YOUJO SENKI Cilt 4 – Bölüm 2 / Bir Dostluk Ziyareti

Bir Dostluk Ziyareti

YOUJO SENKI Cilt 4 – Bölüm 2 / Bir Dostluk Ziyareti

15 MART, BİRLEŞİK YIL 1926, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, 1 NUMARALI TOPLANTI SALONU

İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’ndaki 1 Numaralı Toplantı Salonu, subayların gürültüsü ve panik içindeki bağrışmalarıyla dolup taşıyordu; sanki tayfuna yakalanmış bir yelkenlinin güvertesinden farksızdı.

Doğu sınırında Russy Federasyon Ordusu ile tam teşekküllü bir askeri çatışmanın başladığına dair meşum haber nihayet ulaşmıştı.

Bu kriz haberi üzerine Genelkurmay personeli, yaklaşan fırtınayı sezen tecrübeli denizciler gibi derhal teyakkuza geçti; alınabilecek hiçbir tedbir ihmal edilmedi.

Zaten daha önce Ren Cephesi’nde François Cumhuriyet Ordusu’nun baskınına uğrayarak devasa bir hataya imza atmışlardı. Kriz kapıya dayanana kadar elini kolunu bağlayıp oturmanın affedilmeyeceği gerçeği, önceki fiyaskoya karışan herkesin tasfiye edilmesiyle hem ordu içinde hem de kamuoyunda net bir şekilde kanıtlanmıştı.

Genelkurmay’ın yeni bir hataya tahammülü yoktu. Bu sözler, kurmayların kararlılığını ve haleflerinin düştüğü hatayı kesin bir dille reddettiklerini gösteren bir parola gibi yankılanıyordu.

Nitekim gösterdikleri bu kararlılıkta, zafer sarhoşluğunun getirdiği o ihmalkârlıktan eser yoktu. İzinli personeli bile kapsayan genel bir seferberlik ilan ederek durumu kontrol altına almak adına ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

Bu çabaları, doğu savunmasındaki öncü birliklerin disiplinli mücadelesiyle karşılığını buldu.

Doğu Ordu Grubu Karargâhı ile Genelkurmay Başkanlığı arasındaki sıkı iş birliği ve koordinasyon mükemmel sonuçlar verdi.

Akıcı bir harekat yürütülüyor, Lojistik Dairesi Başkanı Korgeneral von Zettour ve komutasındaki subaylar ikmal hatlarını kesintisiz açık tutuyordu. Cepheye mühimmat sevkiyatı söz konusu olduğunda, iç hatlar stratejisi şaşırtıcı bir başarıyla tam da planlandığı gibi işliyordu; genel olarak duruma gecikmeksizin müdahale etmeyi başarmışlardı.

Yine de…

Muharebe meydanının puslu havası arasından süzülüp gelen bilgiler net değildi ve tablonun tamamını kavramak fani zihinleri son derece zorluyordu.

Her karakoldan acil durum çağrıları geliyor, bölge ordularından anlık raporlar akıyordu. Tüm bu keşmekeşin ortasında, her taraftan birbiriyle çelişen sorgular yağıyordu. Doğal olarak, ellerinden gelenin en iyisini yapsalar dahi Genelkurmay’ın veri işleme kapasitesinin bir sınırı vardı. Disiplini ne kadar sıkı tutarlarsa tutsunlar, insani gücün de bir limiti olmalıydı.

Akın akın gelen durum raporları, tatbikatlar için öngörülen sınırları aşarak beklentileri altüst etti.

Her ihtimale karşı ihtiyaç duyulacağından üç kat fazla analist görevlendirmişlerdi ancak iş yükü tahminlerin o kadar üzerindeydi ki veri akışı doygunluk noktasına ulaşmıştı.

Fakat İmparatorluk’un seçkin kurmay subaylarının asıl gücü, beklenmedik durumlarla başa çıkabilme yeteneklerinde yatıyordu. Kurmay eğitiminin nirengi noktası sayılan pratik zekalarını sergileyerek, veri işleme kapasitelerinin tıkandığını anladıkları an önemsiz tüm bilgileri bir kenara ittiler.

İmparatorluk Ordusu’nun komuta kademesi, acımasız bir netlikle “öncelik her şeydir” ilkeli gerçekçi tavrını takındı.

Böylece daha az önem taşıyan raporlar ve talepler acımasızca bir kenara itildi ve tüm kurmay heyeti işleri en yüksek öncelikten başlayarak ele almaya başladı.

İşe, hazırda bekleyen Büyük Ordu’yu doğuya sevk etmekle başladılar. Hızın savaşın kaderini belirleyeceğini bildiklerinden, kuvvetlerin hızla intikali için ellerindeki tüm imkanları seferber ettiler.

Lojistik Dairesi ve Demiryolları Dairesi, tren saatlerini koordine etmek için uykusuz ve dinlenmeksizin çalıştı; hazır olan birlikleri çoktan yola çıkarmışlardı bile.

Aynı zamanda ikmalden sorumlu lojistik subayları, az buz bir iş olmayan sevkiyat takvimini anlık olarak güncellerken bir yandan da talihlerine lanet okuyorlardı. Son dakika harekat planı karşısında Demiryolları personeli neredeyse bitap düşüp yığılacak raddeye gelse de işi başarmayı bildi.

Ordu içinde her zaman iç hatlar stratejisinin kalbinin—yani askeri teçhizat ve birliklerin süratle intikalinin—Demiryolları Dairesi’ne bağlı olduğu söylenirdi; gösterilen bu üstün gayret de bunun kanıtıydı. Bunun da ötesinde, Lojistik Dairesi koordinesindeki ikmal ağı düzenlemelerinin bir parçası olarak ikmal merkezleri kurulmuş, kurmay subayları durumu yerinde incelemeye götürecek uçuşlar planlandığı şekilde organize edilmişti.

Ancak savaş alanında her zaman olduğu gibi, her şey beklendiği gibi gitmiyordu. Can sıkıcı bir şekilde, gelen raporlara bakılırsa durum gerçekten de kaotik görünüyordu.

Neresinden bakılsa bir kumar masası kurulmuştu.

Hamleleri iyi mi yoksa kötü mü sonuç verecekti? Bu neredeyse bir bahis tutuşmaya benziordu. Etrafta gözleri kan çanağına dönmüş, koşturan subaylar görebilirdiniz.

Ve bu anaforun tam merkezinde Genelkurmay Başkanlığı duruyordu…

“Lafı uzatmayalım. Pekala beyler, 203. Hava Büyücü Tabur Komutanı Binbaşı Tanya von Degurechaff’ın ilettiği öneriyi değerlendirmek istiyorum.” Herkesten daha yoğun olması gereken Korgeneral von Zettour toplantıya başkanlık ediyordu. Tanya’nın Federasyon başkentine düzenlemeyi teklif ettiği baskın planını görüşmek üzere toplanmışlardı.

Doğrudan Genelkurmay’a bağlı bir birlik için bile, sıradan bir taburdan gelen talebin bu derece yüksek öncelikle müzakere edilmesi sıra dışı bir durumdu.

“Albay von Lergen, sizi dinliyoruz.”

Bir tabur, bölge ordularını baypas ederek doğrudan Genelkurmay’dan talimat istemişti. Bir ordunun hiyerarşik yapısı düşünüldüğünde, bu normalde hiç hoş karşılanmayacak bir durumdu.

Fakat sadece buna izin vermekle kalmamışlar, her saniyesi kıymetli olan Genelkurmay subayları baş başa verip bu talebi ciddiyetle tartışmaya koyulmuşlardı. Gerçekten inanılmaz bir şey olurdu… Eğer 203. Hava Büyücü Taburu’nu Federasyon’un başkentine saldırtmak için gönderirlerse.

“Efendim, eğer başarı şansı varsa, denemesine izin vermeye değer kanaatindeyim.”

Doğrudan başkenti hedef alan bir plandı bu.

Asıl hayret verici olan Binbaşı von Degurechaff’ın düşünce yapısıydı. Fikri kendisine iletildiğinde Lergen’in dürüstçe yaptığı değerlendirme tam olarak buydu.

Doğu cephesine intikal edip oyalama muharebesi yapması emredildiğinde, başkente baskın düzenleyip düşmanın artçısını sarsmayı teklif ederek mi karşılık veriyordu? Şüphesiz, Federasyon’un dikkatini kendi cephe gerilerine çekebilirlerse stratejik açıdan son derece etkili olurdu, fakat… Sıradan bir insanın onun mantık yürütme şeklini kavraması biraz zordu.

Hayır, diye düzeltti kendini, onun etkisine kapılmış olmalıyım.

Başka biri tek bir taburla Federasyon’un başkentine saldıracağını söyleseydi, kimse bu küstahça böbürlenmeyi tartışma gereği bile duymazdı.

“Açık konuşmak gerekirse ve riski bir anlığına göz ardı edersek, getirisi muazzam olacaktır. Üstelik başarı şansı da hiç de azımsanacak gibi değil.”

Ancak Genelkurmay, onu bu cüretinden dolayı azarlamak şöyle dursun, talebi derhal değerlendirmeye almıştı—yani her daireden başı başından aşkın uzmanlar vakit ayırmak zorunda kalmıştı.

Kimse inanmasa bile Lergen bunun başarılabileceğine inanıyordu.

“… Doğrudan başkente saldırı. Düşmanın dikkatini dağıtmak için biçilmiş kaftan.”

Ana cephe hatları oyalama muharebesi veriyor ve 203. Hava Büyücü Taburu’nun onları desteklemesi gerekiyordu ama görünen o ki komutanları işleri yine bildiği gibi yürütüyordu; Lergen içten içe sövse de bu hamleye izin vermeleri gerektiği yönünde görüş bildirdi.

“Raporunda, siyasi faktörleri göz önünde bulundurarak izin talep ettiğini belirtiyor.”

Aklından ne geçtiğini kestirmek imkansızdı. Lergen’in yorgun zihninde bir büyücü subayın sureti belirdi. Bütün büyücü subayları anlamak bu kadar zor değildi elbette.

Bu kesinlikle Binbaşı von Degurechaff’ın fikriydi.

Söz konusu olan o binbaşıydı. Baskı altındaki bir komutanın, fikrin reddedilmesi amacıyla dolambaçlı yollara başvurup üstlerine sığındığı o alışılagelmiş durumlardan biri olmadığı kesindi.

Muhtemelen bu izni, istemeksiz davranan astlarını düşünerek talep ediyordu. Belki de siyasi dengeleri gözetme arzusu söz konusuydu. Her yönden tedbirini takdire şayan bir şekilde almıştı.

Siyasi krizleri daha patlak vermeden önleme konusundaki yeteneğini, İngiliz Milletler Topluluğu denizaltısının batırılması olayında zaten kanıtlamıştı.

“İşe yarama ihtimali var. Üstelik mükemmel bir dikkat dağıtma hamlesi olur, bu yüzden bence yapmasına izin vermeliyiz.”

Siyasi yansımaları bir kenara bırakılırsa, başkente yapılacak bir saldırı kusursuz bir şaşırtma harekâtı olacaktı. Federasyon’u, gücünün bir kısmını çekip şehri korumaya sevk etmek zorunda bırakacaktı. Hatta cephe hattından birlik kaydırmalarını bile sağlayabilirdi.

“Bu, söylemesi yapmasından kolay olan durumlara klasik bir örnek değil mi? Albay von Lergen, başkenti doğrudan vurmak hiç de kolay bir iş değildir. Kulağa ne kadar tesirli gelirse gelsin, bunu fiilen başarmak muhakkak dağ gibi zorlukları beraberinde getirecektir.”

“Dakterlik başkentine, Ren Cephesi’ndeki Cumhuriyet Ordusu Karargâhı’na ve güney hatlarındaki düşman karargâhına başarıyla saldırdılar. Bu teklifin, başarılardan başını kaldıramayan bir uzmandan geldiği düşünülürse, bunu başarma ihtimallerinin son derece yüksek olduğunu düşünmüyor musunuz?” Degurechaff ve 203. Hava Büyücü Taburu, doğrudan komuta kademesini hedef alan imha taktiklerinde muazzam bir sicile sahipti. “Üstelik—diyelim ki—saldırı başarısız oldu, düşman yine de durumla ilgilenmek için birlik sevk etmek zorunda kalacak. Bu durumda, eğer düşman kuvvetlerinin bir kısmını üzerlerine çekebilirlerse, Federasyon Ordusu’nun doğudaki ana hatlarımız üzerindeki baskısının bir nebze hafiflemesini bekleyebiliriz.”

Fakat aynı anda Lergen’in zihninde Degurechaff’ın camı andıran o soğuk gözleri belirdi. Boşluğa dikilen o insanlık dışı bakışları hatırlamak bile, sıradan beklentilerin bu durum için fazla dar kaldığını anlamasına yetiyordu.

Sadece dış görünüşüne bakarak, onun sevimli küçük bir kız çocuğu olduğunu sanabilirdiniz. Ancak gözleri Lergen’e insanı değil, daha çok katil bir oyuncak bebeği çağrıştırıyordu.

“… Albay, ciddi misiniz?”

“Korgeneral von Zettour, lütfen bir düşünün. Degurechaff’tan bahsediyoruz.” Zettour’un şüphesine meydan okuyan bir tavırla karşılık verdi. Normalde bu davranış inanılmaz bir nezaketsizlik olurdu—ama mevzubahis Degurechaff’tı.

Rivayete göre Ren Cephesi’nde kahkahalar atarak dans etmişti. Cumhuriyet’in hava savunmasını yarıp ordu karargâhlarını imha eden o gözü dönmüş tiplerdendi.

Şu an sadece izin istemek için vakit ayırıyordu.

Bu noktadan sonra mesele artık yapılabilirlik değil; sadece siyasetin buna izin verip vermeyeceğini kontrol etmekten ibaretti.

Bunu başarabileceğinden en ufak bir şüphesi bile yoktu.

“Ama başkent mi?”

“Onu sürekli zincirler altında mı tutacağız? Salıp birilerini ısırmasına izin vermek daha iyi olmaz mı?”

Başarı neredeyse garantiydi. Başarısız olsalar bile, o kuduz köpeğin saldırma arzusu, kazanımlarını önemli ölçüde artıracak kadar dikkat dağıtmaya yetecekti. Av köpeklerinin, fazla vahşi olsalar dahi avlarına saldırmasına izin vermek en iyisiydi. Sahaya salındığında askeri fırsatların kokusunu alabilen bir komutan olduğunu zaten kanıtlamıştı.

İzin vermek ciddi siyasi sorunlara yol açmadığı sürece, dizginlerini serbest bırakmalıydılar. Onu sebepsiz yere geride tutmak çok daha tehlikeliydi. De Lugo’nun kaçmasına izin vermenin bedelini şu an ağır ödüyorlardı. Bu durum göz önüne alındığında, belki de o kuduz köpeğin burnuna güvenmek izlenebilecek en ideal yoldu.

“Ne korkunç bir yaklaşım. Bir cephe komutanı hakkında böyle konuşulmaz.”

“Bunu sadece gerçeği bilmediğiniz için söyleyebiliyorsunuz, Albay.”

Mantıklı bir düşünceyle onu ikaz eden kişi kıdemli bir yarbaydı.

Doğu Ordu Grubu’nun muhabere subayı olmalı, diye düşündü Lergen ve bu itiraza içten içe bıyık altından güldü.

Eğer bir kez, sadece bir kez bile o sıra dışı Binbaşı von Degurechaff’ın gerçek doğasıyla temas etmiş olsaydı, durumu anında kavrardı. Bir işe yaramadıklarını düşündüğünde, harbiyeli bir öğrenciye bile mana bıçağıyla saldırmaktan çekinmeyecek gözü dönmüş bir savaş köpeğiydi o. Birinin yoluna çıktığını fark ederse, bu bir müttefik dahi olsa, onu muhtemelen paramparça ederdi. Beceriksiz komutanların cephe hattında “kazalara” kurban gitmesi sıra dışı bir şey değildi.

Fakat o, bunu mantıklı bir gerekçeye oturtarak usulüne uygun yapardı, diye geçirdi zihninden.

“Binbaşı von Degurechaff yetenekli bir saha subayıdır, ancak konuya farklı bir açıdan bakalım, olur mu?”

“Ha?”

“… Fazla yetenekli. Güney kıtasındaki hareketli muharebelere dair raporları okumanızı tavsiye ederim. Bildiğim kadarıyla, bir tatbikatta bu tür manevraları gerçekleştirebilecek İmparatorluk birliklerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bunları muharebe şartlarında gerçeğe dönüştürebilecek tek kişinin o olduğuna şüphe yok.”

Bu anlamda Lergen, General von Romel’in disiplin anlayışının muazzam olduğunu düşünüyordu. Onun başa çıkılması zor biri olmasından yakınmak yerine, elinden gelenin en iyisini yapması için onu serbest bırakmıştı.

Kısıtlamalar olmayınca gayet iyi iş çıkarabiliyordu.

Hayır, hakkını teslim etmeliyim.

Görünüşe göre gerçekten çok sıkı çalışıyor.

“Görünüşe göre” diye düşünmek zorundaydı çünkü Binbaşı von Degurechaff’ın verimliliği, hayal edebileceği her türlü ölçeği çoktan aşmıştı.

“Ah, bu konuda—doğu ordularının bir sorusu vardı… Raporların doğruluk payında bir eksiklik olabilir mi? Parlak bir saha subayının başarılarını geçersiz kılmak istemem ama sonuçların şişirilme eğiliminde olduğunu da göz önünde bulundurmanızı umarım…”

“Bağışlayın… Az önce ne dediniz?”

“Doğu Ordu Grubu’ndaki bazı üyeler, başarı raporlarının düzgün düzenlenip düzenlenmediğini merak ediyor. İç cephenin bir kahramana ihtiyacı olduğunu anlıyorum ama raporların biraz daha gerçekçi rakamlar içermesi gerekmez mi?”

Bir an için Lergen’in dili tutuldu. Şey. Zettour’a baktı ama onun yüzünde de aynı şaşkın ifadeyi gördü.

Pekala, onu suçlayamazdı. Doğu Ordu Grubu muhabere subayının yorumunu zihninde tartar iken yüzünü ekşitti. Başarı raporlarında Degurechaff ve 203. Hava Büyücü Taburu’nun geri kalanı biraz sansasyonel duruyordu. Mesele muhtemelen Degurechaff’ın, Cumhuriyet’in sömürge savunma kuvvetlerine ve ana ordularının kalıntılarına karşı bir aslanın gazabıyla savaştığına dair yapılan yorumdan kaynaklanıyordu.

“Eğer o kadar şüpheciyseniz, Doğu Ordu Grubu’ndan Degurechaff’ın taburuna bir müfettiş görevlendirmeye ne dersiniz?”

“… İzin var mıdır?”

“Elbette. Ancak bu küstahlığımı bağışlarsanız, tamamen iyi niyetimden yola çıkarak bir tavsiyede bulunmama müsaade edin. Daha önce uzun menzilli bir keşif birliğinde görev yapmış ve düşman topraklarının derinliklerine sızma görevlerinde en az bir haftalık tecrübesi olan kıdemli bir büyücü subayı göndermenizi şiddetle tavsiye ederim.”

İçten bir uyarıda bulundu.

Bir aslanın gazabıyla ifadesi oldukça edebi bir benzetmeydi. Raporun doğruluğuna bakıp kaşlarınızı çatıyordunuz fakat bir de o olağanüstü başarı notları vardı. Binbaşı von Degurechaff ve taburu her defasında sanki ördek avından dönüyorlarmış gibi skorbortlarla çıkagelmektelerdi.

Anlaşılan daha önce raporların doğruluğundan şüphe duyan bir müfettiş onlara eşlik etmiş ama zavallı idari bürokrat perişan bir halde kalmıştı. Düşman bölgesinde bir hafta süren uzun menzilli keşif ve saldırıların ardından, adamı alelacele bir önleme harekâtına sürüklemişlerdi; bürokrat bilincini kaybedince de adamları, müdahale muharebesindeki skorlarının düzgün kayda geçmediğinden yakınmışlardı. Sonunda müfettiş, baştan aşağı hırpalanmış bir vaziyette ana vatana geri kaçmıştı.

Bu durum kesinlikle başarı rakamlarını şişirmek veya sahtekarlık yapmak değildi—elde edilen başarılar tamamen gerçekti. Performansları tek kelimeyle kahramanca kabul edilmeliydi.

Ama belki de bir adım geri çekilip biraz daha düşünmekte fayda vardı.

Tek bir yanlış hamlenin yok olmak anlamına gelebileceği o ortamda, bir hafta boyunca hiç istifini bozmadan sızma baskınları düzenleyebilen birinin biraz akıl sağlığını yitirmiş olması gerekirdi. Sadece bu da değil; Serbest François Cumhuriyet Ordusu ile (güneydeki savaşın başında kendilerini böyle adlandırmışlardı) yapılan ilk muharebede, doğrudan cepheyi yarıp karargâhı vurmaları öyle mükemmel bir zamanlamayla gerçekleşmişti ki bir insanın bunu başarması imkansız görünüyordu.

Muharebeye dair rapor, teorik olarak ancak ucu ucuna mümkün olabilecek ideal taktik manevraların bir geçit töreni gibiydi. Doğru manevralar tam da doğru zamanda gerçekleşmişti; sanki bir şekilde her şeyi çok yükseklerden tek başına izliyor gibiydi.

“O kız, kendi çılgın dünyasında sıradışı bir tip. En azından olağanüstü yeteneklere sahip bir müfettiş göndermezseniz, taburu yavaşlattığı gerekçesiyle vurulabilir. Aradığınız sonucun bu olduğundan şüpheliyim.”

“Bu imkansız! O, Meşe Yapraklı Gümüş Kanat Hücum Nişanı sahibi!”

“İşte tam da bu yüzden.”

Onun yaşındaki bir çocuk Meşe Yapraklı Gümüş Kanat Hücum Nişanı alıp bir de hayatta kalmıştı.

Normalde sadece bu cümle bile tuhaftı; imkansız olduğu söylenebilirdi. Savaştan önce aynı cümleyi okumuş olsaydım, bunu ya berbat bir kurgu ya da ordudaki personel işleyişinden habersiz birinin yaptığı bir şaka olarak görüp bıyık altından güler, üzerinde bile durmazdım.

Düşündükçe durum daha da tuhaflaşıyordu. Binbaşı Tanya von Degurechaff henüz bir çocuktu, yine de… Bir asker olarak dehşet verici derecede eksiksizdi.

Düşünebildiği tek şey, kızın içindeki bir şeylerin kopup gittiğiydi.

Şimdiye kadar yaşananlardan, onun orduya son derece sadık olduğunu anlamıştı. Bilmediği şey ise bu sadakatin tam olarak nereye yöneldiğiydi. Ürkütücüydü.

“… Konuyu burada kapatalım. Biz burada tartışırken bile zaman aleyhimize işliyor. Tek itirazlar duygusal gerekçelerden ibaret olduğu sürece, bunu daha fazla tartışmak vakit kaybıdır.”

Zettour, yüzünde hafif bir tebessümle tartışmayı kestirip attı. Ardından kurmayların şaşkın bakışları ortasına bir bomba bıraktı.

“İzin verilmesi gerektiği kanaatindeyim.”

Lergen sırıttı. Her zamanki gibiydi.

“”Generalim?!”” Bu söz üzerine, süreci izleyen birkaç kişi nihayet söze girmek zorunda kaldı.

Bu durum Lergen için oldukça komikti ama… Anlaşılan gerçekten endişeleniyorlardı.

Başarı şansı inanılmaz derecede düşük değil mi? diye düşünüyorlardı.

Bu hamle, elimizdeki paha biçilmez seçkin bir birliği göz göre göre heba etmekle sonuçlanmaz mı?

Ya da belki de bunun ordu moralini olumsuz etkileyeceğinden kaygılanıyorlardı.

Tüm bu sorular, onu durdurma çağrılarının arkasında yatan gizli itirazlardı.

“Başarıya ulaşacağına inanmasaydı böyle bir talepte bulunmazdı. En sevdiğim şaraplardan biri üzerine bahse girmeye hazırım.”

“Ciddi misiniz?!”

Bu yüzden Zettour onların endişelerini kestirip attığında büyük bir şok yaşadılar.

Genelkurmay üyeleri, yalnızca sağduyu sınırları dahilinde düşünebilen zeki insanlardı. Yeni fikirlere uyum sağlama konusunda pek becerikli değillerdi.

Pekala, nedenini anlayabiliyorum, diye düşündü Lergen durum zihnine dank edince. 203. Hava Büyücü Taburu tamamen farklı bir boyuttu.

O birlikle muhatap olmak insanın sağduyusuna ciddi bir darbe vuruyordu.

“Evet, ciddiyim. Şimdi yetkiyi onaylayın.”

Onları anlamaya zorlamanın bir yolu yoktu, diye düşündü Lergen selam verip çıkarken. Tanya’ya telgraf çekmek üzere muhabere odasına doğru ilerliyordu; kızın sabırsızlıkla “Geldi mi? İzin çıktı mı?” diye beklediğini biliyordu.

Yürürken içinden geçirdi: “Umarım Federasyon yerin dibine batar.”

16 MART, BİRLEŞİK YIL 1926, FEDERASYON BAŞKENTİ MOSKVA

Moskva’nın bir köşesinde yer alan İçişleri Halk Komiserliği’nin adı bile, herhangi bir Federasyon vatandaşının “Sıra bende mi?” diye kendini çelik gibi sertleştirmesine yeterdi. Neticede, diğer tembel Federasyon kurumlarının aksine, burada sonuç eksikliği yaşanmazdı.

Dünyada bazı insanlar, kesinlikle tutkulu olmalarını istemeyeceğiniz işleri muazzam bir tutkuyla ileriye taşır. Şüphesiz herkes polislerin ve itfaiyecilerin hevesli olmasını ister; ancak pek az insan aynı hevesi gizli polisten gördüğünde memnun olur.

Dolayısıyla “halkın dostu” olan İçişleri Halk Komiserliği söz konusu olduğunda, sıradan halk kesinlikle bu kadar adanmış olmamasını dilerdi. Hayır, ayrıcalıklı aparatçik sınıfı bile bu muayyen halk komiserliğinin daha tembel olması için kalpten dua ederdi. Ne de olsa İçişleri Halk Komiserliği, partinin merkez prezidyumunun temizlenmesinde oynadığı kararlı rolle nam salmıştı.

Bu adamların gözü üzerinizdeyse, ister ordunun ister partinin önde gelen bir üyesi olun, ömrünüz cidden kısa demekti… İstediği takdirde yarın herkesin hayatını kaydırabilecek bir güç olarak bu örgüt, tüm Federasyon vatandaşları tarafından korkuyla anılır ve nefret edilirdi. Ancak İçişleri Halk Komiserliği personeli halkın hislerine zerre aldırış etmez, sistemin birer çarkı olarak üstlendikleri rolleri titizlikle yerine getirmeye devam ederdi.

Tarımın kolektifleştirilmesinden gerici unsurların tasfiyesine, sabotajların ortaya çıkarılmasından yabancı ajanlarla gizli haberleşmelerin çökertilmesine kadar her işte sadakatle çalışırlardı. Masum olma ihtimali bulunan on kişiye zarar gelmesin diye tek bir suçluyu serbest bırakmaktansa, gerçek on suçluyu yakalamak uğruna yüz masumu mahkûm etmeyi tercih ettiklerini açıkça beyan ederlerdi.

Aynı personelin modern bir cadı avını yönettiği söylenebilirdi. Fakat onlar bile patronları ve yöneticileri olan İçişleri Halk Komiseri Yoldaş Loria’nın karşısında tir tir titrer, bir hata yapmamayı umarlardı.

Dış görünüş bakımından, bir nebze kısa boylu sayılmazsa, kırklarında sıradan ve silik bir adamdı. Ancak adı, tecrübeli askerlere bile ecel terleri döktürmeye ve İçişleri Halk Komiserliği’nin zalim baskısı altında boyun eğdirmeye yeterdi.

Oysa Loria, elinde kalemiyle görevlerini son derece olağan bir şekilde karşılar, kendisini işine adamış verimli bir bürokrattan başka bir şey olarak tanımlamazdı.

“Güzel. Uygun bir şekilde icabına bakılmasını sağlayın.” Sildberia’daki toplama kamplarına ilişkin idari görevlerinin bir parçası olarak, bir kamp müdürüne işçilerin düzgün kullanılması —yani yıpranma oranlarının kademeli tutulması— hususunda talimat verdi ve ahizeyi yavaşça yerine koydu.

Bir savaşın başlamakta olduğunun farkında olsa da görevlerine yaklaşım tarzı barış döneminden zerre kadar farklı değildi. İnsanları soğukkanlılıkla istatistikten ibaret görür, ister cephe ister art bölge için olsun, kendisinden istenen sayıları tutturmaya odaklanırdı.

Bu yüzden Loria için savaş kesinleştiği sürece geriye sadece görevini yapmak kalıyordu.

Ancak onun için bile İmparatorluk’a savaş ilan etme kararı, şüphesiz zihnini meşgul eden kâbusları silip süpüren mutlu bir gelişmeydi. Görünüşe göre, İmparatorluk’un ne zaman vuracağını bilememenin ve sürekli tetikte olmanın getirdiği yük, hayal ettiğinden çok daha ağırdı.

Bu stresle ne kadar zamandır kıvranıyordu?

Bildiriyi ve baskın saldırısını planladıklarından beri kendini çok daha iyi hissediyordu. Bu talihli sonuç sayesinde onay süreçlerini daha hızlı tamamlıyor ve eskisine kıyasla çok daha fazla meseleyi halledebiliyordu.

Listenin yarısını tasfiye ettiği için ülke savaş moduna geçse bile gerici kuvvetlerin hamle yapamayacağından emin ve bununla gurur duyuyordu.

İster sabotaj planlayan bocalayan sınıf olsun ister rejim karşıtı klik, kimsenin Federasyon’un temellerini sarsmasına izin vermeyecekti. Kampların olabildiğince çok iş gücüne ihtiyacı olduğundan, İmparatorluk askerlerini doğrudan oraya sevk edebilirdi.

“Harika, her şey tıkırında gidiyor, o halde ben… Ah, ama arada bir böyle yapmak da fena sayılmaz…”

Cephede savaşın henüz başladığı şu anlarda fark etti ki… hafif bir titreme yüzünden… alışılmadık derecede sıkışmış hissediyordu. Dürtülerini dışarı vurma arzusunu bastıramıyordu.

Aklına düştüğü anda da harekete geçmekten çekinmedi.

“Benim. Evet, arabamı hazırlayın.”

Artık tek yapması gereken, cephedeki siyasi komiserlerden gelecek raporları beklemekti. Bu da biraz zaman alırdı. Beklemek onu irrite ediyordu; tahammülü kalmamıştı.

Dayanacak durumda değilse, apış arası için biraz mola vermek şart oluyordu.

Bugün yeni bir av için şehirde turlamak adına kötü bir gün değildi. Büyük adamların şehvetli zevklere zaafı büyüktür —öyle demezler miydi zaten?

“Ben dönene kadar bu işin halledilmesini sağlayın. İmparatorluk mensuplarıyla teması olmuş kişilerin temizlenmesine bilhassa dikkat edin.”

Tam olarak öyleydi. Nitekim kendisi de büyük bir adam olduğuna göre, bedensel hazlara karşı büyük bir tutku beslemesinde şaşılacak bir şey yoktu. Loria, kendi zevklerini öne çıkarmakta tereddüt etmeyen bir tipti.

İşin geri kalanını astlarına bırakıp İmparatorluk’la bağlantısı olan herkesin kökünü kazımalarını söyledi; arabasına bindi ve durumu bilen şoförüne kısa ve öz bir talimat verdi.

“Biraz turlamak istiyorum. Her zamanki gibi.”

Böylece araba, zaman zaman bir kontrol noktası veya hava savunma üssü tarafından kesintiye uğrayarak aheste aheste Moskva’nın merkezine doğru ilerledi. Eğlencesine engel olan bu durumlardan pek şikâyet edemezdi; nitekim kontrol noktalarını ayarlayan da orduya hava savunma üsleri kurma emrini veren de kendisiydi.

Şansına, çok uzun sürmedi. Arada sırada biraz gecikse de nöbetçilerin bazıları İçişleri Halk Komiserliği’ndendi. Özel plakalı makam aracında olduğunu fark eder etmez yolları ona açtılar.

Şoföre kendisini öğrencilerin bol olduğu bir semte götürmesini söyledi ve avını gözleyen bir canavarın beklentisiyle onları izlemeye başladı. Bakalım…

Son zamanlarda o kadar meşguldü ki uzun zamandır böyle bir zevk tadamamıştı.

Gerçekten hiç sabrım kalmamış… Kendi kendine acı acı gülümsedi. Yine de tam olarak bu yüzden, hayalindeki profile uyan birini bulmak amacıyla yoldan geçen kız öğrencileri şehvet dolu gözlerle süzüyordu.

“Şu nasıl? … Mm, pek sayılmaz.” İç çekti.

Bir an için kızlardan birinin arkadan görünüşü iyi gibi gelmişti ancak daha yakından baktığında aradığı şey olmadığını anladı.

Bu bir kıvam meseleydi. Daha küçük olsaydı tam onun tipi olabilirdi. Ne yazık ki zevkine göre fazlasıyla olgundu.

Ham bir meyveden ziyarde olgun bir meyveyi andırıyordu; yani ilgi alanının hemen dışında kalıyordu. Aslında çok yaklaşmıştı. İçinde hiçbir arzu uyandırmamış değildi hani. Fakat neredeyse kusursuz olduğu içindir ki kusurları göze batan cinstendi.

“Pek sayılmaz… Onu biraz daha erken bulabilseydim, harika bir lokma olurdu.”

Farkında olmadan kaderin acımasızlığına sitem etmeye başladı. O güzellik, o boy pos… Birkaç yıl önce olsaydı kesinlikle onu arzular, sokaktan koparıp alırdı. Kızın böylesine güzel olması, ergenliğin getirdiği o eğreti olgunlaşma arzusunu köreltse de Loria’ya onu hâlâ tadabilirmiş hissi veriyordu —ne büyük bir trajedi.

“Bir sorun mu var efendim?”

“Ah, yok, tam aradığım gibi değiller. Sürmeye devam et.”

Yolda yürüyen kızları süzen Loria için hevesinin kaçması işte böyle bir şeydi. Koparacak bir çiçek arıyordu ama idealinin bozulmuş bir halini gördükten sonra artık hiçbiri gözüne yeterli gelmiyordu. Arkadan bakınca biri göze hoş gelebiliyordu ama yaklaştığında mutlaka bir şeyler eksik kalıyordu.

Başka bir yere mi baksamdı? Neşesini yerine getirecek bir yol düşünmeye çalıştığı sırada olanlar oldu.

Belli bir süre yere baktıktan sonra —Of, amaan— kafasını kaldırdı ve batı gökyüzünde süzülen siyah noktaları fark etti. Bunların ne garip lekeler olduğunu düşünürken, kamuflajla kaplı olduklarını ve kesinlikle bir kuşun tüylerine benzemediklerini anladı.

“Ha? Bu aptallar da kim?”

Moskva’nın tamamı çoktan uçuşa yasak bölge ilan edilmişti. Askeri bir geçit töreni veya tören olmadığı sürece kimsenin havada bulunmaması gerekiyordu.

Doğal olarak bu, kuralların alenen ihlaliydi.

Sizi ahlaksızlar sizi! Bakışlarıyla adam öldürebilecek kadar nefret dolu gözlerle, bu budalaları cezalandırmaya ant içti.

İşte bu yüzden hava kuvvetlerine de büyücülere de güvenemiyorum. O kadarını toplama kamplarına gönderdim, hâlâ akıllanmadılar! Aklına bu düşünce geldikten sonra Loria’nın kurnaz zihni bir şeyi sorgulamaya başladı.

Büyücüler mi?

Bu bölgede hiç büyücü kalmamış olmalıydı. Cadı avının değil, büyücü avının bizzat öncülüğünü kendisi yapmıştı. Kuralları ihlal edecek tek bir büyücünün bile etrafta bulunması fiziksel olarak imkânsız olmalıydı.

Geriye tek bir tane bile kalmış olamazdı.

“Ne oluyor—?!”

Aslına bakılırsa…

Görünüşü umursayacak hali kalmadığından elinde olmadan bağırıyordu.

Neler oluyor yahu?

Bu ucu bucağı olmayan soru bile Loria’nın zihnine hücum etti. Ancak bir sonraki an, gözünün önündeki büyücü benzeri noktaların hareketleri şüpheye yer bırakmadı.

Büyücüler sakince kara taarruzu düzenine geçtiler. Yerden bile bakıldığında muazzam bir manevra olduğu anlaşılabiliyordu. Tek bir üye bile düzeni bozmuyordu; hatta tavırlarının son derece rahat olduğu söylenebilirdi.

Ve Loria biliyordu ki— Federasyon Ordusu büyücülerinin böyle intizamlı bir manevra yapması imkânsızdı.

Elbette biliyordu. Onları tasfiye eden ve hayatlarını karartan bizzat kendisiydi.

Bunu, eski büyücü teşkilatını yanına alan sınıfın bir daha asla partiye muhalefet edecek gücü bulamaması için yapmıştı. Federasyon Ordusu’nda sadece birkaç gerici kalmıştı ve onlar da o kadar düşmüşlerdi ki insanlar onlara arka çeviriyordu. Böyle manevralar yapabilecek hiçbir birlik kalmamıştı; kalsaydı bile onları Akitsushima Hakimiyeti ile yaşanan sınır çatışmasında gebertilmeleri için Sildberia’ya gönderirdi.

Demek ki bunlar Federasyon büyücüsü değildi. Bu durumda, eleme usulüyle kimlikleri netleşiyordu: Bunlar düşmandı. Düşman bir ülkenin ordusundan geliyorlardı… Bu gerçeği kavradıktan sonra bu kez tam anlamıyla kendini kaybederek haykırdı:

“İmparatorluk Ordusu mu?! Ne?! İmkânı yok!”

16 MART, BİRLEŞİK YIL 1926, FEDERASYON BAŞKENTİ MOSKVA SEMALARI

Federasyon’un başkenti Moskva’nın semalarına ulaşan 203. Hava Büyücü Taburu Komutanı Binbaşı Tanya von Degurechaff, girdiği bahsi kazandığını idrak eder.

Muzaffer bir edayla —yüzünde hafif bir tebessümle— Tanya, İmparatorluk Ordusu’nun temsilcileri olarak selamlamak üzere oldukları Moskva sokaklarını süzmektedir. Şehre şöyle bir göz attığında, “dünyanın en şehir içi uluslararası havalimanında” duran o sinir bozucu derecede rüküş bronz heykelleri fark eder.

Göğe yükselen Halk Sarayı muazzam bir pişkinlikle inşa edilmiş olmalıydı; ışıldayan kırmızı yıldızlar ise tam anlamıyla zevksizlik abidesiydi.

Neyse. Tanya hoşgörülü bir tavırla gülüser.

Zaten Komünistlerden mantıklı bir şey beklemiyorum; üstelik ben hedeflerimin şekline şakline takılacak biri de değilim.

Takıldığım tek bir husus varsa, o da “En iyi Kızıl, ölü Kızıldır” ilkesidir.

Uluslararası anlaşmalar Tanya’nın Komünist başkentini bombalamasına engel teşkil etmiyorsa, bu kadarı fazlasıyla tatmin edicidir.

“Pixie 01’den tüm birliklere.”

Normal şartlarda, bırakın engellenmeyi, hiçbir hava savunmasıyla karşılaşmadan bir başkentin tepesinde böyle elini kolunu sallayarak uçmak imkânsız olmalıydı.

Normal şartlarda… Savaşın patlak vermesi sebebiyle işlerin karmaşıklaşmadığını söyleyemem.

Yine de Tanya bıyık altından gülümsemekten kendini alamaz. Neredeyse hiçbir ön hazırlık yapmadan, uzun menzilli bir sızma harekâtını başarıyla yürütüyorlar. İçeri girmek bu kadar kolaysa, Federasyon’un hava savunması beş para etmez demekti.

“Bu bahsi ben kazandım, değil mi? Size bu savunmayı bir üniversite öğrencisinin bile yarabileceğini söylemiştim.”

“02’den 01’e. Haklıydınız efendim.”

Gördünüz mü? Tanya, Moskva’yı bombalama planına karşı çıkan Yüzbaşı Weiss’a sırıtır. Komutanının o neşeli “Ben sana dememiş miydim!” edasına karşılık… Weiss yenilgiyi kabul eder ve beyaz bayrağı çeker.

“Gerçeği spormence kabullenmenizi takdir ediyorum fakat bu size merhamet gösterileceği anlamına gelmez. Bu nedenle askerler, üsse döndüğümüzde 02’nin en sevdiği şişeler tamamen sizin içkicikleriniz olacak!”

“Vay, tabur komutan yardımcımız bize ziyafet mi çekiyor? Dört gözle bekliyorum!”

“İyi bir fırsat gibi görünüyor, lütfen beni de dahil edin efendim.”

Böyle anlarda Üsteğmen Serebryakov ve Üsteğmen Grantz’ın takılmaları son derece cesurcadır. Düşman toprakları üzerinde neşeli, uyumlu bir uçuş icra edilmektedir. Kızıl kaynayan karanın aksine, gökyüzünün özgür olduğu illüzyonuna kapılmamak elde değildir.

“Madem ikisine de ısmarlıyorsunuz, beni de unutmayın!”

“Son damlasına kadar içeceğiz! Geçen yaz sahildeki harekâttan beri en büyük görevimiz bu. İçki söz konusu olduğunda tek bir adım bile geri çekilmem!”

“02’den tüm birliklere. Sizde de ne yüz varmış be!”

Görev esnasındaki bu sohbet gayet vaat kâr bir hava yaratmaktadır. Beklenmedik bir etil alkol piyangosu Grantz ve diğer subayların moralini yükselterek taburdaki takım ruhunu pekiştirir; işimize tam bir dayanışma içinde koyulabiliriz.

Öyleyse.

Bu iş olur. Tanya sırıtarak, uçarken ciddiyeti elden bırakmayan ama gereksiz yere de kasılmayan askerlerinin ne kadar güvenilir olduğunu düşünür. Ardından emirlerini haykırır. “01’den tüm birliklere! 02’nin bu nazik ikramını sabırsızlıkla beklemekte bir sakınca yok ama eğlenceden önce görev gelir. Derhal kara taarruzu düzenine geçin. Tekrar ediyorum, derhal kara taarruzu düzenine geçin.”

Saniyeler içinde muharebe kutusu düzenini alırlar. 203. Hava Büyücü Taburu’nun manevra kabiliyeti muazzamdır. Birbirleriyle olan mesafeyi kusursuz koruyarak Moskva’nın merkezine doğru süzülmeye başlarlar.

İşte o anda Tanya, belki de bir adım daha ileri gidebilecekleri hissine kapılır. Şimdiye kadar gökyüzünde karşılaştıkları tek engel kuşlar ve hava şartları olmuştur. Uzun uçuşa rağmen büyücüleri aşırı bitkin düşmemiştir; hâlâ harcayacak enerjileri vardır.

Hedefe ulaştıklarında muharebe güçleri, en iyimser tahminlerin bile çok üzerinde bir seviyededir. Sadece vur-kaç yapmak yerine şehri birbirine katsalar bile geri çekilecek kadar enerjileri kalacaktır. Bu gidişle, belki de kuzeye, İmparatorluk Ordusu kontrolündeki eski Anlaşma İttifakı topraklarına doğru çekilebilirler.

Tanya kendi kendine mırıldanır ve ardından birliklerine verimli bir yıkım icra edeceklerini bildirir.

Asıl plan, en fazla bir gövde gösterisi yapıp alçaktan geçiş icra etmekti. Özelikle de John Bull’un taktik kitabından bir sayfa çalıp düşman başkentinin tepesinde turlar atmayı hedefliyorlardı.

Karşımızdakiler Kızıllar olduğuna göre, gururlarını birkaç tık aşağı çekmekten daha iyi bir şey olamazdı; daha doğrusu Tanya hedeflerini böyle kurgulamıştı. Ancak pratikte, kendisine basit bir şovdan çok daha fazla seçenek sunulmuş durumdadır.

“Planı revize ediyorum. Birinci Bölük, benimle geliyorsunuz. Şu devasa, sinir bozucu Halk Sarayı’nın üzerindeki kırmızı yıldızları un ufak edeceğim. Geri kalanınız, gözünüze kestirdiğiniz tüm kamu binalarını havaya uçurun.”

Bizi engelleyen kimse olmadığına göre, Moskva’yı süpürme hayalimi gerçekleştirebilirim.

“İkinci Bölük, meydandaki o göz zevki bozan bronz heykeli ve yapabilirseniz mumyaları imha edin.”

Josef’in o bronz heykelini devirmek, başka bir kapitalist hayalidir.

Kendi dünyamda bu kadar önemli bu kadar çok heykelin devrildiğini sanmıyorum… ama burada bunu yapamayacağımı söyleyen bir kural yok. Aksine, bu mükemmel bir fırsat. Komünist anıtlarını yerle bir etme tarihi görevini ilk icra edenler olmak için bu fırsatı değerlendireceğiz. Tanya kendi kendine kıkırdar.

Mümkünse, mozolede duran ve insanların put gibi taptığı o mumyaları da haklamak istiyorum. Yine de “mümkünse” olması kâfi.

“Üçüncü Bölük, Moskva’nın en yüksek binasını, Sildberia manzaralı olanı etkisiz hale getirip imha edin. Gizli polisi kökten kazıyın.”

Böylece gizli polise de biraz eziyet etmiş olacağız. Bu o kadar zevkli ki neredeyse dayanamayacağım.

Eskiden bir sigorta şirketinin bürosu olan bu binanın bodrum katından Sildberia’nın göründüğünü söylerler. Bütün gizli belgelerini yakıp kül etmek, herhalde onlara yapabileceğimiz en pislikçe şey olur. Başkalarının hoşuna gitmeyen şeyleri yaparak öne geçebileceğinizi söyleyen her kimse kesinlikle haklıymış.

“Dördüncü Bölük, Kremlin’e saldırın. Sakın acımayın. Verilebilecek en büyük hasarı verin.”

Anlaşılan Amerikan Ordusu’nun İmparatorluk Sarayı’nı bombalamama gibi bir kuralı varmış ama bizim üzerimizde öyle kısıtlamalar yok. Alman Ordusu’nun İngiliz kraliyet ailesini bombalamasına izin verilmediyse ne olmuş yani? Bunun benimle hiçbir alakası yok.

Biz İmparatorluk Ordusu’yuz. Kremlin’deki ayıları telef ederek insanlık âlemine bir hizmetimiz dokunsun.

“Tabur Komutanından tüm birliklere, bu her kapitalistin rüyalarını süsleyen bir senaryodur. Geleceğin kapitalistleri şu an bizi deli gibi kıskanacak.”

Bu kesinlikle hem katıksız anti-Komünistleri hayran bırakacak hem de “Keşke ben de orada olsaydım” dedirtecek türden bir şey.

“Pekala askerler. Harekete geçin!”

“””Emredersiniz efendim!”””

Birlikler dağılıp düzen aldığında, nihayet ama nihayet uçaksavar ateşiyle karşılaşmaya başlıyoruz.

“Oho, demek hava savunma mevzileri varmış.”

Yerden yukarıya ateşleyen yüksek açılı toplar elbette bir tehdit oluşturuyor. 203. Hava Büyücü Taburu’nun seçkin bir üyesi bile doğrudan bir isabet alsa cansız yere serilirdi.

Birlikler arasında yankılanan sesler “Gözünüzü yerden ayırmayın” diye uyarıyor ama çok geçmeden telsiz kanalları neredeyse hayal kırıklığı kokan değerlendirmelerle doluyor.

“… Oldukça düzensiz bir önleme ateşi bu, nişan almaları da berbat. Körlemesine ateş ediyor gibiler. Doğrudan savunma mevzilerini mi vursak?” Serebryakov bir soruyla yaklaşır.

Tanya’nın da aklı kaymıyor değildir hani ama bir anlık tereddüdün ardından başını iki yana sallar. “Kızılların uçaksavar ateşi zavallıca da olsa neticede bir uçaksavar ateşidir. Lüzumsuz zayiat vermek için hiçbir mantıklı sebep göremiyorum.”

“O halde önerimi bağışlayın efendim.”

“Eğlenceye fazla dalıp eve kaçta dönmemiz gerektiğini unutamayız… Hah, Üsteğmenim, Kızıllara karşı kişisel bir kin beslemek için sebepleriniz var, değil mi?”

“Evet Binbaşım, ama o ben henüz bir çocukken yaşandı.”

Bu gerçeği fark eden Tanya, niyetini net bir şekilde ifade etmeye özen gösterir.

“Onlardan ne kadar nefret ettiğinizi saklamanıza gerek yok Üsteğmenim.”

“Efendim?”

Serebryakov’un yüzünde tuhaf, boş bir ifade belirir; Tanya ise her şeyi anladığını belirtircesine gülüser.

Serebryakov eskiden Federasyon’da yaşamıştı. Düzgün bir insan olduğuna göre, Kızılların elinden kesinlikle çok çekmiş olmalıydı. Hepsini kurşuna dizme arzusuyla yanıp tutuştuğunu tahmin etmek hiç de zor değil.

“Size nefretinizin sizi yönetmesine izin vermeyin demeyeceğim. Görevinize sadık kaldığınız sürece hislerinizi destekliyorum. Elbette kendinize hakim olmanız en iyisidir ama… angajman kurallarına uyduğunuz sürece arkanızdayım.”

Emir subayı bir şey söylemeye yeltenir ama Tanya endişelenmemesini söyler. Astlarımın hatalarını örtpas etmek gibi bir hobim falan yok ama haklı oldukları halde eleştirilirlerse arkalarında durmaktan asla çekinmem.

“Geçmişinizi az çok biliyorum. Arazi bilginize güveniyorum. Yüzümüzü kara çıkarmayın. Yıllardır kurduğunuz o hayali nihayet gerçekleştirebileceğimizi umuyorum.” Tanya, Serebryakov’un omzuna hafifçe vurur ve ardından öne geçip taarruz düzeni emrini verirken “Harp zamanı,” diye mırıldanır.

“Tüm birlikler, bölük komutanınızın uygun gördüğü şekilde ortalığı birbirine katın.

Geri çekilme emrini ya işaret fişeğiyle ya da geniş alanlı telsiz yayınıyla duyuracağım.” “Taktik hedefimiz nedir efendim?”

“Makul miktarda hasar vermek ve onlarla biraz makara geçmek.

Ne eksik ne fazla. İyice boy göstermenizi istiyorum. Sizden yaratıcı bir yıkım bekliyorum.” Moskva semalarına kadar geldik ama yapmak üzere olduğumuz şey özünde Doolittle’ın Tokyo Baskını ile aynı.

Adeta Amerikan İmparatorluğu’nun propagandasını taklit ediyor gibiyiz. Federasyon, dışı süslü bir gösterişten ibaret olan bir ülke.

Ulus kavramının hayali olduğu ve milliyetçilik hissini ayakta tutan tek şeyin propaganda olduğu bir Federasyon’a karşı, partinin her şeye kadir olduğu algısını sarsmak en etkili yöntemdir. Özünde prestijlerine çamur atıyoruz. Stratejik olarak ne kadar etkili olduğu bir yana, asıl olay minimum çabayla maksimum etkiyi elde etmek.

Bu tarz bir tacizin onları çileden çıkaracağını öngörebiliriz. Ne de olsa bu adamlardan bahsediyoruz.

Ana cephe hattına takviye göndermek yerine, olayın tekrarlanmasını önlemek ve bir günah keçisi bulup suç atmak için o değerli vakitlerini heba edeceklerdir. Bolca özeleştiri yaptıkları bir otopsi seansı düzenlerlerse harika olur. Hatta o birimdekileri toplama kampına gönderirlerse ne ala!

Ve bu da başka bir sebep… Tanya taburuna harekat hedeflerini hatırlatır. “Bu harekatta amacımız Federasyon’un gururunu yerle bir etmek. Bunu çürük bir kapıyı kırıp içeri dalmak gibi düşünün.”

Başkentin hava sahasına İmparatorluk Ordusu’nun sızmasına izin mi verdiler?

Bunu önlemekle görevli tüm sorumluların feci şekilde karizmayı çizdirdiğine şüphe yok. Kesinlikle olayın üstünü kapatmaya çalışıyorlardır ama… gökyüzünde cirit atıp o çok övündükleri binaları ve anıtları yerle bir edersek, bunu geçiştirmeleri zor olacaktır.

Beyhude örtbas çabaları yüzünden savaşma kabiliyetleri sekteye uğrarsa, bu da gayet güzel bir ikincil etki olur.

“Onları doğduklarına pişman edelim!”

“””Emredersiniz efendim!”””

“Pekala, şu işi hakkıyla yapalım. Taarruza başlayın!”

Muharebe kutusu düzgünce dörde ayrılır ve Tanya, bölüğünün Moskva’nın merkezine doğru aheste aheste ilerlemesini sağlar. İmparatorluk büyücüleri muzaffer bir düzen içerisinde gökyüzünde bir o yana bir bu yana süzülür.

Hatta halkla ilişkiler için hesaplama mücevheriyle video kaydı bile alır. Moskva olduğu net anlaşılsın diye hem şehri hem de astlarını kadraja alarak yavaşça dönüşe geçer.

Derken aklına bir fikir gelir.

“Birinci Bölük, milli marşı söylemeye ne dersiniz?”

“Ha-ha-ha-ha-ha. Muazzam. Harika bir fikir Binbaşım. Hatta sesimizi yükseltelim!”

Askerleri bu fikre olumlu tepki verir.

Çok güzel. Birlik halinde hareket ederken şarkı söylemeye pek meraklı değilimdir ama mevzubahis Kızılların tepesinde uçarken onlarla dalga geçmekse sonuna kadar varım.

Muhtemelen ne olup bittiğinden habersiz olan Moskva halkının hayrına ses yükseltici bir formül kullanıyoruz.

Tıpkı bir orkestrayı yönetiyormuşum gibi hissettiriyor. Bu bayağı eğlenceliymiş. Yükselen duygularının yönlendirmesiyle İmparatorluk marşını avazı çıktığı kadar söyler, sesini Moskva semalarında yankılatır.

Bu son derece keyif vericidir fakat mutluluğunu daha da derinleştiren şey art arda gelen güzel haberler olur.

“Pixie 06’dan 01’e. Sildberia manzarası harika görünüyor!”

“01’den 06’ya. Güzel yanıyor mu?”

“06’dan 01’e. Ah, çocukken sınav kağıtlarımı yakmak istediğim günleri hatırlattı. Belgeler mükemmel bir yanma performansı sergiliyor.”

Gökyüzünden görebildiği kadarıyla alevler içinde kalan bölgedeki bir astından gelen neşeli bir rapor.

Kızıllar paniklemiş olmalı. Düşüncesi bile insanı canlandırıyor. Bu kesinlikle bir madalyayı hak ediyor. Döndüğümüzde herkes için madalya başvurusunda bulunmam gerekecek.

“Ha-ha-ha. Harika!”

“Bu arada, oradaki harp müziği de pek enfesmiş. Biz de seve seve eşlik ederiz…”

“Mükemmel. Medeniyetin borularını öttürelim! Öyle bir söyleyin ki sesinizi Sildberia’dan bile duysunlar!”

Bırakın bu borular Komünistlere mahvoluşlarının yakın olduğuna dair bir uyarı olsun. Bu bizim Eriha Borumuz olabilir. Bütün güçleriyle şarkı söyleyen Tanya ve bölüğü, belirlenen hedefleri olan Halk Sarayı’na yaklaşır.

“01’den tüm birliklere. Formüllerinizi hazırlayın! Hedef: Şu pislik yığını!”

“””Hedef: Şu pislik yığını!”””

Uygun mesafe ve irtifada Tanya neşeyle formülünü oluşturur ve ateşi basar. Hareketsiz bir hedefi karıştırmasına imkân yoktur; patlama formülü doğrudan güçlendirilmiş beton binaya çarpar.

“Ha-ha-ha-ha! Ne eğlenceli ama!”

Mimarinin uydurukluğundan mı yoksa malzemenin kalitesizliğinden mi emin değilim ama gökdelen Halk Sarayı şimdiden yan yatmaya başladı. Birkaç vuruş gerekeceğinden emindi ama binanın şimdiden çökmeye başladığını görünce… Evet, kesinlikle aceleye getirilmiş inşaatın sonucu bu.

“Komünistlerin pek sevdiği bu beton binalar düşündüğümden daha çürükmüş!” Tanya alay eder ama Dördüncü Bölük’ten gelen rapor sırıtışının üzerine bir kova soğuk su döker.

“Yere göre değişiyor sanırım. Pixie 09’dan Pixie 01’e. Bağışlayın ama Kremlin’in savunmasında zorlanıyoruz. Dış duvar acayip sağlam çıktı.”

“Nokta taarruzu denediniz mi?”

“Evet ama bu şey çıldırmış olmalı. Çelik çekirdekli sığınak delici mermiler bile sekip gidiyor.”

“Vay anasını, demek beton dağılımı tamamen dengesizmiş. Anlaşılan Kremlin halktan daha öncelikliymiş.”

Güçlendirilmiş beton, Grantz’ın Dördüncü Bölüğü’nün saldırılarını geri püskürtecek kadar kalınsa, bir top olmadan içeri sızmak gerçekten zor olacak.

Çukurlu imha hakları kullanmayı düşünebilirdik ama elimizde neredeyse hiç patlayıcı yok. Sonuçta uzun menzilli bir keşif harekâtı için donatıldık. Büyü formüllü mermiler açısından bakarsak, tahkimat duvarlarını delecek çelik çekirdekli mermilerimiz bile kısıtlı.

Yıkması bu kadar zahmetliyse, buraya saldırmak daha da mı önemli hale geliyor acaba? O pislik Stalin’in içeride olduğundan emin olsaydım, Grantz ve tüm Dördüncü Bölük’ü pestili çıkana kadar sürerdim ve buna yine de değerdi… Ama bahsettiğimiz kişi o pislik Stalin. İşler sarpa sardığı anda çoktan sıvıışmıştır.

Bu durumda Dördüncü Bölük’ün hedefini değiştirip başka bir yöne kaydırmak daha iyi olabilir. Sınırlı vaktimizi en iyi şekilde değerlendirmek adına, yumuşak bir hedefi imha etmelerini sağlamak çok daha etkili olacaktır.

“09, Dördüncü Bölük’ün hedefini derhal değiştirt.”

“Emredersiniz komutanım, derhal.”

Tüh ya, tam da hevesim kursağımda kaldı diye geçiriyor içinden Tanya, fakat tam o anda alınabilecek en harika haber geliyor.

“04’ten 01’e. Bay Josef’i ezip geçtik. Tekrar ediyorum, Bay Josef’i ezip geçtik.”

“İçinin yağları erimiştir herhalde?”

“Hiç bu kadar ferahlamamıştım.”

Tanya, düşmanı olabildiğince taciz ettiklerinden emin olmak adına durumun üzerinden tekrar geçerek hızlı bir hesap yapıyor.

Kremlin’e can sıkacak kadar saldırdılar; Halk Sarayı ile gizli polisin karargâhı alevler içinde. Kişilik kültünün heykelini patlatmak üzere gönderilen İkinci Bölük, görevini tereyağından kıl çeker gibi tamamladı.

Bu kadar ferahlamış hissetmek kesinlikle güzel bir şey. Kıskanmadım değil. Josef’in heykelini devirmek acayip bir tatmin vermiş olmalı. Şey, bu nesneyle o kadar gurur duyduklarına göre sıkı korunacağını düşünmüştüm ama madem korunmuyor, o halde küçük bir maceraya atılmaya değer olabilir. Tıpkı Iwo Jima’daki gibi, meydanın ortasına bir İmparatorluk bayrağı dikebiliriz belki.

Deniz Piyadelerini taklit etmek konusunda ne hissetmem gerektiğinden emin değilim ama…

Yok yok, güzel olan güzeldir… Biçimsel zarafet zarafettir. Filozofların tartışmasını bile beklemeden Komünistlerin işini bitirebilmek harika bir şey.

Dalgalanan İmparatorluk bayrağını her bir Komünistin yüreğine çakacağız. Siyasi etkisi muazzam olacaktır. Zaten meydanı ele geçirdiğimize göre bu o kadar da büyük bir risk sayılmaz.

Her şeyden öte, İmparatorluk bayrağı Federasyon’un başkentinde dalgalanacak. Komünistlerin o küstah suratları muhtemelen kireç gibi bembeyaz kesilecektir. Bir daha böyle bir şeyin yaşanmasını önlemek için —cepheden tonla teçhizat ve personeli çekmek zorunda kalsalar bile— Moskova’yı adeta bir kale haline getireceklerinden eminim.

Dolayısıyla, ana cephedeki birliklerimize yardım anlamında yaratabileceğimiz bundan daha iyi bir kafa karışıklığı olamaz. General von Zettour’un buna bayılacağına inancım tam.

“Çok iyi. Şimdi meydana bir bayrak dikip buradan çekiliyoruz.”

“Bayrak mı? Harika bir fikir ama… Yanımda hiç bayrak yok.”

Tanya, astının bu talihsiz yanıtı karşısında neredeyse hevesi kırılacak gibi oluyor. Ama endişelenmesine gerek yok. O, B planı olmayacak kadar acemi bir planlamacı değildir.

“Endişelenmeye gerek yok. Nereden bulabileceğimizi biliyorum.”

Komünistlerin alışkanlıklarını iyi bilen biri için irticalen hareket etmek hiç sorun değildir. Bilgi güçtür. Bir şeyi bilip bilmemeniz, önünüzdeki seçenekleri değiştirir.

Bu vakada, Komünistlerin propagandaya, sinemaya ve aynı zamanda sansüre bayıldıklarını biliyorsanız, mesele son derece basit bir hal alır. Komünist filmlerinin siyaseten doğrucu olması için sansürlenmesi gayet doğaldır. Bir başka deyişle, bir süredir kesinlikle İmparatorluk karşıtı propaganda filmleri çekiyor olmalılar.

Kötü adam İmparatorluk hakkında, onun o kötü bayrağı olmadan film çekemezsiniz.

Doğal olarak, bir yerlerde yakmak ya da başka şeyler için bir yığın bayrak bulunduruyor olmalılar. Elbette kendi adalet orduları dedikleri şey için de sürüyle Komünist kızıl bayrağı vardır. Yani bir başka deyişle, bizim de yakmak için elimizde bayraklar olacak, bu harika.

Bunu filme alabilirsek daha da harika olur.

“Nereden?”

“Komünistlerin o pek övündükleri film stüdyolarından. İmparatorluk karşıtı propagandalarında kullanmak için ellerinde kesin İmparatorluk bayrakları vardır.”

“Aaa, haklısınız Binbaşım!”

Serebryakov’un stüdyonun nerede olabileceğine dair bir fikrinin olması Tanya’yı tebessüm ettirir. Bileceğini tahmin etmiştim.

Telsizden konuşmamaları gerektiğini düşünen Tanya, onu yanına çağırır ve doğrudan sorar.

“Teğmen, yerini biliyorsun, değil mi?”

“Eğer hâlâ eski yerindeyse! Tam olarak hatırlayıp hatırlamadığımdan emin değilim ama daha önce dağıttıkları haritadakiyle aynıysa yerini biliyorum!”

“Mükemmel. O halde emrin; malzemeleri yerinde el koyarak tedarik etmektir. Askerî senetleri ve ödeme alındı belgesini düzenlemeyi unutma.”

“… Anlaşıldı. Tabi ki yağmalamayacağız, nizami bir şekilde el koyacağız!”

Tanya’nın bu acımasız şakasını kavramış olmalıydı. Kusursuz bir selam verip görevini kabul eden Serebryakov, yanına birkaç asker alarak Moskova sokaklarına indi.

Propaganda filmini Komünistlerin yerine biz çekeceğiz.

Hem de Komünistlerin kendi kameralarıyla.

Tabii İmparatorluk bayrağını değil, Federasyon bayrağını yakacağız. O Komünist kızıl bayrağın alevler içinde ne muazzam parıldayacağı kesin. Sadece bu sahneyi hayal etmek bile insana acayip bir haz veriyor.

Evet işte, ferahlatıcı diye ben buna derim. Üstelik bayrağımızı da o Komünist Meydanı’na dikeceğiz. Ah, yanımızda bir gazeteci getirmediğime gerçekten pişmanım. Evet, her şey aniden gelişti ama bu durum, etraftaki rastgele birini kapıp getirebileceğimiz anlamına gelmiyor.

En iyi alternatif plan, teçhizatı kendi imkânlarımızla tedarik etmektir.

“… Doğru, mantıklı.”

“Gidip bayrakları ve teçhizatı alacağım. Siz de burada bekleyip anıt mezarı falan patlatın.”

“Anlaşıldı! Bekliyor olacağız!”

Haydi bakalım. Şimdi film stüdyosuna gidip biraz kültürel etkileşimin tadını çıkarma vakti.

Komünistlerde kültür ne arar mı diyorsunuz?

Harika bir soru ama endişelenmeyin. Denize kıyısı olmayan ülkelerin bile donanması olabildiğine göre, teorik olarak Komünistlerin de bir kültüre sahip olması garip sayılmaz.

16 MART, BİRLEŞİK YIL 1926, FEDERASYON, MOSKOVA SOKAKLARI

Dua eden ses bir çan gibi çınladı. Sanki bu topraklarda çok ama çok uzun zamandır baskı gören bir mümin artık şarkı söylüyor gibiydi. İnsanlar anlasın diye Federasyon’un resmi dilinde edilen bir dua.

Kirli olanı arındıran, göklerin kralını öven ve ruhlarımızın kurtuluşunu müjdeleyen bir ses.

Ve ardından Moskova’ya saldırı başladı.

Bu öyle bir felaketti ki, inançsızlar bile dünyalarına arafın inip inmediğini sorgulamak zorunda kaldı.

Olan biteni akıl mantık süzgecinden geçirmek imkânsızdı. Bir orduya, hele ki bir büyücü taburuna karşı askeri birliklerin ve gizli polisin yaptığı karşı saldırı tamamen bir hezimetle sonuçlanırdı. Gücüyle övünen bu ulu ülkenin onurunu yerle bir etmek sadece bir anlarını almıştı.

Nitekim İmparatorluk Ordusu’nun çizmeleri, Loria’nın az öncesine kadar çalıştığı binanın önündeki meydanı enerjik bir şekilde dövüyordu.

Devrim liderlerinin ebedi istirahatgahı olan anıt mezar patlatılmış; genel sekreterin sindiği Kremlin ise düşmenin eşiğine gelmişti.

Federasyon’un en iyileri düşmanı püskürtmeye çalışmıştı ama karşı saldırıları ezici bir mağlubiyetle bitti. Hava savunma mevzileri ise körlemesine ateş etmenin kağıttan bir kaplan kadar işe yarayacağını kanıtlamıştı.

Loria’nın görebildiği kadarıyla düşman elli kişiden azdı. Bu da bir büyücü birliği için… yaklaşık bir tabur demekti?

Bir büyücü taburu o kadar da kalabalık sayılmazdı.

Yine de…

Bu küçücük grup ortalığı engelsizce kasıp kavuruyordu. Parti teşkilatının üst kademelerindeki herhangi birini tamamen şaşkına çevirmeye yeterdi de artardı bile.

Üstelik burası Federasyon’du. Her ülkede hesap verilebilirlik sorunları yaşanırdı ama… Federasyon’da bu durum kelimenin tam anlamıyla bir tasfiyeyle, bir kıyımla sonuçlanırdı.

“Agh! Ne oluyor yahu…?”

Normal her insan, Loria’nın gözlerini dikmiş bir halde gökyüzüne bakakalmasının durumun ne kadar ciddi olduğunu açıkça ortaya koyduğunu görürdü.

İmparatorluk askerleri sakince aşağı indi.

Gözlerinin önünde İmparatorluk bayrağını taşıyan bir düşman birliği duruyordu.

Başlarındaki kız çocuğu başta olmak üzere hepsi yumuşakça yere kondu. Ve cesur bir tebessüme sahip düşman komutanı, onun baktığı açıdan bakıldığında bir çocuktan fazlası gibi görünmüyordu. Birinin kızı başkenti çiğniyordu.

Böylesi bir basiretsizlik Loria’nın gözlerinin önünde nasıl yaşanabilirdi? Hem de Josef’in bizzat bulunduğu başkentte? Loria tasfiyelerin uygulayıcısı olarak sınırsız bir korku salan kişiyse, infaz emirlerini veren de Josef’ti.

Federasyon Ordusu’nun liderleri başkentin Josef ve Loria’nın gözleri önünde saldırıya uğradığını duyduklarında, hepsi kendilerini bekleyen son için felaket çanlarının çaldığını anladı.

Onlarca askerin kafasının kelimenin tam anlamıyla yuvarlanması mı? Federasyon’da bu yine barışçıl bir çözüm sayılırdı. Federasyon Ordusu subaylarının gözlerini bir an olsun cepheden ayırıp arkadaki siyasi durum için endişelenmeleri, korkunun içlerine ne kadar derin işlediğini kanıtlıyordu.

“… Harika. Ne kadar da enfes.”

Ancak Federasyon subaylarının korkulu rüyası olan Loria, şu anda… öfkeye benzer hiçbir şey değil, aksine derin bir sevinç hissediyordu. Gökyüzüne bakarken titreyen dudaklarından dökülen sözler tamamen saf ve samimiydi.

Normalde, Komünist tebessümü denilebilecek o garip, samimiyetsiz gülümsemeyi takınırdı. Ama şimdi o maske öyle bir sökülüp atılmıştı ki, bu en nadir, en saf ve en yüce vecd halini tereddütle dışa vuruyordu.

Gözlerinin hedefi, kararlılıkla kasılmış o en tatlı yüzdü.

Onu diz çöktürme fikri bile Loria’nın özdenetimini sınırlarına kadar zorluyordu.

Baktıkça daha da çıldırıyordu. Tarifi imkânsız bir duyguya kapılarak, zihninin dönüştüğünü hissediyordu.

Ah, işte bu ilk görüşte aşktı.

Onu istiyordu. O küçük kızı altına almak istiyordu. Ahhh, bilmek istiyorum — o kadar çok bilmek istiyorum ki dayanamıyorum.

Loria’nın gözü artık ondan başkasını görmüyordu. Başka hiçbir şeyin onun için bir önemi kalmamıştı.

“… Onu istiyorum. Onu elde etmeliyim. O benim olmalı.”

Onu görmüştü. Arzuladığı o yegâne varlığı sonunda bulmuştu.

Bundan böyle diğer herkes gözüne birer kukladan farksız görünecekti. Buna adı gibi emindi. Hiç kimse onun yerini tutamazdı.

O cesur ifadesi, bir tablo kadar tablo kadar zarifti. Moskova’nın savaşla yakılıp yıkılmış sokaklarında bile ışıl ışıl parıldıyordu. Makyajsız, süssüz haliyle dahi gizlenemeyen bir güzelliğe sahipti.

Ya o ses, ne kadar da büyüleyiciydi! Şarkıyı andıran duası, insanı rahatlatan bir çan gibi çınlıyordu. İmparatorluk marşını söylerken bile sesi muazzamdı.

O muhteşem sesiyle onu nefes nefese bırakmalıyım.

Ah, hayır, bu da harika ama… belki ondan önce o sevimli yüzünün acıyla büzülmesini sağlayabilirim. Ooh, dur bir dakika, o vakur çehresinin arzulu bir utançla kızarmasını sağlamak da mükemmel olurdu.

Ağh, bu kadarı da fazla. Onu arzulamaktan çıldıracağım. Patlayacak gibi oluyorum.

Ne pahasına olursa olsun onu ele geçirmeliyim. Ne olursa olsun ona sahip olmak istiyordu. Güç arzulamadığını söyleyemezdi. Ancak bu tutkunun yanında güç arzusu ne kadar da küçük, ne kadar da ehemmiyetsiz kalıyordu.

Bu, aşktı.

“Onu alacağım. Ah, evet, benim olacak.”

Benim kusursuz bebeğim. Ah, sabırsızlıktan öleceğim. O kadar sabırsızlanıyorum ki neredeyse şu an elimi uzatıp onu yakalamak istiyorum. Ne muazzam; demek aşk böyle bir şeymiş. Bu yaşımda başım dönüyor adeta. Yoksa içi içine sığmamak mı demeli? Her neyse, yerinde duramamak dedikleri şey tam olarak bu olmalı. Şu an her türlü engeli aşacak bir azim ve kararlılıkla dolup taştığımı hissediyorum.

“Hiçbir şey beni durduramayacak. Ne gerekiyorsa yaparım, umrumda değil. Evet, her şeyi yaparım.”

Amacına ulaşmak için gözünü bile kırpmayacaktı. Duraklamayı aklından bile geçirmezdi. Ona sahip olmak uğruna her türlü şeytanla pazarlığa otururdu.

Her siyasi rakibiyle uzlaşırdı. Her türlü rejim muhalifini tepe tepe kullanırdı. Onu o kadar çok istiyordu ki, infaz edilmek üzere Sildberia’ya sürdüğü büyücüleri bile bağışlayabilirdi.

Hayır, tam olarak bunu yapmalıyım. Onu söküp almamı sağlayacaklarsa, ideolojiye tehdit oluşturup oluşturmadıkları umrumda bile değil.

Ah, çok yakında. O çiçeği bir an önce koparmak istiyorum.

17 MART, BİRLEŞİK YIL 1926, BİRLEŞİK KRALLIK, LONDİNİUM

Başkalarının felaketi baldan tatlı gelir. En azından insanın kendi çektiği çile arsenikten farksızdır. Fakat bu kez, kırk yılda bir görülecek şekilde, Birleşik Krallık hükümetinin liderleri başka bir ülkenin felaketinden keyif alacak durumda değildi.

Şey, sempatilerinden falan değil elbette ama yine de durum buydu.

“… Yanlışlık yok, değil mi?”

Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın hırıltılı sorusunda akıl almaz miktarda bir yorgunluk gizliydi. Donanma, savaş başladığından beri yüksek viteste hazırlık yapıyordu ama ticaret hatları boyunca çatışmalar çoktan patlak vermişti bile.

Bu ticaret hatlarını korumaya çalışmak, Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın çelik gibi sinirlerini bile yıpratıyordu.

Üstüne bir de bu rapor gelmişti. Kendi suçu olmamasına rağmen bir şişe şarap kapıp yatağa gömülmek istiyordu; gelen haber işte bu kadar berbattı.

“Evet efendim, elçilik üzerinden gelen en son bilgi bu.”

Elbette ki böyle bir haberi getiren İstihbarat Dairesi hiç de sevimli bir elçi sayılmazdı. Herkes kötü haber getireni değil, müjdeli haber vereni ağırlamak ister. Bu yüzden ürkek davranmaktansa mesafeli durmak en iyisiydi.

Dış Strateji Dairesi’nden Tümgeneral Habergram, böyle yapmaya karar vererek yüz ifadesini bastırmaya çalıştı ve raporu soğukkanlılıkla sundu.

Sayıca az da olsa bir grup büyücü birliği Moskova’ya sızmış ve saldırı düzenlemişti. İlk bildirim, elçiliğe henüz yeni atanan bir istihbarat subayının geçtiği acil durum raporuydu.

İmparatorluk büyücüleri Moskova semalarında turluyor. Bunu ilk duyduğunda, bir tür propaganda harekâtı olduğunu düşünmüştü. Tepelerinde turlamaları gözdağı verme amaçlıydı.

Savaşta oldukları bir ülkenin başkentine kadar sızmayı başardıkları için herkes —sırf moral depolamak ve Federasyon’a karşı kazandıkları zaferlerle övünmek için yapılmış bir propaganda olduğunu düşünerek— hayretler içinde kalmıştı.

“Moskova’daki başlıca devlet kurumları ağır bir baskına uğradı.”

Ancak durum netleştikçe, bu hayret yerini korku ve dehşete bıraktı. Sözde sadece küçük bir büyücü birliğiydi ama bir noktada alay seviyesine çıkmıştı. Sonra bölünerek aynı anda taarruza geçen birden fazla birlik haline geldi ve olayın basit bir gösteri değil, resmi bir saldırı olduğuna karar verildi.

Olayı kesinleştiren şey ise yıkımın boyutu oldu.

Moskova elçiliğindeki personelin bildirdiğine göre, en azından gizli polis karargâhı ve Devrim Meydanı yerle bir edilmişti. Doğru olup olmadığından emin değillerdi ama raporlar meydana bir de İmparatorluk bayrağı dikildiğini söylüyordu. Aynı esnada doğrulanmamış başka raporlar da geldi; Kremlin’e devasa bir saldırı düzenlendiği ve merkezin teslim olmanın eşiğine getirildiği belirtiliyordu.

Şehir görünüşe göre muazzam bir panik içindeydi ancak bu yüzden hasarın boyutuna dair ayrıntılar netleşemiyordu.

Yine de faillerin İmparatorluk büyücüleri olduğu kesindi. Bir alay olsa bile bu en fazla yüz kişi demekti. Nispeten küçük bir birlik tarafından gerçekleştirilen derinlemesine bir baskın taarruzu olarak da tanımlanabilirdi. Buna rağmen, rapora göre verdiği hasar dehşet vericiydi.

Savunmadan sorumlu yetkililer için kâbus olan çetrefilli kısım tam da buradaydı: Birleşik Krallık’ın Federasyon’un uğradığı kayıplardan azade kalacağının garantisi yoktu.

“Hava savunmamızı baştan aşağı gözden geçirmeliyiz.”

Biraz geç kalmışlardı ama yetkililer Londinium’un hava savunmasının ne kadar zayıf olduğunu nihayet idrak etmişlerdi. Deniz surları hâlâ sapasağlam duruyordu; denizden hiçbir işgale izin verilmezdi. Birleşik Krallık Donanması kendi karasularını korurdu.

Ancak işgalcileri gökyüzünden defedemedikleri sürece, bu senaryoda bunun hiçbir hükmü yoktu.

“Alay büyüklüğündeki bir düşman birliğini durdurabilir miyiz?”

“Şey… Bir işgali durdurup durduramayacağımızdan pek emin değilim…”

Bu arada, meseleyi çözmekle görevlendirilen kara ordusu kurmaylarının suratları kireç gibi kesilmişti. En iyi ihtimalle sadece başkenti kapsayan hava savunma sistemleri, yalnızca ağır ve yavaş uçan bombardıman uçaklarını hedef alacak şekilde tasarlanmıştı. Anakaranın güney sınırındaki radar istasyonları gibi güvenlik mevzileri inşa etmişlerdi… Ancak bunlar, uzaktan gelen alay ya da tabur ölçeğindeki kıvrak büyücüleri durdurmak için tasarlanmamıştı.

Şayet hipotez olarak doğudakine benzer ölçekte bir saldırının hedefi olurlarsa, başkent semalarına yapılacak bir sızmayı önlemek imkânsız derecede zor olacaktı.

Ve sonra ne olacaktı? Birleşik Krallık da Federasyon ile aynı rezilliğe maruz kalacaktı. Düşüncesi bile korkunçtu. Ve kurmaylar bu ihtimali ortadan kaldıracak hiçbir yolları olmadığını görebiliyorlardı.

Bu acı gerçekle yüzleşince hepsinin morali dip yaptı.

“Yani Federasyon’un başına gelen o rezilliğin aynısına biz de mi maruz kalabiliriz?”

“Şu anki durumda, bu ihtimali tamamen göz ardı edemeyiz…”

Bu kadarı zaten herkes için aşikârdı. Yumruğunun ardındaki o öfkeyle Başbakan masaya vurarak şikâyetlerin önünü kesti. Onların ihtiyacı olan şey şikâyet değil, karşı tedbirlerdi.

“Pekâlâ. Bu durumla nasıl başa çıkacağımızı duymak istiyorum.”

İstediğiniz bir şey varsa dinleyeceğim, o yüzden acele edin ve bana söyleyin. Söylemezseniz ve bir şey olursa, tüm sorumluluğu tek başınıza üstlenirsiniz. Üst düzey bir asker bile böyle bir dik dik bakışla karşılaştığında kaderine boyun eğmek ve gerekli teçhizatı uysalca sıralamak zorundaydı.

“Hava savunma şemsiyesini güçlendirmek en birinci önceliğimiz olacaktır. Ayrıca, Birleşik Krallık Savunma Kolordusu bünyesinde avcı uçağı ve büyücü birlikleri konuşlandırmak istiyoruz.”

Ve Genelkurmay Başkanı, adeta bir çocuk oyuncağıymışçasına hızlı bir çark edişle vites değiştirdi. Daha geçen gün özgüvenden kırılıyordu ama fikrini değiştirmek hızlıca yapabildiği tek şeydi.

Ya da ders çıkarma konusunda yetenekli mi demeliydim? Klasiğe takılıp kalan ve asla öğrenmeyen generallerden çok daha iyiydi. Başbakan onu onaylamaya karar verdi.

“Ama bunu yapmak güney kıtasına gönderebileceğimiz birlik sayısını kısıtlayacaktır! İç Deniz Filosu ve oradaki bölge kuvvetleri karargâhı defalarca ortak imzalı talepler sundu.”

“Areq’e kadar hâlâ stratejik bir tampon bölgemiz var. François Cumhuriyeti uğruna kendimizi feda etmemiz için hiçbir neden olmadığını düşünüyorum.”

Dışişleri Bakanı alelacele itiraz etti, ancak karanın yanıtı son derece kayıtsızdı. Yani, kendi perspektiflerinden bakıldığında Dışişleri Bakanlığı’na karşı biraz anlayışlı olmak zorundaydılar. Fakat bu, onurlarını ciddi şekilde ayaklar altına alma tehdidi savuran bu krizi kabullenme yükümlülükleri olduğu anlamına gelmiyordu.

Dışişleri Bakanlığı’nın da kendine göre bir duruşu, Serbest François Cumhuriyeti’nin güney kıtasına daha fazla takviye birlik gönderilmesi yönündeki bitmek bilmeyen taleplerini gündeme getirmek için geçerli sebepleri vardı. Ne Serbest François Cumhuriyeti müttefikinin muharebe hattından çekilmesine izin verecekti ne de müttefiki buna yanaşacaktı. Kara kuvvetleri de neyin önemli olduğunu pekâlâ anlıyordu. Lakin karanın da kendine has gerekçeleri ve çıkarları söz konusuydu.

“Katılıyorum, fakat bu yöntem de ancak bir yere kadar işe yarar.”

Araya girip hafif bir ihtiyati kayıt koyan kişi deniz kuvvetleri kurmay başkanlığından biriydi. Bu yorumu duyan herkes, deniz kurmaylarının İç Deniz Filosu ile Cumhuriyet Filosu kalıntılarının oluşturduğu birleşik kuvvetler hakkında olumlu bir izlenime sahip olduğunu hatırladı.

En azından, kanalı ve sömürgeleri koruyabilmek adına stratejik tampon bölgeyi muhafaza etmek istiyorlardı. Bu doğrultuda, Cumhuriyet kalıntılarının ne durumda olurlarsa olsunlar savaşmaya devam etmelerini sağlamak en iyisi olacaktı.

Zaten Cumhuriyet’in bizden nefret etmesinin arkasında yatan düşünce yapısı da tam olarak buydu. Tabii ki bu durum karşılıklıydı.

“Peki ya aynı şeyi biz denemeye kalksak nasıl olur?”

Konuyu değiştirelim. Maliye Bakanı’nın aklından geçen kesinlikle bu olmalıydı. Esnek bir öneriyle meseleye farklı bir açıdan yaklaşmayı teklif etti.

“… Hakikaten. Şahsen ben de bunun kötü bir fikir olduğunu düşünmüyorum fakat…”

Bana bir can simidi fırlattı, o zaman bunu değerlendirmeliyim. Bu düşünceyle, konuyu tartışmaya dahil etmeye karar verdi.

“Zor görünüyor. Sadece konuşlandıklarını bildiğimiz kadarıyla bile İmparatorluk Ordusu’nun başkentte üç büyücü taburu mevcut.”

Ancak karanın cevabı gecikmedi. Bakılırsa onlar da aynı fikri değerlendirmiş fakat zaten bu sonuca vardıkları için teklif etmemişlerdi.

“… Amma da ihtişamlı bir karşılama.”

“Anlaşıldığı kadarıyla bunlar eğitmen birliği, teknik cephanelik ve yeni acemi erlerden oluşan bir ikmal taburu.”

Harcayacak amma çok savaş güçleri varmış. Deniz Kuvvetleri Komutanı, bürokratların giderek artan hoşnutsuzluğunu temsil edercesine elinde olmadan derin bir iç çekti. Bu birliklerin başkentte bulunması mantıklı olsa da orada bulunmalarına hayıflanmaktan ve durumun neden böyle olması gerektiğini sorgulamaktan kendilerini alamıyorlardı.

“Eğitmen birliğinin ciddi bir yetkinliğe sahip olduğunu varsayabiliriz. Acemi erlerle karşılaşırsak ne olacağından bağımsız olarak, eğitmen birliği önümüzü kesecek olursa eşit sayılarla bu hattı yarmamız mümkün olmaz.”

Üstelik İstihbarat Dairesi’nden gelen son darbe her şeyi tescilledi. Raporların söylediğine göre eğitmen birliği seçkinlerin seçkinlerinden oluşuyordu. Ön saflarda pek sık görünmeseler de mensuplarının tamamı deneyimli kıdemlilerden oluştuğu için muharebeye alışkındılar.

Aksine, yıpranmamış oldukları için yapılan analizler rastgele herhangi bir birlikten çok daha güçlü olacaklarını gösteriyordu.

“Biz de tam bu yüzden bir baskın düzenlemeyecek miyiz?”

Tartışmanın epey ilerleyen bir aşamasında Maliye Bakanı bir soru yöneltti. Kuşkusuz baskının amacı zaten buydu. İmparatorluk’un Federasyon’a taarruzu genel hatlarıyla bir nevi baskın olarak sınıflandırılabileceğine göre, bir şansımız var demek değil miydi?

Sorusunun özü bundan ibaretti.

Yine de bu yorum bir sivil tarafından yapılmıştı.

“Ren Muharebesi yüzünden İmparatorluk, eski Ren cephesinde hava savunma ikaz hatlarına zaten sahip. Yakalanmadan önleme perdelerini aşmak son derece zor olacaktır.”

Ren Muharebesi hakkında birazcık bilginiz varsa —başka bir deyişle, her askerin o cephelerdeki savunma mevzilerini bileceğini göz önünde bulundurursanız— bir baskın yapmanın ne kadar zor olacağını bilirsiniz.

Ren’deki ikaz perdeleri o kadar sıkıydı ki İmparatorluk Ordusu bile sızma harekatı yapmak yerine kaba kuvvetle hattı yarmak zorunda kalmıştı. İmparatorluk’un Ren cephesinde zafer kazanmış olması, savunma mevzilerini terk etmek zorunda oldukları anlamına gelmiyordu.

Hatta tam tersine, büyük olasılıkla ikaz hatlarına sımsıkı tutunmuşlardı. General Habergram aslında defalarca denetim yapmış ve tek bir açık dahi bulamamıştı. Bu durumda, tespit edilmeden sızmak neredeyse imkânsızdı.

O noktada, ikaz hatlarını bir taciz taarruzuyla bilerek angaje etmek aslında çok daha işe yarar olabilirdi. Deniz kuvvetlerinden destek alıp denizci büyücüleri sevk edebilirlerdi ancak başarı şansı düşük görülüyordu.

Her halükarda, filoyu düşman topraklarında düşmanın hava üstünlüğüne maruz bırakmak söz konusu bile olamazdı. Denizci büyücülerin ne kadar değerli olduğu düşünüldüğünde, bu göze alınamayacak kadar büyük bir riskti.

Zaten bunu düşünmelerine bile gerek yoktu, çünkü donanmanın cephe hatlarından çekilmesine imkân yoktu.

“Saldırmamızın bizim için fazla zor olacağı tüm kuvvetlerin ortak kanaatidir.”

Sonuç olarak Müşterek Servet’in yapabileceği tek şey zaman kazanmak ve bir karşı taarruz için güç toplamaktı. İtiraf etmek istemiyorlardı ama İmparatorluk ve Federasyon birbirini yıpratıp ezmediği sürece Müşterek Servet uzunca bir süre fırsat yakalayamayabilirdi. Durumun oldukça rahatsız edici olduğu söylenebilirdi.

“… Pekala. Federasyon meselesini nasıl ele almalıyız?”

Ancak bu durumda İmparatorluk ile Federasyon arasında bir yıpratma savaşı mutlak bir zorunluluktu. Can sıkıcı bir şekilde İmparatorluk, Federasyon başkentine düzenlediği taarruzla ortalığı zaten yeterince karıştırmıştı. Federasyon savunma amacıyla geride çok sayıda birlik konuşlandırmak zorunda kalacaktı, bu da İmparatorluk’a karşı ana hatlardaki faaliyetlerinin kısıtlanacağı anlamına geliyordu.

Müşterek Servet’in Federasyon’un talihsizliğine sevinememesinin en büyük sebebi işte buydu.

“Görünüşe göre başkenti korumak için birlikleri yeniden görevlendirmişler bile.”

Başka bir deyişle, sadık ve oldukça yetkin birlikler başka bir yerden kaydırılmıştı. Müşterek Servet, onların ana hatlarda İmparatorluk Ordusu ile ölesiye savaşmasını çok daha tercih ederdi.

“Taarruza katılan İmparatorluk birlikleri çoktan geri çekildi.”

“Federasyon net bir şey söylemiyor ancak peşlerine taktıkları birliklerin ya atlatıldığı ya da düşürüldüğü anlaşılıyor.”

“Biz de aynı fikirdeyiz. İstihbarat temasın kesildiği sonucuna vardı.”

Ayrıca taarruza katılan birliklerin emniyetli bir şekilde geri çekilmiş olması, bu durumun tekrarlanma olasılığını gösteriyordu. İmparatorluk Ordusu’nun seçkin birliklerinin yeniden bir başkenti vurmasından korkuluyordu.

Federasyon gibi müstebit bir devlet kesinlikle aynı şeyin ikinci kez yaşanmasına izin veremezdi. Böylesi bir durum, devletin siyasi ve askeri otoritesine fazlasıyla zarar verirdi.

Federasyon subaylarının kendi kellelerini kelimenin tam anlamıyla giyotine teslim etmeye meraklı olduğunu elbette düşünmüyorlardı. Haliyle harekat kısıtlamalarıyla yüklenecekler ve sonuçta atıl vaziyette bekleyen yığınla askerle kalacaklardı.

Üstelik İmparatorluk Ordusu’nun Moskva’ya saldırdığı ve ardından elini kolunu sallayarak üssüne döndüğü haberi hiç şüphesiz İmparatorluk moralini coşturacaktı. Müşterek Servet’in moralinin yükselmesine imkân olmadığı düşünüldüğünde, bu da temkinli olunması gereken bir diğer husustu.

“Bilgi akışını kontrol altına alabilir miyiz?”

“Örtbas etmeye çalışmak beyhude olur. Moskva’nın İmparatorluk Ordusu çizmeleri altında çiğnendiği haberiyle çalkalanmayan tek bir meyhane bile kalmadı.”

Olay zaten çoktan muazzam bir akis uyandırmıştı; artık bilgiyi sansürlemeye çalışmak imkânsızdı. Habergram’ın meyhanelere gönderdiği adamlar, İmparatorluk’un ülkeyi nasıl işgal ettiğine dair türlü türlü hikayelerle geri dönüyordu.

Mesela: İmparatorluk Ordusu, Moskva semalarında sakince süzülerek İmparatorluk marşını söylemiş ve zaferle bayraklarını çekmişti.

Mesela: İmparatorluk Ordusu karada devrimi simgeleyen kızıl bayrağı çiğneyip yerine İmparatorluk bayrağını dikmişti.

Mesela: İmparatorluk Ordusu bir film dağıtım merkezini basmış ve intikam almak için tüm kızıl bayrakları ateşe vermişti.

Mesela: İmparatorluk Ordusu kişi kültüne karşı olduklarını haykırarak devrim liderlerinin anıt mezarını havaya uçurmuştu.

Mesela: İmparatorluk Ordusu yeni bir devrimi önlemek adına gizli polisi ve kişi kültünü yerle bir etmişti.

Mesela: Federasyon medyasının haber yaptığı üzere, İmparatorluk Ordusu kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp “ileri doğru” çekiliyordu.

Mesela: İmparatorluk Ordusu Kremlin’de hatıra fotoğrafı bile çektirmişti.

Mesela: İmparatorluk Ordusu bir tür kültürel değişim kılıfı altında “Gözyaşlarına İnanmıyorlar” filmini gösterime sokmayı planlıyordu.

Soruşturulduğunda, bu son dedikodunun “Ağlasan da sana kimse yardım etmez” deyimine yapılmış ince bir gönderme olduğu ortaya çıktı. Bir başka deyişle, bu durum İmparatorluk’un gururu incinmiş ve müzmin bir çaresizliğe sürüklenmiş Federasyon ile açıkça dalga geçmesinden ibaretti.

Anlaşılan İmparatorluk’un bu baskını, General Habergram’ın ağzında bile acı bir tat bırakacak kadar görkemliydi. Yarın olunca ortalıkta İmparatorluk ve Federasyon kuvvetleri hakkında fıkralar dönmeye başlayacaktı. Söylemeye gerek dahi yoktu ancak Müşterek Servet vatandaşları, böylesine aptalca bir işe bulaştırılacak olurlarsa yetkilileri asla affetmezlerdi.

Hepsi bunun farkındaydı.

Anakara savunması, müttefiklerle iş birliğinden önce gelmek zorundaydı.

“… Serbest François Cumhuriyeti’nin dışişleri sorumlusunu bana bağlayın. Öyle ya da böyle, bu meseleyi nasıl ele alacağımızı değerlendirmemiz şart.”

Konuşan kişi başbakandı. Sorumluluğunun bilincinde olması ve inisiyatif alma arzusu kuşkusuz asil bir duruştu. İdareyi elinde tutan biri olarak sorumluluk üstlenme konusundaki soylu mizacı bunu gerektiriyordu.

“General de Lugo adına üzülüyorum fakat anakara savunmasına öncelik vermemiz gerektiği son derece açık. Durumun bu şekilde değişmesiyle birlikte yapabileceğimiz başka hiçbir şey kalmadı.”

Kanalları koruyacak askerleri varsa, o halde memlekete gönderecek askerleri de vardı. Bu kararın Serbest François Cumhuriyeti’nde bir muhalefet doğuracağı kesindi. Fakat bunu yapmazlarsa Müşterek Servet anakarası saldırıya uğrama riskiyle karşı karşıya kalırdı. Böyle bir şey gerçekleştiği takdirde savaş zaten biterdi.

“Gerçek bu. Yine de bu haberi ona kimin vereceği sorusu bile insanı depresyona sokmaya yetiyor.”

Yani evet, bu mesajı iletmekle görevlendirilen diplomat kendini berbat hissedecekti. En azından Müşterek Servet diplomatları için bu durum, başlarına beladan başka bir şey açmayacaktı.

Elbette iki ülke arasındaki o güzel ve güvene dayalı ilişkinin bu önemsiz olay yüzünden sona ermeyeceği yönünde rasyonel bir görüş de mevcuttu. Yani anlayacağınız, işler her zaman böyle yürürdü.

18 MART, BİRLEŞİK YIL 1926, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Subayların yüzlerini derin bir acı kaplamıştı.

Sıkılan yumrukları ve kederli ifadeleri, içlerini kemiren o yoğun endişeleri açıkça gözler önüne seriyordu. Herkes böyle bir şeyin nasıl gerçekleşebildiğini anlamakta son derece zorlanıyordu.

Vatansaverlerin, ülkelerinin yenildiğini öğrendiklerindeki o kahredici hüznünü andıran bir manzaraydı bu. Hayalleri yıkılmış askerlerin o neredeyse huzurlu, uzaklardaki hüznü gibiydi. İnsanı gözyaşlarına boğacak kadar duygusal bir andı.

Ve…

Yas tutan bu adamların hemen yanında, onların kasvetli havasıyla tam bir tezat oluşturacak şekilde çılgınlar gibi tezahürat yapan bir grup vardı.

Hepsi de bu büyük, tarihi başarıdan ötürü İmparatorluk Ordusu’nu göklere çıkarıyordu. Düşmanın tek taraflı savaş ilanına misilleme olarak başkentlerinin kalbine inen bu cesur hamleyi coşkuyla destekliyorlardı.

Normalde ordunun yumuşak başlılığından şikayet edip duran en aşırı sağcılar bile ordudan övgüyle bahsediyordu. Bu sırada, asıl işi askeriye eleştirmek olan en aşırı solcular ise bu muazzam zafer karşısında adeta dillerini yutmuştu.

“Bir İmparatorluk özel harekât birliği Moskva’ya saldırdı.”

Sadece bu tek haber bile halkı adeta bir cinnet coşkusuna sevk etmeye yetti. Hayır, zaferin kendisi zaten insanı sarhoş edecek kadar büyüleyiciydi.

Fakat işte tam da bu yüzden —kesinlikle bu yüzden— Genelkurmay yaşanan bu olay karşısında donakalmış ve ne yapacağını bilemez halde derin düşüncelere dalmıştı.

“Siyasi faktörler göz önünde bulundurularak taarruz izni talebi.”

Bu sözlerin Binbaşı von Degurechaff’taki karşılığı ile Genelkurmay’daki karşılığı arasında dağlar kadar fark vardı. Genelkurmay ona izin verirken akıllarındaki tek şey, en fazla düşmana bir gözdağı vermekti.

Sonuçta bahsi geçen yer bir ülkenin başkentiydi. Düşmanın dikkatini dağıtacak bir şaşırtma taarruzu için bir hedeften çok daha fazlasını ifade ediyordu. O halde neden bunu bir aldatmaca harekâtı olarak kullanmasınlardı ki?

Meseleyi bu kadar hafife aldıklarını söylemek yanlış mı olurdu? Her halükarda akıllarındaki tek şey, en fazla gövde gösterisinden ibaret bir uçuştu. Kurmayların yarısı başkente sızmanın mümkün olup olamayacağından bile şüphe duyuyordu.

Bu esnada Binbaşı von Degurechaff’ın eylemleri ise ancak bir yıkım olarak adlandırılabilirdi. Taburu doğrudan başkentin hava sahasına girmişti. Sırf bu kadarı bile Federasyon’un iç siyasetinde ciddi çalkantılara yol açmaya yeterdi. Eh, sadece bundan ibaret kalsaydı harika bir propaganda malzemesi olur ve konu orada kapanırdı.

Evet, keşke sadece bundan ibaret kalsaydı.

Bir ülkenin başkentine yapılan bir taarruz.

Siyasi merkez, gizli polis karargâhı, siyasi semboller — hepsi yerle bir edilmiş veya ağır hasar görmüştü; üstelik kendi ülke bayraklarını zaferle göklerde dalgalandırmışlardı. Tüm bun yetmezmiş gibi düşman başkentinde milli marş okumuşlar, ardından üç kez zafer nidası atmışlar ve hatta bir yerlerden denk getirdikleri ekipmanla hatıra fotoğrafı bile çektirmişlerdi.

Uygun bir çekim yapabilmek adına birkaç kızıl bayrağı ateşe verdiklerini rapor ettiğinde, kurmaylar bununla ne kastedildiğini bile anlayamamıştı.

Ha, görünüşe göre Binbaşı von Degurechaff’ın kendisi kamerayı bizzat eline almış ve kendi elleriyle bir hatıra filmi çekmişti. Belki sadece görünüş açısından bakıldığında kamerayı tutan küçük bir kız çocuğu iç ısıtan bir manzara oluşturabilirdi ancak malum sebeplerden ötürü Genelkurmay subaylarının hiçbirinin içi zerre kadar ısınmamıştı.

Aksine, kameranın bir silaha dönüştürüldüğünü hissedercesine, kelimelerle ifade edilmesi imkânsız bir huzursuzluk duyuyorlardı.

“… Olayı bu kadar ileri götüreceğini hiç tahmin etmezdim. Ya da bu kadarına muktedir olabileceğini mi demeliyim…”

Raporu alan Korgeneral von Zettour hiç de iyi görünmüyordu. Hayır, yüzünün bir ceset gibi sarardığını söylemek sanırım çok daha doğru bir tespit olurdu. Geçmişi düşündüğünde, kızın öteden beri son derece sert bir Federasyon karşıtı olduğunu hatırladı.

Topyatun savaş söz konusu olduğunda Kızılların kökünün kazınması ve casusluk faaliyetlerine karşı tedbir alınması gerektiğini herkesten daha yüksek sesle savunmuştu.

Sadece bununla da kalmamış, iki cepheli bir savaşa karşı geleneksel uyarı çanlarını çalan kişilerden biri olmuştu. Kızın doktrini son derece netti: Eğer taraflardan birini ezme fırsatı doğduysa, diğer taraf da anında ve tamamen saf dışı bırakılmalıydı. İç hatlar stratejisi ve Binbaşı von Degurechaff’ın “çek ve imha et” dediği strateji, Cumhuriyet’e karşı gayet etkili sonuçlar vermişti.

Fakat işte sırf bu yüzden… Stratejik açıdan eli serbest bırakıldığında İmparatorluk ne yapmalıydı? Bu soruyu yanıtlama görevi verilseydi, Binbaşı von Degurechaff’ın Federasyon’a karşı topyekün bir darbe indireceğinden en ufak bir şüphe yoktu. Ancak kabul etmek gerekirdi ki kız, siyasi çekinceler konusunda üstlerine danışmıştı.

Aldığı bu onayla da dizginlenemez bir yıkım gerçekleştirmiş, Federasyon’un gururunu ezim ezim ezerek toprağa gömmüştü.

Özetle, kantarın dozunu fazlasıyla kaçırmıştı.

“… Mesele büyük bir başarı olduğu su götürmez bir gerçek. Düşman başkentine yapılan doğrudan bir taarruz muhtemelen Genelkurmay’dan birinci derece bir nişanı hak ediyor ancak 203. Hava Büyücü Taburu sınırları açıkça aştı. Üstün yetenekliler fakat aynı zamanda ıslah olmaz birer baş belasılar.”

Düşman bir ülkenin başkentine doğrudan taarruz. Bununla birlikte, geçici de olsa o topraklarda İmparatorluk bayrağının göndere çekilmesi birinci sınıf bir askeri başarıydı. Üstelik tabur komutanı bunu belgelemek adına eline bir kamera alacak kadar ileri gitmiş ve işi eksiksiz tamamlamıştı.

En azından moralleri yükseltme ve düşmanın dikkatini dağıtma yönündeki asıl hedeflerine ulaştıkları kesindi.

“Diplomatik uzlaşı için bir planımız var mı?”

“… Bu şartlar altında böyle bir ihtimalin peşine düşmenin mümkün olduğunu mu sanıyorsun? Yüksek Komuta, Dışişleri Bakanlığı’nın tarafsız bir ülkede bile onlarla bir araya gelemeyeceğinden yakınıp duruyor.”

“Eminim öyledir.”

Hızlı bir son arzulayan Genelkurmay için bu, alınabilecek en berbat haberdi. Sadece bu da değil, eskiden yakın ilişkiler içinde bulunulan Federasyon Ordusu ile savaşı bitirmeye yönelik her türlü müzakere şansı da sadece birkaç gün içinde tamamen yok edilmişti.

Onurunu her şeyin üstünde tutan bir rakibi alıp sadece rezil etmekle kalmamışlar, gururlarını da ayaklar altına almışlardı.

İmparatorluk halkı coşkuyla tezahürat yapıyordu ama bu alkışlar bile Genelkurmay’ın başını ağrıtmaya yetiyordu. Barıştan bahsedecek bir ortam yoktu; hatta bazı sesler Federasyon’u teslim olmaya zorlamaları gerektiğini haykırıyordu.

Zaten son derece çetin geçecek olan müzakereleri gerçekleştirmek artık neredeyse imkânsız hale gelmişti. Satranç terimleriyle konuşmak gerekirse, bu durum daha oyunun başında mat olmak gibi bir şeydi.

“İstihbarat Dairesi adına konuşacak olursam, yakın gelecekte bir barış ihtimalinin kesinlikle bulunmadığı sonucuna varıyorum.”

Tartışmanın akışı düşünüldüğünde biraz geç kalınmış hissettirse de İstihbarat Dairesi, bir nebze kabullenmiş bir edayla duruma dair analizini noktaladı. Her ne kadar ordu daha düne kadar sınırları koruyacağını yineleyip dursa da bu durum, bir çözüm bulmaya çalışırken sınıra tutunmaya odaklanmalarını söyleyen diplomatların tüm emeğini esasen boşa çıkarmıştı.

“Harekât Dairesi adına konuşursam, ana hatlardaki yükün bir nebze hafifleyeceğini tahmin ediyorum fakat hattı yarar yarmaz son derece sert bir direnişle karşılaşacağız.”

“Personel Dairesi de Federasyon’un tarafsız ülkeler üzerindeki baskısının artacağından endişe etmek zorunda kalıyor.”

Salt taktiksel açıdan bakıldığında bu muazzam bir başarıydı. Ana hatları desteklemek adına dikkati başka yöne çekme hususunda kuşkusuz fazlasıyla yeterliydi. Fakat stratejik açıdan İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı, bizzat onay verdikleri bir baskının sonucu yüzünden nihayetinde ızdırap içinde kıvranmak zorunda kalmıştı.

Federasyon Ordusu artık bu savaşa sanki tüm onuru buna bağlıymışçasına yaklaşacaktı. Hayır, bütün ulusları bu kafayla yaklaşacaktı. Bir bakıma İmparatorluk, bir yandan Cumhuriyet kalıntıları ve Müşterek Servet ile çarpışırken tamamen yeni bir ikinci cephe açılmıştı.

“İstihbarat da aynı fikirde. Ayrıca İmparatorluk yanlısı kanadın nüfuzu muazzam ölçüde düştü, bu da istihbarat toplama kabiliyetimizi baltalıyor.”

İstikrarlı bir şekilde büyüyen İmparatorluk yanlısı kanat muhtemelen tamamen kökünden kazınacak ve tasfiye edilecekti.

Artık Federasyon ile dostane ilişkiler kurma umudu kalmamıştı.

“… Peki, şimdi ne yapacağız? Onlara taarruf etmek gibi bir planımız olduğunu sanmıyorum?”

Doğal olarak çözüm Federasyon’u saf dışı bırakmak olacaktı. Fakat bunu dünyada nasıl başaracaklardı ki? Federasyon o kadar engindi ki aklı başında her subay lojistiği hesaba katmak zorunda kalırdı.

Üstelik etraf İmparatorluk karşıtı milliyetçilerle kaynıyordu. İmparatorluk Ordusu sırf ikmal hatlarını emniyete almaya çalışırken bile kan kaybından ölmeye mahkûmdu.

“Kesinlikle söz konusu bile olamaz. Sırf bu bile ikmal hatlarının çökmesine neden olur.”

Bu sözler, orada hazır bulunan tüm kurmayların ortak kanaatini özetliyordu. En baştan beri Federasyon ile papaz olmak istememelerinin tam olarak sebebi de buydu. Hatta tüm bölge ordularını temkinli olmaları ve düşmanı kışkırtacak hiçbir şey yapmamaları konusunda uyarmışlardı.

“… Fakat ok yaydan çıktı bir kere.”

Evet. Artık geri dönüşü olmayan bir evreye sürüklenmişlerdi. İmparatorluk bu ufacık zafer için şüphesiz ağır bir bedel ödeyecekti.

“Sanırım doğuda da onları kuşatıp imha etmeye ve kanlarını son damlasına kadar emmeye çalışmalıyız. Başka ne yapabiliriz ki?”

Degurechaff geri döndüğünde onu kendi ellerimle boğacağım, diye ant içti Albay von Lergen içinden; bir yandan da karar vermesi için General von Zettour’a bakıyordu.

Her halükarda, pek fazla seçeneğimiz yok.

O kız gerçekten de kuduz bir köpek. Hayır, kuduz bir aslan.

Aklında bu düşüncelerle Lergen, henüz onaylanmış olan önergesine kasvetle aşağı doğru baktı.

Devasa bir savaş…

Büyüdükçe büyüyecek bir savaş. Bu savaşın ikinci perdesine bodoslama daldıkları düşüncesiyle ürperdi.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla