YOUJO SENKI Cilt 4 – Bölüm 6 / Kapı Tokmağı Harekâtı

Kapı Tokmağı Harekâtı

YOUJO SENKI Cilt 4 – Bölüm 6 / Kapı Tokmağı Harekâtı

25 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1926, İMPARATORLUK BAŞKENTİ VAROŞLARINDAKİ GENELKURMAY DİNLENME VE REHABİLİTASYON TESİSİ

Başkentin hemen dışında, doğrudan Genelkurmay Başkanlığı yetkisindeki bir askeri tesis… Dünyanın bu sessiz ve huzurlu köşesinde Yarbay Tanya von Degurechaff, gerideki bir personel olarak hep hayalini kurduğu masa başı işiyle meşguldü.

Geçenlerde Batı Cephesi’ndeki hava muharebesinde edindiği tecrübelere dayanan bir savaş yetenekleri araştırma raporu hazırlıyordu. Bu dünyanın kanunu herkesin yeteneğine uygun işi yapmasıydı; Tanya’nın da en büyük arzusu analizlerini cephenin gerisinde yürütmekti.

Bu hayalini gerçeğe dönüştürmek için muhtemelen her türlü kurum nezdinde somut sonuçlarına güvenmek ve dikkatleri bunların üzerinde tutmak zorundaydı.

O sonuçları elde edecek ve cephe gerisindeki yerimi sarsılmaz kılacağım. İlk adım olarak Stratejik Araştırmalar Ofisi bünyesinde kayda değer işler başarıyorum. İşine dört elle sarılmış bir halde, geçici olarak kendisine tahsis edilen ofiste evrakları sınıflandırarak bir günü daha geride bırakıyordu.

Tanya’nın penceresinden bakıldığında İmparatorluk şu an her taraftan kuşatılmış durumdaydı.

Anlaşılan o ki Sevgili İmparatorluk yurttaşlarımız ve Yüksek Komuta Kademesi’nin o büyük dehaları, bir adım geri atsak da bir adım ileri gittiğimizi sanıyordu… Ancak bana kalırsa onların gözlük numaraları iyice kaymıştı. Gerçeklerle yüzleşemiyorlarsa Tanya, o gözleri kökünden söküp değiştirmelerini şiddetle tavsiye ederdi.

İmparatorluk Ordusu’nun hatları yüksek bir moral ve kararlılıkla savunduğu doğruydu.

Ama hattı tutabilmekle savaşı kazanabilmenin bambaşka boyutlar olduğunu dile getirecek kadar sağduyulu tek bir kişi bile yok muydu?

Derin bir iç çekişle kenara bıraktığı fincanı eline aldı; soğumuş kahveden bir yudum alırken yüzünü buruşturdu — kahvelerin bile kalitesi yerin dibine batmıştı.

Şu an Genelkurmay’a ait bir dinlenme tesisindeydi. İyi kötü soylu geleneklerine sadık kalan Genelkurmay, stoklarında sahte veya ikame kahve barındırmazdı.

Fakat ithalat kanalları iyice tıkanmış olmalıydı. İttifak Krallığı Donanması ile Cumhuriyet Donanması kalıntılarının deniz hakimiyetini elinde tuttuğu düşünülürse yapacak pek bir şey yoktu… Ancak elimize geçen tek şey bu eski ve tatsız tuzsuz çekirdeklerse, bu durum İmparatorluk’taki kafein tedarikinin acınası halini açıkça özetliyordu.

Savaş başladığından beri temin edilebilen kahvenin kalitesi yıldan yıla düşmüştü. Şüphesiz bu durum, savaşın gidişatını gösteren en açık barometreydi. Ve işin gerçeği, düşmanlarımız da yıldan yıla daha da güçleniyordu.

Örneğin, Birleşik Devletler’in batıdaki varlığını artırması kesinlikle göz ardı edilemeyecek bir tehditti. Kaliteli kahve çekirdeği bulmanın zorlaşmasının müsebbibinin onlar olduğuna dair en somut delil, temelini Birleşik Devletler öncü birliklerinin oluşturduğu ve kendilerine “gönüllüler ordusu” diyen o nizamı birliklerdi.

Tanya, sırf kahve kininin hırsıyla onları ezip geçmek istercesine yumruklarını konuşturmuştu; fakat beklediğinden daha güçlü olduklarını görünce yaklaşmakta olan krizi kabullenmek zorunda kalmıştı.

Genelkurmay’ın düşüncelerini bir kenara bırakırsak, Yüksek Komuta Kademesi durumun ciddiyetini kavrayabilmiş değildi. Tüm detayları ve hususları içeren resmi bir rapor hazırlayıp “acil” şerhiyle göndermişti ancak gelen yanıt son derece cılızdı.

Durumu hafife alıyor gibi görünüyorlardı ve bu cahillikleri Tanya’ya çaresizlik içinde başını ellerinin arasına aldıracak cinstendi.

Kafasız olmak duruma göre faydalı olabilirdi. Fakat İmparatorluk’un mevcut vaziyetinde bu hiç de iyi bir şey değildi. Buna bu şekilde katlanmaya devam edersek çok geçmeden kazandaki kurbağalar gibi diri diri haşlanacaktık.

“Pah,” diye söylenmeden edemedi Tanya.

Kendi kişisel durumuma odaklanacak olursam; terfi ettiğim için sevinmek isterdim fakat can sıkıcı bir şekilde, bunun tadını gönül rahatlığıyla çıkarmak pek mümkün değildi.

Hayır, zafer zaferdir. Bundan en ufak bir şüphe yok. Güneydeki intikal muharebelerine, doğudaki gelişmelere verilen ilk harekât tepkilerine ve Batı Cephesi’ndeki hava savaşında yaptığı saha araştırmalarına dayanarak kaleme aldığı Mevcut Savaşta Birlik İstihdamı ve Harekât Manevraları raporu sorunsuz bir şekilde kabul edilmişti; hem bu durum hem de büyücü yarbaylığına yükseltilmesi, verdiği emeklerin karşılığını almanın haklı gururuyla doluydu.

Gayriresmi de olsa Korgeneral von Zettour’dan tebriklerini içeren bir mesaj almıştı; general, Personel ve Harekât Daireleri arasında yeni kurulan ortak projeye, yani Genelkurmay Stratejik Araştırmalar Ofisi’ne katılımını sabırsızlıkla beklediğini belirtiyordu.

Bu yüzden Tanya’nın elinden gelen tek şey, savaşı kazanacaklarını ya da en azından ağır bir yenilgiden kaçınabileceklerini ummaktı.

Yenilmiş bir ulusun yüksek rütbeli askerlere ve askeri kariyerlere —paralı asker şirketleri hariç— pek ihtiyacı olmazdı. Tanya değerli zamanını askeri sicilini parlatmakla geçirmişti. Yaptığı bu insan kaynakları yatırımını heba etmemek adına, İmparatorluk Ordusu’nun dişini sıkıp dayanmasını umuyordu.

Bu umudun büyük bir kısmı 203. Hava Büyücü Taburu’nun bir sonraki komutanına bağlanmıştı. Şu ana kadar halefinin kim olacağına dair bir talimat gelmemişti… Ancak muhtemelen daha önce önerdiği gibi Yüzbaşı Weiss olacaktı. Potansiyel tek sorun onun rütbesiydi.

O da oldukça hızlı bir şekilde rütbe alıyordu. İmparatorluk Ordusu sistemine göre tabur komutasını devralabilmesi için binbaşılığa terfi etmesi gerekiyordu… Ancak görünüşe göre bunun için biraz zamana ihtiyaçları vardı.

Tanya örneğinde, General von Zettour taburu kurma bahanesiyle sistemdeki bir açıktan yararlanıp onu binbaşılığa yükseltmişti. Sanırım aynı numarayı birden fazla kez kullanamıyorlardı.

Hiç esnek değillerdi. Tanya masasında derin bir iç çekti. “Sizi engellemeye çalışan çok fazla insan var” diye şikâyet etmek isterdi ama bu düşünceyi bastırdı.

Yine de kâğıt üstünde de olsa bir süre daha tabur komutanı olarak kalıp Weiss’ın tecrübe kazanmasına izin vermek, cephe gerisindeki masa başı tayfanın onun terfi hızı hakkında dırdır etmesini de engelleyecekti.

Tanya, angarya olmasına rağmen gerekli zemin hazırlığı işlerini aksatmadan yürütüyordu.

Yine de fena bir vazife sayılmazdı.

Batıdaki hava savaşında ve diğer harekâtlarda belirli bir başarı elde eden 203. Hava Büyücü Taburu mensupları, standart rotasyon gereği başkentteki Genelkurmay konaklama tesislerinde dinleniyordu.

Doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olma şansına eriştikleri için, astları normalde sadece kurmay subayların kullanabildiği bir dinlenme tesisinde gününü gün ediyordu.

Tanya’ya gelince; Genelkurmay kaleme aldığı Mevcut Savaşta Birlik İstihdamı ve Harekât Manevraları tezini incelemeyi bitirene kadar, Stratejik Araştırmalar Ofisi’nden gelen evrakları dosyalamakla meşguldü —güvenlik yetkisi gerektirmesi dışında herkesin yapabileceği türden bir masa başı işti.

Tabii ki güven unsurunu da göz ardı edemezdiniz. Masasına yayılmış kâğıtlara şöyle bir göz attığında, hepsinin üzerinde “Çok Gizli – Dikkatle Muhafaza Edilecektir” damgası bulunan gizli belgeler olduğunu gördü.

Bu gizli bilgilere erişimi olduğu için memnundu.

Genelkurmay tarafından her cepheden toplanan istihbaratı analiz ederek İmparatorluk Ordusu’nun durumu ve dış ilişkiler hakkındaki bilgisini derinleştirebildiği için oldukça ilgi çekici bir işti ve Tanya bundan keyif alıyordu. En güzeli de ön cephe görevlerinin aksine, her gün mesai bitiminde işi bırakabiliyordu.

Gece devriyelerinden ve zamansız gelen düşman baskınlarını karşılamaya çıkmaktan kurtulmuş olarak, her gece huzurlu ve güvenli bir uykunun tadını çıkarıyordu. Tanya için düzenli mesai saatlerine sahip olmak, normale dönüşün ilk adımıydı.

Ve düzgün bir yaşam ritmi, büro çalışmalarını son derece verimli kılıyordu.

Örneğin son olarak uzmanlara yönelik Federasyon’un Dış Eylemlerinin Kökenleri başlıklı bir kitapçık üzerinde çalışıyordu.

Dışarıdakiler için şaşırtıcı olabilir ama Komünizm ve partisinin ideolojisiyle zehirlenmiş olanlar, aslında ideolojilerinden ziyade güç politikalarına inanan kimselerdi; bu broşür de işte bu durumu eleştirel bir gözle ele alıyordu. Konusu gereği sadece uzmanların veya diplomasi çevrelerinin dönüp bakacağını düşündüğümden pek büyük beklentilerim yoktu; ancak görünüşe göre İmparatorluk Ordusu dâhil her kesimden müthiş bir hüsnükabul görmüştü.

Tanya, emeğinin ve çalışmasının hak ettiği takdiri görmesinden ötürü rahat bir nefes aldı. Masa başı işlerine ve analiz yeteneğine güveniyor olabilirdi ama bu tür başarıları hanesine yazdırmak harika bir duyguydu.

Evet, hayatımın sonuna kadar masa başı işler yapmaya kararlıyım. Bu dünyadaki esas kural gerçekten de herkesin kendi yeteneğine en uygun işi yapmasıdır. Her organizasyon yetenek yönetimine öncelik vermelidir.

Batı cephesindeki savaş hatlarından döndükten sonra burası insan adeta tatil yapıyormuş gibi hissettiriyor… Yine de Tanya gönüllü hizmetinin bir parçası olarak belgeleri dikkatle inceliyor; fakat bir yandan da başarısızlık kaçınılmaz hale gelirse en kötü senaryoya hazırlık olarak varlıklarını güvenceye almayı ve iltica etmeyi düşünüyor.

Ancak yiğidi öldürüp hakkını vermek gerekir ki, görünen o ki cephe hatları tutunmayı başarıyor. Ne mutlu ki, cepheden gelen raporlar da bu yönde.

Yıpranma oranının analizi çok iyi bir durumda olduğumuzu —hatta ezici bir üstünlük sağladığımızı— kanıtlar nitelikte.

Bahsi geçen oran bire yedi şeklinde korunuyor.

Ayrıca şunu da eklemeliyim ki bu istatistik son derece katı standartlara göre ölçülüyor; Formosa Hava Muharebesi’ndeki o saçma sapan şişirilmiş, baştan savma raporlarla uzaktan yakından alakası yok.

Genelkurmay subayları bizzat oraya gidiyor; kendi zayiatımızı dert etmeden önce savaş esirleriyle konuşup cesetleri tek tek sayarak düşman kayıplarını hesaplıyorlar.

Federasyon’da askerler ağaçta yetişiyor olsa bile, bu derece yüksek bir yıpranma oranı ağır bir darbe olmalı.

Bu yüzden Tanya, mevcut durum böyle devam ederse zaferin imkânsız olmadığını ve kaybetmeyeceklerini düşünüyor.

Kaygılanacak tek bir şey varsa, o da dünyanın en büyük silah deposu olan Birleşik Devletler’in bizi arkadan vurma ihtimalidir.

İyi mi yoksa kötü mü demeli bilinmez; İmparatorluk sanayisi belirli ileri teknoloji alanlarında rakip olmasına rağmen Birleşik Devletler sanayisiyle iyi ilişkilere sahip. Sanayi sektörlerinin savaşa karşı çıkması harika olurdu ancak askeri-sanayi kompleksinde sanayi, dünyada genel olarak zannedildiği kadar siyaset üzerinde büyük bir nüfuz sahibi değildir.

Bunun da ötesinde, mühimmat sanayisinin savaş sırasında köşeyi döndüğü fikri kısmen bir yanlış anlamadan ibaret olsa da… Bu durumun ardındaki gerçekle yüzleşmek şart. Spesifik olarak sorun şu ki, şirket bir bütün olarak muazzam bir zarar açıklasa bile, münferit çalışanlar ve ordudaki müşterileri cebini dolduracaktır.

Sırf bu tarz insanların ülkeyi savaşa kışkırtmaya çalışacağını öngörmek bile Tanya’nın içini karartmaya yetiyor.

İmparatorluk bir yandan doğuda Federasyon’a karşı mücadele ederken diğer yandan batıda Commonwealth ile henüz kesin bir çözüme kavuşturamadığı bir hesaplaşmanın içinde. Birleşik Devletler adeta bir cephanelik denebilecek muazzam bir sanayi üretim kapasitesine sahip; İmparatorluk zaten iki cephede birden savaşırken bir de onların düşman saflarına katılması tam anlamıyla bir felaket olur.

İmparatorluk’un dış politika görevi, Birleşik Devletler sanayisi savaş konumuna geçmeden önce barışçıl yollarla onları teskin etmektir —diplomatik çabalar ayaklarına kapanmayı gerektirse bile. Ne pahasına olursa olsun oradaki kamuoyunu yatıştırmayı ve her şey tepetaklak olana kadar zaman kazanmayı önermek isterim.

Sonuçta Birleşik Devletler doğası gereği bir demokrasidir. Demokratik ülkeler sadece gerçekten öfkelendiklerinde savaşa girerler. Başka bir deyişle, eğer Birleşik Devletler’i kızdırırsak işimiz biter. Aksine, seçmenleri öfkelendirmediğimiz sürece bir savaştan kaçınabiliriz.

Bir sonraki raporunda ana noktası bu olacak şekilde İmparatorluk’un stratejik diplomasisine dair bir argüman sunmayı hedefliyor, ancak notlarını alırken beklenmedik bir ziyaretçi tarafından sözü kesiliyor.

“Albay von Degurechaff, rahatsız edebilir miyim?”

“Tabii, gel içeri Yüzbaşı Weiss.”

Yüzbaşı Weiss, birkaç gün öncesinden itibaren fiilen muharebe birliğinin komutasını üstlenmiş durumdaydı.

Resmi olarak, Tanya birliği ve sorunlarını onun sırtına yıktıktan sonra da ikinci komutan halen onun astı konumundaydı; fakat yetkinin büyük kısmını ona devretmişti.

Kendisi eskiden birliğin ikinci komutanıydı.

Görev devri o kadar sorunsuz gidiyordu ki Tanya, birlik değişimi kapsamında arka hatta izin kullanırlarken bu kadar acil ne sormaya geldiğini tahmin edemiyordu.

Ona komutayı sanki asıl komutan kendisiymiş gibi ele almasını zaten söylemişti.

Tanya, dinlenme ve yeniden yapılanma döneminde eğitiminin bir parçası olarak komutayı astına devredeceğini Genelkurmay Başkanlığı’na açıkça izah etmişti. Onlar da bunu onaylamıştı; yani bir bakıma bu resmi bir deneme süreciydi.

Tanya, onun erkenden kendi halefi olarak tanınması için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamıştı, bu yüzden gerçekten… Ne görmeye gelmişti ki beni?

“Sizi rahatsız ettiğim için bağışlayın Albayım. Bir maruzatım olacaktı.”

“Benimle mi ilgili? Elimden gelen her türlü yardımı yapacağımdan şüphen olmasın. Yoksa adamlarından hiçbirini kendi tarafıma çekmememi söylemeye mi geldin? Üsteğmen Serebryakov benim emir subayım ancak taburdan başka kimseyi çekip almaya niyetim yok.”

Övünmek gibi olmasın ama 203. Hava Büyücü Taburu seçkin bir birliktir. Onu bu hale getiren bizzat Tanya’ydı.

Kazandıkları muharebe tecrübesiyle, Genelkurmay’a doğrudan bağlı bir birlik olarak başlarını öne eğdirecek hiçbir şeyleri olmayan pişmiş tecrübeli askerlerdi. Şüphesiz, bundan sonra da tüm o seçkin cesaretleriyle savaşmaya devam edeceklerdi.

Ve Tanya’nın bildiği kadarıyla, bu tür birliklerde en büyük sorun olan iç çekişmeler veya düşmanlıklar burada neredeyse hiç yoktu.

Kısacası, son derece huzurlu bir taburdu.

“Albay von Degurechaff, gösterdiğiniz tüm nezaket için size minnettarım. Fakat maruzatım bununla bağlantılı olsa da oldukça farklı bir husus.”

“O halde nedir? Eğitim birliğinin ders vermesini istiyor olamazsın, değil mi? Yeterince yetkin olduğuna kefilim.”

Weiss kariyerinin henüz başında olmasına rağmen İmparatorluk Ordusu’nda nadir görülen bir tecrübeye sahip, her cephede savaşmış eski bir kurkurttu. Tanya’nın emrinde bulunmuş olsa da birliği sevk ve idare etme tecrübesi su götürmez bir gerçekti.

Teşekkür ederek selam verdi ama Tanya’nın yüz ifadesinden anladığı kadarıyla zor bir konuyu açmaya çalışıyor ve bir türlü kelimeleri bulamıyordu.

“Yüzbaşı Weiss, yabancı değiliz. Yetkim dahilinde bir şeyse yardımı esirgemem. Söylemesi zorsa seni zorlayacak değilim ama… Aklındakini bana anlatmanı umuyorum.”

Böylece Tanya, iyi bir amir olarak astının kaygılarıyla samimiyetle yüzleşmeyi kendine görev bildi.

Tanya, elinden geliyorsa yardım edecek kadar cömertti.

Tabii ki arada güven olduğu sürece.

Bir amir için harcanan her saniyeye değecek astlar olduğu gibi, tek bir saniyeyi bile hak etmeyen aptallar da vardı. Birinciler, kendi başlarına düşünebilen ama yine de danışmayı ihmal etmeyen Weiss gibi gelecek vaat eden yeteneklerdi. İkinciler ise yönetmeliği bile okumadan kendi kafalarına göre karar alan aptallardı.

“Çok naziksiniz.”

“Harika bir ikinci komutansın. Söyle bakalım, nedir?”

Bu nedenle, astlarını yalnızca işlevselliklerine göre değerlendiren Tanya von Degurechaff, onlara karşı oldukça şefkatli davranabiliyordu. Tabii ki bu şefkat, yetenekli astlarının harika fikirlerini kestirip atacak kadar aptal olmaması anlamındaydı.

Yine de beklenenden çok daha merhametli olduğu bir gerçekti. Bunun bilincinde olan Weiss, en sonunda konuşmaya karar verir.

“Lütfen 203. Tabur da kuracağınız Muharebe Grubu’nun bir parçası olsun. Taburdaki herkes hizmetinize sizin altınızda devam etmek istiyor.”

“Lütfen Albayım,” der gibi bakan gözleri son derece samimidir. Tanya onun şaka yapmadığını anlayabiliyordu, ama… yine de bir açıklama istemekten kendini alamadı.

“Muharebe Grubu mu? Bağışlayın Yüzbaşı, ama bu konuda hiçbir bilgim yok. Katılmak istediğiniz bu Muharebe Grubu da nedir?”

Neden bahsediyor olabilirdi ki? Tanya hiçbir şey anlamadığı için kafasını yana eğdi. Kendisinin gerideki Stratejik Araştırmalar Dairesi’ne tayin edilmesi gerekiyordu. Kendi komutası altında savaşmaya gönüllü olmalarından gurur duymuştu…

Fakat Tanya’nın ön saflara dönmeye hiç niyeti yoktu ve ufkunda bir Muharebe Grubu’na liderlik etmek gibi bir şey de görünmüyordu. Gönüllü olsalar bile, yapabileceği tek şey, “Üzgünüm ama ne demek istediğinizi anlamıyorum,” demekti.

Açıkçası Tanya’nın yolunun 203. Hava Büyücü Taburu ile bir daha kesişmemesi gerekiyordu.

“Açık konuşmak gerekirse Yüzbaşı, ben de size sormak isterim: Bahsettiğiniz bu Muharebe Grubu, raporumda önerdiğim grup mu? Genelkurmay o makaleyi hâlâ inceliyor. Üstelik o sadece pek çok öneriden biriydi. Bir şeyleri yanlış anlamış olmayasınız?”

“Endişelenmeyin Albayım. Dışarıya laf sızdırmam.”

Tanya bunu kesin bir dille reddetme taraftarıydı ancak Weiss, onun gizlilik kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalmaya çalıştığından emin gibiydi. Başını sallayıp, “Ben de bir askerim Albayım. Haddimi aşmak istemem ama nasıl bir konumda olduğunuzu tahmin edebiliyorum,” dediği anda Tanya söyleyecek söz bulamadı.

Weiss, sanki “Görevlerinize çok sadıksınız Albayım, bu yüzden bunu gizli tutmanıza şaşırmadım” der gibi kafasını sallıyordu; Tanya ise onun bunu sadece bir gizlilik meselesi olarak yorumlaması karşısında adeta donup kalmıştı.

Bu garip hikaye de nereden çıkmıştı şimdi…? Tam bunu ona sormak üzereydi ki…

Tanrı tam o anda ona bir şaka yapmaya karar verdi.

Genelkurmay tarafından dinlenme tesisine görevlendirilen muhafızlardan biri kapıyı çalarak ona seslendi. “Ne var?” Tanya girmesini söyleyince genç asker seri adımlarla içeri girip çağrıldığını bildirdi.

“Albayım, Generallerden Sayın von Zettour telefonda.”

“Ne? Geliyorum. Kusura bakma Yüzbaşı, birazdan dönerim.”

Tanya’nın “telefonu ilk çalışta açma” şirket çalışmanı içgüdüsü anında devreye girdi ve odadan fırladı. Koridorda adeta koşarak haberleşme odasına ulaştı ve ahizeyi kaldırdı.

Dinlenme ihtimali düşük olduğundan Genelkurmay, tesisler arası haberleşmede telefon kullanıyordu.

Tabii her masada bir telefon olduğu söylenemezdi. Yine de ahize, eski bir şirket savaşçısına son derece tanıdıktı. Tanya paşayı beklettiği için özür diledi, Zettour ise buna gerek olmadığını söyleyerek güldü.

“Pekala Albay, doğrudan sadede geleceğim. Raporunuz onaylandı. Genelkurmay Stratejik Araştırmalar Dairesi, sunduğunuz önerileri muhtemelen aynen uygulayacak.”

Tanya bunun büyük bir onur olduğunu söyledi; tam o anda gerçekten harika hissediyordu. Halden anlayan bir patron ve emeğinin layıkıyla takdir görmesi… Bu kadarı fazlasıyla iyiydi.

“Bu nedenle Albay von Degurechaff, hem Personel Dairesi hem de Harekât Dairesi önerdiğiniz araştırmayı bizzat sizin yürütmeniz gerektiği görüşünde.”

İşte tam da istediğim şey bu. Ah, tam zamanlı araştırma ve inceleme işinde çalışmanın o eşsiz sevinci! Tanya zihninde zafer çığlıkları atıp yumruğunu havaya kaldırıyordu ama dışarıya sadece temkinli bir baş sallama yansıttı. Attığım zemin adımları meyvesini verdi.

“Bu henüz resmi bir tebligat değil ama… Genelkurmay, araştırmalara tam zamanlı olarak odaklanmanızı uygun gördü.”

“Teşekkür ederim General von Zettour. Bu göreve elimden gelen her şeyi vereceğim.”

“Harika. ‘Mevcut Savaşta Birlik Kullanımı ve Harekat Manevraları’ başlığında ana hatlarını çizdiğiniz önerilerden beklentim büyük. Bunları daha da katı incelemelerle doğrulayabilirseniz, bu başarıları tüm orduya yansıtmak için hiçbir imkanı esirgemeyeceğim. İyi çalışmalar Albay von Degurechaff.”

“Emredersiniz efendim,” diye enerjik bir yanıt verdi; işte tam da bu yüzden adamın ağzından çıkacak sonraki kelimeler onu buz kestirdi.

“Görev yeri olarak doğu cephesini düşünüyorum. Sizi bildiğim kadarıyla alışkın olduğunuz güney kıtasını tercih ederdiniz ama… bu sefer General von Romel’den özrü bizzat ben dileyeceğim. Doğu cephesi sıkıntıda ve yüksek performans gösterebilecek bir Muharebe Grubu’na ihtiyacı var. Sizi tekrar doğu cephesine göndermek istiyorum.”

Kısa bir an için Tanya, ahizeyi kaldırdığına bile pişman oldu.

Ortada büyük bir yanlış anlaşılma vardı. Benim isteklerim ile Genelkurmay’ın planı arasında ölümcül bir çelişki mevcuttu. Bunu daha önce de hissetmiştim ama Zettour’a gerideki araştırma işinde çalışmak istediğimi defalarca söylediğimi sanıyordum.

Bunun yerine ön saflarda muharebe doğrulaması mı yapacaktım?! Hayatım boyunca duymamış olmayı dileyeceğim türden bir emirdi bu. Hiçbir taşra şubesine sürülmek insanı bundan daha fazla şoka sokamazdı.

O can sıkıcı sorgulamadan ve batıdaki iki aylık arazi görevinden sağ çıkmıştım. Ve geride hizmet etme yönündeki en büyük arzumun bu ay nihayet bir süreliğine de olsa gerçekleşmesi gerekiyordu. Ama sadece iki hafta sonra yeniden mi tayin ediliyorum?!

Genelkurmay’ın, Personel Dairesi’nin ani emir değişikliklerini neden yasakladığından haberi olmadığını mı söylemeye çalışıyorsunuz bana?!

Sözlere dökmemesi gereken dehşetli bir öfke içini kapladı. Tanya için bile bu öfkeyi dizginlemek son derece zordu.

Yine de telefona haykırmamak için kendini zor tuttu. Ahizeyi anormal bir sertlikle sıkıyor olabilirdi ancak dışarıdan bakıldığında sergilediği tavır, istemediği bir tayin emrini alsa dahi kusursuz bir özdenetim gösteren bir askerin disipliniydi.

“… Emredildiyse, doğal olarak bir itirazım olamaz. Kime tekmil vereceğim?”

Gitmek istemeseler dahi, emredildiği takdirde askerlerin reddetme hakkı yoktur.

“Araştırmayı geride de yürütebilirim” ya da “Bana her işe koşturulacak bir ayak işçisi muamelesi yapmayın!” deme lüksü yoktu.

Fakat Tanya karşı karşıya olduğu krizin ciddiyetini henüz tam olarak kavrayamamıştı.

Doğuya geri gönderileceği söylendiği anda düşünceleri adeta pelteye dönmüştü.

Zettour’un ağzından çıkan o korkunç “yüksek performans gösterebilecek bir Muharebe Grubu” ifadesinin ardındaki feci anlamı gözden kaçırıyordu.

Bir kez gitmeleri emredildi mi, askerlerin doğası gereği reddetme hakkı yoktur. “Sessiz donanma”dan bahsederlerdi; pekala, Tanya da sessiz ordunun nizamına itaat etmek zorundaydı.

Zettour ise telefonun diğer ucundan sanki duyacakları onu mutlu edecekmiş gibi konuşmaya devam ediyordu. Son zamanlarda paşanın aklından geçenleri okuyamıyordu, bu yüzden ne amaçladığını tam olarak çözemiyordu.

“Memnun olmalısın. Yeni bir Muharebe Grubu kurmana izin veriyoruz.”

Memnun olmak mı?… Bu husustaki gerçek hissi tam olarak buydu.

En baştan beri ön saflara gitmek istemiyordum ki.

Yarbay Tanya von Degurechaff için kendini isteyerek en ön mevzilere atmanın hiçbir mantıklı izahı yoktu. En samimi arzum, medeni ve nispeten güvenli olan gerideki bölgenin dışına tek bir adım dahi atmamaktır.

Hayır, Komünizme karşı savaşa katılmaya karşı değilim—bu sadece her iyi vatandaşın görevidir. Ancak. Kendi rızamla risk almamın gerekip gerekmediğini sorgulamadan edemiyorum… Tanya, ender görülen bir an için kendini gerçeklerden kaçışın kollarına bıraktı.

Çünkü, nasıl desem… Komünistleri ezmek elbette harika bir duygu, ancak riskleri başkasının almasını tercih ederdim.

Ve başkalarına bel bağlamış olsam bile, devlete kusursuz bir şekilde hizmet ettiğimi hissediyorum.

“Bir Muharebe Grubu mu?”

Ancak Tanya bir askerdi ve bir organizasyonun parçasıydı; bu yüzden tüm şikayetlerini haykırması bütün bir gününü alacak olsa bile hoşnutsuzluğunu sineye çekti. Bu, emirlerin geri çekilmesini sağlamayacaktı. Tanya, bu durumdan yapıcı bir pay çıkaracak kadar akıllıydı.

Şu an için “yeni bir Muharebe Grubu” “kurmak”, zaman kazanmak için harika bir mazeret olamaz mıydı? Kendi taburunu kurarken yaşananları hatırlayan Tanya, iyimser olmayı başardı.

“Evet. Raporunda önerdiğin Muharebe Grubu doktrinini sahada bizzat uygulamana izin vereceğiz. Bize sonuç göster. Birlikten uygun şekilde yararlandığın sürece, inisiyatifine sonuna kadar saygı duyacağım.”

Oooo. Tanya bu uyumsuzluğun sebebini işte o an kavradı.

Zettour onun iki ay boyunca batıda cirit atmasına kendisini geriye tayin edeceği için izin vermemişti… Aksine, sahada yapacağı muharebe araştırmalarının zeminini hazırlaması için izin vermişti.

Ardından Tanya, “Mevcut Savaşta Birlik Kullanımı ve Harekat Manevraları” başlıklı makalesinde İmparatorluk’un Muharebe Grupları kurması gerektiğini önermişti. Makale, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki müşterek harekât emsaline dayanan ve kuvvetlerin ne kadar efektif kullanılabileceğini gösteren derslerle doluydu.

Eh, bu durum Korgeneral von Zettour ve Korgeneral von Rudersdorf’u fazlasıyla memnun etmiş olmalıydı. Ne muazzam bir ikili ama. Öneriyi o kadar harika bulmuş olmalılar ki, bunu canlı muharebe şartlarında bir deneyle test etmeyi akıllarına koymuşlardı.

Lanet olsun.

İşlerin buraya varacağını bilseydim raporu daha geç teslim ederdim.

Dökülen süte ağlamanın faydası yoktur diyen her kimse kesinlikle ne konuştuğunu biliyordu. Tanya, son zamanlardaki dikkatsizliği ve Zettour’un niyetlerini okumakta çektiği güçlük nedeniyle samimiyetle pişmanlık duydu.

Bir dahakine daha dikkatli olmalıyım.

“Eski birliğini, yani 203. Hava Büyücü Taburu’nu ana çekirdek birlik yapıyoruz. Söylemeye gerek yok sanırım, onları elinden almayacağız; o yüzden bu konuda endişelenmene gerek yok. Piyade taburu ve topçu bölüğü için yapacağın personel seçimlerinde de sana belirli bir takdir yetkisi tanıyoruz. Resmi emirlerinle birlikte aday listesini daha sonra göndereceğim.”

Pekala, Yüzbaşı Weiss’ın neden bahsettiğini şimdi anladım, diye düşündü Tanya; Zettour’un söylediklerini onaylarken yüzünde durumu kavradığını belirten bir ifade vardı.

Eğer ön saflarda konuşlandırılmam kaçınılmazsa, elim altında yetkin kıdemlilerden oluşan bir grubun bulunması sevindirici bir haber. Üst kademe bu şekilde bir incelik gösteriyorsa, bu bana değer verdikleri anlamına gelir. Sanırım minnettar olmalıyım. Şimdilik yine de ne kadar makul davrandıklarını anlamam gerekiyor.

“Sormamda bir sakınca yoksa, kuruluş süresi ne kadar? Kaç ayım var?”

“Üzgünüm Albay. Açıklamak isterdim ancak yönetmelikler gereği bunu telefonda söyleyemem.”

“Ö-öyle mi?”

“Açık konuşacağım. Sana hiç zaman tanıyamayacağımı bildirmek zorundayım. Ve hiçbir argümanı, itirazı veya şikayeti kabul edemem. Anlayışla karşılayacağını umuyorum.”

Tanya gizli bir konuysa yapabileceği bir şey olmadığını söyler, ancak Zettour’un bir sonraki cümlesini duyduğu anda olduğu yerde buz keser.

“Beş gün.”

Evet, kulağına ulaşan o ses —kısa bir anlığına da olsa— onu adeta taşa çevirir.

Anlayamıyor. Anlamak da istemiyor. Dolayısıyla, bunu kavramaya çalışmak gibi bir dürtü doğal olarak hiç doğmuyor.

“Ha? Bağışlayın General von Zettour, az önce ne dediniz acaba?”

“‘Beş gün’ dedim. Bu konuda yeteneklerine gerçekten çok güveniyorum. Birligi başkentte beş gün içinde kur ve beş gün içinde de doğu askeri bölgesinde ol. Muharebe Grubu’nu cepheye tam olarak ne zaman sevk edeceğimiz hatlardaki koşullara bağlı, ancak en geç yaklaşık üç hafta sonra, yani Temmuz’un on altısı gibi bir tarihi planlıyoruz.”

Bir an için yanlış duyduğunu sandı, ancak tekrarlamasını istediğinde aldığı yanıt değişmedi.

İşte karşınızda, Paslanmış Gümüş’ün şok içindeki o nadir hali.

Tabii, birinin bunu görmekten mutlu olup olmayacağı, o kişinin insanlığına bağlı hassas bir meseledir.

Şok geçirmiş bir canavarın ruh halini yorumlamak muhtemelen hiç kimse için pek eğlenceli değildir.

Her halükarda, görevin zorluğu Tanya’yı derinden —ve şiddetle— sarsmıştır.

Beş gün… Sadece beş gün mü?!

Ve ardından üç hafta sonra muharebeye sürülmek mi —bunlar ne kafası yaşıyor böyle? Fakat “en geç” ifadesi, varır varmaz derhal sıcak temasa girme ihtimalinin de masada olduğu anlamına geliyordu. Bu durumda, kelimenin tam anlamıyla on gün içinde kendimizi çatışmanın ortasında bulabilirdik. Bu neredeyse hiç zaman yok demek.

Onları toplamak, sevk etmek ve birkaç kısa gün içinde savaşa sokmak fiilen imkansız bir standarttır. Nereden bakarsanız bakın, bu emirler tamamen ve süzme bir mantıksızlıktan ibaretti. Bunu alan her subay kulaklarına itimat edemeyip şüpheye düşerdi.

Düşmek zorundaydı.

İmparatorluk Ordusu’ndaki her subayın tıpkı kendisi gibi tepki vereceğinden emindi.

“Generalim, eğer emriniz buysa elimden gelen her şeyi yaparım ama…”

Zamanında yetiştirmemizin imkanı yok. Bu sadece zor değil; imkansız.

Emirlerin geri çekilmesine yönelik zımnı ricasının barışçıl bir protesto olduğu söylenebilirdi.

En ön mevzilerde savaşacak bir Muharebe Grubu kurmasının gerçekten istenip istenmediği sorusunu bir kenara bırakalım. Tanya’nın sormak istediği şey son derece basitti: Bu yeni tip birliği tam olarak nasıl kurmam bekleniyor?

“Albayım, imkansızı istediğimin farkındayım ancak raporunuzda ‘Muharebe Grupları geçici olarak kurulur ve bunların hızlı bir şekilde teşkil edilmesi üzerine araştırma yapılması yerinde olur’ diye yazan bizzat sizdiniz. Genelkurmay’ın savaş zamanında birlikleri ne kadar hızlı bir araya getirebileceğini görmek istiyorum. Tabii ki bunun mantıksız olduğunu bildiğimden, bunu bir deney olarak kabul edip size biraz müsamaha göstereceğim. Ne yapın edin, bu işi bitirin.”

“… Anlaşıldı efendim.”

Ne yazık ki, Tanya’nın sarıldığı bu karşı argümana Zettour’un telefondaki yanıtı, hiçbir yanlış anlamaya mahal bırakmayan askeri bir emir olur.

Ordunun hiyerarşik yapısında bir emir verildi mi, mutlak bir otorite kazanır.

Sonuçta ordu, dünyadaki en katı hiyerarşiye sahip organizasyondur. Astlarınızın şikayetlerini dinlemek zorunda olmamak harika bir şeydir; ancak emir en tepeden geldiğinde, sizin fikirlerinize de yer kalmaz.

Emir veren tarafta olmak kolaydır; ama sitemimi ve protestolarımı yutmak zorunda kalan taraf olarak oturup ağlayasım geliyor. Özgürlüğümün kısıtlanması bana “İşte bu yüzden askeri devletlerden nefret ediyorum, kahretsin!” diye çığlık attırmak istiyor.

Söylenebilecek tek iyi şey, Komünistlerden daha iyi durumda olduğumuzdur. Yine de. Tanya şimdiden kendini hazırlamaya başladı bile. Verilen koşullar altında görevini yerine getirmek zorundadır. Durum buysa, sızlanmak yerine pozitif bir tutumla işe koyulalım.

Yapmak istemediğiniz bir şeyi yapmak zorundaysanız, onu bir an önce aradan çıkarmak çok daha yapıcıdır.

“Kuruluş töreniniz altı gün sonra gerçekleşecek. Bu tamamen yeni bir birlik. Tebrik ederim —doğrudan Genelkurmay’a bağlı ilk Muharebe Grubu bu olacak.”

Zettour, 203. Hava Büyücü Taburu’nu nüve alacak bu yeni birliğin, diğer bölgelerden birlikler ödünç alacağını söyleyerek devam eder. Başka bir deyişle, Genelkurmay uygun birlikleri kendisi seçecekti ki bu da Tanya’nın içini bir nebze olsun rahatlattı.

Tanya anladığını belirtir; Zettour ise bir şeyi neredeyse unuttuğunu söyleyerek resmi bir edayla bilgi verir.

“Kod adı Semender. Yani Semender Muharebe Grubu’na komuta edeceksiniz. Resmi olarak ‘Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı deneysel Muharebe Grubu’ olarak adlandırılıyor ama bu çok sıkıcı, biz de bir kod adında karar kıldık.”

“İddialı bir isim olduğu kesin. Üstelik ateş elementiyle özdeşleşmiş. kulağa güçlü geliyor.”

Tanya bu kulağa heybetli gelen isimden memnun olduğunu söyler, fakat aklındaki şey bu isim ile verilen kısa sürenin birleşimidir.

Bu tarihin bir cilvesi miydi acaba? Nedense zihninde birden “Halkın Savaş Uçağı” kavramı belirdi.

Ve içindeki o kötü his tamamen doğru çıktı.

“Kesinlikle. Sana güveniyorum ama gerçekten de somut sonuçlara ihtiyacımız var. Seninkiler haricinde tecrübeli asker yok. Diğer herkes biraz daha pişmiş çömezlerden ibaret. Hallet şu işi.”

“Emredersiniz efendim” demeye bile vakit bulamadı. Söylemek istediği her şeyi söylemiş olan Zettour, pat diye telefonu kapattı.

Tanya, birkaç an boyunca elinde ahizeyle öylece kalakaldı; çaresizliğe kapılmak istese de bunun yerine ne yapması gerektiğini netleştirmek adına çelik gibi iradesini devreye soktu.

Madem hiç vakit yok, o halde hemen şimdi başlaması gerekiyordu; yani kaybedecek tek bir saniyesi bile yoktu. Eski astının kendisini beklediği makam odasına alelacele döndü ve yüzüne şeytani bir tebessüm yerleştirmeye karar verdi.

“… Müjdeli haber, Yüzbaşı Weiss. İzin koparıldı. Bir süreliğine hepinizi benimle birlikte cehennemin dibine sürüklüyorum.”

“Büyük bir şerefle eşlik edeceğim, Muharebe Grubu Komutanım!” Weiss, yüzünde coşku dolu bir tebessümle selam çaktı. Muazzam bir asttı; engin tebessübe sahip, gözü kapalı güvenilebilecek o ender insan türlerinden biriydi. Ne yazık ki, aynı zamanda ön saflarda hizmet etmek üzere savaş alanına kendi rızasıyla koşacak kadar savaşa aç bir delinin tekiydi.

Böyle gelecek vaat eden bir yetenek savaşı bu denli tutkuyla seviyorsa, sorun kesinlikle İmparatorluk’un sisteminde ve kültüründe yatıyordu.

Ahhh. Ne kadar acı olsa da gerçekler merhametsizdi.

Bu dünyada bir şeytan var olabilirdi belki, ama hayırsever bir tanrı kesinlikle yoktu.

28 KASIM, BİRLEŞİK YIL 1980, NEW YAWK

Herkese merhaba. Ya da belki de, iyi akşamlar mı demeliyim?

Ben WTN Özel Muhabiri Andrew.

Bugün Efsane Cuma ve size Noel alışverişi telaşının tüm hızıyla sürdüğü New Yawk’tan sesleniyorum. Noel’e neredeyse hiç vakit kalmadı ve şu kalabalığa bir bakın!

Ben de karım ve çocuklarım için kucak dolusu hediye alacağım. Dürüst olmak gerekirse, WTN’deki görevlerimi bir kenara bırakıp alışverişe çıkmayı çok isterdim.

Ama ne yazık ki patronumun buna izin vereceğini hiç sanmıyorum. Bu yüzden ben de burada iş ile eğlenceyi birleştiriyorum. Doğal olarak bugünkü temamız yine her zamanki gibi bir gizemi çözmek. Hayır, sırf Noel geldi diye farklı bir şey yapıyor değiliz.

Hiç korkmayın. Yine de, çocuklarınıza anlatacak eğlenceli, küçük bir hikâye istemez miydiniz? Cevabınız evetse, WTN Özel Haber Ekibi size “Semender”i öneriyor.

Çocuğunuz yaramazlık yaptığında Noel cinlerinin ona oyunlar oynayacağı yönündeki klasikler korkutmaya yetmiyorsa, bu hikâye kesinlikle iş görecektir!

Sonuçta bu söylenti o kadar sansasyonel ki, gözü pek askerler bile ondan korkuyor. Bunu, Orta Doğu’da bize eşlik eden korkusuz özel askeri şirket personelinden, en büyük korkuları olarak bizzat dinledim!

Semender efsanesi işte bu kadar dehşet verici.

Duyduğuma göre Semender pek sevimli ve son derece zekiymiş. Ona sevgi gösterirseniz size bağlanırmış bile. Tıpkı bir Alman kurdu gibi, ailenin güvenilir bir ferdi hâline gelebilirmiş.

Bazen yalvarır veya yaramazlık yaparmış ama anlaşılan herkes bu davranışları görmezden gelirmiş. Tabii ki Bayan Legen sinirlenip işin çığırından çıktığını haykırarak çığlığı basarmış ama…

Eh, günün sonunda herkes Semender’in üzerine titrer, onu el üstünde tutarmış. Çünkü bir Alman kurdundan bile daha güvenilir olduğunda, onu nasıl sevmeyesiniz ki?

Ancak bir noktada, Semender’in istekleri ve yaptığı yaramazlıklar katlanılamaz bir hal almış. Peki, bunca zaman boyunca ona kızıp azarlamaya devam eden sadık Bayan Legen’e kimse hak vermeyince ne oldu dersiniz?

Aynen öyle.

Hiç kimse Semender’i durduramadı! Elbette Semender herkesi çok seviyor ve el üstünde tutuyordu.

Ama ne yazık ki ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretecek tek bir kişi bile yoktu.

Bu yüzden Semender, kimsenin kendisinden hoşlanmadığını asla fark edemedi. Ve çok geçmeden herkesin sabrını tüketmeyi başardı.

Fakat müsaadenizle söylemeliyim ki, “Her şeye rağmen…”

Ne yazık ki daha yakından bakıldığında Semender son derece güçlü görünüyordu. Sonuçta bir Alman kurdu gibiydi.

Herkes kara kara düşünmeye başladı: Şimdi ne yapmamız gerekiyor?

Masal, onu kimin anlattığına bağlı olarak farklı bir sonla biter.

Ancak bu hikâyeyi dinledikten sonra ebeveynler çocuklarına şöyle diyebilir:

“Tom, sanki biraz Semenderlik yapmıyor musun?”

Bu arada, bana bu hikâyeyi anlatan eski askere sorduğumda, Semender’in aslında çocuklar olduğunu söyledi. Askerlerin de bir ailesi vardır sonuçta. Cephe gerisinde çocuklarını bırakmak zorunda kalan bazılarının, onları aşırı şımarttığını duymuştum.

Evet, dünyanın dört bir yanındaki anne babaların bitmek bilmeyen o ortak sorunu olmalı bu; çocuklarıyla ilgili türlü türlü endişeler.

Ve böylece bugünkü hikâyeden çıkarılacak ders şu: “Çocuklarınızı fazla şımartmayın.” Şımartmayacağınıza dair bana söz verin.

Pekala, bu efsane ilk nereden çıktı dersiniz?

Cevabın savaş meydanları olduğunu duyarsanız şaşırabilirsiniz.

Bu, Büyük Savaş sırasında askerler arasında yayılmış bir hikâye. Peki ama ne hakkında?

Gerçek şu ki, az önce de kısaca değindiğim gibi, cephedeki askerler evdeki ailelerini düşünüyordu. Başka bir deyişle, çocuklarını göremedikleri için onlara çuvalla hediye gönderip durmuş ve onları şımartmışlardı.

Savaş bitip de eve döndüklerinde, çocuklarının tam birer edepsiz ve yaramaza dönüştüğünü görüp şoka uğradılar. Ve işte böylece, eve döndükten sonraki ilk Noel’de o Semender çocukların fırça yemesine dair anlatılar doğdu.

Evet, bugün savaştan miras kalan ve zamana meydan okuyan bir hikâyeye göz attık. Arada sırada böyle farklı bir yaklaşım sergilediğimizde umarım keyif alıyorsunuzdur.

İyi günler dilerim.

27 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1926, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI ANA BİNASI

Genelkurmay’ın dinlenme tesisinden başkentteki ana binada kendisine tahsis edilen bir ofise hızla intikal eden Tanya, işlerin nasıl da istediği gibi gitmediğini gözler önüne seren bir kağıt yığınıyla boğuşuyordu.

Korgeneral von Zettour’un “yüzsüz çaylaklar” hakkındaki korkunç uyarısından ödü kopuyordu ama birliği kurmak için gereken tüm prosedürleri kararlılıkla hallederek bu dehşet duygusundan içgüdüsel ve geçici olarak kaçmayı başarmıştı.

Fakat işte sonunda, o korkuyla yüzleşmesi gereken an gelip çatmıştı.

Genelkurmay binasında oradan oraya getir götür işleri için koşturduğu Üsteğmen Grantz içeri girmek için müsaade istediğinde, Tanya çoktan kendini hazırlamıştı. Üsteğmen, yakındaki Personel Dairesi’nden az önce teslim aldığı zarfı sessizce masasına bıraktığında, beklenen belgelerin nihayet geldiğini anladı.

Tanya itina ile mühürlenmiş zarfı açtığında tüm kararlılığı bir anda buharlaştı ve yüzü kaskatı kesildi.

Bembeyaz, pürüzsüz parmakları bir anlığına titredi; elindeki listeye sanki can düşmanıymış gibi dik dik baktı.

Grantz’ın getirdiği şey, Genelkurmay’ın elinde bulunan ve Tanya’ya sunabileceği birlik ile personel listesiydi; Tanya yaşadığı endişe yüzünden bu listeyi bizzat talep etmişti.

Zettour’un o yüzsüz çaylaklar hakkındaki lafından ne kadar tırstığı düşünülürse, kendisine berbat bir birlik tahsis edileceğine zaten hazırlanmıştı. Yani, hazır olduğunu sanıyordu.

Ancak listeye şöyle bir göz attığında, yaptığı tüm o zihinsel hazırlık rüzgârda savrulup gitti.

“Bize vere vere… bula bula bunu mu buldular… Hiç muharebe tecrübesi olmayan, yeni kurulmuş ikinci yedek piyade taburu ile bir bölük ikmal topçusu mu?” diye mırıldandı titreyen bir sesle. Yanlış mı okuyorum acaba? Belgeye tekrar dikti gözlerini ama gördüğü harfler değişmiyordu.

Grantz hâlâ yanında hazırda beklediği için kendini güç bela zapt edebiliyordu; elinde olsa o listeyi paramparça edip çöp tenekesine fırlatıverirdi.

“Z-zırhlı birlik konusunda taviz verdik… taviz verdik ama… bana verdikleri çaylak piyade taburu bu mu yani?”

Onaylanan plana göre, 203. Hava Büyücü Taburu’nu ana unsuru olarak alacak Semender Muharebe Grubu’na, istihkâm görevlerini de yürütebilecek bir piyade birliği ve destek için bir topçu bölüğü verilecekti. Üstelik yeni kurulmuş olsa da bir zırhlı bölük de tahsis edilecekti.

Anlaşılan bu hususta bir seçim şansı yoktu. Fakat eline yeni yetme bir acemi yığını tutuşturulması gerçekten çok acımasızcaydı. Şiddetli çatışmaların eksik olmadığı meşhur doğu cephesine sürülmek üzere olan biri olarak, buna kesinlikle itiraz etmek istiyordu. Ren Cephesi’nde komutası altına aldığı Grantz ve diğerleri bile muharebeye sürülmeden önce sıkı bir eğitimden geçmişti.

Şimdikiler ise o kadar hızlı yetiştiriliyordu ki, durumlarını tanımlamak için “hızlandırılmış eğitim” tabiri bile yetersiz kalıyordu.

“… Bu hiç komik değil.”

Söyleyecek çok şeyi vardı ama savaşın kapıya dayandığı söylenmişken, mevcut durumu kabullenmekten başka çaresi yoktu. İşte bu yüzden en azından eli yüzü düzgün bir piyade birliği istemişti ama… elindeki belgeye bakılırsa bu tamamen imkânsızdı.

Yine de her şeyin bir sınırı vardı, insanın tahammül gücünün bile.

Elindeki liste o kadar berbattı ki Tanya’nın zarif hatları, aniden bastıran şiddetli bir baş ağrısıyla kıvranıyormuşçasına çarpıldı.

“Hiç komik değil! Savaşta hiçbir işimize yaramayacak piyade ve topçuları ne yapalım?! Bunları canlı kalkan olarak bile kullanabileceğimizden şüpheliyim! Genelkurmay subayları beni geri dönüşüm fabrikası falan mı sanıyor?!”

Tanya öfkeden patlarken yanında kaskatı hazırolda bekleyen Grantz’ın yüzü seğirdi.

Eh, haksız da sayılmazdı. Durum gerçekten bu kadar vahimdi.

Bu yeni birliğin bir işe yarayıp yaramayacağı tamamen meçhuldü. Üstelik birliğin ana ateş gücü sayılan ikmal topçularının elindeki toplar gülünç derecede demodeydi. Muhtemelen bu adamları toplamak için ambarın dibini süpürmüşlerdi.

Yani, sıfırdan kurulan bir birlikten iyiydi elbette ama teçhizatları ve kabiliyetleri konusunda hâlâ ciddi endişeleri vardı. Buraya kadar düşündükten sonra, daha fazla kafa yormanın bir anlamı olmadığını fark etti.

Bundan fazlasının sadece sızlanmak olacağına kanaat getirdi. Ah, bankacıların kapı kapı dolaşıp mekik dokumak zorunda olduğunu sanırdım, diye mırıldanarak ayağa kalktı. Ancak başka çaresi olmadığından, Genelkurmay ile personel konusunu müzakere etmek üzere o zorlu saha çalışmasına girmek için yola koyuldu.

Orduda böyle şeylerle uğraşmak zorunda kalacağım hiç aklıma gelmezdi, diye içten içe hayıflanarak, yanında yüzü kaskatı kesilmiş Grantz ile birlikte Genelkurmay Teçhizat Dairesi’ne baskın yaptı.

Tesadüfen orada bulunan kısım amiri kıdemindeki bir binbaşıyı yakaladı ve adamın rahat çalışma tarzını sitemkâr bir dille eleştirirken, sarsılmaz kararlılığına rağmen gayet soğukkanlı bir tavırla itirazını dile getirdi.

Şöyle ki: “Genelkurmay’ın araştırma ve inceleme faaliyetlerini yürütmek için ihtiyacımız olan teçhizatı alamazsak, beklentilerinizi karşılamamız mümkün olmayacaktır.”

Elbette Tanya bile geri hizmetteki personelle takışmak istemiyordu. Bu yüzden protesto ederken bile kendini sıkı bir disipline soktu ve askeri nezaket kurallarından milim sapmadı.

En azından, kısım amiri söylenmemesi gereken o lafı edene kadar.

“İstediğinizi söyleyebilirsiniz Albay Hanım, fakat cephenin zorluklarını anlamıyor değiliz. Bizler de işimizi yaparken büyük zahmetlere katlanıyoruz, bu yüzden bunu takdir etmenizi bekleriz. Birliklerin kalitesine göre teçhizat tahsis etmek için elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz.”

Binbaşı, koltuğuna kurulmuş hakiki kahvesini yudumlarken bu zırvalıkları yumurtladığı an, Tanya’nın dudaklarından dökülen hafif bir “Ha?” sesini duyan Grantz, farkında olmadan bir adım geri çekildi. Daha sonra diğerlerine, Albay’ın o an şalterlerinin attığını fısıldayacaktı.

“… Hayatımda duyduğum en muazzam şakaydı bu.”

Tam bir bürokrat yanıtıydı; üstelik yorgunluktan bitap düşmüş bir bürokratın değil, enerjiden dolup taşan bir geri hizmet subayının ağzından çıkmıştı.

Tanya’nın yüzünde nezaketen sahte bir tebessüm donup kalmıştı ama sabır taşı çoktan çatlamıştı. Bütün nezaket kurallarını bir kenara bıraktı, yüzü tamamen ifadesizleşti ve katliam arzusu saçan bir öfkeyle adama doğru bir adım yaklaşıp ağzını açtı.

“İçinde tek bir tecrübeli askerin bile bulunmadığı bir tabur mu?! Elinizden gelenin en iyisinin bu olduğunu iddia ediyorsanız, sizin yerinize oraya bir kedi oturtmak çok daha mantıklı olurdu!”

Listeden çıkan personelin çoğu ya yedektekilerden ya da çiçeği burnunda yeni acemilerden oluşuyordu. Kilit isimler olması gereken tecrübeli askerler ise ordunun değerlendirme skalasında neredeyse en alt seviyede yer alıyordu. Aralarında işe yarayabilecek birkaç astsubay vardı ama onlar da Ren Cephesi’nde aldıkları yaraları henüz yeni sarmışlardı.

Düşen fiziksel kondisyonları ve ne zamandır sahadan uzak kaldıkları düşünüldüğünde, Tanya gerçekten ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Dürüst olmak gerekirse, bu gidişle yem olarak kullanılacak cansız kuklalar bile işine daha çok yarardı.

“Peki ya o 15 santimetrelik obüsler? Tamam, 15 santimetre olabilirler ama eski model, değil mi? Yeni modellerden değil yani? Bu da en kritik unsur olan menzillerinin bariz şekilde yetersiz kalacağı anlamına geliyor. Galiba benim tabur ile Teçhizat Dairesi’nin birlikte gerçek mühimmatla bir tatbikat yapması gerekecek, ne dersiniz?” Tanya, yüzü günden güne değil andan ana solan Teçhizat Dairesi binbaşısına buram buram katliam öfkesi saçarak konuşmaya devam etti. “Karşılıklı bir çatışmaya girsek, aklınızın başınıza ne kadar çabuk geleceğini tahmin bile edemezsiniz!”

Sadece 15 santimetre ibaresine bakıp diğer teknik özelliklerin hiçbirini incelemeyecek kadar sığ olmalarına inanamıyordu. Eğer bu aptal herif elinden gelenin en iyisinin bu olduğunu iddia ediyorsa, Tanya için onlar ıslah olmaz birer tembelden başka bir şey değildi.

Birinden, menzili kısa eski model toplarla ateş gücü inşa etmesini istemek tam bir akıl tutulmasıydı. Ren Cephesi’nde bastırma ateşi altında az çekmemişti Tanya; bu yüzden kendi topçularının kabiliyetine getirilen bu kısıtlama karşısında içini derin bir hırs ve öfke kaplıyordu.

İşte tam da bu yüzden, bunu kendisine dayatmaya kalkıştıklarında…

“Bana bakın Binbaşı. Koltuğuna kurulup keyif çatarken, elindeki kalitesiz teçhizatla birliğimi ve beni dımdızlak ortada bırakan bir kafasızdan laf işitmek pek kolay hazmedilmiyor!”

Siper savaşının ne demek olduğunu tatmamış bu geri hizmet mensuplarının, menzil dışı kalmanın yarattığı o dehşeti anlamalarına imkân yoktu.

“A-özür dilerim Albay Hanım, fakat biz elimizden gelenin en iyisini—”

“En iyiniz bu mu yani?! Bu hiç komik değil. İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın laf kalabalığına değil, muharebe tecrübesine ihtiyacı var. Zırhlı birlik nispeten daha iyi sayılır. Ama Panzer IV D modeli mi? Doğru düzgün bir vurucu gücü olmadığı gibi zırhı da kâğıt gibi!”

Öfkesini adama karşı pervasızca boca etti. Zırhlı birlik teçhizatından hiç anlamadığımı mı sanıyordu bu adam?

Bize vere vere, hali hazırda geri hizmette eğitim ve devriye amacıyla kullanılan eski model Panzer IV D’yi vermiş olmalarına inanamıyordu! Bir eğitim birliği veya güvenlik müfrezesi olsak neyse, ama araştırma ve inceleme bahanesiyle cephenin en önünde eşek gibi çalıştırılacak bir birlik için bu kabul edilemezdi.

Tanya işgal altındaki huzurlu bir bölgeye değil, çatışmaların en kızgın olduğu en ön cepheye tayin ediliyordu. Gerillalar belki anti-tank topları veya ağır topçular çıkaramazdı ama ana hatlarda düşmanın devasa topları, hava kuvvetleri ve büyücüleri “Bizim karşımızda sizin o zırhlılarınız ne işe yarar?” diyerek karşılarına dikilecekti.

“… Elinizde Güney Kıtasındakilerin kullandığı o fazladan G modellerinden yok mu?”

En azından mevcut G modelini alamazsak, ön saflarda hiçbir halt yiyemezdik. Şansına, geçen gün Kolordu Komutanı von Romel’den şahsi bir mektup almıştı.

Mektupta Romel’in dile getirdiği şey, ikmalin kesilmesine duyduğu öfke ve durumun daha da kötüleşeceğine dair endişeleriydi. Dediğine göre tanksavar ve tanklardaki yıpranma asgari düzeyde olsa da, acil olarak yakıt ve mühimmata ihtiyaçları vardı.

Ancak Teçhizat Dairesi, tankların diğer ikmal malzemelerine olan oranını değiştirmeye yanaşmıyordu. Bürokratik açıdan bunun hiçbir mantığı olmadığını yazmıştı ve işte şimdi tam da o noktadaydılar. Söyledikleri sonuna kadar doğruydu.

“Lütfen mantıksızlaşmayın Albay Hanım! Hiçbir yerde fazladan ikmal malzememiz yok!”

Aldığı cevap kısaydı: Fazlalık yok. Ancak Tanya, General von Romel’in iki bölüklük G modelini reddedip yerine yakıt istediğini gayet iyi biliyordu.

“Güney kıtasındaki Beşinci Hafif Tümen’in bana borcu var. Onlara ayrılan G modellerini ben istiyorum. Onların gemisine de bunun karşılığı kadar yakıt yükleyin gitsin.”

Tanya ihtiyacı olan teçhizatı alacağı için mutlu olacaktı. Romel de acil ihtiyacı olan yakıta kavuşacağı için mutlu olacaktı. Bu, herkesi memnun edecek faydacı bir mantığa dayanan mükemmel bir teklifti.

Bir düşünün. Bu takasta kimse kaybetmiyordu. Böyle bir anlaşmayı ancak bir Komünist reddederdi. Mantıksız bir reddedişi anlamam kesinlikle mümkün değildi.

İnsanoğlu kendi refahının peşinden koşarken tembellik ediyorsa, bitmiş demekti.

“Siz ne dediğinizin farkında mısınız?! Bu çok saçma! Bize kaç tane kuralı çiğnetmeye çalışıyorsunuz?”

Kural çiğnemek mi? Tanya, “İstediğiniz zaman her kuralı delip geçmeyi çok iyi bilirsiniz siz” diye düşünerek bıyık altından güldü. Beklenenin aksine, açıklarını aramaya kalkarsanız kurallar, amaçlarınızı meşrulaştıracak yollarla doluydu.

“Durun, belki de şimdiki adları 211. Zırhlı Tümen olmuştur. Her neyse, kendi inisiyatifinizi kullanarak o tankları bize devredebilirsiniz. General von Romel’e durumu bizzat ben izah edeceğim.”

“Edebilirseniz edin lütfen.”

Bu işin sorumluluğunu kim üstlenecek? Binbaşının ağzından bu laflar dökülürken yüzündeki ifade tam olarak buydu. Ne kadar da dikkatsiz bir aptal. Tanya, adamın bu ağzından kaçırdığı söze yapışarak sinsice gülümsedi.

“Öyle mi? O zaman anlaştık demektir.”

Ucu açık, yuvarlak bir cevap vermeyi bile becerememesine inanamıyordu!

Tanya muazzam bir tebessümle, Romel’den henüz yeni aldığı mektubu göğüs cebinden çıkardı.

“Bağışlayın Albay Hanım, ama bu nedir?”

“Özel bir mektup ama ziyanı yok. Okumanıza izin vereceğim, siz de bana vermeniz gereken teçhizatı teslim edeceksiniz.”

“Ha?”

Tanya, durumu kendisine izah edeceğini söylediği o sevgili kolordu komutanından gelen mektubu, neye uğradığını şaşıran kafasız herifin burnunun dibine dayadı.

Geçen gün mektubu eline aldığında, onu bu şekilde kullanacağı kırk yıl düşünse aklına gelmezdi. Tanıdıkların ve ilişkilerin olması, en beklenmedik anlarda bile insanın çok işine yarayabiliyordu. İnsan toplumunun nihayetinde bu tür ilişkilerden ibaret olduğunu düşünen Tanya, General von Romel ile arasındaki bu bağ için içten içe şükretti.

Ve binbaşı durumu hâlâ kavrayamamış gibi göründüğü için Tanya, mektubu ona okuma nezaketini gösterdi.

“General von Romel’in ne dediğini size aynen aktarayım: ‘Nasıl olsa buraya ulaşmayacaklarsa, bunları senin kullanmanı tercih ederim.’ Bu arada, kendisine bir miktar mühimmat ve yakıt tahsis edilmesini teklif ediyorum.”

Ardından, kaskatı kesilen binbaşıya vurucu darbesini indirdi.

“Personel Dairesi Başkan Yardımcısı General von Zettour bu fikri onayladı ama… reddetmek için geçerli bir sebebiniz varsa, duymak isterim.”

Biraz baskı yapmaktan zarar gelmezdi.

Amaca giden yolda her şey mübahtı.

Tanya, Korgeneral von Zettour’un zımnen onay verdiği taslağı sallarken, Teçhizat Dairesi kısım amirinin donup kalan ifadesinden durumu kavramaya başladığını görebiliyordu.

“Pekala, sizinle bir netleştirelim Binbaşı. Talebimi anlayışla karşılayıp saygı gösterirseniz gerçekten minnettar kalırım…”

Doğrudan Genelkurmay’a bağlı bir Muharebe Grubu komutanının, Personel Dairesi başkanının desteğiyle ve kolordu komutanının çoktan onayladığı bir ateş gücü ödünç alma talebiydi bu.

“S-şüphesiz, Teçhizat Dairesi adına elimizden geldiğince yardımcı olmak isteriz ama, Albay Hanım.”

“‘Ama, Albay Hanım’ mı?”

Bir sorun mu vardı? Tanya bakışlarıyla bunu sorguladı. Buna karşılık Teçhizat Dairesi kısım amiri, hayal kırıklığı yaratacak şekilde sessiz kaldı. Adamın karşı bir argümanı olmadığına göre Tanya, emirlere uyduğundan emin olduğu sürece onu istediği gibi parmağında oynatabileceğini hissetti.

Bürokratik Teçhizat Dairesi’ndeki bir yöneticiden bir bölüklük G modelini koparmak hiç sorun olmamalıydı. En azından bu engeli aşmıştı.

Fakat sonra aklına bir düşünce geldi.

Ben bu adamla asla anlaşamayacağım. O halde bu durumu sıfır toplamlı bir oyun olarak görüp adamdan sökebildiğim kadar şey sökmek son derece mantıklıydı.

“Aklım gelmişken…”

Eyleme geçme zamanıydı. Ne de olsa istemekten zarar gelmezdi.

“Batı’daki büyük taarruz sırasında Cumhurriyet’ten ele geçirdiğimiz ganimetlerle ilgili de yardımınızı rica edecektim. Tanklar vardı, değil mi?”

“Ha? Şey, yani, evet.”

“Yani ihtiyatta zırhlı araçlarımız olmalı, doğru mu? Onları da istiyorum. Nasıl olsa ganimet oldukları için ordunun bunları resmi olarak kullanması söz konusu değil, bu yüzden devretmeniz mümkün olmalı.”

“B-bağışlayın Albay von Degurechaff ama zaten elinizde piyade ve zırhlı birlik var. Size ekstradan zırhlı araç veremem…”

Kuralları çiğneyemeyeceğini iddia eden binbaşının aksine Tanya, tüm tüzük ayrıntılarına hakimdi. Bu herif, sanki imkânsız bir şeyi başarıyormuşçasına bir edayla bunun yapılamayacağını beyan ediyordu. Adamın haline acıdı doğrusu.

“Kundağı motorlu topları tamir etmenizi istiyorum. Tüzük gereği, komutanın yetkisiyle silahlar yerinde tamir edilebilir. O zırhlı araçlar piyadeler için değil, elimizdeki modası geçmiş topları geliştirmek için kullanılacak. Bu yüzden lütfen yakıt ve araçları derhal temin edebilir misiniz?”

Evet, eski topların yenileriyle değiştirilmesini talep etmek imkânsızdı ama onları geliştirmeye yönelik çabalar komutanın yetkisi dahilindeydi. Cumhuriyet’ten ele geçirilen zırhlı araçlara topları monte ederek kundağı motorlu top yapmak kesinlikle bir “geliştirme” sayılırdı.

Bu araçlar nasıl olsa bir işe yaramadığı için depoda çürüyordu; Genelkurmay’ın bu teklifi reddetmek için mantıklı bir sebebi yoksa onaylanması gerekirdi. Bu durumda araçlar yakıtla çalışacağından, ekstra bir ek ikmal tahsisine de ihtiyacı olacaktı.

Bu kadarı bir kumar olabilirdi ama Esti petrol sahaları doğudaydı, bu yüzden Tanya Doğu Ordu Grubu’ndan biraz borç alabileceğini tahmin ediyordu. Bir savunma savaşında, araçlarına taze çıkarılmış petrolden istediği kadar pompalayabilirdi.

Bu bakımdan, Güney Kıtasındakilerin aksine yakıt konusunda endişelenmesine gerek kalmayacaktı. Evet, düşündükçe daha da mantıklı geliyordu.

“L-lütfen saçmalamayın Albay Hanım!”

“Pekala, geliştirmeleri sizden istemeyeceğim. Onları kendimiz yaparız. Bu yüzden lütfen o zırhlı araçları depodan bizim için çıkarın.”

Teçhizat Dairesi’nden bu “tamiratı” yapmasını istemenin biraz fazla kaçtığını fark etti. Görevlerinin yenileme değil, yönetim olduğu söylenirse, eh, bu doğru olabilirdi. Bu argümanın mantığını kavradığı için geri adım attı.

Sanırım Teknik Tersane’ye gidip bu acil işi yapmaları için başlarının etini yemem gerekecek, diye karar verdi Tanya. Şansına, orada kurtulamayacağı kadar çok tanıdığı vardı. Schugel’in bile kapısını çalabilirdi. Adamın şu Tanrı’yı övme gibi berbat bir huyu olabilirdi ama becerileri son derece gerçekti.

Eğitim birliğindeki bağlantılarına da bunun bir kundağı motorlu top deneyi olduğunu iddia ederse, geliştirme masraflarını onların üstlenmesini de sağlayabilirdi. Bu yüzden elini uzattı ve binbaşıyı malları teslim etmesi için sıkıştırdı.

“Ama bu çılgınlık.”

“Hayır, onları almakta kararlıyım.”

“Sonsuz saygılarımla Albay Hanım, ama bu…”

Ancak nedense bu adam durumu bir türlü kavramıyordu.

Tanya onunla gayet alçakgönüllü bir şekilde konuşmasına rağmen, adam inatlaşıp “Yapamam, imkânsız” deyip duruyordu.

Bu yüzden Tanya hafifçe başını salladı ve sadede geldi.

“Binbaşı, açık konuşalım. Evet mi, hayır mı?”

28 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1926, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, PERSONEL DAİRESİ BAŞKAN YARDIMCISI OFİSİ

Emirler tebliğ edildikten hemen sonra dilekçelerle kapıya dayanan alt rütbeli subaylara sıkça rastlanırdı. Genelkurmay’da görev yapan her subay, yeterli asker alamadığını söyleyerek kapısında sızlanan bir astıyla mutlaka karşılaşmıştı.

Ancak bu kez Korgeneral von Zettour bile karşısındaki ziyaretçinin talebini kavramakta güçlük çekiyordu.

Daha doğrusu, talebin kendisini anlasa da bu, bugüne kadar karşılaştığı, akıl sınırlarını zorlayan en küstahça istekti.

“‘… İkmal için ek bir büyücü bölüğü mü istiyorum’?” diye mırıldandı, dona kalmış bir halde.

Gözlerinde bir sorun yoksa, belgeyi nasıl okursa okusun bu, sıfırdan yepyeşil bir büyücü bölüğü tahsisi talebinden başka bir şey değildi. Yanlış anlamaya yer bırakmayacak kadar netti. İfadelere dair hiçbir hata yoktu ve belgenin biçimi kusursuzca tanzim edilmişti.

Son zamanlarda iyiden iyiye yorulduğunu hisseden Zettour, belgeyi yavaşça masasına bırakarak başını kaldırdı. Gözlerinin önünde, hazırolda bekleyen Yarbay von Degurechaff ve üsteğmen rütbesi taşıyan bir kadın duruyordu. Albay von Degurechaff yanında getirdiğine göre bu kadın… ah, evet, emir subayı Üsteğmen Serebryakov olmalıydı.

“Bu bir şaka mı, Albay von Degurechaff?”

Niyetini bir türlü anlayamadığını belirtmekten kendini alamadı. Ne de olsa Semender Muharebe Grubu, 203. Hava Büyücü Taburu çekirdek unsur kabul edilerek teşkil ediliyordu.

“Af buyurun General von Zettour, fakat bu kesinlikle bir şaka değil. Müşterek harekâtı başarıyla sevk ve idare edebilmemiz için ek bir büyücü bölüğünün hayati önem taşıdığı kanaatindeyim.”

“Albay, elinizin altında zaten takviyeli bir tabur var. Başka bir deyişle, emrinizde eşi benzeri olmayan muazzam bir güç barındırmıyor musunuz? İstediğiniz kadar bölüğü oradan çekip çıkarın.”

Muharebe Grubu, sadece o takviyeli tabur sayesinde bir alaya veya tugaya denk büyücü ateş gücüne sahipti. Yeni kurulan bir birlik olmasına rağmen kendisine bir piyade taburu ile birer zırhlı ve topçu bölüğü tahsis ediliyordu. Bütün bunlara rağmen hâlâ fazlasını mı istiyordu?

Esasen bağımsız, takviyeli karma bir tugay çapında vurucu güç talep ediyordu. Dürüst olmak gerekirse, bu kadarı aşırıya kaçmaktı. Bir yarbayın komutasına emanet edilebilecek türden bir kuvvet değildi bu.

“Çok isabetli buyurdunuz efendim, aynen dediğiniz gibi. Fakat mümkünse, zayıf da olsa bize bir kalkan lazım.”

Ancak kız, Paşa’nın bu huzursuz tonuna kılını bile kıpırdatmadı. Zettour’un görebildiği kadarıyla, bu bölüğün mutlak bir ihtiyaç olduğuna canıgönülden inanmış gibiydi.

Savaşın bu aşamasında bir yerlerden ek bir büyücü bölüğü koparmaya çalışmak için insanda nasıl bir yüz olması gerektiğine inanamıyordu.

“Saçmalamayın.”

“Bana müsamaha göstereceğinizi söylemiştiniz, komutanım.”

Birtakım esneklikler tanıyacağını söylediği doğruydu ama bu kadarı da fazla değil miydi? Hayır, gerçekten ihtiyacı olsa değerlendirirdi ama elinin altında zaten 203. Hava Büyücü Taburu gibi takviyeli bir tabur vardı. Büyücüye muhtaç kritik harekâtlar için bölüşüm talep eden sesleri bastırmakta zaten yeterince zorlanmıştı.

“İşe yarar büyücü birliklerinin neredeyse tamamı ön saflarda konuşlu.”

Takviyeli taburun kadrosunun eksiksiz tutulmasının ve başkentte istirahat edebilmelerinin tek sebebi, hadlerini aşıp başa bela olsalar da kazandıkları başarıların azımsanamayacak kadar büyük olmasıydı. Cephede bu kadar talep görmelerinin nedeni de buydu.

“Bunu söylememe gerek bile yok ama büyücü birliklerinin sayısı hızla artmasına rağmen ön saflardaki komutanların hâlâ personel yetersizliğinden sızlandığını anlamanızı bekliyorum.”

“Durum gerçekten bu kadar vahim mi, komutanım?”

“203. Hava Büyücü Taburu’nun kurulduğu günden bu yana şartlar değişti. Büyücü mevcudumuz çaresiz derecede yetersiz. Doğu ve batı cepheleri adeta büyücüler için birbirini yiyor. Yatkınlığı olan herkes çoktan bir cepheye tayin edildi, geri kalanlar ise henüz eğitimlerini tamamlamadı.”

Açıkçası, yetiştirebildikleri büyücüler ihtiyaç duyulanın yanında devede kulak kalıyordu. Semender Muharebe Grubu’nun büyücü taburu zaten ekstra bir bölükle takviye edilmişken, bir yenisini daha istemek… İmkânsızı talep etmenin de bir sınırı olmalıydı.

Ordu, büyü yeteneği olan neredeyse herkesi bünyesine katmıştı zaten. Zettour, Degurechaff’a bir bakış atarken içten içe söyleniyordu.

Karşısındaki kız uç bir örnek olsa da ordu, büyü kuvvetlerini genişletmek adına yatkınlığı olan kim varsa saldırganca saflarına katmıştı. İmparatorluk’ta fazladan büyücü kalmamıştı.

Belki diğer ülkelerin henüz el sürülmemiş yetenek gruplarını askere alma seçeneği vardı ama İmparatorluk bunu çoktan yaptığı için ciddi bir personel sıkıntısı çekiyordu. Eh, belki gelecek nesilde henüz keşfedilmemiş yetenekler vardı ama onların da yetişmesi zaman alacaktı.

Karşısında ifadesiz bir suratla duran Degurechaff kesinlikle bir istisnaydı.

Yine de İmparatorluk’ta, savaş alanından henüz dönmüş bu küçük çocuk gibi zihnen hasarlı kaç çocuğun olabileceğini kestiremiyordu. Aslına bakılırsa, bir asker olarak ne hissederse hissin, şahsen böyleleriyle muhatap olma fikri tüylerini ürpertiyordu.

“Fakat komutanım, onlara ihtiyacım var.”

“Gerekçeni biraz daha detaylı açıkla.”

“Komutanım, bu bir çekiç ile örs meselesidir. Örs zayıf olursa, 203. Hava Büyücü Taburu gibi bir çekici savuramam. Ayrıca tabur, dört bölük halinde birlikte harekât düzenlemeye eğitildi ve buna alışkın. Lütfen bunu göz önünde bulundurun.”

Hah, şimdi anlaşıldı. Zettour, Degurechaff’ın ne demek istediğini kavramıştı.

Çekicini, yani 203. Hava Büyücü Taburu’nu güçlendirmek istiyordu. Bu hâlâ bencilce bir talep olarak nitelendirilebilirdi ama tabur gerçekten de aynen dediği gibi dört bölük halinde çalışacak şekilde eğitilmişti.

“Anlıyorum fakat bir dakika bekle… Aklımda bir şeyler yok değil. Sadece…”

“Buyurun komutanım.”

Ordunun işe yarayıp yaramayacağından emin olamadığı için silaha altına çağırmadığı bazı büyücüler mevcuttu. Hatta mevsimi dışında birkaç tane yetiştirebilmek için ısıyı bile artırmışlardı. Bunları bir araya toplayabilirlerse, bir bölük oluşturabilirlerdi.

Ellerine geçmesi imkânsız olsa bile, elenmiş diğer büyücü adayları vardı. Onlardan da muhtemelen bir bölük çıkarmayı başarabilirlerdi. Hepsi buysa, o gruptan asker çekmek imkânsız değildi.

“Kusura bakmayın ama bunlar askerden ziyade civcive benziyor. Size söylüyorum, yumurtadan daha yeni çıktılar. Onları size verebilirim ama sadece ayağınıza bağ olmazlar mı?”

“Bu sefer lüks bir şey istemeyeceğim. Büyücü oldukları sürece kabulümdür.”

Anlaşılan işine yarayacak her şeyi kullanacaktı. Kendisi bu felsefenin hem savunucusu hem de canlı bir timsaliydi. Henüz on yaşına bile basmadan orduya atılmış, ömrünü muharebe meydanlarında tüketiyordu.

Belki de bu çıldırmış dünyada hiç kimse akıl sağlığını koruma lüksüne sahip değildi. Normallik, ancak savaştan sonra tadını çıkarabilecekleri bir şatafattan ibaretti.

“… Piyadeye ancak doğrudan destek verebilecek düzeydeki büyücüler işinizi görecekse, birkaç tanesini toparlayabilirim.”

“Uygundur. Muazzam olur.”

Bırakın manevra savaşlarında dövüşebilmeyi, henüz büyücülük eğitimlerini bile tamamlamamış çömezlerdi. Piyadeye destek verebilirlerdi belki ama mevcut savaş durumu gaddarcadan da öte bir hal almıştı. Sadece kısıtlı savunma muharebelerinde kullanılabilirlerdi.

O kadar ham bir birlik olurlardı ki, kabul edilebilir zayiat oranının artırılması gerekirdi.

“Ama gerçekten çok tecrübesizler. Eğitimlerini bile bitirmediler. Eğitmenler bir işe yaramadıklarını söyledi. Doğrusu onları piyade yapmayı planlıyorduk ama sizin için sorun değilse alabilirsiniz.”

Normalde eğitim süresi altı aydı ancak onlar bunun sadece yarısını görebilmişlerdi. Yoğun eğitime ayak uyduramayıp büyücü seviyesine tam ulaşamamış piyadelerdi. Elbette eğitmenler tıkıştırabildikleri kadar bilgiyi kafalarına sokmuştu ama formüllerin ve büyücülere özel eğitimin sadece yüzeyini kazıyabilmişlerdi.

Yapılan değerlendirme, en fazla kurşun hedefi olmaya yarayacakları yönündeydi.

“Manga idamı tecrübeleri var mı?”

“Olması lazım…”

“O zaman sorun yok. Düşmanı öldürebildikleri sürece benim için bir mahzuru yoktur. Yolda, saha şartlarında onları yeniden eğitirim.”

Fakat Degurechaff istifini bile bozmamış, insan öldürme tecrübelerini sorgulamıştı.

Bu da onun gerçekten de Degurechaff denilen o eşsiz aykırılık olduğunun kanıtıydı.

İnsanları birer ürün olarak görüyor ve test edilip edilmediklerini soruyordu; işin nüansı buydu. İnsanlara karşı böylesine tamamen faydacı bir bakış açısı sonradan öğrenilebilir miydi ki?

Şüphesiz ordu, bireysel işlevlere dikkat eden bir organizasyondur. İkame edilebilirlik ve maliyet bilinci herkesin yakasına yapışan iki faktördür. Fakat bir insanı gerçekten sadece bu kriterlerle yargılayabilir miydiniz?

“… Pekala. Düzenlemeleri hemen yapacağım. Başka? Başka bir şey varsa şimdi söyleyebilirsiniz…”

“Teşekkür ederim fakat bundan önce Semender Muharebe Grubu’na verilecek piyade birliğinin durumunu teyit etmem gerekiyor sanırım. Nezaketiniz için minnettarım.”

Ve resmi bir teşekkür sözü aldı. Bir subayın sergilemesi gereken örnek duruşu yansıtan bir selam.

O masum yüzü ve dik sırtı, onu adeta gerçeküstü bir oyuncak bebeğe benzetiyordu.

Kimse…

Kimse bunun garip olduğunu düşünmüyor mu?

Bir subay, üstünün teftişten gözü dönmüş bir öfkeyle döndüğünü öğrendiğinde tek yapabileceği, fırtınanın kendisini vurmaması için dua etmektir.

O gün, İmparatorluk’un en tecrübeli ve en çok madalya kazanmış birliği olan 203. Hava Büyücü Taburu’nun subayları, Üsteğmen Serebryakov’dan korktukları tek üstlerinin kasırga gibi bir ruh halinde olduğuna dair korkunç haberi aldılar.

Hangi aptal barut fıçısının üzerinde ateşle oynamıştı? Tabur subayları bu feryatla, en ufak bir kıvılcım bile çakmamak adına teçhizatlarının eksiksiz ve mükemmel bir uyum içindeki kontrolünü ciddiyetle tamamlamaya koyuldular.

En kötüsüne hazırlıklı olduklarından, katil Yarbay von Degurechaff geçici karargâhlarına daldığında onu azarlayabileceği tek bir kusur bile bırakmamış olmanın rahatlığı içindeydiler; zihinlerinde haber uçuran Serebryakov’u yürekten alkışladılar.

Albay von Degurechaff normalde ifadesiz bir yüzle mekanik bir şekilde selam verirdi; dolayısıyla duygularını bu kadar açıkça dışa vuruyorsa vahim bir şeyler dönüyor demekti.

Degurechaff’ın gazabı…

Sezgileri güçlü olanlar eğitime kaçmıştı. Yakınlarda bulunmayı akılları almayan Üsteğmen Grantz ve bölüğü, uzun menzilli, alçak irtifa ve dağınık baskın tatbikatı fikrini ortaya atmıştı.

Kendilerini gizlemeyi ve mana sinyallerini azami düzeyde bastırmayı gerektiren yorucu bir uçuştu bu; normalde 203. Hava Büyücü Taburu mensupları bile böyle zorlu bir eğitimden çekinirdi ama o gün inanılmaz popüler olmuştu.

Kaçabilenler gerçekten şanslıydı.

Kaçamayan nöbetçi personel ve Yüzbaşı Weiss ise, bu tekinsiz havaya rağmen kaplanın inine girmekten başka çareye sahip değildi.

Üstüne hırsızlama bir bakış atan Weiss, içinde bulundukları duruma bütün kalbiyle yanıyordu. Ah, ah.

“İşe yaramazın tekiler! Ya hepsini derhal yeniden eğitime tabi tutmak ya da hepsini kurşuna dizmek istiyorum!”

Yarbay kurşuna dizme fantezileri kuruyor olmalıydı. Belki de farkında olmadan yüksek sesle birini vurmak istediğini söyledi ve eli belindeki tabancaya gitti.

Çantasına uzanan küçük bir kız çocuğu olsaydı şirin bir manzara oluştururdu ama o minik eli gayriihtiyari bir ateşli silaha uzandığında, bu sahnenin hissettirdiği tek şey dehşetti.

“Neler oldu efendim?”

Aslında sormak istemiyordu ama sormazsa işlerin daha da sarpa sarmasından korkuyordu. Bastığı yerin mayın tarlası olduğunu biliyordu yine de temkinli bir tavırla söze girdi; aklınca tek firari olan Grantz’ı Muharebe Grubu komutanının emir subayı olarak önerecekti.

“İtaatsizlik ve emre itaatsizlikte ısrar! İnanılır gibi değil!”

“… Ha? Birisi size karşı mı geldi, Albayım?”

Fakat kadının gazap dolu cevabı, zihnindeki diğer tüm düşünceleri bir anda silip süpürdü.

İtaatsizlik mi… Hem de emre itaatsizlik? Degurechaff nizamnameye o kadar körü körüne bağlıydı ki Weiss’ın buna inanması çok zordu. Ama öfkeden kıpkırmızı kesilmiş yüzüne bakılırsa, gerçekten vahim bir şeyler yaşanmıştı.

Albayın emre itaatsizliği kurşuna dizilmekle bir tutmaktan zerre çekinmediği düşünülürse, İmparatorluk Ordusu’nda ona karşı gelecek kadar aptal birinin varlığı Weiss’ı cidden hayrete düşürmüştü.

Doğrusu, arada kaynayıp kurşunlara hedef olmak tam bir baş belasıydı ama o ahmakları buraya çağırıp iki çift laf etmek istiyordu. Sahi, bu adamlar hâlâ nasıl hayattaydı ki?

Hiçbir şey anlamıyorum. Neler olduğunu anlatın lütfen. Şaşkınlık içinde Degurechaff’ın yanında gelen Serebryakov’a baktı.

“Piyade komutanları kendi bildikleri yöntemlerle hareket edeceklerini söylüyorlar.”

Serebryakov gergin bir ifadeyle cevap verdi. Degurechaff devam etmesini işaret edince, istemeye istemeye konuşmasını sürdürdü.

Olan biteni çekingen ama resmi bir edayla aktarmaya başladı.

Yeni piyade tabur komutanlarının albayı nasıl hafife aldıklarını…

Güya tecrübeli profesyoneller olduklarını öne sürerek albayın emirlerini saygıyla nasıl kulak ardı ettiklerini…

Kendi takdir yetkileriyle hareket etme hakkı istediklerini tek tek anlattı.

“Aklım hayalim almadı. Savaştayız diye kurallar birdenbire değişecek değil ya! Bunu bile kavrayamayan adamlar nasıl subay olabilmiş? Cephe gerisindeki subayların hepsi akıl sağlığını yitirmiş olmalı,” diye gürledi Degurechaff.

Hepsini gebertmek istiyorum. Bütün bedeninden bu düşünce fışkırıyordu. Serebryakov’un onun yanında nasıl irkilip sindiğini gören Weiss, olayı zihninde canlandırmakta hiç zorlanmadı. Serebryakov az kalsın küçük dili yutacakmış.

“Bunu yapan kim?”

“Hepsi! 332. Piyade Taburu’nun bütün subayları!”

Weiss odaya hızlıca bir göz attığında, nöbetçi personelin korkudan taş kesildiği açıkça görülüyordu.

Cephe gerisinde işe yarar subay kalmadığına dair dedikodular duymuştu. Ama bir aslanı kediyle karıştıracak kadar zır cahil olabilirler miydi gerçekten?

Bu ne saçmalıktı böyle?

Albayın bu beceriksizlerin icabına idam mangasıyla bakmak istemesine içten içe hak vermeye başlamıştı.

“O adamları kullanmak söz konusu bile olamaz, bu yüzden yerlerine yenilerini alacağım.”

“Bunu nasıl yapacaksınız?” Weiss sorusunu son derece dikkatli bir üslupla sordu, zaten aldığı cevap da onu olduğu yere çiviledi.

“Çok basit! Gidip Muhafız Tümeni’nin yeni Parşütçü Taburu’nu getireceğim!”

“… Ha?”

Ne? Muhafız Tümeni mi? Paraşütçü mü?

Neden bahsediyor bu kadın?

“İkinci Muhafız Tümeni yeniden yapılanma için bir süreliğine izinliydi, değil mi?”

“Iıı, evet Albayım, doğru,” diye yanıtlamak zorunda kaldı Weiss.

“Mükemmel.” Degurechaff gülümsedi. “Ren cephesinde İkinci Muhafız Tümeni arkamıza saklanmaktan başka bir şey yapamayacak kadar beceriksizdi. Gerçekte neyi koruyabildiklerini merak ediyorum doğrusu.”

“Iıı, evet Albayım, son derece haklısınız.” Weiss, Muhafız Tümenleri ile saray arasındaki ilişkiyi bildiğinden kendisini başını sallarken buldu.

“O kuvveti mantıklı bir şekilde değerlendireceğiz. Takas yapacağız. Bu aptallar bile süs niyetine savunma görevlerini yürütmeyi becerebilir herhalde.”

“Iıı, evet Albayım, aynen dediğiniz gibi,” dedi Weiss kararlı bir baş hareketiyle. İçinden ise albayın farkında olmadan boynundaki hesaplama mücevherine uzanan elini geri çekmesi için dua ediyordu.

“… Yani Genelkurmay’dan talepte mi bulunacaksınız?”

Lütfen, lütfen patlama.

Konuyu gergin bir şekilde açarken adeta Tanrı’ya yalvarıyordu. Kılıç ormanına ve kurşun yağmuruna atlasa kendini çok daha iyimser hissederdi.

En azından o senaryoda karşısındaki kişi Albay von Degurechaff olmazdı.

İşte tam o anda bir mucize gerçekleşti. En azından o gün orada bulunan 203. Hava Büyücü Taburu karargâh mensupları bunun bir mucize olduğunu düşündü.

“Endişelenmeye gerek yok. İkinci Muhafız Tümeni’ndeki tabur komutanı onayı verdi bile.”

Az önce albayın yüzünde cehennem zebanilerini bile arkasına bakmadan kaçıracak bir ifade vardı ama şimdi neşeyle ışıldıyordu. Yüzünde adeta melekleri andıran yüce bir tebessüm açmıştı.

“Nasıl oldu da ikna edebildiniz efendim?”

“Aman, çocuk oyuncağıydı. Onlar birer savaş delisi. O kadar susamışlardı ki tam 12’den vurdum.”

Düzeltiyorum: Hiç şüphe yok ki o, insanı baştan çıkaran bir şeytandı.

Ya da en hafif tabirle, dehşet verici biriydi. Harika bir büyücüydü. Harika bir komutandı.

Yüce Tanrım, albayı bize düşman etmediğin için sana şükürler olsun.

“Üstelik birliklerin teşkilatlanmasından sorumlu olan Albay von Lergen işini iyi bilen biridir. Bir sorun çıkacağını sanmıyorum.”

Weiss bu pazar kiliseye gitmeyi içinden aklına koydu.

Tanya ise adamın aklından geçenlerden habersiz, işlerin ne kadar pürüzsüz ilerlediğine bakıp neşeyle gülümsüyordu.

Nihayet işlerin nasıl seyredeceğine dair net bir fikri vardı artık. Ah. İnsanları net bir evet ya da hayır cevabı almaya zorlamanın meyvelerini topluyoruz işte, diye düşündü. Herkes evet demişti.

Anlaşılan başını eğip rica etmenin gerçekten bir hikmeti vardı. Artık o tehlikeli cephe hatlarında hayatta kalma şansı çok daha yüksek olacaktı.

Daha parlak bir gelecek için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Hayatta kalmayı başarırsam, en azından batıya kaçabilirim.

1 TEMMUZ BİRLEŞİK YIL 1926, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, BÜYÜK KONFERANS SALONU

Fevkalade garip bir manzaraydı. Yeni Muharebe Grubu’nun kuruluş töreni için toplanmıştık. Tören alanı, belki de Genelkurmay’ın hamilik ettiğinin bir nişanesi olarak Genelkurmay Başkanlığı binasındaki bir salondu.

Üst kademe bu iş yüzünden oldukça heyecanlı görünüyordu. Katılımcıların arasına üst düzey subaylar serpiştirilmişti.

Bunda bir sorun yoktu. Bu durum sadece birliğin kuruluşuna tanıklık edecek misafirlerimizin olduğu anlamına geliyordu. Muhafız Tümeni resmi törenlerle ilgili pek çok görevde yer aldığından bu konuda tecrübeliydik.

“… Hoş geldiniz tabur mensupları. Güvenimi boşa çıkarmayacaksınız.”

Ama o da neydi öyle? Komutan, salonu süzebilmek, hatta katılımcıların ilk sırasının üzerini görebilmek için özel olarak sipariş edilmiş bir kürsüye çıkmak zorunda kalmıştı.

O absürt, ifadesiz, oyuncak bebek benzeri mahluk, daha yeni savaş alanından dönmüş kanı deli akan büyücülere emirler yağdırıyordu.

Onlara gülümsüyor, onlar da tek bir detayı kaçırmamak için kadın kılığındaki bu varlığın her hareketini pürdikkat izliyordu; bu işte ciddi bir terslik vardı.

“Albayım! Komutanım!”

Tam bir odaklanmayla haykırışları, ona ne kadar güvendiklerini gözler önüne seriyordu; cehennemin dibine bile olsa arkasından giderlerdi.

İkinci Muhafız Tümeni’nin “seçkin” sayılan biz Paraşütçüleri bile haklarını teslim etmek zorundaydık. Yine de oradaydılar işte…

Evet, Ren’deki o cehennemde kendilerini kanıtlamış bu askerler…

bu küçücük çocuğa içtenlikle hürmet gösteriyorlardı.

“Benim muazzam taburum, ortalığı kasıp kavururken yanımdan ayrılmayan kardeşlerim. Saflarımıza katılan yeni arkadaşlarımızı selamlayalım.”

Kaşarlanmış bir subay gibi tebessüm eden bu figür, idrak sınırlarımızın çok ötesindeydi.

“Yeni askerler, en ön cepheye hoş geldiniz.”

Gülüşü bir eğitim çavuşunuki gibi vahşiydi.

Gerçekten de… Bir çocuğun yüzünde böyle bir gülümsemenin belirmesi mümkün olabilir miydi?

“Benim—bizim—savaş alanımıza hoş geldiniz. Sizi tüm kalbimizle davet ediyoruz.”

Elleri yumuşacıktı ve elinde bir oyuncak bebek tutsa çok daha doğal dururdu; fakat bunun yerine, insan suretindeki bu garip yaratık kollarını iki yana açmış hoş geldin nutku çekiyordu.

Hiç kimse.

Hazır bulunan üst düzey subayların hiçbiri bu mahluka itiraz edemiyordu. Mektuplaşmış gaziler, insan kılığındaki bu insanlık dışı varlığa itaat ediyordu.

Bizim savaş delisi tabur komutanımızın buna neden ayak uydurduğunu sorgulayacak değildik.

Buraya hazırlıklı gelmeliydik. O savaş kaçığı adamın onun büyüsüne kapıldığını anlamalıydık!

“Sizden beklediğim sadece iki şey var.”

Bunu sanki daha önce bir yerlerden duymuş gibiydik.

“Taburumun ayağına bağ olmayın. Ayak uydurun. Hepsi bu.”

Ve sonra albay gülümsedi. Ya da en azından, onun gülümsemekten anladığı şeyin bu olduğunu varsaydık.

“Gülümsemek özü itibarıyla düşmanca bir eylemdir,” diyen her kimse haklıydı.

Gülümsemek, hiç şüphesiz, dişlerini gösterme eylemiydi. Su götürmez bir tehditti.

2 TEMMUZ BİRLEŞİK YIL 1926, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, PERSONEL DAİRESİ BAŞKAN YARDIMCISI MAKAMI

Korgeneral von Zettour, odasında geç bir akşam yemeği yerken bir yandan da cepheden gelen raporları inceliyordu. Gergin ve aceleci adımlar görevini böldü.

Başını kaldırıp karşısında duran astını görünce bir anlığına şaşırdı.

Gelen, gelecek vadeden yetenek Albay von Lergen’di. Genelkurmay içindeki Personel Dairesi ile Harekât Dairesi onun için birbirine girmişti, Zettour’un kendisi de adama son derece değer veriyordu.

Lergen öfkeyle odasına daldığında, Zettour hafifçe kaşlarını çatarak sordu: “Hayırdır Albay, ne oldu?”

“General von Zettour! Gerçekten Albay von Degurechaff’ı bir Muharebe Grubu’nun başına mı geçiriyorsunuz?!”

Soru, Lergen ağzını açtığı an netlik kazandı. İyisiyle kötüsüyle, ordunun aklı başında subaylarından biriydi. Başka bir deyişle, Degurechaff’ın çizmeyi aşan eylemlerinden endişe duyan biriydi… Soruşturma sırasında Degurechaff’ın tutumunu savunmuştu fakat nihayetinde onun herkesi felakete sürükleyeceğini düşünüyordu; bu yüzden ona güvenmiyordu.

Endişeleri de son derece haklıydı. Hem Genelkurmay bünyesinde hem de dışında bilindiği üzere, ona çok değer veren Zettour bile başlangıçta Lergen ile aynı kaygıları taşımıştı.

Fakat artık onun için bu tür endişeler anlamsızdı. Kazanmak uğruna ne kadar acı olursa olsun her türlü hapı yutmaya hazırdı.

Bu bir savaştı. Yöntem seçme lüksleri yoktu. Zettour, yan etkileri ne kadar ızdırap verici olursa olsun, savaşı kazandıktan sonra istedikleri kadar pişman olabileceklerine karar vermişti.

“Benim asıl bilmek istediğim,” dedi Zettour, “bu haberi nereden aldığınız Albay von Lergen. Harekât Dairesi’ne ait bu bilgiye nasıl eriştiniz? Personel Dairesi bünyesinde bile gizli tutulması gerekiyordu.”

“Sayın Generalim, böyle söylediğim için bağışlayın ama Albay von Degurechaff çizgiyi çoktan aştı. Genelkurmay adına yaptığı araştırmalar için gerekli olduğu bahanesiyle, başkentte konuşlu İkinci Muhafız Tümeni’nden bir taburu kendi bünyesine kattığına dair az önce bir rapor aldım!” Öfkesinden ağzından tükürükler saçılıyordu.

Anlaşılan Muharebe Grubu’nun kurulacağı haberini, kendi departmanını ilgilendiren bir olay vasıtasıyla almıştı.

Zettour bir iç çekerek, her zamanki gibi yine ne kadar üstün bir subay diye düşündü.

“Ama bu Albay von Degurechaff’ın meseleleri ‘uygun’ şekilde halletme yöntemi olmalı.”

Orduda “uygun” kullanım, özünde mevcut olan her şeyden sonuna kadar yararlanmak anlamına geliyordu.

Kendisine “bir miktar” takdir yetkisi vereceklerini söyledikten hemen sonra bu olay gerçekleşmişti. Silahlara el koymadığı için şanslı olduklarını fark etti.

Bu durum neredeyse başkomutanlığın yetki alanına müdahale sınırındaydı fakat söz konusu kişi Degurechaff’tı. Muhakkak kendince hazırladığı bir gerekçesi vardı. Bu durumda herhangi bir sorun yoktu. Şikayet edecek hali de yoktu.

“Her halükarda, İkinci Muhafız Tümeni de Birinci Tümen gibi başkentin savunmasıyla görevli. Sarayla olan bağlantıları göz önüne alındığında asla sıcak çatışmaya sürülmezler ama üst düzey teçhizatlara sahipler. Elindekileri değerlendirme becerisini takdir etmek gerek belki de.”

“… İkinci Muhafız Tümeni’nin şu an pek bir şey yapmadığı doğru fakat yetkilerini açıkça kötüye kullanıyor.”

“Bu kadar yeter. Daha fazla konuşmasanız iyi edersiniz Albay.”

Başka bir şey duymak istemiyordu ve bunu gayet net bir şekilde dile getirdi.

“Sayın Generalim?!”

“Albay von Degurechaff alanında uzman bir saha subayıdır. Muhafız Tümenleri’nin askerleri de seçkindir… Sarayla bağlantılı kilit mensupların aksine. Sizce de bu mükemmel bir birleşim değil mi?”

“Ama—” Lergen itiraz etmeye yeltendi fakat Zettour ona bakarak derin bir iç çekti.

“Onların parmaklarını oynatmadan oturmalarına göz yumamayız.”

Cepheden gelen talepler durumun ne kadar vahim bir hal aldığını gösteriyordu. Degurechaff bu durumu düzeltmek için bir plan sunmuştu. Bu plan, İmparatorluk Ordusu’nun tercih ettiği verimli yöntemle, birden fazla askeri sınıftan oluşan bir Muharebe Grubu’nu esnek bir şekilde konuşlandırmaktı.

Bununla birlikte, Degurechaff’ın raporu muazzam olsa da bu gidişle masa başı bir teoriden ibaret kalacağı yadsınamazdı. Test edilmemiş bir doktrinin ne kadar arkasında durabilirdiniz ki?

“Uygulanabilirliğini muharebe meydanında bizzat doğrulamak ve cephedeki zorlukları hafifletmek adına bu birliği bir testte kullanmaktan kaçınmak zor, bunu yapmanın tek yolu da fikri ortaya atan kişiyi komutaya geçirmektir.”

Bunu anlıyorsunuz, değil mi? Zettour bakışlarıyla sordu, Lergen ise verecek cevap bulamadı. Bu bir gerçekti; aynı zamanda bu kadar üstün bir komutan olan büyücü subayların neredeyse hiç bulunmadığı genel kabul gören bir anlayıştı.

Hayır, aslında hiç yoktular bile denebilirdi.

Ve Genelkurmay’ın yangın söndürme takımı olan 203. Hava Büyücü Taburu’nu tam potansiyeliyle kullanabilecek tek kişi özünde Degurechaff’tı. Eğer o büyük komutanın kurduğu tabur yeni Muharebe Grubu’nun çekirdeğini oluşturacaksa, nihayetinde komutanın Degurechaff olması kaçınılmazdı.

“Durum böyle olunca, onu cepheye sürme vaktinin geldiğine karar verdim. Albay von Lergen, sizin kalibredeki bir kurmay subayın daha fazla açıklamaya ihtiyaç duyacağını sanmıyorum, siz ne dersiniz?”

“Nezaketiniz ve hakkımda buyurduğunuz lütufkar övgüler için şükranlarımı sunarım. Fakat madem böyle düşünüyorsunuz, o halde fikrimi arz etmeme izin verin: En azından Albay von Degurechaff ve Muharebe Grubu’nu Güney Kıtsı’na sevk etmelisiniz!”

“Orada daha fazla dayanamayız. General von Romel yaklaşık bir yıldır savaşıyor fakat kendimizi bir lojistik ve malzeme savaşının içine sürükletemeyiz.”

Güney Kıta Sefer Kuvvetleri, savaştaki kilitlenmeyi hafifçe sarsmak amacıyla sevk edilmişti.

Zettour onları istemeyerek de olsa gönderme kararı almıştı; bu siyasi amaçlar taşıyan bir adımdı. Sürekli taktiksel zaferler elde etmeyi başarıyorlardı… ancak beklendiği üzere, gelen raporlar düşmanın malzeme ve teçhizat üstünlüğü karşısında zorlandıklarını gösteriyordu.

Cumhuriyetçileri ciddi şekilde destekleyen Birleşik Krallık’ın yanı sıra, İmparatorluk’un aziz müttefiki Ildoa Krallığı’nın samimiyetten uzak tarafsız tutumu son derece şüphe uyandırıyordu.

Üstelik Birleşik Krallık Donanması ile deniz büyücülerinin ikmal filosuna düzenlediği sık baskınlar sebebiyle, zaten ince bir hatta yayılmış olan sefer kuvvetlerinin ikmal durumu acınası olmaktan çıkıp tam bir felakete sürüklenmişti.

General von Romel, manevra harbinde bir uzmandı; fakat kuvvetler arasındaki temel dengesizlik nedeniyle, taktik zaferlerle stratejik yetersizliğin önüne geçebileceğine dair pek bir umut yoktu.

Dikkat dağıtma yönündeki ilk hedeflerine çoktan ulaşmışlarken, bu noktada bölgeye daha fazla birlik sevk etme düşüncesi ancak şaşkınlıkla karşılanabilirdi.

“Fakat mühimmat ve teçhizat hususundaki açığı kapatabiliriz. Sizce de bu durum, tam da Degurechaff’ın yeteneklerini sergilemesi için biçilmiş kaftan değil mi? Birleşik Krallık’ın deniz büyücülerinin karşısına dikilemez mi?”

“Bir süreliğine bunu başarabileceğinden eminim fakat bu, okyanusta sadece bir damla kalır.”

Sevk edilen malzeme miktarları arasındaki uçurum muazzamdı. Zettour’un elinden gelen tek şey, ekşi bir surat ifadesiyle İmparatorluk Ordusu’nun düşürüldüğü bu acınası hale yanmaktı.

“Gelen çok sayıda raporda, malzeme ve teçhizatın doğrudan Birleşik Krallık Ordusu’na ve Cumhuriyet kalıntılarına—şey, Serbest Cumhuriyet mi diyorlardı?— kaynağı belirsiz bir yerden ikmal edildiği bildiriliyor.”

Tam da korktukları şey başlarına geliyordu.

İçinden, “Bu Degurechaff bir şeytan mı ne?!” diye haykırmak geçiyordu. Tıpkı hazırladığı raporda öngördüğü gibi, Birleşik Devletler üretimi muazzam miktarda askeri malzeme, kamuflaj kılıfı altında Birleşik Krallık aracılığıyla güney kıtasına akıyordu.

Üstelik bunlar doğrudan Birleşik Devletler’den gelmekteydi.

İşin daha da kötüsü, anlaşmaları kasten özel şirketler üzerinden yapıyor ve sevkiyatı tarafsız ülkelerin gemileriyle gerçekleştiriyorlardı. İmparatorluk bu gemileri batırmak istese bile, gemiler üçüncü bir ülkeye aitti. Ya da diğer ülkeye.

Gemileri batırmak yahut arama yapmak, Birleşik Devletler’i savaşa çekmek anlamına gelebilirdi. En azından Degurechaff’ın çok önceden sunduğu raporda iddia edilen şey buydu.

Birleşik Devletler yöneticilerinin tam da İmparatorluk Ordusu’nun böyle bir hamle yapmasını umduğuna dair tespiti, yüksek ihtimalle doğruydu.

“… Albay von Lergen. Şüpheli bir sızıntı sayesinde, malum bir ülkenin güney kıtasına doğrudan malzeme sevk ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz.”

“Nasıl?”

“Bu sızıntı kasten yapıldı.”

Kısacası, Birleşik Krallık veya Birleşik Devletler’den, İmparatorluk’un Birleşik Devletler gemilerine saldırmasını kışkırtmaya sapkın bir merak duyan birileri, lütfedip kendilerine tüyo vermişti.

Bir çatışmadan kaçınmanın tek yolu, tahliye limanını bombalamaktı.

Ancak güney kıtasında bunu gerçekleştirmek bile oldukça zordu. Yüksek irtifadan bir baskın düzenlenmesi gerekiyordu. Hedefi vurma olasılığının düşüklüğü göz önüne alındığında, bunu yapmanın tek yolu bölgeyi halı bombardımanına tutmaktı.

Oysa İmparatorluk hava filosu zaten batı ve doğu cephelerinde tamamen angaje durumdaydı.

Mevcut şartlar altında, gerekli sayıda bombardıman uçağını güney kıtasında toplamak imkânsızdı.

Aynı şekilde büyücü hususunda da elleri kolları bağlıydı. Ana hatlardan bütün bir birliği çekmek çok zordu.

Bu nedenle, şu an için yapabilecekleri hiçbir hamle yoktu.

“O ülkenin yardımlarına dair bir sızıntı mevcut. Görünen o ki, içeri akan ikmal miktarı yadsınamayacak kadar büyük. Ne yazık ki bunu durdurmanın hiçbir yolu yok elimizde.”

“Birleşik Devletler, güney kıtasına doğrudan mı ikmal sağlıyor? Birleşik Krallık kuvvetleriyle birlikte çalışan birlikleri olduğunu biliyorduk ancak… doğrudan bir muharebe sahasına destek vermek… Kongre’nin politikası tarafsız bir üçüncü taraf olmak değil miydi?”

“Başkan farklı bir duruş sergiliyor gibi görünüyor.”

Anlaşılan Birleşik Devletler’in beyefendileri ve hanımefendileri, ülkelerini tarafsız kabul ediyordu. Üstelik son derece baş ağrıtıcı bir şekilde, İmparatorluk ile normal ticari ilişkilerini sürdürmek bile istiyorlardı.

Bütün mesele bundan ibaret olsaydı… Zettour yüzünü buruşturdu.

Bütün mesele bundan ibaret olsaydı, şüphesiz arzulanan birer ticaret ortağı olurlardı. Ancak Birleşik Devletler Başkanı, seçmenlerinden farklı bir düşüncede gibi görünüyordu.

“… Ne yapacaksınız?”

“İmparatorluğumuz yüce olabilir fakat Federasyon ve Birleşik Krallık ile zaten başımız dertte. Yeni bir cephe açmaktan kaçınmak istiyorum.”

Nihayetinde, doğacak zararları hafifletmenin bir yolu yoksa işe bulaşmak çok maliyetli olacaktı. Birleşik Devletler’deki savaş yanlısı kliklerin kendilerini açıkça kışkırttığını düşünmekten başka bir şey gelmiyordu elinden. İmparatorluk’un kendi rızasıyla bu zehirli elmayı ısırmasına hiç gerek yoktu.

“Çaresizce düşmanımızın bu imkânlardan yararlanmasını izlemek elbette can sıkıcı.”

İşte bu yüzden doğuda kazanmak zorundaydılar. Bu başarıldığı takdirde, her yol müfaha olacaktı. Önemli olan tek şey, İmparatorluk’a fayda sağlayıp sağlamayacağıydı. Her şey buna göre değerlendirilmeliydi.

“Durum böyle, Albay. Kazanmak için doğuda sonuç almamız gerekiyor. Bu yüzden Degurechaff’ın doğu hatlarının altını üstüne getirmesini sağlayacağım.”

“… Anlaşıldı efendim.”

Büyük Savaş’ın ortalarında, genel savaş politikası konusunda İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı içinde ciddi bir anlaşmazlık baş gösterdi. Ren cephesindeki harekâtları genel olarak yöneten General von Zettour ve takipçileri batı kliğini oluşturuyordu.

Düşmanı pes edip ölene dek zamana yayarak kanatma stratejisini savunuyorlardı.

Öte yandan, ağırlıklı olarak doğu ordusuna mensup subaylardan oluşan doğu kliği ise doğu cephesine öncelik veriyordu. Kuşatma ve imha harekatıyla savaşı hızlıca bitirecek kesin sonuçlu bir stratejiyi savunuyorlardı.

Batı kliği, kesin sonuçlu bir muharebe fikrini son derece riskli bularak sert bir dille eleştirdi. Özellikle Yıpratma ve Baskılama Doktrini’ne bağlı olan Zettour, büyük ölçekli taarruzlardan kaçınmak istiyordu. Siper savaşı onlara ademi merkeziyetçi ilerleme ile kuşatma taktiklerinin meziyetini öğretmişti ancak düşmanın üstünlüğü elinde tuttuğu bir anda taarruza geçmeye son derece şüpheyle yaklaşıyordu.

Bu esnada doğu kliği ise stratejilerini, Federasyon’un sayısal üstünlüğe sahip olacağı varsayımı üzerine kurguluyordu. Bu varsayım altında, batı kliğinin önerdiği planın gerçek dışı kabul edilmesi gerekiyordu.

Bir sonraki hedefleri, iç hatlardaki hareket kabiliyetlerinden yararlanan bir cezbet ve imha et stratejisi oldu.

Bu, ilk Ren Muharebesi’nin sonunda kan kaybeden ve zayıflayan Cumhuriyet Ordusu’nu kuşatıp imha eden Zettour tarafından önerilen yöntemin bir uygulamasıydı. Doğu kliği, mobil unsurlara odaklandı ve büyüleyici bir kuşatma imkânı gördü.

Yıpratma ve Baskılama Doktrini bitmek bilmeyen ceset yığınları yaratırken, Kesin Sonuçlu Muharebe Doktrini her şeyi tek bir zaferle bitirerek kayıpları sınırlandıracaktı. Doğu kliği, Genelkurmay’daki ana akım kliğin pasifliğine başkaldırmak için bu mantığı kullandı. Sonunda teorilerini, ilk baskın taarruzunun ardından İmparatorluk hatlarını yaran Federasyon Ordusu’na karşı doğu cephesindeki bir harekâtta test edeceklerdi.

Trouncenberg’de 400.000 kişilik işgalci Federasyon kuvvetini sadece 150.000 kişiyle kuşatmayı başardılar. İmparatorluk’un 10.500 kişilik kaybına kıyasla Federasyon, 90.000’i esir olmak üzere 150.000 kayıp verdi.

Sayısal dezavantajlarını tamamen ortadan kaldıramamış ve düşmanın bazı kalıntılarının kaçmasına izin vermiş olsalar da bu muharebe, doğu kliğinin teorisi için sağlam bir emsal kabul edildi.

Bu başarının hemen ardından doğu kliği, kazanımlarını artırmanın ve savaşı erkenden sona erdirmenin planlarını yapmaya başladı. O sırada, kabinenin ve imparatorluk hanedanının ağır kayıp verme korkusuna karşı, savaşın bir an önce bitmesi ihtimalini destekleyen bir hareket ortaya çıktı.

Genelkurmay’daki ana akım grup olarak batı kliği onlara karşı çıkmaya çalışsa da doğu kliği Trouncenberg Muharebesi’ndeki başarısını vurguladı.

Her şeyden öte, doğu kliğinin başarıları, batı kliğinin Ren cephesinde bir dağ dolusu İmparatorluk askeri pahasına elde ettiği zaferden çok daha ikna ediciydi.

Böylece Genelkurmay tek bir plan sundu ve bunu uygulamaya koydu. Adı “Göl Kenarı Harekâtı” idi. Fikir, büyük bir taarruzla cephe hatlarını ileri taşımaktı. Birçok kesimden yüksek riskli ve yüksek getirili olduğu gerekçesiyle şiddetle eleştirildi ancak nihayetinde muhalefeti ezip geçerek planı kabul ettirdiler.

41 Nolu Emir olarak yayınlandı. Böylece İmparatorluk Ordusu’nun doğudaki büyük taarruzu 41 Nolu Harekât ya da gayriresmî adıyla Göl Kenarı Harekâtı olarak anılmaya başlandı.

İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’nın 41 Nolu Emri çok gizliydi; subayların bizzat kendileri tarafından ulaştırılmıştı.

Federasyon’daki savunma muharebeleri sonuna yaklaşıyordu. Federasyon’un ihtiyat birliklerini Trouncenberg’de zaten imha etmiştik. Durum değişkendi ancak Federasyon’un yedek kuvvetleri tükeniyordu ve ilk baskın taarruzunda elde ettiği avantajı neredeyse tamamen kaybetmişti.

Bu şartlar altında İmparatorluk Ordusu, hava ve arazi koşulları düzelir düzelmez inisiyatifi ele geçirmekle görevlendirildi. Amaç, Federasyon Ordusu’nun elinde tuttuğu kalan kuvvetleri tamamen imha etmek ve mümkün mertebe kritik sahra ordularını savaşamaz hale getirmekti.

Bunu başarmak için önce ana kuvvetlerini doğudaki ana harekâta sevk etti. Ardından, genişleyen hatlarını korumak amacıyla hareketli bir kolordu oluşturuldu. Genel plan, cephedeki düşmanları temizlemek, eski en ileri hat boyunca uzanan yolu ve ikmal üssünü ele geçirmekti.

Ancak en yüksek öncelik, kalan düşman kuvvetlerini ortadan kaldırmaktı.

Ve en altta şöyle bir not yer alıyordu:

“Birlikler, karşı taarruzumuz eli kulağında.”

8 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1926, FEDERASYON BAŞKENTİ MOSKOVA, YERALTINDAKİ BÜYÜK TOPLANTI ODASI

Salonda bulunan herkesin moralinin bozuk olduğu açıkça görülüyordu.

Tek yapmaları gereken ortaya yapıcı tek bir fikir atmaktı fakat hepsi Yoldaş Genel Sekreter Josef’in ne düşündüğünden başka hiçbir şeyi umursamayan işe yaramaz birer zavallıydı.

O gün de halkı, ülkesi ve partisi için durmaksızın çalışan Bay Loria, bu durumu son derece acınası bularak iç geçirdi. Loria’nın bir hayali vardı.

Ve bu hayali gerçekleştirmek adına hiçbir çabadan kaçınmayacaktı. Harcadığı emek o kadar büyüktü ki tüm Federasyon’daki en çalışkan teknokrat olmakla övünebilirdi. Zaten onu böyle genç ve dinç tutan da bu hırsıydı.

Daha doğrusu, tam da bir hayali olduğu için hayat yaşamaya değerdi. Ne istediğini bilmeyen tembel bir budala ile çalışma kampındakiler arasında ne fark vardı ki? Loria zihnini meşgul eden bu düşüncelerle şimdilik işinin başına döndü. “Raporu özetlemek gerekirse Yoldaş Genel Sekreter, İmparatorluk Ordusu doğu sınırı bölgesinde büyük bir kuvvet topluyor.

Tam da düşündüğünüz gibi, yakın zamanda bir karşı taarruz başlatacaklar gibi görünüyor.”

Rapor dinlemeye değmeyecek kadar uzundu. İçişleri Halk Komiserliği’nde sahadan gelen bir rapor üç satırı geçmiyorsa, verimsizlik suçlamasıyla yazarını doğrudan çalışma kampına gönderirdi.

Düşündükçe Federasyon’un ne kadar verimsiz bir yer olduğunu anlıyordu. Bürokrasi zaten her yere yayılmıştı ve ne yazık ki tek bir sistem dahi basit bir şekilde işlemiyordu.

Yoldaş Genel Sekreter’in neden bu kadar sinirli olduğunu çok iyi anlayabiliyordu. “Teşekkürler. Pekala yoldaşlar, durumumuz bu.

Ne düşünüyorsunuz?” Bu soru, zımnen bir çözüm planı talep ediyordu. Gerçekten de Yoldaş Genel Sekreter Josef’in sorularına cevap vermek tehlikeliydi.

Bir fikir beyan edip işler yolunda giderse, takdir toplayıp yetki kazanabilirdiniz.

Ancak fazla başarılı olursanız, onun konumunu tehdit eden biri olarak tasfiye edilebilirdiniz. Bu olmasa bile, parti içi çekişmelere çekilip mahvolma tehlikesi her zaman mevcuttu. Diğer taraftan, başarısız olursanız sonuçlarına tam orada, anında katlanmak zorunda kalırdınız. Bunu bildiklerinden, herkesin kararlı bir ifadeyle Yoldaş Genel Sekreter Josef’e dik dik bakıp tek kelime etmemesinin sebebi ortadaydı.

Yine de… Bu gidişle bu beceriksizler boyunlarını giyotine kendi elleriyle uzatmış sayılacaklardı.

Loria öfkeyle kalemini sıktı, onu doğrudan belgenin ortasına saplama dürtüsüne kapıldı.

Bu yapılan tamamen anlamsızdı.

Kaybedecek vakit yoktu ve şartlar ideal olmaktan çok uzaktı. Eninde sonunda hepinizi çalışma kampına göndereceğim, diye geçirdi içinden. Fakat önce ne yapacağına karar verdi. “Yoldaş Genel Sekreter, düşmanı içeri çekmeyi başardık. Şimdi geri çekilemeyecekleri bir durum yaratmamız gerektiğini düşünüyorum.”

“Peki bunu nasıl yapacaksın?” “Oltaya bir yem takıp ısırmalarını sağlayalım.

Sınır yakınındaki bölgeyi onlara bıraksak nasıl olur?”

Federasyon’un toprakları muazzamdı. Fakat altyapı gelişimi ne hikmetse oldukça geride kalmıştı.

Ülke için bu bir sorundu fakat aynı zamanda ilerleyen bir ordu için de elverişsiz şartlar yaratıyordu. Eğer Federasyon, İmparatorluk’u bir yıpratma savaşına çekebilirse avantaj kendilerine geçecekti. Mantık basitti; haritaya bakan bir çocuk bile bunu anlayabilirdi.

Federasyon’un derinlemesine savunma yapabileceği o devasa toprakları, en büyük müttefikiydi. Her birini yenmek için on kişinin gerektiği teni kadar güçlü on kişiyi hayal edin. Bu on kişi yüz kişiye bedel olsa bile, sadece yüz kişiyle onları yenmek zor olabilir.

Fakat teke karşı yüz kişiyle kesinlikle kazanabilirsiniz. Düşman dağılırsa, sayı üstünlüğüyle zafere ulaşırsınız. Bu sadece doğal bir sonuçtu.

Ne kadar güçlü olursa olsun, sayıca üstünlükle ezilip öldürülemeyecek hiçbir düşman yoktu. Seyrelmiş düşman kuvvetlerini içeri çekip üzerlerine çökmeleri yeterliydi. Veya onları beyhude bir yıpratma savaşına çekebilecekleri bir yer yaratmak gerekiyordu.

Örneğin, ele geçirilmesi siyasi açıdan büyük etki yaratacak, bir kez aldıklarında vazgeçemeyecekleri bir şehir. Hiçbir kaynağı olmamasının yanı sıra bir şehir, onları yıpratıcı bir şehir savaşına çekmek için biçilmiş kaftandı. Ön hatlara yakın en uygun yer Josefgrad’dı.

Federasyon Ordusu’na o şehri canları pahasına koruma emri vermek tam da yapacakları türden bir hamle olurdu. Ve İmparatorluk Ordusu şehri ele geçirirse, muhtemelen orayı asla bırakmazdı. Özellikle propagandamız orayı geri alacağımızı söyleyip dururken.

Federasyon, İmparatorluk’un hareketli ordusuna bir sahra muharebesinde meydan okusa ne olacağından bağımsız olarak, bir yıpratma savaşında Federasyon’un sayısal üstünlüğü etkisini gösterecekti. Bir başka deyişle, geri çekilmek Federasyon Ordusu için stratejik derinlik sağlamak anlamına geliyordu.

İmparatorluk Ordusu toprak kazanabilirdi fakat Federasyon Ordusu yeniden organize olmak için zaman kazanacaktı.

“Yoldaş Loria!

Ne dersen de, bu durum Federasyon’un onurunu tehlikeye atar!”

“Büyük komutanımız Yoldaş Genel Sekreter’in önderliğinde İmparatorluk’a toprak vermemizi gerçekten teklif edebiliyor musun?!” Fakat tepkiler, başını ağrıtmaktan başka bir işe yaramayan aptallardan geldi.

Baktığında, sadakatlerini nasıl sergilediklerini görebiliyordunuz.

Sadece körü körüne biat etmeyi bilen bu embesillerle tartışmaya girmek midesini bulandırıyordu. “Kapatın çenenizi. Yoldaş Genel Sekreter, devam edebilir miyim lütfen?”

Oturumun resmi liderine hitap ederken içinden, Çalışma kampına gönderilecekler listesinin en başına bu herifleri yazacağım, diye geçirdi. En azından Yoldaş Josef ona güveniyordu.

Kendi hoşuna gitmeyecek bir şey söylese bile bunun sadakatten kaynaklandığını bilirdi.

“… Devam et Loria.”

Diktatörler bu tür şeylere karşı hassas olmaya meyillidirler. Tabii Loria bunu yalnızca tecrübelerinden biliyordu ama yine de durum buydu.

Her neyse, salondaki en yüksek otorite figürü protesto edenlerin yatışması için elini salladı ve Loria’nın devam etmesine izin verdi.

“Teşekkür ederim.” Loria mesajı almıştı. Mübalağalı bir minnettarlık ifadesiyle ayağa kalktı ve duvardaki haritanın yanına yürüdü.

Bu, mevcut durumlarını gösteren bir haritaydı. Canını sıkan tek şey, o aptalların ısrar ettiği büyük taarruz yüzünden Federasyon kuvvetlerinin Trouncenberg’de yediği o ezici darbeydi.

Fakat görünen o ki İmparatorluk Ordusu da en az onlar kadar mankafalarla doluydu.

Anlık dürtülerle saldırma arzusu, genel olarak askerlerin kronik bir kusurudur. Loria kendi kendine için için kıkırdadı.

Düşman toprağını işgal etmenin doğasını anlayamamışlardı.

“Kestirmeden söylemek gerekirse, geri çekilirsek İmparatorluk Ordusu’nu bir yıpratma savaşına zorlayabiliriz. Dahası, ancak geri çekilerek onları stratejik öneme sahip birkaç noktada şehir muharebesine girmeye mecbur bırakabiliriz.”

Bölgedeki bazı fabrikaları ve ulaşım ağını göz önünde bulundurmak gerekiyordu elbette, ancak bir şehir savaşının yaratacağı o karmaşa şu an Federasyon için biçilmiş kaftandı.

Şehirlerdeki çatışmalar oldukça büyük bir ölçekte gerçekleşirdi.

İmparatorluk Ordusu’na kıyasla nitelik olarak geride kalan Federasyon Ordusu için bu durum son derece hayati bir anlam taşıyordu.

“Şahsi fikrimdir fakat rakiplerimizin kendilerini evlerinde hissettiği bir ringde dövüşmemiz için hiçbir sebep göremiyorum. Biz tam tersini istiyoruz. Sayısal üstünlüğümüzü ancak şehir savaşının o dar ve sıkışık alanlarında avantaja çevirebiliriz.”

Loria, yeni askere alınmış acemi birliklerin dişe dokunur bir mücadele vermesini istiyorsanız bir şehir savaşının en ideal ortam olduğuna garanti verirdi. Daha doğrusu, İmparatorluk’a karşı fiili bir savaş yürütmek için başka hiçbir fikri yoktu denebilirdi.

Ön hatlarda hem İmparatorluk hem de Federasyon kayıplarını rapor eden bazı siyasi komiserleri vardı.

Oranlar asla bire beşten daha iyi olmuyordu.

Ancak Federasyon Ordusu’nun ölçeği muazzamdı. İş bir şehirde göğüs göğüse dövüşmeye geldiğinde; örgütlü çatışma ve hareketli muharebeler, yani İmparatorluk Ordusu’nun uzmanlaştığı o disiplinli eylemler çok kısıtlı bir işe yarayacaktı.

Loria, adeta bir matematikçinin katı gözleriyle zaferleri için hesaplamalar yaptı.

“Kayıp/kazanç oranlarımızı biraz olsun dengeleyebilirsek, teslim olan taraf İmparatorluk olacaktır.”

Kayıplarını zerre kadar azaltabilirlerse, yalın matematik Federasyon’a ezici bir üstünlük sağlayacaktı. Rakiplerinin zayiatını da bir miktar artırabilirlerdi.

Loria bu noktada bıyık altından sırıttı.

Ah, askerler ne kadar da çekilmez yaratıklardı. Onura, görünüşe ve gurura takılıp kalıyorlardı; bu kadarı fazlaydı.

“Ancak kazanmaya devam ettikleri sürece, o toprağın önemi kendi kendine artacaktır.”

Pirus büyük bir liderdi çünkü kazandığı zaferin acı bir yıkım getireceğini idrak etmiş ve geri çekilmeyi başarmıştı. Genç generallerin çoğu ise başarıdan körleşip daha fazla sonuç elde etmek uğruna hatları genişletirdi.

Doğal olarak İmparatorluk Ordusu da kazanımlarını artırmak için Federasyon topraklarını işgal edecekti. Fakat bunu yapmak için şehirler üzerinde muharebelere girmeye zorlanacaklardı.

“Bir kez bu gerçekleştiğinde, isteseler bile geri çekilemeyecekler.”

Ardından savunmalarını sıkılaştırmak için birliklerini takviye etmeleri gerekecekti. Evet, kelimenin tam anlamıyla felç olacaklardı. Kuşatma taktiklerinde usta olan o hareketli birlikler, sabit bir mevziyi korumak için giderek daha fazla insan gücü ayırmak zorunda kalacaklardı.

“Bize de sadece üzerlerine çöküp kaybettiğimiz toprakları geri almak kalacak.”

Federasyon Ordusu onları kuşatmak için sadece sayısal üstünlüğünü kullanacaktı.

Hatta belki de İmparatorluk’taki kamuoyunu kışkırtmak için üçüncü bir ülke aracılığıyla içeri ajanlar sokmak iyi olabilirdi.

O zaman gerçekten çekilmeleri imkânsız hale gelirdi.

“Elbette sonuna kadar direnebilmemiz için İçişleri, şehirde savaşan çeşitli birliklerin arkasına engelleme birlikleri konuşlandırmayı planlıyor.”

Onları içeri çekebilmek için canlı yeme de ihtiyaçları vardı. Federasyon karşıtı söylemlerde bulunanları, etnik milliyetçileri ve gericileri alıp İmparatorluk Ordusu karşısında un ufak edecekti. Loria bunları gayet doğal bir şeymiş gibi anlatıyordu ama içinden, sessizce titreyen parti yöneticilerine ve onların aptallığına acımadan edemiyordu.

Etrafına baktığında aralarında dehşete düşmüş birkaç yüz gördü.

Siz sahte ahlaklılar, sadece erdemliymiş gibi davranıyorsunuz. Burada iyi bir insanın bulunması mümkün bile değil, diye alay etmek geçti içinden.

“Askere gönüllü olmaya zorlayacağımız sivil bir insan duvarı ve toplama kamplarındaki ayak takımı sayesinde İmparatorluk güçlerini ezebileceğimizden eminim.”

Rejime sadık olan askerleri muhafaza ederken, tehlikeli olabilecek unsurlardan da aynı anda kurtulacaklardı.

“Hayır, başka bir deyişle ifade edecek olursak; tüm Federasyon halkı işgalcilere karşı kahramanca direnecek.”

Ve bu bir tasfiye değil, vatan uğruna verilen bir fedakarlık olacaktı. Tasfiyeyi gerçekleştiren rejimden biri değil, İmparatorluk Ordusu olacaktı. Partinin ellerini kirletmesine hiç gerek yoktu.

Loria kendi zekasına kendisi bile şaşırdı.

İnsanlar umutları ve hayalleri tarafından motive edildiklerinde, inanılmaz bir güç ve bolca yaratıcılık sergiliyorlardı.

“Yoldaş Genel Sekreter’in önderliğinde tüm Federasyon sivilleri partizan olarak ayağa kalkacak. Sizce de bu harika olmaz mıydı?”

“… Anlıyorum. Evet, bu etkili bir teklif olabilir.”

En azından herkes bu kadarlarını anlayabiliyordu. Haklı ya da haksız olmasıyla, işin etik boyutuyla kimse ilgilenmiyordu.

Böylece fikir çok kolay bir şekilde kabul gördü.

“Teşekkür ederim.”

“Pekala, bu işin sorumluluğunu sana veriyorum Yoldaş Loria. Ancak başarısızlığın kabul edilemez olduğunu biliyorsun, değil mi?”

“Elbette. Lütfen her şeyi bana bırakın.”

Başarısızlık kabul edilemezdi—bu uyarıya sert bir bakış eşlik ediyordu. Loria’nın omurgasından aşağı soğuk bir ürperti indi ama gözlerini kaçırmadı. Kararlı bir ifadeyle bakmaya devam etti.

Onun için bu, hayalini gerçekleştirmenin bir parçasıydı.

“… Yoldaş Genel Sekreter, karşılığında bunu istemekten çekiniyorum fakat bir husus var.”

“İhtiyacın olan mühimmat veya teçhizat varsa onaylarım. Nedir?”

“Moskova’yı bombalayan suçluyla ilgili. Bizzat onun cezasını ben kesmek istiyorum.”

O… o peri. Onu istiyorum.

Ne pahasına olursa olsun—her şeyi yaparım.

Onu kendime almalıyım.

“Bu hususta çok dikkatli hareket etmeliyiz—evet, son derece dikkatli. Sana bunun sözünü veremem Yoldaş Loria.”

Loria, bu nefret dolu meseleyi herkesin içinde, bilhassa Genel Sekreter’in huzurunda açmıştı. Bu tek başına kaplanın kuyruğuna basmak demekti. Nitekim Genel Sekreter’in kalem tutan eli öfke ve aşağılanmadan gözle görülür şekilde titriyordu.

“Yoldaş Genel Sekreter. O halde en azından o küçük kızı bana verin.”

Yaptığının cahilce bir cesaret olduğunu biliyordu.

Ama yine de. Bir erkeğin harekete geçmesi gereken anlar vardı.

“… Yoldaş Loria, o kız senin tarzın mı?”

“Kesinlikle! Şey… ifade etmek için pek doğru bir yol sayılmaz ama…”

Her şeyi feda etmek anlamına gelse bile yapması gereken şeyler vardı.

Hayatta sadece sesini yükseltmen gereken anlar vardır.

“Ne?”

“O benim idealim denebilir. Altımda nefessiz kalmasını öyle çok—öyle çok istiyorum ki.”

Katıksız bir kararlılık. Loria’nın elinden sadece yalvarmak geliyordu.

Tek yapabileceği umut etmek miydi? Hayır, harekete geçti. Umutlarına izin verilecek miydi? Bu yalnızca Tanrı’nın bildiği bir şeydi.

Fakat Loria kararını vermişti. Çoktan belirlemişti zihninde. Ona bir aptal deyip gülmek istiyorlarsa, bırakın gülsünlerdi.

“… Pekala. Endişeni giderecekse, izin veriyorum.”

“Bana güvenebilirsiniz. Bu harekâtı başarıya ulaştırmak için önümüzdeki her engeli ve düşmanı ortadan kaldıracağım. Bunun garantisini veriyorum.”

Ve böylece Loria, hayalini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu kanatları elde etmişti. Toplantı biter bitmez arabasına atladı ve işinin başına dönmek için yeniden inşa edilmekte olan karargâha doğru hızla yola çıktı.

“Genel Sekreter bana izin verdi. Şimdi—şimdi sadece onu yakalamam gerek.”

Durum, hayalini gerçek bir olasılığa dönüştürecek şekilde istikrarlı bir şekilde gelişiyordu. Bu tatmin duygusu ona yaşını unutturdu. Başı dönüyordu.

Bir çocuğun o katıksız heyecanını çoktan kaybettiğine inanıyordu, bu yüzden gerçekten şaşırmıştı.

“İmparatorluk Ordusu tam da kurduğum tuzağa doğru yürüyor. İşler yolunda giderse, o Semender Muharebe Grubu mu her ne karıncalarsa onları topraklarımızın derinliklerine çekebileceğimden eminim.”

Ancak aynı zamanda olgun bir yetişkinin sakınımına da sahipti. Katıksız duyguları vardı fakat sabretmeyi de öğrenmişti—ki bu, yolun sonundaki eğlenceyi iple çekmediği anlamına gelmiyordu…

“Sanırım elimizden gelen en iyi mücadeleyi vermek için bir sebebimiz daha oldu. Ordunun morali ne durumda acaba…”

Loria hiçbir çabayı esirgemeye niyetli değildi, bu yüzden sormak için sorumlu subayları çağırdı. Ona göre insanlar kaderi beklemekten başka çareleri kalmayana dek ellerinden geleni yapmalıydı. Bu yüzden pişmanlıklardan kaçınmak adına mümkün olan her şeyi yapacaktı.

“Muhtemelen pek yüksek değil. Firarların arttığına dair raporlar alıyoruz.”

“Hmm, sanırım başlangıçta planlanandan daha fazla engelleme birliği göndermeliyiz. Üyeleri İçişleri bünyesinden seçin. Onları en kısa sürede sevk edin.”

Doğal olarak, yapabileceği her hamleyi yapacaktı.

Hayallerinin peşinden koşan biri olarak, ideali uğruna elindeki her şeyi feda etmeye hazırdı. Adanmışlığı öyle büyüktü ki gerekirse tüm dünyayı karşısına almaya kararlıydı.

“Anlaşıldı.”

“Ayrıca toplama kamplarındaki koşulları iyileştirin.”

Yine de gayet iyi anladığı bir şey vardı.

Umutların ve hayallerin önemini biliyordu. Onlar olmadan insanlar insan gibi yaşayamazdı.

“Ama bu…”

“Onları oraya on yıllığına tıkmak yerine bir ay boyunca iyi ağırlamalı, ardından da İmparatorluk Ordusu’nun önüne sürmeliyiz. Ulusal kaynaklarımız kayda değer bir amaç doğrultusunda kullanılmalı.”

Bunu bile anlamıyor musun? Yine de Loria, endişelenen bu astına karşı müsamahakârdı.

O, umut ve hayaller vaaz eden bir misyonerdi. İnsanların mutluluğa ihtiyacı vardı. Bu da kendisi dâhil herkesin mutlu olması gerektiği anlamına geliyordu.

“Yani mahkûmlar bile verimli kullanılmalı. Anladıysan hemen hallet.”

“B-bağışlayın efendim. Derhal ilgileniyorum.”

“Gerekirse bazı kamp muhafızlarını cezalandırın… İlerleme çok yavaş olursa senin de icabına bakılır.”

Herkesin çok çalışması gerekiyordu. İnsanların hayallerinin peşinden gitme fırsatına değer verdiğini biliyordu. Hayalleri hayatta kalmaksa, bunun uğruna seve seve çalışırlardı.

“Emredersiniz efendim.”

“Bak, tek yapman gereken yapılması gerekeni yapmak. Bunu sakın unutma.”

Hadi bakalım askerler. İçindeki çatışmayı güçbela bastırarak, lütfen elinizi çabuk tutun ve bunu başarabileceğinizi bana gösterin, diye geçirdi içinden.

“Pekala. Çıkabilirsin.”

Çabuk olun da o periyi bana getirin.

18 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1926, DOĞU CEPHESİ

Herkese iyi günler.

Temiz havayı ve güzel bir gece gökyüzünü sever misiniz? Hafif, tatlı bir esintinin ortasında toprağa uzanıp sonsuzluğa süzülen bulutları izlemek istemez miydiniz?

Şehirler aşırı makineleşmiş ve standartlaşma yüzünden katılaşmış durumda; hiçbir kişiliği yok. Dışarıdaki dünyaya bir adım atalım. Aslında dönmemiz gereken o zengin doğayı fazlasıyla bulacağımıza eminim.

Makinelere olan bağımlılığımız ve arabalara aşırı bel bağlamamız, toprakta yürümeyi biraz delice bulmanıza yol açabilir.

Ama lütfen hatırlayın: Atalarımız yürüdü. Biz de yürüyoruz. Öyleyse neden büyüklerimizden ders çıkarıp dışarıda ufak bir yürüyüşe çıkmıyoruz?

Ah, bağışlayın. Giriş konuşmam biraz fazla uzadı. Ne kadar utanç verici.

Ben Genelkurmay Başkanlığı Semender Muharebe Grubu Komutanı Yarbay Tanya von Degurechaff.

Şu anki görevim silahlı yürüyüş yapmak.

Tek yapmam gereken çamurlu toprak boyunca motosiklet veya zırhlı araçla durmaksızın ilerlemek.

Asıl görevimiz İmparatorluk Doğu Ordu Grubu’nun Kuzey Kümesi’nin kanadını desteklemek. Yeni kurulan Semender Muharebe Grubu’nun kanat devriyesi görevi de diyebilirsiniz.

Şey, doğudaki dostlarımızın Trouncenberg’de işgalci düşmanın ihtiyat birliklerini bozguna uğrattığını duydum. Genelkurmay şu saatten sonra tekrar ortaya çıkacaklarını sanmıyor, bu yüzden rahatlayıp keyfimize bakalım.

Evet, rahatlama zamanı. Olaylara fazla müdahil olmak istemiyorum. Tam olarak söylemek gerekirse, bu bir kapı çalıp kaçma oyunu gibi olmalı… böylece ne zaman istersek topuklayabiliriz.

(Youjo Senki Cilt 4: Dabit Deus His Quoque Finem, son)

YOUJO SENKI Cilt 4 – Ekler: Yorumlar

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla