birliğimiz burada piyadeyle koordineli çalışmak için var. Lütfen savunmaya yardım etmemize izin verin.”
“Hayır. Zırhlı birliği kesin sonuçlu bir dönüm noktasına saklamak en doğrusudur.”
Tanya’nın bunu kestirip atarak reddetmesindeki mantık, zırhlı birliklerin tek bir noktada yoğunlaştırılması fikridir.
Esasen, yaratacakları etkiyi bölüp dağıtmak kabul edilemez. Zırhlı birliklerin kullanımıyla ilgili klasik doktrin, bu gücün tek ve kesin sonuçlu bir darbe için saklanmasını öngörür.
“Bir dakika. Zırhlı birliklerin tek bir noktada yoğunlaştırılması teorisi, savunma hatlarının sağlam durumda olduğunu varsayar. Zırhlı birlik desteği olmadan hattımız çok ağır kayıplar vermez mi?”
Bu gerçekten de trajikomik bir durum.
Bir zırhlı birlik komutanının yürütmesi gereken mantığı ben yürütüyorum; Yüzbaşı Ahrens ise tam aksi şekilde, Tanya gibi zırhlı birliğe komuta etmeyen birinin savunacağı türden bir mantık yürütüyor…
“Doğu’da edindiğimiz tecrübeler, zırhlı birlikleri savunmaya destek olarak kullanmamız gerektiğini gösteriyor. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuzdur, Albayım.”
Ahrens’in de belirttiği gibi, Doğu Cephesi’nde zırhlı unsurlar olmadan hat tutmanın bedeli son derece ağırdı. Karşı taarruza geçmeye fırsat kalmadan cephe çoğunlukla çökerdi. Takviye edilmemiş piyade hatları işte bu kadar kırılgandır.
“Haklı bir noktaya değindiniz ancak bu seferki durumumuz farklı.”
“Durumumuz mu, komutanım?”
“Yüzbaşı Ahrens, biz bir Muharebe Grubuyuz. Bunu aklınızdan çıkarmamanızı rica edeceğim. Dinleyin,” diye devam etti Tanya. “Savunma hattımızı oluşturan topçu, piyade ve büyücülerimiz var. Bu, Ren Cephesi’nde hatlarımızı koruyan o altın kombinasyondur.”
Bazı açılardan Semender Muharebe Grubu diğer birliklere kıyasla daha avantajlıydı. Ren tecrübesine sahip büyücüleri, şiddetli siper savunma savaşlarının tüm çetinliğini bizzat yaşamıştı. Üstelik konuşlandıkları köyün etrafında, basit de olsa bir savunma hattı inşa etmeyi başarmışlardı.
“Dolayısıyla tamamen beklenmedik bir durum yaşanmadığı sürece hatlarımız yarılmayacaktır. Muhtemelen endişelenmemizi gerektirecek bir şey yok.” Kendi yetiştirdiği astlarına şöyle bir göz attı; durumu kavramış gibi görünüyorlardı.
Biraz fazla yağcı bir tavır olsa da Teğmen Grantz nükte dolu bir karşılık verdi. “Bize güvenebilirsiniz, Albayım. Ren Cephesi’nde nam salmamızı sağlayan küreklerimiz yanımızda. Federasyon’dan gelen misafirlerimizi karşılamayı bize bırakın. Kendilerine misafirperverliğin en alası nasıl gösterilirmiş eksiksiz hissettireceğiz.” Özgüven dolu bir ifadeyle göğsüne vurarak göreve hazır olduğunu ilan etti. Buradaki çoğu adamla kıyaslandığında genç sayılsa da, yaşının ötesinde bir askeri tecrübeye ve muharebe birikimine sahipti.
Grantz bile artık pişmiş bir gaziydi.
“Gördüğünüz üzere kendisi biraz yalaka biridir ama Teğmen Grantz bile Ren Cephesi’nde Demir Haç kazanmış seçkin bir askerdir. Hattı ona gönül rahatlığıyla emanet edebilirsiniz, Yüzbaşı Ahrens. Ha, bu arada,” diye ekledi Tanya. “203. Hava Büyücü Taburu’nun asker sayısının sınırda olduğunu da belirtmeliyim. Teğmen Wüstemann ve Teğmen Grantz piyadeleri destekliyor. Geri kalanı da Binbaşı Weiss’a verirsem, elimizde sadece iki bölük kalıyor.”
“… Bizim de elimizde topu topu bir zırhlı bölük var.”
“Diğer sınıflardaki sayısal dengeleri unuttunuz mu? Bir büyücü bölüğü on iki kişiden oluşur. Yani toplamda yirmi dört kişi. Bu kadar az bir sayının ileri bir mevziyi uzun süre elde tutmasının imkanı yok.”
Sürekli hasar verebiliyor olsalar bile, bir hava büyücü taburunun nitelikleri piyade birliğininkinden çok farklıdır. Benzer bir benzetme yapmak gerekirse, muhtemelen hava kuvvetlerine daha yakın bir yapıya sahiptiler. Savaş uçakları ve taarruz helikopterleri düşman kara unsurlarını yerle bir edebilse bile, orayı işgal edip kontrol altına alamazlar.
Bu, zırhlı birliklerle desteklenen piyadenin işidir. Zamandan ve mekandan bağımsız olarak her savaş alanında, bu son görev için zırhlı desteğe sahip yeterli sayıda piyade hayati önem taşır.
“Yani karşı taarruza geçebilmek için önce mevziyi tutacak yeterli güce mi ihtiyacımız var demek istiyorsunuz?”
“Aynen öyle. Bir büyücü taburu vurucu bir güce sahiptir ancak karşı taarruza geçmek ve kazandığımız köprü başını pekiştirmek için asıl uygun birlik zırhlı unsurlardır. Şansımıza, düşmanın elinde zırhlı birlik yok gibi görünüyor. Dolayısıyla bu mevzi savaşında piyadeye piyadeyle, büyücülere de topçu ateşiyle karşılık vereceğiz. Şey…” Onları rahatlatmak için ekledi: “Tabii ki hatlarımız baskı altında kalacak gibi olursa ihtiyat birliklerini erkenden sahaya sürerim. Fakat zırhlı bölüğü kozumuz olarak elimizde tutmak istiyorum. Soru?”
“Hayır Albayım, yok. Görevimizi anladım. Vaktinizi aldığım için özür dilerim.”
“Sorun değil. Yerinde soruları her zaman memnuniyetle karşılarım.”
Aksine, subayları soru sormaya teşvik etmeliyim. Önemli olan, bir uzmanın sahip olması gereken makul ve rasyonel tavrı sergilemektir. Bilmediğin bir şey varsa her zaman sormalısın.
Tabii bu, uzman sayılabilmek için gereken asgari şartları sağlamayı da gerektirir.
Doğal olarak Tanya’nın, güya uzmanı oldukları alanı bile zar zor anlayan beceriksiz elemanlara değer vermeye hiç niyeti yoktu.
Zaman kısıtlı bir kaynaktır.
“Başka sorusu olan? Güzel. Pekala beyler, işinizin başına. Tüm birlikler derhal mevzilerine geçsin. Savunma muharebesi emirlerinizi uygulamaya koyulun.”
Yüzbaşı Ahrens’in korkusuzca verdiği selamın ve Teğmen Grantz’ın her zamanki selamının ardından, Teğmen Wüstemann ve Teğmen Tospan da telaşla selam verdiler.
Ve ardından Teğmen Serebryakov her zamanki gibi nizamnameye harfiyen uygun mükemmel bir selam verince, Tanya da kendi selamıyla karşılık verdi.
Şimdi, çalışma vakti.
Hayır, bu; mermilerle ve top mermileriyle ya da süngülerle ve küreklerle, davetsiz gece misafirlerimize terbiye kurallarının ne demek olduğunu öğretme amacını taşıyan bir medeniyet savaşıydı.
Ve açılışı yapan topçularımız mı oldu?
Ateizmin adeta ete kemiğe bürünmüş hali olan Tanya bile, “topçu sınıfı Tanrı’nın ta kendisidir” gerçeğine inanma vasfına o denli kapılıyordu ki bunu inkar etmek neredeyse imkansızdı.
“Albayım, Binbaşı Weiss’tan mesaj var. Gözetlemeli atışın artık mümkün olduğunu bildiriyor.”
Teğmen Serebryakov, telsiz vasıtasıyla Binbaşı Weiss ile temas halindeydi ve gelen bu haber tam anlamıyla takdire şayan, muazzam bir müjdeydi.
Harika, diye fısıldayayazdı.
Tanya elde olmadan gülümsemek üzereyken mimiklerine hakim oldu, Yüzbaşı Meybert’e bağlı doğrudan hattı eline alıp iğneleyici bir edayla sordu: “… Binbaşı Weiss’tan topçu için hedef gözetleme yapabileceklerine dair bir mesaj aldık. Bir yanlışlık yok, değil mi?”
“Hiçbir yanlışlık yok komutanım. Devriye ekibi çıkarken yanlarına uzun menzilli telsiz setini ve gözetleme ekipmanlarını da almıştı.”
Bu adam uzmanlık alanının delisi, o yüzden sorun çıkmayacaktır.
Ne kadar da mükemmel.
Hayır, asıl mükemmel olan Binbaşı Weiss’ın kendisi. Ne adam ama.
Gerçekten çok zekice bir hamleydi. Weiss gibi eski kurtları bir kriz anında bu kadar güvenilir kılan da işte bu özellikleriydi. Yine de… Tanya, beklentileri fazla yüksek tutmak ile onların kapasitesini gözünde büyütmek arasındaki ince çizgiyi korumayı ihmal etmiyordu. Weiss ve adamları tecrübeli gaziler olsa bile.
“Zifiri karanlıkta vuruş gözetlemesinin çok hassas olmasını bekleyemeyiz!”
İster karaya yönelik taarruz olsun ister hedef gözetleme, gecenin karanlık örtüsü görüşü her türlü kısıtlar. Topçu ile gözetmenin o altın ikilisi bile bu kuralın dışında değildi.
“Lütfen bırakın yapalım komutanım. Koşullar tamamen aynı olmasa da biz Ren Cephesi’nde gece topçu savaşlarının eğitimini aldık.” Yüzbaşı Meybert özgüven doluydu.
Bu, bilgisizliği yüzünden büyük konuşan bir subayın edeceği türden bir laf değildi. En azından, işine duyduğu o tavizsiz usta zanaatkar tutumu, bu vakada güvenilir bir beceri olarak kabul edilebilirdi.
Bu yüzden Tanya ipleri onların eline bırakmaya karar verdi.
“Pekala, Binbaşı Weiss’tan talep geldiği anda atış serbest.”
Topçu sınıfı, muharebe meydanının mutlak hükümdarıdır. Ya da belki de inanmanız gereken tek tanrı —gerçek bir tanrı— odur. Her halükarda Tanya bir uyarı daha ekledi. “Yalnız bir husus var Yüzbaşı Meybert: Mühimmat tahsisatınıza harfiyen uyacaksınız. Ne yazık ki mermilerimizi idareli kullanmak zorundayız.”
“Yani var gücümüzle yüklenemeyecek miyiz?”
Tanya bile yapabilselerdi ne kadar harika olacağını düşünüyordu. Ren Cephesi’nde hatları yaran piyade birliklerinin üzerine topçu ateşi yağdırmak insana nasıl da can veriyordu!
İmkân olsaydı bunu kesinlikle ben de isterdim. Fakat ne kadar talihsiz olsa da, İmparatorluk Ordusu’nun mühimmat durumu buna elvermiyordu.
Olmayan şey harcanamazdı.
“Hava karanlık. Bütün cephaneyi saçıp savurmaya değmez.”
“Yani yapamıyor muyuz? Ama biz…?” diye cılız bir sesle sordu ama cevap değişmedi.
“Üzgünüm ama Muharebe Grubu’nun savaşma azmini ve sürdürülebilirliğini öncelikli tutmak zorundayım. Topçusu görevini yapabilen bir Muharebe Grubu ile cephanesi bitmiş bir topçuya sahip Muharebe Grubu arasında seçim yapmak gerekirse, ilkini seçmekle mükellefim.”
“… Anlaşıldı efendim.”
Ve Yüzbaşı Meybert, eylemleriyle işini özenle yapan bir topçu subayı olduğunu kanıtladı.
Telefonu kapatır kapatmaz, gözetleme amaçlı ilk atış yapıldı.
Patlama sesi gecenin içinde gürledi.
Tek bir patlama sesi bile insan kulağına ne kadar hoş gelebiliyordu!
Merminin yere düştüğü an, Binbaşı Weiss ve birliği Atış İdare Merkezi’ne detaylı gözetleme verilerini aktarıyor olmalıydı.
Bu iş mükemmel olacak, diye düşündü Tanya ve beklediği an neredeyse anında geldi.
Atışa hazır hale getirilmiş bataryaların kükremesi, bir muharebe meydanının duyabileceği en güzel senfoniydi. Ahhh, bu muhteşem uğultunun heybeti karşısında hayranlıkla iç çekeyazdı!
Bu ne kadar da güven vericiydi.
“… Topçu sınıfı işini gayet iyi yapıyor.”
“Yüzbaşı Meybert seçkin bir askerdir.”
“Teğmen Serebryakov, kendisi sadece işinin delisi biri. Dizginleri biraz gevşetsem son mermisine kadar ateş eder. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi ‘İşimi iyi yaptığıma göre lütfen bana daha fazla mühimmat verin’ diyecek tipten biridir.”
“Ayy, ha-ha-ha-ha.”
Yine de… Tanya adamın işini hakkıyla yaptığını kabul ediyordu.
Atışlar son derece muntazam aralıklarla yankılanıyordu. Bu, muazzam düzeydeki bir disiplinin eseri olmalıydı. Kötü bakım ya da arıza izine de rastlanmıyordu.
“… Onu küçümsemiş olabilirim. Uzmanlık alanına takıntılı olabilir ama o alanın sınırları dahilinde ne yaptığını çok iyi bildiği şüphe götürmez.”
Her ne ise… Tanya, topçu sınıfının bu şiddetli bombardımanını içtenlikle takdir etti.
Binbaşı Weiss hedef gözetliyor ve havada onu engelleyecek tek bir düşman büyücüsü bile yoktu. Tek bir büyücü sinyali bile algılayamaması, İmparatorluk’un hava hakimiyetinin ne kadar ezici olduğunu gösteriyordu.
Tabii ki Federasyon Ordusu’nun bu gece taarruzunu başlatma sebebi, muhtemelen havadaki dezavantajlarının farkında olmalarıydı. Teorik olarak, avcı uçaklarının hiçbir şey yapamayacağı gece vaktinde saldırmak akıllıca bir hamleydi.
Tek sorun şuydu ki… Tanya sırıtarak Federasyon’un bu hatasına güler.
203. Hava Büyücü Taburu her türlü hava koşulunda muharebe edebilme kabiliyetine sahiptir… en azından kısıtlı bir ölçüde. Teknik olarak buna Üsteğmen Wüstemann ve bölüğü dışındaki herkesin dahil olduğunu eklemeliyim.
Gece vakti uzun mesafeli uçuş yapabilen tek hava büyücü birliği, göz bebeğim 203. Hava Büyücü Taburu… muhtemelen Federasyon tarafının karşılarında bulmayı beklediği birlik değildi.
“Eğlencenizi böldüğüm için üzgünüm Albayım. Federasyon Ordusu’nun öncü birliği yaklaşıyor gibi görünüyor. Top seslerine çekilmiş olmalılar.”
“Anlaşıldı, demek Teğmen Grantz ve piyadeler öncü birlikle sıcak temasta?”
Evet. Tanya, zavallı Federasyon askerlerine empati duyacak noktaya kadar gelir.
Normalde gece muharebesi sırasında düşmanın konumunu tespit etmek son derece zordur. Ancak biz, Semender Muharebe Grubu olarak kendi konumumuzu ifşa eden bir şey yapıyoruz: topçu ateşi. Federasyon öncü birliği, rastgele ateş açarak ana karargahımızın yerini belli ettiğimizi düşünüp şu an kendi aralarında sırıtıyor olmalı.
Fakat bu tam bir ham hayal. Gelip geçici, nafile bir hüsnükuruntu.
Karşılama partisi için çoktan hazır hale getirdiğimiz savunma hatlarımıza atlamak zorunda kalan o zavallı askerlere o kadar acıyorum ki ne yapacağımı bilemiyorum.
“Teyit etmemi ister misiniz?”
“Savaşın ortasındaki subayları gereksiz yere rahatsız etmek istemiyorum. İpleri onun eline bırakacağım. Teğmen Grantz’ın basit bir savunmayı bile yönetemeyecek kadar aptal olduğunu sanmıyorum.”
“Anlaşıldı efendim— Hım? Albayım, telefondaki bizzat Teğmen Grantz.”
Serebryakov ahizeyi uzatır, Tanya da alır. “Ne var?” Kulağına inanamaz ama çok geçmeden astının sesi duyulur.
Kötü bir felaket haberi vermekten ziyade, kafa karışıklığı yaşayan bir hali vardır. “Albay von Degurechaff, ben Teğmen Grantz.”
“Bir sorun mu var?”
“Garip bir durum var. Düşman piyadesinin taarruzları çok seyrek. Amaçları dikkat dağıtıp bizi bu hatta çivilemek gibi görünüyor.”
“Yani iki tugayın üzerinizde pek bir baskı kuramadığını mı söylüyorsun?”
Topçu sınıfı iyi iş çıkarıyor olabilir ama savunma muharebesi yine de şiddetlidir. Evet. Tanya’nın bu konudaki inancı tamdır.
Ne de olsa altı üstü tek bir Muharebe Grubu’nun savunma mevziisinden bahsediyoruz. İki tugayı bir alay dolusu askerle durdurmanın tek yolu, mevzini en iyi şekilde kullanmak ve amansız bir direnç göstermektir. Piyadelerin başında Grantz ve Wüstemann’ın bulunma sebebi de budur.
O halde üzerlerinde bir baskı hissetmiyorlarsa?
“Dürüst olmak gerekirse komutanım, düşman saldırıları çok dağınık. Piyade taarruzlarında neredeyse hiçbir koordinasyon yok gibi.”
“Düşüncelerin için teşekkürler. Bunları dikkate alacağım. Bir değişiklik olursa derhal rapor ver.”
“Anlaşıldı komutanım.”
Tanya ahizeyi yerine koyduktan sonra uzun menzilli telsize doğru yönelir. O sırada uçuşta olan Weiss’ı arar.
‘Ya şöyleyse’ korkusunun hafifçe kıpırdanmasıyla sorar: “… Binbaşı Weiss, yaklaşan başka düşman var mı?”
“Bildiğim kadarıyla yok efendim.”
“Teğmen Grantz düşman piyadesinin taarruzlarının seyrek olduğunu bildiriyor. Eğer bu bir sahte taarruzsa, devamının gelmesi ya da bir büyücü birliğinin belirmesi gerekirdi. Sadece kontrol etmeni istiyorum.”
“Derhal efendim.”
Telsiz cızırtıyla kapanır ve Tanya yeniden düşüncelere dalar. Taarruzların neden bu kadar seyrek olduğunu anlamak aslında oldukça zordu.
Düşmanın niyetini okuyamadığı için de durum kulağa daha da garip geliyordu.
“Seyrek taarruzlar… Keşif ve taarruz harekatı olabilir mi? Hayır, topçu ateşi yüzünden konumumuz az çok belli olmalı…”
O halde ya düşman öncü birliği sadece keşif taarruzu yapıyorsa?
“… Savunma hattında zayıf bir nokta mı aramaya çalışıyorlar?”
Hım, diye tekrar düşündü Tanya. Tıpkı siper savaşlarında olduğu gibi, körü körüne bir hücum kayıplarda bariz bir artışa yol açardı. Belli miktardaki taktiksel kayıpları gerekli bir maliyet olarak görebiliyorsanız, nasıl tepki vereceğini görmek için önce hattı hafifçe yoklamak fena bir yaklaşım değildi.
Esasen bu, kurban edilecek bir birliği sahaya sürdükleri keşif ve taarruz yönteminin nihai bir biçimi olurdu… Federasyon’un insan kaynakları bakımından ne kadar zengin olduğu düşünülürse, böyle bir yönteme başvurabilirlerdi. Ama emin olamıyorum.
“Teğmen Serebryakov, rica etsem bana biraz kahve getir. Biraz koyu olsun. Kafamı toplamak istiyorum.”
“Anlaşıldı efendim. Hemen getiriyorum.”
Tanya bir teşekkür edip yeniden düşüncelerine gömülür.
Topların aralıklı patlama sesleri, topçuların onun talimatlarına uyup mühimmat kullanımını sınırladıklarının kanıtıydı. Ancak Tanya aniden ters bir şeyler olduğunu hisseder.
Savunma hattının çevresinde devam etmesi gereken atışlar bile seyrekleşmiş gibi görünmektedir. Bu, göğüs göğüse muharebeye geçtikleri anlamına mı geliyor?
Hayır. Tanya bu ihtimali derhal kafasından siler. Düşman taarruza geçmiş olsa da hatların yarıldığına dair hiçbir rapor gelmedi. Üstelik, yakın dövüşte duyulması beklenen o haykırışların hiçbiri de yok.
“… Beklemek zormuş.”
“Ahhh, sizi beklettiğim için özür dilerim Albayım.”
Sessizce sarf ettiği bu sözlere yanıt veren, geri dönmüş olan Serebryakov’dur.
Kahveyi çok yavaş getirdiğini ima etmek istememiştim ama…
Gülümseme eşliğinde kendisine harika kokulu bir fincan kahve uzatılır.
Aroması başlangıçtakine kıyasla biraz daha zayıf olsa da —yine Yarbay Uger’den temin edilen— bu kahve hiç de fena sayılmazdı.
Ne de olsa hakiki bir kahveydi. Cephe hattında hakiki bir kahve içebilme lüksüne sahipti. Adamcağıza ne kadar teşekkür etse azdı, hatta bir ara “Cephe gerisine yine tatlı bir şeyler mi göndersem acaba…” diye düşünürken buldu kendini.
“Aha, iyi bir kahve biraz bekletmeyi hak eder. Teşekkürler.”
“Rica ederim efendim. Afiyet olsun.”
“Görüyorsun ya, muharebenin lehimize gittiğinin kanıtı bu işte. Baksana, komutanla emir subayı oturmuş kahve eşliğinde sohbet ediyor.”
Başkalarının da duyabileceği bir ses tonuyla, özgüvenden taşan ve son derece rahat bir edayla konuştu. Bir kriz anında komutanın soğukkanlı görünmesi elzemdir.
Tabii kahvesinin tadını çıkarmak istemesi de bu durumun bir diğer büyük sebebiydi. Küçük fincanı ağzına götürür ve ardından hafifçe başını sallar, ‘Evet.’
Tam istendiği gibi; şeytan kadar siyah, cehennem kadar sıcak ve bir melek kadar saf. Hayır, melekler saf mıdır bilmem, hem Varlık X’in varlığı düşünülecek olursa belki de soyları tükenmiştir.
Her neyse, benzetmenin de ifade ettiği üzere bu kahve kayda değer derecede tortusuz ve katıksızdı. Düşüncelerindeki gürültüyü zihinden atmak için, yaptığın işe dair tam da böyle berrak bir anlayışa sahip olman gerekir.
Şimdi, mevcut durumun farklı parçalarını değerlendirmem lazım.
Öncelikle, Grantz’ın raporundaki bilgiler.
Düşmandan pek bir baskı hissetmiyorlar mı?
Grantz’ın mangal kafalının teki olup bir şeyleri yanlış anlamış olması ihtimali, düşük de olsa mevcut. Fakat kendisi tecrübeli bir gazi. Bir sürü çetin muharebeden sağ çıkmayı başarmış bir büyücü. Düşmanın gücü konusunda kafa karışıklığı yaşayacağını sanmıyorum. O zaman diğer ihtimal, korkuya karşı duyarsızlaşıp üzerlerindeki baskıyı hissedemiyor oluşu mu?
“Hayır, o kadar cesur biri değil.”
Hassas biri diyecek kadar ileri gitmesem de Grantz da tıpkı Tanya gibi özünde savaşı onaylamayan iyi bir insandır. Dünya böyle bir yer olmasaydı, devlet memuru veya başka bir işte birlikte gayet iyi çalışabileceğim türden bir adam.
O halde gözlemlerinin doğru olduğunu kabul etmek gerekir.
Bu da demek oluyor ki… Düşman iki tugaydan daha küçük bir güçle mi taarruz ediyor? Fakat dışarıda gözetleme yapıp o raporu veren kişi Weiss. Düşmanın sayısını yanlış saymış olabilir mi?
Hayır, bu kesinlikle mümkün değil.
“Cık. Bu işte gerçekten bir gariplik var. Tek ihtimal var, o da en baştaki önermemizin yanlış olması.”
Bu parçalardan biri hatalı olmalı.
Tanya, astları fark etmesin diye çektiği ızdırabı bastırır.
Belki de düşman, savunma hattımızdaki zayıf bir noktadan faydalanmak için toplanıyordur? Yoksa hatlarımızın ne durumda olduğuna dair bir fikir edindikten sonra düzenleme yapıp topyekün bir taarruz mu başlatacaklar?
Tam “Bilmiyorum…” diye inlemek üzereyken…
Piyade hattının telefonu çalar.
Bu noktada Tanya, gelebilecek en kötü habere karşı kendini hazırlar. Umursamaz bir tavır takınarak, titrememek için zor tuttuğu eliyle ahizeyi kaldırır ve duyar…
“Ben Teğmen Grantz. Düşman taarruzu sönmeye başladı.”
Beklenmedik derecede sakin bir ses.
“Atışların seyrekleşmesi göğüs göğüse muharebeye girdiğiniz için değil mi?”
“Hayır, şu an itibarıyla mevzilerimize girmelerine izin vermedik.”
“Emin misin?”
O kadar iyi bir haber ki inanması biraz zor.
“Tüm savunma noktalarıyla temas halindeyim. Hiçbiri yarılmadı.”
“Telefon hatlarında bir hasar yok mu?”
“Hayır, onlar da gayet iyi. Tüm kablolar şu anda sorunsuz çalışıyor. Her karakolla temas halindeyim.”
Grantz’ın sesi inanç ve özgüven doludur. Yalan söylemiyordur ya da kafası karışmış değildir.
Tanya ona “Tamam, anlaşıldı” deyip ahizeyi kapatır.
Birliklerimin gözlemlerine inansam iyi olacak.
“Bu işin iç yüzünü öğrenmem lazım…”
O halde son kozumu oynamaktan başka çarem yok.
“Teğmen Serebryakov!”
“Buyurun komutanım. Subay keşfi mi?”
Tereddütsüz verilen hazır bir cevabın tam tanımıydı bu.
Emir subayım niyetimi şıp diye kavrayıveriyor; ona bir prim versem yeridir.
“Şu mankafa Yüzbaşı Thon gibi değilsin, değil mi? Sana güveniyorum.”
“Evet, komutanım! Derhal yola çıkıyorum.”
Gerçekten de çok güvenilir biri. Tanya gülümsüyor; emir subayına duyduğu güven son derece samimi.
İşte bu yüzden, takip raporunu beklerken emrindekilerin kendisini Serebryakov’un ayrılmadan önce hazırladığı kahveyi keyifle yudumlarken görmelerine bile izin verebiliyor.
Bilmek istiyorum. Neler olduğunu çözmek istiyorum. Bu arzularını dışarıya asla belli etmiyor.
Bir komutana yakışır o soğukkanlılığı etrafa yayması gerekiyor.
Sanki endişelenecek hiçbir şey yokmuş gibi.
Birliklerinin içini rahatlatan bir komutan edasıyla kahvesinden keyif alıyor ve ortaya çıkan sonuca göre hareket ediyor. Başka bir deyişle, bir Muharebe Grubu’nun komutanı olduğunuzda, işiniz artık bir yöneticilik pozisyonuna benzemeye başlar.
Zaten üst düzey bir subay olduğunuzda, muharebe idare merkezinde geride kalmak için daha fazla fırsatınız olur. Şahsen Tanya bunu memnuniyetle kucaklıyor—hem de kollarını ardına kadar açarak.
Yine de düşman hareketlerini kendi gözleriyle görememek onu birazcık huzursuz etmiyor değil. Saha içinde karar vermenin avantajları tahmin edilebileceğinden çok daha büyüktür.
Neler oluyor? diye endişeleniyor. Bu öylesine zor bir muamma ki, ama düşünecek kadar vakti de yok.
“Albayım, bunlar tugay falan değil. Sadece birer tugay döküntüsü.”
“Ne? İki tugayın gerçekleştirdiği bir gece taarruzu mu? Döküntü derken ne demek istiyorsun?”
“Nasıl hareket ettiklerini teyit ettim ve Federasyon askerlerinin henüz acemi erler olduğunu fark ettim. Bu yüzden kuvvetlerini komutanların seslerinin ulaşabileceği menzilde topluyor gibi görünüyorlar.”
“… Yani sıkı saflar halinde mi ilerliyorlar?”
“Evet, Albayım. Topçunun gözetlemeli atışının ana düşman kuvvetini imha ettiğini varsayabiliriz sanırım.”
Tanya kendini tutamayarak gülümsüyor. Serebryakov’un keşiften döndüğünde getirdiği rapor işte bu kadar önemli ve ferahlatıcı.
“Anladım, anladım. Harika bir haber bu. Teşekkürler, Üsteğmen Serebryakov. Çok güzel bir haber getirdin.”
“Sevdiğim ve saygı duyduğum albayıma müjdeli bir haber getirebildiğim için mutluyum.”
“Dakterlik’ten beri bu kadar iyi bir haber almamıştım. Kusura bakma Üsteğmen ama doğrudan bir hava arama görevine çıkmanı isteyeceğim.”
“Evet komutanım, gözetleme görevime devam edeceğim!”
“Hayır, buna gerek yok. Görevini değiştiriyorum. Binbaşı Weiss ve diğerlerine daha önce olduğu gibi ileri devriye hattında devriye gezmelerini emredeceğim, ancak bölgenin sevk ve idaresini senin üstlenmeni istiyorum.”
Bu sözler ağzından çıktığı an Tanya, vurulup düşürülmesinden endişe etmeden havaya bir sevk idareci yerleştirerek harekatı bir takip muharebesine kaydırmaya başladığını fark ediyor.
Hepsinden öte, onları ezip geçeceklerinden kesinlikle emin.
Ne kadar harika.
“Ben mi, komutanım?”
“Şu an için bu iş için en doğru kişi sensin. Bir takip muharebesini sevk ve idare etmek senin için iyi bir tecrübe olacaktır.”
“Evet, komutanım! Elimden gelenin en iyisini yapacağım.”
Telsiz bağlantısı kesildiğinde Tanya ahizeyi yerine koyuyor ve hatasını sakince kabulleniyor. “… Ne büyük sürpriz ama. En büyük başarıyı Yüzbaşı Meybert mi elde etti? Hatamı kabul ediyorum. Daha sonra kendisinden özür dilemem gerekecek.”
Topçu sınıfı mükemmel bir iş çıkarmış olmalı.
Weiss’ın hedef göstermesini de hesaba katarsak, topçu birliği tahmin ettiğimden çok daha yetenekliymiş.
Bu husus, bir Muharebe Grubu lideri olarak kendi branşımın dışındaki birlikleri komuta ederken geliştirmem gereken bir alan olarak üzerine düşünülmesi gereken bir şey. Muhtemelen bunu Genelkurmay’a da bildirmeliyim. İlginç—diğer askeri sınıfları anlamak gerçekten çok zor. Ama Meybert’i yanlış değerlendirdiğimi inkar edemem. Bu yüzden özür dilemeliyim.
Yine de…
“Bütün bunlar zaferimizi kutlayacağımız partide halledilebilir.”
Böylece Tanya, muharebe başladığından beri bir kez bile eline almadığı ahizeyi kaldırıyor. Hattın nereye bağlandığı gün gibi ortada.
Hiç şüphe yok ki diken üstünde bekleyen zırhlı birliklerdi—Şimdi mi? Şimdi mi?
“Yüzbaşı Ahrens!”
“Evet, komutanım! Sıra bize mi geldi?”
Sorduğu soru hırs ve istekle dolup taşıyor. Dilinin ucuna kadar gelen “Lütfen gitmemize izin verin” feryadını bastırma çabasının başarısız olduğu yadsınamaz. Gerçekten savaşmayı çok istiyor olmalı. Hatta, bunu gereğinden fazla çok istiyor. Ve işte tam da bu yüzden, şu anda düşmanın tepesine çullanacak en mükemmel adam o.
“Düşmanın çoğunu Yüzbaşı Meybert’in baraj ateşi havaya uçurdu. Geriye kalanlar da hâlâ ilk taarruz emirlerini uygulamaya çalışan döküntülerden ibaret.”
“Yani geri kalanlarını tamamen yok etmemizi mi emrediyorsunuz?”
“Aynen öyle. Gereğini yapın.”
İmparatorluk Ordusu denilen o karmaşık şiddet aygıtının bir parçası olan zırhlı birlikler, tam zamanında sahaya sürülmelidir.
Ve onların o vurucu gücünü serbest bırakmanın tam zamanı işte şu andır.
“Bana bırakın komutanım.”
“Üsteğmen Serebryakov havada gözetleme yapıyor. Bırakın sizi yönlendirsin.”
“Desteğiniz için teşekkür ederim! Karşı taarruza derhal başlıyorum. Üsteğmen Serebryakov’dan gözetleme desteği alarak zırhlı hücumumuzu başlatacağız!” Ahrens o kadar hevesli ki, yerinde duramıyormuşçasına emirleri tekrar ediyor.
“Güzel,” der Tanya ve vakit kaybetmeden ahizeyi yerine koyar.
Tankına binmiş olan Yüzbaşı Ahrens, hiç şüphesiz şu an “Panzer vor!” diye haykırıyordur.
Yerinde duramayan o bitmek bilmez enerjinin timsali âdeta, ama… böyle zamanlarda son derece güvenilir biri olduğu da bir gerçek.
Karşı taarruzun başarılı olacağından eminim.
Federasyon Ordusu zaten dağılmak üzere, bu yüzden tanklarımızın yaratacağı darbe karşısında durabileceklerini sanmıyorum. Ve bu gerçekleştiğinde, der zihninden kahve fincanını dudaklarına götürürken, düşman piyadesinin savaşma azmi bir balon gibi patlayıp dört bir yana savrulacak.
Zırhlı birliğin o sivri ucu düşman hattını yardığı an yeterli miktarda piyadeyi içeri sürersem, zaferimiz kesinleşmiş olur. Kurdukları devriye hattındaki Weiss ve grubunun da geriye kalan düşman artıklarını temizleme işini halledeceğinden eminim.
Bunu Dakterliği’nde ve doğudaki diğer muharebelerde zaten kanıtlamıştık; ancak hava desteğinden yoksun kara birliklerinin tek taraflı bir kara saldırısı karşısında ne kadar savunmasız olduğunu bir kez daha göstermek hiç de fena olmaz.
Hayır, hiç de fena olmaz, diye düşünür Tanya kahve fincanını tam kafasına dikerken; fakat birden bir şey fark eder.
“… Kahretsin. Büyük aptallık ettim,” diye mırıldanır.
Bir şeyi hesaba katmayı unuttuğunu ima etmesi, karargâhtaki herkesin dikkatini çeker.
“Albayım?”
“Üsteğmen Serebryakov’u göreve göndermeden önce bana bir fincan kahve daha yaptırmalıydım. Bu gidişle muharebe bitene kadar bir daha kahve isteyemeyeceğim.” Endişeli yüzlerden gelen bakışlara karşılık Tanya, başarısızlığını ifade etmek için boş fincanını ters çevirir.
“Ha-ha-ha-ha-ha-ha! Onu böyle angarya işlerde kullanan tek kişi sizsiniz herhalde Albayım!”
Karargâh personeli kahkahalarını tutamaz ama Tanya kararlı bir tavırla savunmasını yapar. “Yine de… Ren Cephesi’nden beri birlikteyiz ve onun yaptığı kahvenin üstüne yok. İşi yetenekli birine yaptırmak her zaman daha iyidir, değil mi?”
“Sert çehreli erkek bir asker olsaydınız, bu bir aşk ilanı sayılırdı Albayım!”
“Hmm… Bir fincan kahve uğruna evlenmeye pek niyetim yok. Bekârlar sınıfının o özgür üyelerinden biri olmanın tadını çıkarmaya devam etmek isterim.”
Tanya’nın şu an için toplumsal bir sözleşmeye imza atıp özgürlüğünden vazgeçmek gibi bir planı yoktur. Zaten zihnen mi yoksa bedenen mi eşcinsel olacağı arasında seçim yapmak zorunda kalmak son derece nadir görülen bir ikilemdir. Üzerinde fazla düşünmemenin daha hayırlı olacağı konulardan biridir bu.
Bu yüzden Tanya, çözemediğin meselelerin üzerinden sessizce geçmeyi öğütleyen o eski söze sadık kalarak bu düşünce silsilesine bir son verir.
Fakat görünüşe göre herkes onun bu sessizliğini ve çarpık gülümsemesini bir soğukkanlılık göstergesi olarak yorumlar.
“Muazzamsınız Albayım. Artık kimsede zerre gerginlik kalmadı.”
“Aa, Teğmen Grantz, müsait misin?”
Grantz çıkagelmiştir ve neyse ki oldukça rahat görünmektedir.
“Takip muharebesine çıkmadan önce ikmal almaya gidiyordum. Gelmişken bir uğrayayım, vereceğiniz bir talimat var mı diye bakayım dedim.”
“Şu anda Yüzbaşı Ahrens’in zırhlı birliği karşı taarruzda. Eninde sonunda sıra piyadeye gelecek. Gerçi siz daha fırsat bulamadan topçular işi bitirebilir de.”
“Düşmanın bir daha öyle aptalca sıkı saflar halinde toplanacağını sanmıyorum. Ama yani, Yüzbaşı Meybert’in baraj ateşi muazzamdı doğrusu.”
“Üsteğmen Serebryakov da aynısını söyledi. Bu sefer gerçekten harika bir iş çıkardı; kendisinden özür dilemem gerekecek.”
Sohbetleri akıcı bir şekilde devam ederken Tanya, Teğmen Grantz hakkındaki takdirini bir kademe daha yükseltir. Bugün bir piyade komutanı olarak gayet sağlam bir yetenek sergilemiştir.
Grantz’ın iletişim alışkanlıkları eksiksizdir ve durumu zamanında analiz etme becerisine sahiptir. Gözlemlerinin sonuçları takdire şayan kabul edilmelidir. Bir zamanlar pes etme noktasına geldiğim öylesine işe yaramaz bir astım bile böylesine yetkin bir askere dönüştü ya. Bayağı yetenekli bir öğretmen olduğumu hissettiriyor bana.
Aynı zamanda, vazgeçtiği astlar konusu açılmışken Tanya birden hiçbir takip raporunun gelmediğini fark eder.
“Bu arada, piyadelerden bahsetmişken aklıma geldi: Yüzbaşı Thon nerede Allah aşkına? Ne kadar mankafa olursa olsun, bu kadar büyük bir çatışmanın silah seslerini duymuş olması gerekirdi.”
“Gerçekten de tuhaf bir durum.”
“Teğmen Grantz, bildiğin bir şey var mı?”
“Ha?”
Grantz ona boş gözlerle bakar ama Tanya “Hadi ama, yapma şimdi” dercesine onu sorgulamaya devam eder.
Mantıken, Grantz’dan başka kim bilebilir ki? Çevre savunmasının komutası ondaydı.
“Yani, onu gören hiç kimse olmadı mı?”
“…” Siz söyleyince fark ettim de ben de kendisinden bir haber alamadım. Ama Albayım, ben de hakkında hiçbir şey duymadım.”
“Teğmen Tospan’a bir sor. Nereye kaybolduğunu öğrenmek istiyorum.”
“Anlaşıldı komutanım. Gerekirse bir arama ekibi kurayım mı?”
Tanya bir an için tam ona öyle yapmasını söyleyecekken düşüncesini değiştirir. Hâlâ muharebenin ortasındadırlar. Böyle bir zamanda o değerli savaş gücünün bir kısmını bile devre dışı bırakmak, kendi beceriksizliğini ilan etmekten farksız olurdu.
Kuvvetleri bölmek şüphesiz yenilgiye davetiye çıkarırdı. Komünizme ilk adımlarını atan Komünistler gibi bir uçurumun karanlık dibini boylarlardı muhtemelen.
“Gerek yok. Ayrıca her ihtimale karşı senin burada kalmanı istiyorum. Düşmanın olası bir karşı taarruzuna ya da alelacele topladıkları başka bir birliğin saldırısına karşı hazırlık yap.”
“Anlaşıldı komutanım. Yani karşı taarruza katılmalı mıyım?”
“Evet, aynen öyle. Komutayı Teğmen Tospan’a bırakıp seni ileri sürmeyi düşünüyorum. Tanrı aşkına, bu Yüzbaşı Thon nerede sürtüyor böyle?”
“Ben de merak ediyorum. Biraz dik kafalı birine benziyor ama görevini terk edecek biri olduğunu pek sanmıyorum.”
“Savaş alanını temizledikten sonra öğreniriz nasıl olsa.”
Ceset mi oldu acaba? Yoksa esir mi düştü? En kötü senaryoda—eğer düşman karşısında kaçtıysa—onu bulup kurşuna dizdiririm.
Her halükarda, Muharebe Grubumda böyle bir mankafaya ihtiyacım yok. Teğmen Tospan’a katlanmak zor ama Yüzbaşı Thon imkânsız.
“… Gerçekten işlerin bu noktaya varacağını mı düşünüyorsunuz?”
“Neyse, varsayımlarda bulunmayı bırakalım. Ne de olsa Yüzbaşı Meybert beklentilerimizi altüst etti.”
“Anlaşıldı komutanım. Öyleyse ben gidiyorum.”
Grantz ayrılmadan önce usulüne uygun bir selam verir; fakat bir zamanlar o bile işe yaramaz bir toydu. Tanya’nın bildiği kadarıyla insan gelişebilen bir varlıktır.
Sorun şu ki bu gelişim sadece bir olasılıktan ibarettir.
Tanya, Dakterliği ile yapılan savaşta Weiss’ın bile piyadelerin “uçaksavar ateşinden” kaçınma hatasına düştüğünü hatırlar.
İnsanların hata yapabileceğini inkar edemem. Tanya bile üzerine düşen payı aldığını itiraf etmekten kaçınmaz.
Göğsümü kabartıp tüm eylemlerimin kusursuz olduğunu mu söyleyeceğim?
Öyle bir aptal olmak istemem.
Ama sırf bu yüzden…
Hatalarını kabul edip düzeltemeyen budalalara yazabileceğim tek reçete kurşundur. Örgüt içinde bu tür budalaların barınmasına izin vermek eninde sonunda o örgütü içten içe kemirir.
“Yüzbaşı Ahrens’in birliği hattı yarmayı başardı ve temizlik harekatına başladı. Piyade desteği talep ediyor.”
“Tamam, anlaşıldı.”
Derin düşünceler ve muhasebeler burada sona erer.
Başka çarem yok.
Dikkatlice düşünmek için ayrılan zaman her zamanki gibi ne kadar da kıt bir kaynak! Bir Muharebe Grubu komutanı her zaman buna muhtaçtır ve bunun eksikliğinden sonsuza kadar yakınır.
“Takip muharebesi yolunda gidiyor demek? Hatta düşündüğümüzden daha mı hızlı?”
Saatine ve haritaya bir göz atar ve Ahrens’in birliğinin beklenenden daha kısa sürede hat yarıp geçtiğini görür.
İyi olduğunu duymuştu. Ancak karanlığa rağmen o zırhlı birlik denilen şiddet aygıtını komuta etmedeki becerisi, gerçekten takdire şayan bir mükemmelliğe ulaşmaktadır.
Ve kendisini, birliğin en başında liderlik etmiş olması gerektiğini düşünürken yakalayınca acı bir şekilde gülümsemekten alıkoyamaz kendini.
En önde giden, görevini layıkıyla yerine getiren bir subay…
En önde hücum eden bir subay her zaman iyi bir subay değildir. Ama ne zaman öne atılması gerektiğini bilen ve o anı kaçırmayan biri…
İşte öyle bir subayın değeri paha biçilemezdir.
İşte bu yüzden üst düzey bir subay olarak Tanya, Yüzbaşı Ahrens gibi çalışkan bir alt kademe subayı kaybetmeyi göze alamaz.
“Benim adıma bir mesaj iletin. Kendisinden büyük şeyler bekliyorum ama zaferi birlikte kutlamak istiyorum. Ne yaparsa yapsın mantıksız hareket etmesin. Bunu anladığından emin olun.”
“Anlaşıldı komutanım.”
Telsizci mesajımı not alır ve telsiz üzerinden Yüzbaşı Ahrens’e iletir. Ahrens gerçekten de büyük umut vaat ediyor. Ona aşırı yüklenip onu kaybetmek büyük bir yazık olurdu.
Tek bir muharebede bir insanın eylemlerinin sonucunun, öldürülmesi mi yoksa sömürülmek üzere hayatta tutulması mı gerektiğini bu kadar net göstermesi ne kadar da ilgi çekici.
“Piyadeleri de derhal harekete geçirin. Teğmen Grantz komutasındaki bir bölük ile Teğmen Wüstemann’ın büyücü birliği de onlarla birlikte gitsin.”
“Anlaşıldı. Derhal komutanım!”
Zırhlı birliğin açtığı gediği piyadelerle dolduracağız. Piyade, silahlı kuvvetlerin su gibi olan sınıfıdır. Nerede bir delik varsa, oraya sızıp işler.
Nitekim.
Ya da işin doğal gereği demek belki de daha doğru olur…
Güneş doğduğunda, Semender Muharebe Grubu muharebe meydanında muzaffer olarak duruyordu. Hükümranlığımız sonsuza dek sürecekmişçesine.
Üstelik Donanma Komutanlığı’nın bizi desteklemek için sevk ettiği avcı uçakları, yer hedeflerini ardı ardına tarayarak takip harekâtının sonuçlarını daha da perçinlemişti. Ana hatlar üzerinde tüm birliklerin yok olduğu şiddetli hava muharebeleri yaşanıyor olabilirdi ancak burada, kuzeydoğuda, İmparatorluk’un hava üstünlüğü sarsılmazdı.
İmparatorluk donanması ve onun gökyüzündeki mutlak hâkimiyeti karşısında Federasyon sessizliğe bürünmüştü. Aradaki çaresiz güç farkını idrak etmişlerdi.
Böylece, güneş bir kez daha batarken İmparatorluk birlikleri sahanın kontrolünü tamamen ele geçirdi.
Bu bir zaferdi.
Küçük bir muharebe olmasına rağmen bu alay, olağanüstü bir çabayla iki tugayı mağlup etmişti.
Peki bunu kim başarmıştı? Henüz yeni kurulmuş olan geçici Semender Muharebe Grubu. Bu durum, Genelkurmay açısından da Muharebe Grubu yapılanmasının ve işletiminin esnekliğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlıyordu. Eh, ne olursa olsun bizi takdir etmemezlik yapamazlardı.
Tanya’nın zihninde “bizi takdir etmemezlik yapamazlar” demek, hakkımızdaki değerlendirmelerin düşmeyeceği ve fazla mesaiyle yıpratılmayacağımız anlamına geliyordu.
Fakat Tanya, iyi ve makul bir insan olduğundan emindi.
Zafer kazanmışken böylesine sıra dışı bir tavır takınmanın garip olduğunu gayet iyi anlıyordu. Çoğu durumda zafer, toplumsal olarak kutlanması gereken bir sonuç kabul edilirdi.
Az zayiat vererek çok sayıda düşmanı püskürtmüştük.
Tanya, askerlerinin kutlama yapmak istemesini anlayışla karşılayacak kadar esnekti.
Muharebe Grubu Karargâhı’nın bulunduğu binanın odalarından birinde…
Sandalyeler ve masalar, bir zamanlar yemek odası olduğu anlaşılan bir alana dizilmişti. Burada Tanya, zaferin kilit aktörlerine selam veriyordu.
“Elinize sağlık, beyler.”
İkramların ahım şahım bir şey olmadığını belirten bir ön açıklamayla, kişisel stokundan (ki her subayın bir yerlerde sakladığı bir zulası olmalıydı) şişeler çıkardı. Bunlar, adamlarına teşekkür etmek için sakladığı içkilerdi ve onlar için bizzat kendisi doldurdu. Sonunda kahve fincanını kaldırıp kadeh kaldırdı.
“Zaferimize!”
“Zafere!”
Pekala, şimdi. Tanya, subaylar sarhoş olmadan önce halletmesi gereken işe koyuldu. “Öncelikle Yüzbaşı Meybert, sergilediğiniz performansa duyduğum saygıyı ifade etmek isterim. Sizi biraz yanlış değerlendirmişim. Özrümü kabul edeceğinizi umuyorum.”
Bir subayın astından özür dilemesi, kendi görüşünün hatalı olduğunu açığa vurduğu andır. Kolay bir şey değildir. Fakat hatalarını kabul edemeyen bir aptal gibi görünmekten iyidir.
“Hayır efendim, sonuç alabilmemiz doğru gözetleme sayesindeydi. Başarımızın büyük kısmını Binbaşı Weiss’ın becerisine borçluyuz.”
“Ama ilk atış neredeyse tam isabetti! Birliğiniz harika iş çıkarıyor Yüzbaşı Meybert. O kadar beceriklisiniz ki ileri gözetleyicilere ihtiyacınız olup olmadığından bile emin değilim.”
“Ne? Hayır efendim, sadece siz orada olduğunuz için bu kadar iyi performans gösterebildik. Gece vakti uçtunuz, üstelik sizden bizim için gözetleme yapmanızı istedik! Sizin desteğinizle sıradan her topçu subayı sonuç alabilirdi. Gökyüzünde gözlerinizin olması her şeyi değiştiriyor.”
Weiss ile Meybert arasındaki bu diyaloğu dinlerken, her ikisinin de işini iyi bilen ve birbirine saygı duyan birer profesyonel olduğu açıkça görülüyordu.
Vay be. Tanya hafifçe gülümsedi. Daha alacak çok yolum var.
İyi ya da kötü, zanaatkar mizaçlı insanları ortalama insanların standartlarına göre yargılıyordu.
Onların uzmanlık becerilerine göre değerlendirilmeleri gerekiyordu. Topçuluğa takıntılı mı? Hayır, o bir uzman. Bu adam topçuyu nasıl kullanacağını bilen biri. Buna derinlemesine hakim. Yüzbaşı Meybert işte böyle biri. Durum buysa, kurmay subay Tanya’nın görevi de onun becerilerinden en iyi şekilde nasıl yararlanacağını anlamaktır.
Subayları ön yargılara dayanarak değerlendirmek vahim bir hatadır.
Bundan böyle, uzmanlıklarına takıntılı insanlara duyduğum öfkeyi ve onlarla ilgili geçmiş travmalarımı aşmalı, bu zanaatkarları daha uygun yollarla değerlendirmeyi öğrenmeliyim.
“Çok güzel. Binbaşı Weiss, Yüzbaşı Meybert’in iltifatlarını samimiyetle kabul etmelisiniz. Siz de mükemmel bir iş çıkardınız. Devriye görevi için teşekkür ederim. Ve…” Tanya övgülerini aynı derecede yetenekli zırhlı birlik komutanına yöneltti. “Siz de Yüzbaşı Ahrens. Karşı taarruzdaki o son hücumda, harekâtın şafak sökmeden gerçekleşmesine rağmen birlik disiplinini muhafaza edişiniz muazzamdı. Diyecek başka bir söz bulamıyorum.”
“Teşekkür ederim Albayım. Şanslı mıyım yoksa şanssız mı bilmiyorum ama Doğu Cephesi’nin o meşhur gece baskınlarına alışmış gibiyim. Evimdeymişim gibi hissettiriyor, ya da ona benzer bir şey.”
“Ben de öyle. Yine de uykumun bölünmesine alışmak konusunda ne hissetmem gerektiğinden emin değilim. Keşke en azından yaşımın gerektirdiği gibi geceleri uyumama izin verselerdi.”
Ne kadar yorgun olduğunu mırıldanıp esnemesini bastırdığında, astları mahcup bir edayla gülümsedi. Eh, ona gülmelerine şaşmamalıydı.
Yine de bu fizyolojik bir ihtiyaçtı. Bedenim uyku talep ettiği sürece elimden bir şey gelmez. Tanya bile havlu atmak zorundaydı. Uyku, yetişkinleri ve çocukları farklı şekilde etkiler. Benim bu yoğun uyku ihtiyacım da mevcut kişisel durumumun başka bir boyutundan ibaret.
Fakat uykusuna yenik düşmeden önce Tanya, söylemesi gereken bir şey daha olduğunu hatırlar. “Şimdi, açık konuşacağım. Üsteğmen Tospan, hayal kırıklığına uğradım. Yüzbaşı Thon size ne talimat vermiş olursa olsun, emrime aykırı eylemleri rapor etmemiş olmanız kabul edilemez bir sorundur.”
“… Emredersiniz, komutanım.”
Bunu yanlış anlayan o kadar çok insan var ki, insanın sinirini bozuyor. Yönetmelikte yer almayan durumlarla başa çıkmak için yönetmelik dışı eylemlerde bulunmasına izin verilen tek kişiler, yönetmeliğin kendisini eksiksiz özümsemiş olanlardır.
Temel prensiplere bile tam hükmedemeyen biri kafasına göre hareket ederse, başımız dertten kurtulmaz.
Bir subayın kendi inisiyatifiyle hareket etme yetkisi de böyledir. Açıkçası bu, zekasını kullanabilen subaylara tanınmış bir takdir yetkisidir. Yoksa kafasızların aptallıklarını meşrulaştırmaları için verilmiş bir kılıf kesinlikle değildir.
“Şimdiye kadarki sicilinizi göz önüne alarak, henüz ’emre itaatsizlik’ ifadesini hak etmediğinize karar verdim. Bir dahası olmayacak.”
İster müşteri hizmetleri olsun ister askeri prosedürler, standartları bilmeyen insanların yönetmeliği esnetmeye kalkıştıklarında ne tür sapmalar göstereceğini asla bilemezsiniz.
Tanya bunu Tospan’a açıkça izah etmemiş olsa da, Yüzbaşı Thon’un dediklerini sadakatle tekrarlamaktan başka bir işe yaramayan bu aptal papağanı kullanmanın bir yolunu bulmuştu.
Üsteğmen Tospan’ın tek işlevi, kendisine ne söylenirse onu aynen geri gevelemekten ibarettir.
Yani Tanya gibi bir subay ona ne emrederse etsin, tek yapabildiği doğrudan amirinin söylediklerini inatla papağan gibi yinelemekti… Gerekenden fazlasını sorgulamayan böyle bir otomatı kullanmanın yolları elbette vardı, değil mi?
Tıpkı şogi taşları gibi. Bir piyon kritik bir taş olmayabilir ama onun da kendine göre bir kullanım alanı vardır.
“Üsteğmen Tospan sadece tecrübesiz. Bu muharebeden ders çıkarıp olgunlaştıkça, gelecekteki harekâtlarda adını temize çıkarmak için gayret göstereceğinden eminim.”
“Binbaşı Weiss, ona biraz fazla mı müsamaha gösteriyorsunuz? Her neyse, dediklerim geçerlidir. Beklentilerimi bir kez daha boşa çıkarmayın.”
“Emredersiniz komutanım. Elimden geleni yapacağım.”
“Çok güzel. Umarım bundan gereken dersi çıkarırsınız.”
Tospan gerçek patronunun kim olduğunu kavrayabilirse, bu kadarı bile yeterli olacaktır. Bunu yapabilirse onu işe yarar bir biçimde değerlendirebilirim.
İmparatorluk’un insan kaynakları tükeniyor. Genelkurmay’a mensup olmamız, düşük kaliteli kaynaklarla muhatap olma zorunluluğumuzu ortadan kaldırmıyor.
Durumumuzu kabullenmeyi ve elimizdeki malzemeden en iyi şekilde verim almayı öğrenmeliyiz.
“Ayrıca tecrübesizlikten söz açılmışken, Teğmen Wüstemann. Sizden ve büyücü bölüğünüzden büyük bir gelişim bekliyorum. Ama bugünlük sergilediğiniz iyi mücadeleyle yetineceğim.”
Bu açıdan bakıldığında, kaybettiğimiz on kişinin yerine gönderilen Wüstemann ve diğerleri o kadar da berbat birer yedek sayılmazdı.
Diğer taraftan, katıksız bir barışsever olarak Tanya von Degurechaff kederlenmekten kendini alamıyordu. Savaş denilen şey, insan sermayesini korkunç derecede heba ediyordu.
“Ama dürüst olmak gerekirse, amacın yıpratma olduğu bir muharebe insana inanılmaz bir israf gibi geliyor. Bir an önce şu işi bitirip kurtulmak istiyorum.”
Diğer subaylar gülümseyerek komutanlarına katıldılar. Bu çok doğaldı, neticede savaş hiç kimsenin memnuniyetle karşılamayacağı bir riskti.
Neden bilinmez, dünya her zaman askerlerin savaş yanlısı olduğunu düşünür ama bu gerçeklerden fersah fersah uzaktır.
Temel gerçek şudur ki, askerler savaştan nefret eder. Ve en ön cephedeki muharip birliklerde görev yapan subaylar, kendilerini davalarına adamış en ateşli uzmanlar kadar barış özlemi çekerler.
Tanya kendi durumunu düşündüğünde, kendisi kadar tutkulu bir barışseverin mumla aranacağını hesap ediyordu. Savaş denilen bu barbarca kavrama kalbimin en derinlerinden karşıyım.
Bu tüfeği ve bu mücevheri sırf İmparatorluk ile yaptığım sözleşme gereği kavrıyorum.
“Pekala beyler, elinize sağlık. Sıcağı sıcağına bu gerginliğin üstüne rahatlayıp kutlama yapmak zor olabilir ama… Her birliğin kendi zafer kadehini kaldırmasına izin vermek istiyorum.”
Ruhumu adayabilir ve dileğimi tüm kalbimle haykırabilirim.
Dua etmemiz gereken Tanrı’nın ortalıkta görünmediği ve Varlık X mi her ne karıncaysa o kötülüğün cirit attığı bu son derece acımasız gerçeklikte bile…
Umutlara ve hayallere tutunmak önemlidir.
“O halde bir kez daha: Zafere! Ve bu savaşın bir an önce bitmesi umuduna! Şerefe!”
“Şerefe!”

20 EKİM BİRLEŞİK YIL 1926, DOĞU CEPHESİNİN KUZEYDOĞU KESİMİ, SEMENDER MUHAREBE GRUBU GARNİZONU
“Zafere kadeh kaldırmak” söylemesi pek kolay bir şeydi.
Ancak… Tanya kaldığı evdeki yatakta gözlerini açıp kalkarken acı acı gülümsedi.
Reşit olmayanların alkol ve tütün tüketmesi yasaktır. Askeriyede bile bunun bir istisnası yoktur. Yapabileceğiniz tek şey bir iki şeker emmekten ibarettir.
Hepsinden öte, bu henüz gelişmemiş beden uykusuzluğa direnip gece geç saatlere kadar ayakta kalamıyordu. Doğal olarak bu durum, Tanya’nın dün gece de her zamanki gibi makul bir saatte yatağa girdiği anlamına geliyordu.
Fakat erkenden ayrılmasının bir nedeni daha vardı. Başlarında amirleri dikilirken askerler muhtemelen doyasıya eğlenemediklerini hissederlerdi. Görev dışında bile o gergin amir-ast ilişkisini sürdürmenin bir anlamı yoktu.
Tanya, muharebe sonrası içkilerini huzur içinde yudumlamalarına müsaade edecek kadar düşünceliydi. Sonuç olarak epey erken uyanmıştı ama bu oldukça dinlendirici bir uyanıştı.
Yine de diğer herkes muhtemelen geç saatlere kadar içki içmişti. Yaverini ve emir erini uyandırmamak için yataktan sessizce süzülen Tanya, su sürahisine bizzat kendisi uzandı.
Hayır, uzanır gibi oldu diyelim.
Elinin seramiğe temas ettiği an… birdenbire alışılmadık bir soğukluk fark etti.
“Hmm?”
Üşüttü mü diye endişelenip soğuk hava için tasarlanmış yüksek irtifa uçuş paltosunu sırtına geçirdi ve anında daha iyi hissetti.
Belki de sadece hava sıcaklığı düşmüştü. Sabahın erken saati için bile bu soğuk feci şekilde şiddetliydi. Sonbahar için bile fazla soğuktu. Neredeyse uçuş yaptığı anlardaki kadar dondurucuydu.
Yoksa gerçekten hasta mı oluyorum?
Ne olur ne olmaz diye karargâh mutfağına içecek sıcak bir şeyler hazırlatmalı mıyım?
Zihninde bu düşüncelerle Tanya, nöbetçi subayların yanına gitmek üzere evden dışarı adımını attı. İşte tam o anda farkına vardı.
Bir gariplik vardı. Bir şeylerin ters gittiğine dair hücum eden şiddetli bir hisle Tanya olduğu yerde kalakaldı. Bir şeyler değişmişti. Burada olmaması gereken bir şey belirmişti.
Bu… renklerdi.
Renk… dünyanın renginde bir yanlışlık vardı.
Her şey dünkünden farklıydı. Derin bir iç çekişle, tamamen bulutlarla kaplı ve sinir bozucu derecede beyaz olan gökyüzüne baktı.
Bembeyaz. Bu acımasız renk karşısında elinde olmadan donakaldı.
Geriye doğru irkildi, ancak bacağı bir adım geri atmaya yeltenirken iradesini zorlayarak olduğu yerde çakılı kaldı. Önünde soluk, narin ışıltılar dans ediyordu.
Masalsı bir güzelliğe sahiptiler. Şartlar farklı olsaydı, belki de onlar hakkında bir şiir yazabilirdi.
Ancak şu anda onun için katıksız bir korku kütlesinden başka bir şey değildiler.
Bakışlarının sıcaklığıyla onları eritebilecekmişçesine dik dik baktı, fakat ne yazık ki bu mücadeleyi kazanamayacağını kabullenmek zorunda kaldı.
Sıkılmış yumruğu her şeyi anlatıyordu.
Çığlık atabilseydi, atardı.
Kendini duygularına teslim eder ve boğazında düğümlenen o “Şaka mı bu?” haykırışını serbest bırakırdı.
Hava tahminlerini yakından takip etmekteydi.
Evet, meteoroloji ekibi kendilerine iki hafta daha süre garanti etmiş olmasına rağmen, meteoroloji haritalarını talep ediyor ve her gün aksatmadan inceliyordu.
Ama buna rağmen, tüm bunlara rağmen kar mı yağıyordu?
Bu son derece kötü niyetli, muazzam bir hediyeydi. Bu durum, doğunun o görkemli ve en korkunç kışının üzerimize çöktüğü anlamına geliyordu. Her şey karla kaplanacak, karlar eriyip cıvık çamura dönüşecek ve nihayetinde araziyi bataklığa çevirecekti.
En berbat mevsimdi. Orduların hareket kavramından tamamen vazgeçmek zorunda kaldığı ve olduğu yerde kıvranıp durduğu o mevsim.

Tanya gökyüzüne dik dik bakıp mırıldandı: “Fakat gökler yolumuza dikilecek olursa, göklere karşı da zafer kazanırız. Muzaffer olmak zorundayız.”
İmparatorluk Ordusu subayları daha kaç gece titremeden uyuyabilecekti acaba?
Kendini kandırmak kolaydı. Bu kar mevsimsiz bir biçimde erkendi.
Güneşli hava tahminine de tutunabilirdi. Yarın hava açacaktı.
Ama bu anlamsızdı.
Gerçekliği kabullenip bu korkunç durumla yüzleşemezse, o yolun sonu ancak çıkmaz bir sokağa çıkardı. Donmuş bir cesede dönüştükten sonra kemikleri bu kokuşmuş topraklara saçılacaktı.
Bu son derece tatsız bir sondu.
Başka her şey kabuldü, yeter ki bu berbat kader olmasındı.
“… Hayatta kalmalıyım. Hayatta kalıp eve dönmeliyim. Ben de, adamlarım da. O Kış General midir her ne karıncaysa o şerefsize teslim edecek fazladan tek bir personelim bile yok.”
Böylece Tanya bir kez daha Karargâh’a doğru yola koyuldu. O kadar acelesi vardı ki önce hafif tempoda koşmaya başladı, ardından adımlarını tam bir koşuya dönüştürdü. Nöbetçi subaylara seslendi.
Sanırım bu da her zamanki haliydi.
“Kış hazırlıkları ne durumda?!”
Tanya kapıdan fırtına gibi içeri girdiğinde sorusu sabırsızcaydı.
“Soğuk hava teçhizatı açısından, büyücü taburu için yüksek irtifa operasyon üniformalarımız mevcut ancak… Albayım, üzülerek söylüyorum ki tüm Muharebe Grubu’na yetecek kadar teçhizatımız yok…”
“Ben de… tüm Muharebe Grubu’na yetecek teçhizatımız olduğunu hiç sanmıyorum.”
Dün geceki eğlenceye rağmen nöbetçi olan Binbaşı Weiss ve Üsteğmen Serebryakov net yanıtlar verdiler.
“Hmph. Üsteğmen!”
“Emredersiniz komutanım.”
“Tutsakları sorgulayın. Kıyafet tedarikinde çalışmış birini bulun. Tercihen bu bölgenin yakınlarından biri olsun. Onlara kış mevsimi hakkında sorular sorup fikirlerini almak istiyorum.”
“Emin misiniz?”
Serebryakov’un endişelenip bu soruyu sorması mantıklıydı. Bu tür soruların, kışa hazırlanmak için acele ettiğimizi tutsaklara açık etmesi kesinlikle olası bir durumdu.
Fakat Tanya emin bir edayla kararını beyan edebiliyordu. “Tutsaklara bilmelerine gerek olmayan bilgileri verme endişesinden ziyade, kışı atlatmak daha önemlidir.”
Bir saha ordusunun soğuğa karşı önlemlere sahip olup olmaması arasındaki fark ölümcüldü.
“Hava filosu bize bir iyilik borçlu. Memleketten bize sıcak tutacak giysiler getirmelerini sağlayalım.”
“Buna onay veriyorum. Binbaşı Weiss, gerekirse Muharebe Grubu kasasındaki fonları kullanın. Genelkurmay’ın örtülü ödenek fonlarını da kullanabilirsiniz.”
“… Emin misiniz?”
“Elbette.” Tanya kararlılıkla tekrarladı. “O örtülü ödeneklerin ne işe yaradığını sanıyorsunuz? Dönem mezunları buluşmama bilet almak için mi kullansaydım?”
“Ha-ha-ha! Elbisenizi satın almak için falan herhalde.”
“Harbi ya. Bu bembeyaz dans pistinde bir balo verebiliriz.”
Sanki Kış General beni bir baloya davet etmiş gibiydi; bu kar beyazı sahanın üzerindeki gökyüzünde süzülürken plazma sıçratma ihtimali olan mermiler eşliğinde.
“Bok yiyin!” diye çığlık atıp… …çekip gitmek ne harika olurdu.
“Sorumu bağışlayın Albayım ama dans etmeyi biliyor musunuz?”
Serebryakov’un konu dışı sorusuna cevaben Tanya gülümsedi. “Amatörün tekiyim ve şık bir elbise giymediğim sürece bunu gizleyemem. Bu yüzden dansı işini bilen insanlara bırakmakta bir sakınca görmüyorum. Ama muhtemelen kimse nasıl yapılacağını bilmiyor,” diye ekledi Tanya sinirle.
İyi ya da kötü, İmparatorluk Ordusu ulusal savunma varsayımıyla iç hatlar stratejisinde uzmanlaşmıştı.
İmparatorluk çevresinde konuşlandırılan ordunun öngördüğü kış, Norden istisnası dışında aşırı soğuk değildi.
“Her neyse, subayları uyandırın. Zafer kadehlerinden mahmur olmuş olmaları umrumda değil.”
“Dondurucu kar, onları zafer rüyalarından uyandırmak için birebir olacaktır.”
“Bence biraz fazla etkili olabilir…”
“El atmışken, diğer subayların kendi birliklerindeki soğuk hava önlemlerini tartışmalarını sağlayın. Onlara en azından asgari saha operasyon kabiliyetini muhafaza etmelerini söyleyin.”
Böylece toplanan subayların karşısına geçen Tanya, iç çekişlerini bastırarak her zamanki dobralığıyla konuyu açtı.
“Pekala, 203. Hava Büyücü Taburu subayları. Kış muharebeleri hakkındaki görüşlerinizi dinleyelim — tabii tecrübeniz varsa.”
“Doğru bir noktaya değindiniz… Konu kış muharebelerine gelince gerçekten bir sorunumuz var.”
Tanya, Weiss’ın sözlerini başıyla onayladı. Ne yazık ki, burada bulunan tecrübeli gaziler arasında bile kış konusunda uzman bir kimse yoktu.
“Bu doğru. “Eski tecrübelilerimizi bir kenara bırakırsak, Doğu Ordu Grubu’ndan gelenlerin bile kış muharebesi tecrübesi neredeyse hiç yok.”
“Kusura bakmayın ama Doğu Ordu Grubu öteden beri Federasyon’u potansiyel bir düşman olarak gördüğüne göre bir fikriniz olmalı değil mi, Binbaşı Weiss?” Anlaşılan Teğmen Grantz kendini çok bilmiş sanıyordu.
Pekala, genç ve tecrübesiz olunca işler böyle yürüyor sanırım. Korkunç olan şu ki, bunu söyleyen kişi Muharebe Grubumuzun görece tecrübeli üyelerinden biriydi.
Derin bir iç çeken Tanya ve Weiss, aynı şey için endişeleniyor olmalıydı. İşte komutan olmanın ızdırabı buydu. Ya da yöneticilik pozisyonlarının, da denebilir.
“Üzülerek söylüyorum Teğmen, benim bildiğim kış İmparatorluk’un kışıdır.”
Tanya doğrulayarak başını salladı.
“Başka bir deyişle, savunma planımız çoğunlukla sınırlarımızı korumaktan ibaretti. Gerçek bir kar yağışını hesaba katmıyor. Katsaydı bile bu, bulunduğunuz bölgeye bağlı olurdu.”
“Öyle mi?”
“Söyle bakalım Grantz, akademide kış kampı hakkında ne kadar şey öğrendin?”
Weiss, Grantz’ı ikna etmek için onunla laf yarıştırmaya devam etti. Yine de Tanya acı bir şekilde gülümsedi. Grantz’ın kış hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğunu bilmemesi gayet doğaldı.
Hızlandırılmış eğitim programı, İmparatorluk Ordusu Harp Okulunda uzun zamandır standart kural haline gelmişti.
Bir askerin hemen kullanacağı bir şey değilse, akademi bunu sadece kişisel çalışmayı teşvik etmekle sınırlandırıyordu. Kış muharebelerine dair bilgi birikimi kesinlikle en hafife alınan konulardan biriydi. İyisiyle kötüsüyle İmparatorluk kendi topraklarını korumaya odaklanmıştı… Sınır ötesi harekâtlar zihinlerini meşgul etmeye bile değmezdi.
“Eğer Norden’da bir kış geçirmemiş olsaydık, bizim de hiçbir tecrübemiz olmayacaktı.”
“Norden mı?”
Grantz’ın boş bakışları Tanya’ya bir şeyi hatırlattı; tecrübeli bir asker edasına sahip olsa da Grantz aralarına sonradan katılmıştı.
Akademiyi Tanya’dan sonra bitirmişti ve muhtemelen savaş dönemi erken mezuniyet takvimine denk gelmişti.
“Ah, doğru ya, sen Ren Cephesi’nde aramıza katılan gruptaydın. Demek Norden’da hiçbir çatışmaya girmedin, ha?”
“Hayır.” Grantz başını iki yana salladı. Onun için Ren Cephesi, sahadaki ilk eğitim yeriydi. Kuzey Denizi üzerinde uçmuş olsa da tecrübesinin dengesiz olduğu inkâr edilemezdi.
“O halde savaşın başında Norden’da bulunan personelin hazırlık çalışmalarını üstlenmesini sağlasak iyi olacak.”
“Mantıklı. Bunu tecrübeli kişilere bırakmalıyız.”
Elimizden gelen tek şey bu sanırım, diye düşündü Tanya ve işi Weiss’a bırakmaya karar verdi. “Binbaşı Weiss, üzgünüm ama örtülü ödeneğin tamamını harcamanız gerekse bile soğuk hava teçhizatlarını temin etmenizi istiyorum. Destek için Teğmen Grantz ve Teğmen Wüstemann’ı emrinize veriyorum.”
Böylece aynı zamanda bazı astlarını da eğitmiş olacaktı; bir taşla iki kuş.
“Emredersiniz komutanım! Malzemeleri hava büyücü birlikleri için istiyormuş gibi sipariş etmeye çalışacağım.”
“Nasıl isterseniz. Ah, ayrıca hepinizin, astlarınız arasında kış muharebesi veya aşırı sıcaklıklarıyla bilinen bölgelerde tecrübesi olan birileri var mı diye kontrol etmesini istiyorum. Püf noktalarını bilen biri varsa bundan faydalanmak isterim. Diğer birliklerin de aynı şeyi yaptığından emin olun.” Ardından ekledi: “Ayrıca Teğmen Serebryakov, tutsaklar üzerinde bir araştırma yapmanızı emretmiştim… ama bunun ne kadar işe yarayacağından emin değilim. Onların kaynakları ve tecrübeleri temel olarak bizimkilerden farklı. Sadece yaratıcı olmalı ve elimizdekilerle elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız.”
“Anlaşıldı efendim. Hemen gidip araştırmaya başlıyorum.”

20 EKİM, BİRLEŞİK YIL 1926, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI SAVAŞ ODASI
Dışarıya göz attığında tam bir sonbahar havası hâkimdi.
Sonbaharın sonları olmasına rağmen manzara hâlâ rengârenkti. Purodan bir fırt çekip dumanını hafifçe dışarı üflemek için hiç de fena bir mevsim değildi.
“… Berun’un şu havasını cepheye de götürebilseydik keşke,” diye mırıldandı Zettour farkında olmadan.
Berrak bir sonbahar gökyüzü.
Ne yazık ki. Bakışlarını yeniden, Harekât Dairesi subaylarının yüzleri kireç gibi kesilmiş bir hâlde panikle bağrıştığı odanın içine çevirdi.
Sebebi tek bir kelimeden ibaretti.
Kar.
Kar beyazdı ve acımasızdı.
O gün Genelkurmay’daki subaylar, ekmeklerinin beyazlığına bile tahammül edemeyip kahvelerine banıyorlardı.
Bembeyaz ovalar.
Ah, ne kadar harika, ne kadar büyüleyici! Tabii ordumuzun konuşlanmak zorunda olduğu yer olmadığı sürece!
İşte bu yüzden Zettour ve yanındaki kadim dostu, rütbeli subayların feryatlarını dinlemek zorunda kalıyordu.
“Kar mı?! Kar mı yağıyor?!”
“Meteoroloji ekibini bağlayın!”
Öfkeden deliye dönen subaylar evrak çantalarına sarılıyor, telaşla tren sefer çizelgelerinde ve yürüyüş planlarında yapılan değişiklikleri bağırarak duyuruyorlardı.
Hava tahminlerinin patlaması, kara kuvvetleri üzerinde devasa bir etki yarattı.
Genelkurmay, her ihtimale karşı güvenlik marjı bırakıp kışın geçmiş yıllara kıyasla çok daha erken geleceğini öngörmüştü; ancak kışın beklenenden bile erken bastırması adeta ayaklarının altındaki halıyı çekip almıştı.
“Kış muharebesinden kaçınmakta zorlanacağımızı tahmin ediyordum ama… Rudersdorf, bunu biz bile öngöremedik, değil mi?”
“Hiç yoktan patlak verdi.”
Rudersdorf —dostu, suç ortağı ya da sadece bu odanın idaresinden sorumlu adam— öfkeli görünüyordu.
Bu durum, tek bir “kar” kelimesi yüzünden çomak sokulmuş eşek arısı kovanına dönen İmparatorluk Ordusu Genelkurmayının içinde bulunduğu ruh hâlini özetliyordu.
“Birliklerin elinde gerekli teçhizat bile yok. Kışlık malzeme sevkiyatını hızlandırabilir misiniz?”
“Gerekli düzenlemeleri yapmak için zamanla yarışıyoruz. İkmaller önümüzdeki birkaç gün içinde cephedeki birliklere ulaşmaya başlar… fakat sadece demiryolu hattının erişebildiği mesafedeki birliklere.”
Purosunu kül tablasına bastıran Zettour, yorgun bir ifadeyle tavana baktı; kışa hazırlık yapmanın ne kadar kritik olduğunu gayet iyi biliyordu. Bu yüzden en kötü senaryoya hazırlık yapıp kışlık teçhizat üretimini önceden organize etmişti. Üretim hatlarını tam kapasiteyle çalıştırıyordu. Fakat bu malzemeleri tam da şu anda cepheye ulaştırmak zorunda kalacağını tahmin etmemişti.
Bu kritik anda…
Cepheye gönderebilecekleri şeyler taarruzun olmazsa olmazlarıydı: Yakıt ve mühimmat. Bir de Zettour ve Lojistik Dairesi’ndeki herkesin çılgınca bir hazırlık telaşıyla temin ettiği atlar ve yemler.
Ülke içi demiryolu ağının takvimi, kısıtlı taşıma kapasitesini son sınırına kadar zorlayarak büyük bir taarruz için gereken her şeyi ucu ucuna yetiştirecek şekilde zaten haftalık bazda milimetrik olarak planlanmıştı.
Şimdi mühimmat ve gıda gibi hayati sarf malzemelerinin sevkiyatını aksatmadan kışlık teçhizatı cepheye ulaştırmak için bu plan sil baştan mı revize edilecekti?
Dürüst olmak gerekirse, Zettour’un emrindeki Lojistik Dairesi Demiryolu Şubesi’nin kilit subayları akıllarına gelen her türlü küfrü savurup ardından hırsla sefer çizelgelerine sarıldığında durumun vahameti açıkça ortaya çıkıyordu.
Yine de Demiryolu Şubesi’nin işi görece kolaydı.
Harekât Dairesi’ndekilere daha düne kadar “birkaç hafta” süre tanınmışken, bu süre hiçbir uyarı yapılmaksızın bir anda sıfırlanmıştı.
Harekât subayları arasındaki münakaşa giderek daha da sertleşti.
“Merkez gözlemevi bize sürekli sonbaharın ılıman geçeceğini söyleyip duruyordu…”
“Bu bir hata ya da bir tesadüf olamaz mı?!”
Bu züğürt tesellisine verilen yanıt, gerçeklerin her zaman acımasız olduğuna dair inkar edilemez bir kanıttı.
“Gözlemevindekiler havlu attı. Artık kışın gelişini bitmiş bir mesele olarak kabul etmek zorundayız.”
Mırıldanmalar, iç çekişler ve sigaraların öfkeyle kül tablalarına bastırıldığı birkaç saniyelik sessizlik anları yaşandı. Herkes hüsran ve aşikar bir sabırsızlıkla dişlerini sıkıyordu. Odayı boğucu ve kasvetli bir sessizlik kapladı.
“… Kahretsin. Zamanımız bitti. Birlikleri tahliye edin.”
Bu tek bir yorum, odayı adeta benzin dökülmüşçesine patlatmaya yetti.
“Hatlarımız taarruz yüzünden zaten dayanabileceği son sınıra kadar zorlanıyor! Hemen yeniden yapılanmaya gitmeliyiz!”
“Aptal olma! Gerçekten geri çekilmemiz gerektiğini mi söylüyorsun?”
“Alan derinliğini güvenceye almamız lazım. Kısmi bir taarruz ve kısmi bir yeniden yapılanmayla orta yolu bulabiliriz…”
Konuşanların hepsi İmparatorluk’un belkemiği olan kurmay subaylardı.
Bu adamlar, görevlerini yerine getirmek üzere üstün zekâlarıyla tepeden tırnağa eğitilmiş askeri uzmanlardı. Ve İmparatorluk’un kurmaylarının şüphesiz bir benzeri daha yoktu. Net bir sonuca ulaşmaya çalışan bu adamlar fikir ayrılığına düşmek zorunda kalmıştı.
Tabii ki harekat ve strateji konularının farklı bakış açılarına sahip kişiler arasında tartışılması gerektiği söylemeye bile gerek olmayan bir gerçekti.
“Şakanın sırası değil! Ciddi misiniz siz? Cephedeki birliklere çamurlu karda oynamalarını mı söyleyeceksiniz?”
“Öyleyse kar yağana kadar tir tir titreyerek beklemelerini mi söylüyorsun? Kalan azıcık zamanı en iyi şekilde nasıl değerlendireceğimizi düşünsene!”
Hem saldırma hem de mevzileri koruma argümanlarının teorik dayanakları olduğu için tartışma giderek daha da alevleniyor, sesler daha da gerginleşiyordu.
“Zaten hassas olan ikmal hatlarımızı hava durumu gibi güvenilmez bir şeye mi kumar oynayarak riske atacağız?”
“Bu makul bir hesaplama!”
“Nasıl yani?!”
Engin doğu cephesinde konuşlanan birlikleri destekleyen lojistik hatlar akıl almaz derecede hassas ve kırılgandı. Bunu kabullenmek zorunda kalanlar sadece Lojistik Dairesi çalışanları değildi; istemeseler de Harekât Dairesi’ndeki herkes bu gerçeği anlamak zorundaydı.
İkmal hatlarına düzenlenen aralıklı baskınlar…
Personel zayiatı, mühimmat ve diğer malzemeleri taşımanın yükü—durmak bilmeyen bir kanama gibiydi. Hatları daha da genişletmek, zaten sınırlarında çalışan ikmal ağlarına ağır bir yük bindirecekti.
Tek başına bu bile ölümcül olabilirdi… Bu yüzden öngörülemeyen hava koşulları sorunu da eklenince, mevcut mevzileri koruma kararı son derece makuldü.
“Şimdi harekete geçersek hâlâ ilerleyebiliriz! Sevkiyat koşulları kötüleşmeden bu işe bir son verirsek, daha erken kışlamanın önünde hiçbir engel kalmaz.”
Fakat aynı zamanda… şimdi harekete geçerlerse ilerlemek hâlâ mümkündü.
“İlerlememiz gerektiğini mi söylüyorsunuz?! İkmal hatlarının açık kalacağını bile garanti edemezken, doğru dürüst kışlık teçhizatımız olmadan ileri atılmamızı mı söylüyorsunuz?! Ordumuzun nasıl hayatta kalmasını bekliyorsunuz?!”
“Burada tüm gücümüzle saldırmazsak zaman bizden yana olmayacak! Milletler Topluluğu ve Birleşik Devletler ile olanları hatırlayın! Demir tavında dövülür! Başka ne seçeneğimiz var?”
Harekete geçilmesini savunan tarafın haklı olduğu bir nokta vardı. Zaman, İmparatorluk’tan yana işlemiyordu.
Ulusal güçleri tükeniyor, çalışan nüfusları ağır kayıplar veriyordu. Kadınların fabrikalarda çalıştırılması gibi son çare önlemler artık sıradan bir durum haline gelmişti. Ciddi bir mal ve hammadde kıtlığı da baş göstermişti. Karne sistemi yürürlükte olmasına rağmen İmparatorluk’un kaynakları kritik düzeyde az kalmıştı.
“Yani planınız, bu umutsuz kumar uğruna bütün orduyu heder etmek mi?! Geri çekilmezsek ordumuz dağılıp gidecek!”
“Şimdi geri çekilemeyiz! Zafere ne kadar yaklaştığımız hakkında en ufak bir fikriniz var mı?!”
“Şimdi harekete geçersek—şimdi harekete geçersek ilerleyebiliriz! Gelecek yıl takviye edilmiş düşman hatlarını yarabileceğimizden nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?! Bu fırsatı kaçıramayız!”
Ülke, adeta yavaş yavaş işkence görüyormuşçasına zayıflıyordu. İmparatorluk Ordusu hâlâ gücüyle övünse de, uzayan savaşın ağır bedeller ödetmediğini söylemek imkânsızdı.
Bu yüzden birkaç subay özellikle bu acı gerçeğe dikkat çekmek zorundaydı.
“Doğuda ordu zaten eriyip gidiyor!”
“Birlikleri tamamen yıpratma riskiyle karşı karşıyayız! Harekete geçmeyi geciktirmenin bedelini hafife almayın!”
“Birkaç korkak korkularının esiri oldu diye intihar gibi bir taarruzla birliklerimizi yok etmemizi mi söylüyorsunuz? Bu asla söz konusu bile olamaz!”
Çoğunlukla orta rütbeli subaylar arasındaki tartışmanın kızıştığı masanın hemen yanında, odanın arkasındaki sırada oturan ve tütünlerini sessizce tüttüren iki general, bir iç çekişle dumanlarını dışarı üflediler.
Puro izmaritlerini sessizce ezerek söndürme tarzları bile birbirine benziyordu. Korgeneral von Zettour ve Korgeneral von Rudersdorf.
Ancak biri astlarının bu utanç verici davranışından bıkmış bir hâlde alaycı bir şekilde gülümsüyor, diğeri ise dinlemeyecek kadar ilgisiz görünüyordu.
Pekala, bu doğal bir sonuçtu. Her iki general de “kar” kelimesini duydukları anda kendilerini en kötüsüne hazırlamışlardı.
Lojistik Dairesi Başkan Yardımcısı olarak General von Zettour cevabını zaten vermişti. Bu nedenle astlarını tartışmaya teşvik etmesi, yalnızca acımasız bir zihinsel egzersizden ibaretti.
Aynı şey General von Rudersdorf için de geçerliydi. Harekât Dairesi’nin başındaki kişi olarak, gerçekçi önlemleri değerlendirmek için vites değiştirmeleri gerektiğini biliyordu.
Zaman faktörünü kavradıkları için her ikisi de kararlarını derhal vermişlerdi.
Hiçbir faydası olmayacağını bildiği hâlde vardıkları sonuçları orta rütbeli subayların önüne atmanın getirdiği tabloyla karşılaşan Zettour, pişman olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı.
“Yüz ayrı fikir türedi burada.”
Uzun tartışmalardan sonra argümanları yalnızca kişisel görüşlere dönüşmüştü. Başını ağrıtan şey ise işin içindekilerin bunu farkında bile görünmemesiydi.
“Cevabımız doğru olmasa bile tartışmanın zaman kaybı olduğunu ne zaman anlayacaklar acaba?”
“Hmph, Personel Dairesi her seferinde kendilerini kurmay subay olacak kadar zeki sanan bu tipleri seçtiği için böyle oluyor. Çıkmaza girdik. Birlikleri tahliye etmek tek seçeneğimiz. Böylesine kritik bir noktada tereddüt eden herkes ikinci sınıf bir subaydır.”
“Sinir bozucu bir gerçek, değil mi?”
Peh. İşte ağıt yakmak istemek böyle bir şeydi. Seçkin bir grup olmalarına rağmen İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı, kendilerini çok akıllı sanan bu adamlarla doluydu. İnanılır gibi değil… Her iki general de bu durumu tasvip etmiyordu.
Fakat… şunu da eklemek gerekiyordu.
Yiğidi öldürüp hakkını vermek gerekirse, hem General von Zettour hem de General von Rudersdorf, Genelkurmay’daki en yüksek asgari beklentilere sahip olmalarıyla nam salmışlardı.
İmparatorluk Ordusu’nun en üstün zekâlarıyla övünen iki kuzgunu…
Sıradan kurmay subayları neredeyse hiç dikkate almayan bu ikili, kışın gelişinin ne anlama geldiğini çoktan kavramış ve yasını tutmaya başlamışlardı bile.
“Kış çok erken geldi. Bunu öngöremediğimize göre, beceriksizlik suçlamalarına katlanmak ve durumla başa çıkmak zorunda kalacağız.”
“Evet,” diyerek onayladı Zettour ve ardından kendisini endişelendiren bir konuyu sordu. “Peki hatları yeniden düzenledikten sonra yeni bir taarruz başlatacak mıyız?”
Ortada tek bir sorun vardı.
Şimdi tartışmaları gereken şey kıştan sonra ne yapacaklarıydı. Bu noktada Zettour ve Rudersdorf tamamen aynı fikirde değillerdi.
“… İmparatorluk’un başka ne seçeneği var ki? Bu savaşı bitirmenin bir yolunu bulmalıyız. Cephede işler bu kadar kızışmışken, meseleyi aheste aheste müzakerelerle halletme şansımız çok düşük.”
“Gerekirse süreci zamana yayacak bir plan hazırlayabiliriz.”
Zettour, topyekûn savaş teorisinin zaten bu işe yaradığını belirtti. Bizzat kendisinin ve dairesinin sunduğu yıpratmaya dayalı çevreleme teorisi, ağır kayıpların kaçınılmaz olduğunu varsaysa da bunun haricinde oldukça sağlam bir mantığa dayanıyordu.
İmparatorluk’ta güçlü bir mühimmat üretim ağı ve kendine yeten bir ekonomik yapı ortaya çıkmıştı.
Bu yüzden Zettour bundan emindi. “Hâlâ hareket özgürlüğüne sahibiz. Kendi seçeneklerimizi kısıtlamamıza gerek yok. Uzun vadeli bir yıpratma savaşı seçeneğini gözden çıkarmak zorunda değiliz.”
“Mantıksal olarak doğru. Bu yüzden bunu inkar edemem, Zettour.” Purosunu için için tüttüren General von Rudersdorf’un yüz ifadesinde kederli bir şey vardı. “Anlıyorum, fakat…” diye devam etti. “Senin de anladığını biliyorum. İmparatorluk ucu ucuna ayakta durabiliyor. Ve bu da yalnızca topyekûn savaş doktrinimizin disiplini sayesinde mümkün oluyor.”
“Yanlış anlaşılmayı düzeltmeme izin verin General von Rudersdorf. Asgari seviyeyi korumamızın önünde hiçbir engel yok. En azından şimdilik.”
“Bu yalnızca askeri ikmal malzemeleri için geçerli, değil mi?”
“Bunu inkar edemem. Düşen gıda üretimini desteklemek için yapabileceğimiz şeylerin sınırına neredeyse ulaştık. Mühimmat üretiminde hızlı bir artış gördük görmesine ama… kalitenin düşüklüğü beni ümitsizliğe sürüklüyor.” Zettour başıyla onaylayarak muhatabının dile getirdiği acı gerçeği kabul etti.
İmparatorluk’un tarımsal rekoltesini sağlayan ana iş gücünün büyük bir kısmı yoktu; diğer kritik mesele ise ordunun normalde tarlada kullanılan tüm atlara el koymuş olmasıydı.
İkmal taşımada kullandıkları atları toplayan bizzat Lojistik Dairesi’nin kendisi olduğu için Zettour, ülke tarımına ne kadar ağır bir darbe vurduklarının acı bir şekilde farkındaydı.
Dürüst olmak gerekirse, etkileri beklediğinden çok daha vahimdi. Bir bakıma, sabah akşam şalgam yemek zorunda kalmaları kendi hatalarının bir sonucuydu.
“Uzun bir savaş beklemek ile uzun bir savaş temenni etmek farklı şeylerdir. Güçlü yönlerimizden yararlanarak harekat düzeyinde bir yarma harekâtı denememiz gerektiğini düşünüyoruz.”
“Ve ben de bunu inkar etmiyorum, Rudersdorf. Ama sen de anlıyorsun, değil mi? Bu çok büyük bir kumar.”
“Lanet olsun beceriksizliğime. İmparatorluk tarihinin bu denli büyük bir olayı için kumar oynamak zorunda kalmaktan nefret ediyorum,” diye mırıldandı.
Sesindeki her zamanki coşkuya kıyasla kulağa çok zayıf geliyordu. Bana böyle titrek bir cevap verecektin, en başından benimle istişare etmeliydin…
“… Hmm. Pekala, gerekirse gelip benimle konuşursun. Ama önce General Kış’a karşı hazırlanmakla işe başlamalıyız.”
“Ah, baş belası General Kış.”
Zamanlama tamamen yanlıştı.
Ordunun planladığı şekilde bir taarruz umut edemezlerdi. Bu nedenle doğu cephesi geçici bir süreliğine, en kibar tabirle bir durgunluk dönemine girecekti. Kaba bir ifadeyle söylemek gerekirse… Federasyon’a toparlanması için zaman vermiş olacaklardı. Bu son derece sinir bozucuydu, fakat doğa güçleriyle savaşmak için yapabilecekleri hiçbir şey yoktu.
Kıştan sonraki harekât hakkında hiçbir tahminde bulunamamak çileden çıkarıcıydı. Üstelik kış boyunca nasıl bir zayiat vereceklerini kestirmek de imkânsızdı.
Böylesine belirsiz koşullar altında bir strateji geliştirmek… tamamen görülmemiş bir şeydi. Ellerinde ne olacağını bile bilmezken geleceğe dair nasıl bir plan yapabilirlerdi ki?
Yine de… General von Zettour fikrini yeniden gözden geçirdi. Sonsuz sayıda değişken var. Fakat bunlardan birini bile netleştirebilirsek, onu sağlama almak hiç de fena bir fikir değil.
“Bu noktada, neye mal olursa olsun o teklifi Yüksek Komuta Kademesi’nin önüne koyacağım.”
Albay von Degurechaff’ın önerisi sayesinde aklına gelen “özerklik” planından bahsediyordu.
Albay von Lergen’i pestili çıkana kadar çalıştırmıştı; ancak Lergen’in bağlantılarını kullanan siyasi hamleler ve bunun getirdiği büyük risk ile şans faktörü kabul edildikten sonra sonuç almaya başlıyordu.
Somut bir şeydi bu—Zettour işin içinde bir şeyler olduğunu hissedebiliyordu.
“Özerklik planı mı? Verimli göründüğüne katılıyorum ama—”
“Laf kalabalığını bırak, Rudersdorf! Dinle…” Evrensel bir gerçeği açıklıyormuşçasına fikrini son derece basit bir şekilde dile getirdi. “Yanı başımızda düşman bir ülke olmasındansa, düşmanımızla dost olmayan bir ülkenin bulunması daha iyidir.”
“Ona şüphe yok.”
“Tarafsız bir ülke ise çok daha iyi olur.”
“Elbette. Mantıklı.”
“Bu durumda,” diye tamamladı Zettour haince bir plan öneriyormuşçasına, “İmparatorluk için en iyisi, çıkarları bizimle örtüşen dost bir ülke olacaktır.”
“Ebelik falan yapmaya mı niyetlisin? Fevkalade takdire şayan…” Dostu gülümsedi, Zettour da ona karşılık verdi.
Aynaya bakmıyordu ama emindi…
Benim— Bizim yüzümüz kim bilir ne kadar hilekâr görünüyordur. Bu düşünce bir anda zihninden geçiverdi. Ama ne çıkardı ki?
“Gerekirse buna itiraz etmem. Hatta bu kutlu olayın gerçekleşeceği yeri bile hazırladım. Vaftiz ebeveynlerini muhtemelen ben seçeceğim. Vaftiz töreninin planları şimdiden hazır. Geriye sadece hükümetin bunu tanıması kalıyor, böylece yükümüz bir nebze olsun hafifleyecektir.”
“Yani yeni doğan bir bebeğin yetişkin bir adam gibi bizim tarafımızda çalışacağını mı söylüyorsun?” Rudersdorf bu ihtimali gülünç bulmuş gibi alayla güldü, fakat Zettour onun havasını ustalıkla söndürdü.
“Dinle dostum. Küçük bir kız çocuğu bile bu savaşta işe yaradı. Bebeklerin ve henüz yürümeye başlayan çocukların da elbet bir kullanım alanı vardır. En azından bizi kurşunlardan koruyan birer kalkan olurlar.”
“Hayatımda duyduğum en berbat argüman bu.”
“Şüphesiz öyle. Son derece aşağılık bir düşünce ve ben de bunun gayet farkındayım. Yine de,” diye devam etti Zettour, “erdemli tabiatıma rağmen bu teşkilatın oldukça kötücül bir üyesiyim ve bu sıfatla, üzerime düşen görevi gerektiği gibi yerine getireceğim. Bize izin verilen tek şey—hayır, Genelkurmay subayları olarak hepimizin yapmaya izni olan tek şey, görevlerimize adanmaktır.”
Kılıçlarını vatanlarına, İmparatorluk’a adamışlardı. Göreve başladıkları o gün, ülkeye veya imparatorluk hanedanına zarar vermek isteyen herkese karşı onu koruyacaklarına ant içmişlerdi.
Öyleyse, eğer vatan bunu gerekli görüyorsa…
Biz de Genelkurmay subayları olarak ne kadar gaddarlaşmamız gerekiyorsa o kadar gaddarlaşmayalım mı?
General von Zettour etrafına kasvetli bir kararlılık atmosferi yaymaya başlamıştı ki, bir an için kadim dostunun gür kahkahasıyla irkildi.
“Ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha!”
“Yanlış bir şey mi söyledim?”
“Hayır, teoride son derece haklısın. Ama öyle komik bir yanlış anlaşılma içindesin ki kendimi tutamadım.”
“Bir yanlış anlaşılma mı?”
“Bizim sevgili Genelkurmay’ımızın kurmay subayları neyleriyle ünlüdür?”
Dostunun yüzündeki neşeli gülümseme aynı zamanda soğuk bir alay barındırıyordu. Fakat zihnine bundan daha mantıklı gelen bir şeyi çok az duymuştu.
“Pekâlâ, harika kişilikleriyle olmadığı kesin.”
“Açık konuşalım. Namımızın dört bir yana kaçık, çetin ve kurnaz adamlar olarak yayılması gerekmez mi?”
“Ha-ha-ha-ha-ha! Evet, elbette haklısın.” Demek çoktan o noktaya geldik, ha? “Her birimiz makul adamlar gibi görünüyoruz ama hepimiz mantıksız olmak zorundayız. Yapmamız gereken tek şey, yapılması gerekeni yapmak için kaba kuvvet kullanmaktan ibaret.”
Kutunun kapağı en başından beri açıktı.
Demek cehennem bizim ellerimizle yeni cehennemler mi doğuracak?
Lanet olsun.
Onun çizdiği bu geleceği kabullenmek öyle kolay ki.

