
15 EYLÜL 1926, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
Albay Tanya von Degurechaff, Genelkurmay Başkanlığına girdiği an, randevusu olan Korgeneral von Zettour’un makam odasına doğru dosdoğru ilerler.
İnsaflı bir değerlendirmeyle bile adımlarının hafif olduğu söylenemezdi. Elbette doğudan başkente kadar katettiği uzun mesafeli uçuş yorucuydu. Ancak nakliye uçakları arasında aktarma yapmanın ve yolculuğun bir kısmını bizzat uçarak tamamlamanın getirdiği fiziksel yorgunluk, yıpranmış zihinsel durumunun yanında hiçbir şeydi.
Pencerenin dışında gökyüzü bulutlarla kaplıydı.
Eğer Varlık X ipleri kötü niyetle oynatıyorsa, içinde bulunduğumuz durumu dehşet verici derecede iyi kavramış demekti.
Gökyüzünün böyle olmasından nefret ediyordum. Zihinsel durumumu fazlasıyla isabetli yansıtıyordu.
Ama eğer gökyüzü şu anki duygularımı temsil ediyorsa, o zaman hava açacak mıydı?
O gün nihayet gelecek miydi?
Hayır, bu yakınmaları bir kenara bırakmalıyım.
Albay Tanya von Degurechaff, hatasını derin bir utanç kaynağı olan bir hakikat olarak kabul etmek zorundaydı. Bu utanç verici ve tam anlamıyla vahim bir hataydı, fakat bunu saklamaktan kaçınırdı.
Sadece gerçekten beceriksiz olan insanlar hatalarını gizlerdi.
Umutsuz bir budala. İşe yaramaz devasa bir çöp. Kurşuna dizilmek bile yeterli bir ceza sayılmazdı. Hangi kelimeleri seçersem seçeyim, yetersiz kalıyordu.
Kazalar, küçük hataların defalarca üzerinin örtülmesiyle meydana gelirdi. Küçük hataları gizleyen bir organizasyon, en nihayetinde saklanamayacak kadar devasa bir felaketle mahvolurdu.
İnsanoğlu hata yapan bir yaratıktır.
Hatanızı kabul etmezseniz, o hata sizi ezer geçer.
İşte bu yüzden, daha doğrusu “dolayısıyla…” Hatalarını gizleyen aptallarla baş etmenin tek yolu onları vurmaktır. Beceri yoksunu çalışanları vurmayı gerçekten çok isterdim ama hatalarını gizleyen aptalların kesinlikle vurulması gerekir.
Bu, aşikâr bir hakikattir.
Bir özdeyiş ya da ilke olmaktan ziyade, toplumun edindiği tecrübeler aracılığıyla insanlığın ispatladığı bir gerçektir.
Mükemmel olmasa da modern bir zihniyete sahibim. Hatasını saklayan o beceriksiz olmaktansa, hatasını rapor eden beceriksiz olmak zorundayım.
Dolayısıyla, Yarbay Tanya von Degurechaff utanç duysa bile, başarısızlığını telafi etmek mecburiyetindeydi.
“Açık konuşacağım Komutanım. Çok fazla insan öldürdük. Neyse ki… politika değiştirmekten vazgeçeceğimiz kadar geç kalmış sayılmayız.”
“Topyatun savaşın, düşmanın ceset yığınının ağırlığıyla kazanıldığına inanıyordum.”
Haklıydı.
General von Zettour’un topyatun savaş anlayışı tamamen doğruydu. Düşman cesetlerini üst üste yığmaktan daha iyi bir strateji yoktu.
Ancak önermeler değişirse, doğru cevap da değişirdi. İşte bu yüzden keşfettiği hatayı rapor etmek zorundaydı.
“Dediğiniz gibi, efendim. Fakat düşmanlarımızın sayısını kelimelerle azaltmanın, kurşun kullanmaktan daha ucuz olduğuna inanıyorum.”
Eğer biri düşmansa, onu öldürmekten başka yapacak bir şey yoktur. Ama bu durum ancak gerçekten düşmansalar geçerlidir.
İyisiyle kötüsüyle Tanya verimliliğe ve rasyonelleştirmeye düşkündü. Daha düşük maliyetli bir seçenek varsa, doğru olan oydu.
“Anavatanın kaynak durumunu ve üretim kapasitesi meselelerini göz önünde bulundurmamız gerek. Rastgele kurşun yağdırma alışkanlığımızı yeniden gözden geçirmeliyiz.”
Kelimeler, lojistik açısından kurşunlara kıyasla çok daha hafif bir yüktür.
Böl ve yönet.
Bu ulu ilkeyi destekleyen ilk şey kelimelerdir.
Kelimeler, dil, isimler ve propaganda; sadece spora ve savaşa meraklı o çay delisi tiplerin sömürge yönetiminde kritik bir rol oynamıştı, değil mi?
“Anavatandan göndermek zorunda kalmayacaksak, şüphesiz daha ucuza gelecektir.”
Tek bir kurşunun üretilmesine giden emek ve malzeme ile bunun cepheye taşınma maliyetleri düşünüldüğünde, hazırlık yapmak için bu doğru bir yaklaşımdı.
Lojistik perspektifinden bakıldığında, Korgeneral Hans von Zettour, Tanya’nın fikrini makul buluyordu.
“Fakat Albay. Buradaki mesele yalnızca maliyet değil, aynı zamanda kullanışlılıktır.”
Sonuç alma beklentisi ön şartıyla tabii.
“Kullanışlılık mı, Komutanım?”
“Kurşunların fiziksel bir işlevi vardır. İdeolojik argümanlar kırsalda pek etkili olamadı—Genelkurmay ve Yüksek Komuta birlikte çalışmış olsa bile.”
Düzgün bir askerin düşman Federasyon’un arasına nifak sokmak istemesi son derece doğaldı. Aksini istememek tuhaf olurdu.
İmparatorluk Ordusu, hassas bir şiddet mekanizmasıdır.
Söz konusu savaş yürütmek olduğunda İmparatorluk işini son derece sıkı tutar. Bu doğrultuda, Genelkurmay ilk aşamalardan itibaren pasifikasyon çalışmalarına odaklanmıştı. General von Zettour bile bizzat psikolojik harp üzerine bir çalışma emretmiş ve sonuçları incelemişti.
Dürüst olmak gerekirse ortada hiçbir sonuç yoktu. En ufak bir başarı elde edememiştik. İşte bu yüzden Tanya’nın nereden geldiğini anladığını kabul etmekle birlikte Zettour şöyle ilan eder: “Açıkçası savaş zamanında Logos susar.”
“Komutanım, hukukun aksine Logos’un savaş zamanında sesinin duyulabileceğini düşünmüyor musunuz?”
“… Teoride belki öyle ama bilirsin ya…” Bir sonraki sözünü onaylama olarak nitelendirmek zordu. “Sana dürüst olmak gerekirse, savaş başladıktan hemen sonra anavatanda kullandığımız anti-Komünist pasifikasyon programının aynısını başlattık ama… Hiçbir sonuç alamadık. Belki bir araştırma konusu olarak değerlendirilebilir ancak pratik bir seçenek sayılmaya henüz hazır değil.”
Logos; kelimeler, mantık, akıl yürütme. Dehşet vericiydi ama Zettour bunların bir meyve vermediğini belirterek başını iki yana sallıyordu.
“Anti-Komünist pasifikasyon faaliyetleri mi, komutanım?”
Bu sözler, kelimeler bir silah olmasına rağmen mükemmel olmaktan çok uzak olduğunu gösteriyordu. Ahhh. Tanya iç çekerek konuşmaya başlar.
Bu vahim bir yanlış anlaşılma.
Kelime denen silah eksiksizdir. Hayır, hatta savaşta rüştünü ispatladığını bile beyan edebilir.
İmparatorluk Ordusu ve Genelkurmay Başkanlığı, üstün zekâları yüzünden bunu kavramakta başarısız oluyor. Zeki insanlar, üstün zekâları nedeniyle sık sık bu yanılgının kurbanı olurlar. Makul biri olduğunuz için sizi ağına düşüren illüzyonlar son derece sinsidir.
Kitabi bilgilerin çoğu zaman bir fanteziden ibaret olduğunu fark ettim; çünkü zeki ve makul bir insan, onları yine kendisi gibi makul bireyleri düşünerek kaleme almıştır. Oysa insanoğlu genelde makul olmanın adeta tam zıddıdır.
“Evet. İnisiyatifi Askerî İnzibat üstlenmiş durumda. İlgileniyorsan, doğrulama sonuçlarını sana sunabilirim.”
“General von Zettour, tam da bu durumun bizim önyargımız olduğunu öngörüyorum. Lütfen bu anti-Komünist pasifikasyon faaliyetlerini doğrudan çöpe atın,” diye sessizce beyan eder Tanya; başlangıçta kendisinin de anti-Komünist bakış açısının bir esiri olmuş olması canını hafifçe yaksa da.
Elbette yakıyor.
Neticede kendisi de Komünistlerle karşı karşıya olduklarından o kadar emindi ki bunu aşikâr bir gerçek kabul etmişti. Oysa derin bir şüphecilikle yaklaşmalı ve her şey için kanıt talep etmeliydi.
Evet; aksiyomları, aşikâr önermeleri ve benzerlerini yalnızca birer varsayım olarak ele almak şarttır.
Düşmanlarımızın Komünist olduğunu varsayma cehaletinde bulunduk. Gerçekte tek bir düşman askeri bile Komünizme ciddiyetle inandığına dair en ufak bir emare göstermiş değil. Bu bir çelişki.
Daha yakından gözlemlemeli ve durumu fark etmeliydik. Varsayımlarımızın gözlerimizi kör etmesine izin vermenin bedeli, zaten devasa olan bir hata için son derece ağırdır.
Ama artık çözdüm.
Dolayısıyla rasyonel bir varlık olarak üzerime düşen bir görev var. Kanıtlanmamış aksiyom ile gerçeklikte meydana gelen çelişki bağdaştırılmalıdır.
“İdeolojinin zerre kadar önemi olduğunu düşünmüyorum.”
Zettour onu açıklamaya teşvik ederken gözlerinde şaşkın bir ifade vardır.
“Önemli olan mantık değil Komutanım, halkın duygularıdır.”
Bir silah olarak kelimeler tıpkı kurşunlar gibi iş görür. Hedefin olmadığı bir yere ateş etmek değerli kaynakların israfından başka bir şey değildir.
Bir şiddet aygıtı, silahlarını etkin bir şekilde kullanmalıdır.
“Pasifikasyon çalışmalarımız bize olan düşmanlıklarını törpüleyen bir şey değil, onları bölen bir şey olmalı.”
“Bu savaşı ayakta tutan şeyin ideoloji olmadığını mı söylüyorsun?”
“Kesinlikle. Düşmanın ana dayanağı, ideoloji kılığına girmiş milliyetçiliktir. İdeolojilerini eleştirerek hedefi ıskalıyoruz, bu yüzden şu an bir sonuç alamıyor olmamız son derece mantıklı.”
Sahada gördüklerinden yola çıkan Tanya, ideolojiye dayalı saldırıları boşa atılmış kurşunlar olarak görüp bunlardan vazgeçmiştir. Çözülemeyen bir çelişkiyle karşı karşıyaysanız, bu neredeyse kesinlikle önermelerinizdeki bir sorundan kaynaklanıyordur.
Varsayımlarınızı üzerine bina ettiğiniz temel yanlışsa, utanç verici de olsa hatanızı kabul etmek zorundasınızdır.
Çürük bir temelin üzerine düzgün bir yapı inşa edebilmeyi neden bekleyesiniz ki? Modern zihniyetim ve rasyonelliğim üzerine yemin ederim ki, sırf bir mazoşist gibi beceriksizliğimi sergilemek uğruna çürük bir bina inşa etmeye katlanamazdım. Benim gibi makul bir insan için bu, kesinlikle katlanılamaz bir ızdırap olurdu.
İşte bu yüzden Tanya utancını sineye çekip üstüne durumu açıklamak zorundadır.
“Tek umudumuz Komünistleri geri kalanlardan ayırt etmektir. Düşmanı boş boş Komünist olarak görmeye devam ederek bu işin içinden çıkamayız.”
“Yani böl ve yönet, öyle mi?”
“Yönetmek mi? Komutanım, bu şaka biraz fazla olmadı mı? İmparatorluk neden durduk yere idareyi üstlenmek zorunda kalsın ki?”
İdari hizmetler doğaları gereği kâr getiren bir sektör değildir.
Ancak işgal altındaki bir bölgede, askerî hükümetin toplumsal düzenin asgari düzeyde korunması, altyapının işletilmesi ve benzeri şeyleri yürütmesi gerektiği doğrudur.
Tanya şimdiye kadar bu tür şeyleri zorunlu maliyetler olarak ucu ucuna kabul etmişti. Serbest piyasa fonksiyonlarının felç olduğu bir olağanüstü hâl yaşandığını itiraf etmek canını sıksa da, bakım ve idarenin bu yüzden gerekli olduğunu anlıyordu.
Ancak, diye kararlılıkla ekler.
Bizzat yönetmek söz konusu bile olamaz. Askerî hükümet kanalıyla yönetim, halihazırda teşkilatımızın üzerine aşırı bir yük bindirmektedir. Yönetmek mi?! Bunu yapmaya kalkışırsak ordu dağılıp gider. Oradan sonrası, eksik personelle çalışan etik dışı bir şirkete dönüşmeye giden kestirme bir yoldur.
“General von Zettour, eğer yönetmeye çalışırsak askerî teşkilatımız daha savaşamadan yorgunluktan çöker. İhtiyacımız olan şey, işi dış kaynak kullanımıyla devredebileceğimiz harika bir dosttur.”
İmparatorluk’un idareyi üstlenmesine kesinlikle hiçbir gerek yok. Herkes bildiği işi yapmalı; insan kaynakları yönetimi optimize edilmelidir.
“… Söylediğin ilginç bir şey fakat ne yazık ki İmparatorluk’un pek fazla dostu yok.”
“O hâlde biz de birkaç tane ediniriz.”
“Yaşlandığın zaman bu o kadar kolay olmuyor.”
Bu can sıkıcı sorunlar ayağımıza bağ olmaya devam ediyor. Bunca tarihsel yük işleri zorlaştırırken, dostane devlet ilişkileri kurma derdine düşmek için biraz geç kalındı.
Öte yandan sanırım eldeki koşulları kullanmanın sıklıkla alternatif yolları bulunur. Bir şeyin işe yaramaz olduğuna ikna olmuş olabilirsiniz ama bakış açınızı değiştirirseniz bir yol bulursunuz. Zehir bile nasıl kullanıldığına bağlı olarak ilaca dönüşebilir.
Doğum kusurlarına yol açan son derece zararlı talidomit ilacı bile belirli hastalıklara karşı etkiliydi. İşte tam da bu yüzden… Tanya kendine güvenen bir edayla devam eder: “Fakat güven ve başarı elde edersek, belki yeni biriyle tanışabiliriz. Yeni bir dost edinmemizin mümkün olduğunu düşünmüyor musunuz?”
“Nasıl yani?”
“Eski düşmanların sunduğu kaynaklar elimizde yok mu?”
Diplomaside bir söz vardır: Düşmanımın düşmanı dostumdur. Bu durum yalnızca çıkarlarınızın örtüştüğü anlamına gelse bile, örtüşen çıkarlar iki ülkenin dost olması için yeterli bir nedendir.
“İmparatorluk’un geleneksel uluslararası ilişkileri göz önüne alındığında, Federasyon’un bir düşman olduğundan kimsenin şüphesi yok. Dolayısıyla, Federasyon bünyesindeki rejim karşıtı unsurlarla dostluklar geliştirmemiz mümkün olabilir.”
“Federasyon çok uluslu bir devlet, ancak… içindeki ayrılıkçılarla dayanışma kurmaya çalışmamız gerektiğini mi savunuyorsunuz?”
“Evet, Orgeneralim.”
“Mantığınızı anlıyorum Albay, fakat mesele ders kitaplarında yazanları sahada uygulayıp uygulayamayacağımızdır.”
Tanya anladığını belirterek başını sallar. Zettour’un dediklerinden bağımsız olarak, ders kitaplarının yalnızca belirli koşullar altında olası tek bir yanıt sunduğunu gayet iyi bilmektedir.
Ders kitabını harfiyen takip ederek yalnızca okulda not alırsınız.
Cepheye adım attığınız andan itibaren sahanın sizden beklediği tek şey ise sonuçtur. Ders kitabına uygun davrandığı için suçsuz olduğunu iddia ederek sızlanan her aptala okkalı bir tekme savurmak gerekir.
“Şüphesiz Federasyon bizim düşmanımız. Fakat birinin düşmanımızın düşmanı olması, onu otomatikman bizim müttefikimiz yapmaz.”
Tanya hak vermek zorundadır; Orgeneral haklıdır. Ortak bir düşmana sahip olsanız bile, dayanışma sağlayıp sağlayamayacağınız sorusunun baki kalması son derece mantıklıdır.
Zettour iç çekerek devam eder: “Nihayetinde, ayrılıkçılar bizimle Federasyon yetkilileri arasında bir ayrım gözetiyor gibi bile görünmüyor.”
Doğru, bu son derece önemli bir husustur.
Ve gerçekte, ilerleyen İmparatorluk Ordusu’na yerel halkla çatışmaktan mümkün olduğunca kaçınması emredilmiştir, ancak… birlikler pek çok hata yapmıştır. Askerî İnzibat’ın (Feldgendarmerie) nasıl işlediğini gören Tanya, sebebini kolayca anlayabilmektedir.
“Bunun sebebi oldukça basit. Orgeneralim, bizler silahlı yabancılardan başka bir şey değiliz. Aracılık edebilecek kimse olmadığında sorun çıkması kaçınılmazdır.”
Onlarla konuşabilecek birine sahip olma hususunda İmparatorluk umutsuz bir durumdadır. Güvenebileceğimiz bir aracı, bir müzakereci veya en azından iletişimi kolaylaştıracak bir mütercim… Bölgeye böyle birileriyle girmeliydik. Fakat şu anda bu alanda ciddi bir eksiklik yaşıyoruz.
“Yatıştırma stratejimiz söz konusu olduğunda, dil konusunda treni tamamen kaçırmış durumdayız.” Bunca şeyin arasında… Tanya durumlarını acı bir şekilde tartar.
İmparatorluk Ordusu’nda şu anda sahadaki insanlarla diyalog kurabilecek tek bir kişi dahi yoktur. Dışişleri Bakanlığı’ndan alelacele birilerini çekme aşamasındayız, ancak savaş alanına birkaç kez ayak basmış birini bulabilirsek şanslı sayılırız. Müzakere yürütebilecek birine gelince, nereye bakmamız gerektiğini bile henüz yeni düşünmeye başlıyoruz.
“Yine de subayların Federasyon’un resmî dilini konuşabilmesi gerekir.”
“Evet Orgeneralim, belirttiğiniz üzere… Federasyon dilinden biraz nasibimizi aldık, fakat…”
Tanya vahim gerçeğin farkındadır. Federasyon’daki rejim karşıtı unsurlar için resmî dil, düşmanın dilinden başka bir şey değildir.
“Orgeneralim, müttefiklerimizle düşmanın diliyle konuşuyoruz. Bu tam bir basiretsizlik.”
“… Resmî dili kullanmamamız gerektiğini mi söylüyorsunuz?”
Tanya kasvetli bir ruh haliyle başını sallayarak onaylar.
Rejim karşıtı unsurların etnik dillerini konuşan mütercimler istemektedir; ancak bunun ne kadar mümkün olduğunu Serebryakov’a araştırttığı için gayet iyi bilmektedir.
Bu dillerde uzmanlaşmış kişiler muhtemelen İmparatorluk üniversitelerindeki profesörlerdir. Azınlık dilleri, dilbilim uzmanlarının incelediği alanlardan yalnızca biridir. Bir gecede sistematik bir dil eğitimi programı oluşturamazlar. Kısacası, ordunun bu insanlarla konuşabilir hale gelmesi umutsuz derecede uzun zaman alacaktır.
“Demek temel iç hatlar stratejimiz sebebiyle yabancı topraklarda sefer düzenlemeyi öngörmemiş olmamız, İmparatorluk Ordusu’nda yapısal bir zafiyet yarattı.”
“Açıkçası, uzun süredir uyguladığımız savunma stratejimizin bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Mesele iç hatlar stratejisinin kendisi değil. Bu sorunların çoğunun temel nedeni, stratejimizi sonuna kadar sürdürmeyip sınırın ötesine birlik göndermiş olmamızdır.” Tanya gerçeği dile getirir. “En azından iç hatlar stratejisi etkisini kanıtlamaya devam edecektir.”
“Pekala Albay von Degurechaff. Peki planımız nedir?”
“Görevimiz nettir. İster istemez, yurt dışına asker konuşlandırma hususunda yetkinlik kazanmalıyız. Ayrıca askerî yönetimle işgal konusuna gelince, durumu bir an önce iyileştirmeli ve işgal altındaki topraklarımızda yeni dostlar aramalıyız.”
Tanya çok şey talep ettiğinin farkında değil değildir.
İster bir kukla yönetim kurmak ister dost bir gücü desteklemek istesinler, kilit aktör ortada yoksa plan daha başlamadan yatacaktır.
“Albay von Degurechaff. İmparatorluk Ordusu ile iş birliği yapmaya istekli insanların ne kadar az olduğunu biliyorsunuz. Bu koşullar altında doğru kişiyi bulabileceğinizi düşünüyor musunuz?”
“Bunun mümkün olduğuna inanıyorum.”
Zettour açıklaması için ona işaret eder.
Belki de üzerine derinlemesine kafa yormasının bir ürünüdür? Gözleri son derece bilge bir ifadeyle, kırpmadan ona kilitlenmiştir.
Bu yüzden Tanya mantık çerçevesinde devam eder.
“Orgeneral von Zettour, işgal altındaki bölgelerin sakinleriyle şimdiden sorunlar yaşadığımız doğrudur. Sonuç olarak, onlar da bir nebze kan arzusu ve nefretle dolular, ancak… bizi kıyaslayabilecekleri birileri var.”
“Bizi kıyaslayabilecekleri birileri mi?”
“Federasyon hükümeti. Açıkçası, acımasız Komünistler ile şiddet yanlısı İmparatorluk Ordusu arasında bir seçim yapmak gerekirse, halkın ikinciyi seçecek kadar sağduyulu olduğuna inanıyorum.”
“Demek radikal düşünüyorsun.” Pekala, diyelim ki onlarla güçlerimizi birleştirmeyi başardık. İşgal yöntemimizin yerel güçlerden yararlanmak olması gerektiğini mi söylüyorsunuz?”
“Evet.” Tanya başıyla onaylar; Zettour ise kızın sözlerini tartarcasına derin bir sessizliğe bürünür, ardından bunun zor olacağını belirtmek ister gibi başını sallar.
“Açıkçası ben bir avantaj göremiyorum. Size cephe gerisinde lojistiğin işlemesini sağlayan biri olarak kendi görüşümü sunayım. Birinin dost mu yoksa düşman mı olduğundan emin değilsek, bir bakıma onunla düşmanmış gibi muhatap olmak çok daha kolaydır.”
Bu görüş karşısında Tanya’nın yapabileceği tek şey iç çekmektir. Bunu bir aptal cehaletinden ötürü dile getiriyor olsaydı, saçma bulup gülüp geçebilirdi.
İç çekmesinin sebebi ise son derece basittir.
“Haklı bir noktaya değiniyorsunuz, ancak dost mu yoksa düşman mı oldukları meselesine gelirsek, onlar kesinlikle dostumuzdur.”
Orgeneral von Zettour bir stratejisttir ve bir aptalın tam zıttıdır.
Harekât alanını gayet iyi anlayan, lojistik işlerine son derece hâkim ve hatta Personel Dairesi’nin önde gelen ismi olarak hükümet ile ordu arasındaki ilişkileri yürütmekle meşgul olan ulu bir adamdır. Ona her bakımdan ordu taraftarı olan veya her türlü kaba kuvveti savunan adamlardan biri diyemezsiniz; ne olursa olsun kendisi, Berun’da subaylar ile devlet memurları arasındaki münakaşaları uzlaşmaya vardırabilen ender kişilerdendir.
Böylesine yetkin bir adam bile tam bir soğukkanlılıkla yanlış olduğunu belirtmek zorunda kaldığım şeyler mi söylüyor?
İmparatorluk Ordusu’nun paradigması bu derece sorunlu mu?
“Ne…? Albay von Degurechaff. Sana bir şeyi dikkat çekmek zorunda kalacağım bir günün geleceğini hiç düşünmezdim. Sahadaki Askerî İnzibat’tan gelen dağ gibi rapor var. Hangisini istersen oku.”
“Dostu düşmandan ayıramayan o adamlardan mı bahsediyorsunuz?”
“Evet.”
Bu durum tam da insanı çileden çıkaracak türden bir şeydir.
Sebebi ise basittir. Hatalar birbirine karıştırılmaktadır. Orgeneral von Zettour’un vardığı sonuç, yerine oturmayan bulmaca parçaları yüzünden çaresizce çarpıtılmıştır.
“Orgeneralim, sizinle açık konuşacağım. Askerî İnzibat’taki inzibatların çoğu Federasyon’un resmî dilini bile konuşamıyor. Tüm varsayım hataları, önyargıları ve güvenilmez tercümelere bel bağlamaları, hezeyan olarak adlandırılabilecek büyük bir yanlış anlaşılmayla sonuçlandı.”
“… Devam et.”
“Bu durumu düzene sokmamız gerekiyor. İhtiyacımız olan şey, dost ile düşman arasındaki farkı ayırt edebilmektir. Federasyon içindeki etnik azınlıkların büyük çoğunluğu Komünist Parti’ye karşı bize olduğundan çok daha düşmanca hisler besliyor. Bir ittifak kurmanın imkânsız olduğunu düşünmüyorum. İşte bu yüzden,” diye beyan eder Tanya, üstünün gözlerinin içine dimdik bakarak, “koku alma duyusu bozuk olan harika av köpeklerini kullanmaktansa, bölgeyi iyi bilen normal, yerel avcıları tutmalıyız.”
Sessizce düşündüğü birkaç saniyenin ardından Orgeneral von Zettour kaşlarını çatar ve şöyle der: “… Bu kulağa mantıklı geliyor, her ne kadar asıl mesele bu kadar elverişli avcıların var olup olmadığı olsa da… Ama pekala. Kim öyleyse? Karşımdaki sensin Albay von Degurechaff, bu yüzden gözüne kestirdiğin birileri olduğundan eminim.”
“Efendim, bence en iyisi polis teşkilatları ve ulusal konseyler olacaktır.”
“Bu alışılmadık bir bakış açısı, Albay.”
Orgeneral’in bakışları oldukça sertleşir.
Bu fikirden gerçekten hoşlanmamış olmalı diye içten içe kaygılanır Tanya. Kendisine son derece makul gelen fikirler, İmparatorluk Ordusu’nun tepe kademesindeki kilit kişiler tarafından hâlâ radikal mi kabul ediliyordu?
“Eminim farkındasındır fakat Askerî İnzibat tam da bu yapıları gerilla yuvası olarak görüyor ve bana bunların silahsızlandırılması gerektiği bildirildi. En azından partizanları temizlerken gelen raporlar bu yönde.”
Zettour’un söylenir gibi dile getirdiği bu sözler—aha! raporları okuyarak birliklerin durumunu anlamaya çalışan iyi bir subayın yaklaşımını sergilemektedir.
Ancak. Tanya yanıtını toparlar. Orgeneral von Zettour gibi İmparatorluk Ordusu mensuplarının anlamasının hiçbir yolu olmayan tek bir unsur vardır.
“Orgeneralim, bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. İster doğudan olalım ister güneyden, şüphesiz hepimiz İmparatorluk tebaasıyız. Hepimiz Reich’a aitiz.”
“Eee?”
“Hem polis teşkilatının hem de ulusal konseyin içine gerillaların sızdığı doğrudur. Dolayısıyla bu anlamda, halkın işgalcilere karşı birlik olup ayağa kalktığını düşünmek belki mantıklı gelebilir. Fakat,” diye kararlılıkla beyan eder Tanya. Orgeneral von Zettour’un durumu kavramak için dayandığı belgeler, en temel önermelerinden itibaren kökten yanlıştır. “Orgeneralim, lütfen dinleyin. Bunların hepsi bir hata.”
Önermeleriniz yanlışsa, ne kadar keskin ve ihtiyatlı bir stratejist olursanız olun yanılırsınız. Gerçek şartları doğru bir şekilde kavramanızın imkânı yoktur. Strateji planlarken yapılan hatalı veri analizi, ölümcül çelişilere yol açar.
Sahadan gelen doğru bilgiler ve durumun doğru kavranması temelinizi oluşturmalıdır.
“Gerillalarla savaşma tecrübeme dayanarak konuşacağım. Kesinlikle varlar, ancak silaha sarılan herkes onlardan biri değil.”
Askerler silaha sarılmakta tereddüt etmezler.
Ellerinin altındaki her türlü silahı alıp düşmanla savaşmak üzere eğitilmişlerdir. Muharebeye hazır olmaları için bir ulusun kesesinden silahlandırılıp disipline edildikleri düşünülürse bu gayet mantıklıdır. Hatta öyle olmak zorundadırlar.
Fakat siviller farklıdır.
“Orgeneralim, lütfen anlayın. Söz konusu bölgede silahlar nefs-i müdafaa araçları olarak görülüyor. İnzibatlar öz savunma silahlarında kusur buluyor, ancak… Yorumlarını anlamıyorum. Uç bir örnekle söylemek gerekirse bu, kapısına kilit takan herkesi tutuklamakla aynı şey.”
“… Nefs-i müdafaa mı? Albay, bunlar Federasyon ordusuna ait tüfekler ve hafif makineli tüfekler.”
“Orgeneralim! Yanlış anlaşılmanın tam olarak kökeni de bu zaten.”
“Hmm? Devam edin Albay.”
“Lütfen onların içinde bulunduğu durumu değerlendirin! Şu anda temin edebilecekleri yegâne silahların Federasyon Ordusu’nun geride bıraktığı artıklar olması kadar doğal ne olabilir! Mevcut durumlarının, tarafsız bir ülkedeki satıcıdan faturalı hafif silahlar ithal etmelerine imkân tanıdığını mı iddia ediyorsunuz gerçekten?”
Piyasa ilkesi basittir. Arz fazlası olan ürünler yaygınlaşır; bu neredeyse tarihsel bir gerçektir. Halk, Federasyon Ordusu’nun elden çıkardığı stoklardan büyük miktarda silahı ucuza kapatabilir.
Pahalı otomatik tabancalar yerine mühimmatını tedarik etmesi kolay silahları satın almaları neredeyse kaçınılmazdır. Pek hazzetmediğim bir ifadeyi kullanacak olursak, buna Tanrı’nın görünmez eli bile diyebilirsiniz.
Tanya, Zettour’un keskin bakışları altında bile istifini bozmadan beyanatına devam eder. “Edindikleri silahları İmparatorluk Ordusu’na karşı doğrultanlar yalnızca kışkırtıcı bir azınlıktan ibarettir. Orgeneralim, şu an sahnelenen şey, bu azınlık tarafından kasten kurgulanmış bir senaryodur.”
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler ama küçük bir kıvılcımı devasa bir yangına çevirmek isteyen kötü niyetli kundakçı tipler her zaman vardır. Bolşevik zihniyeti de varlığını tam olarak böyle sürdürmüyor mu zaten?! Yani, bu adamların uzmanlık alanı tamamen bu.
“İki taraf arasındaki anlaşmazlık ve güvensizlik körüklenerek direniş hareketi denmeyi bile zor hak eden bir süreci başlatmaya çalışan yıkıcı unsurların varlığı bir gerçektir. Mesele direnişten ziyade, bizim bu kışkırtıcıları ele geçirmekte yetersiz kalmamızdır.”
“Yani çoğunluğunun fırsatçılardan oluştuğunu mu söylüyorsunuz? Gerçekte destekleyip desteklemedikleri bile belirsiz olan… Federasyon hücrelerini kışkırtıyorlar, öyle mi?” Zettour yüzünü derin bir hoşnutsuzlukla ekşiterek başını sallar.
Onun kadar keskin bir zekâya sahip olsanız dahi, kararlarınızı hatalı önermelere dayandırdığınızda doğru sonuca ulaşmanın imkânsız olduğunu sanırım tekrar vurgulamak gerekir.
Kısa bir sessizlik hâkim olur.
Sessizliğini koruyan Zettour tavana bakar; bir şeyler söyleyecek gibi dudaklarını kıpırdatır, kelimelerini yutar ve nihayetinde hafifçe iç çeker. “… Nereye varmak istediğinizi anlıyorum. Başka bir deyişle: Biz yekvücuduz. Fakat düşman yekvücut olabilir de olmayabilir de, değil mi?”
Tanya bu sözleri duyduğunda rahat bir nefes alır.
Beklendiği üzere, Orgeneral von Zettour’un zekâsı görünüşe göre berraklığını korumaktadır.
Azınlığın çoğunluğu korku yoluyla tahakküm altına aldığı gerçeğini bu kadar hızlı kavrayabilmesi… Tanya’yı bile şaşırtır.
“Evet, Orgeneral von Zettour. Muharebe alanında sorguladığımız düşman askerlerinin çoğu Parti için değil, kendi etnik grupları için savaşıyor. Başka bir ifadeyle, her Federasyon sivilinin düşman olduğu sanrısına kapılmak zorunda değiliz.”

“… Bu gerçekten baş ağrıtıcı bir haber. Eğer bu doğruysa, tam bir aptalız demektir. Kaçınmamız gereken vahim bir stratejik hataya daha imza attık.”
“Gerçekte neler olup bittiğini kavramam bu kadar uzun sürdüğü için özür dilerim. İstifa edip etmemem gerektiği hususundaki takdiri makamınıza bırakıyorum.”
“Hayır, buna hiç gerek yok. Aksine, tüm bunları fark ederek mükemmel bir iş çıkardınız. İş işten geçmeden durumu idrak edebildik. Kendimizi şanslı sayalım.”
Tesellisi için minnettarım fakat bu durum aynı zamanda yetersizliğimi yüzüme tokat gibi çarpıyor. Komünistlere duyduğum nefret ciddi bir soruna yol açtı.
Ön yargılarım, tamamen objektif olması gereken gözlemlerimi ciddi biçimde saptırdı.
Zettour’un sözleri bile başarısızlığımızın ne kadar ağır olduğunu açıkça gösteriyor. Eğer “şanslı” idiysek, bu bir felaketten yalnızca tesadüfen kaçındığımız anlamına gelir. Şans gibi güvenilmez bir şey sayesinde mi kurtulduk yani?
O hâlde kurtulduğumuzu bile söyleyemeyiz.
Yapılan bir hata derhâl düzeltilmelidir, aksi takdirde tekrarlanması kaçınılmazdır.
Albay von Degurechaff kusursuz bir asker selamı verip ayrıldı. Orgeneral von Zettour, onu uğurladıktan sonra bir süre derin bir sessizliğe büründü.
Varsayımlarından şüphe duyup mevcut durumu yeniden değerlendirdiğinde… bunun derhâl harekete geçmeyi gerektirdiğini anladı. Aynı hatayı ikinci kez tekrarlayamazlardı.
Hemen yanındaki ahizeye uzanarak durumun acil olduğunu belirtti. Kısa bir süre sonra Albay von Lergen içeri girdiğinde, Zettour doğrudan konuya girdi. “Albay von Lergen, bir sonraki teftiş güzergâhımı değiştirmek istiyorum.”
“Emredersiniz komutanım! Gerekli ayarlamaları derhâl yapacağım. Endişelendiğiniz güney cephesi mi olacak? Orgeneral von Romel’in harekâtını yerinde incelemek için mi?”
Mükemmel ve anında verilmiş bir yanıt. Harekât Dairesi üyesi bir subayın, güney kıtasında son zamanlarda tıkanan durumu düşünmesi son derece doğaldı.
“Hayır, doğu.”
“Doğu mu? Harekât Dairesi’nin teftiş heyeti birkaç gün içinde oraya hareket edecek. Onlara mı katılacaksınız?”
Zettour pat diye konuya girmesine rağmen, Lergen anında bir plan sunabilmişti. İş koordinasyon ve destek sağlamaya geldiğinde, Albay von Lergen adeta örnek bir kurmay subaydı.
Fakat o bile yanılıyordu. Hayır, yanılmasından ziyade bunu bilmesine imkân yoktu. Doğu Cephesi’ndeki temel şartlar değiştiyse, taktik veya harekât düzeyindeki teftişler tamamen anlamını yitirirdi. Asıl yapmaları gereken şey, oyunun kurallarını yeniden yazmaktı.
Zettour, gereksiz düşünceleri kafasından uzaklaştırmak istercesine başını salladı ve öz açıklamasına devam etti. “Seni Harekât Dairesi’nden geçici olarak yanıma almayı planlıyorum fakat teftiş heyetine eşlik etmeyeceğim. Orgeneral von Rudersdorf ile ben konuşurum. Sen sadece gerekli hazırlıkları yap.”
“Emredersiniz komutanım! Amacımızın ne olduğunu sorabilir miyim efendim?”
Şüpheleri olsa bile, bir kurmaya yakışır şekilde bunları kendine saklıyordu. Bu orta kademe subayın, öz güveni taşıp taşan Rudersdorf’u böylesine destekleyebilmesi gerçekten takdire şayandı. O kadar sorumsuz birinin harekâtları bu denli verimli yürütebilmesinin tek sebebi etrafındaki bu insanlardı. Mevcut şartlar altında zor olacaktı fakat gizli bir operasyon için Lergen’a kesinlikle ihtiyacı vardı.
“Tabii. Geri bölgedeki lojistik idaresini teftiş edeceğiz ve ayrıca gizli bir husus var… Ha, bu arada. Senden rica edeceğim bir şey daha var. Etnik gruplar ve azınlık meselelerinde uzman birini bul. Ne kadar çabuk olursa o kadar iyi.”
“Anlaşıldı efendim. Harekât Dairesi olarak iş birliği yapmayı hedeflediğimiz Ulusal Meclis üyesi işinizi görür mü?”
“Ajan olmadığından emin olduğumuz sürece kim olduğu fark etmez. Mümkünse gizliliği koruyacağından emin olabileceğimiz biri en iyisi olur.”
“Haddimi aşarak bir soru sormama müsaade edin lütfen Orgeneralim. Söylediklerinizden anladığım kadarıyla… bu gizli husus etnik meselelerle mi ilgili?”
“İnkâr etmeyeceğim Albay. Bunu yatıştırma ve asayiş sağlama çabalarımızın bir parçası olarak düşünebilirsin. Mümkünse bölgedeki yerel liderlerle bizzat görüşmeyi değerlendirmek istiyorum.”
“Anlaşıldı efendim. Bölgede nüfuzu ve bağlantıları olan, aynı zamanda sır tutabilecek birini bulacağız. Ne zamana kadar hazır olmalı komutanım?”
‘Kavrayışı cidden hızlı,’ diye düşündü Orgeneral von Zettour gülümseyerek. Dediklerini tam anlamıyla kavradığını belirtircesine başını sallayan Albay von Lergen’ın başına epeyce iş açmak üzereydi. Ama başka çaresi yoktu.
“Gelecek haftanın başında.”
“O-Orgeneralim?” Ancak Lergen’ın şaşkınlığında söze dökülmeyen bir gerçek vardı: Bugün günlerden cumaydı. Zettour onu mesai bitiminde çağırmış ve pazartesi sabahına kadar tüm düzenlemeleri yapmasını emretmişti.
Şaşırması son derece doğaldı.
Fakat Zettour katı emrini dayattı ve Lergen’a adeta “Ne var yani?” der gibi kararlı bir bakış attı. Sonuçta savaştaydılar. Savaş zamanında zaruretler her şeyin üstünde tutulurdu.
Genelkurmay mensubu bir subay için askerî görevlerini azami süratle yerine getirmek kutsal bir ödevdi.
“Kusura bakma ama lütfen gerekli ayarlamaları yap. Gerekirse Personel Dairesi personelinin pestili çıkana kadar çalıştırabilirsin. Her halükarda vaktimiz dar. Hadi, işinin başına.”
“Emredersiniz komutanım. Derhâl hallediyorum.”

BİRLEŞİK YIL 1926, EYLÜL’ÜN HERHANGİ BİR GÜNÜ, MİLLETLER TOPLULUĞU BAŞKENTİ LONDINIUM CİVARI
Savaş zamanında bir istihbarat teşkilatının görevleri son derece çok yönlüydü; ham veri toplamanın yanı sıra ilgili devlet kurumlarıyla bilgi paylaşımı yapmak ve bu bilgileri analiz etmek de buna dahildi.
Yalnızca istihbarat toplama işi bile—askerî, ekonomik, siyasi, kamuoyu, teknolojik ve benzeri alanlarda—yalnızca uzmanların sapla samanı birbirinden ayırabildiği bölük pörçük bir uzmanlık dünyasına dönüşmüştü.
Kaos, kaos ve daha fazla kaos.
Bir kaya yığınının içinden değerli taşları süzüp çıkarmak hiç de kolay değildi. Toplama yöntemleri bile SIGINT ve HUMINT’in karmaşık bir bileşiminden oluşuyordu.
Savaş sırasında bütçe kısıtlamaları kaldırılıyor olsa da istihbarat teşkilatlarının para içinde yüzdüğünü söylemek imkânsızdı. Ellerindekiyle yetinip bir şekilde idare etmek zorundaydılar.
Her biri kendi dairesinin en yüksek önceliğe sahip olduğuna ve en çok parayı hak ettiğine inanan grup başkanlarını teskin etmek bile başlı başına bir mücadeleydi. Görünüşe göre İstihbarat personelinin hepsinin “baskın” kişilikleri vardı… Uyumlu ve iş birliğine yatkın birini bulmak, adamın elinde olmadan Tanrı’ya şükretmesini sağlayacak kadar büyük bir nimetti. İstihbarat ile Dışişleri Bakanlığı arasında yaşanan ufak bir sürtüşme bile midesine kramplar sokmaya yetiyordu.
Fakat Milletler Topluluğu istihbarat teşkilatının başındaki isim olan Tümgeneral Habergram, tüm bunları kabullendiğini sanıyordu. En azından şimdiye kadar öyleydi.
İşleri rayına sokmak için gösterilen istikrarlı çabaların eninde sonunda meyve vereceğine yürekten inanıyordu ve bu sayede azar azar da olsa sonuç almaya başlamıştı.
Şu an için askerî istihbarat toplamaya yönelik SIGINT çalışmaları gayet iyi gidiyordu. Düşman teşhisi, karıştırma ve şifre kırma konusundaki yaklaşımları, bütçeyi fütursuzca tüketmesi dışında kimsenin şikâyet edemeyeceği sonuçlar veriyordu.
Hatta HUMINT açısından bile tüm gözlem yöntemlerini geliştirmişlerdi. İmparatorluk topraklarında her zamanki gibi sayısız zorluk yaşansa da eski Cumhuriyet bölgesini tamamen kontrol altına almışlardı.
Çeşitli bölgelere dağılmış İmparatorluk Ordusu birliklerinin hareketlerini genel hatlarıyla takip edebiliyorlardı.
Güney kıtasından istihbarat toplamak gibi çetrefilli bir işi bile bölgeye seçme bir ajan sevk ederek çözmüşlerdi. Sürekli söylenip şikâyet mektupları gönderen yaşlı bir adamdı ama beklenmedik derecede inatçı ve sebatkârdı.
Düşmanın ikmal hatlarına küçük çaplı da olsa birden fazla baskın düzenlemişti… Ve göçebe temas ağı planlandığı gibi inşa ediliyordu. Habergram öngörülebilir gelecekte işleri ona gözü kapalı emanet edebilir, hiçbir sorun yaşamazdı.
Yine de eklemek gerekiyordu. Yetersiz bütçe, iç ve dış çekişmeler, daireler arasındaki bürokratik sürtüşmeler eksik olmuyordu. Üstüne üstlük, tüm bunların yanında teşkilatlarına bir köstebeğin sızıp sızmadığına dair akla yatkın şüphe her gece kâbusu oluyordu.
General Habergram, uzun süredir iflasın eşiğindeki bir şirketi yöneten bir CEO gibi acı çekiyordu.
Üstelik, savaşın patlak vermesinden bu yana yakasını bırakmayan tek umutsuz mesele olan köstebek sorunu bir yana, başka bir şey baş göstererek neredeyse başa çıkılması imkânsız bir probleme dönüşmüştü.
“Bütçe bir yana, asıl mesele insan kaynağı. İstihbarat teşkilatı korkunç derecede eleman sıkıntısı çekiyor. Bu gidişle sadece…”
Mesele insandı. Yeterli personeli yoktu.
Purosunu tüttürüp yetkin insan eksikliğinden dert yanmak istiyordu. Üstelik sorun sadece sahadaki veya masadaki personel değildi. Yönetici kademesinde liderlere ve üst düzey yetkililere de umutsuzca ihtiyaç duyuyorlardı.
Savaş başladığından beri İstihbarat ciddi bir personel sıkıntısıyla karşı karşıya olsa da… teknik olarak konuşmak gerekirse, başlangıçta eleman eksikliği çekmiyorlardı.
Ancak savaşın derinliklerine battıkça tamamen yetersiz kalmışlardı.
Bunun iki nedeni vardı.
Birincisi, savaş kayıpları nedeniyle yaşanan eksilmeydi.
Deneyimli elemanlardan oluşan görev kuvvetlerini Anlaşma İttifakı ve Cumhuriyet ile ortak operasyonlara göndermek devasa bir hataydı. Hepsi Reich’ın 203. Hava Büyücü Taburu olarak teşhis edilen özel bir birliği tarafından saldırıya uğramıştı. Paha biçilmez veteranların kaybıyla verilen hasar muazzamdı.
Teşkilatı yeniden kurarken, personeli eğitirken ve ağlarını baştan inşa ederken, bu ağır kayıptan ne kadar pişmanlık duysa azdı; acı gerçek buydu.
İmparatorluk Ordusu tam zamanında müdahale ederek öyle mükemmel bir zamanlamayla vurmuştu ki. General Habergram, kendi astlarından şüphelenmek istemese de… teşkilatın içinde bir köstebeğin pusuya yattığını düşünmek zorundaydı.
İmparatorluğun şansı bunun bir tesadüf olmasına imkân vermeyecek kadar uzun süredir yaver gidiyordu.
Sorun şuydu ki, mahlukun kuyruğunu henüz yakalamayı başaramamıştı. Bu arsız köstebek tespit edildiği an, işini bitirip kökünü kazımaya kararlıydı.
Bütün bunlar başını ağrıtmaya fazlasıyla yeterdi fakat kara ve deniz kuvvetlerinin eldeki insan kaynaklarına muamelesi acısını ikiye katlıyordu.
İkinci sorun ise kara ve deniz kuvvetlerinden ödünç alınan tüm kıdemli ajanların geri çağrılmış olmasıydı.
“Kahretsin! Kendi müttefiklerine çelme takacaklarına inanamıyorum…”
Kara ve deniz kuvvetleri, tüm personeli cephe hatlarına naklettiklerini söyleyip adamları toplayıp götürmüşlerdi. Habergram onlara ağzının payını vermeyi çok isterdi.
“İstihbaratta çalışması gerekenler kadar güvenilir başka adamımız yok.”
Mantık makuldü. Ama sonra neredeyse hepsini zorla çekip almak… İstihbarat teşkilatı darmadağın olmuştu.
Hem düşmanlardan hem de müttefiklerden yedikleri bu çift darbe yüzünden kıdemli ajan konusunda ağır bir kıtlık çekiyorlardı.
Sonuç olarak, savaşın başlamasından hemen sonra İstihbarat, yaşanan ağır kayıplarla neredeyse iş göremez hâle gelmişti. Sinir bozucu bir şekilde, bu düzensiz personel değişiklikleri köstebek avında da aksaklıklara yol açıyordu.
Güvenecek kimsesinin olmaması zaten onu çileden çıkarmaya yetmiyormuş gibi bir de bu çıkmıştı.
İmparatorluk Ordusu’nun şifresini kırdıkları son derece mahrem sır sızmamış olsa da geri kalan her şey dışarı sızmıştı. Ürpermeden edemiyordu.
Hayır, karşı-istihbarat çalışmalarının bu gevşek hâliyle, en üst düzey gizli bilgilerin bile her an sızması şaşırtıcı olmazdı.
Ve bu zorlu şartlar altında bile İstihbarat’a gelen taleplerin ardı arkası kesilmiyordu.
Dışişleri Bakanlığı, “İmparatorluk ile diğer ülkeler arasındaki iş birliği ilişkilerinin acilen araştırılmasını” talep ediyordu.
İkmal Bakanlığı, “İmparatorluk Ordusu’nun ticaret baskını planlarının” araştırılması için kesin talimatlar vermişti.
Bahriye Nezareti, “İmparatorluk Donanması’nın denizaltılarına ve filolarının bulunduğu yerlere dair her türlü askerî istihbaratın” elde edilmesi için adeta feryat ediyordu.
Savaş Bakanlığı ise bir şekilde sahadan “doğudaki hem imparatorluk hem de Federasyon kuvvetlerinin durumu” hakkında ayrıntılar talep etmeyi başarıyordu.
Kabine dedikleri şey kabineydi işte; her bakan kendi çıkarına ve yetki alanına giren konuları sorgulayıp duruyordu.
Elbette General Habergram bunun hem önemli bir görev hem de yurtseverlik borcu olduğunu anlıyordu. Ve bir devlet memuru olarak buna saygı duyuyordu. Ancak, dertlenmeden edemiyordu.
Her daire, bu milli kriz anında kendi taleplerinin en yüksek önceliğe sahip olması gerektiğine inanıyor ve belirli bir sıralama konusunda inatla ısrar etmekten çekinmiyordu.
Elbette mümkün olsa iş birliği yapmak isterdi. Ancak mevcut durumda elinde yeterli insan olmadığını bağıra bağıra haykırmak istiyordu. Güvenlik tahkikatından geçmiş güvenilir personel için yırtınsa da bir yanıt alamıyordu.
Milletler Topluluğu Savunma Komitesi’nin kesin emri, elindeki imkânlarla elinden gelenin en iyisini yapması yönündeydi.
Bu durum başını ellerinin arasına alıp kara kara düşünmesine sebep oluyordu.
Hayır, aslında yapabileceği tek şey zaten buydu.
En başta, elinde yeterli adam olmadığı için kıtaya tek bir İstihbarat personeli bile gönderemiyordu.
İşte bu yüzden, yeni katılanları eğitip onları düzgün bir muharip güce dönüştürmeyi hedefleyen bir plan önerilmişti. Mantıksal açıdan bakıldığında bu makul bir çözümdü — tabii gelecek vadeden genç acemilerin kitleler hâlinde cephe hizmetine gönüllü olması gibi toplumsal bir akıma gözlerinizi kapatırsanız.
General Habergram’ın kendisi de seçkin bir aileden geliyordu.
Gençlerin ne hissettiğini gayet iyi biliyordu.
Onların öncülerinden biri olarak, noblesse oblige ilkesinin bu şekilde tezahür etmesinden içinin ısınmadığını söyleyemezdi.
Gençler vatanları uğruna gönüllü olmak için üniversiteleri bıraktığında, onların bu kararlılığı ve azmi karşısında saygıyla eğilmekten başka bir şey yapamıyordu.
Göz ardı edemeyeceği tek bir sorun vardıysa, o da kendilerini vatanlarına adayan bu gençlerin kararlılığının fazla dik kafalıca olmasıydı.
Tüm parlak öğrenciler noblesse oblige sorumluluğunu yerine getirmek için orduya gönüllü yazıldıklarında hava birliklerine, büyücü birliklerine, donanma filosuna ya da kara kuvvetlerindeki ön cephe hizmetlerine başvuruyorlardı.
Çıkarılacak sonuç açık ve netti.
Geri bölge hizmetine zerre kadar ilgileri yoktu. Bir genç ne kadar üstün zekalı, yurtsever, azimli ve entelektüel kapasite sahibi ise — ki bunlar tam da istihbarat teşkilatının aradığı niteliklerdi — ön cephe komutanı veya hava/büyücü birliklerinde subay olarak ön saflarda yer alma olasılığı o kadar yüksek oluyordu.
Geri bölge hizmetine kaçmama konusundaki zihinsel dirayet takdire şayandı. Ve dürüst olmak gerekirse General Habergram onlara büyük takdir duyuyordu.
Kararlılıkları gıpta edilecek düzeydeydi.
Fakat merkezini geri bölgeye kurmuş olan İstihbarat’ın başı olarak, kendisine de biraz olsun pay çıkarılması gerektiğini tüm kalbiyle diliyordu.
Doğal olarak daha fazla İstihbarat personeli için alenen ilana çıkamıyorlardı. Ve gizli bilgilerle haşır neşir olacak personeli işe alım sistemleri gereği, istihbarat teşkilatında görev yapmak isteyen kişileri açıkça talep edemiyorlardı.
Birine ulaştıklarında, bunu resmi ve meşru bir maske altında yapmak zorundaydılar. Kimlikleri gizli tutulduğu için, personel alım çağrıları ister istemez Savaş Bakanlığı veya Bahriye Nezareti bünyesinde hizmet verecek geri bölge subayları şeklinde yapılıyordu.
Bu yüzden… üstün yetenekli subayları bünyelerine katmakta korkunç derecede zorlanıyorlardı. Kara ve deniz kuvvetleri gerçekten üstün subaylarını kaptırmak istemiyordu.
Bu yüzden insanlara tek tek ulaşmaktan başka çareleri kalmıyordu… Ancak yetenekli, sorumluluk sahibi ve vatansever bir bireyi emrindeki astlarıyla helalleşip Savaş Bakanlığı veya Bahriye Nezareti’nde masa başı iş yapmaya davet ettiğinizde, suratsızca terslenmediğiniz için şükretmeniz gerekiyordu.
“Hatta rivayete göre biri çıkıp, ‘En ön cephedeki arkadaşlarını yüzüstü bırakıp arkaya geçecek subaylar mı arıyorsunuz?’ diye bile sormuş. Haksız da sayılmazlar.”
Tüm personel alımcılarının başını ağrıtan sorun… gençlerin ne kadar saf ve katıksız olduğuydu. Gençlerin bu yüce ruhunu takdir etseler de ciddi bir çıkmazın içindeydiler.
Nihayetinde, alım çabalarını yaralanmaları nedeniyle harp bölgesinde hizmet etmesi yasaklanan gazi subaylara yoğunlaştırmaya karar verdiler. Üstün yetenekli subaylar, yılmaz bir ruhla sıklıkla yeniden ayağa kalkıyorlardı.
Savaşta yaralandıktan sonra kendi istekleriyle geri dönen ve hâlen dövüşmek isteyen subaylar, son derece yetkin İstihbarat personeline dönüşüyorlardı. General Habergram onların ağırlıklarınca altın değerinde olduğuna emindi.
Fakat fiziki durumlarının ve görünüşlerinin dikkat çekiciliği yüzünden, onları sahaya casus olarak göndermekte tereddüt ediyordu. Sakatlanmış askerler nadir görülen bir şey değildi elbette; fakat tarafsız veya düşman ülkelerde dikkat çekmekten kaçınmak istiyordu.
“… Acaba kadınları ajan olarak işe almaya mı başlasak?”
Düşman topraklarındaki ordu tam seferberlik hâlindeyse, kadınların aslında daha az dikkat çekebileceğini fark etti. Tüm yetişkin erkekler silah altına alınıp cepheye sürülmüştü. Ve yetişkin kadınların geri bölgedeki genel iş gücü pozisyonlarını doldurmaya başlaması da bir diğer önemli noktaydı.
Not edilmeye değer, fena olmayan bir fikirdi.
“Hmm, ama iş düşman bölgesine kadınları paraşütle indirmeye gelince…”
Genelkurmay ve Whitehall buna onay verir miydi? Gerçi gizli bir operasyon olduğu için muhtemelen kendi takdirimle hareket edebilirdim ama…
Düşmanın onları bir propaganda savaşında kullanma riski var mıydı?
İçlerinden biri yakalanacak olursa ortaya çıkacak siyasi kaos düşünülürse, bunu tek taraflı yapmak büyük bir riskti. Düşündükçe göz önünde bulundurulması gereken şeylerin sayısı artıyor gibiydi.
Giderek artan bir iş yükü ve azalan İstihbarat personeli…
“İşler hiç de insanın istediği gibi gitmiyor.”
General Habergram sinirle parmağını masaya vurdu.
İstihbarat’ın ihtiyaç duyduğu insan kaynağında ciddi bir kıtlık vardı. Buna karşın iş miktarı katlanarak artıyordu. Ne kadar centilmen bir adam olursa olsun, bu durum içinde bulunduğu hâle sövmesine sebep oluyordu.
Fakat anlaşılan o ki düşünmeye bile vakit bulamamak savaşın şanındandı.
Küçük bir evrak dağını taşıyan bir ast görevli başını kapıdan içeri uzatmıştı bile.
Belgeleri küt diye masanın üzerine bıraktı.
Hay aksi. Umutsuzluğa kapılmaya bile vakti olmadan kalemine uzandı ve tam o anda bir şeyi fark etti. Astı ona bir zarf uzatıyordu.
“Bağışlayın efendim. Milletler Topluluğu Savunma Komitesi’nden acil bir bildirim var.”
“Savunma Komitesi’nden mi? Ha, çağrı genelgesi mi?”
Bizzat çağrı almanın ne kadar nadir bir durum olduğunu düşünerek zarfı açtı ve içeriğe göz gezdirdi. Sonra hatasını düzeltti.
“Hayır, bir toplantıya katılmam isteniyor. Bu pek sık olan bir şey değildir.”
Resmi tutanak tutulacak bir toplantıya İstihbarat’tan birinin katılması mı? Başbakanın aklından ne geçtiğini sormak istedi. Yine de emir emirdi.
Ve doğru makamın resmi kanallar aracılığıyla verdiği bir talimata karşı gelmek için ne bir sebebi ne de bir yolu vardı.
“Yarınki Milletler Topluluğu savunma toplantısına katılmam gerektiği yazıyor. Başbakanlık makamından gelen resmi bir talep.” Şu an işim başımdan aşkın ama sanırım itiraz edecek halim yok. Benim için hazırda bir araç bulundurun.”
Yine de Başbakan’ın kendisine ne diyeceğini doğrusu merak ediyordu.

BİRLEŞME YILI 1926, EYLÜL’DE BİR GÜN. MİLLETLER TOPLULUĞU BAŞKENTİ LONDİNİUM, WHITEHALL BÖLGESİ.
Milletler Topluluğu savunma toplantısında…
Katılan üst düzey yetkililere şöyle bir bakmak bile Milletler Topluluğu’nun içinde bulunduğu durumu anlamaya yeterdi.
Puro izmaritleriyle dolup taşan küllükler. Yorgunluklarını gizleme gereği bile duymayan kara ve deniz kuvvetleri temsilcileri. Hasta gibi görünen sıra sıra bürokratlar.
Bütünüyle tükenmiş devlet memurları.
Aralarında yüzüne kan gelmiş tek kişi, oturmayı öğrenmiş bir buldoga benzeyen adamdı. Kibirli mi yoksa savaş ruhuyla dolu, güvenilir bir adam mı olarak görüleceği, neresinden baktığınıza bağlıydı.
Bu kişi, Majestelerinin ilk tebaası, Milletler Topluluğu savunma toplantısının başkanı Başbakan Churbull’un ta kendisiydi.
“Başbakan, çatışmaların doğu cephesine kaymasını temenni ediyor.”
Yüzlerinde bitkin bir ifadeyle salondaki herkes şeref koltuğuna döndü. Keşke! O zaman biz de bu çileyi çekmek zorunda kalmazdık. Herkesin içinden çığlık attığı son derece açıktı.
General Habergram bile onlara hak veriyordu.
“Gerekirse şeytanın kendisiyle bile ittifak kurarım ama düşündüğümü söylemenin neresi kötü? İki şeytanın birbiriyle kozlarını paylaşması işime gelir.” Başbakan Churbull cüretkâr ama gösterişten uzak bir edayla konuştu.
Onun gücü de buradaydı zaten.
Çılgın bir savaş delisi olmasına rağmen, inatçı bir İmparatorluk karşıtıydı. Ya da Milletler Topluluğu’nun inatçı emperyalist ilkelerini gururla taşıyan yayılmacı bir savaş kışkırtıcısıydı. Hakkında pek çok şey söyleniyordu fakat her halükarda Milletler Topluluğu’nun siyaset kulislerinde Churbull böyle konuşuluyordu.
Ona buldog demek bile alışılagelmiş bir şeydi.
“Demek son derece dindarsınız.”
“Ah, nihayet aynı yatağa girmeye hazır mısınız?”
Zoraki bir müttefiklik miydi, yoksa zındıklığa müsamaha gösteren dindar bir adam mıydı? Anlaşılan, şaka yollu yapılan dolaylı laf çarpmalar bile onun kalın derisini delip geçemiyordu.
“Beni bu kadar övmenize gerek yok beyler. Gevezelik bu kadar yeter. Vatanımızı savunmak için ihtiyacımız olan şey zaman ve insan gücü.”
Hoşnutsuzlukların üzerinden akıp gitmesine izin verirseniz, pek bir etkisi kalmazdı. Doğrusu şaşırtıcı bir şey, bu adamın çelik gibi bir yüreği var.
“Pekala. Mevcut durumumuzu arz edeyim.”
Hava Bakanlığı’ndan bir temsilci, baş dönmesini bastırmaya çalışarak ayağa kalktı ve muharebe durumunun kısa bir özetini okumaya başladı.
Saldırıya geçen İmparatorluk Hava Filosu ve büyücü birlikleriyle yaşanan çatışmalar tahmin edilenden çok daha büyük ölçekteydi.
“Şimdiden birkaç büyük hava muharebesi patlak verdi ancak Kraliyet Hava Filosu hava üstünlüğünü korumayı başardı.”
Anakaranın güneyinde düşmana karşı verilen önleme muharebeleri kelimenin tam anlamıyla şiddetliydi. Düşmanların çoğu, eskiden Cumhuriyet’e ait olan hava üslerinden geliyordu. Cumhuriyet’in çöküşünün dönüp dolaşıp bizi vurması ne kadar da ironikti.
Yine de hava savunma hattının hâlâ işliyor olması cesaret vericiydi. General Habergram tam rahatlayabileceğini düşünerek o ağır yükü omuzlarından atmak üzereydi ki…
Karın ağrısı çekiyormuş gibi görünen bir adam söze girdi… Bu kişi Hava Bakanlığı’nın başındaki isim, hava filosunun genel müfettişiydi.
“Genel müfettiş olarak bir şey eklememe müsaade edin. Şu anda birikimlerimizi sonuna kadar harcıyoruz. İflas etmemiz an meselesi, sadece ne zaman olacağı belirsiz.”
“Daha ayrıntılı açıklar mısınız?”
“Uçak, filo personeli ile destek ve takviye büyücü birliklerinin zayiatında hızlı bir artış görüyoruz. Mültecilerden ve üniversiteli gönüllülerden oluşan birliklerle açıkları kapatmaya çabalıyoruz fakat…”
Deneyimli askerlerin kaybı ve yerlerine tecrübesiz acemilerin doldurulması—General Habergram’ın İstihbarat’ta karşı karşıya olduğu ikilemin tıpatıp aynısıydı.
Bunu fark ettiği an şaşkınlığını gizleyemedi.
Hava birliklerine öncelik tanındığı halde hâlâ bu sorunları mı yaşıyorlardı? Tahtadaki mevcut zayiat grafiğini gördüğünde gözleri fal taşı gibi açıldı.
Belki iki bin kadar hava birliği vardı. Şimdiden iki yüzden fazla pilot kaybetmişlerdi. Yaralılar da eklendiğinde neredeyse yarısı cepheden çekilmişti. Çoğu durumda geri dönüp dönemeyecekleri bile belirsizdi.
Yine de savaş güçlerini korumak için çaba sarf ediyorlardı. Hava Bakanlığı, cepheden ayrılan personelin yerini Habergram’ın İstihbarat biriminden kaptıkları gençlerle doldurmayı başarmıştı.
Fakat… ellerindeki şey kuru bir kalabalıktan ibaretti. Savaş başlamadan önce eğitimini tamamlamış pilotların savaş kabiliyetini, acil kodla eğitilenlerden beklemek imkânsızdı.
“Bağışlayın, söze girebilir miyim? Bunlar anakara hava sahasını savunma muharebeleri. Vurulan herhangi biri iniş yapabilmeli ve ardından tekrar havalanabilmeli. Bu zayiat oranı biraz garip görünmüyor mu?”
Sorunun yanıtı daha da baş ağrıtıcıydı.
“İki sorun var.”
“Açıklayın.”
“İlki, vurulsalar dahi pilotlar paraşüt kullanmaktan imtina ediyor.”
“… Neden böyle?”
“Geçen gün birkaç İmparatorluk hava büyücüsü iniş yaptı. Hatırlıyor musunuz?”
“Doğru ya, esirleri falan kurtarmak için gelen özel bir birlikti, değil mi?”
Toplantıya katılanların çoğu durumdan habersizdi fakat General Habergram ve birkaç kişi, baskını düzenleyen canavarların 203. Hava Büyücü Taburu olduğunu biliyordu.
Doğrudan İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’na bağlı bir birliktiler.
Böyle değerli bir birliği neden bir kurtarma harekâtına göndersinlerdi ki? Üstelik Genelkurmay’a ait olduğu tespit edilen böyle bir koz, hava büyücüsü muharebesi için bile olsa neden batı cephesine konuşlandırılmıştı ki?
Bir süre boyunca Milletler Topluluğu’nun çeşitli kurumları bu soruları tartışıp durdu… fakat artık cevapları biliyorlardı.
“Polis, yere inen düşman askerleriyle çatışmaya girdi. Bu bilgi kulaktan kulağa yayılarak düşman askerlerinin yere indiği söylentisine dönüştü. Ardından üzerlerinde bizim üniformalarımızın olduğuna dair defalarca rapor verildi ve şimdi uçaktan atlayan kendi pilotlarımıza yönelik yanlış dost ateşi saldırılarının önüne geçilemiyor.”
Savaş zamanında dedikodu mikrop gibi yayılırdı.
Öyleyse neden sivil polisin bir İmparatorluk özel harekât birliği tarafından saldırıya uğradığı söylentisi yayılmamıştı?
Farkına vardıklarında hikâyeler orman yangını gibi yayılmış, şehirdeki meyhaneler bunlarla dolup taşmıştı.
Böylece herkes gözünün önüne aynı şeyi getirebiliyordu: Gökten yağmur gibi yağan düşman askerleri.
Vatandaşların zihnine kazınan bu emsalin vahameti korkunç bir şeydi fakat Milletler Topluluğu Ordusu bunu iş işten geçene kadar fark edemedi.
“Ayrıca gönüllü bir pilot paraşütle atladıktan sonra dil engeli yüzünden saldırıya uğrayıp öldürüldüğünden beri, tüm pilotlar vurulmaları halinde gökyüzünde ölmeyi tercih edeceklerini söylüyor.”
“… Bunu düzeltmeye bakın—hem de acilen. Bu son derece ilkel bir durum.”
Salondaki herkesin iç çekmesine sebep olan bir trajediydi.
Milletler Topluluğu uğruna savaşmak için gönüllü olan bir mülteci, tam da Milletler Topluluğu topraklarına ayak bastığı anda vatanseverlik cinnetine kapılmış bir sivilin saldırısına uğramıştı.
Saygın özel okullardan mezun olanlar bile yere indikleri an dayak yiyor, kimlik göstermedikleri takdirde hayati tehlike atlatıyorlardı. Etrafta böyle hikâyeler dolaşırken pilotların moralinin yükselmesini bekleyemezlerdi.
Uçaklarında ölen pilotların sayısındaki ani artışı fark ettiklerinde artık çok geçti. O kadar kirli bir hamleydi ki General Habergram bizzat oyuna getirilmiş gibi hissetti.
“Peki diğer sorun nedir?”
Başbakan üsteledi; Habergram cevabın ne olduğuna dair bir tahmine sahipti.
“Bakım personeli ve diğer arka plan personelinde sıkıntı yaşıyoruz. Hava birliklerimizin hızlı genişlemesiyle birlikte üretim tesisleri arttı fakat… çok fazla uçak tipi var ve bakım ekipleri bu hıza yetişecek şekilde genişletilemedi.”
Hava Bakanlığı temsilcileri acı gerçekleri birbiri ardına dile getirerek durumdan yakındılar. Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin karşı karşıya olduğu sefil zorluklar son derece vahimdi.
“Sonuç olarak, harekât oranımızın düşmesinin önüne geçmek zor olacak…”
“Hava birliklerinden de geri bildirimler alıyoruz. Son zamanlarda motorlarla ilgili çok fazla sorun yaşadıklarını söylüyorlar. Tarafsız bir gözle bakıldığında, evet bakım sorunları var fakat asıl mesele kalitesiz imalat.”
“Elden bir şey gelmez. Üretim hatlarını genişletmek için gece gündüz çabalıyoruz. Neredeyse tecrübesi az olan seferber edilmiş işçileri çalıştırmaya başlayacağımız noktaya geldik…”
Normalde yetkililer arasındaki her alevli tartışma, ucu açık bir suçlama oyunu içerirdi. Ancak “Benim dairemin suçu değil” der gibi cansız seslerle ve umursamazlığın eşiğindeki bakışlarla yapılan bu söylenmeler de neydi?
Buna ancak standart düşüklüğü krizi denebilirdi.
Şeref koltuğuna göz attığında başbakanın iç çektiğini gördü.
“Denizaşırı sömürgelerimizin dostumuz olduğunu varsayalım. Pekala, demek ki çok dostumuz var. Peki ya daha yeni anlaşma imzaladığımız şu şeytana ne demeli? Bizim için ne kadar ileri gidebilirler?”
“Son derece çetin bir mücadele olacağını düşünüyorum. Gönderdiğimiz ataşe, geçmişteki siyasi çalkantılar nedeniyle Federasyon Ordusu’nun yapısının… tahmin edilenden çok daha zayıf olduğunu bildiriyor.”
“Eminim Dakterliği kadar kötü olamazlar.”
“Şey, hayır.”
Harp Dairesi temsilcisi o kadar da hayal kırıklığı yaratmadıklarını söyledi ama oldukça belirsiz bir ifadeyle.
E tabii ki belirsiz konuşacaktı.
Habergram’ın kendisi Federasyon’un durumu hakkında Harp Dairesi’ne bizzat rapor sunmuştu. Kara kuvvetlerinin talebi üzerine yaptıkları incelemenin sonuçları korkunçtu. İyimser, hatta belki de “son derece iyimser” bir tahminle bile subaylarının yarısından fazlasının deneyimsiz olduğu ortaya çıkıyordu. Üst düzey generaller kadrosu yıllardır süren tasfiyeler yüzünden tamamen çökmüştü.
Personel yönetiminde tam bir hezimet söz konusuydu.
Modern harpte bu kadar kritik rol oynayan hava ve büyücü birlikleri, sınıf mücadelesi ya da benzeri saçmalıklar yüzünden tamamen dağılmıştı.
Apar topar yeniden toplanmaya çalışılsalar da teçhizatlarının tamamı son derece eskiydi.
Kara harbi silahları ve topçu birlikleri standartları yakalıyordu fakat… kara birliklerinin birbiriyle koordinasyon kurma konusunda umutsuz vakıa olduğuna dair üst üste gelen raporlar yüzünden durum vahimdi.
Dakterliği kadar perişan bir halde olmasa bile Habergram, Federasyon Ordusu’nun içindeki durumun ne kadar kötü olduğu konusunda tam bir fikir sahibiydi.
“Yine de çetin bir savaştan kaçış yok. Ne de olsa sayısal üstünlüklerini avantaja çevirebilecek bir konumda değiller.”
“… Ne büyük israf.”
“Yine de İmparatorluk kuvvetlerinin ana yükünü onlar göğüslüyor.”
Doğu cephesinin asıl muharebe alanı haline gelmekte olduğuna dikkat çekildi.
Şey, İmparatorluk deniz kuvvetleri konusunda endişeliyken, Milletler Topluluğu da kara kuvvetleri konusunda endişeliydi… Federasyon ve İmparatorluk karadan birbirine bağlı olduğu için devasa ölçekte çatışıyor, Milletler Topluluğu ile İmparatorluk ise aralarındaki boğazın üzerinde hava muharebelerine devam ediyordu.
Açıkçası İmparatorluk Ordusu ağırlığı doğu cephesine veriyordu.
“Onları destekleyebilirsek belki hava muharebelerinin üzerimizdeki baskısını biraz olsun hafifletebiliriz.”
“Tam olarak nasıl?”
Başbakan Churbull’un ilgisi uyanmıştı fakat sorusuna karşılık kara kuvvetleri, kendisi dışındaki herkesi sıkıntıya sokacak bir yanıt verdi.
“Bir hava birliği konuşlandırmaya ne dersiniz? Federasyon’un umutla beklediği kuzey rotasını açmanın yanı sıra, ortak bir nakliye rotası savunma birliği de kurabiliriz.”
“Deniz kuvvetleri, kara kuvvetlerinin bu önerisine şiddetle karşı çıkıyor.”
“Hava kuvvetleri de bunu reddediyor. Anakara savunmamızın ne durumda olduğunu anlamıyor musunuz?”
Hiç de şaşırtıcı değildi; bu tavsiyeyi alan taraf için durum son derece çekilmez olmalıydı.
“Şiddetle” kelimesi, geri adım atmayacaklarını açıkça gösteriyordu. Deniz ve hava kuvvetlerinin kara kuvvetlerine dik dik bakarken takındıkları tavır da neydi böyle!
“Bağışlayın ama nedenini sorabilir miyim?”
Hayal kırıklığına uğrayan kara kuvvetleri temsilcisinin bu sorusuna karşılık onu öylece cevapsız bıraktılar.
“Siz kara kuvvetlerinin de gayet iyi bildiği üzere, tek bir komuta zinciri oluşturmak sık sık başa bela açar. Müşterek çalışmak için kendimizi kasmamıza gerek yok,” diye tükürürcesine konuştu deniz kuvvetlerinin üst kademesi, sanki karşı çıktıkları şey ortak plan fikrinin ta kendisiymiş gibi.
Bu sırada hava kuvvetleri temsilcisi sessizce cüzdanını çıkarıp ters çevirdi. Cüzdanının altına vurarak yaptığı bu hareket, içinden tek bir beş parasız kuruşun bile düşmeyeceğini gösteriyordu.
İkisinin de hareketlerinin ne anlama geldiği son derece açıktı.
“Bir Federasyon birliğiyle iş birliği yapmak gerçekten bu kadar zor mu?” Başbakan Churbull öylece kenarda duramayıp söze girdi.
“Hava kuvvetlerimizin böyle bir maceraya atılacak gücü ve imkânı yok.”
“Deniz kuvvetleri açısından yorum yapacak olursam, doktrinlerimiz ve yapılarımız birbirinden çok farklı. Orada görev yapan subaylar ve irtibat subaylarımız, şu aşamada sadece belirli bir seviyede teması sürdürmenin en mantıklısı olduğunu söylüyorlar.”
Hava kuvvetlerinin gönderecek tek bir adamı bile yoktu.
Deniz kuvvetleri belki zorla bir birlik toparlayabilirdi ama böyle bir niyeti hiç yoktu. Federasyon Deniz Kuvvetleri’nin nehir ve kıyı operasyonlarını bile yürütecek kapasitede olmadığı düşünülürse bu hiç de şaşırtıcı değildi. Düşman kontrolündeki hava sahasında bir ikmal görevi uğruna asıl görevleri olan anakara savunmasını terk etme fikri onları hiç heyecanlandırmıyordu.
“İşler bir türlü istediğimiz gibi gitmiyor, değil mi?” biri mırıldandı ve herkes ardından çöken o gergin sessizliği görmezden gelmek istercesine purolarına sarıldı. Morumsu duman altı olan odanın hava durumunu özetlemek gerekirse, tıpkı Milletler Topluluğu’nun sonbahar gökyüzü gibi sürekli kapalıydı.
Kasvetli bir ruh haline bürünmekten kendilerini alamıyorlardı.
“Peki ya… Sevgili sömürgecilerimiz ne durumda? Bize gönüllü birliklerden başka bir şeyler göndermeye hazırlar mı?”
“Kesinlikle hayır. Kamuoyu savaşa girmeye kesin bir dille karşı.”
Toplantı salonunda birbiri ardına hoşnutsuz cıklamalar duyuldu. Tam da o gururlu Milletler Topluluğu adamlarının istemeye istemeye yardım aradığı bir anda…
Eğer halk destek sağlamaya karşı öfkeyle ayaklanıyorsa, bunu sineye çekmek için purolarını ısırmak bile yetmeyecekti.
“… İmparatorluk kamuoyunu manipüle ediyor olabilir mi?”
“General Habergram, cevabınız nedir?”
Oturum başkanının sorusu üzerine tüm gözler ona çevrildi. Herkes cevabı merak ediyordu. Yani durum, o resmi ilgisizlik zırhını bir kenara bırakacak raddeye mi gelmişti? Sömürgelerden gerçekten çok şey bekliyor olmalıydılar.
Ne yazık ki Habergram’ın onlara verecek sadece kötü haberleri vardı.
“Dürüst olmak gerekirse İmparatorluk’un etkisi… dikkate değer sayılabilecek düzeyde değil.”
Bu, durumu dolaylı yoldan ifade etme şekliydi.
Elinde net bir kanıt olmadığı için bu kısmen bir tahmindi fakat… İmparatorluk’taki kamuoyu hamlelerinin tek bir politika izlediğine dair en ufak bir emare bile yoktu.
Belki sadece kıl payı bir çaba vardı. Diplomatik temsilciliklerde alışılageldiği üzere, yalnızca büyükelçiliklerdeki görevliler tarafsız ülkelerde propaganda mücadelesi veriyordu. Bu da tamamen bireysel yeteneklere kalmış bir şeydi.
Organize bir propaganda kampanyasının yürütüldüğü hissine kapılmıyordu.
“İmparatorluk Dışişleri Bakanlığı’nın yerel muadili faaliyet gösteriyor. Bu anlamda Federasyon’un hiç müdahale etmediğini söyleyemeyiz ancak çabaları pek bir sonuç verecek gibi değil.”
“Neden? Gizli istihbarat operasyonları duyulmadık şey değil. Kurnaz bir gruptan bahsediyoruz. İmparatorluk başından beri kamuoyunu etkiliyor olamaz mı?”
“Bunu yüzde yüz reddetmeye çalışmak, olmayanı kanıtlamaya çalışmak gibi olur. Ancak lütfen İmparatorluk’un dış aktörlere karşı geleneksel tutumunu hatırlayın. Kamuoyuna aşırı derecede önem veren türden bir ulus değiller. Kararları muhtemelen sahadaki görevliler veriyor.”
Birkaç katılımcı, İmparatorluk’un diplomasi konusundaki berbatlığını duyduklarında gerginlikle iç çekti.
Yükselen bu askeri güç, teknolojik, sınai, ekonomik ve askeri gibi pek çok alanda yenilikçi atılımlar yapmış modern çağın bir ürünüydü.
Fakat her ne hikmetse, ya da belki sırf bu yüzden, İmparatorluk diplomasinin inceliklerini bir türlü kavrayamıyordu.
“İmparatorluk hükümetinin bakış açısı katıksız bir idealizmden ibaret. Dünyayı aklın yönettiğine inanan insanlardan bahsediyoruz! Birleşik Devletler’in savaşa katılmasından elde edeceği çıkarı kavrayamadıkları için onların savaşa girmesini tamamen imkânsız görüyor olsalar şaşırmam.”
“Dünya dediğin böyle olmalı” şeklindeki o küstahça düşünce—henüz büyük bir darbe yememiş gelişmekte olan büyük ulusların sık sık ayağının kaymasının nedeni tam da buydu.
Ancak Birleşik Devletler’deki yetkililer ne hissederse hissetsin, kamuoyunun savaşa müdahaleye olumsuz baktığı bir gerçekti. Bu bakımdan İmparatorluk’un gardını indirmesi belki de doğaldı. O halde İmparatorluk hükümetinin en büyük müttefiki halkın iradesiydi.
“Yani bu olumsuz tutum… halkın iradesi mi?”
“Evet, Bay Başbakan. Ne yazık ki Birleşik Devletler halkı savaştan uzak durmak istiyor.”
Duygularından arınmış bir edayla konuştu.
Kötü haberleri duygusal bir dille vermek nahoş bir şeydi. Sıkıntı verici her türlü haber mümkün olduğunca nesnel bir şekilde iletilmeliydi.
“Ne kadar da elverişsiz bir durum. Onları bu işin içine çekmeyi gerçekten çok isterdim…”
“Bunun için biraz zamana ihtiyacımız olacağını düşünüyorum. Dışişleri Bakanlığı ve Medya Bakanlığı şu anda bir savaş zamanı propaganda planı hazırlıyor. İster sağdan ister soldan olsun, aydın kesimi hedef almayı amaçlıyoruz.”
“Umarım şu şeytanlarla müttefik olmanın bir faydasını görürüz.”
Komünistleri müttefik olarak almanın artılarını ve eksilerini mi düşünüyorlardı acaba? Muğlak yorumlar eşliğinde başını sallayan birkaç kişi, Komünizmin ne kadar sorunlu bir kafa yapısı olduğunu herkese açıkça hissettirmişti.
Fakat ne kadarını gerçekten anlıyorlardı ki? General Habergram eleştirel bir edayla omuz silkmekten başka bir şey yapamadı. Komünistlerin asıl sorunu, çoğalma ve sızma kabiliyetleriydi. Şu ya da bu delikten piyade gibi sızarlar, daha ne olduğunu anlayamadan koca bir yuva kurarlardı.
Pekala—Habergram bu noktada acı acı gülümsemek zorunda kaldı—tüm bunları savaşı kazandıktan sonra dert edebilirdik.
“… Her halükarda, şu an başımızda bir sürü dert var. Zaman kazanmalıyız. Buna ek olarak, muharip gücümüzü yıpratmak da istemiyorum.”
“O halde daha önce gündeme gelen kuzey rotası nihayetinde iyi bir fikir olabilir.”
Başbakan ve oturum başkanı, planı tekrar Federasyon’a bir ikmal hattı kurma konusuna getirdi. Deniz yollarının sevkiyat açısından ne kadar verimli olduğu düşünüldüğünde, fena bir fikir sayılmazdı. Ama… elbette kara, deniz ve hava kuvvetlerinin bunu gerçekleştirecek insan gücünü sağlaması şartıyla.
“Sayın Başbakan, söylediğimiz gibi—”
“Bekleyin.” Churbull, deniz kuvvetleri temsilcisini susturmak için elini kaldırdı ve sakin, kendinden emin bir tonla bir teklif sundu. “Gemi sıkıntısı çektiğimiz son derece zorlu bir durum içinde olduğumuzun farkındayım. Ve tam da bu yüzden… konvoylara sivil gemilerin de eklenmesini teklif etmek istiyorum.”
Sivil gemiler mi? Bu, herkesin elinde olmadan kafasını kurcalayan bir teklifti. Söz konusu sular açıkça tehlikeliydi. Sigorta şirketleri sözleşmeleri kesinlikle reddederdi.
El koydukları gemilerin dışındaki herhangi bir teknenin kuzey rotasına yöneleceğini hayal etmek zordu. En azından, normal şartlar altında…
“Bir hususu teyit etmeme müsaade buyurun.” O ana kadar sessizliğini koruyan Dışişleri Bakanlığı üyesi sakince konuştu. İngiliz Milletler Topluluğu’nun uzmanlık alanı olan üçlü diplomatik oyunlara hakimiyetiyle zekası, keskinliğin tam bir tanımıydı. “Buna tarafsız ülkelerin gemileri de dahil mi?”
Soru göze çarpmayan bir şey gibi görünüyordu ama doğuracağı sonuçlar büyüktü. Tarafsız bir ulusa ait gemileri konvoy katarlarına dahil ederlerse… “vahim bir kaza” meydana gelemez miydi?
İşte bu yüzden herkes Başbakan Churbull’un cevabını nefesini tutarak bekledi. Böyle bir kazanın yaşanmasını mı istiyordu?
“Şey, uzun vadede böyle bir ihtimalin pekala doğabileceğini söylemekle yetineceğim. Elbette başlangıçta kendi gemilerimizle ilerleme niyetindeyim. Fakat… gemilerin yetersiz kalması muhtemeldir. Yalnızca varsayımsal bir soruyu yanıtlamak benim için güç.”
“Ha-ha-ha. Evet, dediğiniz gibi efendim.”
Cevabı muğlaktı.
İnkar etmemişti ama onaylamamıştı da. Yine de Whitehall’un işleyişini bilenler, söylenmeyenleri anlamıştı.
‘Hayır’ diyerek reddetmediğine göre, başbakan ihtiyaç duyulması halinde bunu kesinlikle yapacaktı.
“Beyefendiler, bırakın bu hınzır gülüşleri. Burası bir özel okul salonu değil. Bu savaşı ciddiyetle yürütelim.”
Üstü kapalı açıklamalarıyla başbakan, devlet çıkarlarını (raison d’état) sonuna kadar gözetmeye karar vermiş olmalıydı. Bu nedenle, bir sonraki söylediği şeye kimse şaşırmadı.
“Şimdi politikamızı gözden geçirelim. Batıdaki hava savaşlarını yalnızca önleme görevleriyle sınırlı tutacağız. Bunu yaparsak, o kadar çok İmparatorluk askeri doğu cephesine yönelebilir, değil mi? Bu sırada asıl hedefimiz, sömürgelerin bizim tarafımıza katılmasını sağlamak olacak.”
“Çok fazla vakit kaybedersek Federasyon dayanamayabilir.”
“Günü geldiğinde onun da çaresine bakarız. İdeal olanı, birbirlerini bitirmeleridir. Elbette en kötü senaryo, İmparatorluk’un ayakta kalması olurdu. Bu yüzden her ikisini de yıpratmak istiyorum.”
Başbakan hafifçe kıkırdadı; bu sözler konudaki gerçek düşünceleri olmalıydı.
Yine de oradakilerin çoğu muhtemelen onu koşulsuz olarak destekleyecekti. Eğer kan dökülecekse, kendi gençleri yerine başka bir ülkenin gençlerinin dökmesi daha iyiydi.
Her şeyden önce, İngiliz Milletler Topluluğu için, can sıkıcı İmparatorluk ile en az onun kadar can sıkıcı Komünistlerin birbirini imha etmesi tam anlamıyla muazzam olurdu.
“Bir önerim var. Federasyon’a bir dostluk göstergesi olarak, kuzey rotasını korumak amacıyla Birleşik Devletler gönüllü birliği ile birkaç deniz büyücüsünü görevlendirelim.”
“… Hangi gönüllü birlikten bahsediyorsunuz?”
“Anlaşma İttifakı’ndan geliyorlar. Hem askeri hem siyasi açıdan, aynı zamanda propaganda bakımından da birkaç birlik sevk etmenin akıllıca olacağını düşünüyorum.”
Dışişleri Bakanlığı o ana kadar oldukça sessiz kalmıştı ama açıklamaları propaganda savaşına ağırlık veriyordu. Açıkçası, askeri pratikliği tamamen göz ardı eden bir teklifti.
“Deniz kuvvetleri ne düşünüyor?”
“Karşıyız.”
“Karşı mısınız?”
“Amaç makul. Hedefi anlamıyor da değilim. Ancak açık konuşmak gerekirse, en kritik yöntemden yoksunuz.”
Saha personelinin seve seve canını riske atarak yürütmek isteyeceği türden bir harekât değildi bu. Deniz kuvvetleri temsilcilerinin yüzlerindeki asık ifadeye bakılırsa, amacın meşruiyetini en başından kabul etmiş olmaları bile kayda değerdi.
“Yani rotayı korumak için birlik gönderemeyeceğimizi mi söylüyorsunuz?”
“Zaten eskort gemisi bakımından gözle görülür bir sıkıntı içindeyiz. Buradan daha fazla gemi çekmemiz istenirse, deniz koruma faaliyetlerimizin çökmesi kaçınılmaz olur.”
“Ne?”
Başbakan Churbull’un sert bakışlarına ve tonuna maruz kalmalarına rağmen deniz kuvvetlerinin yanıtı değişmedi.
Değişmesine imkân da yoktu zaten.
“Sayın Başbakanım, Deniz Kuvvetleri Komutanı olduğunuz dönemdeki durumu kesinlikle hatırlıyorsunuzdur.”
“… Bahsettiğiniz buysa, yeterince muhribi kaydırabilmenin pekala mümkün olduğunu hatırlıyorum.”
“Donanmanın yanıtı ise bunun mümkün olmadığı yönünde. Toplam muhrip sayımız artan yıpranma oranına karşı koymakta zaten zorlanıyor, ana filonun eskortları da eksilirse…”
“Kesinlikle. Filo harekâtlarını ya da denizaltı savunma harbini sekteye uğratabilir.”
“Sormak istediğim bir şey var. İmparatorluk denizaltıları dışarıda at koştururken bizimkiler ne yapıyor, şekerleme mi yapıyor?”
“… Tüm saygımla belirtmeliyim ki, bir kıta devleti olan İmparatorluk ile deniz devleti olan bizlerin durumu bir değil! Lütfen bizim deniz ticaret yollarına bağımlı olduğumuzu, İmparatorluk’un ise bu yollardan zaten mahrum bırakıldığını göz önünde bulundurun!”
“Bunu anlayacak kadar aklınız varsa, ticaret yollarımızın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu da biliyor olmalısınız, değil mi?”
Temsilci lafın nereye varacağını anladı ancak Başbakan Churbull ona hatasını örtbas edecek zamanı tanımadı.
“Böylesine hayati bir ticaret yolunu korumak için muhriplere ihtiyacımız var. Seri üretime geçene kadar onları filodan çekin. Denizaltı savunma harbine destek olmaları için deniz büyücülerini kullanın.”
Başbakanın tüm vücudundan yayılan kararlılık iradesi odayı kapladı. Bir an için deniz subayları bu baskının altında ezilecek gibi oldular ama hemen ardından hepsi itiraz etmek için seslerini yükselttiler.
“Sayın Başbakanım! Başka ne derseniz deyin ama bu olmaz!”
“Lütfen bunu yeniden değerlendirin! Filodaki muhripler, kesin sonuçlu deniz muharebelerinin seçkin vurucu güçleridir! Onları bir yıpratma savaşına kurban ederseniz, düşman filosunu imha etmemiz asla mümkün olmaz!”
Bunlar denizi yakından tanıyan adamların sesleriydi. Ama bir tepenin üzerinde olduklarını unutmuş gibiydiler.
“Kesin sesinizi!”
Tek bir kükreme.
Başbakan deniz kuvvetlerinden adamlara bağırdığında ve onlar da karşılık veremediğinde, tartışmanın kaderi son derece kolay bir şekilde çizilmiş oldu.
“İngiliz Milletler Topluluğu, deniz ticaret yolları olmadan tek bir gün bile ayakta kalamaz!”
Bir deniz ulusunun kaderi buydu. Hayatta kalmak için suları aşmak zorundaydılar. Bir devlet olarak varlıklarını sürdürmek için ihtiyaç duydukları her şey yabancı topraklardaydı.
Bir şey arzuluyorlarsa, tek çareleri onu deniz yoluyla taşımaktı.
Taraftar olsunlar ya da olmasınlar, Topluluk denizden bağımsız var olamazdı.
“Deniz kuvvetleri tam da bu iş için var değil mi? Eğer öyle değilse, bırakalım dalgakıranlarımız çürüsün gitsin! Ne kadar güçlü olduğuna bir bakın! Hangi düşman bize meydan okumaya cesaret edebilir? Belki de hiç yaşanmayacak kesin sonuçlu bir deniz muharebesi umurumda mı sanıyorsunuz?! Yarını çıkarın! Önceliğimiz bu!”
“… Anlaşıldı efendim.”
Başını öne eğen Deniz Lordlarının yaşadığı utancı anlamayacak kimse yoktu salonda.
Emir altındakiler onlara lanet okuyacaktı. Kuzey denizleri çetindi. Elbette hiç kimse birliğinin dağıtılıp öyle bir yere sürülmesinden memnun kalmazdı. Akılları ve kalpleri ihtimaller dahilindeki o büyük filo savaşında kalmaya devam edecekti.
Fakat ana hedef bir kez belirlendikten sonra, devlet büyük planını gecikmeksizin icra etmek zorundaydı.
“Diğer konuya geçebilir miyiz? Bu şartlar altında deniz kuvvetleri kuzey rotasına ne kadarlık bir güç sevk edebilir? Bazı kayıpları göze almamız gerektiğinin bilincinde olun.”
“Yüksek hızlı nakliye gemilerinden oluşan bir grup gönderirsek, tehlikeli sularda geçireceğimiz süreyi kısıtlayabiliriz. Ana Donanma’nın da onlara eskortluk etmesi için yüksek hızlı muhripler tahsis edebileceğini düşünüyorum.”
“O nakliye gemilerinin en az on sekiz knot hızla seyredebilmesini istiyorum.”
“İmkânsız!”
“Kıyı sularımızdaki yıpranma oranından haberiniz var mı?”
“Düşman kontrolündeki suları hantal bir konvoyla yarıp geçmeye çalışmamızı mı söylüyorsunuz?!”
Tartıştıkları şey artık bunun nasıl yapılacağıydı. Mümkün olup olmadığı hususu artık tartışmaya açık değildi.
“Eskort gemileri de tam olarak bu yüzden yok mu?”
“Kıyı sularımızdaki varsayım, filomuzun yakınlarda olduğudur! İmparatorluk Açık Deniz Filosu’nun faal olduğu bölgelerden geçeceksek bu bambaşka bir hikâyedir!”
Konvoy, düşmandan kaçacak kadar hızlı olmadığı sürece su üstü gemileri tarafından yakalanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Riskin çok yüksek olduğunu savunan sesler, ısrarla aksaklıkları dile getirmeye devam etti.
“Her iki durumda da uçaklar ya da büyücüler tarafından yakalanma riski var; bu yüzden daha yavaş ama daha iyi korunan büyük bir konvoyun başarı şansı daha yüksek olmaz mı?”
“Ülkemizin ikmal ihtiyacını karşılayanlar da o yavaş konvoylar, biliyorsunuz değil mi!”
“Bekleyin, bekleyin, bir dakika!”
Tartışma ekseninden biraz kaymış olsa da…
İngiliz Milletler Topluluğu, kuzey rotasını açma politikasında karar kılmıştı.
Bu durumda… General Habergram derin düşüncelere daldı. Kuşkusuz bu… kötü bir plan değildi. Ama Federasyon için neredeyse fazla mı elverişliydi ne?
İlk bakışta varılan sonuç, Topluluk’un menfaatlerini gözetiyor gibi görünüyordu.
“Beyefendiler, herkesin fikrini aldığımızı varsayabilir miyiz?”
Herkes başıyla onayladı… ve muhtemelen ortada hiç itiraz olmamasından memnunlardı. Oy birliği, birliğin habercisiydi.
General Habergram gibi bir katılımcının bile geleceğin ne kadar parlak olduğuna dair tebessüm etmesini sağlayan iyi bir haberdi. İşlerin iyi bir yöne gittiğini düşünmek istiyordu. İşte tam da bu yüzden, sürekli zorluklara göğüs germek zorunda kalmış bir istihbarat teşkilatı başkanı olarak bunu tam anlamıyla sindiremiyordu.
“Kuzey rotasına, Birleşik Devletler gönüllü birlikleriyle birlikte bir deniz büyücüsü birliği eskortu gönderme konusunda en azından mutabık kaldık. Yani tek pürüz gemiler. Şimdi, gelelim…” Başbakan Churbull purosunu sessizce tüttürdü… ve herkesin sabrı tükenme noktasına gelene kadar devam etmek için bekledi. “Tek bir gemi hakkında bir fikrim var.”
Bu yorum Habergram’a “Hmm,” dedirtti.
Birkaç gemiyi nereden bulup buluşturacağına dair bir fikir olsaydı bu anlaşılabilirdi. Belki de öyle bir durumda sevkiyat programlarından sorumlu biriyle önceden konuşmuş olurdu. Ama… tek bir gemi mi?
Yine de konuşan başbakandı. Herkes şüphelerini nezaketle bastırdı ve sözlerine devam etmesini bekledi. Oooo. General Habergram değerlendirmesini gözden geçirdi.
Deniz kuvvetleri temsilcilerinin hepsinin yüzü kireç gibi olmuştu; başbakanın aklında ne olduğuna dair bir fikirleri var gibiydi.
“İçini ağzına kadar kargoyla doldurabiliriz, üstelik ek olarak bir eskorta bile ihtiyaç duymaz. Değil mi?” diye sordu deniz kuvvetlerine; adamlar zaten paniklemiş durumdaydı.
“L-l-lütfen bekleyin, Sayın Başbakanım!”
“O olamaz. Başka ne olursa olsun ama o olmaz—yapmamalısınız!”
Normalde her şeye hakim olmakla övünen deniz subaylarının ajitasyondan neredeyse köpürdüğünü görmek tam bir seyirlik manzaraydı denebilirdi.
Ve çaresizlikleri, bu komik öfkelerini nedense daha da eğlenceli kılıyordu.
“Şikayet ettiğiniz eskort gemisi kıtlığını göz önünde bulundurarak vardığım sonuç bu.”
“Ama o gemi, o gemi—”
“RMS Queen of Anjou’yu kullanıyoruz. Bunu Filo Komutanlığı’na ilettiğinizden emin olun.”
Habergram bu ismi hatırlıyordu.
İngiliz Milletler Topluluğu’nun en büyük transatlantiğiydi.
Bir başka deyişle, dünyanın en büyük yük ve yolcu gemisiydi. Ve doğru hatırlıyorsa, en hızlı yük ve yolcu gemisiydi. Savaştan önce onu hizmetteki en hızlı lüks yolcu gemisi olarak biliyordu.
Ordu emrine alındığını duymuştu ama anlaşılan durum buydu. Deniz kuvvetlerinin ne kadar sarsıldığına bakılırsa… dedikodulardan bile daha kullanışlı bir şey olmalıydı.
“Fakat!”
“Eskort için en iyi deniz büyücülerinizi seçin. Batmasına izin vermeyin!”
Mırıldanılan tek bir “Hayııır”ın ardından deniz kuvvetleri üyeleri sessizliğe büründü ve aniden purolarını tüttürmekle meşgul olup gözlerini güvenli olan tavana diken kara kuvvetleri üyelerine sitem dolu bakışlar atmakla yetindi.
Hava kuvvetleri subayları ise kaskatı ifadelerle o anı kazasız belasız atlatmaya niyetli görünüyordu. Olayın içine çekilmeme konusunda son derece kararlı bir şekilde, uçak motorları üzerine son derece uzmanlaşmış teknik bir tartışmaya daldılar.
Dışişleri Bakanlığı üyeleri ve diğer hükümet yetkilileri ise her zamanki gibi görünüyordu; sanki tüm bunların kendileriyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi.
Böyle bir tehlike bölgesi oyalanacak yer değil. Kazara fazla kalırsam, gereksiz bir belaya bulaşma ihtimalim tavan yapacak. En iyisi hemen ayrılmak… Fakat tam da General Habergram çekilmeye karar vermişken…
Kendisini çağıran genç bir görevlinin sesini fark etti.
Çağrıya uyduğunda… az öncesine kadar deniz kuvvetleriyle şiddetli bir fikir alışverişine tutuşmuş, daha doğrusu onlarla dalga geçmiş olan kişinin, yani bizzat Başbakan Churbull’un huzuruna vardı.
Yüzünde kocaman bir tebessümle başbakan, adamın sırtına samimi bir şekilde vurdu. İnsanların çoğu bunu bir onur kabul ederdi.
Cehalet işte böyle bir mutluluktu.
“Gecikme için kusura bakmayın, Sayın Habergram. Aniden davet ettiğim için üzgünüm ama yarın saat üçte çayda size katılabilirsem çok mutlu olurum. Sizin için de uygunsa, o saatlerde başbakanlık konutuna gelirseniz sevinirim…”
“Benim için bir şereftir efendim.”
Başbakandan gelen bir davet, fiili bir emirdi. Kral ile planlanmış bir çay partisi olmadığı sürece, ertesi gün saat üçte Başbakan Churbull’un yanında olmak zorundaydı.
“Çok iyi. O halde kahyaya hazırlık yapmasını söyleyeceğim. Hafif bir şeyler sizin için uygun mudur?”
“Evet, teşekkür ederim Sayın Başbakanım.”

BİR GÜN, İNGİLİZ MİLLETLER TOPLULUĞU BAŞKENTİ LONDINIUM, BAŞBAKANLIK KONUTU
Ertesi gün, Tümgeneral Habergram kararlaştırılan saatte başbakanlık konutunda hazır bulundu.
Yoldayken gökyüzünün kasvetli griliğine bakmıştı. Cılız güneş ışığı buralarda sıradandı. Sonbahar göğünde güneşin yüzünü göstermemesi pek de alışılmadık bir durum değildi.
Doğduğundan beri bu iklimde büyümüştü. Şikayet edecek hali yoktu. Bazen İç Deniz’e kaçıp plajda tatil yapmayı o da isterdi ama vakit savaş vaktiydi.
Yüksek sosyete ve plajlar savaş bittikten sonrası içindi. Askeri standarttaki donuk teçhizatlara ve dünyanın bej rengine bürünmesine neredeyse alışmıştı.
Saat üç çayı geleneği bile savaşın gazabından nasibini almaktan kaçamamıştı. Hava savaşları göz önüne alınarak başbakanlık konutunun yakınlarına uçaksavar mevzileri ve birkaç sığınak kurulmuştu; askerler orada burada görev yerlerinde çaylarını içiyorlardı.
Ağırdan almak, rahatlamak ve sohbet etmek olan işin asıl ruhuyla kıyaslandığında bundan daha hüzünlü bir manzara olamazdı.
“Bu taraftan efendim,” denilerek başbakanlık konutunun bir köşesindeki masaya götürüldüğünde, yangın ihtimaline karşı sağa sola konmuş kovalar ona savaşta olduklarını bir kez daha hatırlattı.
“Geldiniz demek. Oturun lütfen.”
Başbakan ona bir sandalye gösterdi, kahya ise çayları hazırlamak üzere yanlarından ayrıldı. Savaştan önce Habergram, Başbakan Churbull ile aynı masayı paylaşacağını rüyasında görse inanmazdı.
Böyle bir fırsata eriştiği için onur duysa da bu durum ona en ufak bir neşe vermiyordu. Berbat hissediyordu çünkü bunun, vatanının başının dertte olduğu anlamına geldiğini biliyordu.
Örneğin etrafındaki insanlar. Disiplini adeta abideleştiren keskin hareketleriyle hizmet personeli profesyoneldi ama… birçoğu epey yaşlıydı. En gençlerinin bile ellinin üzerinde olması gerekiyordu.
Ordunun genç erkeklerin çoğuna el koyduğu düşünüldüğünde bu şaşırtıcı değildi. Bir noktada, kanıksadıkları her şey maziye karışmıştı. Zamanın akıp gittiğini bilfiil fark etmek onu her zaman efkârlandırırdı.
Çay takımlarını getiren kişilerin üniformalarının eskisi kadar kusursuz olması aslında iç karartıcıydı.
“Kusura bakmayın lütfen, malum savaştayız…”
Ellerinden gelenin ancak bu kadar olduğu ima edilerek çay ikram edildi. Habergram bu lafı tam olduğu gibi kabul etmek üzereydi ki aniden gözlerine inanamadı.
Doğal olmayan bir güzellikle parlatılmış gümüşün ışıltısı gözüne çarptı.
Gümüş çabucak kararırdı—onu bu kadar iyi parlatmak mümkün müydü gerçekten? İş gücünün ne kadar kıt olduğu düşünüldüğünde, hayran mı kalmalıydı yoksa tiksinmeli miydi emin olamadı.
Yani eski güzel günlerdeki gibi porselen ve gümüşle çay ha? Hem de savaş zamanında, kendisi ve adamları savaşı yönetmenin baskısı altındayken, başbakanlık konutunda?
“Kahyam fazla titizdir. Çay epey iyidir.”
“Savaş zamanı dağıtım koşulları göz önüne alındığında, şaşırtıcı derecede iyi olduğunu söyleyebilirim.”
İçmeye teşvik edildiği Assam çayı, barış zamanı standartlarına göre bile fena sayılmazdı. Maruz kaldıkları ticaret baskınları düşünüldüğünde, beklenmedik derecede leziz olduğu söylenebilirdi.
“Eminim kahyamın ideali yalnızca mevsiminde en kaliteli olanı servis etmektir. Elbette, iyi malı temin edemeyip muadillerine mecbur kaldığımızda ben de pek memnun olmuyorum.”
Seçici bir damak tadı, gelenek sevgisi ve o soğukkanlı tavır. Güçlü görünmeye çalışıyor olsa bile, Topluluk’un geleneksel duruşunu sergiliyor olması gerçekten cesaret vericiydi.
“Sahte muadil ürünler konusunda hükümet olarak ciddi bir çalışma yapmamız gerektiğini inkar edemem. Çay sevkiyatındaki gecikme beklenmedik derecede vahim. Çay olmadan savaş yürütülemez.” Başbakan güldü, General Habergram da kendisini buruk bir şekilde gülümserken buldu.
Çay olmadan savaşmak elbette söz konusu bile olamazdı. Böylesine korkunç bir talihsizlikle karşılaşan herkes nerede olursa olsun bir şekilde çay bulurdu. Güney kıtasına gönderilen istihbarat subayları buna güzel bir örnekti. Çölün ortasına sevk edilmiş olmalarına rağmen bir şekilde çaylarını temin etmeyi başarıyor gibi görünüyorlardı.
Başka bir deyişle: Çölün ortasında bile çay bulabiliyorlardı. Belki de onları biraz daha fazla çalıştırsa bile ellerinden gelenin en iyisini yapacak yeteneğe sahiptiler.
“Ama sanırım vaktimizi sohbet ederek harcayamayız. Sadede gelelim mi? İngiliz Milletler Topluluğu Savunma Komitesi toplantısında duyduklarınızın aynısı geçerli.”
Aah. Habergram biraz fazla rahatladığını fark etti. Dikleşti ve pürdikkat dinlemeye koyuldu.
Başbakanın kendisini ne amaçla çağırdığını merak ediyordu. İstihbarattan sorumlu kişi olarak başbakana rapor veriyordu elbette ama… baş başa çaya ilk kez davet ediliyordu.
“Elimizde hiçbir şeyden yeterince yok. Çay gibi günlük ihtiyaçlardan tutun da savaş cephesinde muhriplere, diğer gemilere, hatta güvenilir ve medeni müttefik ülkelere kadar.”
Topluluk’un bir krizle karşı karşıya olduğunu kabul etmeye gerçekten mecbur kalmışlardı. Ve tüm bunlar Cumhuriyet’in kıtadaki yenilgisini engelleyemedikleri içindi. Müdahalelerinin çok geç kalmasının bedelini, müttefikleri olmadan güçlü İmparatorluk ile yüzleşerek ödemek zorunda kalmışlardı.
“İngiliz Milletler Topluluğu’ndaki durumun gerçek hali bu. Her ne kadar parlamento kürsüsünde bunun onlar için en iyi, bizim içinse en kötü zamanlar olduğunu söylediğim ana kıyasla işler biraz düzelmiş olsa da…”
“İşler düzeldiği halde hâlâ bu kadar canınız sıkkınsa efendim…”
“Aynen öyle.”
Churbull bir puro kutusu uzattı ve bir tane almasını söyledi. Hâlâ tütünü seviyor, anlaşılan. Habergram burukça gülümsedi ama kendisi de itiraz edecek değildi.
Minnetle kabul ettiğinde, her zamanki gibi en yüksek kalitede bir puro olduğunu gördü. Demek bu çalkantılı zamanlarda bile nereye bakacağını bilirsen puro bulunabiliyordu.
Fakat purosunu tüttürürken bile soru aklını kurcalamaya devam ediyordu. Neden çağrılmıştım? Enfis purosunun tadını çıkarırken aklındaki şüpheye engel olamıyordu.
Konu daldan dala atlıyordu fakat… o kadar çok zaman geçmişti ki bunun asıl meseleye gelmek için fazla dolambaçlı bir yol olduğunu hissetmeye başlamıştı. Tam o anda gerçekleşti.
“Bay Habergram, sizinle açık konuşacağım. Komünistlerle yaptığımız bu anlaşmadan ötürü pişmanlık duymak istemiyorum.”
“Anlaşıldı efendim.”
Sezgileri, Başbakan Churbull’un bu ani çıkışıyla hemen harekete geçti. Demek mesele Komünistlerdi!
Boğazının kuruduğunu fark etti; uzanıp Assam çayından bir yudum aldı ama tadını hiç alamadı.
“İstihbaratın başına bela olan köstebeği bulma konusunda bir gelişme var mı?”
“Bağışlayın efendim, soruşturma hâlâ devam ediyor; henüz kimliğini tespit edemedik. Son zamanlarda dışarıya bilgi sızmadığı düşünülürse, köstebeğin karadan veya denizden geçici görevle gelen subaylardan biri olması muhtemel.” Habergram’ın kendisi de bundan şüpheliydi ancak konuşmaya devam etti. “Çetrefilli olan kısım, uyuyan bir ajana dönüştürülmüş olma ihtimalini göz ardı edemeyişimiz. Yapabileceğimiz tek şey, elimizdeki istihbaratı mümkün olan en iyi şekilde yönetmeye devam etmek.”
Astlarını tepeden tırnağa titizlikle denetlemişti. Şüphesiz dostlarından kuşkulanmak isteyeceği bir şey değildi ancak tatsız da olsa bunun bir gereklilik olduğunu biliyordu.
Bunların hepsini yapmıştı.
Bu küstah hainin kimliğini yakında tespit edebileceğinden son derece emindi… fakat şu ana kadar ellerine koca bir hiç geçmişti.
Köstebeğin geçici görevli subaylardan biri olabileceği öne sürülmüştü ancak… bunu destekleyecek bir kanıt olmadıkça bu durum kuru bir temenniden ibaret görünüyordu.
Artık şüphe çekmeyen uyuyan bir ajan için bu büyük bir zafer olurdu. Habergram ve adamlarının yelkenleri bu şekilde suya indirmesi kabul edilemezdi; bu da bütün süreci son derece yıpratıcı kılıyordu.
Bu yüzden İstihbarat Başkanı olarak General Habergram resmi bir özür diledi.
“Sonuç olarak, yapabileceğim tek şey bir kez daha özür dilemektir. Gerçek şu ki soruşturmayı hâlâ sürdürüyoruz.”
“…O meseleye gelirsek.”
“Buyurun, Sayın Başbakanım?”
Fırça yemeye kendimi hazırlasam iyi olacak. Bana sert çıksa bile itiraz edecek konumda değilim. Habergram kendini en kötüsüne hazırladı.
“Şüpheli şahsın Federasyon istihbarat teşkilatı olması ihtimali var.”
Açıklamanın bu denli beklenmedik olmasının sebebi de buydu.
Hemen “Ne?!” diye nida atmayışı, yalnızca uzun yıllara dayanan otokontrolü ve disiplini sayesindeydi. Zihninin binbir güçlükle vardığı sonuç acı gerçeğe işaret ediyordu; köstebek demek ki… Bir dakika—başbakan bunu nereden biliyordu?
“…Ne demek istiyorsunuz?”
“İçişleri Komiserliklerini iyi bilirsin, değil mi? Muhtemelen onlar hakkında benden daha çok bilgiye sahipsin ancak her halükarda karşılıklı tüm casusluk faaliyetlerini durdurma yönünde bir teklifle geldiler.”
Şaşkınlık onu dilini yutacak raddeye getirdi.
“Ee?” diye mi sormalıydı? Yoksa “Neden?” diye mi meraka düşmeliydi? İkisi de son derece uygun görünmekle birlikte bir o kadar da yetersizdi.
“Demek şeytanla gerçekten bir anlaşma yaptınız…”
“Bunu bir sinyal olarak değerlendirebiliriz. Neyse! İçişleri Komiserliği Başkanı Loria, temsilcileri sıfatıyla istihbarat paylaşımı ve İmparatorluk’a karşı birlikte savaşma hususunda çalışma düzeyinde bir toplantı yapmak istediklerini iletti.”
Anlaşıldı. Mantıklıydı.
Açıkçası Milletler Topluluğu’ndan birinin Federasyon İstihbaratı mensuplarıyla yüz yüze geleceği fikri, Kopernik devrimi niteliğinde bir olaydı.
Tam anlamıyla şaşkına dönmek tam da böyle bir şeydi.
İstihbarat dünyasının o paradoksal özdeyişinin—kesin olan tek şey hiçbir şeyin kesin olmadığıdır—ne kadar yalın bir gerçek olduğunu ona bir kez daha iliklerine kadar hissettirdi.
“Resmi bir davet mi?”
“Elbette. Üstelik istihbarat ajanları hakkında geçmişte çıkarılan tüm tutuklama kararlarını ve gıyabi yargılamalardaki mahkûmiyet hükümlerini feshetme taahhüdüyle geldi!”
“Bu… Gerçekten inanılmaz.”
Buna cesaret verici mi demeliydi? Komünist Parti’nin gizli polisinin teminatına güvendiğimiz için aptal durumuna mı düşecektik? Yoksa samimiyetleri karşısında nutkumuz mu tutulmalıydı?
Seçenekler son derece uç noktadaydı.
“Bay Habergram, hazırlıkların seyrine göre bu toplantıyı sizin yürütmenizi istiyorum.”
“Anlaşıldı efendim. Emir buyurun, yanıma bir adam alıp derhal yola çıkayım.”
Tereddüt etmenin âlemi yoktu.
Gitmesi emredildiyse gidecek ve elinden gelenin en iyisini yapacaktı.
“Çok iyi. Sizin için de uygunsa RMS Queen of Anjou ile gitmeye ne dersiniz? Kesin tarihi İçişleri Komiserliği ile hâlâ netleştiriyoruz ancak pürüzler giderildiğinde resmi olmayan bir personel değişimi de planlıyoruz.”
“Kanlı hainleri, vatansız pislikleri ve Komünistleri serbest bırakmaktan utanç duymayacağımı söylesem yalan olur ancak…,” diye devam etti Habergram.
Yüzünde, az öncesine kadar takındığı o katı, neredeyse insanlıktan uzak maskeden farklı bir ifade belirdi. Dış dünyadaki insanlar hiç şüphesiz bunu rahatlama, kabullenme ya da belki de bir nebze sevinç olarak tanımlardı.
“O Komünist katillerin elinden kendi adamlarımızı geri alabileceksek şikayet edecek değilim.”
O saygıya değer meslektaşları… Bir kez hapsedildiler mi bir daha kendilerinden haber alınamamıştı. Milletler Topluluğu istihbarat teşkilatının, Komünistlerin ne kadar centilmen olduğu konusunda en ufak bir illüzyonu yoktu.
Komünist sempatizanı akademisyenlerin kafası bir türlü basmıyordu ama… İçişleri Komiserliği kendi insanlarına karşı bile son derece acımasızdı. O sadist güruh tarafından hapsedilen meslektaşlarını sağ salim geri alabilirse…
Görevi icabı duygusuz davranmak zorunda olan istihbarat başkanının bile yüzünde hafif bir tebessüm yaratmaya yeterdi bu. Kışın ardından bahar gelirdi. Zorlu zamanların ardından huzurlu günlerin geri döneceğini bildikten sonra, kışı atlatmak için gereken hazırlıkları neden ihmal edesiniz ki?
“Geri dönenlere birinci sınıf konaklama imkânı sunabilsek her şey çok daha mükemmel olurdu.”
Ele geçirilen istihbarat ajanlarının akıbetini raporlardan okumuştu. İnsanların “Hayal edebileceğinizden çok daha kötü” derken kastettikleri şey tam olarak buydu.
Çok gizli bilgilerle dolu oldukları için bu raporlar kamuoyuna açıklanamazdı. Ancak açıklanabilseydi, insanların ne kadar gaddar olabileceğine dair o abes tartışmalar kökten son bulurdu.
Cevap mı? Sınırsızca.
Öyleyse ne tür işkencelere, ne gibi acılara katlanmışlardı? Meslektaşlarının akıbetini düşünmek bile gözlerinin dolmasına yetiyordu.
“Tabii ki bolca şampanya ve şarap bulundurmak isteyeceğiz. Hatta varillerce biraya ihtiyacımız olabilir.”
Mahcubiyeti gizlemek için yapılan bir şaka. Gözyaşı döküp sızlanmaktansa kendine güvenen bir tebessüm sergilemek daha iyiydi. İşte sırf bu yüzden şaka yapıyor olmalıydılar.
“Ha-ha-ha, sert içkilerle bir ağırlama mı? Ben açıkçası puro talep ederdim ama içki de oldukça makbule geçer. Şakamı bağışlayın—sanırım birinci sınıf kamaralar imkânsız.”
Habergram, donanmanın gemi sıkıntısının son derece farkındaydı. Bunu kendisine söylenmesine gerek bile yoktu—bu yüzden başbakanın kendisinin saçmalığına uymak zorunda kalmasından ötürü başını eğip özür diledi.
“RMS Queen of Anjou tamamen bir askeri taşıma gemisi olarak donatıldı. Lüks kamaralar, kargo ve asker taşımaya yer açmak amacıyla muhtemelen tümüyle sökülmüştür.”
“Eh, bir Federasyon toplama kampından daha iyi olacağı kesin. Fazla şaşaalı olsaydı şoktan ölürlerdi, dolayısıyla böylesi tam kararında sayılır.”
Memleketlerinden içkiler, memleketlerinden purolar ve öz vatandaşları… Sembolik bir jest bile kâfiydi.
Duygularını kelimelere dökemeseler bile, kaybettikleri dostlarının yasını tutacak ve kadehlerini sessizce kaldıracaklardı. Dostlukları, sadece bu jestlerin bile iletmek istedikleri her şeyi aktarmaya yeteceği kadar güçlüydü.
Habergram bu tür konularda duygusallaşmaya meyilliydi fakat bu kez kendine çeki düzen vermeye karar verdi.
“Müsaadenizle daha önceki konumuza döneyim. Elimizde—daha doğrusu teknik olarak benim karşı-casusluk birimimde—tutulan ajanların serbest bırakılması meselesine gelirsek…”
Konuyu yeniden önlerindeki vazifeye getirme sebebi basitti.
Zafer elinizin altında gibi görünse bile, onu tamamen kavrayana kadar sizin sayılmazdı.
Kısa ömürlü bir mutluluğun tadını çıkarmaktansa, iş bittikten sonra aşırı tedbirliliğe gülüp geçmek ne kadar da evlaydı. Bir dizi hataya tanıklık etmiş istihbarat subayları için, hele ki Milletler Topluluğu’ndakiler için bu aşikârdı.
“Esasen hepsinin serbest bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Bazılarını gizlemeyi düşünebiliriz. Aslına bakarsanız, birkaçını çifte ajan olarak geri göndermeyi çok isterdim…”
Düşman casuslarını çifte ajan olarak kendi ülkelerine geri göndermek, casuslukla ilgilenen herkesin hayalini kurduğu bir plandı.
Ancak Habergram, Başbakan Churbull’un kederli bir tonla cümlesini yarım bıraktığını duyar duymaz vaziyeti anladı.
“Fakat siyasi bir krize yol açmamız kesinlikle yasak.”
“Aynen öyle. Uzun vadeli düşünmek zorundayız.”
Diplomasi ve siyasetin can sıkıcı yanlarından biri de müttefik ülkeler nezdinde nelerin müsaadeli olduğu meselesiydi. Sadece formaliteden ibaret olsa bile, Milletler Topluluğu ile Federasyon aynı safta yer aldığı sürece bu durum göz önünde bulundurulmak zorundaydı.
İki ülke dost olmayabilirdi ama aynı gemideydiler. İmparatorluk karşıtı davaya yalnızca hassas bir denge üzerinde hizmet ediyorlardı. Hatta Milletler Topluluğu ile Federasyon’un aslında birbirlerine karşı derin bir güvensizlik beslediğini söylemek hiç de yanlış olmazdı. İçten içe yanan şüpheleri körüklemek akıl kârı değildi.
Ve bu durumun bir miktar otokontrol gerektirmesi son derece mantıklıydı. Hepsinden önemlisi, Federasyon tarafı da muhtemelen aynı şeyi düşünüyordu.
Geri dönen ajanlarını ayağının tozuyla çapraz sorguya çekmeyecek olmalarına imkân yoktu.
“Anlaşıldı. Astlarımın da bu durumdan haberdar olmasını sağlayacağım. Yalnızca tek bir sorun var.”
Şimdilik sakınmak en iyisiydi fakat Habergram’ın teyit etmesi gereken bir husus vardı.
Bu son derece basit bir meseleydi.
Az önce içeriye çifte ajan sızdırmaması konusunda talimat almıştı.
İşte sorun tam da buradaydı.
“Bir süredir bizimle iş birliği yapan bazı ajanlar var. Onlar hakkında ne yapmalıyız?”
Hali hazırda devşirdikleri iş birlikçileri ne yapacaklardı?
“O işi sana bırakıyorum. Yeter ki başımızı belaya sokma.”
“Her zamanki gibi öyleyse. Anlaşıldı efendim.”
Onlarla istediği gibi ilgilenmesi için inisiyatif tamamen kendisine verilmişti.
“Bu fevkalade güzel çay için teşekkür ederim. Ha, bu arada, RMS Queen of Anjou’ya ne zaman binebileceğimizi düşünüyorsunuz?”
“İki üç sefer yapıp geldikten sonra diye düşünüyoruz.”
“Anlaşıldı.” Öyleyse müsaadenizle efendim.”

BİRLEŞİK YIL 1926, EYLÜL ORTASI, MOSKOVA, İÇİŞLERİ HALK KOMİSERLİĞİ GEÇİCİ KARARGÂHI
İçişleri Halk Komiserliği’nin kasvetli makam odasında, Komiser Loria hissiz bir edayla belgeleri onaylıyordu. Savaşta oldukları için yapacak bir yığın işi vardı.
İnkâr edilemez şekilde yoğundu, fakat… İşin mahiyeti savaş öncesine kıyasla bambaşkaydı.
Mühür sesi. Mührünü bastığı kâğıtlar, tahliye ve serbest bırakma evraklarıydı.
“Komiser Yoldaş, bundan emin misiniz?”
“Commonwealth ile istihbarat paylaşma konusunu mu kastediyorsun? Yoksa eş zamanlı yürüttüğümüz gayriresmî personel mübadelesini mi?”
Federasyon Komünist Partisi’nin elleri, sözde halkın elini gururla sıkan lekesiz, ak ellerdi.
Kocaman bir yalandı tabii; fakat resmî söylemleri böyleydi.
Mantıken, bir Komünist devlette gizli polisin ve benzerlerinin var olmaması gerekirdi. Dolayısıyla, gizli polisin Federasyon’a sızmış Commonwealth ajanlarını alıkoyuyor olması da mümkün değildi.
Şayet böyle bir durum varsa bile, bunun bir tür “sehven yapılmış hata” olduğunu iddia edebilirlerdi. İşte bu sayede Commonwealth’in ağzını kayıt dışı bir şekilde arayabilmişti. “Her iki ülkenin göç dairelerini meşgul eden sorunu çözmek” adına tutsakları takas edeceklerdi.
Esasen bir yanlışın kabulü söz konusu değildi; sadece bir anlaşmaya varmak istediklerine dair barışçıl bir mesaj veriliyordu.
Commonwealth’in tepkisi son derece olumluydu. Müzakereler tıkır tıkır ilerliyordu ve her şeyi planlayan Loria’nın neticeden beklentisi büyüktü.
Bir sorun varsa, o da karşısındaki aptallardı.
“İlk konuyu bir kenara bırakırsak, tutsak takası yapmak belki de—”
Loria, memnuniyetsiz görünen görevliye tiksintiyle dik dik baktı ve bastırarak araya girdi. “Dinle. Bütün söylediğimiz, her iki tarafça da talihsiz hataların yapılmış olduğu.”
Resmî olarak, aralarında sanki hiçbir düşmanlık yaşanmamış gibi davranmalıydılar.
Kamuoyuna yansımadığı sürece gerçekler önemsizleştirilmeli, göz yumulacak küçük bir detay gibi muamele görmeliydi; ama yine de…
“A-ama onlar tutsak!”
“Yoldaş, onlar tutsak değil.”
“Ama onları biz yakaladık!” Kendi başarılarına takılıp kalmış bu budalalar ne kadar da dik kafalıydı!
“Biz hiç tutsak almadık, onlar da bizden almadı. Bak.” Elini adamın omzuna koydu ve o laf anlamaz kafasına sokabilmek için alışılmadık derecede ağır bir tempoda konuştu. “Göç dairesi bir hata yaptı. İki taraf da iyi niyet göstergesi olarak, hukuki ve teknik unsurlar nedeniyle geçici olarak gözaltında tutulan kişileri serbest bırakıyor. Ve meseleyi büyük bir drama dönüştürmemek adına iki taraf da özür dilemeyecek.” Konuşurken doğrudan adamın gözlerinin içine bakıyordu. Adamın bakışları bocaladı fakat Loria, tepkisini tartmak için bakışlarını adama sabitleyerek ekledi: “Yani altı üstü mağdur edilmiş kişileri karşılıklı takas ediyoruz. Bunda ne sorun var?”
Adam satır aralarını okuyamıyorsa bu Loria’nın suçu değildi. Sorun, gizlilik ve diplomasinin getirdiği incelikleri kavramaktan aciz birinin gizli işler dairesinde çalışıyor olmasıydı.
Tabii, patavatsız çenelere de kelimenin tam anlamıyla birer fermuar lazımdı o halde.
“… Anlaşıldı, Komiser Yoldaş. Öyleyse Commonwealth’e karşı yürüttüğümüz yasadışı casusluk faaliyetlerini de durdurmalı mıyız?”
Neyse ki adam o kadar da odun kafalı çıkmamıştı.
Güzel. Loria gülümsedi.
“Evet, sadece uyuyan ajanları gizlemekle yetinin. Saha sorumlularına da temas kurarken son derece dikkatli olmalarını söyle.”
“Emredersiniz efendim.”
Paçayı bu şekilde ucuz kurtarabildiğine göre, adamda biraz olsun iş vardı. Krizin kriz olduğunu teşhis edebilen insanlar uzun yaşama potansiyeline sahiptir.
Üstelik oldukça da kullanışlı olurlar.
Pekala öyleyse, diye düşündü Loria, astına sevecen bir gülümsemeyle bakarak. Commonwealth’teki bu eski casusluk başkanına ne yaptırsam acaba?
Açıkçası, Loria’nın Commonwealth’e ilgisi artık kalmamıştı.
“Açık konuşacağım. Şimdilik iki ülke arasındaki ilişkileri tehlikeye atabilecek hiçbir yasadışı casusluk faaliyetinde bulunmamızı istemiyorum.”
“O halde istihbarat toplama çabalarımızı normal diplomatik yollarla mı artırmalıyız?”
“Kesinlikle. Ben Commonwealth’i mağlup etmek istemiyorum—onunla iş birliği yapmak istiyorum.”
Kendi kişisel görüşü; Commonwealth’in ele geçirilecek bir sıçrama tahtası değil, barışçıl bir şekilde kullanılacak bir yol olduğu yönündeydi. Gizlice sızılarak diğer her yere ulaşmayı sağlayan bir yol. Federasyon’un Commonwealth’ten asıl beklentisi işte buydu.
“O kadim devleti hafife aldığımdan değil. Muazzam donanması sayesinde gücü hâlâ sapa sağlam ayakta. Değişmeyen kültürü bile köklü tarihinin desteklediği kurumsal yapısını gözler önüne seriyor.”
“Yani?”
“Onları düşman bellemektense, bir müttefik olarak faydalanmalıyız.”
Ama masalları beş para etmez birer çöp. Sterilize edilmiş mitlerden farksızlar. Bu masalların kendisinde en ufak bir arzu dahi uyandırması imkânsızdı.
İtiraf etmek gerekirse, o ülkeye olan ilgisi gerçekten de sönüp gitmişti. Aklı başına geldiğinde görmüştü ki, Commonwealth’e karşı yürütülecek bir casusluk savaşı… yalnızca zararla sonuçlanırdı.
Yasadışı casusluğın hedefi olarak çekici hiçbir yanı yoktu.
“Ayrıca. Yoldaş, imajımızı değiştirmemiz gerekiyor.”
“Ha?”
“Komünizm ideallerine adanmış olanların hayallerine tutunmaya devam etmelerine izin vermek istiyorum. Bir başka deyişle, aşırı zorba hiçbir şey yapmak istemiyorum.”
Komünizm idealist bir doktrindi.
Resmî dogmaya göre Parti ellerini kirletemezdi. İşin içinde olan herkes gerçeği biliyordu elbette, ancak bir vitrin oluşturmanın son derece etkili olduğu kanıtlanmıştı.
“… Yani bir imaj stratejisini mi kastediyorsunuz?”
“Kesinlikle. Üstelik sadece Commonwealth ile olan ilişkilerimizden de bahsetmiyorum. Yurt dışındaki tüm görevlilerimizde liyakatten ziyade şahsiyete odaklanmak istiyorum. Mümkün olan her durumda, Parti’ye sadık bir idealisti seçin. Beceriksiz ama iyi kalpli biri biçilmiş kaftandır.”
İdeallere adanmış Parti üyeleri, sık sık Parti’nin başını ağrıtma eğilimindeydi.
İnsaniyetçiler buna güzel bir örnekti.
Loria, tasfiyelere karşı çıkan insanlardan az çekmemişti.
Herkesin saf, masum ve adanmış olduğunda hemfikir olduğu Parti üyelerini bertaraf etmek zordu. Suçluluk duyacak hiçbir şeyi olmayan insanlar gerçekten tam bir baş belasıydı—gerçi bir savaş sırasında onlarla yapılabilecek pek çok şey vardı.
“… Y-yoldaş, bir şey sorabilir miyim? İmajımız konusunda neden bu kadar endişelisiniz?”
“Demokrasinin nasıl çalıştığını anla. Batı ülkelerinin siyaset dünyasına yön verenler bizim gibi elitlerdir fakat onlar kamuoyuna tabidir. Yasal yollara başvurarak kitleleri kendi yanımıza çekmek, yasaları çiğnemekten katbekat daha faydalıdır.”
Komplo ve entrikaların rolünü hafife almak gibi bir niyeti olduğundan değildi bu. Sadece yaklaşımını değiştiriyordu. Stratejilerini mevcut koşullara göre optimize etmeleri gerekiyordu.
Göz kamaştırıcı evrensel felsefelere, hedeflere ve ilkelere adanmış insanlar eleştirilmezdi. Aksine, belki de sempati kazanırlardı. Ne de olsa herkes dürüstlüğe ve erdeme hayranlık duyardı.
“Dış göreve göndermek için idealistler biçilmiş kaftandır. Zaten ülke içinde bir işimize yaradıkları yok. Bu yüzden yurt dışında ülkemizin iyi bir imajını yaymalarını istiyorum.”
Herkesin güvenilir olarak nitelendireceği iyi insanlar.
Federasyon’dan böyle bir arkadaşı olan hiçbir yabancı, ülke hakkında fazla korkunç bir izlenime sahip olamazdı. Komünizme karşı temkinli yaklaşan biri, ilk “gerçek Komünist” tanıdığı olarak idealist biriyle karşılaşsa düşmanlığını sürdürebilir miydi?
Başka bir ülkenin iyi insanlarına, Federasyon’un iyi insanlarından nefret etmelerini emretmekten daha zor bir şey olamazdı herhalde. Sonuçta uzun vadede bakıldığında, onlardan nefret etmemek daha faydalı olacaktı.
Bir savaşta siper arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurmak son derece basitti. İnsanları ortak bir amaç uğruna ortak bir düşmana karşı savaşmaktan daha fazla kaynaştıran hiçbir şey yoktu.
“Neyse ki dünyanın düşmanı olan İmparatorluk ile savaştayız.”
“N-ne?!”
Loria az kalsın bunun zaten aşikâr olduğunu söyleyip çıkışacaktı ama bunun yerine şöyle bildirdi: “Bu muharebe, Parti’nin sonsuza dek izleyeceği rotayı dahi belirleyebilir. Başarısızlığa asla müsamaha gösterilmeyecektir.”
Ortak bir düşman.
Bir devletin ebedi düşmanları olmasa bile mevcut düşmanları vardı. Ve Federasyon’un mevcut düşmanı, yalnızlaştırılmış bir düşmandı. Dünyanın ana akımı biziz. Bir insan Federasyon’un önceden kendisi yalnızlaştırılmışken şu anki stratejik konumunun ne kadar sevindirici bir değişim olduğunu fark edemeyecek kadar nasıl aptal olabilirdi?! Astını ancak ümitsiz bir vaka olarak görebiliyordu. Yüzüme öyle boş boş bakarken ne kadar da düşüncesiz.
Neden sivil-askeri ilişkilere hep bu kaygısız aptallar denk gelmek zorundaydı ki?!
İçişleri Halk Komiserliği’nin kurnaz stratejistlere ihtiyacı var ama şu anda her yer aşağılık mahluklar ve sadistlerle dolu. Karakterleri pek umurumda değil ama beceriksizlikleri düzeltilemez boyutta.
Belki de bunları Gulag’daki insanlarla takas etmeliyim diye umutsuzluğa kapılmaya başladı.
“Savaşı kazanıp sonlandırmadığın sürece hiçbir anlamı yoktur. Bunu herkes bilir. Fakat neredeyse hiç kimse nasıl kazanacağını bilmez. Ne kadar da aptalca!”
“… H-haklı olabilirsiniz.”
“Ve bir zafer, yoldaş, kabul edebileceğimiz bir şey olmalıdır. İşte bu yüzden dünyaya iyi birer Federasyon vatandaşı olduğumuzu göstermeliyiz.”
Zaten bir devletin ebedi müttefikleri yoktu. Sadece çıkarları vardı. Fakat zihninde hesaplamalar yapan Loria şöyle düşündü: Kazananın dostu olup zaferin meyvesini onunla birlikte dişlemek neden çok şey istemek olsun ki?
Komünizm ile kapitalizm arasındaki fark, İmparatorluk’un düşman olarak sahneye çıkması sebebiyle diplomatik zorunluluktan ötürü görmezden geliniyordu.
O halde bu durumdan koparabileceğimiz kadar çok şey koparmalıyız. Loria, Parti yetkililerinin bu durumun ne kadar da hayal meyal farkında olduğuna inanmakta güçlük çekiyordu.
“Her halükarda kayıpların önüne geçemeyeceğiz. Bu yüzden sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Önleyemediğimiz bu kayıplardan nasıl kâr elde ederiz? İşte çözmemiz gereken şey bu.”
Zafer için Parti kurban vermeye hazır olmalıydı. Ön cephedeki ceset yığınlarına bakılırsa, insan zayiatını pek de umursamıyor gibiydiler.
Kayıpların, zaferin kaçınılmaz bir ön koşulu olarak hesaba katılması gerekiyordu muhtemelen. Bedeline ağlamaktansa, bundan en iyi şekilde nasıl yararlanacaklarını düşünmek zorundaydılar.
Vatanlarının gençliği ölecekse, ölümlerini mümkün olduğunca etkili kılmaları gerekiyordu.
“Onları kendimize borçlandıracağız. Ülkemizin gençlerinin yüce bir amaç uğruna ölmelerini sağlayacağız.” Loria, şaşkın bakışlarla karşısında dikilen bu mankafanın bile anlayabileceği terimlerle fikrini yeniden izah etti. “Onları birer şehit yapacağız.”
Bir eylemin soyluluğunu belirleyen şey sonuç değil, arkasındaki düşünceydi.
Tarih boyunca kaç insan aptallığı bir erdemmiş gibi övmüştü ki? Öyleyse iş basitti. Mantığa değil duygulara hitap et—üstelik kimsenin dil uzatamayacağı o en nihai fedakârlık vasıtasıyla!
“Emperyalizme karşı özgürlüğün, barışın ve insanlığın en ön cephesinde biz duracağız! … Ve yurt dışındaki hiç kimsenin Federasyon’un ahlakını kınayamayacağından emin olacağız.”

