Youjo Senki Cilt 3 – Bölüm 4 / Zafer Nasıl Kullanılır

Zafer Nasıl Kullanılır

Youjo Senki Cilt 3 – Bölüm 4 / Zafer Nasıl Kullanılır

10 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1925, İMPARATORLUK ASKERİ YÖNETİMİ ALTINDAKİ BREST

“Tebliğ ederim!” Teğmen Grantz koşarak yanlarına ulaştı ve gerginliğine rağmen vazife bilinciyle net tutmaya çalıştığı bir ses tonuyla raporunu sundu.

Üsteğmen Weiss, onun yüz ifadesinden hazırlıkların tamamlandığını anlayarak derhal dikleşti ve kendisi de oldukça gergin bir halde ona döndü.

“Üsteğmen Weiss, taburun tamamı içtimada hazırdır!”

“Teşekkürler, Teğmen Grantz. Lojistikte bir aksama var mı?”

“Hiç yok efendim! Hem mühimmat hem de teçhizat bakımından tam donanımlıyız!”

Bu, her şeyin hazır olduğu anlamına geliyordu. Büyüklüğü ortada olan böylesi kritik bir rapor, Binbaşı von Degurechaff yerine kaderin bir cilvesi olarak komutan vekiline sunulmuştu.

Raporu alır almaz değerlendirmesini yaptı.

Meselenin ehemmiyeti göz önüne alındığında, nihai kararı bizzat birlik komutanının vermesi gerekirdi ancak o anki kıdemli subay Üsteğmen Weiss’tı.

Komutayı üstlenmenin getirdiği sorumluluk ve gerginlik… Hepsinden öte, Binbaşı von Degurechaff’ın makamına vekillik etmenin yarattığı o ölçülemez endişe… Yıl bitmeden terfi alabileceğimi söylemişti. Dünya gerçekten garip bir yer.

“… Efendim?”

“Ah, bir şey yok Teğmen.”

Fakat artık tereddüt edecek zaman değildi. Bu an, komutan olarak kesin ve kararlı bir hüküm vermesini gerektiriyordu. Bir subay olarak, gergin ve beklenti dolu bu ortama soğuk su serpmenin bağışlanamaz bir hata olacağını gayet iyi biliyordu. Şu an vazifesinin gerektirdiği şey, sorumluluğunu yerine getirmekti.

“Bölük komutanları, durum raporu verin!” diye gürledi.

Profesyonel bir subayın soğukkanlılığını korumaya gayret etse de heyecanını tamamen gizleyemiyordu.

“Tüm unsurlar hazır! Birinci derece muharebe düzenine geçildi!”

Haykırarak verilen emre karşılık, savaşa hazırlık raporu geldi.

“Mühimmat durumu nedir?”

Sesi, muharebenin başlamak üzere olduğunu muştuluyordu.

“Bira, tamam! Şarap, tamam!”

Yanıt son derece gururluydu.

“Et ve balık stokları tamam!”

Ekstra erzakları öyle boldu ki, yiyecek ve içecekler adeta kendilerini tüketmeleri için askerlere meydan okuyordu. Taburun bütün savaş gücü, bir kenara istifledikleri yağma ganimetlerini bitirmek için acımasızca seferber edilmişti.

“Deniz, tamam!”

Weiss, bunun için en doğru mekânı seçtiğine dair sarsılmaz bir güven duyuyordu.

“Harika, askerler, bu harekât başlıyor!”

Berrak bir deniz, masmavi bir gökyüzü ve erken yazın ferahlatıcı güneşi… Izgaralar ve yemek tezgahları çeşit çeşit et dağlarıyla donatılmıştı. Doğal olarak, kasa kasa bira buzluklarla taşınmıştı. Nereden geldiği belirsiz şaraplar ve şampanyalar bile vardı.

Bugün, 203. Hava Büyücü Taburu’nun seçkin büyücüleri, ruhlarını ve bedenlerini sahilin tadını çıkarmaya adamaya kararlıydı.

Her şey bu gün içindi.

“Zafere!”

“Silah arkadaşlarıma!”

“İmparatorluk’a!”

“Sağlığa!”

Üç kadeh kaldırma ve coşkulu bir haykırış.

Bununla birlikte, askerler sadece bugüne mahsus olmak üzere tüm resmiyeti bir kenara bıraktı. Bira içme yarışmaları birbirini izledi. Şampanya mantarları havada uçuştu. Ardından omuz omuza verip hep bir ağızdan “Dünyanın Tacı İmparatorluğumuz” marşını söylediler.

Sesleri, Cumhuriyet’in bu tatil beldesini dolduracak şekilde ciğerlerinin derinliklerinden gürleyerek yükseliyordu. Sahil, ellerindeki zaferin o tatlı, buz gibi nektarına kesintisiz övgüler düzmek için en mükemmel fırsattı.

“İmparatorluk için!” diye bağırıp biralarını bir dikişte bitirdiler. Önlerine çıkan bu fırsatı, zaferlerine kesintisiz övgüler düzmek için sonuna kadar kullanacaklardı. Yetişkin adamlar olmalarını zerre umursamayan birkaç asker, ellerine kürekleri alıp kumları kazmaya koyuldu; kısa süre içinde takımlar birbirleriyle çukur açma yarışına girdi. Kimileri hiç düşünmeden kendini serin sulara bırakırken, diğerleri “Önce etler!” nidasıyla dosdoğru ızgaraların başına seğirtti.

Oradaki herkes tam anlamıyla sarhoştu; zaferle, hayatta kalmanın verdiği o saf sevinçle ve görevlerini yerine getirmiş olmanın getirdiği gurur dolu tatminle kendinden geçmişti.

AYNI ANDA, İMPARATORLUK ORDUSU BREST ÜSSÜ

Emir subayının uzattığı telgrafı okurken şakaklarını ovuşturup iç geçirdi. Ardından, metni ikinci kez okuduğunda vardığı sonucun değişeceğine dair aşırı iyimser bir umuda tutunan İmparatorluk Ordusu Hava Büyücü Binbaşısı ve Genelkurmay Subayı Tanya von Degurechaff, kâğıda bir kez daha baktı.

Fakat satır aralarını ne kadar zorlarsa zorlasın fark etmiyordu. Nihayetinde bu, açıkça Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelmiş resmi bir bildiriden ibaretti.

“… Kusura bakmayın Teğmen Serebryakov, biraz dışarı çıkıyorum.”

Emir subayına bu kelimeleri mırıldanan Tanya, öfkeyle kasketini kafasına geçirdi, ağır ağır ayağa kalktı ve tabur karargâhına bitişik konut binasına doğru yöneldi.

Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktığında, kendi ruh halinin aksine pırıl pırıl bir havayla karşılaştı.

“Neredeyse yaz geldi, ha…?”

Henüz kavurucu sıcaklar başlamamıştı ama yazın eli kulağındaydı. Üsteğmen Weiss ve diğerlerine izin verip tatile gönderen kişi Tanya’nın kendisiydi. Astlarının hizmetlerini ödüllendirmek amacıyla, sahilde barbekü yapıp bir gün geçirmeleri için tabur kasasından harcama yapılmasını onaylayan da yine kendisiydi.

Bu durum… Peki, bunda bir sorun yoktu.

Onlar sadece cephede görev yapan subaylardı. Zaferin o tatlı meyvesini tatmak en doğal haklarıydı. Tanya da başkalarının haklarına saygı göstermekten asla imtina etmezdi. Sırf emri altında oldukları için astların haklarını çiğnemenin veya onları istismar etmenin bir amir için bağışlanamaz bir kusur olduğunu gayet iyi biliyordu.

Bu yüzden askerlerinin zaferi kutlamasını kesinlikle yadırgamıyordu. Bunda bir beis yoktu. Bulundukları konumun gereğini yapıp ellerinden gelen her şeyi ortaya koymuşlardı.

Tanya’nın göğe bakıp cehennemi andıran öfkesini zorla bastırarak feryat ettiği asıl mesele, aynı aymazlığın ve iyimserliğin komuta kademesini de sarmış olmasıydı. Bu tam bir felaketti.

İçinde biriken öfke ve güvensizlik, Genelkurmay’dan gelen bu tebrik mesajıyla birlikte tamamen patlak verdi. Şahsi bir tebrik mesajı olsa bir dereceye kadar anlaşılabilirdi; fakat bu bildiri, tüm kurumlara tepeden bakan Genelkurmay’ın bütün orduya yönelik yayımladığı ve “büyük zaferimizi” safça övmekten başka bir işe yaramayan resmi bir beyanattı.

Durumun vehametini kavradığı an, hislerine hâkim olmakta zorlandı. Kalan son özdenetim kırıntılarıyla oracıkta infilak etmekten kıl payı kurtulmuştu ama adeta öfkeden küplere biniyordu.

Odasının kapısını kapattığı an kasketini yere fırlattı ve gerçek hislerini haykırdı: “Lanet olsun! Zaferin tatlı meyvesiymiş, peh! Bu savaşı bitirme fırsatını kendi ellerimizle kaçırdık! Nasıl kazanılacağını biliyorsunuz ama o zaferi nasıl kullanacağınızdan haberiniz yok!”

Zihninin soğukkanlı tarafı, herkese zıvanadan çıkmış gibi bağırmanın hiçbir anlamı olmadığını biliyordu. İşte bu yüzden, kimsenin duyamayacağı kendi odasına geçip içini dökebilecek kadar hâlâ mantık sahibiydi.

Ancak odasında yalnız kaldığında kendini tutamıyordu: Savaş henüz bitmemişken bu “büyük zafer” karşısında sarhoş olacak kadar zırvalayan bir Genelkurmay ne kadar aptal olabilirdi?! Ne düşünüyordu bu adamlar? Aklına gelen tüm küfürlerle onlara lanet okudu.

“Böyle bir şey imkânsız! Genelkurmay bu zaferi neden stratejik bir avantaja dönüştürmüyor?! Neden?! Yüksek Komuta Konseyi müzakerelere bile başlamadı! Bu savaşı bitirmeye hiç mi niyetleri yok?!”

Savaş dedikleri şey birden fazla evreden oluşurdu. Evet, askerler ve subaylar cephedeki görevlerini kusursuzca yerine getirmiş, bu büyük zafere katkıda bulunmuşlardı. Bu bakımdan kutlama yapmalarına izin verilmeliydi. Bu onların en doğal hakkıydı.

Fakat savaşı yönetmesi gereken Genelkurmay ve onun üzerindeki yapı olan Yüksek Komuta Konseyi kazanılan bu başarıyla gaza gelip kutlama şarabına sarılıyorsa…

Bu görevi kötüye kullanmaktı.

Bu bağışlanamaz bir hataydı.

Hayır, bundan da öte, düpedüz bir kötülüktü. Bu, eylemsizliğin getirdiği ağır bir suçtu.

“Sıçayım böyle işe! Bu nasıl olabilir? Genelkurmay nasıl bir anda bu kadar…?”

Nasıl bir anda bu kadar zekâ yoksunu hâle gelebilmişlerdi?!

Her halükârda, bu rezalet karşısında saçını başını yolma noktasına gelen Tanya, su kaynatmak için odasındaki ispirto ocağını yaktı ve kahve değirmenine uzandı.

Parisii’nin ele geçirilmesinden hemen sonra elde ettiği kaliteli Arabica kahve çekirdeklerini özenle öğüttü ve damlatma filtresini hazırladı. Su tam ideal sıcaklığa ulaştığında, kahve telvesinin üzerinde o ilk köpüğün oluşmasına izin verip ardından sıvıyı titizlikle süzerek kupasına aktardı. Son olarak, o enfes kokuda huzur arayarak derin bir nefes aldı ve kendini biraz olsun serbest bıraktı.

“Genelkurmay durumun ciddiyetini kavrayamıyor. Ama neden?”

Sorduğu soru son derece ciddiydi. Böyle bir şey nasıl yaşanabilirdi? İmparatorluk Ordusu, en alt kademedeki subayların bile harekât planlama ve tasarlama konusunda uzmanlaşmasını şart koşan, verimlilik delisi bir kurumdu. Harp akademisinde, sadece bilinmeyen şartlar altında gelişen temaslarla başa çıkmayı ve anlık kararlar almayı değil, aynı zamanda savaşın belirsizliğini en aza indirmek adına en ince detayına kadar plan yapmayı öğretmişlerdi.

“… Mantığım bir türlü almıyor. Ne oldu böyle?”

Tam da bu yüzden, geçici de olsa sükûnetini yeniden kazanan Tanya, Genelkurmay’ın zafer sarhoşluğuna nasıl bu kadar kaptırabildiğini akıl erdiremiyordu.

Genelkurmay, İmparatorluk Ordusu’nun genel yapısı dikkate alındığında bile, bilhassa rasyonel subaylardan müteşekkildi. Olasılık teorisine göre, hepsinin aynı anda aklını yitirmiş olması mümkün değildi.

Öyleyse nasıl oluyordu da hepsi zafer şarabıyla kafayı bulmuş gibi davranabiliyordu?

“Üst kademedeki bu zihniyet değişimini gerçekten anlayamıyorum. Ah, neyse, bir kere görmek bin kere duymaktan iyidir. Sanırım bizzat gidip bakmaktan başka çarem yok.”

Kahvesini bitirirken kararını kesinleştirmişti. Gidip bizzat kendi gözleriyle görmekten ve sormaktan başka yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı.

Şansına, tabur şu anda acil müdahale teyakkuzunda değildi. Bir komutanın birliğinin başından ayrılması pek ideal bir durum sayılmazdı ama birkaç günlüğüne Genelkurmay’a gitmesine kimsenin itiraz edeceğini sanmıyordu.

Tanya böyle düşündükçe, zamanın kısıtlı bir kaynak olduğunu ve onu boşa harcayamayacağını bir kez daha idrak etti. Bir hareket tarzına karar verdikten sonra geriye sadece onu derhal uygulamak kalıyordu.

Odasının köşesindeki dahili haberleşme cihazını ahizeyi kaldırarak tabur karargâhını aradı.

“Nöbetçi Subay Teğmen Serebryakov, dinliyorum.”

“Teğmenim, benim.”

“Ah, Binbaşım! Bir emriniz mi vardı efendim?”

Serebryakov’un telefonu daha ikinci çalışta açacak kadar tetikte olmasından hafif bir memnuniyet duyan Tanya, sadede geldi. “Genelkurmay Başkanlığı’na kadar uğrayacağım. Ben karargâhtan gerekli izinleri alırken, sen de eşyalarımızı hazırla—evet, ikimizin eşyalarını da. Ayrıca Üsteğmen Weiss’a da haber ver.”

“Anlaşıldı efendim. Kendisi şu an izinliydi sanırım ama derhal ulaşacağım. Uzun mesafe tren biletlerini ayırtayım mı?”

“Ah, buraya gelemiyorsa radyoyla haberleşebilirsin. Bilet almana da gerek yok. Doğrudan Genelkurmay’a uçmak için yetki alıyorum. Ancak başkentte konaklayacağımız yeri şimdiden ayarla.”

Vakit dardı, trenle giden o hantal yolculukların tadını çıkaracak lüksleri yoktu. Tanya, eski Ren hattını kestirmeden geçerek doğrudan uçmaya çoktan karar vermişti.

Neyse ki, Tip 97 hesaplama mücevherleri sayesinde başkente hâlâ enerjileri yerindeyken ulaşabileceklerdi. Bir muharebe uçuşuyla kıyaslanamazdı elbette; dost hava sahasından geçip gitmek oldukça kolay bir işti.

“Anlaşıldı Binbaşım! Başkentte kaç gün kalacaksınız?”

“Çok değil ama kesin olarak üç gün.”

General von Zettour’un yoğun takvimini göz önünde bulundurması gerektiğini biliyordu; bu yüzden sürecin zaman alacağını kabullenmiş ve kalış süresini uzun tutmanın en doğrusu olacağına karar vermişti.

Tabii ki, aslında görev yerinden bu kadar uzun süre ayrı kalmak istemiyordu… Ancak gerekirse başkentte çetin bir laf savaşına girmeyi kafasına koymuştu bir kere.

“Anlaşıldı efendim. Derhal ilgileniyorum.”

Pekala, başlıyoruz. Tanya eşyalarını topladı ve Tip I resmi tören üniformasını çantasına yerleştirdi. Ardından, biri kendisi diğeri Serebryakov için olmak üzere iki uçuş planı onay formunu ve doğrudan uçuşu öngören rotayı sundu; yetkiyi neredeyse anında aldı.

Bu sırada Visha da emri almış, Tanya’dan geri kalmamak adına başkent yolculuğu için aynı seri adımlarla hazırlıklara girişmişti.

Büyücü subaylar kulübüyle iletişime geçip iki oda ayırttı. Ardından, doğrudan Genelkurmay’a bağlı bir tabur komutanının emir subayı olmanın verdiği yetkiyi kullanarak, Genelkurmay’ın ikmal biriminden resmi bir makam aracını tahsis ettirdi.

Böyle anlarda durumun farkına bir kez daha varıyordu. 203. Tabur, doğrudan Genelkurmay’a bağlı bir birlik olduğu için gerçekten büyük bir saygı görüyordu. Normalde üst kademe subaylar yüzünü görmedikleri kimseyle telefonda iş yapmaktan nefret ederlerdi ama onun gibi genç bir subay aradığında bile geri hizmetteki personel memnuniyetle yardımcı oluyordu.

“Demek sahil yerine başkentte izin yapacağım…? Eh, fena sayılmaz aslında. Belki eski tanıdıklardan birkaçını görme fırsatım olur.”

İşte bu yüzden, bir anlığına da olsa kendisinin de bu tatilin tadını çıkarabileceğini düşündü. Zaman bulabilirse, arkadaşlarıyla mektuplaşmak yerine yüz yüze sohbet edebilirdi belki.

Tabii ki, bunu ancak yapması gereken işleri kaşla göz arasında hallettikten sonra yapabilirdi. Böylece Visha, yapılacak işleri sırasıyla halletmeye başladı. Kalacak yer ayarlanmış, ulaşım işi çözülmüştü. Yeni nöbetçi subay için hazırladığı raporu, tabur seyir defteri ve kendi faaliyet raporuyla birlikte masaya bıraktı. Üsteğmen Weiss, rapora tek bir göz atarak ihtiyacı olan her şeyi anlayabilirdi.

Binbaşı von Degurechaff, Üsteğmen Weiss’ın izinde olduğunu bildiğini söylemişti; bu yüzden Visha’nın tek yapması gereken ona ulaşmaktı, böylece üzerine düşeni tamamlamış olacaktı.

“İyi günler, ben Teğmen Serebryakov. Üsteğmen Weiss ile görüşebilir miyim acaba?”

Pekala. “Ne olur ne olmaz” diye kendisine verilen dinlenme tesisi numarasını şehirlerarası hattan arayarak Üsteğmen Weiss’ı istedi.

“Ben Üsteğmen Weiss.”

“Üsteğmenim, ben Teğmen Serebryakov. İzninizde sizi rahatsız ettiğim için çok üzgünüm.”

İzinli olduğu için Visha sadece en gerekli şeyi söyleyip kapatmayı planlamıştı: Lütfen binbaşıyla iletişime geçin.

“Ah, Visha. Sen de keşke sahilde olsaydım diye bana dert yanmak için mi aradın? Burada harika vakit geçiriyoruz!”

Evet, bu hiç beklemediği bir şeydi.

Normalde Üsteğmen Weiss gayet ağırbaşlı ve düşünceli bir adamdı ama bu kez alkolün dozunu kaçırıp ağzından lafı kaçırmıştı; söyledikleri Visha’yı birazcık sinirlendirmişti.

O ana kadar düşüncesi şuydu: Yani, tabii ki herkesle gitmek isterdim ama ikinci komutan dışarıdayken ve amirim olan binbaşı burada kalıyorken, emir subayı olarak nöbetçi olmak benim görevimdi.

Ama işler hiç de umduğu gibi gitmemişti.

“… Hayır komutanım, size iletmem gereken bir mesaj var. Binbaşının Genelkurmay Başkanlığı’nda bazı işleri var, bu yüzden üç dört günlüğüne ayrılıyoruz.”

Visha da bozulan moraline yenik düştü. Üsteğmenin bu potundan faydalanarak, mesafeli ve gayet resmi bir tonla gerçeği bodoslama söyledi.

“Yani gelip görevi devralmam için mi haber veriyorsun?”

“Evet, size bilgi vermem emredilmişti.”

Binbaşı von Degurechaff’ın ona söylediği tek şey buydu. Başkente gidiyoruz, Üsteğmen Weiss’a ulaşıp bilgi ver. Verilen görev bu olduğu için Visha sadece gerçekleri söylüyordu.

“… Madem bunu öğrendim, sanırım geri dönüp binbaşıyla bizzat konuşmam gerekiyor, değil mi?”

“Nasıl isterseniz komutanım. Ben iletmem gereken mesajı ilettim, bu hususta başka bir şey söylemek bana düşmez.”

Ne yazık ki bu, yalın gerçeğin ta kendisiydi. İçinden dil çıkaran Visha, böylece küçük bir intikam almış oluyordu.

Binbaşı ona üsteğmeni gelmeye zorlamamasını tembihlemişti. Bir başka deyişle, gelip gelmemesi konusunda kesin bir emir vermemişti; onun ne kastettiğini tahmin etmek de Visha’nın işi değildi. Elbette komutanlarının faydacı zihniyeti düşünüldüğünde, Visha bu işin telefonla halledilmesinin gayet yeterli olacağını kendisi de biliyordu.

Ama bunu üsteğmene açıklamak gibi bir yükümlülüğü yoktu.

“Anlaşıldı teğmenim. Evet, bu konuyu doğrudan binbaşıyla konuşsam iyi olacak. Tamamdır, Teğmen Grantz! Gerisi sana emanet! Bana gelince, güzel bir hanımefendiden davet aldım!”

Yapılması gereken şeye kendi kendine karar vermiş gibi görünen Üsteğmen Weiss, her zamankinden daha neşeli bir ses tonuyla geri kalan her şeyi Teğmen Grantz’a devredince Visha kendini tutamayıp kıkırdadı.

“Emredersiniz üsteğmenim! Hiçbir şeyi dert etmeyin! Son neferimize kadar bu dişli düşmana karşı mevzilerimizi koruyacak ve sonuna kadar savaşacağız!”

Hat hattının diğer ucundaki manzarayı hayal eden Visha’nın zihninde bir ışık yandı. Üsteğmen Weiss muhtemelen gerçekten kafayı bulmuştu ve her zamanki gibi hızlı düşünemiyordu…

“Ah, kahretsin! Senin gibi bir emrimde çalışanım olduğu için çok şanslıyım!”

“Üsteğmenim! Bir hanımefendiyle buluşacaksanız, önce bir ayılın derim!”

“Hey! Yarın hepiniz akşamdan kalma olsanız iyi edersiniz!”

Onlara bu son lafı savurduktan sonra üsse gitmek için bir araca atladı ve yolda ayılmaya çalıştı. Vardığında sivil kıyafetlerini çıkarıp derhal tabur karargâhına geçti.

Eğer amiri tam da bu sırada Genelkurmay Başkanlığı’na gidiyorsa, ortalıkta bir şeyler dönüyor olmalıydı. Olsa olsa, kendisinin ateşkesi ihlal etmenin eşiğinden dönen o bağımsız hareket etme girişimiyle ilgili olabilirdi. Bu ihtimal yüzünden durumu gereğinden fazla büyütmüş olabilirdi.

Ağzının içki kokmadığını umarak odaya girdi ve kendini tanıttı. “Üsteğmen Weiss, emirlerinize hazırdır efendim.” Gözüne çarpan ilk şey, uçuş gözlüklerini takmış ve bagajlarını hazırlamış olan Binbaşı von Degurechaff ile Teğmen Serebryakov oldu.

“Ah, üsteğmenim. Zamanlaman harika. Durum biraz karmaşık. Karargâhtaki kurmaylar zaferden öyle gaza gelmişler ki savaşı nasıl bitireceklerini düşünmüyorlar bile. Bizzat oraya gitmekten başka çarem kalmadı. Sadece birkaç gün sürecek, ben yokken buralara göz kulak ol.”

“Anlaşıldı efendim.”

O yokken komuta kendisinde olacaktı.

Bu, telefonda duyduğu şeyin birebir aynısıydı. Demek ki şimdi bana söyleyeceği önemli bir şey olmalı. Kendini toparladı ve ağzından çıkacak bir sonraki kelimeye tüm varlığıyla odaklandı.

“Sana haber verdim ama izinli olduğunu biliyordum. Bir telefon görüşmesi yeterliyken kalkıp buraya kadar geleceğini tahmin etmemiştim. Beni düşündüğün için geldin muhtemelen ama eğlenceni böldüğüm için üzgünüm üsteğmenim.”

Amirinin bu rahat ve umursamaz tavrı Weiss’ı bir anlığına afallattı. Bizzat duyması gereken çok önemli bir mesele olduğuna kesinlikle emindi ama meğer sadece üsten ayrılacağını bildirmek için haber vermişti.

İşte o an, gereksiz yere kendini yıprattığını ve boşu boşuna koşturduğunu nihayet idrak etti.

“Ah, şey, hayır efendim. Önemli bir şey değil.”

Dönüp dönmemesi gerektiğini sorduğunda “Nasıl isterseniz” cevabının aslında ne anlama geldiğini, önceki konuşmayı zihninde dikkatlice tarttıktan sonra anlayıp şaşkınlığa uğradı.

“Hmm? Bir şey mi oldu Teğmen Serebryakov?”

“Oh, sadece Üsteğmen Weiss’ın inceliğine ve görev bilincine hayran kaldım da efendim.”

Sonuçta Binbaşı von Degurechaff muğlak direktifler verecek türden bir subay değildi. Serebryakov “Nasıl isterseniz” dediği an Weiss durumu anlamalıydı.

Mesajı alırken alkolün etkisinde olduğuna pişman oldu. Kafası berrak olsaydı, telefonda bile olsa Serebryakov’un ne demek istediğini çakozlayabilirdi.

Yani, sonuçta izindeydim… Ama sanırım izinde olsam bile her an göreve çağrılabilecek gibi tetikte olmalıyım diye düşündü ve ardından, o lafı da etmeseydim keşke diye ekledi.

Ne var ki acı gerçek şuydu ki Weiss ve diğer İmparatorluk askerleri için “savaş zamanı izni” genellikle geride tedavi görmek veya siperlerde nöbet dışı kalmaktan ibaretti; bu yüzden hayatındaki ilk gerçek tatilin tadını çıkarıyordu.

“Evet, kendisi örnek bir iletişimci. Pekala, biz çıkıyoruz. Ben yokken rahatınıza bakın. Disiplini korumaya yetecek kadar tatbikat yapmanız kâfidir.”

“Anlaşıldı efendim. İyi yolculuklar Binbaşım.”

“Anlaşıldı, teşekkürler. Tekrar kusura bakmayın.”

“… Merhaba, ben Binbaşı von Degurechaff. Lütfen beni General von Zettour’a bağlayın, konu acil.”

“Ah, Binbaşım, çok üzgünüm ama General Hazretleri şu anda dışarıda.”

Tanya içinden, Pek sık yaşanan bir durum değil, diye geçirir ancak askeri işlerle meşgulse elden bir şey gelmeyeceğini kabul eder. Beklentisini ayarlayıp şansını tekrar dener. “O zaman, affedersiniz, General von Rudersdorf ile görüşebilir miyim?”

Sadece General von Zettour’un kadim dostunu önden görmek kastıyla bunu öylesine sormuştur; fakat nöbetçi subayın yüzündeki sıkıntılı ifadeden bu talebin de imkânsız olduğunu anında kavrar. Bakışlarıyla bunun ne anlama geldiğini sorar.

“Kusura bakmayın Binbaşı von Degurechaff, ama… Şey, Genelkurmay Başkanlığı’ndaki herkes dışarıda…”

Tanya, subayın cevap vermekte isteksiz davranacağını varsayarak kendini hazırlamıştır; fakat nöbetçi subay meseleyi beklenmedik bir açıklıkla dökülüverir.

“Anlıyorum. Peki tam olarak neredeler?”

Fakat işin aslı, yanıt o kadar zahmetsizce gelmiştir ki Tanya’nın tek hissettiği şey ters giden bir şeylerin olduğu sezgisidir. Nitekim Genelkurmay subaylarının her daim mesaiye boğulmuş durumda olduklarından adı gibi emindir. Kritik bir durum olduğunda habersizce yanlarına uğrayıp evrakı inceletebileceğini de tecrübelerinden bilmektedir.

İşte bu uyum yeteneği, bu esneklik İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın en büyük gücüdür ve yalnızca harekâtı sevk ve idare eden subaylar arasındaki sıkı temas sayesinde işler.

Tanya’nın inanamama sebebi de tam olarak budur.

Karargâhın adeta bomboş olduğu bilgisi verildiğinde bile bunu kafasında tam oturtamaz.

Bu yüzden mecburen kendine mantıklı bir sebep uydurmaya çalışır. Örneğin, belki de saraydaki büyük bir törene katılmaları gerekmiştir. Ya da bir davette, bir resepsiyonda boy göstermek zorunda kalmışlardır. Bu sadece onun safça beklentisidir.

O kuralcı güruh, böylesine kritik bir virajda hiçbir sebep yokken Genelkurmay Başkanlığı’nı asla boş bırakmazdı.

“… Sanırım birahanedeler.”

“Birahanede mi?”

İşte bu yüzden o an yapabildiği tek şey, nöbetçi subayın sözlerini bir papağan gibi tekrarlamaktan ibaret kalır.

Bu adam az önce bana ne dedi öyle?

Birahane mi?

Birahane de ne demek?

Birahane.

İçki içilen bir mekân.

Peki koskoca Genelkurmay’ın topyekûn oraya gitmesini gerektirecek ne gibi bir ihtiyaç doğmuş olabilir ki?

“Evet, zaferimizi kutlamak için kadeh kaldıracaklarını bağırıp duruyorlardı. Ben de gitmek isterdim ama vaziyeti biliyorsunuz.”

“Evet, göreviniz için teşekkürler. Bana müsaade o halde.”

Bu cevabı duyan Tanya, tepkisiz ifadesini korumak ve başıyla onaylamak için adeta tüm varlığını seferber etmek zorunda kalır.

“Pekala Binbaşım. İyi geceler.”

Nöbetçi subayın rahat tavırlarla kendisini uğurlamasının ardından Tanya, kasvetli bir ruh haliyle yatağına çekilir.

Ertesi gün, uzun zaman sonra ilk kez küplerce içen kurmay subaylar, hayatlarının ilk akşamdan kalmalığıyla cebelleşmektedir. Kimin normalliği daha ustaca oynayacağını görmek için yarışmayalı o kadar uzun zaman olmuştur ki durum neredeyse nostaljik bir hal almıştır; derken sert adımlarla Genelkurmay Başkanlığı’ndan içeri Binbaşı Tanya von Degurechaff marş düzeninde girer.

“Generalim, bağışlayın fakat…”

Doğrudan Genelkurmay’ın merkezindeki General von Zettour ile konuşmaya ve meselenin aslını astarını öğrenmeye kararlıdır.

“Ooo, Binbaşı. Donanma meselesini duydum. Üs komutanının şikâyetlerini de. Ancak vardığım sonuç, ikinizin de görevinizi ifa ederken hataya düştüğü yönünde.”

Peki ama bu da neyin nesi şimdi?

“İkiniz de kendinizce haklı olduğunuza göre, mesele sadece daha fazla otokontrol göstermeniz hususunda her ikinizi de ikaz etmekten ibarettir. Yine de Binbaşı, bu sefer biraz ileri gitmişsiniz gibi görünüyor.”

Kendisine verilen yanıt hedeften o kadar uzaktır ki saygısızlık olduğunu bilmesine rağmen kendini generale dik dik bakmaktan alıkoyamaz. Tüm üstlerimin nesi var böyle yahu?

“Ne oldu? Endişelenmeyin Binbaşı.”

Fakat General, onu hayrete düşürmeye devam eder.

“Adamların pestilini çıkardık. Savaşın sonu bu kadar yaklaşmışken kimse size kızacak değil.”

Ancak “savaşın sonu” lafını duyduğu anda Tanya buz keser. Bu kelimeler öyle büyük bir tahribata yol açabilir ki. Anlaşılan, gerçeğin farkında olan tek kişi Tanya’dır. Bu iş burada bitmeyecek.

Ardından, yüz ifadesini sabitlemekte güçlük çekerek gözlerini pencereye kaydırır ve yanıldığını idrak eder.

Karargâhta bir oraya bir buraya koşturan kurmaylar adeta kendilerinden geçmiş durumdadır. Onları gözünün ucuyla yakaladığında içini derin bir keder kaplar. Hepsi bu muazzam zaferin coşkusuyla sarhoş olmuştur.

Ren cephesindeki galibiyetin ve Parisii’nin zapt edilmesinin tadını çıkarmaktadırlar. Bir zafer sarhoşluğuna kapılmış, sırf bir kereliğine kendilerini salıvermek için birahaneye gidecek kadar mutlu bir anı yaşamaktadırlar.

Ah. Tanya’nın zihninde şimşekler çakar.

Tümgeneral von Zettour, hem siyasi hem de askeri kulvarda fevkalade üstün bir subaydır. Üstelik meseleleri tarafsızca, gerektiğinde birer sayı ya da istatistik olarak ele alan katı bir pragmatisttir.

Lakin o dahi bu tatlı zaferin sarhoşluğuna kapılmıştır.

Muhtemelen o keskin mantığıyla kendisini bu zafere ikna etmiştir.

Cumhuriyet’in bundan sonra daha fazla savaşmasının sadece yararsız değil, aynı zamanda zararlı olacağını düşünmüş olmalıdır. Ve madem harp yürütmek artık çıkarlarına hizmet etmiyordu, o halde savaş nihayete erecekti.

Tümgeneral von Zettour; Cumhuriyetçilerin orantıya, mantığa ya da kâr-zarar hesabına zerre aldırmadan direnmeye devam edeceğini anlayamıyor olmalıydı.

Fakat hemen ardından Tanya, sırf Dunkirk tarzı bir tahliyenin neyle sonuçlanacağını bildiği için mi umudunu kaybettiğini tarafsızca sorgular.

Kaçmasına izin verdikleri o döküntüler, deyim yerindeyse birer direniş tohumudur. Bazıları filizlenmeyi başaramayacaktır. Bazıları İmparatorluk Ordusu’nun çizmeleri altında ezilecek, bazıları da hava kuvvetlerinin bombardımanıyla sökülüp atılacaktır.

Birçoğu halkın desteğinden mahrum kalacağı için büsbütün kuruyacak ve tek bir direniş filizi bile veremeyecektir. Fakat bu tohumlar bir sömürgenin münbit topraklarına ekilirse, eninde sonunda bir karşı taarruz başlatacak kadar serpilip meyve verecektir. Bu somut ve ciddi bir tehdittir.

Yine de bu ihtimal akılda tutulsa dahi, nesnel bir gözle bakıldığında mevcut durum muazzam bir zaferden ibarettir. İmparatorluk’un kazandığı hususunda herkes hemfikir olacaktır.

Anlaşma Devletleri’nin müdahalesine ve ültimatomuna rağmen İmparatorluk bu muazzam başarıyı göz açıp kapayıncaya kadar elde etmiştir.

Cumhuriyet bir çırpıda yere serilmiş, Anlaşma İttifakı İmparatorluk’un askeri yönetimi altına alınmakta ve Dakterliği’nin idaresi hızla ilerlemektedir. Dünya sadece büyülenmişçesine izlemekle yetinmektedir. İmparatorluk’un zaferi de zaferin getirdiği şan ve şeref de şu an için tamamen gerçektir.

Tanya tam da bu yüzden için için kararmaktadır; bildiği acı gerçek ile mantığın ulaştığı sonuç arasındaki o kırılma noktasını net bir şekilde görmektedir.

General von Zettour’un takındığı tavır—yani rasyonel bir yaklaşımla savaşı burada noktalamamız gerektiği fikri—aslında son derece doğrudur. Nitekim İmparatorluk, Cumhuriyet’in ana kuvvetlerini imha etmeyi başarmıştır. Harp tarihine geçeceği kesin olan bir zaferdir bu. İmparatorluk meydanda ezici bir galibiyet elde etmiştir ve artık endişeleneceği pek az şey kalmıştır.

Ah zafer, ne kadar da efsunlu bir şeysin sen böyle. İmparatorluk, senin o tatlı şarabınla sarhoş olma hakkını fazlasıyla kazanmıştır.

“Bunu duyduğuma rahatladım efendim. Umarım sebep olduğum pürüzü telafi etme fırsatım olur.”

“Sorun değil. O halde zafere.”

“Zafere efendim.”

Duygularını mutlak bir iradeyle bastırır, karşılıklı selam verir ve odadan çıkarken askeri nezaketinden zerre ödün vermez.

Fakat Büyücü Binbaşı Tanya von Degurechaff dahi nihayetinde bir insandır. Yarbay von Lergen, General von Zettour’a bazı evrakı onaylatmak üzere yanından geçerken, kulaklarına kadar çekilmiş olan o yüz ifadesinin daha önce hiç görmediği kadar çarpıldığını fark eder.

“Bağışlayın efendim… Bir şey mi oldu? Binbaşı von Degurechaff’ın az önce çok tuhaf bir yüz ifadesi vardı.”

Kızın kendi yaşındaki bir çocuğa yakışır şekilde ağlamaklı bir surat ifadesine büründüğünü söylemeye dili varmaz. Ne de olsa o karanlık ifade Binbaşı von Degurechaff’a aitti. Bu durum ciddiye alınmayı hak ediyordu.

“Ah, Albay von Lergen. ‘Tuhaf’ derken neyi kastediyorsunuz?”

“Şey, sadece bir an için yüzü son derece kasvetli göründü de…”

“Ha? Yok canım. Belki de bana vermek istediği bir tavsiye vardı.”

Zettour, kızın çaresizlikten ağlamak üzere olduğu gerçeğini asla öğrenemeyecekti.

Söylenmemiş bir şeylerin kaldığını hissetse de, Zettour bile onun havlu attığını, kaderine razı geldiğini sezememişti.

“Onu geri çağırayım mı efendim?”

“Lüzum yok, ilk fırsatta kendisiyle tekrar konuşurum.”

Kızın tekrar ayağına gelmesini beklemeye karar vererek onaylaması gereken sayısız evraka geri döner. Ne de olsa Personel Dairesi Başkan Yardımcısı’dır ve önünde dağ gibi birikmiş kritik işler vardır.

O günlerde herkesin inancı tamdı. Savaş bitecekti ve İmparatorluk kazanmıştı.

Ancak bu, diğer devletlerin memnuniyetle karşılayacağı bir gelecek değildi; tam da bu yüzden Başta Anlaşma Devletleri olmak üzere pek çok ülke, bu kâbustan kaçınmak için sonuna kadar direneceklerini kükremekteydi.

Cumhuriyet Ordusu’nun anakaradan kaçan kalıntıları, Anlaşma İttifakı Ordusu’nun bakiyeleriyle birleşti; hep birlikte Cumhuriyet’in denizaşırı sömürgelerini üs edinerek İmparatorluk’a karşı savaşı sürdüreceklerini ilan ettiler. Kendilerine Özgür Cumhuriyet adını verdiler ve sergiledikleri bu muhalefet, İmparatorluk Ordusu’nun anakarada kurduğu askeri yönetimi şimdiden zorlamaya başlamıştı.

Mary Sue’nun yakınlarındaki insanlar ise İmparatorluk’a karşı hem düşmanlık besliyor hem de ondan korkuyorlardı.

Mary, Anlaşma İttifakı’ndan kaçıp güvenli bir limanda barış hayalleri kuran insanların arasında yetişmekteydi. Mültecilerin büyük çoğunluğu için Cumhuriyet’in dahi savaştan çekilmiş olması devasa bir hayal kırıklığıydı.

İmparatorluk’un çöküşünü dört gözle beklemişlerdi. İşte bu yüzden Cumhuriyet’in taarruzunu gördüklerinde böylesine sevinmişlerdi. Dolayısıyla tıkanıklığı gördüklerinde çaresizliği tattılar ve Cumhuriyet Ordusu’nun çöküşüne tanıklık eden herkes şaşkına döndü.

İmparatorluk’un bu kötülüğünü kimse dizginleyemeyecek mi?

Fakat bunu bir türlü kabullenemiyorlardı. Mülteciler, içlerindeki o iradesiz şüpheleri derhal reddettiler.

Böyle bir şey olamaz. Adaletin bu zulme göz yummayacağına inanarak umut ettiler ve dua ettiler. Birçok mülteci seslerini birleştirerek bu korkunç İmparatorluk’un daha fazla genişlemesini protesto etti.

“Biz de savaşacağız!”

Bu tezahüratla gaza gelen, belki de adeta sarhoş olan insanlar orduya gönüllü yazılmaya başladı. Onların bu tutkusundan etkilenen ülkeler de gönüllüleri kabul etmeye başladı.

Üstelik sadece mülteciler değil. Her milletten gençler çılgınca seslerini yükseltiyordu. İmparatorluk’un karşısına dikilen Anlaşma Devletleri Ordusu’na katılıp savaşmalıyız!

Aynı dönemde gazeteler, uzman görüşleriyle desteklenmiş Makaleler basarak devasa boyutta bir İmparatorluk’un doğuşuna karşı uyarılarda bulunmaya başladı; hatta Birleşik Devletler’de bile kıtadaki durumdan sanıldığı kadar uzak olmadıklarına dair alarm çanları çalınıyordu.

İster istemez herkes, güç dengesinde şiddetli bir çalkantı döneminin çıkageldiğini idrak etmek zorundaydı. Bu endişeden beslenen tartışmaların tonu, nihayetinde kendiliğinden her ülkeyi kendi güvenlikleri uğruna İmparatorluk’a karşı teyakkuza geçmeye teşvik eden bir doğrultuya kaydı.

İşte tam da bu yüzden, Özgür Cumhuriyet Ordusu adıyla İmparatorluk’a direnmeyi sürdüreceklerini güven verici bir edayla ilan eden Cumhuriyet Ordusu’nun geride kalan birlikleri, herkesin yürekten kopan tezahüratlarıyla karşılandı.

Anlaşma Devletleri de İmparatorluk’a karşı sonuna kadar direneceğini ilan etmişti; herkes yeni başbakan Marlborough Dükü’nden ve onun harp liderliğinden çok şey bekliyordu. Keza insanlar bu liderlik altında savaşmaları gerektiğini hissederek güçlerini birleştirmeye başladılar.

Mary’nin elinde bir güç vardı.

Yani babası Anson’dan tevarüs ettiği büyü yeteneklerine sahipti. Ve bu yetenekler, onu kendi klasmanında benzersiz kılan bir lütuftu. Eğer savaş çıkmasaydı yeteneği pek bir işine yaramayacak, belki de gizli kalacaktı.

Nitekim Anson, ailesine her daim sırf yatkınlıkları var diye büyücü olmak zorunda olmadıklarını anlatıp durmuştu.

Mary, babasının kendisine seçeneklerini kısıtlamamasını tembihleyen o sevecen sesini hâlâ dün gibi hatırlıyordu. Babası onu kendi yolunu çizmeye teşvik etmiş, seçeceği her gelecekte arkasında duracağını daima dile getirmişti. Tam da bu yüzden Mary son derece kararlıydı.

Bu esnada İmparatorluk, savaşın devam edeceği gerçeğini isteksizce de olsa kabulleniyor ve bir başka büyük zafer daha kazanmak üzere hazırlıklarına girişiyordu.

Ne var ki, belki de şöyle demek icap ederdi…

İmparatorluk’un çeliştiği diğer ülkelerden farklı olarak ordu, Anlaşma Devletleri ile kozlarını paylaşmak için denizleri aşmak mecburiyetindeydi. Şüphesiz bu İmparatorluk, düşmanın art bölgesine çıkarma harekâtı düzenleyerek Anlaşma İttifakı’nın ikmal hatlarını kesmiş bir güçtü; yani amfibi harekât seçeneği büsbütün imkânsız değildi.

Fakat her zaman olduğu gibi bu da tek bir şarta bağlıydı: “Deniz kontrolünü sağlayabildikleri sürece.” Donanma Komutanlığı’na deniz kontrolünü sağlama imkânları sorulduğunda ise verdikleri tek yanıt, ancak imha olma riskini göze alırlarsa bunun mümkün olabileceği yönündeydi.

Dolayısıyla İmparatorluk ciddi bir ikilemle karşı karşıyaydı.

Bir deniz muharebesine tutuşurlarsa, belki Anlaşma Devletleri’nin direncini kırabilir veya birliklerini anakaraya çıkaracak kadar süreyle onları baskılayabilirlerdi.

Fakat İmparatorluk donanması imha edilirse, yeni bir deniz muharebesine girecek gücü kalmayacaktı. O noktada anakaraya ne kadar birlik çıkarılırsa çıkarılsın bir anlamı olmayacaktı; çünkü ikmal hatları kesilecek ve tıpkı Cumhuriyet’in ana kuvvetleri gibi hepsi imha edilecekti.

Öte yandan, Anlaşma Devletleri’nin anakarasını kendi haline bırakmak, düşmanın devasa stratejik üssünü yok saymakla eşdeğerdi. Elbette Anlaşma Devletleri Ordusu’nun asker sayısı sınırlıydı, bu yüzden doğrudan çok korkutucu bir tehdit teşkil etmiyordu ama… İşler bu seyirde giderse, süreç sonu gelmez bir kilitlenmeye dönüşecekti.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla