YOUJO SENKI Cilt 5 – Bölüm 2 / Hızlı İlerleme

Hızlı İlerleme

28 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1926, DOĞU CEPHESİ, BİRİNCİ SINIF VAGON

Güney kıtasından Federasyon topraklarındaki uzun menzilli bir keşif görevine… Bu yolculuğun sonunda Moskva’ya doğrudan bir saldırı gerçekleşmiş, tam cephe arkasına çekileceğimi düşünürken kendimi Ren Cephesi’nin batısındaki bir hava muharebesine transfer edilmiş bulmuştum. Ortalığın biraz yatışacağını sandığım an, yeni bir Muharebe Grubu kurma emri aldım.

Beni güney, doğu, batı demeden oradan oraya sürükleyen emirlere uyduktan sonra, kendimi yine doğudaki savaşın ortasında buldum.

Ana kuvvetlerin ilerleyişine eşlik etme şeklinde destekleyici bir görev verilmişti ama Federasyon içlerine, daha da doğuya sürüklendikçe Muharebe Grubum yeni bir emir daha aldı.

“… Yani başka yere mi tayin ediliyoruz?”

“Doğru, Albay von Degurechaff. Sizi ve Semender Muharebe Grubu’nuzu kaybetmek bizim için yazık oluyor ama Genelkurmay’a bağlı bir birliği elimizde tutamayız.”

Doğu Ordular Grubu’ndan üst rütbeli bir subay, yapacak bir şey yok dercesine bir tebessümle ansızın başka bir yere gönderildiğimizi bildirdi. Pekala, tayin emirleri sahadakiler için neredeyse her zaman “ansızın” gelir.

Fakat Tanya bir şeylerin hafifçe tuhaf olduğunu sezmişti.

“Böyle sürekli yer değiştirmek zorunda kaldığınız için üzgünüm ama elinizden gelenin en iyisini yapın.”

Doğu Ordular Grubu kurmaylarının sırtını sıvazlayarak yaptığı bu yorumlar son noktayı koymuştu.

Tanya ve birliğinin nakliyle ilgili yürekten gelen teselli sözleriydi. Açıkçası, ellerindeki birlikler hatlarından aniden çekilmiş kurmay subayların söyleyeceği türden şeyler değildi bunlar.

Doğrudan Genelkurmay’a bağlı bir Muharebe Grubu’nun çekilmesi, sadece düzgün işleyen bir İmparatorluk Ordusu’nun doğal bir sonucudur. Kimse buna itiraz edemez. Kendi birliğini A hattından B hattına kaydırmak Genelkurmay’ın imtiyazıdır.

Ancak olaya şu açıdan bakarsanız her şey mantıklı gelmeye başlar.

Bizi uzman bir anestezi uzmanı olarak hayal ederseniz anlaması gayet kolaydır. Genelkurmay, özel bir hastanenin —yani Doğu Ordular Grubu’nun— talebi üzerine anestezi uzmanını görevlendiren bir üniversite hastanesidir. Üniversite, personel sıkıntısı çeken o yoksul bölge hastanesine anestezi uzmanını geri çekeceğini açıklasaydı… biraz olsun protestoyla karşılaşmamak tuhaf olurdu, değil mi?

Yine de buradaki subaylar hiçbir patırtı çıkarmadan emirleri sakince tebliğ mi ediyorlardı? Bu durum, bunu epeydir bildikleri anlamına geliyordu.

Farkında olmayan tek kişi bendim. Son ana kadar bilgilendirilmediğimden şüphelenmek muhtemelen en doğrusuydu.

Devir teslim işlemleri alelacele tamamlandı (evet, devir teslim için vakit vardı, yani bu plan üzerinde önceden kesinlikle düşünülmüştü) ve ne olduğunu anlamadan kendimi bir trende sallanırken buldum.

Tüm bu organizasyonun kusursuz verimliliği Tanya’nın midesini bulandırıyordu. Bu tayin emirleri ne bir gecikme ne de bir iletişim aksaklığı yaşanmadan, sıfır pürüzle iletilmişti.

Ancak tüm bu hazırlıklara rağmen (şunu da belirtmek gerekir ki), cephe hattından yapılan bir nakil olduğu gerçeği göz ardı edilemezdi. Örneğin, diye düşündü Tanya, birinci sınıf vagonun içine iç çekerek göz gezdirirken.

Tren biletinde kesinlikle “birinci sınıf” yazıyordu ama bu, cepheye mühimmat ve personel taşıyan askeri bir hattaki zırhlı trenin yolcu vagonuydu. “Birinci sınıf”, oturacak bir koltuk bulacak kadar şanslı olduğunuz anlamına geliyordu.

İkmal hattının durumu göz önüne alındığında, üst kademelerin birinci sınıf bir vagona izin vermiş olması bile şaşırtıcı sayılabilirdi. Yine de yolcular için mevcut imkânlar son derece yetersizdi. Anavatandaki birinci sınıf bir vagondan bambaşka bir şeydi bu. Ağustos ayının sonunda, yaz biterken ve sonbahar başlamak üzereyken, Federasyon’daki hava klima eksikliğini tolere edebilecek kadar serindi.

Yine de buraya yataklı vagon deseler de, bu sade kompartımanda bulunan yegâne eşyalar uzanmak için ahşap bir bank ve sağlam bir çalışma masasından ibaretti. Üstelik bank o kadar küçüktü ki benim gibi kısa boylu olmasaydınız oldukça dar gelecekti.

“İmparatorluk’ta evimde olsaydım küfrü basardım. ‘Büyükbaş hayvan mı taşıdığınızı sanıyorsunuz?'”

Gerçekten de bazı planlamacıların resmen bir canlı hayvan taşıma vagonuna el koymuş olma ihtimalini göz ardı etmek zordu. Her halükarda, buraya birinci sınıf demek saçmalıktı. Aynı zamanda, tüm bu kusurlara rağmen gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek vardı: Trenlerimizden biri cephe hattının inanılmaz derecede yakınında tıkır tıkır çalışıyordu. Birliklerimiz işgal edilen düşman topraklarındaki rayların hızlıca bakımını yapmış olmalıydı; bu da hem Lojistik Dairesi’nin hem de Demiryolları Dairesi’nin ellerinden gelenin en iyisini yaptığının kanıtıydı. Bu yolculukta ikmal durumuna dair bir fikir edinmenin mümkün olduğu söylenebilirdi.

Doğrudan alakalı olmayabilir ama… buna güzel bir örnek, yemeklerin nispeten lezzetli olmasıydı.

Öğle yemeğinde bayat olmayan bir ekmekle yapılan sandviç ve kahve servis edildiğinde Tanya utanılacak derecede sevinmişti.

Üstelik şaşırtıcı bir şekilde, yemekten sonra bir de gazete verilmişti. Tanya tarihe baktığında —şaşırmayın ama— 28 Ağustos yazıyordu; yani bugünün gazetesiydi.

Şimdi öğleden sonra olabilir ama sabah gazetesinin en ileri mevzilere ulaştırılabilmesi mümkündü.

Bu bile İmparatorluk Lojistik Dairesi’nin lojistik savaşını kazanma konusundaki kararlılığını açıkça ortaya koyuyordu.

Öte yandan Tanya kendi kendine söylenirken şikâyet etmeden edemiyordu.

“Savaş zamanı haberleri olduğunu anlıyorum ama bu ne çöplük böyle…”

Kâğıt tasarrufu ve askerî sırların korunması önemliydi elbette ama cephe gerisindeki gazeteler gerçek dünyadan biraz fazla kopuktu. Özellikle “Cephedeki Cesur Askerlerin Yaşamı” gibi gülünç başlıklı bir köşeye verilen okur tepkileri Tanya’yı kahkahaya boğuyordu.

“Her zamanki gibi aşırı sansürlü ve propaganda dolu. Cephe gerisindekilere sınırın ötesindeki gerçeklerin ne olduğunu söylemenin daha iyi olacağını düşünmeden edemiyorum.”

Okul çocuklarının mektupları biçiminde yutturmaya çalıştıkları bu saçmalıklara vatanseverlik duyguları diyorlardı. Mektup yazan bu kadar çok çocuğun olması… Pekala, savaş ruhunu körüklemek için fena bir yöntem değildi belki. Ama görünen o ki şimdiki okul çocukları cephedeki askerlerin kullandığı tüm kısaltmaları ve argo terimleri biliyordu.

Bilgileri o kadar kapsamlıydı ki okurken kahkahayı basasım geliyordu.

“Bu yalan haberlere gelen tepkileri mi basacaksınız yani? Peki öyle olsun.”

Okudukça durum daha da şüpheli bir hal alıyordu. Hepsini tek bir kişinin yazdığı gerçeğini gizlemeye bile çalışmıyor gibilerdi; bir sürü kız ve erkek çocuğunun birebir aynı ifadeleri kullanmasından bu açıkça anlaşılıyordu. Ancak en belirgin kısım, giriş cümlelerinin çoktan tek bir taslağa göre yazılmış olmasıydı. Bilgi savaşını yürütmek için korkunç derecede dikkatsiz bir yöntemdi bu.

“… Federasyon ve Commonwealth bu tür işlerde muhtemelen daha iyidir.”

Pekala, yalancıları kendi oyunlarında yenmenin pek iyi bir yolu yok sanırım. Tanya askeri tip uydurma kupasından bir yudum kahve alıp iç çekti. İmparatorluk Ordusu’nun bilgi savaşının ne kadar önemli olduğunun bilincinde olması güzel bir şeydi.

Fakat seçtikleri yöntem incelikten yoksun olursa sadece ters teperdi.

“Amann, işkolik biri için boş vakit resmen zehirdir.”

Tanya’nın şikâyet etmesinde tuhaf bir şey yok.

Başkalarının baştan savma işlerini görmek tuhaf bir şekilde sinir bozucu. Yapacak bir şey olmadan pencereden dışarı baktığında, ucu bucağı görünmeyen bir çorak arazi görüyor.

Şu an ağustos ayının sonları. Güneş tatlı tatlı parıldıyor, hava insanı doğu denince akla gelen o çamurla bağ kuramayacak kadar rahat hissettiriyor.

Fakat Tanya, dürbünüyle baktığında bile sonsuza uzanıyor gibi görünen bu devasa toprak parçasına karşı duyduğu hoşnutsuzluğu gizlemeye çalışmıyor.

Tanrı aşkına. Bu devasa toprak parçasını ele geçirmeye çalışırsak ordu tükenip gidecek. Birliklerimizin çoğunu bu cepheye yığmış olsak da, her yeri kapsayacak insan gücüne sahip değiliz.

Bu, çıkışı olup olmadığını bilmeden bir tünele balıklama dalmaya benziyor… Buraya kadar düşündükten sonra, Yarbay Tanya von Degurechaff kendine pek yakışmasa da acı bir şekilde gülümsüyor.

Sanırım bir tren penceresinden dışarıyı seyretmek insanı alışılmadık, daldan dala atlayan düşüncelere sürüklüyor.

Yine de Tanya nihayetinde belirli bir nokta üzerinde kafa yormadan edemiyor.

Bir süredir içten içe onu kemiren bir düşünce var.

Bildiğim Dünya tarih kitaplarında, Alman ordusu doğu cephesinde eriyip gitmeye mahkûmdu. Sebebi basitti: Aşırı uzamış hatları boyunca her mevzide çok fazla kayıp verdiler.

Bu yıpratma savaşı ölümcüldü. Bu dünyada, İmparatorluk’un insan kaynakları henüz tükenmedi. Ancak “henüz tükenmedi” ifadesi yalnızca bugün için geçerli. Gelecek için bir garanti değil.

Tabii bu, buradaki olayların İkinci Dünya Savaşı’nda yaşananlarla birebir örtüştüğünü varsayarsak geçerli. Hatırladığım Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya doğuda kazanmış, hatları ileri itmeyi başarmıştı.

Açıkçası, İmparatorluk şu anda batıda kazanıyor. Yine de bu, doğuda kaybetmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Dün olduğu gibi bugün de bu savaşın ne tarafa evrileceği belirsiz.

Nesnel konuşmak gerekirse, hâlâ kesin bir zafer şansımız var. Elbette kaybetmemiz de mümkün.

“… Bilemediğimi itiraf etmek zorundayım sanırım.”

Doğru, “Ne yapalım, savaş böyle bir şey işte” deyip kestirip atabiliriz ama bu belirsiz gidişattan gerçekten hiç hoşlanmıyorum. “Savaşın sisi” tam oturmuş bir ifade.

Benden önce gelen bilge adamlar bu sise gerçekten lanet etmiş olmalı.

Yine de sisin ötesini görebilseydim harika olurdu.

Yürüdüğün yolda seni nelerin beklediğini bilmek istemen son derece doğal, değil mi? Karanlık tünelin sonunda ne var?

Anlaşılan bu Komünist ülkede anlatılan komik bir masala göre karanlığın ötesinde umutlar ve hayaller yatıyormuş.

Tanya buna ancak iç çekerek yanıt verebiliyor. Ne yazık ki burada, doğuda cevap her zaman aynıdır. Umutlara ve hayallere inanıp tünelden geçersin ve karşına sadece kar ülkesi çıkar. Bu kasvetli bir edebiyat eseri olsaydı, şüphesiz enfes bir keşif olurdu.

Ama gerçeklik o kadar da güzel değil. Sanat eserleri genelde kusurların üzerini örter. Gerçek hayatta seyredilecek olağanüstü bir manzara yoktur. Sadece çamurlu bir kar ülkesi.

İşte İmparatorluk Ordusu’nun farkında olmadan balıklama daldığı bataklık tam olarak bu.

Hiç de hoş bir manzara değil. İlerleyeceğimiz yolu bilseydik bu kadar çekmek zorunda kalmazdık. O kadar karanlıktayız ki bizi nelerin beklediğini kestirmek imkânsız. Ne korkunç.

“Hı? Aa, sanırım durmak üzereyiz. Devasa doğu cephesinin ortasına bir istasyon inşa etmiş olmaları şaşırtıcı. Demiryolları Dairesi işini bayağı sıkı tutuyor.”

Yavaşladıklarını belirten sese ve tiz düdük sesine hayret eden Tanya, gazeteyi eline alıp tekrar okumaya başlar. Belki de mevcut savaş yüzünden kâğıdın kalitesi berbat görünüyordu ama yine de içeriği kadar kötü değildi.

Siyaset ve toplumu bir kenara bırakan Tanya, gazetenin kültür sayfasının bile yardım konserleri haberi üzerinden moralleri yükseltmeye odaklandığını fark eder. Halkın bir araya gelip vatansever şarkılar söylemesi, gruba olan aidiyet duygusunu artırmak için muhtemelen kötü bir yöntem değildi ama… Gerçek konserlerin de devam ettiğini görmek isterdim.

Yabancı medyanın “İmparatorluk’taki konserleri” iğneleyici bir dille haber yapmasının ve buraların müzik dinleme mekânlarından ziyade “vatanseverlik kurultayları” olduğunu yazmasının sebebi tam olarak buydu.

“Kültür politikası hakkında yorum yapacak konumda değilim ama… Hı?”

Tanya tam yeniden düşüncelerine dalacakken kapı net ve disiplinli bir şekilde çalınır.

“Üsteğmen Serebryakov, girmek için izin istiyorum efendim.”

“Girebilirsin. Gel.”

“Affedersiniz Yarbayım. İstasyon aracılığıyla anavatandan haber aldık.”

Üsteğmen Serebryakov çevik hareketlerle kompartımana girer. Elinde, Genelkurmay’ın mühürlü mektuplar için kullanmayı alışkanlık edindiği o kalın zarflardan biri vardır.

“Anavatandan mı?”

“Evet Yarbayım. Genelkurmay’dan geliyor. Bir de… Trene henüz binen biri sizi görmeye geldi.”

“Burada biri mi? Beni görmeye mi?”

“Eski bir sınıf arkadaşını karşılama şeklin hiç hoş değil, Yarbay von Degurechaff.”

Tanya tam zarfı açmak üzereyken içeri süzülen tanıdık sesle irkilir; sesin kime ait olduğunu anladığı anda ayağa fırlayarak tepki verir.

Tanıdık bir yüz görmek ne kadar da güzel. Adam, son derece bitkin olduğunu gizleyen bir tebessümle kompartımanın girişinde durmaktadır.

“Sizi rahatsız etmeye geldim. Bir hanımefendinin yataklı kompartımanına girdiğim için beni bağışlamanız gerekecek.”

“Ne büyük sürpriz. Saygıdeğer meslektaşım Yarbay Uger’in odama böyle bodoslama dalacağını hiç tahmin etmezdim. Bir kadının odası ziyaret edilirken uyulması gereken bir nezaket kuralı olduğunu bilmiyor musunuz? Eşiniz bu kadar nezaketsiz olduğunuzu bilseydi muhakkak hayal kırıklığına uğrardı.”

“Vah vah, sevgili eşimi ve çocuğumu bile üzeceğimi düşünmek ne acı. Askerlik vazifesi ne can sıkıcı bir işmiş böyle. Fakat emirlere itaat edilmeli; bana da sadece talihsizliğime lanet etmek düşüyor.”

Birbirimizi selamlarken dostane bir edayla laf dokunduruyoruz.

Ama normalde içten bir kahkaha patlatması gerekirdi. Ne yazık ki Yarbay Uger düzgün bir mizah anlayışıyla donatılmış gibi görünmüyor. Belki de cephede yeterince vakit geçirmemiştir.

Yarbay Uger doğası gereği espri yapacak ya da takılacak biri değil; görünen o ki savaş meydanında daha iyi bir mizah anlayışı geliştirme fırsatını da kaçırmış.

“Ha-ha-ha. Umarız bu, yaşananları hiç yaşanmamış saymanız için yeterli bir telafi olur.”

Derken Tanya garip bir şey fark edip donakaldı.

Hiç şaka yapacak tipte olmayan biri mizah anlayışı mı kazanmıştı? Berbat bir mizah anlayışı olsa bile mi? Bu hiç de hayra alamet değil.

Hem Yarbay Uger hem de ben kuralcı ve ciddi tipleriz. Karakteri hakkında kesin hükümler verecek kadar kendisini yakından tanımasam da şaka yapacak bir tip olmadığına eminim. Harp akademisi için seçilen subaylar ya kendine has tuhaflıkları olan tiplerdir ya da benim gibi dürüst ve ciddi kişilerdir.

Uger de ben de işin ciddi, çalışkan tarafındayız. Ben içinde bulunduğum ortamdan saptım —ya da alaycı bir üslup edindim diyebiliriz— ve bunda en büyük pay, en ön cephede yaşadığım çetin tecrübelerdi. Savaş ciddi bir suratla yürütülemez, bu yüzden orada bir mizah duygusu geliştirmek zorunda kaldım. Ancak Yarbay Uger’in böyle bir ihtiyacı olmamış olmalıydı.

Bu durum… onun karakterine son derece aykırı. Zaten neden şaka yapmaya çalışıyor ki? Gözleri gülüyor gibi görünse de aslında gülmüyor.

“… Bu da nedir?”

“Güneyde konuşlu bir subaydan aldığım Arabica kahvesi. Ön cephede bulmanın zor olacağını düşünüp evrak çantama iki kilo kadar tıkıştırdım. Bu arada, yüz gramını kavurdum, geri kalanını da şişelere güzelce mühürledim.”

“Vay vay. Teşekkür ederim.”

Yarbay Uger önemsiz bir şeymiş gibi gülerek çantayı Teğmen Serebryakov’a uzattı, ardından Tanya’nın karşısındaki koltuğa oturdu.

Demek cephedeki askerlerin koşullarını bile düşünüyor. Geride görev yapan bir Genelkurmay subayı için bu ideal bir tutum; fakat dürüst olmak gerekirse Uger, resmi işlerle kişisel jestleri bu şekilde karıştırmaktan hoşlanacak biri değil.

Başka bir deyişle, vicdanının istisna yapmasını gerektirecek kadar kötü bir şey konuşmaya mı geldi? Dışarıya renk veremem ama şu anki zihinsel durumum, her an patlamaya hazır devasa bir bombanın imha bölgesine gönderilen bir bomba uzmanının hissettiklerine benzetilebilir.

“Ön cepheyi teftiş etme bahanesiyle hazır vakit bulmuşken dönem arkadaşımı ziyaret edeyim dedim. Genelkurmayda masa başı iş yaparken insan biraz temiz hava alma fırsatının hasretini çekiyor.”

“Peki, bir Muharebe Grubuna komuta etmek bolca inisiyatif tanıyan gayet keyifli bir iş.”

“Kıskandım doğrusu. Görünüşe göre kişisel dertlerinden yakınan tek kişi ben olacağım.”

Yarbay Uger, Genelkurmaydaki canavarlar arasında sahip olduğum az sayıdaki ciddi sınıf arkadaşımdan biri. Yine de bunun özel bir sohbet gibi görünmesini mi istiyor?

Bu, başkalarının duymasına izin veremeyeceği bir şeyi tartışmak istediği anlamına gelmeli. Gayriresmî bir mesaj. Bu tam anlamıyla bir tehlike sinyali.

Hay aksi.

Muazzam büyüklükte bir konuyu açacak. Sahadakilerin sırtına sürekli ekstra iş yıkmaya çalışan o üst kademedekiler çürüyüp gitsin.

“Heh, yapacak bir şey yok. Dışarıda gezinip dilediğimi yapma lüksüm var. Öyleyse size kulak vermek zorundayım! Ah, Teğmen Serebryakov, git biraz çekirdek öğüt de bize kahve pişir. Özenle yap ve acele etme.”

“Anlaşıldı efendim. Biraz zaman alacağını düşünüyorum —evet, muhtemelen yarım saat kadar— ama iki fincan kahve hazırlayacağım.”

Son cümleme fazla vurgu yaptığımı sanmıyorum. Emir subayımın bu ince imayı hemen kavramış olması harika. Kusursuz bir selam verip nazikçe dışarı çıkıyor.

Gidişini izleyip kompartımanın kapısını kilitliyorum.

“Pekala, o halde…” diyor Tanya, Yarbay Uger’e dönerek. “Asıl ne hakkında konuşacağız?”

“Ah, hiç hayırlı bir şey değil… Kendi askerlerimize böyle bir şey söylemek zorunda kalacağımı hiç düşünmezdim. İçimi bulandırıyor. Yaşın tutsaydı ikimize sert birer içki koyardım.”

Bu kuralcı asker görev başındayken içmek mi istiyor?

“Hmm?” Sesli ifade edemediği şaşkınlık kafasının içinde yankılansa da Tanya istifini bozmayarak tepkisini sadece başını hafifçe yana eğmekle sınırlandırdı.

“Yarbayım. General von Zettour bu taarruzun fazla yayıldığından endişeleniyor. Özellikle muharebe cephesinin daha fazla genişletilmesine şiddetle karşı çıkıyor.”

“Gayet mantıklı, değil mi?”

Tanya düşünmeden başını sallar.

Korgeneral von Zettour’un fikri aslında son derece garanti bir plan. Cepheyi genişletmeye değil de birliklerimizi yeniden düzenlemeye odaklanırsak, çamurda ve karda çabalamak zorunda kalmadan işimize bakabiliriz.

Korkunç soğuğu bir kenara bıraksak bile, doğunun bataklıklarında saplanıp kalmadan harekât yürütmek için hazırlık şart. Sözlerinin son derece mantıklı olduğunu kabul etmekten başka çare yok.

“Asıl sorun Orgeneral von Rudersdorf’un yaklaşımı.”

“… Harekât Dairesinin görüşünü mü kastediyorsunuz?”

Uger bunu onaylayınca Tanya kaskatı kesilir. Harekât planlamasını bizzat yürüten adamların kendi fikirlerinin olması doğaldır. Ancak Orgeneral von Rudersdorf gibi esnek bir harekât tarzını benimseyen biri, garanti bir plana karşı çıkarak bela tohumları ekebilir.

“… Peki Orgeneral’in görüşü nedir?”

“Harekât’takiler zamana öncelik veriyor.”

“Yarbay Uger, düşmana daha fazla nefes alma alanı bırakmak istemediklerini mi söylüyorsunuz?”

“Aynen öyle. Düşmana toparlanması için zaman vermekten endişe ediyorlar.”

Yarbay Uger, İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı Harekât Dairesi kurmaylarının mantığını açıklar. Sıkıntılı bir yaklaşım olduğu kesin, ama dinleyince Zettour’un görüşü kadar haklı tarafları da var.

Bu ölçekteki cephe hatlarında, birlikleri yeniden düzenlemek ve mevzileri toparlamak neredeyse kaçınılmazdır. Ne de olsa sahaya darmadağınık yayılmış nizamdan yoksun bir ordu, etkili muharebe gücünün büyük kısmını kaybeder.

Öte yandan, toparlanma sürecindeki bir kuvvet taarruz edemez.

Düşmanın üzerine bindirebileceğimiz baskı ciddi oranda düşer. Başka bir deyişle, hatlarımızı toparlamak için durursak, Federasyon Ordusu da bir mühlet kazanmış olacak. Evet, başka hiçbir şey olmasa bile zaman herkese eşit miktarda tanınmış olur.

Bu gerçekleşirse, düşmanlarımız da şüphesiz kendilerini toparlayacaktır. Esasen bu, sonu gelmez bir ikilem.

“Anlaşılan Harekât’takiler ve Orgeneral von Rudersdorf, bu taarruz imkânsız gibi görünse bile Federasyon’un saha ordusunu kuşatıp imha etmek istiyor. Bu da demek oluyor ki…” diyor pencereden dışarı bakarak; Tanya istemese de üst kademelerin neyin peşinde olduğunu anlar. “… İşi bir an önce bitirmek istiyorlar.”

“… Kış geldiği için mi yani?”

Henüz ağustos ayındayız. Ama ağustosun sonu. Eylül için hazırlıklı olsak bile, ekim sonuna kadar askerî harekâta uygun bir havanın devam etmesi neredeyse imkânsız.

“Zamanımız kısıtlı ama durum tamamen umutsuz değil. Üst kademe, ordumuzun hareket kabiliyetini kullanarak devasa bir kuşatma için bastırmak istiyor.”

Tanya’nın bunu duyduğu anda yüzünü ekşitmemesi bile başlı başına bir irade göstergesi.

Bir ayın garantisi verilebilir ama iki ayın asla. Bu saçmalık, devasa bir kumar. Tam da bu zamanda büyük bir harekâta kalkışmak fazla büyük bir risk. Keşke böyle bir eleştiriyi açıkça dile getirebilseydi; üzerinden devasa bir yük kalkmış gibi hafiflerdi.

Ancak ister serbest piyasa ekonomisinde ister savaş meydanında olsun, risk almadan zafer elde etmenin imkânı yoktur.

“Peki Genelkurmay bu konuda ne yapılmasını düşünüyor?”

“Fikirler bölünmüş durumda.”

Başını sallayıp “Elbette böyledir,” demek muhtemelen kabalık olurdu.

Ama Tanya’nın belirsiz bir şekilde tebessüm etmesi yerinde olur. Genelkurmaydaki havanın parçalı bulutlu ve patlamaya hazır olduğunu isabetle tahmin etmesine kimse şaşırmazdı herhalde.

“Harekât’takiler aşırı iyimser. Düşmanı kuşatıp imha edecek bir muharebeye girişmek için hâlâ vakitleri olduğunu söylüyorlar. İki ayları olursa bu işi halledeceklerini iddia ediyorlar. Fakat emin olamadığımız şey tam da o iki ay…” Şöyle devam ediyor: “Öte yandan, bizim daha yakın olduğumuz Personel Dairesindeki adamlar öfkeli. Genel tavırları ‘Zaten hassas olan ikmal hatlarımızı gerçekten tehlikeye mi atmak istiyorsunuz?’ şeklinde. Harekât yürütmek için iki ayımızın olacağı garanti edilmediği sürece Personel Dairesi, kalan zamanı kar bastırmadan kış hazırlıklarına ayırmak istiyor gibi görünüyor.”

“Her şeyi çok keyfî gösteriyorsunuz Yarbay Uger.”

Uger, belki de bunun farkında olduğu için “Hmm,” diye karşılık verir. Tanya tartışmayı derinleştirir.

“Dikkate alınması gereken bir diğer husus da şu: Eğer düşmana toparlanma süresi verirsek, zayıflamış ikmal hatlarıyla uzayan bir savaşta cepheyi desteklemek zorunda kalabiliriz. Personel Dairesinin planı da risk içeriyor.”

“Teorik olarak evet. Ama ne kadar can sıkıcı olsa da tartışmanın iki tarafının da mantığı sağlam.”

Bu konuda haklı.

Sorunun özü de tam olarak bu, diye düşünür Tanya kendi içinde. Doğrusunu söylemek gerekirse, insanların iki berbat seçenekten daha az kötü olanını seçmek zorunda kaldığı durumlar çok fazladır. Belki elimizde mükemmel bilgiler olsaydı durum farklı olurdu ama her şeyi bilmemiz imkânsız. Elimizdekileri kullanarak en iyi seçeneği mantık süzgecinden geçirmek zorundayız.

“Düşmanımızın ne kadar yavaş hareket ettiği düşünüldüğünde, saldırgan planın başarı şansı daha yüksek olabilir.”

Teker teker ele alındığında Yarbay Uger’in yakınmaları mantıklı.

“Eğer düşman zamanını etkili kullanamazsa… ve bizim taraf zamanı etkili kullanabilirse… o zaman yeniden yapılanmamızın ve daha sağlam bir temel oluşturmamızın bize faydası olur.”

Eğer, eğer… Tam bir koşul cümleleri geçidi. Pes doğrusu, çok fazla bilinmeyen var.

“Yarbay Uger, bir şey söyleyebilir miyim?”

Başını sallar. “Elbette.” Aklını kurcalayan konuyu açmadan önce bunu öğrendiğine pek de sevinmiş sayılmazdı.

“Yaklaşan görevimizin yalnızca ana orduya eskortluk etmek olduğunu duymuştum. Genelkurmaydaki bu münakaşanın bizi nasıl etkilediğini açıklayabilirseniz müteşekkir olurum…”

Cepheden uzağa sevk edilmeyi ve eski sınıf arkadaşının kendisini ziyaret etmesini tamamen bir tesadüf olarak değerlendirmek imkânsızdı.

Olayları fazla kurcalamak beni sadece gülünç bir komplo teorisi üretmeye sevk eder. Fakat burada kasıtlı bir durumun dönmediğini söylemek de yalan olurdu.

“Generallerin fikirleri çatışıyor. Ancak öyle ya da böyle, ikisi de pragmatist adamlar. İkisi de boş teorilerden nefret eder.”

“Katılıyorum. İkisi de bizzat savaş meydanında olup bitene önem veren subaylar.”

“İşte bu yüzden, sanırım şöyle diyebiliriz… Yarbay von Degurechaff, hâlinize gerçekten üzülüyorum. İstedikleri şey teorilerin çatışması değil, fikirlerinin savaş meydanında sınanıp doğrulanması.”

Tanya sınanıp doğrulanması kelimesi karşısında neredeyse merakla başını eğecekti. Hayır, bir dakika. Şeyleri savaş meydanında doğrulamak demek… Tam bu düşünce aklından geçerken Yarbay Uger hızla varacağı sonuca geçerek devam etti.

“Aşırı bir ifadeyle söyleyecek olursak, kararlarını düşman ordusuna keşif yaptıktan sonra verecekler.”

“Biz de bu kadar ağırdan alacak olmalarını resmî olarak protesto etmeliyiz. Bunun için gerekli zamanı nereden bulacağız?”

“Ne yazık ki sizin açınızdan, ister taarruz edelim ister savunma yapalım, birlikleri hazırlamak zaman alacak… yani bir inceleme yapmak için vakit var.”

Hay aksi. Bu konudaki kötü hisleri alarm zillerini çalmaya başladı ama artık çok geçti.

“Vardıkları sonuç basit. İkmal maddeleri depolanırken, sizin Muharebe Grubu gidip düşmanı kontrol edecek.”

“Silahlı keşif mi?”

“Pek sayılmaz. Çıkıntılı bir hattı savunma görevi.”

Tanya insanlara dik dik bakmanın nezaketsizlik olduğunu biliyordu.

Yine de…

Yarbay Uger’in komuta kademesinin kendisini tehlikeli bir bölgeye konuşlandırmak istediğini söylemesi, gözlerini adamın gözlerine dikmesi için yeter de artardı bile.

“Düşmana toparlanması için kasten zaman tanıdığımız bir bölge var. Onlarla çatışmaya girmenizi ve ne kadar güçlü bir kuvvete sahip olduklarını tartmanızı istiyoruz. Özetle, bu bir yoklama görevi. Onlara bilerek bıraktığımız, stratejik açıdan önemsiz bir kara parçasında bir deney yapmanızı istiyoruz.”

Üst kademe, ötüp ötemediğimize bakarak tehlikeyi ölçmelerini sağlayacak madenci kanaryaları olmamızı istiyor!

Deney faresinden bile aşağı konumdayız!

“Son derece nezaketsiz bir soru olacak ama… birliğimin, iki generalden hangisinin haklı olduğunu tespit etmek için gidip ölmesi emredildi mi demek istiyorsunuz?”

“Bu biraz ağır bir ifade oldu ama… evet. Genelkurmayın sorunları Genelkurmayın sorunlarıdır. Başka bir deyişle, biz Genelkurmay subayları bu meseleleri kendi aramızda çözmek zorundayız.”

Tanya’nın bildiği kadarıyla, sanırım şöyle demek gerekiyordu…

Yarbay Uger dâhil Genelkurmay subayları, iyi ya da kötü, makamlarına karşı aşırı güçlü bir görev bilincine sahiptiler.

Asalet icap ettirir demek işin kibar şekliydi.

Elitlerin yükümlülükleri demek ise daha ukalaca ama bir o kadar dürüst bir tanımdı.

Fakat Yarbay Uger gibi biri, bu tür düşünceleri yüksek sesle dile getirecek bir tip değildi. Seçkin bir asker de böyle olmalıydı zaten. Uger gibi bir temsilci, asaletini sözleriyle değil eylemleriyle yansıtırdı.

Yine de bundan bahsediyordu… Genelkurmay subayları adına konuşarak mı? Pusu kurmuş devasa bir kara mayınının varlığından başka bir şey düşünemiyorum.

“Bağışlayın Yarbay Uger, fakat konuşma şekliniz sanki bir şeyler yaşanmış gibi hissettiriyor?”

“… Evet. Gizli bir konu ama… seni bu işe bulaştıran kişi benim, bu yüzden… seni bilgilendirmeyi ahlaki bir sorumluluk olarak görüyorum.”

Tren kompartımanının tavanına bakıp iç çekişini gizlemeye bile çalışmadı; bayağı zor durumda olmalıydı. Yakından bakınca gözlerindeki yorgunluğun tamamen silinmediğini görebiliyordum. En çok dikkat çeken şey ise son derece bitkin ses tonuydu.

Az öncesine kadar o seste en azından biraz hayat emaresi vardı ama bir anda bitap bir hâl almıştı.

“Başkomutanlık bir süredir çalkalanıyor. Hükûmet, Genelkurmay Başkanlığı ve saray son zamanlarda adeta şenlik alanı gibi.”

Orada işlerin pek eğlenceli geçtiğini söyler bir hâli yoktu tabii. Daha çok artık hiçbir şeyi umursamıyormuş gibiydi.

“Üstelik kamuoyunu da göz ardı edemeyiz. İmparatorluk’un dört bir yanından şikâyet yağmuruna tutuluyoruz. Herkes ‘artık bu işi bitirin’ diyor. Genelkurmay Başkanlığı içinde devasa bir kasırganın kopmasına şaşmamak gerek.” İnleyerek sessizce ekledi: “Hızlı bir çözüm çağrısında bulunan sesler o kadar yükseldi ki üzerimizde baskı hissediyoruz. Ve bunu alenen söyleyemesem de General von Zettour ile General von Rudersdorf arasındaki bu münakaşa iç politikanın bir uzantısı. Konumları ve görevleri birbirinden çok farklı.”

Çok fazla şey söylediğini mırıldanarak pencereye doğru döndü ve sus pus oldu. Tanya adamın ne hissettiğini anlıyordu elbette.

Demek öyle, kamuoyu.

Daha az önce, satır satır çöp haberlerden başka bir şey içermeyen o savaş zamanı gazetesini okuyordum… Kamuoyu denilen şey bir canavar ve her geçen saniye daha da baskıcı hale geliyor.

Tohumları kimin ektiğini bilmiyorum ama zamanında biçilmedikleri için kaçınılmaz sonuç bu oldu.

Görünüşe göre bir insan ne kadar dürüst ve düzgünse, hayatı da o kadar zorlaşıyor. Yine de cephede olmaktan daha iyi olmalı. Ben de Yarbay Uger gibi geride çalışmak istiyorum.

Aynı zamanda bunun da kolay olmadığını idrak edebiliyorum. Örneğin, Korgeneral von Zettour Personel Dairesinin başında. Aşırı bir ifadeyle söylemek gerekirse, ülke içinde savaş için kaynak temin etmekten sorumlu kişi, ucu bucağı gelmeyen bir sorunlar silsilesiyle yüzleşmek zorunda kalıyor.

Özel sektör talebi açısından bakıldığında İmparatorluk, kısıtlı kaynaklarını doğu cephesi denilen o dipsiz kuyuya döküyor —üstelik muhtemelen asker kesimi dışındakilerin kavrayamayacağı korkunç bir hızla. İşlerin mevcut durumunda, hep zararlı çıkan sivil sektörlerin hoşnutsuzluğu inanılmaz boyutlarda olmalı.

Hayır, tahmin etmek bile imkânsız.

Bu saçma gazete makalelerinden tek bir tanesini okumak bile bunu açıkça görmeye yetiyor.

Haber makalelerini yazan kişinin savaş meydanındaki gerçek durumdan bu kadar kopuk olması son derece tehlikeli. Askerî sırları korumak adına kasıtlı olarak muğlak davranmak mantıklıdır. Fakat en baştan bilgiyi yayan insanlar hiçbir şey bilmiyorsa, iletişim süreçlerini yönetme ve istihbarat aktarımı konusunda ciddi sıkıntılarımız var demektir.

Tıpkı kâr edemeyen, kötü yönetilen bir şirket gibiyiz. Vahşetin ve duygusal kararlarla yapılan gafların o klasik, kısır döngüsüne düşmemize tek bir adım kaldı.

“… Yarbay Uger. Emirleri aldım, birliğim bunlara uyacaktır. Yeni intikal bölgemize geçip muharebe görevlerimizi icra edeceğiz.”

“Pekala. Açıkçası, benim ağzımdan çıksa bile ‘Sana da zahmet verdik’ demek duyarsızlık olur. Yarbayım, ilave ikmal garantisi veremem ama eski sınıf arkadaşın olarak şu kadarını söyleyebilirim: İkmal hatlarını sizin için açık tutmak adına elimden gelen her şeyi yapacağım.”

Başını eğerek açıkça Tanya’ya bel bağlayan bu adam, ikmal işlerinden sorumlu orta kademe bir Genelkurmay subayıdır. Normal şartlarda, savaş gayreti için gerekliyse her şeyi temin edebilecek güçtedir.

Yine de söz verebildiği en büyük şey sadece hatları açık tutmak mı?!

“İşler gerçekten o kadar kötüleşti mi?”

“Gerçekten öyle. Özür dilerim.”

Tavana bakıp inlemek istiyorum. Durum vahim.

Doğrudan demiryolları ve lojistikten sorumlu bir Genelkurmay yarbayı, doğrudan Genelkurmay emriyle intikal eden tek bir birliğe, Semender Muharebe Grubu’na ilave ikmal sağlayamıyor mu yani?

Sadece az miktarda ikmalin ulaşacağını mı vaat edebiliyor?

Bu bir tugay ya da ordu bile değil, sağdan soldan toplama kuvvetlerle oluşturulmuş bir Muharebe Grubu! Tanya’nın boğazına dizilen itiraz haksız sayılmazdı.

Fakat Yarbay Uger’in yüzündeki o ızdırap dolu buruşma! Geride görev yapanların gerçek hislerini başka hiçbir şey bundan daha isabetli aktaramazdı.

General von Zettour’un ne olursa olsun cephenin genişletilmesine şiddetle karşı çıkmasının nedeni bu olmalı. Daha da önemlisi, artık askerî kullanım için daha fazla ulusal kaynağı aktarmasına imkân yok. Tanya adamın çektiği sıkıntıyla o kadar empati kuruyor ki midesi bulanıyor.

Paradoksal bir biçimde, General von Rudersdorf ve adamlarının neden hızlı bir çözüm önerdiklerini anlayabilmesi de son derece can sıkıcı. Muazzam miktarda kaynağın tüketildiği doğu cephesindeki harekâtın bir an önce bitirilmesi gerektiğini söyleyen komutanlar haksız değil.

Başkomutanlık ile olan ilişkinizin ve onların hızlı zafer talebinin farkında olmak istemeseniz bile, Harekât Dairesinde çalışıyorsanız bunu dikkate almak zorundasınızdır. Kaynaklar sınırlıdır. Bu yüzden onları tüketmeyi bırakmalıyız. Fakat gerekli kaynaklar zaten tükendi.

Her iki general de haklı, bu yüzden bu kadar sinir bozucu bir mesele ya zaten.

“… Tam bir batağın içindeyiz,” diye mırıldanıyorum elimde olmadan. Başımı ellerimin arasına alıp çığlık atma arzusuna kapılıyorum.

Ve sessizce başını sallayarak çıkan Yarbay Uger de ne hissettiğimi anlamış olmalıydı: İşler bu noktaya nasıl geldi?

30 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1926, DOĞU CEPHESİ’NDEKİ ÇIKINTI BÖLGESİ

Ve böylece…

Bu hikâyeyi az çok mantıklı bir sırayla anlatmak gerekirse…

Yarbay Tanya von Degurechaff komutasındaki Semender Muharebe Grubu, tarihçilerden başka kimsenin ilgisini çekmeyecek küçük bir çıkıntı bölgesine kazasız belasız konuşlanmıştı.

Birlik, boyutuna kıyasla standartların çok üzerinde bir muharebe kabiliyetine sahipti. Ancak muhtemelen şunu da açıkça belirtmek gerekir… Zırhlı araçlara, kundağı motorlu topçulara ve olağanüstü bir hava büyücüsü birliğine sahip olmakla övünse de doğası gereği kısa sürede aceleyle bir araya getirilmiş geçici bir Muharebe Grubu’ydu.

Söz konusu bir çıkıntı hattını süresiz olarak elde tutmak olduğunda, kısıtlı piyade gücüne sahip bu Muharebe Grubu başarısız olmaya mahkûmdu.

“… Yine aynı ikilem.”

Bir üssü savunuyor olmalarına rağmen Tanya, mecburiyetten ötürü saldırgan bir hareketli muharebe stratejisini seçmek zorunda kalıyordu. Sadece savunma yapmak için yeterli insan gücüne sahip değillerdi.

Stratejik noktaları ele geçirip emniyete almak için fazladan personele sahip oldukları da söylenemezdi.

“Ele geçirdiğimiz her yeni mevzide bir miktar birlik bırakırsak, sonunda kuvvet yönünden tamamen yayılmış oluruz. Cephe zaten bu kadar devasayken bölünmek söz konusu bile olamaz. Zaten kısıtlı olan kuvvetlerimizin teker teker avlanmasına izin veremeyiz.”

İmparatorluk Ordusu’nun doğu cephesindeki deneyimi, tam da burada küçük bir minyatür halinde temsil ediliyordu.

Yürüttüğümüz bu deneye rahatlıkla Kanarya Harekâtı denebilirdi. Elbette resmiyette adı “Muharebede Üs Savunma Taktikleri İçin Muharebe Gruplarının Kullanımı Araştırması”ydı; makul bir kılıf.

Son derece verimsiz bir iş ama görünüşe göre Genelkurmay, kısıtlı sayıdaki askerle devasa bir cepheyi elde tutmanın deneyini yapmak zorundaydı.

İşte tam da bu yüzden hâlâ burada birbirimizi katletmeye devam ediyoruz. Tarih kitaplarında ana cephe hattındaki bu durgunluk durağan bir dönem olarak resmedilecektir fakat bunun bizimle hiçbir alakası yok. Ve şüphesiz, ne İmparatorluk ne de Federasyon kolordu düzeyinde harekâtlar yürütmüyorsa, büyük resme bakıldığında doğu cephesinde her şeyin sakin olduğunu söylemek doğrudur.

Ancak durum tam olarak öyle değil, diye zihninden ekleyerek iç geçirdi Tanya.

Bir muharebenin ders kitaplarına girmeye değer görülmemesi, o muharebenin pürüzsüz ve temiz geçtiği anlamına gelmiyordu.

“Temizlik harekâtına başlayın ve geride kalanların tamamını etkisiz hale getirdiğinizden emin olun! Dikkatli olun!”

Emir yağdıran komutanların hepsi silahlarını tetikte tutmuş, teyakkuzla arama yapıyordu.

Sonbahar mevsiminin tadını çıkarmıyor, yeni hasat edilmiş saman balyalarını süngüleyerek evlerde saklanan düşman askerlerini arıyorlardı. Bu anlar tarih kitaplarına girecek miydi sanki?

“Burada biri var! Kaçmasına izin vermeyin!”

“Yakalayın onu! Birlikte çalıştığı herkesin isimlerini verene kadar öttüreceğiz!”

Karşılıklı birkaç bağırtı ve küfrün ardından birkaç el silah sesi ve akabinde derin bir sessizlik duyuyorum. Anlaşılan onu canlı ele geçirmeyi başaramadılar.

İstihbarat toplamak istediğimiz için düşmanları canlı yakalamalarını söylemiştim ama… Sanırım Muharebe Grubumun askerleri için bu ölüm kalım savaşında bir rakibi canlı ele geçirmek fazla büyük bir talep…

Ya da belki de asıl şikâyet edilmesi gereken konu, karşımızdaki düşmanların esir alınabilecek nitelikte insanlar olmaması mıdır?

Karşılaştığımız düşmanların çoğu, artık görmekten midemin bulandığı düzensiz milis kuvvetlerinden oluşuyor. Resmi olarak asker sayılmadıkları için esir alınma hakları da yok. Savaş hukukuna göre, hangi tarafta olduklarını açıkça belirtmeyen bu çapulcu sürülerinin savaşan taraf hakkı yoktur.

Elbette, savaş hukukunun ne kadar etkin uygulandığını merak etmiyor değilim. Yine de öldürülme ihtimalinin yüksek olması ile kesinlikle öldürülecek olmak iki farklı şeydir.

Eğer rakibiniz ölümün kaçınılmaz olduğunu bilirse, bu durum karşı saldırılarını çok daha gözü dönmüş ve çaresiz kılar. Ya öldür ya da öl üzerine kurulu bu mevcut durumda yanlış bir şeyler var… ama bu konuda elimizden hiçbir şeyin gelmiyor oluşu durumu daha da vahimleştiriyor.

“Üzücü ama bu, yıpratma savaşının sadece bir parçası. Bu gidişle… askerlerimiz gerçekten eriyip gidecek.” Tanya, tetikte bir komutanın yapması gerektiği gibi etrafa göz gezdirirken söyleniyordu…

Ve tam önünde, askerlerinin bir düşman askerinin gerçekten öldüğünden emin olmak için cesedine küreklerle vurduğuna tanık oldu.

Doğu cephesine ilk geldiklerinde tereddüt edenler bile artık verimliliğin ve kesinliğin acımasız birer hizmetkârına dönüşmüştü. Tanya onları korkunç bir gayrinizami harp tecrübesinden geçmeye zorladığında… kaşla göz arasında uyum sağladılar.

Çıkıntı bölgesine konuşlandırılmamızın üzerinden sadece iki gün geçti.

Askerler, nizami askeri güçler arasında yürütülen nizami savaşlardan gayrinizami harbin batağına geçişe artık daha kolay adapte olmuş durumdalar. Ya da belki olaya felsefi yaklaşıp değişmeye mecbur bırakıldıklarını mı söylemeliyiz?

Çünkü “mecburuz” ifadesi, insanlarda aniden radikal dönüşümlere yol açan bir kalıptır.

Yani, saldırıya uğramadığımız tek bir gün bile geçmiyor. Biz mevzilerimizi alır almaz Federasyon komando birlikleri aşırı aktif bir şekilde faaliyete başladı. Bu temizlik harekâtının geleceği son derece karamsar görünüyor.

Semender Muharebe Grubu aslen hareketli muharebeler yürütmek üzere kurulmuştu. Bu tür bir gayrinizami harp ve isyan bastırma görevine kesinlikle uygun değiliz.

Aşırı bir benzetmeyle söylemek gerekirse, bu bir kaleyi zapt etmek için süvarileri sürmeye benziyor.

“Komutanım, etkisiz hale getirme işlemini tamamladık!”

“Düşman büyücüler var mıydı?”

“Gördüğümüz kadarıyla yoktu. Sanırım ağırlıklı olarak milislerden oluşan bir gerilla gücüydü.”

Tanya anladığını belirtmek istercesine başını sallıyor. İçten içe işlerin yolunda gitmediğini hissediyor.

Eğer nizami birliklere karşı nizami birlikler olsaydı, her an hazır olurlardı. En azından Semender Muharebe Grubu, kendi ölçeğindeki bir Federasyon birliğinin canına okumakta hiçbir sorun yaşamazdı.

Fakat Tanya’nın huzursuzluğu başka bir noktadaydı. Aslında birliğinin tek kullanım amacı düşmanın canına okumak olmalıydı. Bölgeyi tarayarak direnişçileri arayacak ve her bir partizanı teker teker avlayarak bir bölgeyi emniyete alacak insan gücüne sahip değiller.

Yeterli piyade yok. Başarısızlık neredeyse kaçınılmaz.

“Ne pahasına olursa olsun bu bataktan kaçınmalıyız…”

Ama nasıl? Genelkurmay bile hâlâ bu sorunun cevabını arıyor! Kendi soruna yanıt vermek tam olarak böyle bir şey.

Tanya—hayır, diğer kurmay subaylar bile sorunun farkında. Herkes sıkıntının nerede olduğunu anlıyor ama reçetenin ne olacağını kestirmek son derece güç.

Düşüncelerini toparlamak için vakit ayırmak savurgan bir lüks olurdu.

Bir gerilla savaşında öyle kafanıza göre takılamazsınız, zira kapınızı çalacak misafirler ansızın çıkagelir.

Bize ulaşan telsiz çağrıları asla bizim çalışma takvimimizi göz önünde bulundurmaz.

“Semender 05’ten 01’e. Yeni bir düşman unsuru tespit edildi!”

Nöbetçi bıraktığım Üsteğmen Grantz, içinde “düşman” kelimesi geçen bir rapor iletiyor.

Bu tek sözcük zihnimi derhal vites değiştirmeye zorluyor. Barışsever benliğimin kişisel güvenliğini korumak adına, onu tehdit eden düşmanla yüzleşmeye tamamen hazır olmalıyım.

“Kuzeydoğudan yaklaşan, kimliği doğrulanmamış düşman büyücü birliği. Sayıları… dört kişi. Ve sanırım… alçak irtifada mı uçuyorlar?”

“Semender 01, anlaşıldı. 05, güzel iş. Şu onların işi bilen seçkin elemanları olmalı. O tarafa geliyorum, puanları topluyorsan umarım bana da payımı bırakırsın.”

Muharebe Grubum, geride kalan düşmanları temizlemek üzere yayılmış durumda.

Tam da bunu hedefliyor olmalılar. Birliklerimin tüm dikkatini kara muharebesine vermesini bekleyip gökyüzünden vur-kaç saldırısı düzenlemek için hava büyücülerini gönderdiler.

Teoriye harfiyen sadık kalan, ders kitabı niteliğinde bir yaklaşım. Asıl hedeflerinin bu olduğunu da buradan anlıyorum. İyi ya da kötü, anlaşılması son derece kolay.

“Bu arada,” diye devam etti Tanya sanki bir şey belirtmeyi unutmuş gibi. “Seni uyarmak isterim 05. Raporlarının kesinliğinden emin ol. Alçak irtifa uçuşu mu yapıyorlar yapmıyorlar mı?”

“05’ten 01’e. Kusura bakmayın komutanım. Ancak uçmaktan ziyade havada ördek taklidi yapmaya çalışıyor gibiler…”

“01’den 05’e. Bak şimdi ilgimi çektin. Ördek mi?”

Hmm. Uçarken ne demek istediğini merak ediyorum. İrtifamı artırıp dürbünümü çıkarıyor ve Üsteğmen Grantz’in düşmanın geldiğini söylediği yönü taramaya başlıyorum.

“Evet, ördek! En kolay yol kendi gözlerinizle görmeniz olurdu komutanım… Fakat hareket etme şekilleri arazi izleme uçuşundan ziyade düz uçuşa benziyor. Şu anki mevzimizden onlara rahatça nişan alabiliriz. Nasıl anlatsam ki…? Sırf uçabilmek için bile ecellerini terletiyorlar sanki; yukarıdan gelebilecek tehditleri gözetlemeyi tamamen unutmuş durumdalar.”

“Ah, onları gördüm… Pekala, indirin şunları.”

Nihayet kendi gözlerimle gördüğümde… Üsteğmen Grantz’in betimlemesinin ne kadar isabetli olduğunu anlıyorum.

Dürbünümün merceğinden, havadaki bocalayan rotalarını korumakta zorlanan yalpalanan Federasyon büyücülerini görüyorum. Bu haldeyken onlara hava büyücüsü demek bin şahit isterdi. Gökyüzünde süzülmekten ziyade âdeta gökte boğuluyorlar.

“… Havada bile zor duran bir düşmanla karşılaşacağımız hiç aklıma gelmezdi.”

Ren cephesindeyken, basit bir uçuşla bu kadar meşgul görünen büyücülerin bir hile olduğunu düşünürdüm. Grantz’e “Daha dikkatli bak!” diye bağırabilirdim. En azından bu dört büyücünün düşmanın ana taarruz gücü olabileceğini asla tahmin edemezdim.

Bunu büyük bir taarruz öncesinde direncimizi kırmak için yapılmış bir taciz saldırısı ya da basit bir aldatmaca sanırdım. Gerek Ren cephesi gerekse doğu cephesi ucuz numaralarla dolup taştığı için savaşın sisi her zamanki gibi yoğun.

Fakat doğu cephesinde kurallar biraz daha farklı.

Düşman, İmparatorluk Ordusu’nun tükenip çökeceği anı kolluyor.

Yani, yapmayın ama, diye geçirdi zihninden Tanya, tepesinde uçan bölüğe bakarken. Düşman yaklaşmalarına karşı tetikte olmak ve yirmi dört saat boyunca havada koruma amacıyla bölük düzeyinde bir kuvvet bulundurmak yıpratıcı.

Ve tüm bu çabanın karşısındaki rakiplerimiz ise… uçmayı bile zor beceren dört düşman büyücüsü.

“Savunmadaki taraf düşmanın ne zaman ve nereden ortaya çıkacağını bilemez, fakat bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok… Bu iş zorlu olacak.”

“Şüphesiz efendim. Ancak bizim yıpranma oranlarımız ile onlarınki kıyaslanamaz bile. Şimdiye kadar harika bir iş çıkardık, bu şekilde devam ettireceğimizden eminim.”

Tanya, Binbaşı Weiss’ın bu yorumu üzerine hafifçe gülümsedi.

Ardından, bu özgüvenli beyanı doğrularcasına, taarruza geçen birlikler disiplinli bir bölük ateşi başlattı.

Komuta Üsteğmen Grantz’deydi.

“Şimdi hünerlerini görelim bakalım.”

Tanya ıska geçerlerse ne olacağını merak etti… ancak bunu yersiz bir endişe olarak gördü. Ren cephesinden beri bu adamlarla birlikteydi.

Astlarımın katettiği gelişmeyi fark edemeyecek kadar kalın kafalı değilim. Beni hep endişelendiren Grantz bile ilerleme kaydetti.

Savaş berbat bir deneyim. Ancak… sıcak çatışma insanı gerçekten olgunlaştırıyor. Emir altımdaki tecrübe kazanan, çetin sınavlardan geçen ve yeteneklerini sergileyen subay ve askerler gerçek birer sermayedir.

Grantz’in beşeri sermayesine yatırım yaptım ve onu eğittim. Artık becerileri tam bir profesyonel olarak övülmeyi hak ediyor.

Sözde alçak irtifada uçan bu takımı neredeyse aşırı uzun sayılabilecek bir menzilden tespit etti, ardından hatrı sayılır bir mesafeden hepsini indirdi.

“Harika. Tüm tehditlerin düşürüldüğü teyit edildi.”

Başlangıçta pek bir işe yaramayacağını düşündüğüm yeni acemiler sahada hızla tecrübe kazanıyor ve yetenekleri serpile serpile gelişiyor.

Savaş yürütmekle ilgili becerileri “üretken” olarak nitelendirmek zor olsa da işlerinde daha iyi olma yolundaki ciddi tutumları takdire şayan.

“Böylece dört ortak skor elde ettik. Bu gidişle doğu cephesindeki çatışmalar bittiğinde mevcut Unvanlı sisteminden eser kalmayacak. Yani, bu hızla gidersek seri üretim Unvanlı büyücüler çıkarmaya başlayacağız.”

“Ha-ha-ha! Yine de ‘Ak Gümüş’ unvanının gölgede kalacağını hiç sanmıyorum efendim!”

“Hmm, acaba?”

Bunu Weiss’a söyleyemem ama söyledikleri İmparatorluk’un savaşı kazanacağı varsayımına dayanıyor. Onun bakış açısından bakınca bu belki de doğru bir temenni.

Ancak Tanya kendi konumunu düşündükçe yüzünü buruşturmaktan alıkoyamıyor kendini. Belki diğer insanlar âşık masum bir genç kız gibi saf bir inançla İmparatorluk’un zaferine inanabilir ama o farklı.

Tanya berrak mavi gökyüzüne bakıp iç geçiriyor. Yüz ya da bin yıl önce veya yüz ya da bin yıl sonra, gökyüzü muhtemelen hep aynıydı ve hep aynı kalacak.

Doğanın evrensel bir sabiti. Olduğu gibi duruyor.

Gökyüzünü o kadar kıskanıyorum ki.

İmparatorluk’un bin yıl ayakta kalıp kalmayacağı belirsiz olsa da gökyüzü keyfince var olmaya devam edecek. Doğu cephesindeki çatışmalar bittiikten sonra İmparatorluk hâlâ varlığını sürdürecek mi? Tanya’nın asıl endişeleri burada yatıyor, bu yüzden gökyüzüne gıptayla bakması son derece doğal.

Kendi halime acımak istemiyorum ama ne acınası bir durumdayım böyle.

Yine de varoluşsal kaygılarımdan ziyade önümdeki işe öncelik vermeliyim.

“Semender 01’den tüm birliklere. Çatışma yatışmış görünüyor. Yaralılarımızı tahliye etmeye ve esir alınacak düşmanları aramaya başlayın.”

Düşman taarruzunu püskürttü diye ordunun işi bitmiş sayılmaz. Tıpkı bir parti gibi, en zor kısmı sonrasındaki temizliktir.

Temizlik derdine düşebildiğin için kendini şanslı sayamıyorsan bu meslekte tutunamazsın. Pişmanlıklar ve özeleştiriler yaşayanların ayrıcalığıdır. Öldün mü geriye hiçbir şey kalmaz.

“İkinci Bölük, hızlı müdahale için hazırda beklesin. Üçüncü ve Dördüncü Bölükler, ikaz hattında devriyeye devam etsin. İkaz hattının komutasını 02’ye devrediyorum.”

“02, anlaşıldı. Bana bırakın.”

“Güzel.”

Pekala, gerekli görevlerin bir kısmını Weiss’a devretmiş olsam bile hâlâ onaylanması gereken gereksiz fazla evrak ve alınması gereken yığınla karar var.

Askerlerimden biri yaşamını yitirirse, cephe gerisine bir taziye mektubu göndermeliyim. Doğal olarak, kederli aileye düşünceli ve nezaketli bir dille yazmamız şart koşuluyor. Çok baştan savma olursa Personel Dairesi performans değerlendirmelerimizi etkileyecek şekilde şikâyette bulunur, bu yüzden öylesine yazıp geçemeyiz. Hatta yaralanmalar hakkında bile bilgilendirme notları göndermemizi tavsiye ediyorlar.

Beşeri sermayeniz azalıp iş yükünüz arttığında, ister savaşta ister hastalıktan olsun, astlarınızın ölümünden ve hatta yaralanmalarından bile gerçekten nefret etmeye başlarsınız.

Sırf serbest piyasa ilkeleri açısından bakıldığında, askerlikten daha barışsever bir meslek herhalde pek azdır.

Ahhh, lanet olsun, diye zihninden küfrediyor Tanya. Ancak bu işin yapılması gerekiyor. Bu nedenle Yarbay Tanya von Degurechaff, görevlerini yerine getirmek üzere mürekkebin ve kalemin başına geçip yapması gereken umutsuz miktardaki işin üzerine cesurca gitmeye başlar.

Çalışma ahlakıma ve teslim aldığım kahve çekirdeklerine güvenmeliyim.

Yine de kahve tüketimimin katlanarak arttığı ve kahve çekirdeği ikmalimizin istikrarsız olduğu göz önüne alındığında, genel tedarik durumuna dair endişelerim başımı ağrıtıyor.

İkmalimizin kesilmesi korkunç olurdu.

Hayır, diye düşünüyor Tanya, kalemini durdurarak. Cephe gerisiyle olan bağlantılarını zihninde tekrar teyit ediyor.

Albay Uger, ekstra ikmal bekleyemesek bile mevcut tedarik hatlarını koruyacağına söz vermişti. Düzenli kahve çekirdeği teslimatlarını dört gözle beklemek muhtemelen güvenli bir beklenti.

“Ah, kafein. Kafein ikmali kesildikten sonra zafer ilan edebilmiş kimse yoktur… Öyleyse İmparatorluk ön cephelere bu tür lüks maddeler sağlayabildiğine göre, hâlâ savaşacak gücü var demektir, değil mi?”

Kahvenin tarihine bakacak olursanız, bunun açıkça bir lüks tüketim maddesi olduğunu görürsünüz.

İnsan eliyle ticari bir ürün olarak, insanlığın damak tadına uygun şekilde yetiştirilir ve menşeinden çok uzak yerlere ulaştırılır. Bu sistemin temelinde ise istikrarlı bir dağıtıma imkân tanıyan olağanüstü bir lojistik ağı yatar.

Sanırım bu önemli bir husus…

Uger’in dağıtımı sürdürebileceğini söylemesi, sistemin büyüklüğünü kanıtlıyor. Eğer organizasyon hâlâ ayakta durabiliyorsa, İmparatorluk’un zafer şansı hâlâ var demektir.

Tanya kendisini işine vermiş bu tür şeyler düşünürken güneş battı.

“Aman, yöneticilik tam bir baş belası. Esnek çalışma saatlerine tabi olabilirim ama pek de öyle…”

Tanya cümlesini “pek bir inisiyatifim yok” diye tamamlamayı planlıyordu ancak söylenmesi son derece tanıdık silah sesleri ve ardından gelen birden fazla patlamayla kesildi.

Dürüst olmak gerekirse, insanda şikâyet etme isteği uyandırıyor.

Federasyon Ordusu, gecenin sessiz örtüsüne karşı gerçekten çok acımasız.

“İlk rapor geldi! Yakındaki bir yerleşim yerinden gelen çok sayıda silah ve patlama sesi yankılanıyor! Devriye ekibi, Federasyon’un rutin olarak saldıran birliklerini tespit etti ve çatışmaya girdi!” Tüm birlikler şu anda saldırıyı püskürtüyor!”

Nöbetçi olan Teğmen Serebryakov’dan raporu alan Tanya, gözle görülür bir hoşnutsuzlukla ayağa kalkar. Bu adamlar bir sonbahar akşamının tadını çıkarmayı hiç bilmiyor.

“Yahu, bu adamlar da fazla çalışkan. Bunlarda hiç mi iş hukuku kavramı yok?”

“Pek var gibi durmuyor, Komutanım. Sonunda tüm bunlara alışıp çıkacağız.”

“Kesinlikle. Bu rezilliğe alışacak kadar talihsiz olduğumuz için kendimize acımalıyız.”

Bir şeye bir kez aşina oldunuz mu, artık onunla başa çıkmak o kadar da zor gelmez. Ancak buna alışmış olmaktan samimiyetle mutluluk duymanın pek mümkün olmadığı da bir gerçek. Başımı komuta merkezinden içeri uzattığımda, düşmanın her zamanki gibi hareket ettiğini görüyorum.

Silah seslerini ve her birlikten gelen raporları birleştirip durumu kavramak hiç de zor değil.

İyi ya da kötü, düşmanın basit kalıplarına alışmak rehavete davetiye çıkarabilir ama… onlarla başa çıkma noktasında çuvallamadığınız sürece durum o kadar da kötü sayılmaz.

“Sahadan mesaj var, Komutanım.”

Telgrafı alıp raporları dinlediğimde tam da beklediğim şey olduğunu görüyorum.

“Karargâhın dikkatine, ben Üçüncü Piyade Bölüğü. Ufak bir saldırıyı püskürttük. Az sayıda silahlı komando tarafından düzenlenen bir gece baskınıydı. Şu anda muharebe alanını temizliyoruz.”

Sonuçta şöyle denebilir…

Maruz kaldığımız saldırılar klasik taciz saldırıları—uykumuzun içine etmeyi amaçlayan türden düşüncesizce hamleler—ancak her bir münferit taarruzu ele alacak olursak, başa çıkması nispeten kolay şeyler.

Savun, püskürt ve toparlan; hepsi bu.

“Hasar durumu nedir?”

“Devriye onları erkenden fark ettiği için, yanan bir bina dışında büyük bir kaybımız yok.”

Bu güzel. Ne kadar az taziye mektubu yazmak zorunda kalırsam o kadar iyi.

“Aferin, iyi iş. Devriyede kim vardı?”

“Onbaşı Kurtz ve adamlarıydı.”

“Anlaşıldı. Daha sonra onlara benden küçük bir hediye verin. Olayın ayrıntılarını da netleşince bana iletin. Birliğiniz tetikte kalmaya devam etsin.”

Hasarı minimumda tutmak güzel bir şey, ama diğer yandan bu durum belanın burada peşimizi bir an olsun bırakmadığının da kanıtı. Saldırıyı göz ardı edilebilir hasarlarla püskürtmüş olabiliriz, ancak bu durum ne kadar çok tekrarlanırsa hata yapılma olasılığı da o kadar artar.

Ve hatalar eninde sonunda felaketlere yol açar.

Komutanın Tanya’ya cevabı güven veren bir “Dikkatli olacağız” oluyor.

Tanya, bunu söylemesine gerek bile olmadığını hissettiren acı bir tebessümle adamı raporuna devam etmesi için teşvik ediyor.

“Her kademedeki komutanlar şu anda ayrıntıları cetvele döküyor ancak zayiat son derece düşük görünüyor. Bu kez düşmanı erken fark ettik ve süratle tepki verdik. Detaylı rapor için çok bekleyeceğinizi sanmıyorum. Tek mesele kestiren askerleri uyandırmak zorunda kalmış olmamız. Çok az uykuyla idare ettiğimizi lütfen göz önünde bulundurun.”

“Elden bir şey gelmez.” Tanya, adamın halinden anladığını gösterircesine iç geçirdi.

Bizi rahatlayamayacağımız bir köşeye sıkıştırıp uykumuzu bölmek için ellerinden geleni yapıyorlar; düşmanın gerilla birlikleri gerçekten de tepemizde at koşturuyor.

Düşmanın verimliliği ve hiç tereddüt etmeyişi göz önüne alındığında, yakıp yıkma taktiğine yeşil ışık yakmış olmalılar; temel olarak ulaşılabilecek tüm altyapıyı yok ediyorlar.

“İtiraf etmeliyim ki, her ne kadar inşa etme konusunda beceriksiz olsa da Komünizm yıkma işini gerçekten iyi beceriyor.”

“Kesinlikle öyle. Ama biz de en azından tamirat konusunda verimli olarak direneceğiz. O yıkım ekibine günlerini göstereceğiz.”

Komutanla aramızda sohbet veya şaka bile sayılamayacak türden bir atışma geçiyor. Aptalca görünebilir ama hâlâ böyle geyik yapacak lükse sahipsek, işlerin kontrol altında olduğu açıktır.

Ön cephede veya siperlerde gülümseme yetisini kaybetmiş bir asker kadar kırılgan başka kimse yoktur.

İşleri ciddiye almak bir erdem olsa da, başınız dertteyken mizahtan yoksun olmak insanı çaresiz bırakır; öyle ki vurulup ölmeleri topluma daha çok fayda sağlar.

Bu noktada, uykusuzluk moral kadar ruh sağlığı için de zararlıdır. Yatakları küle dönen Üçüncü Piyade Bölüğü, yangın söndürme ve tamirat işleri bitene kadar adamakıllı dinlenemeyecek. Mevsim sonbahar olduğu için açıkta kamp yapmak hâlâ ucu ucuna mümkün… ancak imkân dâhilindeyse, piyadelerin başlarının üzerinde bir çatı varken uyuması gerekir.

“Elinizden geleni yapın. Yakında oraya biraz ikramlık göndereceğim.”

Tanya ahizeyi kapattığı an sözünü yerine getirmek için harekete geçer. Böyle zamanlarda ince düşünceli olmak her şeyden önemlidir. Astları cesaretlendirmek ve emeklerini az da olsa takdir etmek sahada büyük bir fark yaratabilir. İnsan kaynakları yönetiminin en temel kuralı, üst kademedekilerin yapılan sıkı çalışmayı gördüğünden astların emin olmasını sağlamaktır.

Ödül ve ceza gibi temel bir prensibe yeterince özen gösterilmediğinde, nihai çöküşten başka hiçbir şey kaçınılmaz değildir. Prensipler sebepsiz yere prensip olmamıştır ve onlara saygı duyulmalıdır.

“Ah, Teğmen Serebryakov. Üçüncü Bölük’ten Onbaşı Kurtz ve adamlarına verecek bir şeye ihtiyacım var. Tabur kasasında sakladığın şişelerden birini gönder.”

“E-evet, komutanım!”

Beklentilerini açıkça dile getirdikten sonra Tanya düşüncelerini yeniden düzene sokmaya girişir. İnsan kaynakları yöneticisi modundan vites değiştirip yeniden komutanlık rolüne döner.

Durum net.

Üçüncü Bölük’ün konuşlandığı bina gece vakti bir gerilla baskınıyla yakılıp yıkıldı. Her gece buna benzer bir şeyler yaşandığı için birlikler duruma alışkın, ancak… asıl soru bu gece başka bir saldırının olup olmayacağı.

Baskınların devam etme olasılığı yüksekse Tanya’nın devriyedeki birliklere alarm seviyesini yükseltmelerini söylemesi gerekiyor. Ama düşman gelmeyecek olursa, adamlarının o kıymetli uyku süresinden boşu boşuna çalmış olacaktı.

Alarm seviyesini olduğu gibi bırakıp askerlerinin biraz dinlenmesine izin mi vermeliydi? Yoksa seviyeyi yükseltip bir baskına karşı hazırlıklı mı olmalıydı? Bu iki seçenek birbiriyle tamamen çelişiyordu. Neresinden bakılırsa bakılsın zor bir karardı.

“Peki… Ne yapmalıyım?”

Kararsızlığının nedeni, ihtimal ki kendisinin de yeterince uyuyamamış olmasıydı.

Tanya, uykusunu açmak umuduyla bir noktada masasında beliren kahveye uzandı ve kokusunu aldığı an alaycı bir şekilde gülümsedi; muhtemelen geçen gün Albay Uger’den aldığı çekirdekler yüzündendi bu.

Burnu, cephe istihkakı taklit kahveye o kadar alışmıştı ki artık kokusunu içine çekmemeyi öğrenmişti. Fakat uzun zaman sonra ilk kez, bu hoş kokunun peşine düşerek içeceğini kokladı.

Bu basit detay bile ikmal hatları konusunda içini rahatlatmaya yetti. Bu alışılmadık derecede güzel kokan kahvenin aroması, yorgun bedenine işledi.

Albay Uger gerçekten iyi zevk sahibi bir adamdı.

Zevk mi? Tanya bu düşünceyle bir şeyi hatırladı. Şu anki durum hiç de onun zevkine göre değildi. Hatta düpedüz can sıkıcıydı. Kitaba tam uygun hareket edecek olsaydı, birliklerinden birinin saldırıya uğradığını duyurup tüm taburu teyakkuza geçirirdi.

Sorun şuydu ki, standart doktrin doğudaki bu muharebe ortamını pek kapsamıyordu.

Kesin konuşmak gerekirse, en ileri hat ile ana hatlar tarafsız bölgeydi; dolayısıyla işleri kitaba göre yürütmekte bir sakınca olmazdı. Ancak yeni işgal edilmiş veya terk edilmiş köyler ile ormanlık alanlardan oluşan çıkıntılar, partizan faaliyetlerinin yuvası hâline geldiği için teoriler havada kalıyordu.

“… Güvenli oynayan bir plan bile uzun vadede…”

Tedbiri elden bırakmamak önemliydi.

Fakat askerlerini her gece uykusuz bırakmaktan da kaçınmalıydı.

Ne kadar saçma olursa olsun, bu iki seçenekten kaçış yoktu. Bu da Tanya’nın bir komutan olarak ikisinden birini seçmek zorunda kaldığı anlamına geliyordu.

“Binbaşı Weiss, uyarı yayınlamalı mıyız emin değilim. İleri devriyeden bir uyarı gelmedi, değil mi?”

“Hiçbir uyarı yok efendim. Periyodik raporların hepsi de normal geldi.”

“… O zaman sanırım…”

Kampfgruppe’nin uyumasına izin vermeliydi. Tanya neredeyse bunu ağzından kaçıracaktı ki tekrar düşündü. Uykusuzluktan nefret edebilmeniz için önce hayatta olmanız gerekir.

Hayatta kalmak benim tarzımdır. O hâlde kendime sadık kalmalıyım.

“Birliklerin bir kısmını uyandırın. Seviye 3 muharebe hazırlığı. Hepsini alarma geçirin.”

“Emin misiniz efendim?”

“Düşmanın tek bir baskınla yetinip yetinmeyeceğini bilmiyoruz. Gece saldırılarına bu kadar alışmış olmamız tehlikeli olabilir. Eve döndüklerinde askerlerin söylenme riskini göze almayı, dikkatsiz bir anımızda onları düşmana yem edip pişman olmaya tercih ederim.”

Dürüst olmak gerekirse, kendi tercihlerimi başkalarına dayatmak beni üzüyor.

Ancak hayatta kalmalarını sağlamak amacıyla birine emrettiğimi yaptırmak… bir asker olarak kabul edilebilir sınırlar dahilinde olmalı. Bu, onların görev veya sorumluluklarının bir uzantısı gibi. Eminim İş Standartları Kurumu bile beni affederdi.

“Tercihiniz bu yöndeyse, karşı çıkmak bana düşmez.”

“İyi zevklerin değerini bana Albay Uger öğretti.”

“Ah, size o kahveyi veren kişi o muydu?”

“O benim gizli zulam. Teğmen Serebryakov’un fazlaca harcamadığından emin olmak için daha sonra kontrol etmem gerekecek. Pekala,” dedi Tanya sesine biraz canlılık katarak. “Seviye 3 muharebe hazırlığına geçilsin. Bildirimi dağıtmaya başlayın.”

“Anlaşıldı,” dedi Weiss ve talimatları iletmek üzere ayrıldı. Yatakları kendilerini çağırırken herkesin güvenlik ihtiyacını anlayacağı kesindi. Yine de ancak istemeye istemeye kalkacaklardı.

Bununla birlikte, bir kısmı kalkarsa diğerleri uyumaya devam edebilirdi. Seviye 3 muharebe hazırlığı vardiyalı yürütüldüğünden bazı kişilerin içi rahattı. Elbette buna karargâhtaki subaylar da dahildi.

“Ah, Teğmen Serebryakov. Siz de dinlenmelisiniz.”

Emir subayımın muhakeme yeteneğinin yerinde olmasına ihtiyacım var. Uykusuzluktan kafası durmuş biri yerine, iyice dinlenmiş ve soğukkanlı birini tercih ederim.

İnsanların uykusuz kaldıklarında yaşadıkları bilişsel yetenek düşüşü biyolojik bir tepki olsa gerek.

Uyku tartışmasız bir gereksinimken, onu göz ardı etmek tam anlamıyla beceriksizliktir. Becerikli her insan, gerekli minimum dinlenme süresini eksiksiz almalıdır. Kendimi yetersiz saymak istemiyorsam, astlarıma mümkün olduğunca çok dinlenme süresi tanımalıyım.

“Ama sizi ve Binbaşı Weiss’ı yalnız bırakmak istemiyorum…”

“Bu bir tavsiye değil. Gidin dinlenin. Bu bir asker olarak görevinizin bir parçası. Emri duydunuz, değil mi teğmen?”

Yeterince dinlenmek ve uyumak bir yardımcının görevlerinin parçası sayılabilir.

Sadece azim ve cesaretle performansı yüzde yüz seviyesinde tutmak imkânsızdır.

“Emredersiniz komutanım, anlaşıldı.”

Müsaade isteyip ayrılırken ki selamı son derece kibar ve görev bilincine uygundu. Serebryakov’u bu hâle benim getirdiğimi söylemek belki kibirlilik olurdu ama birlikte geçirdiğimiz bu kısa sürede ne kadar harika bir subaya dönüştüğünü görmek beni son derece mutlu ediyordu.

Ekibimizdeki insan sermayesinin gelişimine bu denli katkıda bulunmuş olmaktan büyük bir gurur duyuyorum. Ancak en büyük önem taşıyan husus, bu insan sermayesini doğru şekilde sevk ve idare edecek bir plana sahip olmaktır. Bu noktada Tanya, seviye üç de olsa askerleri teyakkuza geçirmek için uyandırmanın biraz fazla tedbirli bir davranış olabileceğini düşünmeden edemedi.

Riskere karşı tedbiri elden bırakmamak elbette önemlidir. Fakat risklerden aşırı derecede korkmak, kendi içinde başka sorunlara davetiye çıkarır. En nihayetinde makul bir mantık ve dengeye sahip olmak elzemdir.

Tabii söylemesi yapmaktan kolay.

Son zamanlarda neden bu kadar çok ikilemde kalıyordu ki…? Tanya bu düşünce karşısında acı acı gülümsedi.

“Hmm, onları durduk yere uyandırırsam benden pek hoşlanmayacaklar, değil mi?”

“… Sadece nöbetçileri bırakıp teyakkuz emrini iptal etmeye ne dersiniz? Birliğin biraz uyumasına izin verebiliriz…”

Öyle yaparsak… Tanya kafasında hızlıca bir hesap yaptı. Birkaç saatliğine de olsa askerlerin yataklarında dinlenebilmeleri için biraz zaman yaratmış olurlardı.

Fena bir öneri değildi.

Fakat… Bunun için henüz erken olduğu düşüncesi de zihnini kurcaladı.

“Fena fikir değil ama durumumuzu bir değerlendirelim. Neredeyse şafak sökecek. Saldırı için en kritik zamanlar gecenin geç saatleri ya da sabahın ilk ışıklarıdır. Günün bu saatlerinde ekstra dikkatli olmalıyız.”

“Anlaşıldı efendim. Üsteğmen Grantz’ı uyandırayım mı?”

“Grantz yedekte ve acil müdahale görevinde. Bırakın uyusun. Uykusuz bir müdahale subayı sadece kazaya sebebiyet verir.”

Onun birliğinin gerçek bir muharip güce dönüştüğünü görmek Tanya’yı gerçekten mutlu ediyordu. Üsteğmen Grantz’ı bu seviyeye yetiştirmiş olmaktan büyük bir gurur duyuyordu.

İnsan yetiştirmek bir organizasyon içindeki en önemli işti.

İnsan kaynaklarındaki eski işimde hiç kimseyi yetiştirmemiştim… “Hmm,” diye mırıldandı Tanya, yüzünde hafif bir tebessüm belirirken. “Belki de insanlara bir şeyler öğretme konusunda gerçekten bir yeteneğim vardır.”

“Eğitim tezgahınızdan geçen iki üsteğmene de ne düşündüklerini sormak isterdim doğrusu.”

Sert bir öğretmen olmuş olabilirdim ama sonuç almıştım. Bana teşekkür etseler şaşırmayacak kadar kibirli değildim elbette.

Weiss’ın onun sessiz bakışlarını nasıl yorumladığı bir yana, komuta merkezinde tıkılı kaldığına göre muhtemelen kendisi de susamıştı. Tanya ne olduğunu anlamadan Weiss kupasını uzatıp, “Bir kupa daha kahve alabilir miyim?” diye sordu.

Tanya ona göz ucuyla baktığında, Weiss’ın gözlerinde demlenmiş Arabica çekirdeklerine duyulan o açlığı gördü.

“Hmph, sana uyumanı söylemeliydim.”

“Eğer emrederseniz…”

“Görünüşe göre yapacak bir şey yok. Sorumluluk sahibisin ve emirlere uyuyorsun.”

Tanya hafif bir bıyık altı gülüşle, kendi bencilliğine alet ettiği için bir nevi özür mahiyetinde ona bir kupa kahve doldurdu. Gecenin dostu, mesainin can yoldaşı—kahve mükemmel bir arkadaştı. Kendi özel stokunu paylaştığı için içten içe hafifçe pişman olmadı değil. Bu kadar küçük bir şeye pişman olmayı gerektirecek kadar kötü bir ikmal durumunda olmaları da insanı çıldırtıyordu.

Weiss’a kahvesini verdikten kısa bir süre sonra Tanya, aldırışsızca saatin akrep ve yelkovanına bakıp mırıldandı. “Hmm, şafak vakti bir saldırı olmayacak gibi görünüyor. Sanırım sezgilerim körleşmiş.”

Bir saldırı gerçekleşecek olsaydı tam da bu sıralarda olurdu. Saldırıya hazırlanmak, güneş doğmadan önce mevzi almak demekti… ama düşman artık zamanında yetişemezdi.

Şu ana kadar tek bir iz bile yoksa, tüm bu teyakkuz durumu boşunaydı. Sabah olacak ve başarabildiğim tek şey komutan yardımcımın kaliteli kahve stokumu silip sürmesine izin vermek olacaktı. Sanırım en azından düşmanın gelmemiş olmasına sevinmeliyim.

Tanya bu düşüncelerle neredeyse kestirmek üzereydi ki birden irkilerek kendine geldi.

“K-Komutanım, acil durum!”

“Durum raporu verin.”

“İki tabur! Federasyon kuvvetleri tabur gücünde birliklerle topraklarımıza sızdı! Devriye onları tespit etti ve hızlı müdahale birliğimiz sıcak temasa girdi!”

Tabur düzeyinde gece baskını düzenlemek mi?

Bunun ne kadar cesurca bir hamle olduğunu düşünecek zaman yoktu. Bu basit bir provokasyondan çok daha fazlasıydı. Bu, iki profesyonel ordunun doğrudan çatışmasıydı.

“Herkesi uyandırın! Geliyorlar!”

Taciz saldırılarına alışmamızı mı kolladılar?

Yoksa bu durum tam da takviye birlik aldıkları ana mı denk geldi? Hayır, şu an bunların hiçbir önemi yok.

Niyetlerini daha sonra araştırabiliriz.

Şu an yapmamız gereken şey, karşımızda duran düşmanı ezmektir.

“Ama şafak saldırısını neden tam da bu zamana denk getirdiler ki…? Bir dakika.”

Şafak saldırısında iki tabur.

Baskın unsuru muazzamdı ancak Federasyon’un iki taburla koskoca bir Muharebe Grubu’nu yenmekte zorlanıp zorlanmayacağını hiç sorgulamamış olması daha da tuhaftı. Semender Muharebe Grubu; zırhlı birlikler, kundağı motorlu topçu, piyade ve hava büyücülerinden oluşan karma bir muharip kuvvetti ve zaten bir süredir bizimle küçük çaplı çatışmalara giriyorlardı.

“Önlemeye ben çıkıyorum!”

“Durun, Binbaşı Weiss! 203. Birlik bir ihtiyat birliğidir.”

“Emredersiniz komutanım, a-ama…”

Ani bir karşılaşma olsa anlayabilirdim. Düşman komutanı adamlarını bodoslama ileri sürmeye karar vermiş olsa yine göz yumulabilirdi.

Ancak defalarca girdiği çatışmalar sayesinde muharebe gücümüzü gayet iyi bilen bir düşman bu kadar acemice bir saldırı düzenler miydi?

Cevap…

İmkânsız.

“Sadece iki taburla yarma harekâtına kalkışmak hiç mantıklı değil.”

Riskli durumlardan kaçınmak isteyen herhangi biri için, düşmanın planını çözdüğünü sanmanın verdiği tatmintense aşırı tedbirli olmanın pişmanlığını yaşamak her zaman yeğdir. Pekâlâ, belki de taarruz odaklı bir muharebede temkinli davranma fikri kimsenin hoşuna gitmezdi.

Fakat bu, amacın yıpranmayı en aza indirmek olduğu bir savunma göreviydi.

“Zırhlı birliğe bunların düşmanın ihtiyat birlikleri olduğunu varsaymalarını söyleyin. Büyücü birliği yangın söndürme müdahaleleri için geride tutulacak. Yine de yedek bölüğü derhal havalandırın. Çatışmaya aktif olarak katılmalarını beklemiyorum. Sadece muharebe alanındaki gözlerimiz olsunlar.”

“Emredersiniz komutanım!”

Weiss, nizamiye kitabına tam uygun kusursuz bir asker selamı verip hızla birliğinin yanına döndü. Tanya onun gidişini izlerken acı acı gülümsedi. İçtiği kahvenin hakkını verecek kadar sıkı çalışacağına eminim.

Maliyet bilinci adına “içtiği kahve” diyorum.

Maliyetlerin farkında olmak, sağlıklı bir piyasa ilkesi anlayışını yeniden kazandığımın kanıtıdır. İnsanlığınızı kaybetmenin işten bile olmadığı cephede bile hem zihinsel hem de fiziksel sağlığımı korumayı başarıyor gibiyim.

Çağdaş ve özgür bir birey olarak benim için bundan daha tatmin edici bir şey olamaz.

Amann, bu huzurun tadını çıkarma özgürlüğü ne hoş olurdu. Ama hayır, muharebe alanı bu kadar basit bir sevince bile izin vermiyordu.

“K-Komutanım! Düşman geldi! Düşman—!”

“Düşman saldırısı! Önleme yapın!”

Biliyordum. Bunu öngörmüştüm. Ama gerçekten mi? Doğrudan karargâha mı saldırıyorlar?

Siperlerde olsaydık böyle bir şey asla yaşanmazdı. Partizanlar gündüz vakti yerimizi tespit etmiş olmalı.

Konuşlandığımız bir köyün coğrafi haritasını çıkarmak birkaç günden fazla zaman alır.

Devriye çıkmış olsa dahi beklenmedik bir yenilgi yine de mümkündür. Ancak gerçeklik hayal ettiğimden çok daha acımasız. Savunmamız gereken alan düşündüğümüzden daha geniş ve tüm bölgeyi düzgünce tutacak yeterli insan gücümüz yok.

Yetersiz personel erken uyarı hattında gedikler açılmasına neden oldu, bu yüzden de doğal olarak bu tamamen beklenmedik saldırıya mahal verdik.

“Doğrudan karargâha mı geliyorlar?! Kahretsin, işlerini çok iyi biliyorlar!” Askerler tüfeklerine sarılırken küfürler savuruyorlardı.

Ancak Muharebe Grubu’nun geri hizmet personeli ellerinden gelenin en iyisini yapsa bile, altı üstü karargâha bağlı birkaç personelden ibarettiler. Asker oldukları için elbette silah kullanabiliyorlardı ama… hedefi vurup vuramayacakları tamamen ayrı bir konuydu.

Böyle zamanlarda sırtımızı dayamamız gerekenler karargâhı koruyan acemi erat birlikleriydi. Fakat zaten asker sayımız yetersizdi. Ön safları takviye etmek için muhafız birliğinden kaydırma yaptıktan sonra, sayıca olan ezici dezavantajımız kaçınılmaz bir hâl almıştı.

“Lanet olsun, biliyordum… Doğu cephesinde savaşmak siper muharebelerinden tamamen farklı!”

Batı cephesinin aksine doğuda siperler yoktu. Bunun son derece basit ve net sebebi, muharebe hatlarının aşırı uzun olmasıydı. Siper mevzileri inşa edip tüm cepheyi tutacak kadar askerimiz yoktu.

Bu da birinci ve ikinci hatları birbirinden ayırmanın hiçbir yolu olmadığı anlamına geliyordu.

Geri hizmetteki askerler bile savaşmak zorunda kalabilirdi. Bir anlık bir gevşeklikte, aptal askerler bıçak, süngü ya da küreklerle birer aptal cesede dönüştürülebilirdi.

Komuta merkezinde çalışan personel için asgari düzeyde temel eğitim şartı koşmakla ne kadar haklıymışım.

“K-Komutanım! Etrafımız tamamen sarıldı!”

“Sakin olun! Daha dikkatli bakın! Sadece bu mevziye kapanıp savunma yapma yönündeki asıl planımızı uyguluyoruz! Düşman bize nasıl saldıracağını bile tam bilemiyor!” Geri hizmet personeline emirleri gür bir sesle savuran Tanya gülümsedi.

Düşmanın akıllıca davranıyor olması, onların planına uymak zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Onları gerçekten darmadağın etmek istiyorsanız… yapmanız gereken tek şey onları çekirdeklerinden patlatmaktır.

“Vakit geldi! Ana kuvvetlerinin hepsi burada olmalı. Neredeyse tüm güçleriyle saldırdıklarını varsayabiliriz. Binbaşı Weiss, dağıtın şunları!”

“Anlaşıldı! Tabur, harekete geç!” Derhal önlerini kesmeliyiz! Dost unsurları düşmanla karıştırmayın!”

Karargâhtaki muhafız sayısını azaltmak pahasına bile olsa elim altında tutmak istediğim o gözde yedek birliğimi, yani 203. Hava Büyücü Taburu’nu sahaya sürüyorum.

Dakya, Norden ve Ren Cephesi’nde deneyim kazanmış olan bu tabur, doğunun uçsuz bucaksız topraklarında kusursuz bir şiddet aygıtı olarak işlemeye devam ediyor. Harikalar yarattığını söylemek herhalde yanlış olmaz.

Federasyon piyade taburları muhtemelen bizi kuşatıp yıpratmayı hedefliyordu; fakat onları kafadan bir patlama formülü salvosuyla ağırlıyor, paniğe kapıldıklarında tepelerindeki gökyüzünü zapt edip teslim olmalarını ihtar ediyoruz.

Çok geçmeden durum İmparatorluk’un lehine sonuçlanacak bir hal alıyor. İhtiyatta tutulan tek bir büyücü taburu, duruma göre tam bir joker kartına dönüşebiliyor. İster savunma ister karşı taarruz olsun, mevziniz uçaksavar silahlarıyla arı kovanı gibi donatılmadığı sürece gökten tepenize binen bir büyücü taburuyla rahatça çatışmaya giremezsiniz.

Sızma harekâtı yapanların yanlarında uçaksavar makineli tüfekleri taşıyor olmalarına imkân yok. Yeniden gruplanan İmparatorluk Ordusu piyadeleri, durumun ciddiyetini iyice kavratan manevralar yapınca, saldıran Federasyon kuvvetleri uysalca silahlarını indirmeye başlıyor.

Dürüst olmak gerekirse son adama kadar direnmelerinden endişe ediyordum, bu yüzden teslim olmaları benim için harika bir haber.

“Öf, son adama kadar savaşmak zorunda kalmadan bittiğine sevindim.”

A. Tanya işte tam o anda bu düşmanların nizami üniformalar giydiğini fark ediyor.

Dikkatimizi dağıtmak için şafak baskınlarına bile başvurma eğilimlerinden pek hoşlanmasam da, tüm teşkilatın nizam içinde teslim olmasını takdirle karşılıyorum.

Yani bu demek oluyor ki… İşi asla şansa bırakmayan Tanya, zihninin bir köşesinde beliren kelimeleri yüksek sesle tekrarlıyor. “Tutsakların yönetmeliklere uygun şekilde ağırlanmasını sağlayın. Umarım esirlere şiddet uygulayacak kadar aptal bir astım yoktur.”

“Anlaşıldı, Albayım. Hallederiz elbette.”

Piyade subayları başlarıyla onaylıyor, yani benim çalışma tarzımı anlamış olmalılar. Kendimi tekrarladığım için bu konudaki ısrarımı hissetmiş olabilirler.

Yine de komuta kademesindekilerin uygulanan politikayı sürekli pekiştirmesi kritik önem taşır. Anladıklarını bilsem bile bunu söylemek zorunda olmamın nedeni bu.

“Sizlerden endişe ettiğimden değil. İstediğim şey, altınızdaki herkesi bilgilendirmeniz. En alt kademedeki erlerin bile en tepedekilerin neyi anladığını ve neye odaklandığımızı anlamasını istiyorum.”

“Hımm! Emredersiniz, komutanım!” Yüzlerinde beliren ani farkındalıkla piyade subaylarının hepsi dikleşiyor.

Muhtemelen astlarının sorun çıkarabileceği ihtimalini ilk kez değerlendiriyorlardı. Birlikler düzensiz unsurları temizlemeye alışkın, ancak üniformalı askerlere düşüncesizce eziyet ederlerse bu devasa bir soruna yol açabilir. Şimdi erbaş ve erleri dizginleme zamanıdır.

Bunun beklenen bir durum olup olmadığını söyleyemem. Semender Muharebe Grubu subaylarının vasıfları mükemmel, ancak çoğunun hâlâ deneyim eksikliği var. Muharebenin harareti içinde uygunsuz davranacak kadar tecrübesiz değillerdi; ancak çatışma bittikten sonra işleri olması gerektiği gibi nasıl tatlıya bağlayacaklarını bilmelerini beklemek fazla iyimserlikti.

Yine de kafaları çalışıyor. Aynı hatayı iki kez yapmazlar. Tanya topuklarını tıkırdatarak hazırola geçti, ardından komutanlara endişelenecek bir şey olmadığını ve onlara güvendiğini hissettirdi.

“Pekala, yapacak çok işimiz var.”

Konuşlandığımız köy biraz darmadağın durumda.

Çoğunluğu çatışmadan zarar görmeden çıktı. Buraya sevk edildiğimizden bu yana geçen on günde, ikaz ve savunma hatları kursunlar diye astlarımı oldukça sıkıştırdım; fakat belki de biraz uyuyabilmeleri için üs bakımına odaklanmalarını sağlamak daha iyi olacaktır.

Ancak Tanya elindeki insan gücünün ne kadar az olduğunu düşününce kaşlarını çatmadan edemiyor.

Seçeneklerden biri tutsakları çalıştırmak olabilir. Fakat nizami bir kamp olmadan, onların iş gücünü denetlemek imkânsız olurdu.

Semender Muharebe Grubu’nun piyadeleri ağırlıklı olarak muharip birliklerden oluşuyor ve elimizde yalnızca asgari kadroda askeri inzibat var.

Onlar Muharebe Grubu içindeki disiplini sağlamak için varlar, ancak belki geçici olarak tutsakları gözetim altında tutabilirler… Yine de bir kriz anında inzibatlar bile insan gücü demektir. Hiçbir personeli bu şekilde esir nöbetine bağlamak istemiyorum.

“Tüh, ne yapacağımı bilmiyorum. İnzibatlara yaptırmak istediğim o kadar çok şey var ki. Personel sayımız tamamen yetersiz.”

“İsterseniz bu işi bazı piyade personeline devredebiliriz.”

“Teklif için teşekkürler ama muharip birliklerimizi yormak istemiyorum. O birliklerin derhal savaş alanını temizleyip emniyete almasını sağlayın.”

Piyade birliği komutanları selam verip odayı terk ederken, Tanya ne kadar genç göründüklerini düşünerek arkalarından bakıyor. Nedense aniden herkesin yirmili yaşlarında olduğunu fark ediyor.

Üstün nitelikli olabilirler, ancak bu kadar genç subayların benim birliğime düşmüş olmasına inanamıyorum. Eh, böyle konuşacaksak Visha henüz ergenlik çağında; Tanya’nın kendisinin oluşturduğu meselelere girmeye gerek bile yok.

Hızlı genleşme, Ren Cephesi’ndeki yıpranma, kilit personel eksikliği, daha genç nüfusun giderek daha fazla cepheye sürülmesi.

Lojistik ağı hâlâ işliyor. Takviye birlikler alıyoruz. Fakat İmparatorluk’un gücü daha ne kadar dayanacak?

“… Bunu düşünmenin bir anlamı yok.”

İmparatorluk halkını, insan kaynaklarını ve sermayesini kemiriyor.

Üstelik inanılmaz derecede ilkel bir çatışma uğruna.

Ren Cephesi’ndeki siperlerde bile oldukça sık yakın mesafeden çatışmaya giriyorduk.

Ancak orada iki tarafın da sert göğüs göğüse çarpışmaya giriştiği anlar esasen harekâtların başlatıldığı zamanlardı; günlük bir olay değildi. Kuşkusuz, devriyeler ve komandolar arasında insansız bölgede yaşanan kasvetli ve tüyler ürpertici çatışmalarla karşılaştırıldığında bu farklı bir eziyettir.

Yine de Ren cephesinde yakın dövüş, muharebenin son aşamasına girildiğini gösterirdi. Uç bir örnek vermek gerekirse, bunun siperlere taarruz edildiğinde gerçekleştiğini söylerdim. Doğuda ise kapalı mekanlarda uyuyor olsak bile askerlerin bir saldırıyla uyandırılıp canları pahasına savaşmaları rutin bir hal aldı.

Eğer bu, savaşın barbarlaşması demekse… ne büyük acı. Düzenli bir hal alan yakın mesafe şiddeti. Gerçekten korkunç bir şey.

“Yahu… bu seferki cidden berbattı.”

Tanya karargâha düzenlenen bu saldırı karşısında şaşkınlık ve hoşnutsuzlukla söyleniyor. Düşman karargâhına taarruz etmenin ne kadar harika bir his olduğunu anlıyorum ama hedef tahtasındaki taraf olmaya zerre hevesim yok.

“Düşman topraklarında olduğumuzu biliyorum ama gerçekten hiç dinlenemedik. Bu gidişle yorgunluktan bitap düşüp yığılacağız.”

Doğu cephesinde Federasyon topraklarına gireli çok oldu, bu yüzden etrafımızdaki her yer düşman bölgesi. İster istemez bunun bilincinde olmalıyız. “Çatışmasız bölge” ve “art bölge” kavramlarını uyduran o şanlı hukuk uzmanlarını bu cazip mekâna davet etmeyi gerçekten çok isterdim.

Yorgunluk raporlarımızda veya istatistiklerimizde net bir şekilde görünmeyebilir ama yine de birliklerin savaşı sürdürme kabiliyetini içten içe kemiriyor.

Yorgun bir ordu kırılgandır. Hayır, sadece ordular da değil. Tükenmiş insanlardan oluşan her kuruluş kaçınılmaz olarak hata yapar. Ve tükenmiş bir kuruluşta, bireylerin hatalarını telafi edecek hiçbir esneklik payı kalmaz.

O noktaya bir kez geldiğinizde, artık sizi bekleyen tek şey felakettir.

“En kısa sürede dinlenmeye dönün. Nöbetçi olmayan herkes derhal istirahate geçsin.”

Tanya işte bu yüzden askerlerini dinlenmeye teşvik etme konusunda özellikle ısrarcı davranıyor.

İnsanlar makine değildir. Yeterli miktarda dinlenmeye ihtiyaç duyarlar. Birliklerin esenliği gözetilmezse felaketin kaçınılmaz olacağına yürekten inanıyor.

“Fakat Albayım, ekstra gözcüler dikmemiz gerekmez mi?”

“Hızlıca karşılık verebileceğimiz tedbirleri aldım. Daha fazla muhafız eklemek sadece adamlarımızı yıpratır.”

“Yalnızca birkaç gün oldu ama…”

“Baylar, sadece birkaç gün geçmiş olsa bile hâlâ bir yıpratma savaşı yürüttüğümüzün lütfen farkında olun.”

Şu anda Muharebe Grubu’nun insan zayiatı az, ancak okuduğum çeşitli metinlere göre savaş ve ruh sağlığı üzerine yapılan araştırmalar, üç aydan fazla cephe hizmetinin felaket olduğunu söylüyor. Amerikan araştırması mıydı? Unuttum. Psikoloji bilgim pek derin sayılmaz ama… bu muharebe uzarsa işlerin sonu nereye varır kim bilir?

Tanya bu kriz hissini taşıdığı içindir ki emirlerini kararlılıkla tekrarlıyor. “Dinlenmek görevinizin bir parçası. Aldığınız maaşın hakkını verin ve iyice dinlenin.”

“Anlaşıldı, Albayım.”

“Güzel.” Bölgedeki birliklere göz gezdiriyor ve subayların, adamlarının da dinlenmesi gerektiğini anladığından emin oluyor. Dinlenmek bir askerin görevinin bir parçasıdır.

Bununla birlikte…

Komutanlar —yani subaylar— farklıdır. Elbette asgari düzeyde dinlenmek şarttır. Uykusuz bir subayın dikkatsizce bir hata yapıp bir birliği ölüme sürüklemesi hiç de eğlenceli bir hikâye yaratmaz.

Fakat mışıl mışıl bir uyku lüksü… sadece işi biten insanlara mahsustur. Bir saldırıyı püskürttükten sonra, subayların hazırlaması gereken dağ gibi rapor vardır.

Bu nedenle, düşmanı püskürten subaylar yüzlerindeki tüm yorgunluğa rağmen karargâhta toplanmış durumu toparlamaya çalışmaktadır.

Küçük bir oda, daracık bir masa ve cılız bir aydınlatma.

Yine de meslekten bir asker için önemli olan konforlu bir harp odası değildir. İş görüyorsa sorun yok demektir.

Binbaşı Weiss ve altındaki tüm komutanlardan gelen özlü raporları toplayan Tanya bir sonuca varır.

Gelişigüzel bir saldırıydı.

“Bu, tek bir alay tarafından gerçekleştirilen bir şafak baskınıydı. Bizi iyice taciz ettikten sonra yaptıkları karşı taarruzun son darbesi olarak düşünecek olursak… oldukça zayıf.”

Herkesin raporlarına göre düşman ciddi bir karşı taarruza girişmek niyetindeydi… fakat pek bir bütünlük gösterememişlerdi.

“Düşman kuvvetleri koordinasyon kurmakta zorlanıyor gibiydi. Aceleyle toplanmış bir birlik olduğunu tahmin ediyorum.” Tanya’nın komutan muavini katıldığını belirterek başını sallıyor ve muhtemelen haklı da.

Etkili bir şafak taarruzu yürütmek için hayati önem taşıyan nizami koordinasyonun eksikliği, Federasyon Ordusu’nun ne kadar hazırlıksız olduğunu dolaylı olarak gözler önüne seriyor.

Normalde bu iyi bir haber olurdu.

Ancak Tanya çocuksu sesiyle bir şeye dikkat çekmeden edemiyor.

“Bu tipler yüzünden yıpratılıyor olmamız sinir bozucu. Mevsimsiz yetişen ürünler gibiler. Bir an önce adamakıllı bir uyku çekmeliyiz. Tek bir çıkıntı bile bu kadar uğraştırıyorsa, bundan sonra olacaklar konusunda pek emin olamayız.”

Binbaşı Weiss’ın az önceki tespiti doğru olabilir ama… düşman muhtemelen koordinasyondaki bu görünür zayıflığı bizi kandırmak için planladı.

İki taburdan oluşan derme çatma bir gücü dikkat dağıtmak için kullanıp askerlerinin geri kalanını karargâhımıza saldırmaya göndermek oldukça şüpheli bir plan. Açık konuşmak gerekirse, ayrıntılarda ince ayar yapmaya gerek duymadan da sonuç almayı bekleyebileceğiniz türden bir harekât.

Elindeki sınırlı kaynaklarla ne yapabileceğini değerlendirme konusunda yetenekli görünen düşman komutanı, planlama aşamasından itibaren bu kusuru kabullenmiş ve kendisine bir esneklik payı yaratmıştı.

Düşük değerli askerlerle yüksek değerli düşmanları hedef alarak elde edilebilecek getirilerin Federasyon tarzı, soğukkanlı realizmini hissetmediğimi söylesem yalan olur.

“Bunu Ren Cephesi’nde de yaşadık, bu yüzden birliğin yorgunluğuna bir çare bulmamız şart.”

“Binbaşı Weiss, birliğin tükenmişliğini kontrol altına almak için ne kadar sıklıkla münavebe yapmamız gerekir?”

“Cephedeki görev sürelerini üç ayla sınırlandırabilirsek, muharebe gücümüzün asgari seviyesini koruyabileceğimizi düşünüyorum.”

“Mantıklı.” Tanya başını sallıyor, her ne kadar zihninde kaygılı olsa da. “Tabii takviye birlik temin edip edemeyeceğimiz şerhini de eklememiz lazım. Yahu, bu gidişle birlik giderek zayıflamaktan başka bir şey yapmayacak.”

Tamamen kendi deneyimlerine dayanarak… …ancak Tanya cephede uzun zaman geçirmiş kıdemli askerlere güvenebileceğini hissetse de, bir bütün olarak birliğin aniden güçten düşebileceğinin bilincindedir.

Savaş alanında personel yönetimi, bir şirketteki insan kaynakları stratejisinden pek çok açıdan farklıdır. Kalifiye elemanlar yetiştirip ardından birliklerini cephe hattında çok uzun süre tutmak, yorgunluğun birikmesine ve ağır kayıplar verme riskinin doğmasına sebep olur.

İşte bu yüzden takviye birliklere ihtiyacımız var…

“… Baylar. Dürüst olmak gerekirse, herhangi bir takviye veya yedek birlik alma ihtimalimiz son derece zayıf. Ancak biz askeriz. Vatan bize bir emir veriyorsa, fikir beyan etme lüksümüz olamaz.”

Asker sayısı zaten yetersizken takviye beklemek ham hayalden başka bir şey değil.

İnsan gücünün kıt olduğu o son derece acımasız varsayım altında hareket etmek zorundaysak, Genelkurmay’daki bazı kişilerin neden hızlı bir çözüme ulaşmak için çırpındığını anlayabiliyorum.

Görünüşe göre Genelkurmay Başkanlığı’ndaki Harekât Dairesi savaşı sona erdirmek için büyük bir taarruz planlıyor, fakat… art bölgenin güvenliğini garanti edemezsek, işin kilitlenmeye dönüşmesini engellemek zor olacaktır.

Tek bir Muharebe Grubu’nun —anında müdahale edebilen Semender Muharebe Grubu dahi olsa— yapabileceğinin en fazlası belirli bir noktayı tutmaktır.

Bu ikilemi çözemediğimiz sürece çakılı kalacağız.

Üstelik sırf kullanışlı bir konsept kanıtı uğruna bizi cephe hattına sürme kararı ancak paniğin bir eseri olabilir. Buna uymak zorunda kalan bizler için bu tam bir talihsizlik; ancak Tanya bunun gerekliliğini anlıyor ve zihnini berraklaştırmak için başını sallıyor.

“Kendi sınırlarımızı biraz zorlarsak bir bölgeyi kontrol altında tutmak imkânsız değil. Ancak sırf şu çorak arazi parçasını emniyete almak için birliği yıpratmak nihayetinde hâlâ bir aptallık.”

Birliği parçalara ayırırsak muhtemelen genişçe bir alanı tutmak mümkün olurdu. Fakat buna karşılık hareket kabiliyetimizi, hızlı müdahale kapasitemizi ve ihtiyat gücü bulundurma imkânımızı kaybederdik. Buna kesinlikle değmez.

Yine de…

Bu gidişle İmparatorluk kan kaybından ölmekten kurtulamayacak.

İlk muharebelerde düşmana ağır bir darbe indirip onları sersemletmiş olmamız güzeldi. Ancak hepsi bundan ibaretti. Federasyon Ordusu’nun çökmekte olduğu söyleniyordu, ancak sayı üstünlüğüne dayanan ve taktiksel olarak kendini tekrarlayan ama yine de şiddetini koruyan karşı taarruzlar düzenlemeye devam ediyorlar.

Açıkçası, Federasyon kuvvetlerinin zayiata hiç aldırmadan direndiği söylenebilir. Ne yazık ki bu lüks İmparatorluk için imkânsızdır. Zaten genel seferberlik halindeyiz, ancak insan gücü eksikliğimizi gidermek için muazzam bir çaba sarf ederek ancak ucu ucuna idare edebiliyoruz.

Sınırlı insan gücü havuzumuzu kurutmak, eninde sonunda İmparatorluk Ordusu’nun yok olmasına yol açacaktır. Bu gidişle bu sadece bir zaman meselesidir.

Bunu düzeltecek bir plana ihtiyacımız var.

“Doğru ama böyle bir şeyi nereden bulacağım ki?” Tanya kısık sesle söyleniyor ama kendi sesi kulaklarında rahatsız edici bir biçimde çınlamaya devam ediyor. Ne pahasına olursa olsun bir cevap bulmak zorundayım. Bulamazsam bittik demektir.

Böylece Tanya bu bataktan bir çıkış yolu bulmak için çırpınmaya devam eder. Hem kendi zekasını hem de tüm insanlığın birikimini sonuna kadar tüketene dek bir çözüm aramaktan vazgeçmeyecektir.

12 EYLÜL, BİRLEŞMİŞ YIL 1926, DOĞU CEPHESİNDEKİ BİR ÇIKINTI, SEMENDER MUHAREBE GRUBU

Tanya, konuyu tekrar tekrar enine boyuna düşünmesine rağmen hâlâ bir çıkış yolu bulabilmiş değildir.

Geçen gün boyunca bulabildiği tek şey, tükenmek bilmeyen düşman sürüleri olmuştur. Her gün o çekilmez Federasyon kuvvetleriyle yüzleşmek zorunda kalmak tam bir işkencedir.

Şu anki tavrımın sebebi de bu sanırım?

Tanya, mevcut statükoyu değiştirecek ya da bir kaçış sağlayacak bir yol bulma konusunda inanılmaz derecede isteklidir.

Ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır. Fakat gerekli istihbaratı elde etmek için harcadığı kapsamlı çabalara rağmen, hâlâ ne yapacağı konusunda en ufak bir fikri yoktur.

Teknik olarak birliğinin elinde tutsaklar vardır. Üstelik epeyce çokturlar.

Düşman askerlerini ele geçirmek, düşman kuvvetlerinin iç yüzünü bilen kişileri elinde tutmak anlamına gelir. Tanya, düşmanın durumu hakkında biraz da olsa bilgi edinebileceklerini umuyordu.

Elbette tek bir erin elindeki istihbarat son derece kısıtlı olacaktır. Ancak bunlardan belli bir miktarını Askeri İnzibata teslim ederse bir şeyler çıkarabileceklerini düşünmüştü.

Ne var ki bu, safça bir hülyadan ibaretti.

Sonuçlar tam anlamıyla berbattı.

Tutsaklar subayların sorularına hep aynı cevapları veriyor, sorgucular katı Komünist sempatizanlarının kalıplaşmış lafları dışında adamlardan tek bir laf bile alamıyordu. Bu yüzden görünüşe göre şimdi adamların savaşma azmini kıracak ve laf almamızı sağlayacak türden bir propaganda yöntemi arıyorlar.

Ancak sorgulamalara bu kadar emek harcanmasına rağmen kısa vadede elde edebileceğimiz sonuçların sınırlı olduğuna dair bir rapor aldım. Askeri İnzibat, tutsaklardan istihbarat alma konusunda son derece karamsar.

Hatta…

Günlük muharebelerimizde Federasyon askerlerinin hiç çekinmeden saldırma biçimleri düşünülünce, inzibatların neden havlu atmak istediğini anlayabiliyorum; neticede Askeri İnzibat bu adamlara ne yapabilir ki?

“Yine de garip.”

Birlik, düşman komando birliğinin tıkır tıkır işleyen başka bir saldırısını daha püskürttükten hemen sonra Tanya, Binbaşı Weiss’a dönüp, “Garip olan ne?” diye sorar.

Binbaşı uzun bir konuşmaya başlayacakmış gibi görünmektedir ve Tanya, komutan muavininin bunun zamanını ve yerini bilecek kadar tecrübeli bir asker olduğundan emindir. Boş bir söylenme olmayacağını anladığı için Tanya lafına devam etmesini ister ve dikkatle dinler.

“Şunu merak ediyordum… Sizce bu askerler neden böyle pervasız taarruzlara gözü kapalı katılıyorlar?”

“Komünistleri anlamanın zor olduğunu söyleyebilirim sanırım. Düşünce yapılarını anlamlandırmak imkânsız değil. Fakat bunun ötesi biz normal insanlar için oldukça çetrefilli. Neden bu şekilde düşündüklerine dair en ufak bir fikrim yok.” Tam bıkkın bir edayla, “Aıllarından ne geçiyor gerçekten merak ediyorum,” diye mırıldandığı sırada olay gerçekleşir.

“Şey, Albayım?” Konuşan kişi, Tanya’nın yanı başında hazır kıta bekleyen Teğmen Serebryakov’dur. Çekingen bir edayla bir öneride bulunur. “Eğer… aklı takılan bir soru varsa, doğrudan kendilerine sormayı denemeye ne dersiniz?”

Bir bakıma, son derece mantıklı bir fikirdir. Esir gibi kullanışlı bir istihbarat kaynağına erişim sağlamak nadir bir fırsattır.

Ancak Tanya, dil engelinin getirdiği zorluğu da hesaba katmak zorundadır.

Ve teorik olarak bunun üstesinden gelse bile Federasyon çok etnik gruptan oluşan bir devlettir… Tutsakların konuştuğu “resmi Federasyon dili” genellikle ağır bir şiveye sahiptir. Anadili olan biri için bu sadece başka bir diyalekt gibi görünebilir, ancak temel bir dil eğitimiyle bunu anlamlandırmak neredeyse imkânsızdır.

Dil gerçekten çekilmez bir mesele… Tanya tam bunları düşünürken aniden Teğmen Serebryakov’un geçmişini hatırlar. Ailesi İmparatorluk’a mülteci olarak sığındığına göre, Federasyon dilini anadili gibi konuşuyor olmalıdır.

Yine de Tanya şimdilik onun bu teklifini geri çevirir. Kendi bizzat sormamış olabilir ama İmparatorluk Ordusu tutsakları daha önce benzer doğrultuda sorgulamıştı.

Askeri İnzibat bu konuda yan gelip yatmamıştı.

“Önerin için teşekkürler teğmenim ama bunu zaten yapıyorlar. Askeri İnzibat tutsakları halihazırda sorguluyor.”

“Peki ne için savaşıyorlarmış?”

“Güzel soru, Teğmen Serebryakov. Ben de aynı şeyi merak ettiğim için raporları okudum ama… görünüşe göre hiçbir fikrimiz yok.”

“Askeri İnzibat’tan gelen bir rapor mu? Af buyurun Albayım, bakmama müsaade var mıdır?”

“Tabii, benim için sorun değil.” Tanya belgeyi uzatır; Serebryakov şöyle bir göz gezdirdikten sonra sessizce tavana bakar.

Hatta hafifçe iç çeker.

“… Teğmen Serebryakov?”

“Buyurun Albayım.”

“Hmm.” Tanya el yazısıyla yazılmış bir not olduğunu fark ettiği kâğıdı alır. Sorgulamanın ardından inzibatlardan alacağı türden basit bir nota benzemektedir…

“Muharebe Grubu’nun az önce ele geçirdiği bazı tutsakları kısaca sorgulamanın sonucudur.”

“Hmm? Hı, inzibatlara teslim etmeden önce hızlıca bir sorguladın yani…? Ha?” Tanya tekrar tekrar bakmaktan öte gözlerini ovuşturur. “Bu garip… ,” diye mırıldanır. Gerçekten biraz göz damlasına ihtiyacı vardır.

Askerler normal, doğal sesleriyle konuşuyorlardı.

Açık konuşmak gerekirse Tanya daha önce hiç böyle bir şey okumamıştı.

Dağ gibi inzibat raporunu incelemişti ama “normal askerleri” konu alan tek bir tanesini bile gördüğünü hatırlamıyordu.

Bunun Komünistleri sorgulamalarından kaynaklandığını bilinçsizce varsaymak bir hataydı. Hepsinin ideolojilerine sıkı sıkıya bağlı olduğuna kendimi inandırmıştım ama Serebryakov’un aldığı notlar bunun tam tersini gösteriyor.

Tanya’nın notlarda gördüğü şey, kendilerine sorulan sorulara gayet sıradan bir dille, olduğu gibi cevap veren normal askerlerdi. Ortada “Komünist” falan yoktu.

Sadece insanlardı.

Sadece ham askerler.

Özetle, bireylerdi.

Tanya’nın şimdiye kadar okuduğu raporlarda cevaplar, sanki sorguya karşı koyma eğitimi almışlar gibi standartlaştırılmıştı. Serebryakov ile konuştuklarında ne oluyordu böyle?!

Sanki robotluktan çıkıp insana dönüşmüşlerdi.

“Bir dakika Teğmen Serebryakov. Sizden şüphelendiğimden değil ama bu esirleri bizzat kendinizin sorguladığını mı söylüyorsunuz?”

“Evet efendim, çoğunlukla astsubaylar olmak üzere birkaç kişiye rütbelerini ve birliklerini sorduk. Bazıları sessiz kaldı ama genel olarak oldukça iş birliğine yatkın olduklarını söyleyebilirim. Hatta sorgu sırasındaki havadan sudan sohbetlerle bile istihbarat elde edebiliyorsunuz.”

Ne kadar harika bir inisiyatif ve yaratıcılık. Bir subay dediğin böyle olmalıydı. Memnuniyetle başını sallayan Tanya devam etti: “Demek öyle. Yani siyasi komiserler bir yana, hepsinin kendilerini ‘Komünistler’den uzak tuttuğunu mu söylüyorsunuz?”

“Tam olarak ifade etmek gerekirse, mevcut partiyi desteklemiyorlar.”

“Elbette, tanımlar umurumda değil. Sonuç olarak, fanatik Komünistler olarak direnmesi gereken bu adamlar aslında partiden tiksiniyor mu? Bir disiplin taburu falan mıydı acaba?”

Başkaldıran adamların bulunduğu birlik göz önüne alındığında Tanya, onların eski rejim yanlısı bir grup olması gerektiğini tahmin etti.

Ancak emir subayının cevabı onu hazırlıksız yakaladı.

“Armalarına bakılırsa nizami orduya mensuptular; dahası Doğu Ordu Grubu’nun istihbarat belgelerinde adı geçen bir birliktiler.”

“Bundan emin misiniz?”

“Evet efendim.” Cevap kararlıydı ve sözlerinden emin olan bir uzmanın gururunu taşıyordu.

Ne oluyor yahu? Tanya içindeki huzursuz edici şeyin kaynağını tam olarak tespit etti.

Bir şeyi gözden kaçırmıştı.

“Hemen belgeleri toplayın ve bir subay toplantısı için gerekli düzenlemeleri yapın. Teğmen Serebryakov, sizinle bir dakika görüşebilir miyim?” diye sordu Tanya. “Eğer bu doğruysa, Federasyon Ordusu’nun neden çökmediğini açıklamanın imkânı yok. Devletlerinin yapısına olan inançları sarsıldıysa, neden bu kadar inatla direnmeye devam ediyorlar?” Tanya neredeyse “Böyle bir şey nasıl olabilir?” diye devam edecekti ki… başını sallayıp ayağa kalktı. “Bir kere görmek, bin kere duymaktan iyidir. Gidip bizzat kendi gözlerimle görmekten başka çarem yok anlaşılan.”

Astları dalgın bir şekilde onu onayladılar.

Sanki onlara “Siz beni dinlemiyor muydunuz?” diye sormak istercesine… Tanya iç geçirdi ve niyetini onlar için tane tane açıkladı.

“… Binbaşı Weiss, benimle gelmenizi istiyorum. Teğmen Serebryakov, tercümanlık yapabilirsiniz, değil mi? Siz de gelin.”

Ve böylece Muharebe Grubu’nun komuta kademesi, ele geçirilen düşman askerlerinin karşısına çıktı.

Bağlanmış haldeki astsubayların tavırları oldukça gergindi ancak tam olarak düşmanlıkla da dolup taşmıyordu. Geleceklerini soyut bir şekilde düşündüklerini söylemek belki de daha doğruydu.

Yine de Tanya, onlarla büyüleyici bir sohbet gerçekleştirebileceğine kanaat getirdi.

İhtiyatlıydı ama son derece de iyimserdi.

Sorguyu, en ürkütücü yüz ifadesini takınabildiği için Binbaşı Weiss yapacaktı.

Nişan sahibi, orta rütbeli bir büyücü subayıydı; dolayısıyla biçilmiş kaftandı. Garnizon binalarından birinde sorgu için ayrılan odaya apar topar bir düşman askerini soktular; Tanya arkadan izlerken sohbet başladı.

“Ooo, bir subay mı? Bir sigaranızı alabilir miyim acaba? Benimkiler çoktan bitti de…”

“Üzgünüm. Ben bir hava büyücü taburuna mensubum.”

“Hava büyücü taburu mu? İmparatorluk Ordusu’nda böyle bir birliğin ikmali kesin iyidir.”

“Bunu inkar edemem ancak yönetmelikler, akciğerleri mahvettiği gerekçesiyle sigara içmeyi yasaklıyor. Yanımızda sigara taşımamıza izin verilmiyor.”

Omuz silkip özür dileyen Weiss, göğüs cebinden üzerinde hiçbir işaret bulunmayan beyaz bir kâğıt kutu çıkardı ve kayıtsızca masaya bıraktı.

Esiri hayal kırıklığına uğrattığı için ne kadar üzgün olduğunu söylerken, kutuyu oldukça alışkın bir hareketle adama doğru itti… Savaştaki askerlerin sigaraya karşı ıslah olmaz ama son derece gerçek bir sevgisi vardır. Kişisel zevklerini eleştirecek değilim.

Yine de şunu belirtmek gerekir sanırım… Bırakın 203. Tabur’u, herhangi bir hava büyücü taburunda sigara içen neredeyse tek bir kişi bile yoktur. Düzensiz aralıklarla maruz kaldıkları yüksek irtifa ve düşük oksijen konsantrasyonu yeterince kötüydü zaten. Bu yüzden Weiss’ın bir araç olarak sigara temin etmiş olması takdire şayandı.

“Ah, pekala, yapacak bir şey yok o zaman. En azından bir ateş verebilir misiniz?”

“Ne? Yanında çakmağın bile yok mu? Al bakalım.”

Aptalca bir diyalogdu ama bu teknik, sorgucu ile esir arasındaki mesafeyi kısaltıyordu. Duman rahatsız edici ama bu seferlik kişisel tercihlerimden ziyade sonuçlara öncelik vermeliyim.

“Şimdi söyle bakalım. Sizler—hadi daha açık sorayım, sen ne için savaşıyorsun? Federasyon için mi?”

Gözlemlemeye devam et. Weiss soruyu sorup Serebryakov çeviriyi yaparken Tanya olan biteni pürdikkat izliyordu.

“Ben de diğer çocuklar da sadece kendimiz için savaşıyoruz. Bu çok açık değil mi? … Daha iyi bir gelecek için savaşıyoruz.”

“Daha iyi bir gelecek mi?”

“Sizi yenersek toplumumuz az da olsa daha iyi bir hâle gelecektir.”

Düşmanın propagandalarıyla yaymaya çalıştığı mesaj bu olmalıydı. Tamamen yeni bir bilgi sayılmazdı belki ama yine de önemliydi. Tanya tam başıyla onaylamak üzereydi ki…

“… Sorumu başka türlü sorayım. Bizimle savaşarak toplumunuzun gelişeceğine mi inanıyorsunuz? Neden? Komünizme mi inanıyorsunuz?”

Serebryakov, Weiss’ın bu aleladе sorusunu çevirdiği anda ortam bir anda tuhaflaştı.

“… Evet komutanım. En az sizin inandığınız kadar!”

Bir dakika.

O daha yeni ne dedi?

“Ne kadar da nükteli bir cevap. Ama şimdi daha da az anlamış durumdayım.”

“Dünyada bunda anlaşılmayacak ne var ki?”

Weiss sanki “Hadi ama” dercesine acı acı gülümsedi ama yine de sordu: “Komünizm için neden savaşıyorsunuz o zaman?”

Evet, asıl soru buydu. İnanmadıkları bir ideoloji uğruna savaşma azmini nereden buluyorlardı?

Weiss, onları izleyen Tanya ve görevli tercüman Serebryakov’un hepsi aynı şeyi öğrenmek istiyordu.

Tanya şahsen İmparatorluk’un tarihine, geleneklerine veya normlarına sadakatle bağlı olmasa bile, mevcut rejimi alternatiflerinden daha iyi buluyordu ve amacı onu desteklemekti.

İşte bu yüzden bu durum hiçbir mantığa oturmuyordu. Beş para etmez bir devlet için nasıl savaşabiliyorlardı?

“Hey, Sayın… Binbaşım. Siz aptal falan mısınız?”

“Ha?”

Weiss’ın tepkisiz yüz ifadesi bir yana, düşman askerinin sorusu Tanya’nın sırtından aşağı soğuk terler dökülmesine neden oldu.

“Memleketine karşı hisleri olmayan kim var ki? Bunu nasıl tartışmaya açabiliyorsunuz? Yanlış mıyım? Hiç sanmıyorum!”

Parti için değil. Parti uğruna değil, vatanım uğruna.

“Teyit etmek için soruyorum, ‘vatanınız’ için mi savaşıyorsunuz?”

“İmparatorluk askerlerinin akıllı olduğunu duymuştum ama sanırım her söylentiye inanmamak gerekiyormuş. Aşağı yukarı bizim siyasi komiserlerin seviyesindesiniz.”

“Bayağı iddialı bir benzetme oldu bu.”

Bu iğneleme karşısında afallayan Weiss ve işini titizlikle çevirmeye devam eden Serebryakov artık Tanya’nın görüş alanında değildi.

Kelimenin Logos’unu hafife almayın.

Dünyayı değiştirecek bir güce sahipti. Çerçevenin, yani paradigmanın altındaki mantık çökertildiğinde, kaçınılmaz bir eksen kayması yaşanmalıydı.

“Memleketin için savaşmak adına bir sebebe mi ihtiyacın var yani? Üstelik iyi bir iş çıkarırsak, partideki o sinir bozucu aptallar en azından bize biraz olsun kulak vermek zorunda kalacak.”

“Yani İmparatorluk’u yenerseniz hayatınız daha mı iyi olacak?”

“Sence de öyle değil mi? Yani parti şu an sırf sizinle baş edebilmek için her konuda bu kadar dikkafalı davranıyor. Artık sizinle savaşmamız gerekmediğinde her şey daha iyiye gidecektir.”

“Hmm, çok ilginç. Şimdi de bağlı olduğun birlik hakkında biraz bilgi almak istiyorum…”

Weiss, Serebryakov ve düşman askeri arasındaki konuşma devam etti.

Ama Tanya artık bunu umursamıyordu. Önemli olan öğrendiği gerçekti.

Düşmanlarımız olan Federasyon askerleri kesinlikle Komünist falan değildi.

İşte o tek bir cümle.

Anahtar tam olarak buydu.

Ve ne kadar ıslah olmaz şekilde yanıldığının yüzüne vurulması hissinden nefret ediyordu.

Sorgu bittikten ve düşman askeri gönderildikten sonra Tanya, odanın tavanına dalgın dalgın bakmaktan başka bir şey yapamadı.

“Albayım?”

Astları muhtemelen onun için endişeleniyordu. Normal şartlar altında bunu anlayışla karşılardı.

Fakat şu anda bu imkânsızdı.

“… Sıçayım böyle işe!”

Bu küfür hem kendisine hem de ülkesinin tedbirsizliğine yönelikti.

“Demek bir ‘büyük anavatan savaşı’ vermek uğruna ideolojilerini bir kenara fırlatıp attılar! Savaşmak için neden bu kadar can attıklarına şaşmamalı o zaman! Ah, lanet olsun! Bu da ne böyle!”

İkinci komutanı ona boş gözlerle baktı. Söz konusu muharebe olsaydı Binbaşı Weiss onun niyetini hemen kavrar ve anında tepki verirdi; bu yüzden kavrayışındaki bu eksiklik Tanya’nın canını sıkıyordu.

Bunun ne kadar önemli olduğunu nasıl göremiyordu?

“Hâlâ anlamadınız mı?! Bunca zamandır Komünistlerle savaştığımızı sanırken aslında milliyetçilerle savaşıyormuşuz!” diye tükürürcesine konuştu.

Bunun anlamı şuydu: bir milliyetçilik savaşı. Bunu düşündükçe içi daralıyor, kendini bir köşeye kıvırıp büzüşesi geliyordu.

Bu tamamen bir hataydı.

Tarih kitaplarına geçecek türden, daniskasından bir aptallık, eşi benzeri görülmemiş bir budalalıktı.

Weiss onun yanında derin düşüncelere daldı, muhtemelen eninde sonunda durumu idrak edecekti. Kafasının gayet iyi çalıştığını biliyordu.

Ama onun keyfince düşünüp taşınmasını bekleyecek vakti yoktu.

“Biz, yani İmparatorluk, tamamen farklı bir düşmana karşı savaşıyormuşuz! Onları yenmek bir yana, bilakis ekmeklerine yağ sürüyormuşuz.”

“Eylemlerimiz Federasyon’un işine mi yarıyordu yani…? Bu gerçekten doğru olabilir mi?”

“Binbaşı Weiss. Şimdiye kadarki savaşma biçimimiz yüzünden biz kazandıkça düşman daha da kenetleniyor. Zafer kazandıkça savaşma azimlerinin kırılacağını sanıyorduk ama yanılmışız! Bu durum onların çöküşüne değil, tam aksine yol açıyor! Dayanışmalarını körüklüyor ve direnişlerini daha da güçlendiriyor!”

Bir ideolojiye karşı savaşırken kazanmak için tek yapılması gereken, o ideolojinin geçerliliğine veya haklılığına saldırmaktır. Ve Komünizmin kusurları zaten kanıtlanmıştı. En azından Tanya buna şahsen ikna olmuş durumdaydı. Komünizmin ne kadar verimsiz bir sistem olduğunu göstermek hiç de zor değildi.

Fakat milliyetçilikle savaşmak bambaşka bir şeydi.

“… Ne demişti o adam? ‘Memleketine karşı hisleri olmayan kim var ki?’ ”

“Evet efendim, esir aynen böyle söyledi.”

Vatan buhran içindeydi. Federasyon halkının partiyi onaylamadığını, ondan şüphe duymadığını ya da partiye öfke beslemediğini söyleyemeyiz. Ancak bundan da öte, vatandaşlar vatanlarının düştüğü çaresizlikle galeyana gelmişti. Biz Komünistlerle savaştığımıza kendimizi inandırmıştık ama onların kalplerinde milliyetçilik ateşi yanıyordu.

Milliyetçilik mantıklı değildir. Duygusaldır, tutkuludur.

Komünizme saldırmak, onların milliyetçilik ateşine körükle gitmekten farksızdır. Böyle olunca da, milliyetçiler Komünist Parti’den nefret etseler dahi ortak düşmanları olan İmparatorluk’a karşı yine de birleşeceklerdir.

Evet, biz gerçekten de adamların ekmeğine yağ sürüyormuşuz.

“Nasıl büyük bir hata. Çok daha önce fark etmeliydim.”

Anlaşılan Serebryakov’un dil becerisi Askeri İnzibat’takilerden katbekat üstündü. Birebir çeviride kaybolup gidebilecek en ufak ima ve nüansları yakalıyor, anlamı tam karşılığıyla aktarıyordu.

Özellikle mesajın özünü kavrayabilmek için düzgün bir mütercim, nitelikli bir çevirmen şarttı. Şeytan ayrıntıda gizlidir derler; sanırım bu durum sohbetler için de geçerliydi.

Federasyon askeri hiçbir şey saklamıyor, açıkça söylüyordu.

“Biz vatanımız için savaşıyoruz.”

“Başım ağrımaya başladı. Bunu neden kimse fark edemedi?”

Elde olmadan sızlanmak dedikleri şey böyle bir his olmalıydı.

Askeri İnzibat nasıl bir mantık hatası yapmıştı ki bunu “İdeolojileri uğruna savaşıyorlar” şeklinde yorumlayabilmişti? Esirlerin Federasyon’u korumak için savaştıklarına dair verdikleri cevapların derinliğine inmemiş olmalarından kaynaklanıyor olabilirdi. Ya da Serebryakov kadar iyi çeviri yapamıyorlardı.

Ahhh, kahretsin. Tanya bir düzeltme yaptı.

“İnzibatlar sürekli Komünistlerin peşinde koşuyor. Kendi ülkemizde onlarla fazlasıyla tecrübe yaşadıklarından, başından beri buna şartlanmış olmalarına şaşmamak gerek.”

İnzibat birlikleri yıllardır memleketteki yerli Komünist hücrelerine karşı isyan bastırma operasyonları yürütüyordu. İnzibatların zihninde Komünizm ile Federasyon kavramları kendileri bile farkına varmadan bir ve aynı şey haline gelmişti.

“Yani Askeri İnzibat, Federasyon parmağı olan her şeyi sorgulamadan Komünizme bağlamaya mı şartlanmış?”

“Şartlanmış mı efendim?”

“Başka bir deyişle, sırf zil çaldı diye yemek vaktinin geldiğini varsaymak gibi.”

Nöbetçi köpeklerimiz fena halde tuhaf bir alışkanlık edinmişti. Gerçekten başa bela bir durumdu. Onların sayesinde bu müşkül duruma düşmüştük.

“Komünizm kelimesini bizzat Federasyon sözcüğüyle özdeşleştiriyorlar. Yani bu durum… rutin işlerinin onları yanlış yönlendirdiği anlamına mı geliyor?”

“Ben de aynen böyle düşünüyorum Binbaşı Weiss.”

Astlarının önünde olmasa Tanya başını ellerinin arasına alıp derin bir iç çekerdi. Ancak öfkesini onlara zaten bir miktar belli etmişti. Bir subay ve komutan olarak bu denli rezilce bir tutum sergileyemezdi.

Söylemek istediği birçok şeyi yutan Tanya, bunun yerine konuyu inceleyeceklerini beyan etti. “Teğmen Serebryakov, kusura bakmayın ama sizin ve Teğmen Grantz’ın esirleri yeniden sorgulamanızı istiyorum. Düşmanın psikolojik durumunun kapsamlı bir analizini yapmak istiyorum,” diye acı bir tebessümle devam etti. “Onlara soruları bizzat sormak isterdim. Fakat Federasyon diline dair bilgim yalnızca akademideki kısa ve hızlandırılmış kursta öğrendiklerimden ibaret. İnce duygusal nüansları yakalayabilecek kadar yetkin olduğumu söyleyip kendimi kandıramam.”

Askeri İnzibat kibirlenmiş olmalıydı.

Böyle tipler her yerde vardı. Şüpheye mahal yok, zira bir dili öğrenmek ile onu fiilen konuşabilmek arasındaki fark yüzünden işleri eline yüzüne bulaştıran nice aptal tanıdım. İnsan Kaynaklarında çalıştığım dönemde bile aynı sorunla boğuşmak zorunda kalmışımdır. İngilizce konuşabilmek zorundaydık, aksi takdirde işimizi yapamazdık. Sınavlardan doğru düzgün puan alamadıkları hâlde dil bildiklerini övünerek anlatan o kadar çok insan var ki. Ardından güya çok iyi bildikleri o dilde iki kelamı bir araya getiremeyen aptallar geçidinin arkası asla kesilmez. O kadar acınası bir durumdu ki her defasında “Haddinizi bilin!” diye haykırmak isterdim.

“Bu açıdan bakarsak, Visha’nın yanımızda olması gerçekten büyük şans.”

Tanya, Weiss’ın bu gözlemine katılarak başını kararlılıkla salladı ve “Gerçekten de öyle,” diye karşılık verdi.

Bir dili anadil seviyesine yakın bilmek, salt veri açısından bakıldığında muğlak ve kavraması zor görünebilir; fakat biri meselenin özünü kavrayabildiğinde aradaki farkı gerçekten hissediyorsunuz.

Bir savaşın ortasında dil meseleleriyle boğuşacağımı hiç düşünmezdim. Amann, Babil Kulesi’ni inşa etmeyi akıl edenler de onu yerle bir eden tanrı da gitsin bok yesin. İletişim maliyetlerini artıran herkes toplumun düşmanıdır.

Ancak Serebryakov’dan gelen bir soru, Tanya’nın bu haklı öfkesini bir anda dağıttı. “Fakat Albayım, sorgulamayı neden Teğmen Grantz’ın yapmasını istediğinizi sorabilir miyim?”

“Ne?”

“Duygulardaki nüanslar sadece kelimelerde ortaya çıkmaz. Yoğun olduğunuzu biliyorum Albayım, ama bu ince nüansları yakalayabilmek adına sizin de yanımda olmanız daha iyi olmaz mıydı?”

Teğmen Serebryakov, esirlerin sergilediği duyguları kavrayabilmek adına onları kişisel olarak sorgulamamın daha iyi olacağını öne sürüyordu. Elbette, normal şartlar altında durum böyle olabilirdi.

Federasyon askerlerinin savaşma azmi ciddi bir sorundu.

Federasyon Ordusu tüm cephe hattı boyunca tekrara dayalı, kaba ama son derece şiddetli bir direniş gösteriyordu. Şayet onların muharebe psikolojisini çözebilirsek, zihinsel savunmalarını bile yarabilirdik. Genelkurmay’ın buna fazlasıyla ilgi duyacağından emindim.

İmparatorluk Ordusu doğru istihbarata adeta açtı.

Fakat Tanya ters bir edayla, “Bana bakın Teğmen Serebryakov,” diye çıkıştı. “Yüzüme bakın.”

“Ha?”

Astları şaşkınlıkla ona baktı.

“Bana bakın çocuklar.”

Tam “Hâlâ anlamadınız mı?” demek üzereydi ki… bunun zaman kaybı olduğunu fark etti. Anlaşılan içlerinden bir tanesinin bile ne demeye çalıştığı hakkında en ufak bir fikri yoktu. Bu idraksizlikleri karşısında istemeden iç geçirdi.

Elbette 203. Hava Büyücü Taburu üyelerini empati yetenekleri veya düşünceliliği için değil, savaşa olan fanatik tutkuları nedeniyle toplamıştı… Onları muharebe yeteneklerine göre seçtiyse, duygusal nüanslardan habersiz oluşlarına pek de kızamazdı.

Yine de sinir bozucuydu.

“Çocuklar, ben bir çocuk gibi görünüyorum!”

“… Hm.”

Grantz neden bahsettiğim hakkında en ufak bir fikre sahip gibi görünmüyordu, Serebryakov’un ise kafası iyice karışmış durumdaydı. Her iki teğmenden de iş çıkmıyorsa… İkinci komutanına döndü ama anında içinden geçirdi: Tch, bu da mı bir işe yaramıyor?

Bunu daha önce kendilerine bir dereceye kadar açıklamıştı ama görünüşe göre hepsi unutmuştu. Belki de muharebeyle bir ilgisi olmadığı için zihinlerinin ücra bir köşesine itmişlerdi. Savaş delileriyle çalışmanın sıkıntısı da buydu işte.

“Binbaşı Weiss, ben bir çocuğum. Dış görünüşüme bakarak beni ciddiye almayabilirler. Bu tür şeyleri ben söylemek zorunda kalmadan önce idrak etmenizi gerçekten isterdim…”

“Efendim? Ah! Ç-çok özür dilerim Albayım.”

AYNI GÜN, SEMENDER MUHAREBE GRUBU KIŞLASI, KOMUTAN ODASI

Böylece Tanya, düşünmek için kendisine kişisel kullanımı amacıyla tahsis edilen odaya kapandı. Kahvesi hazırdı.

Muharebe meydanına hiç uymayan o koku, Muharebe Grubu komutanının odasına hafifçe yayılmıştı. Albay Uger’den gelen Arabica çekirdeklerinin yumuşak aroması ve demlenen kahvenin saf, katıksız lezzeti… Normalde çekirdekleri soğukta saklar ve daha uzun süre idare edebilmek için küçük yudumlarla içerdi; zira bu kahve kişisel zulasındaki nadide bir hazineydi. Fakat sadece bugünlük, sanki ordu malı çamurlu suymuşçasına kafaya dikiyordu; tadını bile alamıyordu.

Yüzü sararmış hâlde dik dik baktığı şey, Üsteğmen Serebryakov ve Üsteğmen Grantz’ın gerçekleştirdiği esir sorgularının tutanaklarıydı. Tanya buna bir nebze hazırlıklıydı. İnceleme emrini verdiği anda raporun varacağı sonucu az çok tahmin etmişti.

Yine de dişlerini sıkmaktan kendini alamıyordu. Öznel olarak değerlendirdiğimizde, biz Komünistlere karşı savaşıyorduk. Bu yüzden Komünistlerin azmini kırmak için mücadele ediyorduk. Hatta şu an bile bunu yapıyoruz.

Ancak Federasyon askerleri, etnik milliyetçilik uğruna vatanları için savaşıyorlar.

“Ne büyük bir aptalım.”

Tanya’nın istese bile kendisiyle alay etmesi imkânsızdı. O kadar büyük bir budalaydı işte. Kim mi? Ben. Ta kendim.

Asıl savaşmamız gereken şeyle savaşmayı beceremediğimiz gerçeğini gözden kaçırmak mı? Ne düşmanı ne de kendini anlayabilmiş bir aptal mı? Evet, herkesten önce ben.

O an, Tanya von Degurechaff odasında avazı çıktığı kadar bağırır.

“O pislikler bizi oyuna getirdi!”

Kanmışız.

“Lanet olası Komünistler, her şey dururken—her şey dururken—davamızı elimizden aldınız!”

Normalde Komünistler milliyetçiliği durmadan eleştirirler. Bilimsel tarih perspektifinden bakıldığında dünyanın gerçekliğinin etnik milliyetçilikle doğru temsil edilmediğini, bunun aslında bir sınıf savaşı olduğunu bağırıp dururlar. Böyle bir doktrine bağlı kaldıklarını varsaymak ne büyük tedbirsizlik! Böyle bir durum karşısında utanç duymak hafif kalır. Öyle öfkeliyim ki geçmişteki hâlimi vurmak istiyorum.

“Böylesine bariz bir şeyi nasıl fark edemedim?! Bunu nasıl gözden kaçırdım?!”

Duygularımı pek iyi kontrol edemediğimin farkındayım.

Ama… Kimi zaman insan sadece masayı yumruklayıp haykırmak istiyor. Kendi hamlığımdan ve aşağılık dikkatsizliğimden o kadar tiksiniyorum ki. İşte bu, savunulamaz bir duruma düşmenin tam tanımıdır.

Ne aptalca bir vaziyet.

Komünistlerin kendi ilkelerini bir kenara atmasının ne kadar kolay olduğunu bilmeliydim! Bunu nasıl unutabildiğimi kendime sorup duruyorum; öyle vahim bir hata ki bu.

Farkında olmadan ya da belki de sadece gözlerini yumarak…

“Bu en kötüsü.”

Tanya von Degurechaff düştüğü bu vahim hataya bitkin bir hâlde lanet okur.

Beni oyuna getirdiler.

Artık Komünist propagandasına kanan insanlarla alay edemem. Beni gerçekten ayakta uyutmuşlar; yani o enayilerden en ufak bir farkım kalmamış.

Hayır, ben Komünist Parti’nin nasıl çalıştığını biliyorum, bu yüzden benim hatam kıyas kabul etmez derecede daha vahim… Ben basbayağı bir beceriksizim. Bu, savunulacak yanı olmayan bir aptallığın meyvesidir. Kendimi aklamak için ne söylersem söyleyeyim, kendi vicdanımı kandıramam.

Yüzümde dünyayı çok iyi bilirmiş gibi bir edayla düşman topraklarındaki durumu analiz ettiğimi iddia etmemeliydim.

Hareketli taarruza karşı çıkmam gerek.

Olay artık kış mevsimi meselesi bile değil.

Düşman topraklarının daha da derinlerine nüfuz etmek, yalnızca düşmanın daha da kenetlenmesini sağlar.

“Saha ordularını imha etmek mi? İmkânsız.”

Bunun yerine önereceğim bir alternatif bulmam gerek. Hem de hızlıca—en kısa sürede.

“Tarihsel bir perspektiften bakalım. Nispeten küçük düzenli bir ordunun gerillaları kontrol altına almayı başardığı örnek sayısı son derece azdır… Elimizdeki başarı örnekleri bile yalnızca sınırlı zaferlerden ibarettir.”

Vietnam’da, Amerikan imparatorluğunun ezici malzeme ve mühimmat kaynakları bile sorunu çözmeye yetmedi. Afganistan’da, Sovyet ve Amerikan orduları dağlık bölgelerde denetim sağlamanın ne kadar zor olduğunu kanıtladı. Direnen şehirleri Moğollar gibi toptan yakıp yıkmak, yalnızca henüz harp hukukunun bulunmadığı çağlara özgü bir seçenekti.

Günümüzde ise elimiz kolumuz bağlı.

Zaferle sonuçlanmış bir isyanla mücadele örneği ararsanız, İngiliz Ordusu’nun Malaya’daki sömürgeleri var fakat oradakiler sömürgeydi, yani… Hımm?

“Sömürgeler mi? Evet, sömürgeler. Hâkim devletin azınlıkta olduğu yerler. Askerî güç sayesinde küçük sayılarla hükmedebilirsin ama…”

Ooo, diye düşünür Tanya, beyninin kasvetli bir şekilde paslanmış olduğunu fark etmek zorunda kalarak.

Gayet basit, değil mi?

Dürüst olmak gerekirse, hepsiyle birden savaşmaya hiç gerek yok.

“Böl ve yönet yapacağız.”

“Hu-hu-hu.” Tanya, olayı tamamen çözdüğü için kıkırdar. Ama bir bakıma, bu aynı zamanda yalın gerçeğin ta kendisidir. Düşmanı bölmeyi başarırsanız, savaşmanız gereken sayı küçülür. İşi doğru yaparsak, hatta bazılarını müttefik olarak bile kullanabiliriz.

İyisiyle kötüsüyle Federasyon çok etnikli bir devlettir.

Eğer parti, ideal Komünizmin süslü sözlerinin ardında farklı etnik grupların kendi kaderini tayin etme hareketlerini bastırıyorsa… Bir ittifak kurmak pekâlâ mümkün olabilir. Yalnızca olasılıklardan bahsedecek olursak, Federasyon bünyesindeki etnik azınlıkların her biri potansiyel olarak İmparatorluk müttefiki hâline gelebilir.

“Zira sonuçta biz onların toprağını istemiyoruz. Açıkçası İmparatorluk devasa bir hikikomori gibi. Çıkarları, Federasyon toprakları içinde bağımsızlık isteyen etnik gruplarla çakışmıyor.”

İşte meseleyi böyle çözeriz.

“Cevabı buldum! Çıkış yolunu buldum!”

Artık tek yapabileceğim son sürat ileri atılmak.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla