YOUJO SENKI Cilt 4 – Bölüm 1 / Uzun Menzilli Keşif Görevi

Uzun Menzilli Keşif Görevi

YOUJO SENKI Cilt 4 – Bölüm 1 / Uzun Menzilli Keşif Görevi

15 MART, BİRLEŞİK YIL 1926, İMPARATORLUK’UN DOĞU SINIR BÖLGESİ ÜZERİ

İmparatorluk’un doğu sınırı semalarında göze çarpmadan süzülen iki motorlu bir nakliye uçağı ilerliyordu. İmparatorluk Ordusu Hava Nakliye Birliği’nin bu emektar uçağı, nadir görülen gece uçuşlarından birini gerçekleştirmekteydi.

Dost hava sahasında çarpışmaları önlemek adına normalde olabildiğince parlak ve net tutulan seyir ışıkları tümüyle söndürülmüştü…

Uçağın kamuflajlı gövdesi, motorların hafif uğultusu dışında çıt çıkarmadan, gecenin karanlığına sığınarak hedefine doğru ağır ağır ilerliyordu. Gökyüzüne başını kaldırıp bakan yüz kişiden doksan dokuzu, orada bir şeyin varlığından zerre kadar haberdar olamazdı.

Düşman topraklarına sızmak üzere tasarlanmış gövde boyası, aidiyetini tümüyle belirsiz kılıyordu.

Aslen bir savaş uçağı olan bu araç; açıkça söylemek gerekirse sınır ihlali yapmaktan çekinmeyen bir özel harekât grubunun hava komutanlığı tarafından, tespit edilmeyi önleyecek her türlü karşı tedbirle donatılmıştı.

İmparatorluk Doğu Ordu Grubu bünyesindeki Doğu Hava Savunma Muharebe İdare Merkezi’ndeki kontrolör radarda garip bir şey gördüğünü bildirse bile, bu durum hiçbir resmi rapora geçmeyecekti. Oradan biri rapor tutmaya kalkışsa bile, ziyarete gelen Genelkurmay subayları uğrayıp “Hiçbir şey görmediniz,” diye diretir ve konu orada kapanırdı.

Bu hayli sıkıntılı uçağın içindeki personel, pratikte İmparatorluk’un askeri sırrı sayılabilirdi. Ne de olsa bu birlik, Genelkurmay’ın en ufak bir sıkışıklıkta kirli işleri bile yaptırmak üzere elinin altında tuttuğu gözbebeği projelerinden biriydi.

Evet, böyle bir özel harekât grubuna seçilmek, İmparatorluk Ordusu’nun en seçkin kaymağı olarak kabul edilmekle eş anlamlıydı. Subayların çoğu, onların efsanevi cesaretine ve yeteneğine çekincesiz bir hayranlık beslerdi.

Tabii söz konusu birliğin komutanı için bu hayranlığın hiçbir lüzumu yoktu.

Bütün istediğim, birinin gelip benimle yer değiştirmesi.

Düşman hatlarının derinliklerindeki bu uzun menzilli keşif görevine atanan özel harekât grubunun lideri Binbaşı Tanya von Degurechaff, bu nafile düşüncelerin bir yere varmayacağının bilincinde olarak içten hafif bir iç çekti.

Aşağı baktığımda o iki küçücük elimi görüyorum. Neresinden bakarsanız bakın, bu yük küçük bir kız çocuğunun cılız bedenine göre katbekat ağır. Eğer bir reşit olmama halinin tüm gerekliliklerini karşılıyorsam, buna uygun koruma tedbirlerini de talep etmek hakkımdır. Ama hayır, Tanya’nın kurduğu hayaller bile bir anda çocuk kartını oynayıp savaşmak istemediğini söyleyerek cepheden ayrılma ihtimalini kapsamıyordu.

203. Hava Büyücü Taburu, doğrudan İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın emri altındaydı ve bu nedenle müstakil hareket etme yetkisine sahip son derece nadir taburlardan biriydi. Üstelik arkamızda azımsanamayacak miktarda başarı biriktirmiştik. Bir başka deyişle, işe yaradığımızı kanıtlamak gibi bir hataya düşmüştük. En başında merkezin, yani Genelkurmay’ın aracı olmasıyla kurulmuş olmamız da aleyhimize işledi. Üst kademe için bizler son derece kullanışlı bir araçtan ibarettik.

Bu sayede her cepheye sürüldük, yoğrula yoğrula gazi birliğine dönüştürüldük. Birlik Komutanı von Degurechaff’tan en alt kademedeki askere kadar taburdaki her usta subay, birer elit olma şöhretinin tadını çıkarıyordu.

Tanya’nın başını ellerinin arasına alıp “Savaşmak istemiyorum ama görünüşe göre şu an için kaçış yok,” diye ağıt yakmasının sebebi tam da buydu.

Zihnini buraya kadar yorduktan sonra, birkaç saat önce yaşananları ve imparatorluk başkentine ayak basmanın getirdiği mutluluğun nasıl bu kadar kısa sürdüğünü tekrar tarttı.

Birkaç saat öncesine dönelim.

Uzun zaman sonra ilk kez imparatorluk başkenti semalarına ulaştığında, yoğun önleme hattı yüzünden gökyüzünün daraldığını hissetmişti. Çok katmanlı hava savunma bölgesinden her geçişinde karadaki birilerinin kimlik sormasından gına gelmişti.

Belki devriye görevi de yapıyorlardı ancak eğitim birliğindeki meslektaşlarını bile sürekli selamlamak zorunda kalmaları sık sık can sıkıcı bir hal alıyordu.

Zaten doğası gereği hiçbir insan, sadece görevini yapan dost birliklerce bile olsa, silah gölgesinde sorgulanmaktan keyif almazdı.

Yine de birkaç saat önce Tanya, başkentin üzerinde önceden belirlenmiş rota boyunca uçarken o kadar eksiksiz bir huzur hissiyle doluydu ki bu karmaşık prosedürler zerre kadar umurunda değildi.

Ne de olsa nihayet başkente dönmeyi başarmıştı. Çok özledikleri şehir uzaktan belirdiğinde, tüm birliğin neşesi yerine gelmişti. Askerlerin, güney cephesinin o uçsuz bucaksız, çorak kumlarından uzaklaşarak ana vatana çağrılmanın getirdiği sevinci gizlemeleri imkânsızdı.

Gerçekten de bu hissi tanımlayacak tek kelime coşkuydu. Ancak şu anki durumda Tanya, gösterdiği o iyimserliği o kadar kelimenin tam anlamıyla aptalca buluyordu ki kendine lanet okumak istiyordu.

Yine de kendi savunması adına, o anki şartlarda buna şaşılmaması gerekirdi.

Binbaşı Tanya von Degurechaff savaş meydanından bıkıp usanmıştı; bu yüzden cepheden kurtulmasını sağlayacak her türlü sebep, samimi bir kutlama vesilesiydi. Ana vatana çağrılmak, olabilecek en güzel haberdi ve emirden şüphelenmesi için hiçbir nedeni yoktu.

Kendilerine tahsis edilen kışlaya ayak basana kadar Tanya buna mutlu bir şekilde inanmıştı; izin için eve çağrıldıklarına… Komutanlığın personeli bu şekilde düzgünce rotasyona tabi tutması o kadar cömertçeydi ki neredeyse takdir edecekti.

Derken raporlarını almak üzere tanıdıkları Albay von Lergen ve Binbaşı Uger çıkageldi. Geri dönen bir birlik için tanıdık yüzler tarafından karşılanmak şüphesiz rahatlatıcıydı. Üst kademe o kadar ince düşünüyordu ki insan kaynakları yönetim yeteneklerine hayran kalmıştı.

Birliklerinin rahatça dinlenmesine izin verdikten sonra, askerleriyle ilgilenmeleri için subaylarına talimat verdi ve raporunu sunmak üzere Albay von Lergen’e döndü.

“Binbaşı Tanya von Degurechaff dâhil, doğrudan Genelkurmay’a bağlı 203. Hava Büyücü Taburu’nun tüm mensupları eksiksiz olarak güney cephesinden dönmüştür.”

“Elinize sağlık Binbaşı von Degurechaff. Güney Keşif Ordusu’ndan başardığınız o muhteşem işleri duydum. Varınızı yoğunuzu ortaya koyduğunuzu söylediler, muharebe raporlarına baktığımda bunun doğruluğunu görüp duygulandım.”

“Teşekkür ederim Albay von Lergen!”

“Ayrıca askerleriniz için sunduğunuz madalya başvuruları konusunda endişelenmeyin. Kabul edilmeleri için ne gerekiyorsa yapacağım; bunu güneydeki üstün hizmetleriniz için kişisel bir teşekkürüm olarak kabul edin.”

Profesyonellerin bilinci ve gururuyla karşılıklı selamlaştılar. Lergen’in başvurularla ilgileneceğini belirtmesi iç rahatlatıcıydı.

Bu bir kurmay subayın, hem de Genelkurmay subayının beyanıydı; dolayısıyla muhtemelen laf olsun diye söylenmiş bir söz değildi. Başarılarının ağırlığı ve ona duyduğu güven, bu sözlerin bir senet sayılabileceğini gösteriyordu.

“Kusura bakmayın, minnettarlığımla birlikte onları tam şu anda takdim etmek isterdim ancak tavsiyelerinizi birkaç gün önce aldık. Süreci bizzat hızlandırmaya çalıştım ama… görünüşe göre bürokratların evrak işlerini bitirmesi için biraz zamana ihtiyacı var.”

“Hayırdır Albay’ım, aksine irtibatı daha iyi sağlayamadığımız için ben özür dilerim. Savaş bölgesinde askeri posta hizmetleri o kadar kısıtlıydı ki önceden dostane bir not bile gönderemedim.”

Kesintiye uğrayan iletişimle ilgili tam bir nezaket ve pişmanlık alışverişiydi.

Tanya ana vatandaki durumu daha iyi takip edebilmeyi isterdi ama… eldeki tek şey gemilerle gönderilen mektuplardı; telgraf veya e-posta gibi kolay imkânlar yoktu. İşte bu yüzden yüz yüze konuşmak son derece elzemdi.

Sözel olmayan iletişim becerilerini geliştirmeliydi. Gardını düşürmemeliydi. Bunun yerine… o an Genelkurmay’ın birliğine gösterdiği nezakete kapılmak gibi ağır bir hataya düşmüştü.

Daha tedbirli olmalıydım, diye düşündü Tanya, nakliye uçağının içinde acı acı. Bu gafın pişmanlığını daha fazla hissetmem imkânsızdı.

Gözlerini kapatıp o anı hatırladığında, Lergen’in tuhaf bir şekilde halden anlar göründüğünü ve gayet ciddi bir edayla başıyla onayladığını anımsayabiliyordu. “Anlıyorum. İçinde bulunduğunuz şartları gayet iyi kavradığıma inanıyorum.”

Yanıt olarak söylediklerini hatırlamak bile midesini bulandırıyordu. Başını sallamış, teşekkür etmiş, ardından başkentteki genel durum ve memlekette işlerin nasıl gittiği hakkında bilgi almıştı.

İnsanın o ana kadar durumu çakmalarını beklemesi işten bile değildi ama Binbaşı Uger’ın tereddütlü yüz ifadesini gördüğünde nihayet bir şeylerin ters gittiğini sezinleyebilmişti.

“Pekala, resmî meselelere geçelim. Süreci Binbaşı Uger yürüttüğü için açıklamayı ona bırakıyorum. Lütfen Binbaşı von Degurechaff’a nakliye dairesiyle ilgili hususları aktarın.”

“Başüstüne efendim… Bilgilendirme evraklarını teslim aldığınızda ayrıntıları arz edeceğim.”

“İnce düşünceniz için teşekkür ederim Binbaşı Uger.”

Şimdi sadece ne kadar gamsız davrandığının pişmanlığını çekiyordu. Güney kıtası duyularımı bu kadar mı köreltti yani?

Öldürme hislerimi bileyleyip kusursuzlaştırırken, normal toplum yapısındaki iletişim yeteneğimi sakatlamış olmam ne büyük bir ironi.

Lergen hâlâ tam kadro olup olmadığımızı sorduğunda bocalayıp kem küm etseydim işler farklı gelişir miydi acaba? Kendine bu soruyu sormadan edemiyordu.

“Evet, güney kıtasında sadece hafif zayiat verdik. General von Romel’in komutası bize çok yardımcı oldu ve büyük bir kayıp vermeden geri döndük.” Zayiatın az olduğunu işgüzarlık edip öyle hemen rapor etmemeliydi.

Sonradan akıl vermek kolay elbette ama muhtemelen atlatabileceğim bir görevi savuşturmayı başaramadım. Albay von Lergen, imkânsız bir görevi yıkabileceği birini bulmuş olmanın verdiği memnuniyetle sevimli bir şekilde gülümsüyordu.

İşte her şeyin sarpa sarmaya başladığı an o andı.

Tamamı muhtemelen sadece bir saat sürmüştü.

Harekât Dairesi Stratejik Keşif Şubesi’nden bir subay ansızın yüzünde bir tebessümle belirmiş ve Albay von Lergen’in el işareti üzerine seğirtip gelmişti. Tanya bir şeylerin kesinlikle yolunda gitmediğini o an hissetmişti ama artık çok geçti.

Genelkurmay’a birliğinin bitkin düştüğünü ve savaşa hazır olmadığını söylemeliydi. Ne de olsa 203. Hava Büyücü Taburu doğrudan onlara bağlıydı. Çoğu bölgesel ordu grubu komuta zincirinde kendi görevlerimizi seçme ayrıcalığına sahibiz. Gelgelelim… bu durum aynı zamanda Genelkurmay’dan gelen emirleri reddedemeyeceğimiz anlamına da geliyordu.

Maalesef, normal şartlarda komuta zincirindeki biri bu fikri fazla pervasız bulup veto edecekken, Gizlilik İlkesi gereği Genelkurmay bünyesinde bu mesele sadece emri verenle Tanya arasında kalmak zorundaydı.

Üçüncü bir tarafın araya girip müdahale etme fırsatı olmamıştı.

Sayelerinde diyebiliriz ki…

Tanya şu anda sınırı geçmeyi hedefleyen gizli bir görevde, ne idüğü belirsiz bir askeri gruba komuta etmek üzere çakılıp kalmıştı.

Daha doğrusu, kalmak üzereydi.

Resmî olarak Tanya ve nakliye uçağındakiler, bir tatbikat icra etmek üzere İmparatorluk’un doğu sınır bölgesi üzerinde uçuyorlardı.

Bu sadece resmi bir kılıf olsa bile, şu anki hukuki konumları bundan ibaretti.

Sözde emirleri bir tatbikat yürütmekti. Üst kademenin talimatı doğrultusunda astlarına, bu tatbikat emrinin Genelkurmay’dan aniden geldiğini bildirmişti.

Ama buna yutturabileceği kimse yoktu tabii ki.

Toplanma alanına vardıkları anda, o son derece şüpheli “tatbikat” emirleriyle birlikte Genelkurmay’ın hazırda beklettiği bir uçağa tıkılmışlar ve nereye gittikleri bile söylenmeden havalanmışlardı.

Üstelik yetmezmiş gibi, nakliye uçağı gece harekâtı için donatılmış özel bir harekât aracıydı.

Herkes emirlerin görünenin ötesinde anlamlar taşıdığını sezebiliyordu. Saftirik Üsteğmen Grantz ve Serebryakov bile bu kadarını kavrayabilirdi.

Uçağa binmeden önceki o kısa sürede, deneyimli subaylar sanki kaybedecek tek bir an bile yokmuşçasına ellerine ne geçerse kapışmışlardı.

Silah ve mühimmat işleriyle görevlendirilen Grantz, yedek savaş mücevherlerini ve tam mühimmat yükünü uçağın içine fırlatmıştı. Serebryakov ise bir yerlerden beceriyle yürüttüğü telsiz setini denetlemeye dalmıştı.

Tanya kadar çok çalıştırılan Yüzbaşı Weiss’a gelince, o da birliğin sırt çantalarına uzun menzilli keşif gacırtılarının gözdesi olan çikolata barlarını tıkıştırmakla meşguldü.

Apar topar havalanan uçağın rotası resmî olarak bir sırdı ama 203. Hava Büyücü Taburu mensupları yön bulmayı iyi bilirlerdi.

Hatta sadece astronomi bilgisiyle gece yön bulma konusunda engin tecrübeye sahiptiler. Doğu sınırına doğru uçtuklarını kendiliklerinden fark ettiklerinde grupta hafif bir dalgalanma yaşandı. Birer asker olarak, resmî bir açıklama yapılana kadar çenelerini tutma disiplinine sahiptiler… Ancak “Doğu Ordu Grubu’nun tatbikat alanları başka yönde değil miydi?” der gibi bakan sorgulayıcı gözleri son derece sinir bozucuydu.

Özel harekât grubuna ait bir uçağın pilotunun navigasyon hatası yapıp bizi tatbikat alanlarından uzaklaştıracağına inanacak kadar aptal birinin olduğunu sanmıyordum.

Tanya cehalet ayağına yatıp herkesin duyabileceği bir ses tonuyla, “Üstlerimiz bizim için yaratıcı bir sürpriz hazırlamış olmalı,” dese bile, tüm astları havalanmadan hemen önce Harekât Dairesi Stratejik Keşif Şubesi’nden bir muhabere subayıyla “özel bir rica” hakkında derin bir sohbete daldığını zaten biliyordu.

Bu bakımdan, umabileceği en fazla şey askerlerinin durumu çaktırmadan oyuna devam etmesiydi… Yine de sadece meraklı bakışlarla yetindiklerine şükretmeliydi belki de.

Her halükârda, işlerin bu noktaya varacağını bilseydi, o çölün ortasında o demode sömürge ordusuyla oynamaya devam ederdi.

Bir bakıma bu durum, Hollanda’nın sömürge savunma gücünü Zero savaş uçaklarıyla ezmeye çalışmak gibi bir şeydi.

Geçen eylülde o kadar kumu gördüğümde içimi bir korku kaplamıştı ama doğu cephesinin çamuruna kıyasla, yaşasın çöl!

Binbaşı Tanya von Degurechaff deneyimli bir askerdi… Savaşta romantizm arayacak kadar toy değildi. Tecrübeli biri için, güçlü bir müttefike zayıf bir düşmanı ezmekte yardım etmek her zaman tercihe şayandır.

İnatçı düşmanların beklediği tehlikeli bir cepheye kendi rızasıyla uçup, gökten ceset yağma ihtimali olan bir topçu ateşinin ortasına düşmeyi istemenin cazibesini bir türlü anlayamıyordu. Bir askere yakışır şekilde Tanya, tutkuyla barış diliyordu. Mümkünse, arkada emniyetli bir yerde şiddet içermeyen aydın işi bir büro görevinde çalışmayı bile yeğlerdi.

İşte bu yüzdendi.

Kendimi tekrarlıyorum ama Tanya’ya güney kıtasındaki görevinin altı ay bile dolmadan sona ereceği söylendiğinde havalara uçmuştu. Büyücü birliğine periyodik görev rotasyonu için ana vatana dönmeleri emredildiğinde sevinçten havalara zıplamıştı.

Genelkurmay’ın mükemmel yönetim becerisinden etkilenmiş ve General von Zettour’un askerlerin duygularını bu kadar iyi anlamasına karşı derin bir saygı duymuştu.

Talihsiz olan tek şey, nihayet, ama nihayet yıldızlarının barıştığı General von Romel’den ayrılmak zorunda kalmasıydı.

“Siz gittikten sonra De Lugo mışıl mışıl uyuyacaktır artık.”

“Ah evet, o sevgili dostumuz… Yastığını altından çekeceğin haberleri dört gözle bekliyor olacağım.”

O kadar ideal bir amirdi ki ayrılacağını bildirmeye gittiğinde karşılıklı şakalaşmışlardı bile. Tanya, General von Zettour söz konusu olsaydı böyle şaka yapmaktan çekinirdi; bu tür şeyleri hoş karşılayabilen bir amir bulmak zordur. Ne istediğini gerçekten anlayan, kendisine haklar tanıyan ve işleri kendi takdirine bırakan bir üste sahip olmak… İşte çabalarını gerçekten anlamlı kılan şey buydu.

Düşündükçe daha da çok hatırlıyor… Güney cephesinde işinin ne kadar da kolay olduğunu.

O kıtada komutanları dâhiyane biriydi, güçleri düşmanınkine aşağı yukarı denkti ve İmparatorluk askerleri daha disiplinliydi. Hepsinden iyisi, savaştıkları düşman zaten büyük bir yenilgiye uğramış, dayak yemiş bir köpekten farksızdı. Ağır bir kayıp, bir askeri bazılarının tahmin edebileceğinden çok daha kırılgan hale getirirdi; düşmanın gerçek gücünün kâğıt üzerindekinden daha düşük olmasının sebebi de tam olarak buydu.

Bir aslanın önderlik ettiği koyunlar zamanla kurtlara dönüşebilirdi… Ama aslan onlara yol gösteremeden o koyunlar bozguna uğrarsa, yeniden eğitilmeleri pek iyi gitmezdi.

Çölde bulunmanın lojistik sıkıntıları, en başta da su imkânları bir yana bırakılırsa, bazıları bu savaş alanını konforlu bile adlandırabilirdi. Gerektiğinde düşmanı pataklamak, madalyaları toplamak ve hatta birlikleri eğitmek için vakit ayırabilmek mi? Bundan daha ideal bir durum düşünmek zordu.

Tanya’nın güney kıtasından neşeyle ayrılmasının yegâne sebebi, arka hat hizmetinin o pembe geleceğine doğru yol aldığına yürekten inanmasıydı.

Doğrudan İmparatorluk’ta dinlenecek, kendine uygun bir pozisyon arayacaktı… Yapmak istediği her şeyin hayalini kurarak havalanmasının üzerinden sadece birkaç saat geçmişti.

İmparatorluk kuvvetlerini yeniden organize ederken birliğin bir ay boyunca yan gelip yatacağına dair safça bir inancı vardı. En azından nisan ayına kadar İmparatorluk’ta baharın tadını çıkarmayı umuyordu.

En kötü ihtimalle, eski bir Cumhuriyet Ordusu üssünde konuşlanarak bu mevsimden faydalanabileceğini düşünmüştü. Eğer böyle bir şey olsaydı, bu sadece Birleşik Krallık ile yapılan, sırf gösterişten ibaret ve hiçbir eylemin olmadığı o sahte savaş yüzünden olurdu. İyimser bir şekilde, esasen ücretli izin anlamına gelen şeylerin hayalini kuruyordu.

Evet, “kuruyordu”.

Ne yazık ki askerlerin pek bir özgürlüğü yoktur; hatta sahip oldukları özgürlüklerin sayısı, üstlendikleri birçok yükümlülükle ters orantılıdır.

Emeğimi serbest piyasada özgürce sunabilseydim, gözümü bile kırpmadan iş değiştirirdim. Özel askeri şirketler var olsaydı, birine katılmayı ciddi ciddi düşünürdüm. Yok, muhtemelen doğrudan kendimkini kurardım. Gerçekler o kadar acı ki Tanya bir anlığına kendini bu kaçış hayallerine kaptırıyor.

Daha ne olduğunu anlamadan, ana vatan ile Federasyon’un paylaştığı sınırı geçmeye yönelik bu gizli göreve zorlanmıştı.

Bunun her türlü savaş hukukunu ihlal ettiğini söylemeye bile gerek yok… Her ne kadar teknik olarak Federasyon bu yasaların çoğunu onaylamamış olsa da, bu hukuki gri alan küçük bir teselliden ibaret.

Her halükârda Tanya’nın bu görevin geçerliliğini sorgulaması mümkün değil. Bir şey kanunları açıkça ihlal etmediği sürece, bir asker emirlere nasıl güpegündüz karşı gelebilir ki? Genelkurmay bir emir verdiyse, kendi işinin buna itaatkâr bir şekilde uymak olduğunu gayet iyi biliyor.

Ama yine de adil değil.

Yine de bu noktada Tanya, içine düştüğü durumu yeniden teyit etmek ve gerçekten hiçbir seçeneği olmadığından emin olmak için iç çekişlerini ve şikâyetlerini bir kenara bırakıyor.

Federasyon’a karşı bir harekât…

Başarısız olursak umabileceğimiz en iyi şey, Komünistlerle sıcak, insani bir iletişim (okunuşu: “işkence”) olur.

Komünistlerin bile canlarını koruyarak sürdürmekte zorlandığı bir yönetim biçimine sahip Federasyon’a sızıyoruz.

Tek parça halinde geri dönmeyi umuyorsak, şu an kaytarmanın sırası değil.

“Yüzbaşı Weiss, müsait misiniz?”

“Evet, Binbaşım!”

Tanya kararını verip kolundaki saate göz atarak güvendiği komutan yardımcısına sesleniyor. Şansına…

zamansız bir an değil.

“Kusura bakmayın ama buraya gelebilir misiniz?”

Nakliye uçağına dağ gibi alçak irtifa sızma teçhizatı, silah ve mühimmat yüklenmiş, ardından kimsenin imkân dâhilinde göremeyeceği kadar çok hava büyücüsü tıkıştırılmıştı; bu da içeriyi feci şekilde daraltıyordu.

Askeri bir nakliye aracında bulunmak, diğer birkaç kişiye dirsek atmadan alt kademedeki bir subayı yanına çağıramamak anlamına geliyordu.

Ve Tanya sesini duyurabilmek için yükseltmek zorundaydı.

Ne de olsa bu askeri bir araçtı, yolcu uçağı değil; yolcu konforuna dair en ufak bir düşünceden bile yoksundu. Askeri bir uçak için motorun sessiz olduğu söylenebilirdi ama yine de askeri bir uçaktı işte. O bitmek bilmeyen uğultunun üstünden sesini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalması Tanya’yı deli ediyordu.

Kulaklarını dikmiş dinlediklerine şüphe olmayan astlarının laflarına kulak misafiri olabileceği konusunda endişelenmesine gerek olmaması tek teselliydi.

“Üsteğmen Serebryakov! Üsteğmen Grantz! Kusura bakmayın ama lütfen herkesin teçhizatını kontrol edin!”

“Sağ olun komutanım!”

Serebryakov ve Grantz’ı meşgul ettikten sonra Tanya, ayaklarının dibindeki evrak çantasından kalın kaplamalı bir nesne çıkarıyor.

Weiss şöyle bir göz attı, bu yüzden Genelkurmay’ın kullandığı türden mühürlü bir zarf olduğunu fark etmiş olmalıydı. Sorgulayan gözlerine yanıt olarak Tanya başıyla onaylıyor ve ondan bir şeyi doğrulamasını istiyor.

“Yüzbaşı Weiss, lütfen zarfın üzerinde belirtilen saati teyit edin. Kendi saatinizle kontrol etmenizi rica ediyorum. Şimdiki saatle uyuşuyor mu?”

“Evet, Binbaşım. Benim saatime göre uyuşuyor.”

“Güzel. Benim saatim de aynı gösteriyor. O halde, her ikisi de doğru saati teyit etmiş olan 203. Hava Büyücü Taburu komutanı ve kıdemli subayının huzurunda… zarfı açalım.”

Tanya emri yırtarak açıyor ve içinden birkaç belge çıkarıyor. Özetine tek bir bakış, bunun beklediği şey olduğunu anlamasına yetiyor.

Yüzünü ekşitiyor, şimdilik yorum yapmaktan kaçınarak kâğıtları Weiss’a uzatıyor.

“… Bu da…”

Okumayı bitirdiğinde ağzından bir iniltinin kaçması son derece doğaldı.

“Federasyon birliklerini gözlemlemek amacıyla aceleyle bir keşif görevine sürülmemizin nedeni buymuş. Burada yazılanlar doğruysa, üst kademelerin durumu ne pahasına olursa olsun doğrulamak istemelerine şaşmamak gerek.”

“Evet, Binbaşım. Şimdi anlıyorum. Bu tabloyu görünce, şu ana kadar aldığımız emirlerin neden bu kadar tuhaf olduğunu daha iyi kavrıyorum.”

Yanı başında başıyla onaylayan Weiss’ın yüzünün ne renge büründüğünü görmek için dönüp bakmasına bile gerek yoktu. Kendi hastalıklı solgunluğuyla aynı olduğuna şüphe yoktu.

Durum tek kelimeyle vahimdi.

Genelkurmay’ın analizi doğruysa, Federasyon kuvvetleri büyük bir taarruzun hazırlığı olarak tüm sınır hattı boyunca yığınak yapıyordu.

“Okunduktan sonra yakılacaktır” ibareli belgelere göre, sınırdaki pek çok erken uyarı kaynağı tehlike çanlarını çalmaya başlamıştı. Koşullar göz önüne alındığında, bunun yanlış bir alarm olma ihtimali son derece düşüktü.

Federasyon kurulduğundan beri İmparatorluk, Komünistlere karşı bir tedbir olarak doğu sınırını titizlikle savunmaktaydı. Söz konusu bu muhtemel kriz tehdidi yüzünden, aralarında çok sayıda uzun süreli uyuyan ajanın da bulunduğu çeşitli istihbarat unsurları tam da bu sınır bölgesine konuşlandırılmıştı.

Bırakın Genelkurmay üyelerini, İmparatorluk Ordusu’ndaki her bir subay gece gündüz Komünistlerin saldırma ihtimalinden endişe ediyordu.

İşte bu yüzden…

Doğu Ordu Grubu sınırdaki konuşlanma mevzilerinden milim bile kıpırdamamıştı. Anlaşma İttifakı ile yapılan savaşta kuzey cephesi açıldığında kıpırdamamışlardı; François Cumhuriyeti’nin baskın saldırısı Ren cephesini açtığında da, güneydeki Dakterlik cephesi için de yerlerinden ayrılmamışlardı.

Cumhuriyet’in bir kıskaç harekâtına maruz kalma gibi kâbus gibi bir ihtimale karşı hazırlıklı olan İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı, doğudaki komşularını yakından takip edebilmek adına insan zekâsının sınırlarını zorlamıştı—çünkü İmparatorluk’un en tehlikeli anının, Federasyon’un onları arkadan vuracağı an olacağına inanıyorlardı.

Bu kadarı zaten aşikârdı.

İmparatorluk Ordusu, Büyük Ordu’yu kuzeye sevk eder etmez Cumhuriyet’in kalleşçe bir baskınıyla zaten bir kez darbe yemişti.

İmparatorluk aynı hatayı ikinci kez yapacak değildi. Ren cephesinde büyük taarruzlar başlatılsa bile, doğudaki ordular tam teyakkuz halinde beklemeye devam ediyordu.

Yine de, esas İmparatorluk kuvvetleri Cumhuriyet Ordusu’nun birliklerini imha ettiğinden beri ortam bir nebze gevşemişti.

Mevcut kilitlenme göz önüne alındığında Federasyon’un neden şimdi harekete geçeceğini aklım almıyor. Mantıklı düşünürsek, raporların yanlış bir alarm olma ihtimali oldukça yüksek.

Ancak Federasyon’un bu hamlelerinin basit bir şakadan ibaret olmasını dilesek bile, bilgilendirme notunu okuyan herkes geçici ümitlerini anında bir kenera bırakmak zorunda kalırdı.

Asıl mesele doğrulamaktı. Eğer Federasyon Ordusu seferber ediliyorsa İmparatorluk’un bundan haberdar olması gerekiyordu—Genelkurmay’ın, savaş hukukunu çiğnemek anlamına gelse bile bu kadar kararlı olmasının sebebi de buydu.

“Genelkurmay dışarıdan nasıl göründüğüne bakmaksızın sınırı geçmemizi emrediyorsa, olası tehlikenin tüm risklerden daha ağır bastığını düşünüyor olmalılar.” Tanya derin bir iç çekerek devam etti, “Gerçi başka seçeneğimiz de yok sanki… Bu taburun komutanı olarak, sizlere bir nefes aldırma fırsatı sunamadığım için özür dilerim.”

“Bu bizim görevimiz, Binbaşım. Mevcut şartlar altında… gerçekten de başka çaremiz yok.”

“O zaman sanırım sadece halimize acımakla yetineceğiz, ha?”

Daha kaç kez iç çekmem gerekecek? Tanya durum değerlendirmesi yaparken içinden söyleniyordu.

Doğu sınırındaki birkaç şüpheli Federasyon harekâtı.

İmparatorluk’un o rahat zafer havasını darmadağın etmeye işte bu kadarı yetmişti.

Dönüp bakınca, cephe hattından yeni dönmüş olmasına rağmen Albay von Lergen veya Binbaşı Uger’den arka cephede görev yapan birinde görmeyi bekleyeceği o huzurlu havayı neden sezimleyemediği şimdi anlam kazanaıyordu. Sözsüz iletişim yetileri normal şekilde çalışıyor olsaydı, içgüdüsel olarak kendini en kötüsüne hazırlardı.

Genelkurmay, büyük bir taarruzun emareleri olduğuna gerçekten inanıyor olmalıydı. Başka bir deyişle, Federasyon’un bir savaş başlatacağından eminlerdi.

Eğer öyleyse, belki de Genelkurmay yedekte bir dizi birliği çoktan konuşlandırdı ve bizim bundan haberimiz bile yok.

“Yüzbaşı Weiss, Genelkurmay’ın doğu hakkındaki analizine ne diyorsun?”

“Dürüst olmak gerekirse ikna olmuş değilim. Federasyon’un durup dururken İmparatorluk’a saldırması için geçerli bir sebep göremiyorum.”

“Ben de göremiyorum Yüzbaşı, ama olayı bu kadar tuhaf kılan da tam olarak bu ya.”

“Ha?”

“Genelkurmay’ın bizim çoktan düşündüğümüz bir şeyi gözden kaçıracağını hiç sanmıyorum.”

“Haklısınız. O zaman…” Weiss bir an duraksadı, ardından ikna olmuş bir şekilde başını sallayarak mırıldandı, “… Ah, anlıyorum.”

Kesinlikle. Tanya başıyla onaylayıp devam etti, “Yani durum buysa… Genelkurmay’ın Federasyon’u açık bir tehdit olarak görmekteki kesinliği, kriz hissini daha da tırmandırıyor.”

İmparatorluk kuvvetleri sırf gösteriş olsun diye ya da anlık bir hevesle sınırı ihlal edemezdi. Bu, karşı tarafa koz vermekle eş değer olurdu. Genelkurmay bir tatbikat hatası bahanesine sığınabilirdi belki, ancak bizi sınırın ötesine gönderdikleri bir gerçekti. Mesele diplomatik bir krize dönüşürse, barış zamanında İmparatorluk’un uğrayacağı zarar muazzam olurdu.

Üst kademeler bu riski göze alarak Federasyon topraklarına sızmamıza karar verdiklerine göre… geçerli bir sebepleri olmalıydı.

Genelkurmay yarım yamalak bir istihbarata dayanarak bu kadar radikal bir adım atmazdı. Başka bir deyişle, üst komuta kademesi bunu tereddütlü bir keşif değil, nihai bir kontrol olarak görüyordu.

Çatışmaların başlayacağını varsayıyor ve birkaç birliği mevzilere kaydırarak en kötü senaryoya hazırlanıyorlardı.

“Yani bu bir savaş.”

“Bağışlayın Binbaşım ama tüm bunlar hâlâ bir spekülasyondan ibaret. Gerçekler ışığında değerlendirildiğinde gerçekleşme ihtimali yüksek bir hipotez, fakat Federasyon’un savaşa dahil olacağını kesin olarak gösteren hiçbir kanıt yok. Zaten böyle bir şey yapmaları için ortada hiçbir neden de yok!”

Tanya’nın mırıldanmasının ardından Weiss’ın kaşlarını çatarak belirttiği gibi, Federasyon’un savaşa girme motivasyonu gerçekten de bir muammaydı… Hayır, yalnızca Tanya’nın zihninde bir şeyler şekilleniyordu.

“Federasyon yumruklarını konuşturmaya niyetli olsaydı, bunu Cumhuriyet ile koordineli şekilde yapardı. Esas İmparatorluk kuvvetleri evlerine dönmüşken durduk yere bir şey başlatmalarının mantığını çözemiyorum. Yoksa bu sadece bir güç gösterisi mi?” Diplomatik bir blöf mü?”

Tanya, Weiss’ın bunun bir blöf olduğuna dair fikrine acı bir tebessümle karşılık verdi. Adamın kendisi bile söylediği şeye tam olarak inanmıyor gibiydi. Tanya, subayının yüzündeki bu kararsızlığı sorgulayabilirdi elbellikle; fakat komutan yardımcısının son derece sağduyulu bir adam olduğunu bildiğinden, onun bu görüşünü nazikçe kabul etmekle yetindi.

İnsanlığın bugüne dek tecrübe ettiği savaşlar nasıl başlamıştı ki zaten? Bu sorunun cevabı herhangi bir tarih kitabında rahatlıkla bulunabilirdi. Neredeyse her savaş, ataletin getirdiği bir aptallıkla ya da saçma sapan başka bir gerekçeyle—özetle mantığın iflas etmesiyle başlardı.

“En kötüsüne hazırlıklı olalım. Doğrudan sıcak temas yaşayacağımız varsayımıyla atlayış yapacağız.”

“Binbaşım?!”

Bastırılmış bir ses tonuyla, bu kararı yeniden gözden geçirmesini rica eden bir tepki geldi; ancak Tanya derin bir iç çekerek adamın omzuna hafifçe vurdu ve konuşmasını sürdürdü. “Görevimizin düşman topraklarına girmek olduğu çok açık. Savaşın başladığını teyit eder etmez taarruza geçeceğiz. Başkentin kâğıt üzerindeki amacı düşman arazisinde keşif yapmak olsa da, konuşlanma şeklimiz göz önüne alındığında emrin gerçek mahiyeti bir saldırıya hazır olmaktır. Her iki senaryoda da savaş ilan edilirse kendi inisiyatifimizle hareket etmemiz beklenecek. Teyakkuzda olmalıyız.” Düşüncelerini sert bir dille ifade ettikten sonra Tanya, durumu emrindekilere de açıklamaları gerektiğini fark etti ve ekledi: “Pekala Yüzbaşı Weiss, bir itirazınız yoksa zahmet olmazsa askerleri bilgilendirir misiniz?”

“Ben mi, efendim?”

Yüzündeki şaşkın ifadeden, Tanya’nın bu işi neden kendisine devrettiğini bir türlü anlayamadığı belli oluyordu. Eh, Tanya’nın komplekslerini—ya da bir nevi “utancını”—görmezden gelebilecek bir adamdı sonuçta.

Doğrusu, sesini bu kadar iyi gürleştirebilmesini kıskanmıyor değildim.

“Maalesef Yüzbaşı, sesim pek gür çıkmıyor… Bu gürültülü uçağın içinde sesimi herkese duyurmam imkânsız.”

İşin can sıkıcı tarafı, sesini ne kadar yükseltirse yükseltsin motor gürültüsünün onu bastıracak olmasıydı. Zaten Weiss ile özel olarak konuşurken bile avazı çıktığı kadar bağırmak zorunda kalmıştı.

Hayır, sorun kendisinde değildi. Yetişkin bir adam bile uçağın arka tarafındakilere sesini duyurmakta zorlanırken, küçük bir çocuğun sesini duyurmaya çalışırken sadece boğazını tahriş edecek olması gayet doğaldı.

Ne yazık ki Tanya, hava muharebe kılavuzunda önerildiği gibi sesini yükseltmek amacıyla bir büyü formülü de kullanamazdı; zira şu an her türlü büyü faaliyetinden kesinlikle kaçınıyorlardı. Birlik, düşman topraklarına sızma görevi yürütüyordu. Sesi yükseltecek bir büyü formülü kullanmak, etrafa mana sinyalleri saçmaktan farksız olurdu. Düşmanın erken uyarı ağına “Biz geldik!” diye davetiye çıkarmaktan hiçbir farkı kalmazdı bunun.

En azından tespit edilmeden önce sınırı geçmeyi başarmak zorundayız.

“Ah, şey… Bağışlayın, Binbaşım.”

“Sorun etmeyin. Sizi zahmete sokuyorum Yüzbaşı Weiss, ama açıklamayı sizin yapmanız çok makbule geçer.”

“Büyük bir şerefle efendim. Aslında en baştan benim teklif etmem gerekirdi. Umarım bana kırılmamışsınızdır.”

Tanya farkında olmadan yüzünü mü ekşitmişti acaba? Subayının suçluluk dolu ifadesi, ona biraz daha müsamaha göstermesi gerektiğini hissettirdi. Elinden başka bir şey gelmediği için adamın omzuna bir kez daha hafifçe vurdu.

Ardından bir teşekkür edip başlamasını işaret etti.

Weiss işinde son derece verimli bir subaydı, uzatmadan konuya girdi. İri yarı cüssesi nedeniyle uçağın darlığından rahatsız olduğu her halinden belli olsa da brifingi başlattı.

“Tüm birlik, dikkat!”

Sesi gürleyerek uçağın içinde yankılandığı an, Serebryakov ve Grantz adeta mekanik bir düğmeye basılmış gibi anında tepki vererek “Dikkat!” diye emri tekrarladılar. O ana kadar teçhizatlarını kontrol ederken gürültü çıkaran diğer subay ve askerlerin tepkileri de kusursuzdu. Emir verildiği an herkes yaptığı işi bıraktı.

En ufak bir fısıltı dahi olmadan, tam bir uyum içinde dönüp Tanya ve Weiss’a odaklanmaları tek kelimeyle muazzamdı.

Disiplin ve düzen abidesi diye işte buna denirdi.

“Askerler, tabur komutanımız görevimizin ana hatlarını açıkladı.” Tek bir kelimeyi bile kaçırmamaya kararlı, pürdikkat kesilmiş subay ve erlerin bakışları altında bunu hiç istifini bozmadan söyledi. “Tatbikat sırasındaki bir aksaklık sebebiyle, sınırı geçerek Federasyon topraklarında keşif görevi icra edeceğiz.”

Bu iki cümle birbiriyle inanılmaz derecede çelişiyordu; ancak sessizce dinleyen büyücülerin hiçbiri lafa atlayacak kadar tecrübesiz değildi. Olayları yanlış anlayan tipler—sadece dersini almamış çocuklar değil—genelde kendilerini rezil ederlerdi.

Tanya’nın güvenilir askerleri bu hususu mükemmel bir şekilde kavramış durumdaydı.

“Bütün bunlar Genelkurmay’ın talimatları doğrultusundadır. Bu görev bizim uzmanlık alanımız: uzun menzilli keşif. Yine de, bu seferki angajman kuralları son derece özel… Askerler, bu kısım kritik.”

Weiss her zamankinden daha gergin görünüyordu ama gür sesi uçağın içini doldurmaya yetip artıyordu bile—Tanya’yı kıskandırmaya yetecek türden bir sesti bu.

Yine de bu durum, adamın sadece kendisinde olmayan bir avantaja sahip olduğu anlamına gelirdi.

Her şey işlerin doğru kişilere devredilmesiyle, yani dış kaynak kullanımıyla ilgiliydi. Piyasada “ne kadar ekmek o kadar köfte” diyen kalitesiz seçeneklerden çok daha fazlası vardı. “İşi ehline verin” sözü, Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisi kadar doğru ve geçerli bir ilkeydi. Tanya’nın cılız sesi, bu görevi başkasına devretmek için biçilmiş kaftandı.

“Görevi detaylandırmadan önce, doğudaki durum hakkında size bilgi vereceğim. Birkaç gün öncesinden itibaren, bölgeden çok sayıda şüpheli hareketlilik raporu gelmeye başladı.”

Weiss konunun arka planını seri bir şekilde anlatırken, askerlerin olayın ciddiyetini kavradıkları görülüyordu. İçgüdüleri kuvvetli olanlar şimdiden Federasyon yönüne doğru kaçamak bakışlar atmaya başlamıştı bile.

Doğu Ordu Grubu’nun, köklü geleneksel mevzilerinde kritik bir konumda durduğunu ve tüm odağını tek potansiyel düşman olan Federasyon’a verdiğini herkes biliyordu.

“… Yani sonunda beklenen oluyor mu?”

“Bundan başka bir anlama gelmesi zaten imkânsız…”

Askerler normalde böyle sarsılmış bakışlar atıp kendi aralarında fısıldaşmazlardı; ancak mevcut şartlar göz önüne alındığında bu tepkileri hiç de şaşırtıcı değildi.

Son yıllarda şiddetli muharebelerin içinde pişen Kuzey, Batı ve Güney Ordu Grupları, Doğu Ordu Grubu’nu yan gelip yatmakla ve hazırdan yemekle sık sık eleştirse de Yüksek Komuta Merkezi bu laflara kulak asmıyor, o askerleri tam da olmaları gerektiği mevzilerde tutuyordu. Zira o birliklerin teşkil ettiği tehdit, Federasyon’un hafifletebileceği veya hafife alabileceği bir şey değildi. İmparatorluk bünyesinde de teyakkuzda olunmasını savunanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktu.

İmparatorluk askerlerinin Federasyon gerçeğini zihinlerinden söküp atması imkânsızdı. Doğu’daki bir hareketlilikten bahsedilmesi bile herkesin neyle karşı karşıya olunduğunu anlamasına yetiyordu.

“Doğru, ilk etapta sadece durumu araştırmak ve doğrulamak amacıyla konuşlandırılmış bir birliktik; ancak vaziyet radikal bir şekilde değişti. Bu sabah şafak sökmeden önce Genelkurmay, Doğu Ordu Grubu’nun 437. Taktik Özel Keşif Takımı’ndan bir tehlike sinyali aldı.”

Bu tek cümleyle birlikte uçağın içindeki hava adeta buz kesti. “Galiba?” sorusunun, “Demek gerçekten doğruymuş,” kesinliğine dönüştüğü an tam olarak bu andı.

Subaylarının gergin tepkilerine karşılık Tanya, durumu onaylarcasına başını salladı.

Tablo son derece netti.

Doğu’da Federasyon’u gözetleyen devriyeler alarm vermişti. Taktik özel keşif takımının (yani derin keşif görevleri için yasa dışı şekilde sınırı ihlal eden birliğin) sesini çıkarması için başka hiçbir neden olamazdı. 437. Takım, sızma harekâtı icra edebilmek için Sibiryalı yerliler, diplomatlar ya da farklı kimliklere bürünme zahmetine katlanan yüksek gizlilikte bir birlikti. Doğrudan Genelkurmay Harekât Dairesi’ne bağlı Stratejik Keşif Şubesi’nden emir aldıkları dışında bu birlik hakkında bilinen başka hiçbir şey yoktu.

“Bir Numaralı Uyarı Hattı’nda Federasyon’a karşı acil müdahale teyakkuzunda beklerken alarm vermişler; şifreli sinyalle ölçeği henüz belirsiz bir Federasyon birliğinin harekete geçtiğini bildirdiler.”

Uçuş rotaları ve Weiss’ın yaptığı açıklamalar göz önüne alındığında, üstlendikleri görevin mahiyetini anlamamak için ancak orduya yeni katılmış bir çaylak olmak gerekirdi.

“Bir kötü haberim daha var. 437. Takım’ın ilk raporundan sonra başka hiçbir telsiz yayını alınamadı. Ne yazık ki sahadaki diğer birkaç taktik özel keşif takımıyla da temas tamamen kesildi. Madendeki kanaryalarımız bir kez öttü ve ardından sonsuza dek sustu.”

Doğu’daki vaziyeti tek bir kelimeyle özetlemek gerekirse: tedirgin edici. Gerilim öyle bir noktadaydı ki patladı patlayacaktı. En iyimser insan bile bu kadar karine karşısında olayın basit bir yanlış anlaşılmadan ibaret olma ihtimalinin son derece düştüğünü kabul etmek zorunda kalırdı.

Kızıl Fedler bir hamle yapmıştı. Gözcülerimiz imdat çağrısı gönderdikten hemen sonra sessizliğe bürünmüştü. İşte bu yüzden nelerin dönüp bittiğini kendi gözlerimizle görmek üzere yola çıkıyorduk—görünüşe göre tarafsız bir ülkenin sınırını ihlal etmek pahasına.

Yaşananları zihninde tartan Tanya, emrindekilerin de durumu gayet iyi kavradığına kanaat getirdi. Derin bir iç çekip kendini topladı.

Ne olursa olsun, Kızıılların eline esir düşme fırsatını onlara vermeyelim.

Federasyon, insan haklarına vesaireye Birleşik Devletler kadar takdire şayan bir biçimde hürmet gösteren bir ülke olsaydı işler değişirdi tabii… ancak ön saflardaki birliklere ne olursa olsun, düşman hatlarının derinliklerine atlayan askerlerin esir düşme riski son derece yüksektir.

Karşımızda o dik kafalı Yankiler olsaydı, en azından medeni bir ulusla muhatap olurduk. Askeri inzibat orada olduğu sürece, yargısız infazlar konusunda endişelenmeye gerek kalmazdı.

Ama karşımızdakiler Kızıllar.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda esir alınan Almanların hazin akıbetine bakarak, bölgeye indiğimizde bizi nasıl korkunç bir geleceğin beklediğini şimdiden görebiliyorum; fakat Tanya’nın kendini feda etmek için acele ettiği falan yok. Şahsen canlandırma deneyleri yaparak harp psikolojisi araştırmalarına katkıda bulunmamı gerektirecek hiçbir neden yok.

Başka bir deyişle, eve sağ salim dönebilmek için en azından Kızıl tehdidine karşı koymamız şart. Zorlu bir mücadele olacak ama iş hayatta kalmaya geldiğinde başka çarem kalmıyor.

Güzel bir yanı varsa, o da… Tanya, eline geçen elverişli kozlar yüzünden varlığına bile inanmadığı tanrıya içten içe nispet yapıyordu.

“Yani anlayacağınız, görevimiz tam da tahmin ettiğiniz gibi.”

Weiss, bunun bir savaş habercisi olduğunu üstü kapalı bir şekilde ifade ederken ses tonunu garip bir şekilde temkinli tutuyordu.

Tanya herkesin soğukkanlılığını koruyuşunu izledi: Bölük komutanları Yüzbaşı Weiss, Üsteğmen Serebryakov, Üsteğmen Grantz ve diğer tüm subaylar.

Hepsi de seçkin askerlerdi; ihtimal ki tüm İmparatorluk Ordusu’nun en iyileri arasında yer alıyorlardı.

“Sınırı geçecek ve en kötü senaryoya hazırlıklı olacağız. Federasyon Ordusu’nu gözetim altında tutarken, gerekli görüldüğü takdirde alarm durumuna geçeceğiz. Karşı taraf resmi bir savaş ilannında bulunmadığı sürece, bu yaptığımızın hukuki olarak tarafsız bir ülkenin sınırını ihlal etmek sayılacağını söylemeye gerek bile yok. Azami dikkat ve hassasiyetle hareket edin.”

Weiss, profesyonel bir askere yakışır şekilde açıklamasını son derece hissiz ve somut bir dille sürdürdü; fakat tam da profesyonel olduğu için, sesindeki duygusal dalgalanmaları bastırmak ve sesini sabit tutmakta epey zorlanıyordu.

Dışarıdan bakıldığında öz kontrol abidesi gibi duran bu duruşunu takdir etmeden edemiyorum. Bir uzmanın sahip olması gereken disiplin ile insanı insani kılan o zaafın harmanlanması kusursuzdu.

Weiss’ın da taburun sırtına yüklenen bu ani emir ve imkânsız görev hakkında üst kademelere söylemek istediği birkaç çift lafı vardı kuşkusuz. Tanya’nın kendisi bile Genelkurmay’ın yürüttügü bu gizlilik politikasını takdir edip etmemesi gerektiğinden emin değildi.

Gizliliğin hayati önem taşıdığına şüphe yoktu. Ancak gizlilik ilkesi ile ihtiyaç duyulan bilgiye sahip olup olmama durumu, birbirinden tamamen ayrı değerlendirilmesi gereken iki farklı konuydu.

203. Hava Büyücü Taburu’nda Kızıllara sempati duyan birinin olacağını hiç sanmıyorum… diye düşündü Tanya, fakat anında bu düşüncesinden pişman oldu. İnsan istihbaratı açısından bakıldığında Kızıllar, koşullar ne olursa olsun sempatizan kazanmak adına güç odaklarına sızma konusunda nam salmışlardı.

Başka bir deyişle, yalnızca avucunun içi gibi bildiği kendi taburuna güvenebilirdi.

Şüphe, paranoyaya giden yolun mil taşıdır; ancak taburunun harekât planlarına erişimi olanlar arasında hiçbir Kızıl ajanın bulunmadığına dair kimse garanti veremezdi. Bir sürü kurnaz rakun ve tilkinin birbirini atlatmaya çalışmasına benziyordu bu durum.

“Savaşa girileceğini tam manasıyla hesaba katarak düşman topraklarına ilerliyoruz. Muazzam bir talih eseri bundan kaçınmayı başarırsak muhtemelen derhal geri çekileceğiz; fakat deneyimli bir birlik olarak en kötüsüne hazırlıklı olmalı, hepiniz Federasyon ile sıcak temasa girmeye hazır şekilde mevzi almalısınız. Benim söyleyeceklerim bu kadar!”

“Teşekkürler, Yüzbaşı Weiss.”

Weiss brifingi noktaladı. Tanya’ya sunumun bittiğini bildirdiğinde, Tanya da zihnindeki odağı değiştirdi. Düşünceleri genelde mevcut operasyonla alakası olmayan dolambaçlı yollara sapma eğilimindeydi, bu yüzden o detayları sonraya erteledi. Şu an tek yapmam gereken ön cephe komutanı olarak görevimi yerine getirmek.

İlerisini düşünmek elbette önemlidir, ancak yarını görecek kadar hayatta kalamadıktan sonra, ne kadar iyi kurgulanmış olursa olsun her plan hayalden öteye geçemez.

“Taburdaşlarım, durum tam da Weiss’ın özetlediği gibidir! Genelkurmay, Ren cephesinden iyi bir ders çıkardı! İkinci kez kalleşçe bir baskına uğramaya hiç niyetimiz yok! Gizlilik bahanesiyle görevi bize son dakikada tebliğ etmelerinden pek hazmetmesem de, ne kadar ihtiyatlı davrandıklarını düşündükçe gülesim geliyor.”

İmparatorluk Ordusu’nun üst kademeleri, Cumhuriyet’e karşı verdikleri o vahim faulün acısını hâlâ hissediyor olmalıydı. Ren cephesinde savaşmış olan herkes, “Evet ya, cidden berbattı” dercesine maziye dalıp başıyla onayladı. Bu sırada kıdemli askerler Grantz’ın artık eskisi gibi toy olmadığına dair takılmaya başlarken, Serebryakov da aralarında kıdemli bir asker edası takınıyordu. Doğrusu son derece duygusal bir manzaraydı.

Tanya, ortamdaki gerginliğin bu derece dağılmış olmasından memnuniyet duyarak konuşmasını sürdürdü.

“Yine de, bu seferki entrikalarıyla o maharetli üstlerimiz bizi cidden ters köşeye yatırdı. İşlerinde işinin ehli oldukları sürece, incelikli tartışmaları bir kenara bırakıp Tanrı’ya ya da şeytana şükretmeyi tercih ederim. Hangisine inanıyorsanız ona şükredin. Şahsen ben, Genelkurmay Karargâhı’nda kadrolu kurmay subay olarak ikamet eden Şeytan’ı tavsiye ederim.”

“Binbaşım, şeytan kuyruğunuz olduğu doğru mu?”

“Güzel bir soru ama bir o kadar da yersiz. Cumhuriyet’in o lanet olası topları, siperleri vesairesi arasında o hengamede kuyruğumu kaybettim. Yazık oldu tabii; rahat bir koltukta bacak bacak üstüne atıp keyif çatıyor olsaydım hâlâ yerinde olabilirdi.”

Yeri ve zamanına göre değişse de, şapşal bir tebessüm takınıp şakaya şakayla karşılık vermenin de kendince meziyetleri vardı. Şaklabanlık etmek sinirleri yatıştırabilir, insanlığın son derece gelişmiş dilsel yetilerinden ikisini icra etmek için bir araç işlevi görebilirdi: Eleştirmek ve sövmek.

“Şimdi, Yüzbaşı Weiss’ın da belirttiği üzere… Karşımızda Kızıllar var. Tedbiri elden bırakmamak diye bir şey söz konusu bile olamaz.”

Avazı çıktığı kadar bağırmasına rağmen hâlâ Weiss’ın ses hacmine ulaşamıyordu. Etrafına bakındığında, altlarının söylediklerinden olabildiğince çok şey yakalayabilmek için kulak kabarttıklarını gördü. Tanya bilinçli bir şekilde sesini daha da yükseltmeye çalıştı, ardından karizmayı çizdirmemesi gerektiğini fark ederek hiçbir sorun yokmuş gibi rol yapmaya kendini zorladı.

“… İçinde bulunduğumuz Yirmi İkinci Hava Ulaştırma Birliği’ne ait bu uçak, harekât alanımıza doğru tam gaz ilerliyor. Varlığımızı azami düzeyde gizlemek adına, atlayış yaptıktan sonra dahi mana yasağını sürdürün. Söylemeye gerek bile yok ama gizlilik birinci önceliğimizdir.”

Tatbikata katılan bu nakliye uçağı, seyrüsefer aletlerinin “teknik arıza” yaşaması sebebiyle kazara Federasyon sınırını ihlal edecekti. Elbette aletlerin bozuk olduğunu kimse fark etmeyecek, böylece İmparatorluk askerleri önceden belirlenmiş tatbikat alanı olduğunu düşünerek havadan atlayış icra edecekti. Hikâyemiz bundan ibaretti ancak bunu duyan tek bir kişinin bile inanmayacağı aşikârdı. İnanıyormuş gibi yapmak bile zordu. Ama saldırgan taraf olmanın getireceği o karmaşık diplomatik krizlere davetiye çıkarmak istemeyiz, değil mi? Siyaset işte… diye düşündü Tanya ve bir ekleme daha yaptı.

“Ve şey, tüm bu son derece sinir bozucu talimatlar politik taleplerden ibarettir. Kuyruğum olmadığı için bu işlerden pek anlamam.”

Uçağın arka tarafından yükselen kıkırdama sesleri, motor gürültüsüne rağmen sesinin duyulabildiğinin bir kanıtıydı. Tabii tersinden bakarsak, herkesin bu kadar pürdikkat dinlemek zorunda kalması ses hacmindeki yetersizliğin elverişsizliğini gösteriyordu.

“Planlanan atlayış noktasına ulaşmamıza yaklaşık otuz dakika var. Yere temas ettikten sonra, mana sinyallerimizi baskılamaya devam ederek yeniden toplanacağız. Özetle, her zamanki işimiz. Sizden her zamanki sonuçları bekliyorum.”

Uçak, görünürlüğü olabildiğince azaltmak adına gece kamuflajıyla kaplanmıştı. Alçak irtifa sızma harekâtları için donatılmış özel harekât uçaklarında, dost birliği teşhis etmeyi zorlaştırsa da karanlığın örtüsü en iyi sığınaktı.

Havadan yapılan her atlayış, intikal sırasında birliğin bir arada kalması konusunda sıkıntılar yaratacağı anlamına gelirdi. İnişin ardından hızla yeniden toplanabilmek ciddi miktarda eğitim gerektirirdi.

Bir birlikten bunu telsiz iletişimi olmadan yapmasını isterseniz, çoğu komutan havlu atardı.

Ancak Tanya boş yere endişelenmesine gerek olmadığını biliyordu.

Karşısındaki birlik 203. Hava Büyücü Taburu’ydu. Çölün ortasında, hiçbir kerteriz noktası olmadan parakete seyrüseferiyle yol bulma tecrübesine sahiptiler. Seyrüsefer de dahil olmak üzere yetenekleri söz konusu olduğunda, Tanya hiçbir sorun yaşanmayacağından emindi.

Liyakatlerine göre seçilen bu taburun başarıları fevkalade parlaktı. Birlikleri yetkinliklerini Dakterlik’te, Norden’de, Ren’de ve güney kıtasında eksiksiz bir şekilde sergilemişti. Aldıkları sonuçlar olağanüstüydü. 203. Hava Büyücü Taburu’nu oluşturan askerler artık harika derecede güvenilir birer gazi topluluğuydu.

Birlik Ren cephesindeyken katılan Grantz ve diğer takviye askerler de kayda değer bir gelişme göstermişti. Taburun kuruluşunda yer alan orijinal üyelerin seviyesine hemen hemen ulaşmışlardı. Ve en kritik unsur olan taburun vurucu gücü, neredeyse her zaman tam kadroyla eksiksiz bir şekilde korunmuştu.

Doğrudan Genelkurmay’a bağlı bir birlik olunması, iyi performans göstermemizi sağlayan bütçeye ve yetkiye sahip olmamızda büyük bir etkendi.

Onları eğitmek için neredeyse hiç zaman olmamıştı ama… savaşa biraz fazla düşkün olsalar da Tanya, bu kısa süre zarfında onları mükemmel bir forma sokmayı başarmıştı.

Beşeri sermayeye verimli yatırım yapmak işte tam olarak böyle bir şeydi.

Elbette üniversitelerde uzun zamana yayılan temel laboratuvar çalışmalarının, teorik eğitimin ve pratik uygulamaların da kendine göre bir anlamı vardı. Akademi ile saha uygulaması arasındaki fark da tam olarak buradaydı. Askerlerin akademik eğitime ihtiyacı olduğuna inanacak kadar ileri gittiğimden değil tabii.

Tam bu noktada Tanya, zihninin yine başka yerlere kaymasına kendi kendine güldü. Yine de iş güvencesi ve esneklik hafife alınacak bir şey değildi… Mevcut görevle hiçbir alakası olmasa bile, insanoğlunun belirli düşünce kaliplarına yönelme eğilimi zihinsel istikrar açısından önemli olmalıydı.

Özgürlüğe, adalete ve serbest piyasaya inanmamız gerekir. İnsan fıtratı gereği politik bir hayvandır.

Madem durum böyle… serbest piyasada adilce rekabet ederek biz de politik davranmalıydık.

“Bunun Federasyon topraklarında yürütülen bir harekât olduğunu size tekrar hatırlatırım. Harekât başladığında, karşılaşabileceğimiz en kötü senaryo orduya kayıt yaptırdığımıza dair tüm belgelerin hiç var olmamış gibi silinmesidir.”

Aksine, pazarın yani serbest piyasanın bulunmadığı bir ortamda adil oynamaya hiç gerek yoktur.

Hatta böyle bir durum, uygun politik adımların atılmasını gerektirir. Eğer rakibimiz başkalarının özgürlüklerini ihlal ediyorsa, o zaman biz de özgürlük savaşçıları olmak zorundayız demektir.

Huzur dolu malum bir ülkenin barış anayasasında açıkça şöyle yazar: Özgürlük, amansız mücadelelerle kazanılır. Başka bir deyişle, özgürlük uğruna savaşmak barışa hizmet eder. Bu da demek oluyor ki hürriyet, adalet ve insan hakları adına bu korkunç totaliter Komünistlerle savaşmak boynumuzun borcudur.

“Her zaman olduğu gibi, anlaşılan yine işimizi kolaylaştırmaya niyetleri yok.”

Tanya’nın ses tonu motorların uğultulu serenadından daha hafif değildi, yine de emrindekilere olabildiğince yüksek bir sesle hitap etti.

Ne de olsa bu, teamüllerin dışında alışılmadık bir görevdi.

Tarafsız bir ülkenin sınırını ihlal etmenin sorumluluğu genelde sahadakilerin sırtına kalırdı. Birliklerin davullarla karşılayacağı türden bir görev değildi bu. Bir benzetme yapmak gerekirse, hiçbir ofis çalışanı şirketi tarafından günah keçisi ilan edilip otobüsün altına atılmaktan mutlu olmazdı.

Getirisi devasa olmadığı sürece kimse içeriden öğrenenlerin ticaretiyle ya da şüpheli bağışlarla başını belaya sokmak istemezdi. Şirketlerin uyum yasalarını uygulama bahanesiyle kanundaki açıkları bulacak hukuk departmanları bulundurma sebebi de tam olarak buydu.

Demek istediğim… şirketimin hukuk departmanı kanunlara saygıyla dolup taşmaktadır kuşkusuz; toplumdaki işlevini yerine getirme konusunda son derece tutkuludur. Evet, az önce bahsettiğim kısmı sadece genel bir kaide olarak dile getirdim; benim şirketimin, yani ordunun vesair kurumların kanunun tecessüm etmiş hali olduğu söylenebilir. Kendi kendine bu mazeretleri uydurmaya çalışırken Tanya, önceki hayatından kalma bu şartlı reflekslerden kaçamadığını fark ederek yüzünü buruşturdu.

Huylu huyundan vazgeçmezdi işte. Belki de bir ulus da kendi karakterini değiştiremiyordu?

“Eğer 437. Takım haklıysa, vatanın kaybedecek tek bir saniyesi bile yok demektir.”

Devletin ali menfaatleri her şeyin üzerindedir—kıtasal hikmet-i hükümet prensibi.

Kapı komşunuz savaş delileriyle doluysa ve etrafı Kızıllar sarmışsa, bu fikri akıl etmek için François olmanıza gerek yoktu. Söylemek gerekir ki hikmet-i hükümet, aynı zamanda hikmet-i insaniyettir. Sınırlı yapısı göz önüne alındığında, insanlık tarihi boyunca akıl kadar çürük ve güvenilmez pek az kavram bulunmalıydı.

Kaldı ki konu “devlet için” olunca, yapılan tüm kanunsuzlukların sorumluluğunu üstlenmek zorunda bırakılabilirdik. Planı icra eden birliğin, kertenkelenin koparıp attığı kuyruğu gibi bir kenara fırlatılmayacağının hiçbir garantisi yoktu.

Devlet otoritesini temsil eden figürler kendilerini koruma eğiliminde olduklarından, şahsi güçlerini sık sık devletin menfaatleriyle özdeşleştirirlerdi—ki bu gerçekten sıkıntılı bir durumdu.

İşte bu yüzden emri verenler ile emri uygulayanlar arasında sarsılmaz bir güven olmak zorundaydı. Albay von Lergen’in yanı sıra Korgeneral Zettour ve Korgeneral Rudersdorf’un karakterlerini yakınen bilmekten daha fazla içimi rahatlatan hiçbir şey olamazdı.

“Başka bir deyişle, yeniden çocuk olacağız ve uluslararası topluma haber vermeden gizli bir maceraya atılacağız. Aranızda gizemler ülkesine göz atmak için çıkılacak heyecan verici bir keşiften çekinecek kadar ruhu çekilmiş kimse var mı? Benim taburumda asla! Süngü ormanlarından ve mermi yağmurlarından geçtik, bu yüzden o hususta içim son derece rahat.”

Genelkurmay’daki o adamlara duyduğu güven, Tanya’nın böyle şakalar yapabilmesine imkân tanıyordu. Üst rütbeli bir subayın şaklabanlık yapması, komuta kademesine güvendiğini gösterir, bu da alt kademedekileri rahatlatırdı.

Söylediklerini duydukları an, emrindekiler hep birlikte kahkahalara ve ıslıklara boğuldu; hiçbirinin yüzünde en ufak bir endişe kırıntısı yoktu. Hepsinde “Günlerini gösterelim şunlara!” diyen neşeli gülümsemeler vardı.

Eh, harekât öncesi bir gövde gösterisinden ibaret olsa bile, cesur bir duruş sergileyecek metanete sahip olmaları sevindiriciydi. Bu durum, huzurumda şikâyet etmeyecek kadar bana güvendikleri anlamına geliyordu.

Emrindekiler tarafından güvenilmeyen bir komutanın sevk ve idare kabiliyetinden yoksun olduğu gerekçesiyle görevden alınması işten bile değildi, dolayısıyla bu hayati bir noktaydı.

Evet, gidişattan gayet memnunum.

“Önceden elde edilen istihbarat, 437. Takım’ın sorumlu olduğu bölgenin bir Federasyon toplanma alanı olduğuna işaret ediyordu; ancak İstihbarat Dairesi bunun henüz kesinleşmediğini belirtiyor.” Ortamdaki neşeli havayı bozmamaya özen gösteren Weiss, kendi değerlendirmesini yapmak için bu anı seçti. Ek bir bilgi kılıfına sokulmuş ama heyecanı teskin etmeyi amaçlayan mükemmel bir hamleydi.

Disiplini muhafaza ederken askerlerin savaşma azmini koruyabilmemiz, tamamen onun gibi yetkin subayların sayesindeydi.

Takeda Shingen haklıydı. İnsanlar sizin taş duvarlarınızdır… Bir bakıma, kabul etmek sinirimi bozsa da Stalin bunu harfiyen uygulamıştı—her ne kadar taş duvar yerine tarlalardan topladığı insanlardan bir duvar kullanmış demek daha doğru olsa da.

Sanırım kapitalizmin duvarları mecazi, Komünizmin duvarları ise somuttu. Kapitalist ve Komünist sandalyeleri arasındaki farkla aynı şeydi bu—ahşap sandalyeye karşı elektrikli sandalye. Birine oturmak zorunda kalsaydım ahşap olanı seçerdim.

“Bir soru sorabilir miyim?”

“Tabii ki Üsteğmen Serebryakov. Buyurun.”

“Eğer 437. Takım’ın sorumlu olduğu alan hareketliliğin merkezüyse, Federasyon Ordusu’nun niyeti ortadadır. Federasyon’un İmparatorluk’a karşı önleyici bir baskın planladığının açık olduğu varsayımı altında, onları önlemek adına kendi taarruzumuzu başlatmamıza izin verilecek mi?”

Mükemmel bir soru. Tanya, Serebryakov’un tespiti karşısında başıyla onayladı. Tanya’nın kendisi de tam olarak bunu yapma arzusuyla yanıp tutuşuyor değildi hani. Olası kazaların önüne geçmek adına, işlerin nasıl yürütüleceğine dair tüm birlik için net bir politika belirlemek en iyisiydi.

“Karşımızdakiler Komünistler, dolayısıyla merhamet göstermeye gerek yok… ya da size öyle söylemek isterdim, ancak sadece bu seferlik buna izin veremem. Şunu kesin ve net bir dille ifade edeyim: Tek bir kaza kurşununa dahi müsamaha göstermeyeceğim.”

Rakibimiz Komünistler; insanlara acı çektiriyorlar. Piyasa prensiplerine göre köklerini kazımamız gerekir, ancak piyasanın ana temellerine loyal kalmalıyız: Anlaşmalar ve sözleşmeler.

“İlk kurşunu Federasyon’un atmasını bekleyeceğiz. Doğu sınırımıza saldırmadıkları sürece Federasyon Ordusu’na ateş açılmasına izin veremem.”

“… Yine berbat bir durumun ortasındayız, değil mi?”

“Sana katılıyorum, Üsteğmen Grantz.”

“İkinizin de ne hissettiğini anlıyorum üsteğmenlerim, fakat bu bir emirdir. Başka bir soru?” Burada işimiz bitti sanırım, diye düşündü Tanya ve bilerek konuyu değiştirmeye başladı. “Hepsi buysa, ekleyeceğim son bir husus daha var. Uçak kaptanı sağ olsun, biz atladıktan sonra yem görevini üstlenip Federasyon hava sahasını ihlal etmeye devam etmeyi teklif etti.”

Dürüst olmak gerekirse bu durum kendimi berbat hissettiriyor ama plana göre bu ‘nakliye uçağı’ bizim için düşman hava sahasında kalacak. Biz atladıktan sonra düşmanın atlama noktamızı hemen tespit etmesini önlemek amacıyla irtifasını ve rotasını koruyacak.

“Bir Federasyon saldırısı durumunda bu uçağın güvenliği en ufak bir şekilde dahi garanti altında değildir.”

Avcı uçakları veya büyücüler tarafından önü kesilirse ne olacak? Gerçi Kızıl Meydan’ı uluslararası havaalanına çeviren adamlardan bahsediyoruz, yani hedefi tamamen ıskalamaları son derece olası ama yine de…

Bunlar Komünist. Sivil uçakları bile vurup düşürürler. Muhtemelen meseleleri o kadar bürokratik ele alıyorlar ki, sanki demokrasi, özgürlük ve insan sevgisi kafalarındaki bir delikten kayıp gitmiş gibi. Uçağın güvende olacağını varsaymak isterdim ama Komünistler mantık kullanır mı ki?

“Onların bu nezaketini unutmayın. Meydan-ı harpte yanınızda duranlara hürmet edin. Silah arkadaşlarınızın fedakarlıklarına müteşekkir olun. Vatanın, vazifelerimizi ifa etmemiz yönündeki beklentilerini zihninizden çıkarmayın.”

Savaştan gerçekten nefret ediyorum. Başkalarını öldürmenin tüm insanlık tarihinin en aşağılık işi olduğuna inanıyorum. Mantıksal açıdan bakılırsa, bu tamamen affedilemez bir kaynak ve insan sermayesi israfıdır.

Yine de bu mücadele için şunu söylemek isterim:

Özgürlük savaşçılarına şan olsun!

“Sözün özü, vazifenizi her zamanki gibi eksiksiz yerine getirmenizi bekliyorum. Vatanınız ve Şevketli İmparatorumuz Hazretleri için varınızı yoğunuzu ortaya koyun. İmparatorluk’a şan olsun!”

“İmparatorluk’a şan olsun!”

Bir acemiye bu görev muhtemelen çok cüretkar görünüyordur. Tek bir büyücü taburu, komando paraşütçüsü taklidi yapıyor. Teknik olarak sızmayı hava indirme uzmanlarının yapması daha doğru olurdu.

Bu görev temelde biz büyücülerden büyü yerine yumruklarımızı kullanarak savaşmamızı istiyor—üstelik neredeyse hiç hazırlık süresi olmadan.

İnanılmaz derecede pervasızca.

Ama karşımızdakiler Kızıllar. Mantıksız olsa bile bir şekilde bunu başarmak zorundayız.

Şiddetsizliği savunan düşünce akımı yalnızca medeni ülkelere karşı işe yarar. Evet, direnç göstermeyen birine silah doğrultmaktan çekinecek insanlara karşı bu bir seçenek olabilir.

Ne yazık ki Komünistler zevkle ateş edecektir.

Kendine direnmeyenleri bile seve seve katleden baskıcı, totaliter bir devletin altında ezilmeye en ufak bir merakı olmayan özgür bir birey olarak, savaşmaktan başka çarem yok.

Tanya kararlılığını adamlarına aktardıktan birkaç dakika sonra vakit gelir.

“Binbaşım, harekât bölgesine ulaştık.”

Kaptan, hedeflerine vardıklarını bildirir. Bundan sonra kendisi ve mürettebatı, refakatsiz bir şekilde Federasyon hava sahasını ihlal etmeye devam edecektir.

Onların fedakarlığına layık olamazsak, bize özgürlük savaşçısı denmeyi hak etmeyiz.

Ya özgürlük ya ölüm.

Bu; özgürlüğü güvence altına almak, korumak ve müdafaa etmek için verilen kutsal bir savaştır. Kaytarılması mümkün olmayan bir vazife varsa, o da nispeten özgür dünyayı müdafaa etmek için totaliterlerle savaşmaktır. Savaş istemiyorum. Ancak komşularını katletmeye çalışan, eşi benzeri görülmemiş vahşetteki totaliter bir devletle dostane kalmak zor olacaktır.

Dünyadaki bu kötülükle bir arada yaşamak güç. Özellikle de benim gibi örnek bir vatandaş için, fakat bunu söylemeye bile gerek yok.

“Tabur komutanından tüm birliklere! Atlayın, atlayın!”

Karanlığın karşısında yılmamalıyız.

Tanya kapıyı sonuna kadar açıp avazı çıktığı kadar bağırır ve Serebryakov’u atlaması için teşvik eder.

“O halde izninizle efendim!”

“Grup halinde toplanın. Görgü tanıklarını susturmak için taşıdığınız bıçakları görmezden geleceğim. Harekât başlamıştır! Tekrar ediyorum, harekât başlamıştır!”

Herkesin sırtında paraşütü takılıdır ve taburumdaki tek bir kişi bile uçaktan atlamak için tereddüt etmez. Hava indirmesinin en tehlikeli kısmının iniş süreci olduğunun bilincinde olan birlik, takdire şayan bir disiplinle ve hiç söylenmeden hem hızlıca hem de maharetle atlamaya başlar.

Tanya da başını öne eğip uçaktan atlar, süzülürken diğerleriyle arasındaki mesafeyi korumaya özen gösterir. Sakin gece gökyüzünün karanlığında süzülmenin tadını çıkaracak vakit yoktur—çok geçmeden gayet elverişli görünen balta girmemiş bir araziye iniş yapar. Bu engin coğrafyada insana dair tek bir iz yoktur ama zemin bataklık da değildir.

Paraşütünü hızla toplayıp kendisinden önce inen en yakındaki askerlerle buluşur. Grubun komutasını üstlenir ve gizlilik hazırlıklarını onlara bırakır.

Şansına, gruptan ayrılıp yolunu kaybeden hiçbir aptal çıkmamıştır. Seçkin birlikler olduklarından bahsedilmeye değer bir aksaklık yaşanmamış, her şey plana uygun ilerlemektedir. Olayların gidişatına bakılırsa yeniden toplanma süreci gayet pürüzsüz işlemektedir.

Kendi sırtımı sıvazlamak gibi olacak ama her bir subayın becerisi özel bir övgüyü hak ediyor. Önümden gönderdiğim Serebryakov ve Grantz, takımların komutasını ele alıp çevre emniyetini bile sağlamışlar.

Defalarca eğitim almanın, talim yapmanın ve nihayetinde muharebe vaftizinden geçmenin bir hikmeti var elbette. Tabur, karanlığa rağmen hiçbir kargaşa yaşanmadan hızla toplanmayı başarır ve hazır hale gelir.

Komutan Yardımcısı Weiss ve benim düşünmemiz gereken tek şey, durumu nasıl değerlendireceğimiz ve taktiğimizin ne olacağıdır. Liderliğin iyice kafa yorduğu, alt kademenin ise sadece söyleneni yaptığı bir birlik, verimlilik abidesi olarak takdir edilmelidir.

“Teğmen Serebryakov, durum raporu verin.”

“Evet, komutanım. İniş sonrası toplanma tamamlanmıştır. Zayiatımız yoktur.” “Üsteğmen Grantz’ın bölüğü şu an nöbette. Şu an itibarıyla, siviller de dahil olmak üzere Federasyon’a bağlı hiçbir unsur tespit etmedik.”

“Güzel iş. Yerleşim yeri veya benzeri bir şey var mı?”

“Bazı ışık kaynakları tespit ettik fakat hepsi daha önce toplanma noktası olacağı tahmin edilen bölgede yoğunlaşmış durumda. Birkaç kilometrelik yarıçap içinde sivil varlığına dair hiçbir iz görmedik.”

Güzel. Tanya başıyla onaylar. Tam o sırada koşarak yanlarına gelen Weiss, merakla beklediği raporu sunar.

“Böldüğüm için bağışlayın, Binbaşım. Uzun menzilli telsiz kurulumu tamamlandı. Dinleme işlevleri normal seyrediyor.”

“Pekala. Şey, Yüzbaşım… An meselesi olan savaşın başladığına dair bir haber yok sanırım?”

“Şu an için yok. Sadece Federasyon’un telsiz trafiğinde bir yoğunlaşma algılıyoruz.”

“… Bizim taraftan bir haber var mı?”

“Henüz yok, Binbaşım. İmparatorluk da henüz savaşın başladığına dair bir duyuru yapmadı. Bu arada, sinyal oldukça net ve kesinlikle herhangi bir karıştırmaya maruz kalmıyoruz.”

Tanya başını sallar. Demek henüz başlamamış.

“Federasyon’un seferberliğinin bir blöften ibaret olması ihtimaline karşı derhal geri çekilmeye hazır olmalıyız. Teğmen Serebryakov, hiçbir paraşütün veya teçhizatın kaybolmadığından emin olmak için son bir kontrol yapın.”

Şansımız yaver giderse diye Serebryakov’a çekilme hazırlıklarımızı teyit ettiriyorum.

“Anlaşıldı efendim!” Tanya’nın emir subayı, teçhizatı bir kez daha gözden geçirmek üzere hızla uzaklaşır. Baht Tanrıçası’nı yakalayıp saçından tutmamız lazım ama en azından Serebryakov’un işini baştan savma yapmayacağından eminim.

“Binbaşım, Teğmen Visha’ya bir komutan olarak gerçekten güvenmeye başladınız sanki,” diye belirtir Weiss, Serebryakov’un gidişini izleyen Tanya’nın arkasından.

Tanya son derece doğal bir şeyden bahsediliyormuşçasına başını sallar. “Teğmen Serebryakov rüştünü ispatlayarak güvenimi kazandı. Hak edene güvenirim. Bunun altında veya üstünde başka bir anlam aramaya gerek yok…”

“Evet, tam da dediğiniz gibi… Binbaşım, Haddimi aşmak istemem ama düşmanın toplanma bölgesine yapılacak yaklaşma harekâtına ben liderlik edebilir miyim?”

“Hadi ya, mesele bu muydu?” Tanya, ‘Sana da güvenmiyor değilim’ mesajı vererek nazikçe reddeder. “Yüzbaşı Weiss, birliğe komutan liderlik eder. Ayrıca henüz düşman sayılmazlar.”

“Binbaşım, yine haddimi aşıyorum biliyorum ama bu kararınızı yeniden değerlendirmenizi istirham ediyorum.”

“Dile getirmeye çalıştığın husus nedir?”

“Büyüsüz bir yürüyüşün getireceği fiziki yüke dayanma konusunda benim daha donanımlı olduğumu düşünüyorum. Sizin için de uygunsa tabii.”

Ha. Tanya en sonunda mevzunun nereye dayandığını anlar.

Özetle, buna az önce yaşananlar sebep olmuştu. Sesimin cılızlığından yakınmıştım ve görünen o ki, harekâtın açıklamasını Weiss’a bıraktığımda en sonunda ikimizin fiziki yapısı arasındaki uçurumu hatırlamıştı.

Büyünün işin içinde olmadığı yalın bir güç yarışında Binbaşı Tanya von Degurechaff’ın narin bir çocuktan ibaret olduğunu idrak etmiş olmalıydı.

“… Emrimde böyle iyi bir adamın olması sevindirici fakat bu kadar ileri gitmene gerek yok.”

Bu raditeden sonra beni dert etmesi sadece başıma iş açar. Şey… Hassas bir genç kız olmam arka saflarda bir pozisyon almamı sağlayacak olsaydı işler değişirdi tabii.

Harp okulunu seçmekten veya askere alınmaktan başka çaresi olmayan bir büyücü olarak, şu saatten sonra komuta yetkinliğimin sorgulanmasına müsaade edemem. Teklifini yüzde yüz iyi niyetle yapmış olsa bile, bundan sonra nelerin gelebileceğini tahmin etmek zor değil.

Cehenneme giden yolların iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğuna dair o söz, şu an kulağa korkunç derecede gerçekçi geliyor.

“Haddimi aştığım için özür dilerim.”

“Yok, düşünmen yeter,” der Tanya, içten içe kendi gücünü bir şekilde sergilemesi gerektiğine karar verirken.

Mantıksal açıdan bakıldığında, bir komutanın kaba kuvvet gösterisi yapması aptallıktır. Ancak bu birlik kırk sekiz kişiden oluşan takviyeli bir taburdur. Komutanın keşif devriyesine çıkamayacağını söyleyen bir kanun da yoktur.

İmkânsızı başarmanın bir yolunu bulmaya çalıştığı şu anda, İmparatorluk Ordusu’nun ‘birliklerin başında ön safta yer alma’ geleneğini yaşattığı için takdir bile toplayabilir.

“Pekala, göreve dönelim. Federasyon Ordusu’nu gözlemlemeye gidiyoruz, gece keşfi için standart prosedürü kullanacağız.”

“Keşif kolunda kimler olacak?”

“Sen burada kalacaksın; yanıma Serebryakov’u ve belki iki kişi daha alacağım.” Tanya bunun zor bir seçim olduğunu söylese de zihninde kararını çoktan vermiştir. Federasyon ile savaşın eşiğinde olunan bu hassas noktada kendisi gitmek zorundadır.

Birlikleri bir anlık galeyana gelip çatışmayı başlatan taraf olursa, hiç şüphesiz tek sorumlu kendisi olacaktır. Bir komutanın sorumluluğu işte bu kadar uzağa uzanır. Bu durumda, kendisinin gitmesinden başka çare yoktur.

“Normal bir birlik ne durumda olursa olsun, bizim taburumuz elinden tutulması gereken çocuklardan oluşmuyor. Subay devriyesine çıkacağız…”

Yine de Weiss keşif kolunda yer almak istiyor ve öne sürdüğü gerekçeler yabana atılacak cinsten değil. Neticede bunlar, Güney Cephesi’nde savaşırken bağımsız birlikler halinde ayrı ayrı taarruzlar gerçekleştirmiş 203. Hava Büyücü Taburu’nun askerleri. Başlarında komutanları yok diye hemen paniğe kapılacak çaylaklar sürüsü değiller.

Bu yüzden Tanya dişini sıkar—bir istisna yapıp sadece subaylarla keşfe çıkmaya karar verir.

“Hadi bakalım beyler, iş başına. Çabuk ve sessiz olalım.”

Tanya ve 203. Hava Büyücü Taburu’nun diğer subayları, keşif yapmak üzere—büyüye başvurmadan—derhal ileri harekâta geçerler. Yani yürüyerek yaklaşabildikleri kadar yaklaşırlar.

Fakat durumu kavramak için fazla riske girmelerine bile gerek kalmaz.

Dürbünle şöyle bir bakmak; devasa miktarda mühimmatı ve asker yoğunluğunu gözler önüne sermeye yeter. Bir tatbikat için sahada gereğinden fazla canlı mühimmat vardır.

“Konumumuzu bildirin: 437. haklıymış. Ve görünüşe göre geç kalmışız.”

Uzaktan bakıldığında bile, güneş çoktan batmış olmasına rağmen kışlalardaki hummalı hareketlilik fark edilebilmektedir.

Üstelik, bu tür durumlarda genelde ne söylenirse söylensin…

Anlaşmaya göre bu bölgede konuşlandırılmaması gereken birkaç zırhlı tümen burada toplanmış durumdadır. İşin tüy dikici kısmı ise, demiryolu toplarının çoktan ileri mevzilere yerleştirilmiş olmasıdır.

Menzillerini düşünmeye bile gerek yok—bu bölgede demiryolu topu bulundurmak, savaş ilan etmekle eş değer bir küstahlıktır.

Ah. Karanlık olmasına rağmen yakından bakıldığında namluların ince ayarlarının yapıldığı görülür. Demiryolu toplarını hizalamanın ne kadar zaman aldığı düşünüldüğünde, bir taarruza hazırlandıkları kesindir.

Zaten bu topların namlu ömrü kısa olur; bu kadar zorlamalarının başka bir sebebi olamaz. Bu bir canlı mühimmat tatbikatı olsa bile, tam olarak nerede tatbikat yaptıklarını sormak isterdim doğrusu.

“Binbaşım, şuraya bakın!”

Grantz’ın bastırılmış bir çığlıkla işaret ettiği yöne dürbünüyle bakan Tanya, açıkça yakıt ve kovan yığınları görür. O izlerken, kışladan çıkan askerler bir subayın emriyle sürüyle kamyona doluşmaya başlar.

Tüm bunlar bir blöften ibaretse, Federasyon resmen ip üstünde cambazlık yapmaktadır.

“… Son ana kadar telsiz sessizliğini koruyun. O demiryolu topları İmparatorluk yönüne ateş açtığı an raporu geçin.”

“Anlaşıldı. Emredildiği gibi.” Uzun menzilli şifreli telsiz cihazını taşıyan Weiss, cihazı telsize bağlar.

Tek kullanımlık şifre anahtarı kullandığından, birileri sinyalimizi yakalasa bile mesajı çözemedikleri sürece konumumuzu açık etme riskimiz düşüktür.

Artık küçük keşif görevimizi tamamlamış sayılırız.

Asıl mesele bundan sonra ne yapacağımız. Temel sorun, resmi olarak henüz savaşta olmamamız. Çatışmaların başladığına dair bir haber de gelmedi.

Sadece bir zaman meselesi olsa dahi, ilk saldırıyı yapan taraf olmamız af bağışlamaz. Bunun yanı sıra, Federasyon kuvvetleri ateş açtığında karşılık verip vermemek de ayrı bir muamma.

Sınır yakınlarında olabiliriz ama hala alenen Federasyon topraklarında harekât yürütüyoruz.

Düşman ilk darbeyi vursa bile derhal karşılık verirsek, en başta orada ne aradığımızı açıklamak zorunda kalırız.

Özgürlüğü müdafaa etme yolunda ilk darbeyi vurmak en doğal hakkımız olmalıydı. Ne yazık ki devletimiz siyaseten doğrucu bir tutum talep ediyor.

Çok yazık; ama o mühimmat ve yakıt dağlarını havaya uçurarak müttefiklerimizi kurtarabilecek ve bir sürü Komünistten kurtulabilecek olsak bile, devletin bir aygıtı olarak örgüte itaat etmek zorundayım.

Sanırım kendimi tutmak zorunda kalacağım.

“Serebryakov, tüm birliklere emrimdir: İlk ateşi biz açmayacağız.”

“A-anlaşıldı efendim.”

Arkadaki birliklere ateş disiplini konusunda yönlü optik sinyalle emri hızla ileten emir subayının yeteneğine güvenen Tanya, aniden çok daha gerçekçi bir hal alan Federasyon savaşı üzerine düşünerek kendi iç dünyasına döner.

Düşman, İmparatorluk’a tek taraflı bir saldırı yapmanın hayallerini kuruyor olmalı. Başka bir deyişle, onları gafil avlamak için en doğru zaman.

Fakat bunu yaparsak, saldırı gerçekleştiğinde neden Federasyon topraklarında bulunduğumuzun hesabını vermek zorunda kalırız. Ne de olsa Federasyon şu an resmi olarak savaşta değil. Ve Komünist propagandasıyla baş etmek zordur.

Bu şaşırtıcı gelebilir ama Kuzey Kore de ilk saldırıyı Güney Kore’nin yaptığını iddia etmiş ve hatta bir süre boyunca hatırı sayılır miktarda insanı kandırmıştı; yani emsali var. Pekala, o insanların zaten umutsuz derecede Komünizm sempatizanı olma ihtimali de var ya, neyse…

Seçeneklerden biri, saldırmadan önce neredeyse bir saat kadar beklemek olabilir… Ancak böyle vakit kaybetmek, düşmanın hamlelerine ayak uydurmamızı engelleyebilir.

Fakat az önce belirttiğim gibi, tam Federasyon Ordusu harekete geçtiği anda saldırmanın da kendine göre sıkıntıları var.

Pekala, diye düşünür Tanya kafasını patlatırken, fakat düşünceleri önündeki manzarayla kesintiye uğrar.

Demiryolu topları yavaşça ince ayarlarını alıyordu… Derken bütün namluların hareketi aynı anda durur. Aynı anda Federasyon mevzisi anlık bir sessizliğe gömülür.

Ne oluyor—? Neredeyse tam da dürbününe uzandığı anda gerçekleşir.

“Ateş açtılar resmen…”

Toplar gürlerken Grantz’ın ağzından dökülen laflar her şeyi özetlemektedir.

Demiryolu topları patlar ve toplanma noktasındaki o kargaşa aniden yeniden canlanır.

Tek bir el ateş edilmiş olsaydı kaza olduğunu iddia etmeye pay kalabilirdi ama… bu bambaşka bir şey. Çoktan bir sonraki mermiyi yüklemekte olan Federasyon askerlerinin hareketlerine tek bir bakış bile niyetlerini açıkça ortaya koymaktadır. Sınırın yakınındaki demiryolu toplarının İmparatorluk yönüne ateş açmasının ne anlama geldiğini yanlış anlamanın hiçbir yolu yoktur.

“Binbaşım! Federasyon tüm hat boyunca taarruza geçti… ,” der Weiss, telsizi dinlerken yüzü kireç gibi kesilerek.

“Savaş ilanı. Federasyon az önce İmparatorluk’a resmen savaş ilan etti!”

“Peki merkezin bu husustaki emri nedir?”

“B-bir emir geldi: ‘Kime bağlı olursa olsun tüm birlikler taarruza geçsin!'”

Demek harekete geçmemizi istiyorlar.

Ne yapacağımızı biliyoruz sanırım. Tanya emrin amacını kavrayarak başıyla onaylar.

“Savaş dönemi müdahale planına geçilsin!”

Weiss telsizden gelen telaşlı bağrışları dinleyip rapor alırken, Tanya’nın dikkati önünde sergilenen manzaraya kilitlenir.

Buradan, demiryolu toplarına yavaşça mühimmat yüklendiğini görebilmektedir. Hazır olduklarında, gürlemeler eşliğinde İmparatorluk’a doğru daha fazla mermi yağar.

Kızıllara karşı savaş.

Kızıllara karşı muharebe.

Kızıllara karşı bir hayatta kalma mücadelesi.

Tanya, arkada hazır beklettiği birliklerin yanına tabana kuvvet sözünün tam karşılığı olacak bir hızla döner.

“Tüm birlikler, taarruz için hazırlanın!”

Bir nefes kadar kısa bir sürede, birliği harekete geçirme düzeni kendiliğinden sağlanır ve askerler hazır hale gelir. Ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorum.

“Federasyon Ordusu muhtemelen sınırda Doğu Ordu Grubu ile çoktan temasa geçti. Bu sebeple geri Çekilme planından vazgeçiyoruz! Taarruz manevralarına geçilsin—hemen!”

Eve dönmek istiyorum ama bu görevi halletmediğim sürece özgür olamam. En azından biraz kaos yaratıp kaçış rotamızı güvenceye almamız lazım. Şu an bir görev uğruna düşman topraklarının derinliklerindeyiz. Hoşumuza gitse de gitmese de geri çekilmek demek, İmparatorluk’a saldıran bütün o Kızılları yara yara ilerlemek demektir.

“Düşman takviye birliklerinin icabına bakmak için içeri giriyoruz. Durumu kavramamıza yardımcı olacağı için şimdilik elimizden geleni yapacağız. Öncelikle mühimmat ve yakıt depolarını havaya uçuralım! Taarruz düzeni alın!”

Amansız bir geri çekilme hengamesinden kaçınmak için öylece çekip gidemeyiz; belli bir derecede tahribat yaratmamız şart. Komünistleri patlatma fırsatının Tanya’yı savaşa daha hevesli kıldığı da bir gerçek tabii.

Fakat Tanya kendi düşüncelerini birdenbire analiz eder, bu benim suçum sayılmaz ki.

Ben barışçıl bir insanım sonuçta. Mesele sadece bir alay Komünistle aynı gökyüzüne bakmayı kabullenemiyor olmam. Ömründe fabrika bacası görmemiş tiplerin ekonomi tartışmasına katlanamıyorum. Gerçi bir porselen fabrikasında ortalığı birbirine kattıklarını duymuştum ama yine de…

Zaten Komünist teorisyenler fabrika denetim ekibinin raporlarını bile okumaktan aciz, bunlardan ne bekleyebilirsiniz ki…?

İşte karşı karşıya olduğumuz tip bu. Kapitalizmin bir müridi, haklı olarak el üstünde tutulan özgürlük ve hürriyet sevdalısı dürüst bir vatandaş olarak üzerime düşeni yapacağım. Silaha sarılanlar sadece silah lobisindekiler değil.

“””Emredersiniz komutanım!”””

“Bölük komutanları, taarruz rotanızın denetimini ele alın. Tüm birlikler, bu baskının ardından çatışmayı nasıl sürdüreceğiniz konusunda bölük komutanlarınızın talimatlarına uyun.”

Şimdilik operasyon derinlemesine bir baskından ibaret. Bu, taburun Ren Cephesi’nden güney kıtasının çöllere uzanan coğrafyasında defalarca uyguladığı bir yöntem. Bölük komutanları bu taktiğe son derece hakim.

İdeoloji zafer mi kazanacakmış? Ha, o saldırgan hülyalarını fizik kuralları ve ilahi takdirle yerle bir edeceğiz.

“Size bir iyi haberim var. Şu an için herhangi bir Federasyon büyücüsü tespit edemiyoruz,” diye ekler Tanya. Geniş çaplı bir taarruzun emarelerine rağmen tek bir büyücü bile saptanmamıştır. Muharebe meydanında büyücülerin varlığına o kadar alışkındır ki bu durum ona garip gelir. Yine de büyücülerle ters düşmek başa beladır, bu yüzden yoklukları büyük şans.

Federasyon’un büyücü doktrininde tuhaf bir ayrıntı olmadığı sürece, saiklerinin bulunmadığını varsayabiliriz.

“Fakat tedbiri elden bırakmayın. Düşman takviyelerine karşı daima tetikte olun.”

Federasyon’da asker bol; adeta yerden bitiyorlar. Nereden çıktıklarını kim bilebilir ki? Kendi vatandaşlarını nasıl bu kadar acımasızca sürebildiklerini aklım almıyor.

Doğrusu, Tanya da bunu pek anlamak istemiyor zaten.

“Birliklerin dikkatine! Göreceğiniz üzere Federasyon, hiç tereddüt etmeden vatanımızı hedef almıştır. Ciddi olamazlar herhalde. Gerçekten akılalmaz bir durum.”

Pekala, işte şimdi Komünizm karşıtı özgürlük savaşçılarıma içimden geldiği gibi hitap etme zamanı.

“İmparatorluk onlara ne yaptı? Cevap son derece basit. Onlara hiçbir şey yapmadık. Tek bir şey bile yapmadık kardeşlerim.”

İmparatorluk, işgal gerektirecek bir savaşın peşinde değildi. Federasyon ile takışmak gibi en ufak bir niyeti dahi yoktu. Ancak huzur içindeki İmparatorluk’a saldıracak çağ dışı, anti-entelektüel tipler varsa… bir arada yaşamak imkânsızdır.

İnsan soyunun güvenliği adına kökünün kazınması gereken bir tehdittir onlar.

“Federasyon pisliklerine karşı hiçbir şey yapmayarak Komünistlerin başıboş gezmesine izin verdiysek, sorumluluk muhtemelen bizimdir. Askerler, bu hesabı burada ve şimdi kapatmak zorundayız.”

Çöp temizliğini aksatmanın bedeli işte budur. İmparatorluk’un ve insanca yaşayan geri kalan dünyanın görece özgürlüğü adına Komünistleri geri püskürtmeliyiz. Bu, savaşmak için fazlasıyla yeterli bir nedendir.

“Vatanımız için savaşıyoruz. Hayır, dünyanın kaderi doğrudan bu çatışmaya bağlı! Kendinizi cenge hazırlayın! Cesur olun!”

Bunu yapmazsak dünya, insanlık üzerinde yürütülecek bir asırlık bir deneyin oyuncağı olmak zorunda kalacak. Normal bir insan Komünizm denen zehri fizyolojik olarak bünyesinde barındıramaz—en az potasyum siyanür kadar ölümcüldür.

Yarın, mide asidi yetersizliği çekmeyen herkes kitleler halinde yok olup gidecek. Bir trajedinin önüne geçmek mümkünse, geçmek isterim.

“Kendinizi cenge hazırlayın askerler! Ayaklanın!”

Özgür dünyanın geleceği sizlerin ellerinde.

“Tüfeklerinizi kuşanın! Mücevherlerinizi kavrayın!”

İnsanları vuran silahlar değildir.

Silahları insanlar ateşler.

İnsanlar silahlarla Komünistleri vurur.

“Manevraya başlayın!”

Tanya askerlerini özgürlüğü savunmaya çağırır, onlar da cevap olarak ileri atılır.

Binbaşı von Degurechaff komutasındaki 203. Hava Büyücü Taburu, asli keşif görevinden resmen taarruz konumuna geçmiştir.

Doğal olarak keşif için teçhizatlandırıldıklarından, bir üsse taarruz etmek için gereken donanıma sahip değillerdir. Yüksek çok yönlülüklerine rağmen, büyücüler için bile toplanma bölgesine cepheden saldırmak normalde oldukça zordur.

Normalde…

“… Pekala, demiryolu topları mükemmel birer hedef teşkil ediyor.” Tanya kendi kendine kıkırdar.

Topçu mevzilerinde yanıcı madde eksik olmaz. Yakınlarda bir cephanelik veya başka bir patlayıcı deposu bulunacağından neredeyse emin olabilirsiniz.

Üstelik Federasyon Ordusu’nun topçu mevzileri, sıfır emniyet tedbiriyle her yere açıkta mühimmat yığmış durumda. Zaten Komünistler nizamlara uymamayı sever, bu hata tam da onların şanına yakışır cinsten. Sonuç olarak, giyotindeki kaz boyunları gibi dizilmiş pahalı demiryolu toplarını basit bir zincirleme reaksiyonla patlatabiliriz.

Mükemmel. Tanya sırıtarak bağırır: “Taarruza hazırlanın! İlerleyecek, sonra da vur-kaç yapıp çekileceğiz!”

“Anlaşıldı!”

“Patlama formüllerini hazırlayın! Hazır olur olmaz hücum ediyoruz!”

Tek bir patlama formülü.

Normalde bir korugan imha ederse ne ala. Peki ya ikincil patlamalar yaşanırsa? İşte şimdi konuşmaya başladık. Bir yangın başlatmak bile muazzam miktarda mühimmatı anında kül etmeye yeter.

“Büyük, hassas ve son derece yanıcı. Mükemmel bir hedef.”

“Şüphesiz efendim. Bu durum bana Dacia Ordusu’nun kara taarruzu eğitimlerimize sağladığı katkıları hatırlattı.”

“… O zamanlar gerçekten utanç verici bir hata yapmıştım.”

“Hiç dert etmeyin Yüzbaşı Weiss. Nizamlara harfiyen uyduğunuz için sizinle dalga geçebilecek tek kişi şuradaki Teğmen Serebryakov’dur.”

Tanya ve yardımcısı Weiss, altlarında cehennem koparken keyifle süzülüp devriyelerine devam ederler.

Arada sırada fırlayan birkaç serseri mermi dışında havadan engelleme yapan neredeyse tek bir unsur bile yoktur.

Tabur artık kara taarruzu görevlerine bütünüyle alışmış olmalıydı. Serebryakov muazzam bir ustalıkla bir düşman birliğini püskürtürken, Grantz de mevzisini korumaya çalışan bir diğer birliği verimli bir şekilde etkisiz hale getirir.

Görev dağılımı da bu baskının icra ediliş yetkinliği de takdire şayandır. 203. Hava Büyücü Taburu zaten sıkı bir elemeden geçip eğitilmişti ama gerçek muharebe ateşinde pişmeleri onları çok daha seçkin bir güce dönüştürmüştü. Dacia Savaşı’ndaki halleriyle kıyaslandığında, birliklerin disiplini ve verimliliği gözle görülür biçimde artmıştı.

Elbette Tıpkı Dacia’da olduğu gibi düşman tarafının beceriksizliği de işlerini epey kolaylaştırıyordu.

Kara taarruzu için özel olarak tasarlanmış patlayıcılarımız yok. Yine de oradaki bir noktaya isabet ettirebilirsek, demiryolu topları boyunca dizilmiş mühimmatlar infilak edecektir.

Bizim hedefimiz de zaten o derme çatma demiryolu topları. Weiss’ın da belirttiği gibi, burası gerçekten mükemmel bir hedef.

“İnanılır gibi değil, takviye diye gönderdikleri tek şey piyade mi yani?”

Düşmanın toplanma bölgesini korumak için Federasyon büyücülerinin sevk edileceğinden emindik ancak beklentilerimiz boşa çıktı. Onlara ne kadar kök söktürürsek söktürelim, bizi engellemek için koşturan yegâne unsur adil piyadelerden ibaret. Tanya çetin bir karşı saldırı beklediği için bu durum onda şiddetli bir düş kırıklığı yaratır.

Bu tıpkı bahar toplu sözleşme döneminde toplu işten çıkarma tavsiyesiyle masaya oturup sıfır dirençle kabul ettirmeye benzer. Bundan daha beklenmedik bir şey olamazdı.

“Teğmen Grantz’ın bölüğünden bir teklif var Binbaşım. Kazancımızı artırmak için ikinci bir taarruf dalgası icra etmek istiyorlar.”

Tanya, kayda değer bir düşman takviyesi geldiğinde artçı birlik düşmanı oyalarken rahatça çekilebilmek adına kimsenin fazla dağılmamasını tembihlemişti.

Ancak bu şartlar altında bastırmaya devam etmek hiç de fena bir fikir olmayabilirdi. Kuş bakışı görüş açısıyla yer yer gözden kaçırdıkları bazı direniş yuvalarını görebiliyordu.

“Öyle yapalım öyleyse. Anlaşılan bu iş bir pusudan ziyade bir manevra muharebesine dönüşüyor.”

“Emredersiniz komutanım. Derhal talimat veriyorum.”

Tanya’nın düşmanın düzenli bir direniş hattı kurmasına izin vermeye hiç niyeti yoktur. Bu bakımdan, muharebe lehine seyrederken sert vurmak en doğrusudur. Öneriyi kabul etmeye karar verir ve vakit kaybetmeden ikinci bir taarruf emri verir.

Harbi ama, bu düşman büyücüleri nerede? Gökyüzünde beklemede olan birliklerinin çekilme düzenini bozup temizlik harekâtına katılmalarını izleyen Tanya içten içe merak eder. Bu sevkiyat deposu gibi lojistik bir tesisin baskına uğraması işin doğasında vardır.

Düşman ister yetkin olsun ister olmasın, düzgün bir ordunun her şeyden önce savunmayı düşünmesi gerekir. Nitelikli olsun ya da olmasın, bir büyücü takviye birliğinin sevk edilmesi rutin bir prosedürdür.

Öncü bir kara taarruzu düzenleyip neye uğradığını anlamadan çıkagelen takviye kuvvetlerin icabına bakmak. Plan buydu ve birliklerini pusuda bekletmesinin yanlış bir hamle olmadığını düşünüyordu.

Fakat henüz düşmanın tek bir hava unsuruna bile rastlanmamıştı, bırakın büyücüleri. Verimlilik ilkesini tamamen hiçe sayarak en azından parça parça birlik gönderirler diye bekliyordum, peki ama bu tepkisizlik de neyin nesi?

Bu çağda dünyanın işleyişini anlamak gerçekten çok güç.

“Binbaşım, Karargâh’tan acil bir mesaj var.”

“Bağlantı sağlandı mı? Oku bakalım.”

Şimdilik, nihayet karargâhtan alabildikleri talimatlara odaklanmak için zihnini toplamaya karar verir.

“Emredersiniz komutanım. Doğu ordularını desteklememiz emrediliyor. Detaylar sizin takdirinize bırakılmış.”

Tarafıma iletilen mesaj, hareket serbestisi tanıyan klasik uçuş emirlerini içeriyor. Üst kademelerin ast yönetimi konusunda bu kadar becerikli olmasına seviniyorum. Eğer Tsugene ya da zevzek gavat gillerden biri gibi bir amirle çalışıyor olsaydım, savaşma azmimi tamamen kaybeder ve arkama bakmadan kaçardım.

Ah, General von Zettour gibi bir amire sahip olmak o kadar harika bir şey ki. Kurum içi klikleşmelerin mevcut durumu göz önüne alındığında, onun yanında durduğum sürece terfi etmem garanti. Ne muazzam bir bağlantı ama. Sosyal sermaye açısından kendisi son derece kıymetli bir değer.

“Mevcut durum nedir? Cephe hattının ne durumda olduğunu öğrenmek istiyorum.”

Bütün bunlar o muazzam paydaşım için. Modern dünyanın rasyonel bir bireyi olarak kaderimin, işimi eksiksiz ve dürüstçe yapmak olduğu aşikâr. Güven ve dürüstlük, modern zamanların temel iş ahlakıdır. Tabii ki aşırı iltimas ve torpil, kurumu aşağılık bir damar sertliği hastalığına mahkûm etmekten başka bir işe yaramaz.

Her halükarda, verimlilik kafasından yoksun Komünistlerin kavraması için bu fikir fazla karmaşık.

Komünist beyinleri üretim üzerine düşündüğünde, dağıtım denen olgu zihinlerinde zerre yer etmiyor. Eh, varsın işe yaramaz ürünlerden dağlar yapıp onları çürümeye terk etsinler.

Bize düşense sadece piyasayı takip etmektir. Görünüşe göre Adam Smith dindar biriymiş—Şu Tanrı’nın gizli eli meselesi beni biraz rahatsız ediyor. O kesinlikle piyasanın gizli eli olmalı.

Ah, düşünmek gerçekten çok eğlenceli. Ama bu düşünce dünyasına gerçekten dalabilenler yalnızca akademisyenlerdir.

İş bizi bekler. Ah, sizi gidi zevzek, hantal Komünist pislikler.

“Mevzideki askerlerimiz iyi direniyor ama sayıca biraz zayıf kaldığımız ortada.”

“Pekala, vites değiştirelim ve Büyük Ordu ulaşana kadar bir oyalama muharebesi yürütelim.”

Bölgedeki dost unsurlara destek verme emri aldık. Ne yapacağımız onların durumuna bağlı. Bu senaryoda düşmanı oyalamak muhtemelen en mantıklı hareket tarzı olacaktır.

Bir başka deyişle, zaman kazanmalarına yardım ediyoruz; yapmamız gereken tek şey Komünistleri taciz etmek. Mesele sadece ufak bir gözdağından ibaretse, tehlikeli riskler almak zorunda kalmam.

Aynı zamanda Komünistlerin tepesine binmenin hazzını da doyasıya çıkarabilirim. Buradaki işim en azından bir amaca hizmet ediyor.

“Emin misiniz komutanım? Şimdiye kadar yaptığımız gibi manevra muharebesi yürütmenin uzmanlık alanımıza daha uygun olduğunu düşünüyorum.”

Weiss, Grantz’ın bölüğüne takibe geçme emrini verdikten sonra bir noktada konuşmaya dâhil olmuştu. Teklifi kesinlikle cazipti.

Federasyon toprakları son derece geniş. Üstelik verimsizlikleriyle nam salmış Komünistlerle savaşıyoruz. Katı bir hiyerarşik yapıya sahip rakibe karşı gerilla taktiklerinin geçerli bir seçenek olduğu doğru.

Buradaki harekât alanı Ren Cephesi’nde savaştığımız döneme kıyasla çok daha geniş, dolayısıyla düşman kuvvetleri daha seyrek dağılmış olmalı. Şartlar adeta biçilmiş kaftan. Mevcut durum göz önüne alındığında, ana savunma hatlarına yaklaşıp dost bir birliğin komutasına girmek daha fazla baş ağrıtır.

Komünistleri pataklamaya bayılırım ama Komünistlerin beni pataklamasından hiç hoşlanmam.

“Her halükarda, düşmanın ana hatlarını yarmakla kıyaslayınca dolambaçlı bir rota izlemek daha mantıklı görünmüyor mu?”

Doğu ordularına destek olacağız ama tek bir şartla: Kendi güvenliğimiz sağlama alındığı sürece. Onların çıkarını kendi çıkarımın önüne koyacak halim yok.

Özgürlük. Özgürlüğün her şeyin üstünde tutulması gerektiği aşikâr.

Yani şiddetli bir çatışmanın ortasındaki ana cephe hattına katılmak gibi bir zorunluluğumuz bulunmuyor.

Şansımıza haklı bir gerekçemiz de var, bu yüzden mümkün mertebe güvenli olan yolu tercih edeceğiz.

“Uçuyoruz öyleyse?”

“Elbette. Ama gizlice süzülmek yerine dikkatleri üzerimize çeken bir hedef olalım.”

Düşman kuvvetlerini başka yöne çekebilirsek, merkezin oyalama muharebesine destek verme emrini yerine getirmiş oluruz. Ayrıca Komünistleri şöyle stil sahibi bir şekilde ezmek harika hissettirecektir. Angajman kuralları açısından bir kısıtlama da yok.

Doğal olarak kent merkezlerini de vurmaktan başka çaremiz kalmayacak. Ne de olsa Komünistler her fırsatta ‘tüm yurttaşların genel taarruzundan’ falan bahseder durur.

Bu kafa yapısı kitlesel askere alım uygulamasını da aşmış; sanki herkesi birer asker olarak görüyorlar. Sonuçta bunlar tarıma karşı bile geniş çaplı bir taarruz başlatabilecek türden tipler. Hangi çiftçi tarıma saldırır ki?

Kesin tarımsal altyapıyı patlatmak için tüm nüfusu seferber etmek gibi verimsiz bir saçmalığa girişiyorlardır. Konuyla ilgili okuduğum bir kitapta, gıda komiserinin ya da her neyse işte o görevlinin esasen yağmacı bir birliğin komutanından farksız olduğunu okumuştum. Erzak tedarik birliklerinde hem şehirlerden hem de köylerden toplanmış insanların yer aldığını biliyorum.

Başka bir deyişle, bu durum tam olarak gerilla birlikleriyle çatışmaya benziyor.

Mantıken tüm Komünistler birer muhariptir. Pekala, anlaşılan artık gösterişli bir şeyler denememin vakti geldi. Elenium Tip 95’i kullanmayı kesinlikle istemiyorum ama Komünistleri havaya uçurmakta ne kadar işe yarayacağını düşününce belki buna katlanabilirim.

Madem böyle bir şey yapacağım, o halde sembolik değeri olan bir yeri yerle bir etmek isterim.

Putperestlik, kişilik kültü ya da adı her neyse; Komünistlerin pek sevdiği o bronz heykellerden birini patlatıp onların verimsizlikleriyle kahkahalarla dalga geçeceğim. Neresi uygun olurdu acaba? Belki Josefgrad.

Yok, madem bu işe kalkışıyorum, doğrudan başkenti vurmak en etkilisi olacaktır. Söylemeye bile gerek yok ama orası savaşta olduğumuz bir ülkenin başkenti. Bazıları oranın kuş uçurtulmaz şekilde korunduğunu düşünebilir fakat bu sadece acemi olduklarını gösterir.

Komünistlerin hava savunması delik deşik—işlevsiz bir süzgeçten farksız. Pilotların önleme uçuşuna kalkamayacak kadar sarhoş olması günlük bir olay. Havalandıklarında ise kendi halüsinasyonlarının peşinde koşup dururlar.

Binde bir ihtimalle bir şey düşürdüklerinde de bu ya sivil bir uçak ya da dikkatsiz bir keşif uçağı olur… Amacımız yalnızca dikkat dağıtmak olduğuna göre, gerçekten önleme yapmaya başladıkları an hemen çekilebiliriz.

“Başkente saldırıyormuş gibi yapacağız.”

“Başkente baskın mı? İşlerin Dacia’daki gibi yürüyeceğini sanmıyorum komutanım… Federasyon’un savunması kesinlikle çok daha sıkıdır.

“Elimize ulaşan istihbarata göre oldukça güçlü bir savunmayla karşılaşacağımız tahmin ediliyor…”

Kızıl Ordu’nun hava savunması efsanevi niteliğiyle meşhurdur. Hatta sivil bir Cessna uçağı bir keresinde Kızıl Meydan Uluslararası Havalimanı’na elini kolunu sallayarak inmişti.

“Ha-ha-ha, çok komik Yüzbaşı Weiss.”

Ülkenin başkentine, gururlu sınır muhafızlarının konuşlandığı çok katmanlı hava savunma hatları aşılarak ulaşılmıştı—hem de alçak irtifa sızma manevralarında neredeyse hiçbir özel eğitimi olmayan ergen bir sivil pilot tarafından. O askerlerin arada sırada sivil uçakları vuracak kadar beceriksiz olduklarını da belirtmek gerekir herhalde.

Bu kadar “güçlü” bir hava savunma kalkanı için endişelenmek tamamen yersiz. Tabii ki bu başka bir dünyadaki Komünistlerin yaptığı bir hataydı ama buna sebep olan kusur yapısal bir sorundu. Bu sabit kaldığı sürece, aynı şeyin bu dünyada da yaşanabileceğini varsaymak yüksek olasılıkla doğru çıkacaktır.

“Komünist hava savunması mı? Yoldan geçen herhangi bir ergenin bile bu hattı yarabileceğinden eminim. Üzerine kafa yorup endişelenmeye bile değmez.”

“Ne? O kadar da kötü olamaz, değil mi?”

“Hm. Pekala, sadece dikkat dağıtmak için bile olsa güzel bir gövde gösterisi olabilir.”

Aslında şansımız yarı yarıya ama yine de bir ihtimal var.

Büyük Amerika’nın Tokyo’yu napalm bombardımanına tutmasından ders çıkarmak can sıkan bir durum olsa da alınan dersler azımsanamaz. Şaşırtma harekâtı olarak bakarsak kusursuz bir plan.

Anavatana savaş azmimi gösterirken hazır elim değmişken birkaç somut sonuç da elde edeceğim. Üstelik son derece güvenli bir yöntem uygulayacağım.

“Yani bunu gerçekten yapacak mıyız?”

“Elbette. Ah, ama bir şeyi unuttum. Karargâhtakilere sorun. Siyasi açıdan herhangi bir pürüz çıkmayacağından emin olmak istiyorum.”

Ne de olsa düşman bir ülkenin başkentine saldırıyoruz. Doğabilecek olası siyasi sonuçları düşününce, nasıl hareket etmemiz gerektiğini teyit etmek kritik önem taşıyor.

Bizi engelleseler bile bu fikri önerdiğimizi kanıtlayan bir kayıt bulunacaktır. Eğer onay alırsak da bu durum ana cephe hatlarından bir süre daha uzak kalmak için mükemmel bir mazeret olacak.

“Anlaşıldı efendim. Derhal teyit alıyorum.”

Emrindeki astının bu ani talimata rağmen süratle işe koyulduğunu görmek Tanya’ya tarifsiz bir tatmin verir. Elinde olmadan içtenlikle tebessüm eder.

Güvenli bir plan sayesinde bu savaşın en tatlı meyvesini toplayacak konumdayım.

Bu gerçekten harika bir şey. Tanya’yı mutlu etmeye bile yetiyor.

“… İzni bir an önce almak için sabırsızlanıyorum.”

İşte bu yüzden içinden şöyle geçirir:

Umarım ellerini çabuk tutarlar.

BİRLEŞİK YIL 1926, MART AYINDA BİR GÜN, GÜNEY CEPHESİ’NDEKİ GEÇİCİ İMPARATORLUK ORDUSU MEVZİSİ, TİLKİ İNİ

Dürbünüyle muharebenin gidişatını süzmekte olan İmparatorluk Ordusu’ndan General von Romel, hoşnutsuz yüz ifadesini bastırıp omuz silkti. İmparatorluk Ordusu epey avantajlı bir konumdaydı fakat durum daha çok bir yıpratma savaşına benzemeye başlamıştı.

Zafer, eldeki tüm ateş gücünü heba etme pahasına kazanılacaksa, bunun bir sonrası olmazdı. Romel, düşmanı kökten yok etmek yerine ağır bir darbe indirmekle yetinmek zorundaydı.

“… Tam olarak başaramıyor muyuz? O halde yapacak bir şey yok. Çekilin.”

Bu durumu üzücü buluyordu ancak birlikleri hattı yarmayı başaramadığı sürece kafadan saldırmaya devam etmek çamura saplanıp kalmaktan farksızdı.

“Emin misiniz General von Romel? Böyle devam edersek…”

“Yeterince suyumuz yok, daha da önemlisi zayiatımız her geçen an artıyor.”

Kurmaylar yüklendikleri takdirde kazanabileceklerini savunuyorlardı ancak Romel için zafer şartları çok başkaydı. Güney kıtasında ne pahasına olursa olsun zayiatı en aza indirmek öncelik taşımalıydı.

Sorunlarının en büyüğü ise su stoklarının sınırına dayanmış olmalarıydı. Derhal geri çekilirlerse kalan su onları artçı mevzilere ulaştırana kadar yeterdi. Çatışma uzayacak olursa çekilseler dahi sularının tükenme riski vardı.

Böyle bir yerde duracağı zamanı bilmek hayatı önem taşıyordu. Sınırlı kaynakların tahsisi her şeyi değiştirebilirdi.

“Şimdilik indirdiğimiz darbeyi kâfi sayalım. Çekilmeye başlayın. Yine de günün birinde de Lugo’nun kellesini almayı cidden çok istiyorum.”

“Emredersiniz komutanım.”

Özgür François Cumhuriyeti Ordusu inatla direnmeye devam ediyordu. Sadece bu da değil, Romel’in kişisel görüşüne göre düşmanın muharebe gücü her geçen gün daha da artıyor gibiydi. Ne yazık ki de Lugo’nun İmparatorluk karşıtı örgütünün direniş faaliyetlerinin her geçen gün daha fazla noktada patlak verdiğini de duymuştu.

Anavatan, işgal politikasının bir parçası olarak de Lugo’nun ortadan kaldırılmasını dört gözle beklemeye başlamıştı. Ancak karşılarındaki rakip hiç de kolay bir lokma değildi. Kesin sonuçlu bir muharebeden kaçınırken İmparatorluk’un yıpranma sürecini derinleştirmeye çalışıyordu.

İmparatorluk bu sürecin uzamasına izin verirse, Cumhuriyetçi lideri ezme fırsatını tamamen kaçırma riskiyle karşı karşıya kalırdı. Yine de de Lugo’nun niyetinin en alt kademedeki birliklere kadar ulaşıp ulaşmadığı muammaydı. Sömürge birliklerinin durumdan ne kadar haberdar olduğu belli değildi.

Bir kurnazlık denenebilirdi—işte bu yüzden Romel’in zihninde ansızın bir fikir belirdi.

“Hmm, ufak bir arbede iş görür. Çekilirken bir pusu hazırlayacağız. Yeme atlarlarsa onları kuşatıp yok ederiz. Atlamazlarsa da tasımızı tarağımızı toplayıp gideriz.”

“Ciddi misiniz? … Onlara bir tuzak mı kurmak istiyorsunuz?”

Kurmaylarının ‘ama ben geri çekiliyoruz sanıyordum’ diyen şüpheci tavırları canını sıktı. O kız burada olsaydı, tek bir kelimeye bile gerek kalmadan durumu anlar, onaylar ve icabına bakardı.

“Aynen öyle. Panik içinde kaçıyormuşuz gibi gösterin.”

Düşmanı üzerlerine çekme şanslarının ne kadar yüksek olduğundan emin değildi ama denemeye değerdi. Tek bir düşman birliği bile kafasını uzatacak olsa, yaratacağı ivme diğerlerini de arkasından sürükler ve oluşan gedikten içeri daha fazlası akmaya başlardı.

Aksi takdirde, Cumhuriyetçiler temkinli davranırsa Romel’in birlikleri güvenli bir şekilde geri çekilmeyi başarırdı. Esasen bu harekâtı denemekten hiçbir zarar gelmezdi.

“Anlaşıldı efendim.”

İmparatorluk Ordusu, Romel’in gözetimi altında geri çekilmeye başladı. En arkadaki birlikler giderken bocalıyormuş ve bocalama halindeymiş gibi numara yapıyorlardı. Terk edilen araçlara bilerek hiçbir tuzak kurmamışlardı; bubi tuzağı kuracak kafaya bile sahip değilmiş izlenimi vermeleri emredilmişti.

Bu durum düşmanın ilerlerken daha az temkinli olmasını sağlayacak, yani her şey çok daha pürüzsüz ilerleyecekti.

“Pekala, bu iş nasıl sonuçlanacak bakalım? Yeme atlarlarsa çocuk oyuncağı olacak.” Romel düşmanın ne yapacağını merak ediyordu. En iyi senaryo elbette tuzağa düşmeleriydi diye düşündü soğuk kahvesinden bir yudum alırken.

Yaşanacaklara bağlıydı ama sorunsuz bir geri çekilme de fena sayılmazdı.

Planımda bir pürüz var mı? Elimden gelenin en iyisini yaptığıma inanıyorum ama bir şeyi gözden mi kaçırdım acaba? Attığı adımları tarttı ve şimdilik tatmin oldu.

En azından elinden gelen her şeyi yapmıştı. Şimdi sadece sonuçları görmek için beklemesi gerekiyordu.

“… Başardık! Generalim, doğrudan dışarı çıktılar!”

“Pekala, bırakın biraz oyalanalım. Büyücüleri henüz sahaya sürmeyin. Onları içeri çekin!”

Ve sonuçlar gayet iyiydi.

Askerliğin o romantik büyüsüne mi kapılmışlardı? Yoksa sadece durumu kavrayamayacak kadar cahil miydiler? Durum ne olursa olsun, zavallı Cumhuriyetçi aptallar savunma mevzilerini öylece terk edip kendilerini açık hedef haline getirmişlerdi.

En azından arkalarına bir ivme almış gibi görünüyorlardı. İmparatorluk Ordusu’nu püskürttüklerine dair inanç moral artışına yol açtı.

“Kademeleri yeniden organize edebilmemiz için merkez birlikle zaman kazanın.”

Tabii ki sabırsızlıkla fırsat kollayan bir düşmanla kafa kafaya çarpışmak istemiyordu. Pozisyon değişikliği emri vermeden önce seçeneklerini derhal değerlendirdi. Komuta zincirini yeniden kurabilmek adına geri çekilmeyi başaran birliklere zaman kazandıracaklardı.

“Çekilmeye devam ediyormuş gibi yapın. Ana kuvvetlerin düşmandan belli bir mesafede mevzilenmesini sağlayın.”

Her halükarda en mantıklı fikir, bir oyalama muharebesi sürdürülebildiği müddetçe düşmanın enerjisini başka yöne çekmekti. Sonuçta hırstan gözleri dönmüştü.

Onlarla doğrudan çatışmaya girmek manasızlığın da ötesindeydi. Aksine, moralleri bir kırılabilse keklik gibi avlanacaklardı. Kuşatıldıklarını anladıkları an, can havliyle kaçmaya çalışan tarafa dönüşeceklerdi.

Plan, durum netleştiği anda kuşatma çemberini daraltıp onları fare gibi kapana kıstırmaktı.

“Onları bizim için daha elverişli bir mevziye çekmek için mi?”

“Kesinlikle. Geri çekiliyormuş gibi yapıp ardından etraflarını saracağız.”

Düşman at gözlükleriyle hareket ediyordu. Muhtemelen göremedikleri her birliğin kaçmayı başardığını varsayacaklardı. İşte bu yüzden safça açık bıraktıkları kanatlarına yapılacak bir taarruz işe yarayacaktı.

Anlaşılan Cumhuriyet Ordusu, zengin bir tecrübeye sahip de Lugo gibi komutanlardan yoksundu. Basit taktikler bile doğrudan ona bağlı olmayan kuvvetleri yeme çekmeye yetiyordu.

Zayıf noktaları hedef almak savaşın şanındandır. Üzgünüm ama ben de tam olarak bunu yapacağım.

“Peki büyücüler nasıl hareket etmeli?”

“Ah, doğru ya. Büyücüler destek sağlayacak ve merkez birlik çözülmeye başladığı an takibe geçecek.”

Büyücülere henüz hiçbir emir vermediğini fark etti ve vakit kaybetmeden talimatları yazdırdı. Dikkatli olduğunu sanıyordu ama anlaşılan epey gergindi. Bir noktada, büyücülerin o bir şey söylemeden harekete geçeceğini varsaymaya başlamıştı.

“Anlaşıldı efendim. Derhal hallediyorum.”

“… Amma yaptın ha. Geçmişe bakıyorum da Binbaşı von Degurechaff ile çalışmak cidden çok kolaydı.”

Ağzından tek bir kelime çıkmasına gerek kalmadan niyetini kavrayan ve en doğru hamleyi yapan bir komutandı. Alıştığınız zaman emriniz altında çalıştırabileceğiniz daha kolay bir subay yoktu.

Tam da senkronize olmayı başarmışlardı…

“Onu geri alabilseydim işler çok daha pürüzsüz yürürdü.”

Anavatan tarafından merkeze çağrılacağını hiç düşünmemişti. Üst kademe sürekli elindeki koza çomak sokuyordu. Belki de bu bir askerin kaderiydi ama yine de acınası bir durumdu.

Özellikle nitelikli büyücülere son derece muhtaçtı.

“Peki, bir de Federasyon’la yaşanan şu dert var. İşler çetrefilli.”

Yine de yetenekli büyücüler her yerde aranan elemandı. Komuta kademesinin onun taburunu çekip anavatanda konuşlandırmasının sebebi bu olmalıydı. Kötüleşen durum göz önüne alındığında, bunun makul bir hareket tarzı olduğunu kabul etmek zorundaydı.

Ne de olsa 203. Hava Büyücü Taburu’nun işi gerilla usulü manevra savaşı yürütmekti. Genelkurmay, Federasyon ile yapılacak savaşın Cumhuriyet’e karşı yürütülen mücadeleden çok daha geniş bir cephede cereyan edeceğini öngörüyorsa, kesinlikle böyle hareketli bir birlik isterdi.

Tanya’nın taburunun, Romel’in de takdir etmek zorunda kaldığı o muazzam bağımsız hareket etme kabiliyeti, yangın söndürmek için biçilmiş kaftandı. Üstelik büyücüler, piyadelere kıyasla daha az insan gücüyle çok daha geniş bir alanı kapsayabiliyordu. Genelkurmay’ın lojistik hususunda saç baş yolduğunu duymuştu, bu yüzden bunu memnuniyetle karşılayacaklardı.

“Amma yaptın ha. Sanırım Federasyon’a başsağlığı dilememiz gerekecek.”

“Ha?”

“Ben bile o taburla karşı karşıya gelmek istemezdim.”

Sanırım yapabileceğim tek şey Binbaşı von Degurechaff’a başarılar dilemek. Onun benim iyi dileklerime ihtiyacı olmadığına inanmam, ona fazla güvendiğim anlamına geliyor olmalı. Neyse, ziyanı yok. Romel kahvesini dikledi ve modunu değiştirdi.

Çölde kahve gibisi yoktur. İnsanın modunu değiştirir, dahası alkolün aksine ayıplanmadan alışkanlık haline getirebilirsiniz. Alkolün kötü bir yanı olduğundan değil tabii.

Her neyse, işin başına dönme vakti.

“Ah, anlıyorum. Orası kesin.”

“Pekala, sanırım bizim de sadede gelme vaktimiz geldi.”

Şimdilik görevimiz Cumhuriyet’in işini bitirmek.

9 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1980, FEDERASYON BAŞKENTİ

Herkese merhaba.

Ben WTN Özel Muhabiri Andrew.

Moskova’da düzenlenen Büyük Yurtseverlik Savaşı Anma Günü törenlerini takip etmek üzere WTN ekibiyle birlikte buradayım. Şöyle bir göz atmak ister misiniz?

İşte savaşa hizmet etmiş gazilerin resmigeçit töreni.

En çetin çatışmaların yaşandığı alanlardan biri olan Ren Cephesi ile kıyaslanabilecek bir bölgede, doğu cephesinde savaşmışlardı. Savaş boyunca en çok kayıp muhtemelen doğu cephesinde verildi.

Şimdi onların fedakarlıklarını saygıyla anmak için bir dakikalığına duralım…

Şimdi de kısa bir tarih dersi.

Çatışmalar patlak verene kadar, Büyük Savaş sırasında Federasyon ile İmparatorluk arasındaki ilişkiler son derece hassas bir dengede yürüyordu. Bugünlerde buna gülebiliyoruz ama… çatışmalar başlayana kadar her iki ülkenin tutumu, var olan gerilime rağmen sadece birbirini gözetlemekten ibaretti.

Ren cephesindeki amansız çatışmalar sırasında Federasyon’un sergilediği katı tarafsızlık belirleyici kabul edilir. Bu tarafsızlık yüzünden Cumhuriyet, öylesine can attığı çok cepheli doyum taarruzuyla İmparatorluk Ordusu’nu imha etme fırsatını yakalayamadı.

Bunun sonucunda Cumhuriyet istihbarat teşkilatı, o dönemde Federasyon’un İmparatorluk’a karşı dostane bir tarafsızlık koruduğu çıkarımında bulundu. Özgür Cumhuriyet kuvvetlerinin lideri General de Lugo bile Federasyon’un İmparatorluk’a gönüllü birlikler gönderdiğini varsaymıştı.

Gerçekte ise Federasyon’un Büyük Savaş’ın başından beri attığı tek adım, Dışişleri Komiserliği kanalıyla savaşı kınamak olmuştu.

Öte yandan, kısmen yayınlanan Rappalo Antlaşması’nda da görüleceği üzere, İmparatorluk ve Federasyon ordularının neredeyse bir ittifak kuracak kadar yakın ilişkiler geliştirdiği kısa bir dönem de yaşanmıştı. İki ülke dışarıdan birbirine karşıt gibi görünse de gizlice askeri bilgi alışverişinde bulunmuş ve bir saldırmazlık paktı imzalamıştı.

Bu arka planı akılda tutarak, Federasyon’un savaşa dahil olduğu güne geri dönmek istiyorum.

O yıl, Özgür Cumhuriyet Ordusu ile Milletler Topluluğu Ordusu güney kıtasında çetin bir muharebe yürütüyordu. Muştu ulaştığında her iki taraf da kulaklarına inanmakta güçlük çekmişti.

Milletler Topluluğu Dışişleri Bakanlığı’nın ilk rapora verdiği tepki bugün hâlâ konuşulur.

Federasyon’un savaşa girdiği haberi ulaştığında, aceleyle onun İmparatorluk safında savaşa katıldığı sonucuna vardıkları söylenir.

Hatta Milletler Topluluğu Ordusu Dış Strateji Dairesi’nden (o zamanki) Tümgeneral Habergram’ın ulağı üç kez geri çevirdiğine dair efsanevi bir anlatı vardır. Bu arada Özgür Cumhuriyet Ordusu’ndan General de Lugo’nun ise buna ancak ikinci denemede inandığı anlatılır.

Eh, John Bull ruhuna sahip bizlerin tetikte beklediğinin ve pembe hayallere kapılmadığının bir kanıtı olsa gerek.

Doğal olarak İmparatorluk’un tepkisi bunun tam aksi yönündeydi.

Şeytani planlarıyla müttefik ülkeleri dehşete düşüren General von Zettour’un bile şaşkına döndüğü söylenir. Emir subayının kayıtlarına göre, Federasyon Ordusu’nun savaşa gireceğine dair emarelerin yer aldığı raporu aldığında ağzından çıkan ilk sözler, “Saçmalığın da bu kadarı—” olmuştu. Ayrıca Federasyon’un savaşa neden girdiğini bir türlü kavrayamayan meslektaşı General von Rudersdorf ile birlikte öylece kalakaldıkları ve adeta gözlerini boşluğa diktikleri kaydedilmiştir.

Yine de bugünlerde bu durum onların bir hatası olarak görülmüyor.

Ne de olsa… Federasyon’un savaşa müdahil olması kendi subaylarının çoğu için bile beklenmedik bir gelişmeydi.

Savaşa girme kararı ilk hamleden sadece bir ay önce alınmıştı. Genel kabul gören görüş, planın yalnızca birkaç kilit isim tarafından taslak haline getirildiğidir.

Düzenli olarak planlanan büyük ölçekli tatbikatta küçük değişiklikler yaparak, konuşlanma noktasını İmparatorluk yakınlarında seçmişler ve yoğun gerçek mühimmat kullanımı beklentisi yaratmışlardı.

Açıkçası bu, tatbikat bahanesiyle yapılan bir seferberlikti. Ve o sırada bir savaş yaşandığından, diğer ülkeler bu tür dolaplara karşı kuşkusuz hassastı—özellikle de hemen yanı başlarındaki İmparatorluk.

İmparatorluk istihbaratı Federasyon’da bir şeylerin pişmekte olduğunu keşfetti.

Ancak istihbarat toplamak için her türlü çabayı gösteren İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı, Federasyon’un tatbikatının bir gövde gösterisi sınırlarını aşmayacağı sonucuna vardı.

Bu tam anlamıyla bir hesap hatasıydı.

Elbette Ren cephesinde Cumhuriyet’in baskın taarruzuna uğradıktan sonra, savunma hatlarını teyakkuzda tutacak kadar tecrübelilerdi.

Yine de Federasyon subaylarının “ezici çoğunluğuyla” yapılan sorgulamaların ardından emin olmuşlardı.

Federasyon Ordusu’nun büyük bir savaş başlatmakla ilgilenmediğine inanıyorlardı.

Hayati önem taşıyan Federasyon tarafında komutanların çoğunun bir tatbikata gittiklerine inandığı göz önüne alınırsa, sorgu sonuçları son derece doğaldı.

Elebaşlarının gerçek niyetleri son ana kadar Federasyon komutanlarından tamamen gizlenmişti. Bunun bir kanıtı olarak, Devlet Savunma Komitesi’ne bile ancak çatışmalar başlamadan yetmiş iki saat önce haber verilmişti.

İşte bu yüzden duruma ihtiyatla yaklaşmasına rağmen İmparatorluk Ordusu gafil avlandı. Ve durum böyle kabul gördü. Savunma hatlarını kurmayı ucu ucuna başarmışlardı ancak yedek birliklerin intikali kesinlikle ideal olmaktan uzaktı.

Daha önce de belirttiğim gibi General von Zettour’un kandırıldıklarına hayıflanmasının (“Saçmalığın da bu kadarı—”) sebebi işte buydu.

Öyleyse General von Zettour ve Rudersdorf başlamasından şüphe duyarken bile bu savaşın nasıl gerçekleştiğine bir bakalım.

Son yıllarda bu alandaki akademik çalışmalarda olağanüstü bir ilerleme kaydedildi.

Bugün ağırlıklı olarak o dönemin Federasyon kilit isimleri üzerinde uzmanlaşmış, Londinium Üniversitesi Siyaset Bilimi Fakültesi’nden Profesör Sherlock’u ağırlamak istiyorum.

Geldiğiniz için çok teşekkür ederim Profesör Sherlock.

“Beni konuk ettiğiniz için ben teşekkür ederim. Demek Kremlinoloji alanındaki son gelişmeleri öğrenmek istiyorsunuz?”

Evet efendim. Uzmanlık alanınızın Kremlinoloji, yani Federasyon liderlerinin analizi olduğunu biliyorum.

“Doğru. Yine de bilgi o kadar sınırlı ki bu süreç biraz polisiye roman çözmeye benzedi.”

Ah, Federasyon gerçekten de iliklerine kadar gizemli bir yer.

Buraya gelip çekim yapmak amacıyla vize alabilmek için ne kadar zaman ve çaba harcadığımıza inanamazsınız. Yani, cidden mi? Ülkenin Dışişleri Bakanlığı Anma Günü için giriş vizelerimizi düzenlemiş olmasına rağmen ihtiyacımız olan başka bir form daha çıktı!

Sınır polisinin farklı bir izin belgesi talep etmesinin yanı sıra, Halk Sağlığı Hizmetleri de bambaşka bir belge istedi. Ardından Propaganda Bakanlığı, çekim lisansımız olmadığı gerekçesiyle kameramıza neredeyse el koyuyordu!

“Ha-ha-ha! Bu tür şeyler her zaman olur. Kaynaklar konusunda katettiğim mesafenin çoğu Federasyon dışında gerçekleşti.”

Anlıyorum; o kadar gizemliler ki bolca çıkarım yapmanız gerekiyor. Ancak “kaynaklardaki ilerlemenizi” merak ediyorum. Örneğin, belgelerin Federasyon dışında erişime açıldığını mı söylüyorsunuz?

“Kesinlikle. N Nihayet çatışmanın taraflarından birine, yani İmparatorluk’a ait belgeleri keşfetmeye başlıyoruz.”

Herkes bunu duydu mu? Evet, incelediğimiz bu Büyük Savaş’ın gizemini çözecek kilit nokta tam olarak bu. Anlaşılan o ki, bu “gizli İmparatorluk belgelerinde” konuyla ilgili birkaç mühim unsur yer alıyormuş.

Peki Profesör, Federasyon’un savaşa girme kararı almasının ardındaki asıl neden neydi?

“Büyük ihtimalle kitlesel bir paranoia.”

Ha? Bağışlayın Profesör, ama bunu bir kez daha tekrar edebilir misiniz?

Ne dediniz?

“Elbette, ‘kitlesel paranoia.’”

Kusura bakmayın ama psikoloji konusunda pek fazla bilgi sahibi değilim. Bunu biraz açıklamanızın mahzuru var mı?

“Kitlesel paranoia” kavramının tanımını bildiğimi sanıyorum ama… Tam olarak kafamda canlandıramıyorum. Bizi izleyen tüm seyircilerin önünde bunu itiraf etmekten son derece utanç duyuyorum ama belki de ben o kadar da zeki bir öğrenci değilimdir.

Lütfen anlatın, Profesör.

“Aha, düz bir dille açıklamak gerekirse kitlesel paranoia, bir gruba mensup bireylerin tamamının aynı hezeyana kapılması durumudur. Bu olayda, bir kurum olarak Federasyon yönetimi; komşularının onları yok etmeye çalıştığına veya önce kendileri saldırmazsa… sonlarının geleceğine körü körüne inanmıştı.”

Bu bana dehşet derecede uç bir hipotez gibi geldi… Böyle bir sonuca varmanızı sağlayan ne tür bir inceleme yürüttünüz?

“Güzel bir soru. Aslında kararın alındığı bağlamı anlamak için tarihsel bir yaklaşım benimsediğim sırada bu fikre ulaştım.”

Yani o dönemin tarihini mi araştırdınız?

“Kesinlikle. Yapılan uzun analizler ve incelemeler sonucunda, daha yirmi yıl öncesinden itibaren Federasyon yönetiminin zihinsel durumunun dikkat çekmeye başladığını tespit ettim.”

Anlıyorum. Yani kararın arkasındaki geçmişi incelediniz. Ve bu bayağı eski bir zaman dilimi.

“Elden bir şey gelmezdi. Komünist ülkelerde lider kadronun sağlığı ve zihinsel durumu bir devlet sırrıdır.”

Bizim ülkenin siyasetçilerine benziyor. Bence kraliyet ailesinden ders alıp bu tür bilgileri kamuoyuna açıklamalılar. Şey, gerçi arsız magazin dergilerinin bu yüzden peşlerine düşmesine izin vermeliyiz demiyorum tabii.

Neyse, konudan saptık. Demek Federasyon yönetimi gizliliği koruma konusunda Milletler Topluluğu kadar inatçıydı?

Ve bu da analizinizi zorlaştırdı, öyle mi?

“Yok, hayır, kesinlikle hayır. Federasyon’un gizem perdesinin kalınlığı, Milletler Topluluğu’nunkini solda sıfır bırakır. Yine de benim asıl sorunum belge eksikliğiydi.”

Yine de Milletler Topluluğu siyasetçilerinin gardlarını ortalamadan daha yüksek tuttuğunu söylerim. Haber ekibimiz asla hoş karşılanmaz. Her neyse, Federasyon çok daha ketumsa, herhangi bir belgeye ulaşmanın neden bu kadar zor olduğunu anlıyorum. Ama durumun artık değiştiğini mi söylüyorsunuz?

“Doğru. Her şey İmparatorluk Ordusu Genelkurmay belgelerinde bulduğumuz bir sır sayesinde oldu. Savaştan sonra müttefik orduları tarafından el konulan tüm materyallerin gizliliği kaldırıldı ve nihayet onu bulduk.”

Gizli İmparatorluk Ordusu belgeleri mi? Eee? Ne buldunuz?

“Halk Komiserleri Konseyi Başkanı Dzhugashvili adeta cinnet getirmiş bir adam gibiydi. İçişleri Komiserliği Başkanı Loria’nın ise tam bir monoman olduğuna kanaat getirilmişti.”

Şey, bu da dehşet derecede aşırı bir sonuç. Nasıl oldu da böyle bir kanaata vardılar? Bu belgelerin savaş halindeki bir ülkeden çıktığı düşünüldüğünde, yapılabilecek en iyimser yorum gerçeklerin çarpıtılmış olduğudur.

“Çok yerinde bir soru. Ancak analiz, uzmanlar tarafından son derece ciddi ve tarafsız bir tutumla gerçekleştirildi. Günümüz standartlarıyla değerlendirildiğinde bile psikolojik analiz ilkelerine gayet iyi sadık kalmışlar. Genel izlenimimiz, işlerini hakkıyla yaptıkları yönünde.”

Yani dediklerine inanabilir miyiz? Doğru ve tarafsız mı? Bu bilgiye inanabileceksek, sizce ne kadar güvenilirdir?

“Federasyon’un resmi kayıtlarından çok daha güvenilir olduğu kesin.”

Yani Federasyon’un savaşa girme sebebi… paranoia mıydı? Ne kadar şaşırtıcı!

Demek kitlesel bir hezeyan tarihin akışını değiştirdi. Tarihin ne kadar trajikomik, hatta ne kadar tuhaf bir şey olduğunu gerçekten hissettiriyor.

Ben WTN Özel Muhabiri Andrew ve Londinium Üniversitesi Siyaset Bilimi Fakültesi’nden Profesör Sherlock ile birlikteydiniz.

KÜÇÜK YURTTAŞLAR İÇİN DERS KİTABI: MİLLETİMİZİN TARİHİ

Sevecen Bay Josef endişeliydi.

Kendisine inanan herkesin beklentileri omuzlarına yüklenmişti.

Sadece halkın mutluluğunu düşünerek, artık Federasyon’u kalkındırmak için var gücüyle çalışma vaktinin geldiğine inanıyordu.

Fakat…

Onun bu sevecenliğiyle şımartan yurttaşlar yalnızca sefalete sürüklendiler.

Ne kadar da korkunç!

Bay Josef bu duruma çok üzülmüştü.

Güvendiği yoldaşı Yoldaş Loria’dan bir çözüm bulmasını istemeye karar verdi.

Becerikli Yoldaş Loria derhal harekete geçti.

Öncelikle halkın çalışmanın önemini kavramasını sağlamak adına denetimleri başlatma inisiyatifini üstlendi.

Yoldaş Loria’nın Bay Josef’in emirlerini kusursuz bir şekilde anladığını söylemeye bile gerek yoktu.

Asla üstenci bir tutum takınmaksızın halkı ikna etmeye koyuldu. Mevcut işiniz çok mu zor, o halde neden daha kolay bir iş denemiyorsunuz?

Yoldaş Loria’nın faaliyetleri, Bay Josef’in sevecen yüreğini kavradığını yansıtıyordu; halkla birlikte her birine en uygun işin ne olacağını düşündü.

Şüphesiz, zorlu veya ağır işleri denemek isteyen halkı da yürekten teşvik etti. Ancak Yoldaş Loria onları yalnızca teşvik etmenin sorumsuzluk olacağını hissediyordu.

Yalnızlık çekmesinler diye yanlarına yardımcılar gönderdi. Ağır ve zor işlerin üstesinden gelemeyen yurttaşlar içinse üstesinden gelebilecekleri bir iş aramaya karar verdi.

Aslında bu, Yoldaş Loria’nın karşılaştığı en büyük zorluktu. Her bir insan birbirinden farklıydı. Bazı yoldaşlar hızlı koşuculardı, bazı yoldaşlar ise yavaş ama güçlüydü. Bazı yoldaşların zihni çok zehir gibi çalışıyor ama sorumluluk duyguları zayıf kalıyordu.

Halkın bu çeşitliliğini kavramak son derece güçtü. Selefi Yoldaş Yezhov da tam olarak bu noktada başarısız olmuştu.

Ancak Yoldaş Loria, tüm halkın saygı duyduğu Bay Josef’in güvenini boşa çıkaramazdı.

Adamlarına neredeyse bütün ülkeyi tarattı.

Kararlı ve devrimci eylemleri tercih ederdi; hatta personelini bir tarım köyünün buğday tarlalarına gönderdiğine dair bir hikaye bile vardır. Gözü yaşlı halkın hasadı toplamasına yardım ederken bir yandan da yeni işler aramayı sürdürdüler.

Nihayet, uzak doğuda, saymayı bilen herkesin yapabileceği basit bir iş buldular. Yoldaş Loria memnun kaldı ve bu işi bulan astına bu yolla kaç kişinin istihdam edilebileceğini sordu. Mükemmel bir yanıt aldı.

Bütün ülke halkı istihdam edilebilir, üstüne hâlâ boş kadro kalabilirdi! Bu durum Yoldaş Loria’yı şaşırttı, bu yüzden bir soru daha sordu.

Bu iş de neyin nesiydi böyle?

Cevap:

Sildberia’daki ağaçları sayma şeklinde çevre dostu bir iş.

Yorgun yurttaşların yüreğini doğanın gücüyle ferahlatan ve şüphesiz çevreyi de koruyacak bir çalışmaydı.

İnsanlar günlerini bu yüce göreve adarken bir yandan da berrak ve yıldızlı gökyüzüne bakıp orman banyosunun tadını çıkarabilirlerdi.

Gerçekten halkın yaptığı, halk için bir emekti.

Yoldaş Loria sevinçle bunu Bay Josef’e rapor etmeye karar verdi.

Elbette Bay Josef bunu duyduğunda adeta sevinçten havalara uçtu.

Yoldaş Loria’ya en gözde Gürcü şarabından ikram ederek, güvenini boşa çıkarmadığı için teşekkür etti.

İki adam birbirlerinin gözlerinin içine baktı ve Bay Josef, Yoldaş Loria’nın adanmışlığı için samimi şükranlarını sundu. Ve böyle yüce bir yoldaşa sahip olduğu için ülkenin kendisinin bile şanslı hissetmesi gerektiğini söyleyerek onu övdü.

Yoldaş Loria’nın heyecanından yerinde duramadığını söylemeye gerek yoktu. Bay Josef için daha da sert çalışacağına söz verdi—ve bu sözünü o kadar sadakatle tuttu ki, halkın Yoldaş Loria’nın yorulmak bilmeyen çabalarından bahsetmediği tek bir gün bile geçmedi. İşler sonsuza dek böyle gidecekmiş gibi görünüyordu ama bir gün Yoldaş Loria, ilahi bir vahiy niteliğinde bir rüya gördü.

Adeta geleceği kehanet eder gibiydi.

Elbette Yoldaş Loria mantıklı bir Komünistti, bu yüzden böyle bilim dışı şeylerle istifini bozmadı. Görevlerini her gün vakur bir şekilde ifa etmeyi sürdürdü.

Ancak hemen her gece bu rüya yüzünden azap çekiyordu.

Bu noktada Yoldaş Loria bile aşırı çalışmaktan dolayı bitap düşüp düşmediğini sorgulamak zorunda kaldı.

Güvendiği ve saygı duyduğu Bay Josef’e danışmaya karar verdi.

Şaşkınlığa bakın ki—Bay Josef de aynı rüyayı görüyordu! Bu ne anlama gelebilirdi ki?

Bir süre düşündükten sonra Bay Josef, ikisinin de aynı endişeleri taşıdığı şeklinde mantıklı bir sonuca vardı. Ne de olsa milletin geleceği onların omuzlarındaydı. Bu yük her ikisi için farklı ağırlıkta olsa da ikisi de bunu hissediyordu.

Belki de rüya, paylaştıkları ortak bir kaygıdan kaynaklanıyordu.

Başka bir deyişle, belki de yapmaları gereken bir şey vardı.

Bay Josef ile Yoldaş Loria bu fikir üzerine derin derin düşünmeye başladılar. Ancak Bay Josef iç politikada kayda değer tek bir hata bile yapmamıştı. Bütün halk, tüm yoldaşları mutlu bir hayat sürüyordu.

Yalnızca bu da değil, ekonominin gayet iyi büyüdüğüne dair raporlar alıyordu. Aradı durdu, aradı durdu ama ne kadar dikkatli bakarsa baksın, eline sadece halkın refahının arttığını belgeleyen raporlar geçti.

Üstelik bu iyileşmenin yavaşlamaya niyeti yoktu.

Hata yapan insanların, kanal inşaatı projesinde ilk kim yer alacak diye birbirleriyle yarışacakları raddeye gelmişti. Bay Josef’in sevecenliğiyle şımaran halk, nihayet çalışma ahlakı kazanmayı öğreniyordu.

Endişelenecek ne olabilirdi ki?

Bay Josef’in zihninde uçuşan soru işte buydu.

Öğrenmeye hevesli, güçlü entelektüel merakıyla Bay Josef yabancı bir gazeteyi okurken cevap berraklaştı. Ne acıdır ki, dünya savaşın alevleriyle sarılmıştı!

Huzurlu bir ülkede yaşadığı için savaşın doğal olarak kendisiyle hiçbir ilgisi yoktu.

Ancak bir şeyler yapması gerekiyordu.

Düşünmesine bile gerek kalmadan, dünyada kuşkusuz ıstırap çeken halkların nihai bir çözüme ihtiyaç duyduğunu biliyordu.

Bay Josef, o harika ve sevgi dolu yüreğiyle ne yapabileceğini düşünmeye çalıştı.

Bir yerlerde kesinlikle onun yardımına muhtaç insanlar vardı.

Halkın lideri olarak, sevgili Bay Josef mütereddit kalamazdı.

Yoldaş Loria isteksiz Revizyonistleri ikna etti ve Bay Josef nihayet ne yapmaları gerektiğini anladı.

Yine de ilk başta kelimelerden vazgeçmediler.

Mililitarist emperyalistlerle diyalog kurmayı denediler. Fakat ne kadar hazindir ki, sözleri ve iyi niyetleri onlara ulaşamadı.

Cumhuriyet ve Milletler Topluluğu halkları ile emperyalist otoriteler altında ezilen insanlar uğruna Bay Josef harekete geçmek zorunda kaldı.

Bay Josef ile Yoldaş Loria’nın mücadelesi işte böyle başladı.

Elbette, barışsever Bay Josef’in ordusu, kana susamış İmparatorluk Ordusu’na karşı savaşmak için gerekli tecrübeden ciddi şekilde yoksundu. Ne yazık ki, azımsanmayacak sayıda asker ağaçları saymak üzere Sildberia’ya gitti.

İnsanları meslek değiştirmeye zorlamak kesinlikle Bay Josef’in niyeti değildi. Onlara her zaman bir seçenek sundu ama yine de pek çok insan onun sevecenliğine karşılık vermeleri gerektiğini hissederek orduya katılmak için gönüllü oldu.

Ve Federasyon Ordusu, dünya halkları uğruna savaşırken kendini işte böyle buldu.

(Eğitim Komiserliği onaylı Ders Kitabı: Okul Çağındaki Çocuklar İçin Halkın Ders Kitabı)

17 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1926, FEDERASYON BAŞKENTİ MOSKVA

Sıkıcı bir adamdı.

Arkadaşları onu münakaşaya girmeye bile değer görmezlerdi; doğrusunu söylemek gerekirse, zaten öyle biri de değildi. Arkadaşları rütbe atlayıp yükselirken, örgüt ona verse verse en fazla idari görevleri teslim ediyordu.

Askeri zaferlere ve şan şöhrete de tamamen yabancıydı. Hatta muazzam başarısızlıklar yaşamış, müttefiklerinin zaferlerine köstek bile olmuştu. Bu yüzden hep aşağılanmış, hiç kimse onu sakınılması gereken bir rakip olarak görmemişti.

O da herkesin bucak bucak kaçtığı bürokratik bir idari makamda, sessiz sedasız kendi nüfuzunu inşa etti.

İdare yetkisini elinde tutmak, fiilen personel tayinlerini kontrol etmek demekti. Dikkat çekmeyen ama kritik önem taşıyan pozisyonlara yavaş yavaş kendi nüfuzundaki adamları yerleştirdi.

Hiç kimse onu meşru bir tehdit olarak görmüyordu. Onu sadece işini iyi yapan uysal bir emir kulundan ibaret sanıyorlardı. İşte kimsenin engel olmaya yanaşmadığı o kesin yükselişini bu sayede gerçekleştirdi. O kritik ana kadar kimse ona sıradan bir büro memurundan başka bir gözle bakmamıştı.

Oysa kendisi kelimenin tam anlamıyla bütün gücü elinde topluyordu.

Evet, parlak kariyerlere sahip namlı üstleri kağıt üzerinde daha yüksek makamlarda oturuyordu; ancak o kişilerin her birinin hemen altında, işleri fiilen yürüten kendi adamlarından biri vardı.

Gizlice.

Hırsının mütevazı ama hayati anahtarı işte buydu. Kimseler fark etmeden devlet mekanizmasının kontrolünü ele geçirmişti. Ve bu güç sayesinde, doğası gereği devletin ta kendisi haline geldi.

Selefleri onun ne kadar tehlikeli bir adam olduğunu nihayet kavradıklarında ecelleri gelmek üzereydi; fakat artık çok geçti.

Uyarıları göz ardı etmişlerdi. Hükümetin başına geçmeyi hedefleyen herkes bu uyarıyı ciddi bir şekilde değerlendirmeye tenezzül etmeden bir kulağından sokup diğerinden çıkarmıştı. Bu “ölümcül” hatanın bedelini ise kendi canlarıyla, ailelerinin hayatlarıyla ve servetleriyle ödediler.

Josef denen adam, dünyanın önde gelen devletlerinden biri olan Federasyon’u işte böyle çekip aldı.

Kendisinin Federasyon’un tek meşru lideri olduğuna ve tarihte bir misyonu bulunduğuna inanıyordu; Federasyon’un muazzam gücünü yeniden tesis etme misyonu.

Şeytani bir zekaya sahip, son derece hesapçı bir adamdı.

Onun nazarında İmparatorluk, müsaade edilebilir bir kargaşadan ibaretti. Eğer İmparatorluk var olmasaydı, dünya burjuvazisinin Komünizm’e duyduğu nefret Federasyon’a karşı küresel bir ittifakı tetikleyebilirdi.

Fakat İmparatorluk oradayken ve onların çıkarlarına çomak sokarken, burjuvazi vaktini nefretinin daha yakındaki hedefine harcayacaktı. Federasyon Ordusu bile istemeye istemeye de olsa bu stratejinin doğruluğunu kabul ediyordu.

Ancak aniden kendilerini savaşın içinde buldular.

İmparatorluk şöyle dursun, Federasyon için bile bu durum korkunç derecede aniansızdı.

Herkes diktatörün gerçek niyetinin ne olduğunu öğrenmek için kıvranırken, Josef derin bir kabuğa çekilmiş kara kara düşünüyordu.

Rüyalar yüzünden azap çekmekteydi.

Her şey bir gece, tasfiye etmeyi başardığı o sinir bozucu üst düzey askerlerin çığlıklarını anımsayıp bir kadeh Gürcü şarabının tadını çıkarırken başladı. İçinin geçtiği sırada aniden irkilerek uyandı.

Birisi onunla konuşmuştu.

Biri onunla konuşmuş, onu davetkar ama bir o kadar da kesin bir dille çağırmıştı. Nazik bir sesti bu, yine de dinleyen kişiyi dehşete düşürecek türdendi.

“…’ s… st… sorun. … , … düşün…”

Ses ona bir şeyler anlatmaya, bir çağrıda bulunmaya çalışıyordu. İlk başta bunu gülüp geçti. Bunlar için biraz geç kalınmadı mı?

Tasfiyeler konusunda bir şeyler hissetmeyi bırakalı çok uzun zaman olmuştu. Josef’in içinde kalan son insanlık kırıntısı da sevgili karısının ölümüyle birlikte yok olup gitmişti.

Tasfiyeler konusunda bir tereddüt hissetse bile artık bunları durdurmasının hiçbir yolu yoktu. Öyle ya da böyle, ya öldürecekti ya da öldürülecekti. Duracak olursa, bir hainin bıçağının ucunda can verirdi.

“… , ne… düşün… , … basit.”

Bana olayları yeniden değerlendirmemi mi söylüyor?

İncil’i ve benzeri şeyleri gençliğinde, kendisini kurtarmayı başaramadıkları zaman bir kenara fırlatıp atmıştı.

Batıl inançlı insanları aydınlatmak zaman ve çaba gerektirirdi; oysa onları kökten kazımak her şeyi bir çırpıda çözerdi. Loria özellikle bu alanda son derece yetenekliydi ve Josef ilk kez halinden memnundu.

“… ç… çöz…”

Fakat ona seslenen ses vazgeçmek nedir bilmiyordu. Belki de korktuğu gibi, bu durumun büyücülerle bir ilgisi vardı. Yeri kolayca doldurulabilen askerlerin—ya da başka bir deyişle, boynunu istediği an vurabileceği kişilerin—aksine, büyücüleri idare etmek çok daha zordu. Tek bir büyücü bile örgüte direnebileceğinden, onlardan tek birini bile canlı bırakmak etrafa kor ateş saçmaktan farksızdı.

İşte bu yüzden muhalifleri engellemek adına önceden müdahale edip proaktif bir hamle yapmıştı. Yine de kavrayamadığı türden bir müdahale yaşanıyor gibiydi. Canı sıkkın bir halde güvenlik müdürünü aramak için ahizeye uzandı. Duruma göre, görevi başka birine devretmenin daha iyi olabileceğini düşündü.

Fakat o ahizeyi kaldırdığına hayatının sonuna kadar pişman olacaktı. O ana kadar parazitlerle dolu olan ses, şimdi cihazdan berrak bir şekilde yankılanıyordu.

“Her şeyin sorumlusu sizlerin varlığı. Pekala, öyleyse bunu bir düşünelim. Evet, biraz düşününce son derece basit. Hiçbiriniz burada olmasaydınız, sorun da kalmazdı.”

Üzerinde bir çift gözün gezindiğini hissetti, iliklerine kadar işleyen bir korku… Kalbinin sıkıştığı an tam da o andı.

“Tüm sorunları ölüm çözecek. Bu yüzden siz Komünist köpeklere bildiriyorum: Dzhugashvili, seni mürted; Tanrı seni cezalandıracak. Bir elçi geliyor. Şu anda bile batıdan bir elçi yaklaşıyor. Sen ve doğunun diğer tüm barbarları yok edileceksiniz. Elçinin gazabından korkun.”

“Bir elçi mi?” Kendine engel olamayarak karşılık verdi.

Çocukken Tanrı’nın hem kurtarmak hem de yargılamak için elçiler gönderdiğine dair hikayeler duymuştu, fakat… Bunlara asla inanmamıştı.

Tanrı bir hayal ürünüydü.

Tanrı yoktu.

Elbette yoktu, diye mırıldandı kendi kendine. Ancak ne olduğunu anlamadan, korkabileceği bir şeyin varlığını fark etti.

Batı.

Evet, batı. Batıdaki İmparatorluk’u göz ardı edemezdi.

Üç ayrı yönden saldırıya uğramış ve her defasında galip çıkmıştı. İmparatorluk’u şimdi durdurmazlarsa, Tanrı var olsun ya da olmasın, Federasyon… O muazzam derecede güçlü İmparatorluk Ordusu ile tek başına yüzleşmek zorunda kalacaktı.

Bunu düşünmek bile istemiyorum ama ya küçük bir ihtimal bile varsa… Zihninden binbir düşünce geçti ama sonra kandırıldığını anladı. Bunu kim uydurmuştu? Bu kesinlikle o alçakların işi olmalıydı.

“Ha, ben bu zokayı yutmam. Zırvalamayı kes.”

Aynı anda ahizeyi sertçe yerine çarpmayı niyetledi ama bunun yerine şaşkınlık içinde kalakaldı.

Yerde bir şeyin parçalanma sesini duydu. Kendine geldiğinde, elindeki şarap kadehini düşürmüş olduğunu gördü. Güvenliği aramak için ahizeye dokunduğuna dair en ufak bir iz bile yoktu.

“Efendim? O ses de neydi?!”

“Ah, önemli bir şey değil. Sadece kadehimi düşürdüm.”

Ne olup bittiğine dair sorulacak soruları tek bir bakışıyla bastırdı—Sorma, kurcalama.

Bu sert bakışın hedefi olan emrindekinin gözlerinde, sürgüne gönderilme korkusu okunuyordu. Sonradan kazanılmış bu refleks, ağzını açmasının kendi sonunu getireceğini çok iyi bildiğini gösteriyordu.

Josef, insanları kontrol etmenin anahtarının bu korku olduğuna yürekten inanıyordu.

“Kusura bakma, ama bir zahmet şurayı temizle.”

Bu durumda itibarını kurtarmak onun için hiç de zor değildi. Hayır, en azından bu seferlik değildi.

Ancak benzer sıkıntılar geceler boyu sürmeye devam etti. Çelik gibi sinirlere sahip bu adamın bile kabuslara boyun eğmesi uzun sürmedi.

Onu ortadan kaldırmalıyım.

Kesinlikle yok etmeliyim. Josef’in zihni artık dış tehditlere tahammül edemiyordu.

İşte bu yüzden…

Temizlik harekâtı sebebiyle subay kadrosu yetersiz olmasına, kolektifleştirme politikasından kaynaklanan köylü öfkesi patlama noktasına gelmesine ve büyücüleri daha yeni tasfiye etmiş olmasına rağmen orduyu sefere kaldırmak zorundaydı.

O eksik ordusunu, İmparatorluk denen o savaş makinesinin üzerine sürmeliydi.

Nasıl olsa Josef’in ülkesinde askerden bol bir şey yoktu.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla