Youjo Senki Cilt 3 – Bölüm 3 / Nuh’un Gemisi Harekâtı

Nuh’un Gemisi Harekâtı

Youjo Senki Cilt 3 – Bölüm 3 / Nuh’un Gemisi Harekâtı

20 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1925, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Her zamanki gibi Tümgeneral von Zettour ve Tümgeneral von Rudersdorf, Genelkurmay Başkanlığı’nın yemekhanesinde, çoğu kişinin yiyecek demeye bin şahit isteyeceği lezzetsiz lapaları o berbat ikame kahveyle boğazlarından aşağı tıkıyorlardı.

Yemeklerin iştah açmakla en ufak bir alakası yoktu; ancak daha da sinir bozucu olanı, bu berbat yiyeceklerin böylesine zarif tabaklarda servis edilmesiydi.

Pahalı yemek takımları, bir saray ziyafetinde görebileceklerinizden farksızdı; fakat ikili, yiyecek denebilecek (ya da denemeyecek) o lapa parçalarını keserken artık kaşlarını çatmayı bile bırakalı çok olmuştu. İşin sırrı, ne yediğinize hiç dikkat etmemekteydi.

Tabakları yerine birbirlerinin yüzüne bakmaya gayret ederlerken, bugünkü sohbetlerinin konusu alışılmadık derecede soyuttu.

Cumhuriyeti dize getirmenin getirdiği müjdeli haberin ardından sıradaki tartışma konusu, Ildoa Krallığı ile yürütülecek müzakerelere zemin hazırlamaktı.

“Eee? Teslimiyet şartlarını Ildoa Krallığı aracılığıyla ayarlamak sizce de en iyisi mi?”

“Açık konuşmak gerekirse General von Rudersdorf, ordunun görevi İmparatorluğu korumaktır. Diplomatik stratejiler bizim yetki alanımızın dışına çıkar.”

“Ha, eh, orası öyle tabii.”

Rudersdorf barış şartlarını kendilerinin tasarlaması gerektiğini düşünüyordu; Zettour ise bunun yetkilerini aşmak olacağını hatırlatarak onu uyardı.

Masadaki yemeklere bakmamak için hâlâ direnen ikili, yetkili kişiler olarak değil de tarafsız bir üçüncü göz gibi politika tartışıyorlardı —ki bu nadir görülen bir durumdu.

“Bu Dışişleri Bakanlığı’nın işi, dolayısıyla onların görevine saygı duymalıyız. Biz de kendi sorumluluklarımıza odaklanmalıyız.”

“Yani ateşkesle ilgili idari işlere, değil mi?”

İşte bu yüzden Zettour görevlerini hatırlatınca Rudersdorf derhal yanıt verdi. Her ne kadar sadece idari bir mesele olsa da, ateşkes sürecini yönetmek epey zorlu bir iş olacaktı. Harekât Dairesi Başkanı olarak bu durumdan yakınan kişinin önünde dağ gibi yığılı iş olması kaçınılmazdı.

Rudersdorf derin bir iç çekti. Dizginleri hâlâ sıkı tutması ve olası kargaşayı olabildiğince sınırlandırması gerekiyordu.

“Gerçekten birbirlerine kurşun sıktıkları o cephelerde askerlerin psikolojisi büyük sorun yaratabilir. Duygular bu kadar yükselmişken bir kargaşa yaşanması işten bile değil. En azından nasıl bir yol izleyeceğimize dair zihnimizde net bir fikir oluştursak nasıl olur?”

“Şimdilik ön hatlar için bir ateşkes planı taslağı hazırlayalım. Yerel bir ateşkes için standart prosedürlerin uygulanabilir olması gerekir ama yine de emin olmak için kontrol edelim. Sonrasında bunu Hukuk Dairesi’ne sunmamız yeterli olacaktır.”

Harbiyeliler akademide düşmanı teslime zorlamanın ve ateşkes ilan etmenin esaslarını öğrenirlerdi; ancak bu sadece temel ilkelerin yüzeysel bir özetiydi. İmparatorluk Ordusu’nda uluslar arası büyük bir askeri çatışmanın sonuçlarını fiilen yönetmiş subaylara gelince, bunlardan hukuki uzmanlığa sahip olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

“Evet, bir durum raporu istiyorsanız Yarbay von Lergen bizzat sahada gözlemlerde bulunup yeni döndü. Bizi bilgilendirmesini sağlayalım.”

Kurmay subayın cepheden getirdiği bilgilerin son derece değerli öneriler içereceği aşikârdı; özellikle de söz konusu subay, raporlarına gözü kapalı güvenilebilecek yetenekte bir adamsa.

“Harika olur… Bu işi kusursuz bir şekilde bitirmeliyiz. Yüksek Komuta Kademesi’ne karşı epey büyük laflar ettik. Başarısız olup da millete maskara olmaya hiç niyetim yok.”

“Devam edin. Herkes işleri nasıl ustalıkla idare ettiğinizden bahsediyor. İkmal hatlarını başkente ulaştırarak beni cidden büyük bir yükten kurtardınız. Müteşekkirim.”

İkilinin konuşmasının ana ekseni, yetki alanları dışındaki diplomatik meselelerden halletmeleri gereken pratik konulara kaymıştı. Becerikli birer iş adamı edasıyla Zettour ve Rudersdorf, lojistik ve cepheyle ilgili çözüm bekleyen dağ gibi mesele olduğunun bilincindeydiler.

“Dostlar bu günler içindir. Pekâlâ, bana kahve çekirdekleriyle teşekkür edebilirsin.”

“… Bu iş biter bitmez sana içebildiğin kadar ithal kahve alacağım, seni açgözlü hınzır.”

Böylece şakalaşırken bile akıllarındaki tek şey, savaşı bitirmek için gereken her şeyi pürüzsüzce tamamlamaktı.

“Sen de az açgözlü değilsin. İmparatorluk Ordusu’nun iç hatlar boyunca işleyecek şekilde kurulduğunu sana hatırlatmak isterim. Kafana göre hareket ederek bize ne kadar sıkıntı çıkardığını lütfen anla artık.”

“Anlıyorum. Her neyse, şu işi tatlıya bağlayalım mı?”

“Kesinlikle. Yarbay von Lergen’i çağırın.”

Cesur ve sadık askerlerdi. Sadece bu da değil, onları olağanüstü olarak nitelendirmek gayet yerindeydi. Yine de kendilerini, kendilerini sürekli askeri işlere adaması gereken kurmay subaylar olarak tanımlıyorlardı. Asker dediğin, tek görevi savaşa odaklanmak olan kişiydi.

AYNI GÜN, İMPARATORLUK ORDUSU YÜKSEK KOMUTANLIĞI DIŞ İSTİHBARAT DANIŞMA KURULU

Toplantı odası, her birinin takımı bir diğerinden farksız derecede kasvetli, kaşları çatık adamlarla doluydu. Normalde ortam o kadar gergin ve kasvetli olurdu ki içeridekiler sigara içmekten bile kaçınırlardı; ancak şu an uzun zamandır gelen ilk iyi haberle oda adeta arı kovanı gibi kaynıyordu.

Büyük karşı taarruz harekâtı başarıyla sonuçlanmıştı. Ordu, birliklerin Cumhuriyet başkentine girdiğini ve ateşkesin eli kulağında olduğunu bildirmişti. Bu iki gelişme de İmparatorluk için mutlak bir zafer anlamı taşıyordu.

Savaşın bitmesi ve barışın yeniden tesis edilmesi hayali artık gözlerinin tam önündeydi.

“Dışişleri Bakanı savaşın sonlandırılması sürecini nasıl yürütmeyi planlıyor?”

En ciddiyet meraklısı bürokratlar bile heyecanla dolup taşarak şimdiden savaş sonrası görevleri düşünmeye başlamışlardı.

Çatışmanın sona ermesi, beraberinde devasa bir artçı iş yükü getiriyordu.

Daha kısa süre öncesine kadar devasa masraflar yüzünden kara kara düşünüyor, Alçak Ülkeler sanayi bölgesinin kaybıyla baş gösteren krizden dehşete düşüyorlardı; ancak şimdi içlerindeki gülümsemeyi bastıramayarak savaşın sonunu tartışıyorlardı.

“Ağırlıklı olarak, savaşan her ülkeden barışçıl sınırlar tesis etmelerini ve savaş tazminatı ödemelerini talep etmeyi planlıyoruz. Ayrıca Cumhuriyet’ten bazı sömürgelerini devretmesini, bazılarını da tamamen terk etmesini isteyeceğiz.”

“Ha? Sert bir çizgi izliyoruz yani, öyle mi? Im, afedersiniz…”

Dışişleri Bakanı’nın verdiği beklenmedik derecede makul yanıt, odada hafif bir şaşkınlık fısıltısına yol açtı. Şahin bir tutumla agresif talepler geleceğinden şüphelenenler için bu şartlar oldukça gerçekçi görünüyordu.

“Hmm? Genç bürokratların konuşmalarına bakılırsa daha ağır şartlar öne süreceklerini sanıyordum,” diye fısıldadı biri.

Bu fısıltı Dışişleri Bakanı’nın kulağına gidecek kadar yüksek bir sesle söylenmişti.

“Yok, nasıl hissettiğinizi anlıyorum. Fakat tatlı zafer sarhoşluğuyla yüzme havuzu dolusu içki devirdikten sonra barış antlaşması yazmaya kalkışırsak ne olacağını çok iyi biliyoruz.”

“Yani…?”

“İtiraf etmekten utanç duyuyorum ki genç memurlar aynen bunu yaptılar. Biz de akşamdan kalmalıkları geçene kadar bekledik ve metni baştan yazdırdık.”

Hafifçe mahcup bir edayla yüzünü buruşturarak, basına kapalı toplantıda işin mutfak tarafındaki gerçekleri samimiyetle aktardı; diğer bakanlıkların bu aşırı maskaralıklarına güldüğünün de farkında olduğunu ekledi.

“Mevcut taslakta yer alan muazzam tavizler ve yüklü tazminat faturasıyla adamlara esasen bir uyruk devlet muamelesi yapıyorduk. Bu kelimenin tam anlamıyla hiçbir şekilde gerçekçi değildi. Tabi ki düzeltmeleri için metni suratlarına geri fırlattım!” Perde arkasında yaşananları anlatırken acı acı kıkırdadı. “Ah, bağışlayın. Konudan saptım. Lütfen bunları tutanaklardan çıkarın.”

“Sorun değil. Katip Bey, bakanın dediği gibi yapın.” Yazıcılar, gençlik hatalarının kaygılarından uzak kişilerin hoşgörüsüyle kararı sadakatle kayda geçirdiler.

“Bir sorum olacak. Şey, teslimiyet süreci nasıl yönetilecek?”

“Eh, ordu o kısımla ilgilenecektir. En azından savaş henüz bitmemişken askeri komutaya kısıtlamalar getirmek doğru olmaz. Önemli olan her birimizin kendi üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmesidir, sizce de öyle değil mi?”

Vardıkları sonuç, ordunun taleplerine karşılık verebilmek için ellerinden geleni yapmak oldu. Ardından titizlikle bir sonraki gündem maddesine geçtiler.

“Pekala, sıradaki gündem maddemiz Federasyon ile yapılacak ticaret anlaşması…”

AYNI GÜN, 203. HAVA BÜYÜCÜ BÖLÜĞÜ GARNİZONU

“Ne? Cumhuriyet Donanması geri mi çekiliyor?”

Binbaşı Tanya von Degurechaff’ın bu habere ilk tepkisi gayet sakin bir ses tonuyla geldi.

Bu yüzden Visha, komutanının o monoton ses tonunu korumak için ne kadar büyük bir çaba sarf ettiğini fark edemedi. Nihayetinde, Cumhuriyet savunma hatlarını yararak kara destek görevini tamamladıkları günün öğleden sonrasıydı ve Visha’nın görebildiği kadarıyla yüksek komutandan gelen mesaj müjdeli bir haber gibi duruyordu.

“Evet, Binbaşım. Anavatandan tüm birliklere gönderilen genel bir bildiri. Bakan Yardımcısı Tümgeneral de Lugo, Cumhuriyet Donanması’na çatışmayı durdurma ve intikal etme emri vermiş. Artık savaşın bitmesi an meselesi.”

Ateşkes bildirisi ve Cumhuriyet Ordusu’nun mevzilerini terk edip geri çekildiği haberi… Bunlar şüphesiz İmparatorluk’un zafer hayalinin gerçekleşmekte olduğu anlamına geliyordu.

“Teğmen Serebryakov, ‘savaşın sonu’ ifadesini tam olarak kullandılar mı? ‘Ateşkes’ ya da ‘teslimiyet’ değil, öyle mi?”

“Binbaşım?”

Visha bir an için üstünün tam olarak neye takıldığını anlayamadı.

“Kullandıkları kelimeler harfiyen bunlar mıydı? ‘Savaşın sonu’ mu?”

“Bağışlayın efendim. Yazıda bu kelimeleri gördüğümü hatırlamıyorum.”

Düşününce, Binbaşı kesinlik konusunda tam bir kuralcıydı. Gerçekten büyük çuvallamıştım. Ona sunulan bir rapora kendi iyimser görüşlerimi katmak kesinlikle yapılmaması gereken bir şeydi. Visha yaptığı acemiliğin pişmanlığını yaşarken, Binbaşı von Degurechaff sakince bir soru daha sordu.

“Bir şey daha. Bu emrin Tümgeneral de Lugo tarafından verildiğini mi söyledin? Nereye çekiliyorlarmış?”

“Ah! Kusura bakmayın, atlamışım. Görünüşe göre Brest Deniz Üssü’nde toplanıyorlar.”

Mesajda, Tümgeneral de Lugo’nun emriyle Brest’e çekildikleri detayı kesinlikle yer alıyordu. Amann, kazanmak üzereyiz diye bu kadar sorumsuzlaşamam, diye düşündü Visha mahcubiyetle, üstünün detaylara gösterdiği titizlik karşısında bir kez daha etkilenmişti. Ren Muharebesi’nden beri yanında olduğum düşünülürse, raporları nasıl istediğini artık bilmem gerekirdi. Üssün tamamı bir kutlama havasında, sanırım ben de biraz serpiştim. Üstünün temkinli duruşunu örnek almaya söz vererek iç muhasebesini bitirdi.

“Brest Deniz Üssü mü? De Lugo mu…? Affedersin, bana bir harita getirebilir misin?”

Binbaşının ne kadar inanılmaz derecede dikkatli olduğunu —her an bilgi dağarcığına yeni şeyler eklemeye hazır olduğunu— düşünen Visha, bir harita çıkarıp Binbaşı’nın rahatça görebileceği şekilde masaya serdi.

Sessizce haritaya kilitlenen yüzündeki ifade o kadar ciddiydi ki ciddiyetsizlik kavramı ona tamamen yabancı görünüyordu.

Tam Visha bu iş biraz uzun sürecekse kahve getirip getirmemesi gerektiğini soracaktı ki, Binbaşı von Degurechaff yumruğunu masaya indirdi ve tepeden tırnağa titreyerek ayağa kalktı.

“… Kahretsin! Bu devasa mankafalar! Nasıl fark edemezler?!”

“B-Binbaşım?”

“Teğmen! Çıkış için hazırlanın — çabuk olun! Bütün V-1’leri alıyoruz! Derhal pistte hazır edin! Bana Teğmen Weiss’ı getirin!”

Yüzündeki öfke ve sesindeki tiz ton, emri sorgulamaya en ufak bir pay bırakmıyordu. Visha, Binbaşı von Degurechaff bu haldeyken ona karşı gelmenin ne kadar büyük bir aptallık olacağını muhtemelen herkesden daha iyi biliyordu.

Bu yüzden alelacele selam verip emri teyit ettikten sonra hızla koşarak dışarı çıktı. Tıpkı söylendiği gibi, Teğmen Weiss’a acilen çağrıldığını bildirdi ve ardından V-1’leri konuşlanmaya hazır etmek üzere doğrudan hangarlara gitti.

“Müsaadenizle efendim.”

“Güzel, geldiğin için teşekkürler Komutan Yardımcısı. Fazla vaktimiz yok. Doğrudan konuya gireceğim.” Teğmen Weiss selam verip Tanya’nın büyük bir keder ve hüsran içinde bir seyir haritasına gömüldüğü odaya girer girmez Tanya konuşmaya başladı. “Düşman filosu Brest’te toplanıyor. Üst kademe bunu Cumhuriyet’in ateşkes kapsamında geri çekilmesi olarak görüyor fakat bence bu bir geri çekilme olsa da aslında gizlice kaçıyorlar.”

Açık konuşmak gerekirse, tezgahladıkları şey kelimenin tam anlamıyla bir Dunkirk tahliyesidir.

“Ellerinde kalan askeri teşkilatları kurtarıp savaşa devam etmeyi amaçlıyorlar. Eğer onları burada ezmezsek bu savaş bitmeyecek.”

“Binbaşım, tüm saygımla belirtmeliyim ki ateşkes bu gece ilan edilecek. Şimdi saldırmak…”

“Teğmen, ateşkes ile savaşın bitmesi aynı şey değildir. İkisi bambaşka şeyler. Ve şu an itibarıyla hâlâ savaştayız.”

Anlamıyor olmalıydı. Weiss’ın saldırı emrini almak konusundaki bu kaygısız tereddüdü inanılmaz derecede sinir bozucuydu.

Bir Dunkirk daha yaşanmasına izin veremeyiz. Kaçmalarına izin veremeyiz. Bu zaferi heba edemeyiz. Eğer onu —de Lugo’yu— şimdi ortadan kaldırmazsak, bu savaş asla bitmeyecek. Hayır—buna izin verirsek bu savaşı asla bitiremeyiz.

Ve böyle bir şey gerçekleşirse, önümüzdeki yol tam bir bataklığa çıkar; oradan tek çıkış yolu ise felakettir.

Böyle bir geleceğin vuku bulmasına izin veremez. Topyatun bir savaşta beygir gibi çalıştırıldıktan sonra asla olmaz. İşvereni olan İmparatorluk Ordusu’nun bu kâbus senaryosunda bu şekilde batıp gitmesine göz yumamaz. Şirketimin iflas etmesi ihtimal dahilindeki en kötü sonuçtur, bu yüzden ne pahasına olursa olsun bunun önüne geçilmelidir. Dolayısıyla, Tanya son derece kararlıdır.

“Fakat…”

“Teğmenim, muhalefet ettiğiniz kayıtlara geçecektir. Şimdi harekete geçmeliyiz. Yalnızca harekete geçmek esastır.”

İsterlerse feryat etsinler, biz harekete geçeceğiz. Bir Dunkerque vakası daha yaşamamızı engelleyecekse askeri kariyerimi yakmaya hazırım.

Şimdi harekete geçersek, bu kaderi hâlâ önleyebiliriz. Tanya, keșif amaçlı taarruz için yetki alabileceğinden emin. Yaklaşan ateşkesin genel bildirisi büyük bir engel teşkil ediyor fakat birliği doğrudan Genelkurmay’a bağlı olduğu için bu güce sahip olmalılar.

En kötü ihtimalle, işi bitirmek için tek bir büyücü takımı bile yeterli olacaktır. Subay keşfi bahanesiyle onları dışarı çekebilir. Havalandıktan sonra ise kimse onları rahatsız edemez. Son sürat uçan V-1’lerin içindeki radyo sessizliği mükemmel bir mazeret olacaktır. Onların kaçmasına izin verip kendimizi yiyeceğimize, en azından de Lugo’yu ana muharebe gemisiyle birlikte yok etmeliyiz.

“Bakar mısınız, Binbaşım!”

“Birlik hazır mı?”

“Evet, ancak üs komutanlığı sizi çağırıyor.”

Gözlerinin önünde cereyan ediyor olsa dahi, aklı başında hiçbir İmparatorluk askerinin buna inanması kolay değildi.

Ya da bakmaya katlanması, belki de.

“Lütfen gitmemize izin verin! Ne isterseniz yaparım! Sadece izin verin— Birliğimin gitmesine izin verin!”

Acı içindeki çığlığı neredeyse bir laneti andırıyordu.

“Yetki verin, sadece birliğimin taarruza kalkmasına bile olsa izin verin! Yalvarırım!”

Adamın klapalarını kavrayan eller aynı anda hem çok güçlü hem de küçücüktü.

Yüzündeki çarpılmış ifade ve yalvaran ses tonu, yıkımı bertaraf etmek için edilen bir duaydı. Hayır, sesi daha çok kurtarılmak için çırpınan birinin feryadı gibiydi.

Ve edebi hürmeti hiçe sayarak bu şekilde davranan kişi, Ren Muharebesi sırasında eşsiz bir soğukkanlılık sergilediği söylenen yetenekli İmparatorluk Ordusu subayının ta kendisiydi.

“Şu anın—bu tek bir kısa anın—olayları, İmparatorluk’un dünyayı mı kazanacağını yoksa her şeyini mi kaybedeceğini belirleyecek!

“Lütfen,” dedi. “Lütfen gitmemize izin verin.”

Binbaşı Tanya von Degurechaff kuralları, kaideleri ve yönetmelikleri bir kenara bırakmıştı; yakarışı bundan ibaretti.

Evet, herkes tarafından örnek bir asker olarak nitelendirilen, Albay von Lergen’in içgüdüsel düzeyde korktuğunu itiraf ettiği o subay. Etrafındaki herkesin bakışları altında tüm bunları tereddütsüzce bir kenara atmış ve bir üst subayın klapalarına yapışmıştı. Bağırmalarıyla adeta adama gözdağı veriyordu.

Orada bulunan herkesin ne yapacağını bilemeyerek öylece kalakalmasının sebebi de buydu.

Kendi astları bile, mutlak bir sessizlik içinde dimdik durmalarına rağmen, üstlerinin bu anlaşılmaz feryadı karşısında sarsıldıklarını ve şaşkına döndüklerini belli eden ifadelere sahiptiler.

O, tecrübeli bir saha komutanıydı; her türlü imkânsız görevin altından istifini bozmadan kalkan yetkin bir subay, bir filonun hava savunmasını delebilen korkusuz bir büyücü, savaş alanının sahibiymişçesine gecenin karanlığında sürünen bir gece muharebesi uzmanıydı.

Dünyadaki tüm insanlar arasında korku duygusuna en uzak olan muhtemelen o iken, şimdi burada benzi tamamen atmış bir yüzle bağırıyordu.

Astlarının elinden ne yapacaklarını bilemeden öylece durmaktan başka bir şey gelmiyordu.

“Sadece—sadece beş yüz kilometre! İlerlememiz gereken mesafe bu kadar! Savaşın kilit noktası, bu dünyanın geleceği çok yakınımızda!”

Sağ eli panoda asılı duran haritayı işaret ediyordu. Az önce aldıkları rapora göre şüpheli bir grup nakliye gemisinin toplandığı François Ordusu’nun stratejik bir mevziini gösteriyordu: Brest Deniz Üssü.

François Donanması’nın ana üslerinden biri olan Brest Deniz Üssü, François’nın ateşkes öncesinde filosunu toplaması beklenen yerlerden biriydi.

İmparatorluk Ordusu’ndaki herkesin François filosunun orada toplanmasını savaşı bitirecek bir ateşkesin hazırlığı olarak yorumlamasının sebebi de buydu. Elbette hukuki olarak savaş henüz bitmemişti.

Yine de herkes, François’nın başkentini kaybettikten sonra savaşa devam etmesinin imkânsız olduğunu söylemekten kendini alamıyordu. Savaşın sonu sadece bir zaman meselesiydi.

Derken bu talep geldi—hayır, François filosuna saldırmak için yetki isteyen bir yakarıştı bu daha çok.

O üs normal şartlar altında zaten sıkı bir şekilde savunuluyordu fakat ek filonun toplarıyla birlikte tam bir kirpiye dönmüş olmalıydı. Oraya bodoslama dalmak isteyen birinin aklından zoru olmalıydı. Makul her komutan tereddüt ederdi.

Ve yine de. Ve yine de o, savaşı bitirecek müzakereleri bozabilecek bir saldırı planında ısrar ederek adeta kendinden geçiyordu.

“Şimdi! Hemen şimdi harekete geçmeliyiz! Lütfen, yalvarırım! Brest’teki François Ordusu’nu bastırmam için bana kuvvet verin. Lütfen izin verin, birliğimin gitmesine izin verin!”

“Binbaşım! Binbaşı von Degurechaff! Lütfen sakin olun, Binbaşım!”

“Albayım, lütfen! Lütfen biraz birlik gönderin! Kaçmalarına izin verirsek, İmparatorluk’un tüm dertlerinin kaynağı olacaklar!”

Üs komutanını yakalarından çekip kendi hizasına indirirken, tüm bu öfkenin nasıl olup da böylesine minik bir bedenden çıkabildiğini tahayyül etmek güçtü.

“Binbaşım, müsaadenizle!”

Bu manzaraya daha fazla seyirci kalamayan askeri inzibatlar ikisinin arasına girmeye çalıştı fakat öfkeden gözü dönen Degurechaff, kendisini yatıştırma çabalarını savuşturarak bağırmaya devam etti.

“Albayım! Yalvarırım, Genelkurmay Başkanlığı ile görüşmeme izin verin!”

Yaralı bir aslanla baş etmek muhtemelen bundan daha kolay olurdu.

İnzibatlar eğitimliydi ve hayli güçlü olmakla övünürlerdi; ancak bu durum—kendileri de hak verirlerdi ki—karşılarındakilerin normal insan olması halinde geçerliydi.

Biri için geri adım attıracak bir görev varsa, o da bir büyücüyle dövüşmekti. Her asker, bir büyücüyle karşı karşıya gelmenin ne kadar belalı bir iş olduğunu iliklerine kadar hissederdi. Göğsünde hesaplama mücevheri taşıyan bir büyücüyle kapışabilecek tek kişi, yine benzer şekilde donatılmış başka bir büyücüydü.

Ve bu olaydaki rakipleri ise… Meşe Yapraklı Gümüş Kanat Hücum Liyakat Nişanı sahibiydi—üstelik bu nişanı yaşarken almış bir subaydı.

Onu adeta canlı bir silaha dönüştüren bu nişanlar süs olsun diye takılmamıştı. Cephe gerisinde bile elde ettiği başarıların hakkını teslim ederek ona “Ak Gümüş” derler, bazıları ise duydukları korkudan mütevellit “Paslı Gümüş” diye gizli gizli fısıldaşırlardı.

Düşman olsaydı yanına bile yaklaşmak istemezlerdi. Müttefik olarak dahi yoluna çıkmak istemiyorlardı.

Yine de İmparatorluk askerleri görevlerini hatırlayarak önünü kestiler.

Soğuk terler döküp korkudan titreseler de sonuna kadar görevlerine sadık kaldılar.

“Binbaşı von Degurechaff! Lütfen, Binbaşım!”

Küçük bir kız çocuğu olabilirdi fakat hâlâ bir büyücüydü. Kararlılıklarını perçinleyerek hepsi birden üzerine atıldı. Bağırdığı sırada ne kadar olağanüstü bir ciddiyet taşıdığını, ancak kızın koruyucu katmanı kendilerini püskürttüğünde idrak edebildiler.

“Albayım, size yalvarıyorum. Lütfen, lütfen bunu yeniden değerlendirin. İmparatorluk’un geleceği için hemen şimdi harekete geçmeliyiz!”

“… Iğğh. Binbaşı von Degurechaff, sakin olmanız gerekiyor!”

Fakat üs komutanı da nihayetinde bir İmparatorluk askeriydi. Emri altındaki bir komutan tarafından baskı altına alınabilecek biriyse, o makamı işgal etmeye uygun değil demekti.

“Brest’in düşmesi an meselesi. Birliklerimizi boşu boşuna yıpratmamıza gerek yok! Binbaşım! Ateşkesi mahvetmenize izin veremem!”

“Ateşkes henüz ilan edilmedi! Şimdi harekete geçersek ordumuzu hâlâ kurtarabiliriz!”

“Binbaşı von Degurechaff! O filo zaten bozguna uğratıldı. Artık ordumuz için bir tehdit teşkil etmiyor!”

Kurmay subaylar, tereddüt eden inzibatlara bir bakış atıp kızın önünü kesmek için seslerini yükselttiler. Onu kaba kuvvetle ikna edebileceklerini sanmıyorlardı ama neticede bir asker olduğu için kelimelerle dize getirilebileceğini düşündüler.

Bu yüzden şanslarını denediler.

“Ah, lütfen anlamanız lazım. Mesele zaman meselesi. Hiç vaktimiz yok! Albayım!”

Fakat Binbaşı von Degurechaff’ın lafa bile gerek bırakmayacak kadar aklı başında biri olduğu söylenmesine rağmen, bugün inatla mevziini koruyordu. Sadece bu da değil; aşikar bir sabırsızlıkla ellerindeki tüm güçle saldırmaları gerektiğinde ısrar ediyordu.

Adeta…

Evet, hiç şüphesiz, bir şeyden korkuyormuşçasına yalvarıyordu.

Ne kadar da saçma. Paslı Gümüş mü? Korkuyor mu?

Bu imkânsız, diye düşündü etraftaki birkaç kişi.

Henüz kavrayamamışlardı.

“Gizlice kaçmayı, vatanlarını fareler gibi terk etmeyi planlıyorlar!”

Peki ne olmuş yani?

Bu soru kurmayların aklına içgüdüsel olarak takıldı ve haksız da sayılmazlardı. Doğru, ordular barış zamanında bile çok tüketim yapardı. Doyurulması gereken o kadar boğaz varken, kaçınılmaz son belliydi. İkmal hatlarından koparılmış bir orduyu feci bir kader beklerdi.

Hepsinden öte, üssü olmayan bir ordunun çöküşü sadece zaman meselesiydi.

Bu durum göz önüne alındığında, Brest Deniz Üssü’nde toplanan birlikler kesinlikle savunma hatlarını yeniden kurmaya yönelik birlikler olmalıydı. Askerlerin çoğu bu analizi takip etti ve belki de bunun yerine karşı bir çıkarma harekâtına karşı teyakkuzda olunması gerektiği sonucuna vardı. Aha, onlar da bizim gibi yapıp arkamızdan çıkarma yaparak ikmal hatlarımızı tehdit ederlerse bu büyük sıkıntı yaratır.

“Ama zaten kendi kendilerini imha etmeyecekler mi? Olacağı en fazla bu değil mi?”

Neden korkuyor ki bu kız? İzole edilmiş tek bir orduyu katletmek o kadar da zor bir iş değil!

Yine de herkes tamamen müsterih sayılmazdı.

Ne de olsa gözlerinin önünde adeta aklını kaybetme noktasına gelen bu küçük kızın keskin zekası herkesçe kabul görmüş bir gerçekti.

İnsanlar onu Harp Akademisi’nin dâhi çocuğu, hatta Genelkurmay’ın göz bebeği ya da değeri bilinememiş bir stratejist olarak tanıyordu.

“Kendi kendilerini imha etmek mi? Hayır, etmeyecekler! Onlar— Hayır, o adam kuvvetlerinin bir kısmını kaçırmanın peşinde! Buna izin veremeyiz!”

Tiz ve yırtıcı nidası üssün pistinde şaşırtıcı bir yükseklikle yankılandı. Yine de nefesi tükenme noktasına gelmesine rağmen onu bu şekilde avazı çıktığı kadar bağırtan şeyin ne olduğunu hâlâ kimse anlayamıyordu. Onu gören herkes bir şeyler için feryat ettiğini anlıyordu fakat bunun ne olduğunu çözemiyorlardı.

Neden bu kadar ısrar ediyor? Bu sonuca nasıl vardı?

“Bu teorinin arkasında hiçbir dayanak yok! Bu birlikleri takviye savunma gücü ya da karşı taarruz birlikleri olarak değerlendirmek en mantıklısı.”

“Kaçmalarına izin verirsek İmparatorluk’un zaferi tehlikeye girecek! Eninde sonunda çökeceğiz!”

Birkaç kişi düşünmeye çalıştı. Fakat ne kadar acımasızca olursa olsun, artık çok geçti.

İmparatorluk’un zaferi tehlikeye girecek. İmparatorluk eninde sonunda çökecek.

Bu feryatlara verilen karşılık, haykıran kişinin beklediğinden çok farklı oldu.

“Tamam, tutun şunu! Binbaşım, bu kadar yeter!”

Herkesin sabrı taşmışçasına, onun kontrol altına alınması emri verildi. İnzibatlar ve kendi birliği, gönülsüzce de olsa onu komutandan ayırmaya koyuldular fakat Degurechaff’ın gösterdiği direnç alışılmadık derecede şiddetliydi. Küçük bir kız çocuğuna karşı beş adam olmalarına rağmen, onu çekip almak bütün güçlerini aldı.

“Albayım, lütfen! Yalvarırım!”

Kulaklarda çınlayıp duran bir haykırıştı bu.

“Yeter artık, Binbaşım!”

“Onları Brest Deniz Üssü’nde yok etmeliyiz! Bu düşman İmparatorluk için bir tehdit! Onları hemen burada, şimdi imha etmek zorundayız! Lütfen, anlamanız lazım—bir asker olarak görevimi yapmak zorundayım! Bunu ben de istemiyorum ama Brest Deniz Üssü’nü yok etmemiz gerektiğini biliyorum!”

“Binbaşım, bu imkânsız!”

Komutan, kızın dua eden bir feryadı andıran yakarışını hâlâ elinin tersiyle itiyordu.

“… Gitmeme izin verir misiniz lütfen?”

“Vazgeç artık!”

“Binbaşım!”

“Lütfen beni durdurmaya çalışmayın. Komutanım, zaten bu yetkiye sahip olmam gerekir.”

Üs komutanının mantığı gayet açıktı. Onun bu eylemi ateşkesi tehlikeye atacaktı. Fakat Binbaşı von Degurechaff’ın itirazı da bir o kadar netti: Umrumda bile değil.

“Genelkurmay’ın bana verdiği yetkiye dayanarak, keşif amaçlı taarruz harekâtına devam ediyorum.”

Ardından, inanılmaz bir şekilde, kendisini kontrol altına almak için avazı çıktığı kadar bağıran generale arkasını döndü ve kararlı adımlarla birliğine doğru koştu.

İnzibatlar onu durdurmaları gerektiğini düşünerek kendilerini hazırladılar fakat gözlerindeki bakış hepsini olduğu yerde dondurdu. İlerleyen günlerde kendi aralarında bu bakışları konuşacaklardı: “Yoluna çıksaydık bizi ‘ortadan kaldırır’dı…”

Karargâhta acil durum toplantısı için toplanan subaylara bir bakış atan Tanya, içinden geçirdi.

Tümgeneral de Lugo… Bu meşum bir isim. Hatta son derece uğursuz bir isim olduğu bile söylenebilir. Nükleer silah testleri yapmasını veya NATO’dan çekilmesini bekleyeceğiniz türden bir isim.

Adamın Özgür Cumhuriyet’i falan ilan etmeye başlayacağına dair cidden kötü bir hisse kapılıyorum. Böyle bir adamın kaçmasına kesinlikle izin veremeyiz.

Komuta kademesinin bunu anlamamış olması beni tam anlamıyla hayal kırıklığına uğratıyor. Ne yazık ki, savaşı bitirmek istiyorsam başımın çaresine bakmam gerekecek. Peki kendi başımıza nasıl saldırmalıyız?

Hiçbir şey yapmazsam başım ağrımaz ama bu da olayın özünü tamamen kaçırmak olur. Rudel’i düşün—düşman ülkeye saldırdım diye kimse bana sitem etmemeli. Başka bir deyişle, savaştan sonra kendimi bir askeri mahkemenin karşısında bulmayacaksam… bu göze alınabilir bir risktir.

Saldırdığımızı varsayalım. Az öncesine kadar elimden geldiğince dil döktüm ama artık resmi destek alabilecek bir konumda değilim.

Muhtemelen bu noktada tek temasım, V-1’leri kullandığımızda birlikte çalıştığımız denizaltı olacaktır. Muhtemelen bir devriye hattı oluşturmuşlardır.

Ancak dürüst olmak gerekirse, önceden bir ayarlama yapmadan su üstünde bir tahliye gerçekleştirmeye çalışmak riskli olur. Birbirimizi bulamama ihtimalimizi göz önüne alırsak, en başından buna bel bağlamamak muhtemelen daha güvenlidir.

Tek başıma saldırmak istemiyorum ama görünüşe göre tek yol bu. İyi ya da kötü, elimizdeki V-1’leri kullanırsak hiçbir engelle karşılaşmadan Brest’e kadar yarabiliriz.

O zaman en azından General de Lugo’nun bu dünyadan ayrılmasını sağlayabilirim.

Bir bakıma bu, yükselişte olan kayda değer yeni bir şirkete yapılan düşmanca bir devralma gibidir. Patentlerimizi ve varlıklarımızı sağlama almamız ve şirketimize yönelik gelecekteki her türlü tehdidi bertaraf etmemiz gerekiyor—mümkün mertebe mantıklı olan bu. Onu şimdi ortadan kaldırırsak işimiz çok daha kolaylaşacak.

Müdahale etmemiz gereken yerde mantıksız tereddütlerimiz yüzünden tarihin bizimle alay etmesi düşüncesine katlanamıyorum.

“Tabur, dikkat!

“Teşekkürler. Pekala askerler. Brest Deniz Üssü’ne saldıracağız.”

Böylece Tanya hedeflerini her zamanki üslubuyla açıklar. Bu düşmanın vurmaları gereken diğerlerinden hiçbir farkı yoktur ve durum böyle olduğuna göre, sadece her zamanki gibi yapacaklardır. Bu yüzden subayların gergin ifadelerini görünce ve duyurusunun üzerlerinde yarattığı etkiyi anlayınca şok olur.

Makul Üsteğmen Weiss ve diğer subayların hepsi dona kalmış görünmektedir. Tanya söylediği şeyin kulağa tuhaf geldiğini fark eder.

Fakat hissettiği ilk şey kafa karışıklığıdır. Savaşa meraklı birliklerini tanıdığı için mutlu olabileceklerini düşünmüştü ama şaşkınlıktan dona kalacaklarını hiç tahmin etmemişti. Bu biraz utanç verici.

İlave başarılar elde etmek anlamına gelecekse düşmanı her yerde takip etmeye can atıyorlar sanıyordum.

İnsan kaynaklarından gelen biri olarak onların duygularını anladığımı sanıyordum, bu yüzden anlamadığımı keşfetmek benim için biraz şok edici oldu. Bu birlikleri yönetiyor olmam gerekiyor, dolayısıyla onların umutlarını ve hayallerini anlayamıyorsam bu sadece benim yetersiz olduğum anlamına gelir.

Hayır, bunu sakince düşünelim. Acele işe şeytan karışır. Şimdilik kararımı askıya alacağım.

“Komutanım?! Bu…”

“Kendi inisiyatifimizle hareket edeceğiz. Yoksa neden doğrudan Genelkurmay’a rapor verelim? Başka ne diye bize müstakil hareket etme yetkisi versinler?”

Sigorta gibidir; kullanmamak en iyisidir ama bu tür durumlar için elimizde tuttuğumuz bir kozdur.

Standart komuta zinciri sık sık birbirine dolandığı için üst kademe onun bu yetkisine hırsla baksa da, Tanya açısından bakıldığında, onun birliğini bir proje ekibi gibi düşündüğünüzde nasıl kullanılmaları gerektiği daha net anlaşılır.

Doğrudan rapor verdikleri subay dışında kimsenin müdahale edememesinin sebebi, CEO’dan aldıkları özel talimatlarla önemli bir projeyi yürüten bir ekip olmalarıdır. Böyle bir ekibe belli bir düzeyde özerklik tanınmalıdır. Ve hareket etme yetkisi verilen herkesin bunu gerektiği şekilde kullanması beklenir. Bir sorunu asgari çabayla çözmekten daha güzel bir şey yoktur.

Tıp bize gösterir ki, hastalanmadan önce yapılan koruyucu müdahale hayatı kolaylaştırır. En güzel yanı da tıbbi masraflardan tasarruf etmenizi sağlamasıdır. Önenebilir israflar ortadan kaldırılmalıdır.

Tek bir aşıyla birden fazla riski önleyebiliyorsanız, bunu yapmak boynunuzun borcudur. İnsanoğlu anlık riskleri abartmaya meyillidir, ancak uzun vadeli korkunç riskleri unutmak da aynı derecede aptalcadır.

Toplum için maliyetleri ne kadar iyi yönettiği düşünüldüğünde, koruyucu tıp gerçekten harika bir şeydir. Anlık acılar ve belli risk türleri tamamen göz ardı edilemez, ancak bunlara saplanıp kalmak asıl meseleyi kaçırmaktır. General de Lugo’yu bu dünyadan uğurlama harekâtı da koruyucu tıpla büyük benzerlik gösteriyor. Belli riskler içerse bile yapmaya değer.

İmparatorluk’u içten içe kemirecek bu vebanın önüne geçmeliyiz. Bunu önlemezsek, toplumun —Binbaşı Tanya von Degurechaff’a bu hareket yetkisini veren o toplumun— ödeyeceği bedel telafi edilemez olacaktır.

Ne pahasına olursa olsun bundan kaçınılmalıdır.

“A-ama taburumuzun Brest Deniz Üssü’ne tek başına saldırabileceğini pek sanmıyorum. Ayrıca, daha önce V-1’i sadece seçkin bölüğün mensupları kullandı. Bu yeterli değil. Lütfen bunu yeniden değerlendirin,” diye ısrar eder Teğmen Weiss; ancak Tanya için bu, kalıplaşmış fikirlere bağlılıktan kaynaklanan bir saçmalıktır.

Şüphesiz, Brest üssünün ağır şekilde savunuluyor olması mantıklı bir beklentidir. Evet, pusuda bekleyen bir birliğin doğrudan ateşine maruz kalırlarsa seçkin bir taburun bile ağır kayıplar verebileceğini görebiliyorum.

Yine de Tanya’ya göre, tüm bunlar hesaba katıldığında dahi bu iş yapılmalıdır. Ve bunu yapmanın bir yolu vardır. Yapmamak için hiçbir gerekçe yoktur.

“Teğmen, sadece vurup kaçacağız. Bu bir saldırıdan ziyade keşif harekâtı sayılır. Taburumuzun bunun altından kalkabileceğine ve bunun hedeflenmeye değer bir amaç olduğuna inancım tam.”

Tanya bu şekilde savunur görüşünü. Bunu yapabilecek biri varsa, o da biziz. Sonuçta savunmaları deniz ve kara odaklı kurulmuş, üstelik biz oraya V-1’lerle hızla dalıp tek bir darbe indirdikten sonra çekileceğiz.

Bu temel varsayımlara ek olarak, Brest Deniz Üssü’nün savunmasının çağın gerisinde kaldığını tahmin ediyor. Hava teknolojisini veya hava indirme büyücülerini hesaba katmamışlardı.

“Üstelik savunmaları tam bir zaman aşımı örneği. Acil bir neden olmadıkça bunları güncellemek için de acele etmiyorlardır. Muhtemelen eski güvenlik protokolleriyle hareket ettiklerini varsayabiliriz.”

Brest Deniz Üssü’nün konumu, burayı doğal ve korunaklı bir liman kılmaktadır. Aslında fırtınalarda sığınmak için bir liman olarak gelişmişti ve topografyası büyük gemilerin demirlemesine imkan tanıyordu. Coğrafi olarak da kara ordusunun ulaşmasının zor olması gibi bir özelliğe sahipti. Buranın kadim zamanlardan beri üs olarak kullanılmasının bir sebebi vardı. Diğer bir önemli husus ise muhtemel düşman olan İmparatorluk’tan güvenli bir mesafede, geride yer almasıydı.

Ancak bu “geride ve güvende” varsayımı, beraberinde ilginç bir durumu da getiriyordu. Her anın kritik olduğu bir silahlanma yarışında, cephe hatları dışındaki bölgeleri donatmak için ayırılabilecek çok fazla kaynak yoktu. Öyleyse Brest gibi güvenli kabul edilen bir yere öncelik verilir miydi? Bu son derece ilginç bir soruydu.

Peki ya düşman, filonun savunmasına ve ateş gücüne güveniyorsa? Brest Deniz Üssü’nün kayda değer bir savunmasının olmadığını beklemek hiç de garip durmuyordu.

Sonuçta, İkinci Dünya Savaşı sonundaki uçaksavar ateşinin durumuyla kıyaslandığında, bu hava savunma tedbirleri çocuk oyuncağı gibi kalıyordu. Saldırıyı uzatmadığımız sürece yıpranma payımızı kesinlikle sınırlı tutabileceğiz. Ayrıca, Cumhuriyet Ordusu pek tecrübeli değil.

İmparatorluk ve Cumhuriyet filoları, öteden beri “varlık gösteren filo” prensibiyle birbirlerini süzüp duruyorlardı. Yani her iki taraf da kabuğuna çekilmiş durumdaydı. Tabii ki tekil gemiler şurada burada muharebelere katılmıştı ancak filo düzeyinde, hava veya büyücü birliklerine karşı savaşma konusunda pek bir tecrübeleri olmadığını varsayabiliriz. Aslında bu şaşırtıcı değil, nitekim her iki tarafın büyücü birliklerinin çoğu Ren cephesindeki yıpratma savaşında karşı karşıya gelmişti.

Ren hattındaki o cehennem vaftizinden sağ çıkan askerleri barındırıyor olsalar bile, bunların çoğu zaten ihtiyat birliğiydi. Deneyimsiz birlikler seçkin olanlara ayak uyduramaz. Cephede az da olsa savaş tecrübesine sahip olmakla hiç olmamak arasındaki fark devasadır.

“Ayrıca üssün yakınlarında dost bir denizaltıyla temas halindeyim.”

Dost bir denizaltının bölgede devriye gezdiğini teyit ettim; kaçışı tamamen engellemekten ziyade en fazla erken uyarı sağlasa bile.

Yine de bir otostop çekmeyi başarırsak, birden fazla kez saldırabilir ve su altından kaçışımızı gerçekleştirebiliriz. Ek seçeneklere sahip olmak işime gelir. Ve denizaltı komutanlığı müdahale etmediği sürece torpidolarla eşzamanlı saldırı yapmak da mümkün olacak.

“Tüm bunlar ışığında, en doğru hareket tarzının Brest Deniz Üssü’ne doğrudan V-1’lerle saldırmak, ardından denizaltıya binip bir kez daha vurmak olduğuna karar verdim. Başka bir deyişle, daha önce yaptığımız gibi V-1’lerle üzerlerine çökereceğiz. Sizlerin bunu bir kez daha başarabileceğinizden eminim.”

Eski bir harekâtın tekrarından ibaret. Müstakil hareket ettiğimiz için yeni bir plan hazırlamak adına destek alamıyoruz, bu yüzden yapacak bir şey yok. En garantili plana ulaşmak adına Tanya, dahil olduğu en kolay harekâtı referans alıyor.

Tabii ki V-1’leri kullanmak istemiyor ama Başmühendis Schugel’in icadı bir önceki harekâtlarında hayati bir rol oynamıştı. Tanya, o harp başlıklarının yıkım gücüyle bir gemiyi batırmanın fazlasıyla mümkün olduğunu hesaplıyor.

Üstelik bunları kullanarak, düşmanın engellemesiyle ya da bizi durdurmaya çalışan müttefiklerle uğraşmak zorunda kalmayacağız. Yakıt dolu depolar doğrudan gemiye isabet ederse, anti-gemi füzelerine denk sonuçlar bekleyebiliriz. Zırhlı bir savaş gemisi bile böyle bir darbeden hasarsız kurtulamaz.

Takviyeli tüm bir taburun bu saldırıya katıldığını düşünürsek, bu tam kırk sekiz füzeye tekabül eder. Bu kadarı, ağır bir yıkım yaratmak için fazlasıyla yeterli olmalıdır. Tabii ki onları sevk ve idare etme konusunda pek tecrübeli sayılmayız. Her şey yolunda gitse bile düşük bir isabet oranına hazırlıklı olmalıyız.

Ancak V-1’lerin bünyesinde barındırdığı yıkıcı güç gayet muazzamdır. Belki de yarısının doğrudan isabet edeceğini öngörebiliriz. Hedefin demirlemiş bir gemi olduğu düşünüldüğünde, yirmi dört isabet hiç de mantıksız bir tahmin sayılmaz.

Ve yirmi dört füze, istenen sonucu almak için gerekli miktarın çok üzerindedir. Üstüne bir de büyücüler saldırdığında, amansız düşmanımız Tümgeneral de Lugo’yu göz açıp kapayıncaya kadar orgeneralliğe terfi ettireceğimizden hiç şüphem yok. Hatta ona mezar taşı niyetine bir de savaş gemisi hediye edeceğiz.

Hayır, “hiç şüphem yok” demek doğru bir ifade olmadı. Bu planı kesinlikle icra edeceğiz. Evet, mareşal olmasına izin vermektense, kendisine çifte terfi ve savaş gemisi şeklinde devasa bir mezar taşı takdim edeceğiz.

“Binbaşım, bir sorum olacak.”

Bu söze karşılık subordinates, yani emrindekiler şüpheyle bakıyor gibidir. Durumun farkındadır ama onları tamamen ikna edemezse plan fiyaskoyla sonuçlanabilir. Hem tedbirli hem de vicdanı tamamen rahat bir edayla babacan bir şekilde başını sallar. “Söyle bakalım. Nedir?”

“Komutanım, V-1’leri nereden tedarik edeceğiz?”

nik bir soru beklemiyordu. Bir an duraksasa da sorun etmeyip gayet tabii bir edayla cevap verir: “Teknik Tophane’nin elinde tesadüfen birkaç tane var. Onları kullanacağız.”

“Yani izin aldık mı?”

Bu can sıkıcı bir soru ama cevabım hazır. Halledebilirim. Divanıharpte yargılanmaktan kaçınmak için gerekli olan asgari savunmayı hazırladım.

Yine de gerçekten en alt sınırdan bir gerekçe bu. Fakat hayır, meşru bir zemin oluşturmaktan ziyade saldırı için yeterli zamana sahip olmamızı sağlamak çok daha önemli.

Yetki alanımın ötesinde işler çevirmek midemi bulandırıyor ama hayatta kalmak için olduğunu düşününce bunu yapmak zorundayım.

“Ne saçmalıyorsun? Başmühendis Schugel bir saha testi talep etmemiş miydi? Biz sadece verilen talimatın gereğini yapıyoruz.”

Onların bir talebinin işime yarayacağı hiç aklıma gelmezdi. Kader gerçekten de çok ironik; ancak V-1’leri kullanabilirsek sorun çözüldü demektir, Brest Deniz Üssü’ne saldırabileceğiz.

Genelkurmay, Teknik Tophane’den daha fazla muharebe verisi ve ince ayarları yapılmış V-1’lerin yeniden değerlendirilmesini talep eden bir yazı almıştı. Bu silahları kullanan tek birlik biz olduğumuz için, takip testini bizim yapmamıza kimsenin itirazı olamaz.

“Bu sadece bir inisiyatif gibi değil de yetkinizi aşmak gibi algılanabilir…”

“Eğer şimdi harekete geçmezsek, gelecek nesillerin tarihçileri bizi vazife ihmaliyle suçlar. Kimsenin arkamdan gülmesine izin veremem. Gerçekten de böyle çene çalacak vaktimiz yok. Söyleyecek başka bir şeyiniz yoksa burada bitirelim. Harekât onaylandı—derhal marş marş!”

O adamın kaçıp kurtulmasına izin veremeyiz. Dunkerque tahliyesi başarılı olmasaydı, İngilizler ve Fransızlar Britanya’nın savunma hatlarını koruyabilirler miydi?

Hayır, sadece bu da değil; İngilizler kendi ana karalarını savunmak için yeterli asker toplayamasaydı, o beceriksiz İtalyan ordusu böyle ağır bir hezimete uğrar mıydı?

Sadece bu da değil, bir an olsun düşünmek lazım: Ya öyle olsaydı? Belki de afaki konuşuyorum ama Almanya, Britanya’yı ezebilseydi, belki de arkasını kollama derdi olmadan Sovyetler Birliği ile savaşabilirdi. Aynı şey İmparatorluk için de geçerli olabilir.

Radikal bir ifadeyle söylemek gerekirse; burada Cumhuriyet filosunu bozguna uğratırsak, Müttefik Krallık sadece deniz hakimiyetini nasıl sağlayacağını düşünmekle kalmayacak, Cumhuriyet’in havlu atmasıyla birlikte İmparatorluk’la teke tek kalacağı o kabus senaryosuyla yüzleşecek.

Bu gerçekleşirse, İmparatorluk kendisine stratejik avantaj sağlayacak bir zemin bile yaratabilir.

Başka bir deyişle, ucu bucağı olmayan bir beraberlik durumu. Müttefik Krallık’ın tek başına İmparatorluk’un karadaki ezici gücünü alt etmesi imkansızdır. Ve İmparatorluk Donanması, Müttefik Krallık ile sidik yarışını sürdürecek kadar güçlüdür. O halde… O halde! Bu kilitlenme durumu İmparatorluk’un işine gelir. Kontrolümüz altındaki bölgelerdeki üretim tesislerini kullanabilir, kuvvetlerimizi çeki düzene sokabiliriz—cehennemin dibine kadar, vakit ayırırsak yeni gemiler bile inşa edebiliriz.

Bu kadar geniş bir altyapı kurabilirsek—hayır, bunu kurduğumuzda Müttefik Krallık durumun farkına varırsa savaşı bile bitirebiliriz.

O zaman artık böyle tehlikeli işlerle uğraşmak zorunda kalmayacağız. İşte o zaman huzurlu bir dünya hemen yanı başımızda belirecek.

Savaşı bitirmek uğruna…

İşi tam şu anda bitirmeliyiz.

Bu savaşı biz sonlandıracağız.

Barışı kendi ellerimle söküp alacağım.

Bu nedenle Büyücü Binbaşı Tanya von Degurechaff, isteksiz subordinates’larını, yani askerlerini harekete geçirmek için kararlı bir tonla kıtalarına kesin emirler yağdırır. Beklediği gibi, askerler çakı gibi bir disiplinle karşılık verir.

Tabur personeli hizaya girmiştir. Mühendisler ve teknisyenler, sevk edilen V-1’ler üzerinde çalışmak için buradalar. Teknik Tophane’nin talebi kalkan yapılarak adeta arka hat depolardan gasp edilen V-1’ler, piste çoktan dizilmiştir. Mühendisler füzeleri fırlatıcılara taşır ve son kontrolleri yapmaya başlarlar.

Çıkış hazırlıklarının tıkır tıkır ilerlediğini gören Degurechaff, birliklerini süzmekten memnuniyet duyar. Uçuş menzilini artırmak amacıyla tasarlanan daha büyük yakıt depolarına sahip V-1’leri tedarik edebilmiş olmaları harika bir gelişmedir. Ayrıca yıkım kapasitelerini artırmak için, gemisavar saldırılarında uzmanlaşmış Tip 80’lerden vazgeçmek zorunda kaldım ama Tip 25’lere harp başlığı eklemeyi başardık.

Ses hızını aşarak ilerleyen bu mühimmatların isabet ettiği herhangi bir gemi, muhtemelen tek bir saldırıda sulara gömülecektir. Bir savaş gemisinin zırhının bile bunlara dayanabileceğinden şüpheliyim. Hepsinden önemlisi, hedefimizde demirlemiş bir gemi var. Çok yüksek bir isabet oranı yakalamamız işten bile değil.

Daha parlak bir geleceğe dair bu beklentiler Tanya’nın keyfini epey yerine getiriyor.

General de Lugo’nun hangi gemiyi komuta gemisi yaptığını bilmesek dahi, hepsini hedef alırsak onu en azından bir kez vuracağımız kesindir. Sadece bu öngörü bile onu o kadar mutlu ediyor ki kahkahalara boğulmak istiyor.

En kötü senaryoda bile de Lugo’yu bu dünyadan uğurlamaya fazlasıyla yetecek bir geri dönüş bekleyebiliriz. Yanındaki kalan birlikleri sadece pataklamak bile gayet iyi bir sonuç sayılır.

“… Komutanım, tüm birlikler hazır.”

“Çok iyi. V-1’lerin hepsi hazırlandı, değil mi? Söylemek bile istemiyorum ama içlerinden birinin içinde adamlarımdan biri varken patlamasından nefret ederim.”

“Çok dikkatli davrandılar. Teknisyenler yaptıkları işe kefil oluyor ve makinelerin güvenli bir şekilde ayarlandığının garantisini veriyorlar.”

“Pekala, o halde… Ne oldu Teğmen Weiss? Söyleyecek bir şeyiniz varmış gibi bakıyorsunuz, çabuk olun ve söyleyin.”

“Binbaşım, bu sanki… Bu, merkezin iradesine fazla aykırı değil mi? Emirlerinize uymaktan başka çarem yok ama bence bu sizin için de son derece tehlikeli bir hamle…”

Tanya’nın yüksek kazanç beklentisinin aksine, taburdaki kıdemli subayların tereddütleri var gibi görünüyor.

Ah, uflamak istiyor ama tereddütlerinde haksız olmadıklarını görünce zorlanıyor.

Yine de tek yapmaları gereken sonuç almak.

İsteksiz tabur komutan yardımcısı saldırının sonuçlarını gördüğünde, şüphesiz yola gelecektir. Zira Weiss, bu tür tek taraflı eylemleri huzursuz edici bulan bir tip. Kendi takdir yetkim dahilinde hareket ettiğimiz sürece beni durduramayacağına sevinmeliyim.

“Teğmen, uyarınızı memnuniyetle dikkate alıyorum ancak emirlerimi değiştirme niyetinde değilim. Başka bir şey var mı?”

Sonuçta o bir asker. Sırf isteksiz diye görevini kaytaracak değil. Bu konuda ona tamamen güvenebilirim. İnsanların işlerine bu kadar tutkuyla bağlı olmaları harika bir şey.

Ah, sırf canları istemiyor diye geçerli bir sebepmiş gibi talimatlara pasif direniş gösteren geçici çalışanlar yüzünden kaç kez çileden çıktım? Sonra da maaşlarını öderken şirketin adını kirletmelerini izlemek—kesinlikle sinir bozucu bir durum.

Askerler farklıdır. Çok daha güvenilirdirler. Tabii, bunun sebebi işlerinden soğudukları için kaytarırlarsa ölecek olmalarıdır. Elbette, iş kaytarmanıza izin vermeyecek kadar zor olduğu için böyle, ama her neyse…

“Hayır, efendim… Ama bunu yapmak istediğinizden emin misiniz? Üs komutanı öfkeden deliye döndü ve Genelkurmay ile görüşeceğini söyledi…”

“Genelkurmay’la mı? Sınırlarımı aşmadığım sürece hiçbir şey yapamaz.”

Uygun prosedür. Açıkça söyleyince pislik gibi duyuluyorum ama Teknik Tophane’nin talebini yerine getirmek, komuta zinciri düşünüldüğünde geçerli bir hamle olarak garanti altındadır. Kanunları öğrenin, yönetmelikleri öğrenin. O zaman her türlü eylemi haklı çıkarmanın bir yolunu bulabilirsiniz; geçmişte bana böyle öğretilmişti, tatlı anılar.

Kurallar çiğnenmek için değildir—istismar edilmek ve aradan sıyrılmak içindir.

Sahadaki komutanın teklifimi reddetmesi üzücü. Ancak bu durum hangi harekâtları üstlenebileceğimi hiçbir şekilde sınırlandırmaz.

Olağan prosedürü izlersek… Doğrudan Genelkurmay’a bağlı bir birlik olarak müstakil hareket etme yetkimiz ne kadar olursa olsun, Brest Deniz Üssü’ne saldırmamıza muhtemelen izin verilmezdi.

Ancak şimdi, onları bastırma sürecinin ortasındayken, savaşta görev yapan bir birliğe tanınan takdir yetkisinin tanımını genişletmek mümkündür. Üs komutanı Genelkurmay’a protestoda bulunsa bile Genelkurmay beni alenen azarlamayacaktır.

Elbette, kapalı kapılar ardında sert bir uyarı almak hafife alınamaz ama her halükarda, o noktada iş işten geçmiş olacaktır.

Tam da bu ölüm kalım anında hareket özgürlüğümü güvence altına alabilmiş olmak beni mutlu ediyor.

Başarırsam, sonrasında ne gelirse gelsin üstesinden gelebilecek kapasitedeyim. Geleceği düşünebilmek için önümdeki patojeni yok etmek zorundayım.

“… Komutanım, Grup Komutanlığı’ndan mesaj var.”

Fakat ne yazık ki, Grup Komutanlığı’ndan emirler gelir. Elçi olma talihsizliğine uğrayan telsiz operatörüne istemeden kaşlarını çatmak benim hatamdı.

Tanya özür dileyerek mesajı alır ve göz gezdirir.

Davranışlarıyla ilgili basit bir tavsiyeden ibarettir. Yani Grup Komutanlığı’ndan gelen, sakinleşmesine yönelik nazik bir uyarı. Birliği kağıt üzerinde bağımsız olsa da talepleri bu yöndedir.

Mümkün olduğunca uymak zorunda olan birinin konumundan bakıldığında, bu müdahale gibi hissettiriyor.

Normalde Tanya bile bu noktada geri adım atardı. Sergiledikleri tavır işte bu kadar kararlıdır. Ancak mevcut koşullar altında yapamaz.

Kısa yanıtını dikkatlice kelimelere dökerek, “Taleplerini anladığımı ve saygı duyduğumu iletin,” diye talimat verir. Talebi anladığını ve saygı duyduğunu inkar edemedikleri sürece, onunla tekrar iletişime geçeceklerini hayal etmek zordur. Tam olarak yalan söylüyor sayılmam. Sorun teşkil etmediğinden emin olmak için kelimelerini bir kez daha süzgeçten geçirdi.

Evet, tek yapmam gereken talebi anlamak, buna saygı duymak ve yine de bildiğimi okumak.

Neyse ki, Ordu Grubu Komutanlığındaki akıllı birinin neyin peşinde olduğumuzu anladığı an, V-1’ler Brest’i çoktan vurmuş olacak. O saatten sonra bizi durdurmak için yapabilecekleri hiçbir şey kalmayacak.

Ancak Tanya, tahminlerinin biraz fazla iyimser olduğunu fark etti. Beni dizginlemek için bu kadar ciddi bir çaba sarf edilmesinden hiç hoşlanmadım. Bu durum, bir dairenin gözünü onun üzerine diktiği anlamına geliyordu.

Sadece biraz daha zaman alacaktı ama bu kısa süre içinde nelerin yaşanacağını kimse bilemezdi.

“Görünüşe göre canımızı sıkacaklar. Fırlatma takvimini öne çekiyoruz.”

Böylece Binbaşı Tanya von Degurechaff acele etmek için inisiyatif alarak idari bir karar verdi.

Riskleri göz önünde bulundurarak fırlatma takvimini öne çekmeye kararlıydı. Mükemmel koşulları sağlamak yerine insanüstü bir hızla hareket etmeye öncelik vermenin daha önemli olduğuna karar vermesi hiç zamanını almadı.

Normalde seyrüsefer rotası hava durumu tahmini kontrol edilerek ve düşman hareketleri analiz edilerek belirlenirdi, fakat tüm bunlar atlanmıştı. Durumun genel bir özetini telsizden alacaklardı, hepsi bu. En kısa saldırı rotasına karar vermişti. Bu sayede en az yakıt tüketilecek, bu da V-1’ler düşman gemilerini vurduğunda ikincil etki olarak daha büyük bir patlama yaratacaktı.

Öyle ya da böyle, kusursuzluk yerine hızı seçiyordu.

Neyse ki mühendisler gerçekten işinin ehliydi. Gerekli tüm görevleri serice yerine getirme tarzları, İmparatorluğun gurur duyduğu yüksek kalitedeki teknolojik desteğin küçük bir göstergesiydi.

Bu hassas makinelerin bakımlarının düzgünce yapılmış olmasına gerçekten minnettarım.

Artık sadece çok kısa bir süre kaldı.

Hayır, birkaç dakika içinde havalanabiliriz.

Herkese biniş emri vermeli miyim?

Tanya tam harekete geçmeyi düşünürken, muhabere tesisinden bir askerin kendisine doğru koştuğunu gördü. Bu, az önce Ordu Grubu Komutanlığından gelen uyarıyla gelen askerin ta kendisiydi. Tanya başka bir bildirim mi var diye düşündü ama yüz ifadesi giderek sertleşti.

Deminki telsiz operatörüydü bu, fakat rengi atmıştı. Öyle ciddiyetle koşuyordu ki, gözlerindeki ifade ona söyleyecek bir şeyi olduğunu açıkça haykırıyordu…

İşte o anda askerin kendisine bir mesaj ulaştırmak için çıldırdığını fark etti.

“… Ah, lanet olsun.”

Tanya’nın göklere sitem etmekten başka çaresi kalmamıştı.

Sezgilerine inanan biri değildi ama bunun kötü bir haber olacağını anlıyordu. Derhal birliğe göz gezdirdi fakat fırlatmayı gerçekleştirmelerine hâlâ ufacık bir zaman vardı.

Muharebede gözle görülmeyecek kadar küçük bir gecikme bile nasıl da ölümcül olabiliyordu!

Aradaki fark sadece birkaç dakikaydı ama bu süre, o askerin ağzından çıkacak her neyse onu söylemesine yetiyordu.

Keşke onları biraz daha erken harekete geçirebilseydim diye temenni etmek için artık çok geçti; kalbinin derinliklerinden pişmanlık duyuyordu ama devasa hata çoktan yapılmıştı. Bir an için ulak askeri bayıltmayı düşündü ama bunca insanın gözü önünde bunu yapmasının imkânı yoktu, bu yüzden fikri anında kafasından attı.

Paniklemek durumu bir zerre bile iyileştirmeyecekti. İdam edilmeden hemen önceki an böyle mi hissettiriyordu? Her halükarda, bu talihsizliğin daniskasıydı.

“Komutanım! Genelkurmay’dan özel emir var!”

Ah, duymak istemiyorum. Hiçbir şey duymak istemiyorum. Berbat bir haber olduğunu bilmem için tek bir kelime etmesine bile gerek yok.

Ağ, biraz daha anlayışlı olamaz mısın?! Görevini birazcık daha yavaş yapabilirdin!

Duygularımın mantıksızca feryat ettiğinin pekala farkındayım. Daha birkaç an önce bir asker olarak sadakatinden dolayı onu takdir ediyordum. Hemen ardından bunu geri almak pek adil olmazdı.

Yine de.

Tanya onu boğma isteğine engel olamıyordu.

“Ateşkes ilan edildi! Genelkurmay’dan tüm birliklere en yüksek öncelikle iletilen emirdir!”

“Ateşkes mi? Ateşkes mi ilan etmişler?!”

Tanya durduramadan Üsteğmen Weiss ulağa tekrar sordu, bu sayede diğer herkes haberi duymuş oldu. Artık duymadığımızı iddia ederek saldırıyı başlatmamızın imkânı yoktu.

Tek başıma pek bir şey başaramayacağım gibi, ateşkesi ihlal ettiğim için kurşuna dizilirdim.

“Komutanım, lütfen taarruzu derhal durdurun!”

Bu haykırışta yanlış anlaşılacak hiçbir şey yoktu.

“Ateşkes sağlandı! Lütfen taarruzu derhal durdurun!”

Durmamı söylemek için sesini yükseltiyordu.

Evet, seni duyuyorum. Tanya yanıt olarak elini salladı. Bu senin görevin olduğu sürece, bunu yaptığın için sana saygı duymalıyım. İdeal bir asker; tüm astsubaylar görevlerine bu kadar sadık olmalı.

Fakat Tanya bu haberi kabul etmeyi reddediyordu. Belli bir cezayı göze alarak tek kişilik harekât planıyla buraya kadar gelmişti—çünkü İmparatorluk için yenilgiden kaçınmanın son şansının bu olduğunu biliyordu.

Şimdi. Şimdi harekete geçmezsek, tam zamanında yetişmemizin hiçbir yolu kalmayacak. Binbaşı Tanya von Degurechaff bu korkunç gerçeği çok iyi biliyordu. Eğer düşmanın kaçmasına izin verip ikinci bir Dunkerque felaketi yaşarsak, zafer İmparatorluk’un asla ulaşamayacağı bir yere kayıp gidecek.

Bu yüzden bunu hemen şimdi yapmak zorundayız. Yapmazsak, İmparatorluk’u kurtarmamız muhtemelen imkânsız hale gelecek.

Aynı zamanda şunun da farkındaydı. Eğer havalanırlarsa, ateşkesi ihlal etmenin tüm sorumluluğu kendi omuzlarına binecekti.

Buradan sıyrılmanın bir yolunu bulabilseydi işler belki farklı olabilirdi. Fakat artık ateşkes nedeniyle taarruzu durdurması açıkça emredildiğine göre, kıvıracak veya muğlak argümanlara sığınacak tek bir alan bile kalmamıştı.

İşte bu yüzden Tanya’nın yüz ifadesi son derece karmaşıktı. Şimdi gitmezlerse, felaket ve yıkımın eninde sonunda İmparatorluk’un üzerine çökeceğini net bir şekilde görebiliyordu. Bu kaçınılmazdı.

Ancak gitmek de kendi kişisel sonunu hazırlamak demekti. Bu da bir o kadar kaçınılmazdı.

Başka bir deyişle, son derece basit bir sebepten dolayı taarruza geçmesi imkânsızdı. Yine de havalanmamak, çöküşün getireceği yavaş ve ıstıraplı bir ölüm anlamına gelebilirdi. Bu çok acı vericiydi; bu ihtimali tamamen ortadan kaldırma fırsatını tam karşısında görebiliyordu ama onu kaçırmasına izin vermek zorundaydı.

Ve böylece.

Öfkeyle patlayarak, kimin dinlediğine hiç aldırış etmeden pistin üzerine çöktü ve adeta umutsuz bir tonla acı acı tükürdü, “… Hgh. Kahretsin, kahretsin, kahretsin! İptal! Taarruzu iptal edin!”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla