Youjo Senki Cilt 3 – Bölüm 2 / Çok Geç Kalan Müdahale

Çok Geç Kalan Müdahale

Youjo Senki Cilt 3 – Bölüm 2 / Çok Geç Kalan Müdahale

25 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1925, İMPARATORLUK ORDUSU YÜKSEK SEVK VE İDARE KARARGÂHI İRTİBAT KONFERANSI TOPLANTI SALONU

O gün, cephe hatlarındaki dramatik kaymanın beraberinde getirdiği savaş durumundaki değişim, İmparatorluk Ordusu Yüksek Sevk ve İdare Karargâhı toplantısındakileri hafifçe ürkütmeye yetmişti. Benizleri atmış hükümet bürokratlarının Genelkurmay subaylarına sessizce ve dik dik baktığını gören herkes, tartışmanın fırtınalı geçeceğini hemen anlardı.

Bu toplanmanın sebebi, İmparatorluk Ordusu’nun beklenmedik derecede büyük ölçekli geri çekilmesi sonucu Alçak Ülkeler’de ortaya çıkan durumdu.

Bu yüzden Personel Dairesi’nden Tümgeneral von Zettour odaya girdiğinde bakışların odak noktası haline geldi. Herkes onun makul bir açıklaması olacağını umuyor ve bunu duymak için can atıyordu.

“Pekala, stratejimizi izah edeyim. Halihazırda ordumuz, önceden belirlenmiş bir savunma mevziine geri çekilme muharebesi vererek ana cephe hatlarını büyük ölçekte yeniden organize etmeyi başarmıştır.”

Ancak Zettour’un, harekâtın plana uygun ilerlediğini gayet doğal bir şeymiş gibi açıklamasıyla beklentilerinin boşa çıktığını görüp hayal kırıklığına uğradılar.

Tüm orduda lojistik ve artçı organizasyonu konusunda en bilgili subay olduğu söylenen general bu muydu yani? Yapabileceğinin en iyisi bu muydu? Sivil memurlar ve siyasetçiler suçlayan gözlerle ona baktı. Yani geri çekilmeyi başardınız. Eee, sonra?

Fakat Zettour’un kendisi gayet sakindi. “Ne güzel çekirdeklermiş” der gibi bir tebessümle, kahvesini son damlasına kadar yudumlayarak damağını acelesizce ıslattı.

Sadece bununla da kalmadı; puro kutusuna uzandı ve seçimini yapmak için puro çeşitlerini tek tek incelemeye başladı.

Ağzına bir puro koymadan önce, isteksiz bir edayla konuşmasını sürdürdü: “Gözlemimiz odur ki Genelkurmayımız, İmparatorluk için tehdit unsuru oluşturan tek gücün Cumhuriyetçiler olduğunu söyleyecek konumdadır. Bu bakımdan, deniz gücümüzle ilgili çeşitli gelişmeler hakkında rapor sunmak isterim.”

“Bize anlatman gereken başka bir şey yok mu sanki?” diyen hoşnutsuz bakışlara rağmen Zettour, kara savaşı konusunu pişkince kapattı. Ardından, salondakilerin nutku tutulmuş bakışları arasında, diplomatik bir perspektiften deniz stratejilerine dair soğukkanlı bir rapora ansızın giriş yaptı.

“Donanmamızın gücünde kayda değer bir değişiklik yaşanmamıştır. Son raporlara göre Anlaşma İttifakı filosu Birleşik Krallık tarafından alıkonulmaktadır ancak gerçekte koruma altındadırlar. Gemilerdeki personelden herhangi birinin fiilen esir alındığına dair bir bilgi ulaşmamıştır.”

Bunlar daha önce bu salonda zaten tartışılmış, bilinen bilgilerdi. Zettour, üzerindeki tüm gözlerde beliren inançsızlığa hiç aldırış etmeden devam etti.

“Her halükarda, en azından denizden gelebilecek ciddi tehditler Birleşik Krallık ve Cumhuriyet donanmalarıyla sınırlıdır.”

Bitmek bilmeyen konuşmasını, “Bu nedenle…” diyerek sürdürdü.

Bu durum, kriz karşısındaki inanılmaz soğukkanlılığıyla birleşince, salondakileri iyice sabırsızlandırdı.

Bu krizdeki metaneti kabul edilebilirdi. Çelik gibi sinirlere sahip bir asker olduğu kabul edilirse bu durum izah olunabilirdi. Ancak Personel Dairesi’nden bir subayın, durumun vahametini kavramamış gibi konuşmasını duymak şok ediciydi.

Ordu, Genelkurmay, sırf askeri perspektiflerine sıkışıp kaldıkları için burunlarının dibindeki krizi fark edememiş miydi? Toplantıya katılanlar bunu sorgulamadan edemedi. Genelkurmay’ın durumu nasıl değerlendirdiğine dair en ufak bir fikirleri yoktu. Zettour’un tavrı son derece endişe vericiydi.

“Maliye Bakanlığı adına bir söz alabilir miyim?”

“Buyurun.”

“Teşekkür ederim. Bir süredir ikaz ettiğimiz ve şüphesiz sizin de malumunuz olduğu üzere, savaş fonları hususunda artık neredeyse tamamen iç borçlanma senetlerine bağımlı durumdayız. Savaşı uzatmanın, göz ardı edilmesi zor ölçekte ekonomik sorunları —mali krizleri— davet edebileceği konusunda sizleri uyarmak mecburiyetindeyim.”

Zettour lütfedercesine başıyla onaylayıp sözü Maliye Bakanlığı yetkilisine bıraktığında, adam resmi nezaketini korudu fakat ifadesinin bu derece bodoslama oluşu karşısında herkesin nefesi kesildi.

Maliye Bakanlığı’nın böylesine ciddi bir uyarıda bulunması akılalmazdı! Veyahut, durum gerçekten bu kadar vahim miydi?

“General von Zettour, Genelkurmay’ın bu hususta söyleyeceği bir şey var mıdır?”

“Uyarınıza cevaben belirtmeliyim ki, cephe hatlarını muhafaza etmek adına iç cephede sergilenen üstün gayretin ve verilen fedakarlıkların farkındayım. Desteğinden ötürü iç cepheye müteşekkiriz ve şu an en acil hedefimiz olan Cumhuriyet Ordusu’nun imhasına tamamen odaklanmış durumdayız.”

Fakat Genelkurmay temsilcisinden aldıkları yanıt o kadar rahat ve içi boştu ki, bunu lafı geçiştirmekten başka bir şey olarak görmek imkansızdı.

Yüzündeki ifade zaten her şeyi anlatıyordu.

Zettour, alçak bir sesle her kelimenin üzerine basarak konuştu ve cevabının sona erdiğini açıkça belli etti. Ardından yerine oturdu ve herkesin beklenti dolu bakışları karşısında yüzünde gizleyemediği bir şaşkınlıkla puro seçeneklerini incelemeye geri döndü.

İç cephenin durumunu kavradığınızdan şüphe etmiyoruz ancak verdiğiniz yanıtın bu kalıplaşmış katılığı, meselenin ciddiyetini anlayıp anlamadığınız konusunda bizi şüpheye düşürüyor. Nezaketsizlik olduğunu bilseler de, kaşlarını çatan katılımcılar yine de neler döndüğünü sormak zorunda hissettiler.

“Lafı dolandırmak istemiyorum. İçişleri Bakanlığı, sadece Alçak Ülkeler sanayi bölgesini kaybetmekle kalmadığımızı, aynı zamanda düşmanın batı sanayi bölgemizi ağır topçularının menziline aldığını vurguluyor. Eğer ordu bu krizi çözemezse, sanayi üretim gücümüz yerle bir olacak. Ordu bu konuda ne düşünüyor?”

Hayır, bu katlanılamaz bir durumdu.

İçişleri Bakanlığı yetkilisi bu hissiyatı tüm bedeniyle dışa vuruyordu. Derin birkaç nefesle sakinleştikten sonra, her birinin tadını çıkarırcasına kelimelerini yavaşça sarf etti ve salondaki tüm sivil memurlar içtenlikle başlarıyla onayladı. Alçak Ülkeler sanayi bölgesi —yani batı sanayi bölgesi— Gerçekten de İmparatorluk’un üretim üssüydü ve dolayısıyla savaşı sürdürmesinin kilit anahtarıydı.

“Dışişleri Bakanlığı, atılacak adımlar konusunda orduyla istişare etmemiz gerektiğinin farkında. Maalesef bazı talihsiz siyasi tedbirler almak zorunda kalabileceğimiz bilinciyle, nelerin uygun olacağını belirtmenizi rica ediyoruz.”

“Maliye Bakanlığı bunu açıkça ifade etmekten çekiniyor, ancak…”

Hatları yeniden düzenlemek ve Alçak Ülkeler sanayi bölgesini krize açık hale getirmek gibi fütursuzca bir aptallığa nasıl cüret edebildiğinize inanmak güç. Fısıltılı sesi bunu dile getirmekte tereddüt etse de toplantıdaki hava belirgin bir şekilde olumsuza kaydı. Yine de girdabın merkezindeki adam, Zettour, en ufak bir huzursuzluk belirtisi göstermiyordu. Aksine, puro kutusunun üzerine koyduğu kahvesinden yudum alırken yapacağı seçime tamamen odaklanmış, son derece rahat görünüyordu. “Acaba şu Double Corona ile mi devam etsem? Yok, biraz daha düşünmeliyim.”

Yapılan tüm uyarılar ve açıkça dile getirilen görüşlerin ardından, nihayet bunu sıkıcı bulduğunu belli eden bir edayla söz hakkı istedi. Bu tavrı herkesin öfkesini körüklemekten başka bir işe yaramadı.

“Aynı endişeleri sarayda da duydum. İmparator Majestelerini endişelendirdiğimiz için ordu adına burada özür dilemek isterim. Fakat yakında bir yarma harekâtı gerçekleştireceğimize inancım tam.”

Ancak sonuç olarak, ya cesurca ya da gerçeklerden tamamen kopuk bir hamle yaparak imparatorluk sarayına yönelik uzun bir özür konuşmasına girişti.

Herkes bu verimsiz atışmayla bu kadar zaman kaybetmekten son derece rahatsızdı, fakat birileri adamın yüzsüzlüğüne bir bakıma şapka çıkartmak gerektiğini fısıldadı. Üstelik ikinci bir fincan kahve bile sipariş etmişti.

Derken Zettour aniden zamanın farkına varmış gibi pişkin bir edayla cep saatine baktı; bu durum salondakilerin tüm sabrını son raddeye getirdi.

“… Zamanı gelmiş olmalı.”

Sakin bir tonla bunu söylediğinde, herkes eşyalarını toplayıp gitmeye hazırlanıp hazırlanmayacağını görmek istercesine ona dik dik baktı.

“Zamanı mı?”

Toplantıya katılanlar, ‘Cevabını beğenmezsek elini kolunu sallayarak çıkacağını sanma’ der gibi gözlerle ona bakıyorlardı fakat Zettour onları görmezden gelip kapıya doğru yöneldi.

Sanki birileri göklere yakarmışçasına, devasa konferans salonunun kapısı şiddetli bir vurulmayla sarsıldı ve bu durum biri hariç tüm katılımcılar arasında bir dalgalanmaya yol açtı.

“Toplantınızı böldüğüm için çok özür dilerim!”

Ancak salondaki meraklı gözler yeni gelen askere çevrildiğinde, Zettour’un aksine adam birkaç adım geri çekildi ve yardım istemek amacıyla salondakilerden birine baktı.

“Ah, şifre elinde mi?”

Sadece bu kadar söyledi.

Ancak az önce sonu gelmez sıradan sohbetler eden adamın kurduğu bu tek cümle, bu tek soru, askeri kendine getirmeye yetti. Asker cebinden çıkardığı kağıt parçasını açtı ve içeriğini salona duyurmaya hazırlandı.

“Komutanım, telgraf alındı! ‘Dünyanın tacıyız, biz İmparatorluk’uz!’ Tekrar ediyorum, ‘Dünyanın tacıyız, biz İmparatorluk’uz!’”

“Çok iyi… Pekala efendiler, açıklıyorum. Şu an itibarıyla Rot-Gelb Harekâtı’nın ilk aşaması olan Şok ve Dehşet Harekâtı tamamlanmıştır ve eşzamanlı olarak bir sonraki aşama olan Maymuncuk Harekâtı’nı başlatmış bulunuyoruz.”

Subayın gür ve bariton bir sesle okuduğu şey, milli marştan bir kıtaydı.

Toplantıdaki herkes bu ortamda marş sözlerini duyunca öyle şaşkına döndü ki, Zettour az önceki uyuşuk tavrından tamamen sıyrılarak seri bir hareketle ayağa kalktığında ve başkandan izin bile istemeden konuşmaya başladığında, ona sanki dolandırılmış gibi hayretle bakakaldılar.

“Şu anda halen teyit etme sürecindeyiz ancak telgrafı gönderen birliğin koduna göre, François Ren Ordusu Grubu karargâhını imha etmeyi ve onları tamamen çaresiz bırakmayı başardık.”

“Az önce ne dedi o?”

Birinin fısıltısı her şeyi özetliyordu.

“François Ren Ordusu Grubu Karargâhı imha mı edilmiş?”

Bir başkası rapordakileri sersemlemiş halde tekrarlayınca, bunun ne kadar devasa bir gelişme olduğunu nihayet idrak etmeye başladılar.

Düşmanı darmadağın ettik… Düşman ordusunun… Genelkarargâhını mı?

“Maymuncuk Harekâtı’nın temel amacı, savunma hattımızın önündeki François Ren Ordusu Grubu birliklerini yok etmektir. Genelkurmay, o bölgeye konuşlandırılan birliklerin Françoislerin ana kuvveti olduğuna inanmaktadır; dolayısıyla esasen François kara ordusunun tamamen imha edilmesine yönelik hareket ediyoruz.”

Ve şüphelerine karşılık Zettour, sanki önceki uyuşukluğu sırf bir hileden ibaretmişçesine hemen söze girdi.

“Ordumuz, birinci aşama olarak düşmanın emir-komuta zincirini çoktan imha etmiştir. Gelecek raporları merakla beklemenizi rica ederim.”

AYNI GÜN, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, HAREKÂT DAİRESİ

“Açıl susam açıl.”

O gün Genelkurmay Başkanlığı’nda tüm şubelerin personeli gergindi fakat içlerindeki heyecana da engel olamıyorlardı. Yine de bir sonraki aşamaya hazırlanmak adına vazifelerini yerine getirmek için telaşla koşturup duruyorlardı.

Bütün Genelkurmay, büyük bir harekât öncesinin o esrik ve gergin havasına bürünmüştü; ancak Harekât Dairesi, Şok ve Dehşet Harekâtı’nın başarı haberini alır almaz zafer coşkusuyla çalkalanmaya başlamıştı.

François Ren Ordusu Grubu karargâhını havaya uçurma fikri başlı başına beklenmedik bir plandı; fakat bunun herkesi hayrete düşürecek kadar kusursuz bir şekilde başarıya ulaşması, tamamen 203. Hava Büyücü Taburu’nun üstün yeteneği sayesindeydi.

Dolayısıyla, başarı telgrafını yüzünde sırıtan bir ifadeyle okuyan Tümgeneral von Rudersdorf için işler muazzam bir başlangıç yapmıştı. Karamsarlar, “En iyi ihtimalle karargâhlarını kargaşaya sürükleriz…” deyip duruyordu. Fakat işte, o yumurcaktan beklediği neticeyi almış olmanın haklı gururunu ve keyfini yaşıyordu.

Seni gidi Zettour seni. Cebinden çıkarıp önümüze koyduğun şu koz da neydi böyle? Rudersdorf bile o kadar sevinçliydi ki bir anlığına ağırbaşlılığı bir kenara bırakıp doğruca bir birahaneye gitmek ve “Şerefe!” diye haykırmak istiyordu.

Lojistik Dairesi’nin Şok ve Dehşet Harekâtı için gerekli personel ile teçhizatı verimli bir şekilde tedarik etmesi sayesinde, Maymuncuk Harekâtı neredeyse tamamen planlandığı gibi ilerliyordu.

İşte bu yüzden Rudersdorf, acil bir durum gerekçesiyle toplantıdan çağrılan silah arkadaşının yüzündeki bu endişeli ifadenin sebebini merak etti.

“Dışişleri Bakanlığı’ndan önemli bir mesaj aldık. Birleşik Krallık Büyükelçiliği aracılığıyla resmi bir nota iletildi.”

“Bir muhtıra mı?”

“Hayır, tam tersi sayılır. Görünüşe göre ‘Barışı yeniden tesis etmek adına uluslararası iş birliği zamanı gelmiştir!’ şeklinde garip bir tutum takınmışlar.”

“Anladım” dercesine başını salladı. Rudersdorf, büyük bir taarruza hazırlandıkları tam da bu anda bir barış görüşmesi teklifi almanın yarattığı o pürüzlü durumu anlayabiliyordu.

“Barışa aracılık etmek mi istiyorlar? Yani durum hassaslaştı mı…?”

“Aynen öyle. Üstelik talepleri son derece sıkıntılı. Güya barış tekliflerine yanıt vermemizi istiyorlar ancak koydukları şart restitutio in integrum —yani her şeyin eski haline döndürülmesi. Üstelik bir hafta içinde de bir cevap talep ediyorlar.”

Fakat Tümgeneral von Zettour’un bahsettiği bu şart, Rudersdorf’u bile hayrete düşürecek kadar beklenmedikti. Durumu savaş öncesindeki haline getirmek mi?

“Eski haline döndürmek mi? Şunu açıkça söylemeliyim ki bu, bütün emeklerimizin boşa gitmesi demek. Şaka yapıyor olmalılar! Bu şartlar altında bir barış asla söz konusu olamaz. Eğer buna razı olsaydık, neden sınırımızdaki tehditleri bir değil iki kez kökünden kazıdık ki? Londinium Antlaşması ile çizilen o sınırları bir daha asla görmek istemiyorum.”

Rudersdorf, Birleşik Krallık’tan gelen bu notanın garip zamanlaması karşısında biraz bocalasa da şartları duyunca şaşkınlığı uçup gitti ve sert bir dille cevabını verdi.

Yani şimdi bize ulusal güvenlik koşullarımızı çatışma öncesine sıfırlamamızı mı söylüyorlar?

Bu talebin güç dengesi teorisine dayandığının farkındaydı. Başka bir deyişle teklif, yalnızca Birleşik Krallık’ın kendi çıkarına uygun olan şeyden ibaretti.

Elbette Rudersdorf, bir ülkenin kendi çıkarları adına attığı bu diplomasi hamlesinin arkasındaki mantığı anlıyordu. Fakat taraflılığın da bir sınırı vardı. Bakışları, ‘Bunu bir şaka olarak yazmış olma ihtimalleri yok mu?’ der gibiydi.

Ancak karşısındaki adamın yüzünde de aynı derecede bıkkın ve şaşkın bir ifade vardı.

Rudersdorf işte o an kavradı; ‘Ha, demek bu yüzden yüzü öyle tuhaf bir hal almış.’ Sonuçta önlerine konan şey, küstahça ve bencilce bir tonla yazılmış, gerçeklerden tamamen kopuk bir diplomasi teklifiydi. Kafasının karışmış olmasına şaşmamak gerekirdi.

“Evet, ancak onları görmezden gelirsek müdahale etme risklerini göze almış oluruz. Görünüşe göre Birleşik Krallık donanmasının bir kısmı tatbikatlara başladı bile. Şu anda Açık Deniz Filosu üzerinden hareketliliklerini sorgulatıyorum…”

Ancak Zettour’un bu şaşkın ifadesinin arkasında, Birleşik Krallık’ın gönderdiği bu mesajın ardındaki asıl niyeti kavrama mücadelesi yatıyordu.

Birleşik Krallık yetkililerinin ne düşündüğüne dair en ufak bir fikri yoktu. Nota, adeta yazarlarının ne kadar bencil bir ulusu temsil ettiğini sergilemek için özellikle çabaladıklarını hissettiren bir egoizmle dolup taşıyordu. Fakat İmparatorluk, bu taslağın arkasında nasıl bir zihniyet olduğunu çözemiyordu.

İmparatorluk için her şeyi savaş öncesine döndürme talebini sineye çekmek imkânsızdı. Verilebilecek tek yanıt olumsuzdu; kısacası, eğer bu teklif reddedileceği bilinerek yapıldıysa, bu Birleşik Krallık’ın İmparatorluk’a saldırmak için bir bahane aradığı anlamına geliyordu.

Ama öyleyse… Neden doğrudan bir muhtıra vermemişlerdi?

Ya da daha doğrusu, o pinti adamlar kendilerine hiçbir çıkar sağlamayacak bir kıta savaşına gerçekten burunlarını sokarlar mıydı? Bu konuda kimse emin olamıyordu. Bu belirsizliğe, takındıkları garip tavra rağmen donanmalarının bir kısmının harekete geçtiği bilgisi de eklenince, Birleşik Krallık’ın amacını kestirmek neredeyse imkânsız hale geliyordu.

Bu çelişkiler Zettour’un duraksamasına neden oluyordu; durumu kendine bile mantıklı bir şekilde açıklayamıyordu.

“En azından şimdilik herhangi bir kara birliğinin sevk edildiğini teyit etmedik. Yani belki de sadece diplomatik bir gövde gösterisidir? Nihayetinde verilmiş bir muhtıra yok, değil mi?”

“Hayır, o tarz bir şey almadık. Herhangi bir seferberlik belirtisi de yok. Birleşik Krallık böyle bir teklifte bulunarak neyi hedefliyor olabilir ki?”

“Sorunun kaynağı kendi iç siyasetleri olabilir mi? Bunu parlamentoyu baypas etmenin ve iç politikadaki baskılardan kaçınmanın bir yolu olarak düşünürsen mantıklı gelmeye başlıyor.”

“Yüksek Komuta Konseyi’ndeki toplantıda varılan genel kanı da bu yöndeydi. Her neyse, bunu dert etmekten bize bir hayır gelmez. Biz sadece vazifemizi yapmalıyız… Demek ok yaydan çıktı, ha? Hayır, sanırım Alçak Ülkeler’i yem olarak kullandığımız an Rubicon’u çoktan geçmiştik.”

Fakat günün sonunda, kafaları ne kadar karışık olursa olsun, hem Zettour hem de Rudersdorf bu noktadan sonra İmparatorluk’un elinde pek fazla seçenek kalmadığının gayet bilincindeydi. Durum böyleyken, yapmaları gereken tek şey mevcut vaziyete en uygun seçeneği belirlemekti.

Dışarıdaki gürültülere kapılıp asıl görevlerini gözden kaçırma aptallığına düşmeyecek kadar deneyimliydiler. Onlar, İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’nın subayları ve askerleriydi. Tek görevleri ileri atılmaktı; bu yüzden bunun dışında kafa yormalarını gerektirecek başka hiçbir şey yoktu.

“Doğru. Tereddüt etmek İmparatorluk’un felaketi olur. Bize düşen sadece kararlılıkla ilerlemektir.”

François ordusunu döner kapı kapanına kıstırabilmek adına, hatırı sayılır bir muhalefete rağmen cephe hatlarını yeniden düzenleme riskini göze almışlardı. Attıkları yem, düşmanın asla karşı koyamayacağı türden bir şeydi. İşte bu yüzden, Françoislerin o küplere binen boğasını katliam meydanına çekmek için batı sanayi bölgesinin kırmızı pelerinini gözlerinin önünde sallamışlardı.

Eğer boğayı tek bir darbede yere seremezlerse, boynuzlanarak can veren kendileri olacaktı.

“Birleşik Krallık savaşa dahil olsa bile, en nihayetinde kaç tümeni var ki? Sahaya sürebilecekleri tümen sayısı ihtimalen ondan azdır, değil mi?”

Rudersdorf’un mantığına göre, müdahale etmeye kalksalar dahi bunun Ren cephesine kayda değer bir etkisi olamazdı; bu yüzden endişelenecek bir durum görmüyordu.

“Elinde sadece tahminler var fakat yedi ya da sekiz tümen ile bir veya iki süvari tümeni mevcut. Buna ek olarak birkaç tugay. Ha, bir de kara hedeflerini vurabilecek düzeyde bir hava kuvvetine sahipler.”

“Açıkçası hepsi buysa, pek de kayda değer bir tehdit sayılmazlar. Saldıracak olurlarsa tek yapmamız gereken bir polis çağırıp onları göç kanununu ihlal etmekten tutuklatmak olur.”

Dürüst olmak gerekirse, sayısal bakımdan Dakterliği ordusu bile çok daha büyük bir tehdit oluşturuyordu. Birleşik Krallık bir ada ülkesiydi. İmparatorluk’un onlara ulaşması ne kadar zorsa, onların İmparatorluk’a ulaşması da o kadar zordu.

Böyle bir ülke müdahale etmek istiyorsa, birliklerini deniz yoluyla taşımak zorundaydı. Farz edelim ki o birlikler deniz aşırı yollardan çıkıp geldi; Birleşik Krallık’ın daimi ordusunun ölçeği ciddi bir tehdit oluşturabilecek düzeyde kesinlikle değildi.

Birlik kapasitelerine dair en cömert tahmin bile en fazla ten tümen veriyordu. Birleşik Krallık’ın piyade birlikleri ancak taktiksel düzeyde bir tehdit yaratabilirdi. Yüzden fazla tümenin çarpıştığı Ren cephesinde ten tümen hiç yoktan iyiydi ama… yine de altı üstü ten tümendi.

Bu miktar operasyonel düzeyde, hele ki stratejik düzeyde bir tehdit oluşturmaktan son derece uzaktı.

“Kara ordusu söz konusu olduğunda dediğin doğru fakat donanmalarımız arasındaki güç farkı su götürmez bir gerçek. Bize bir deniz ablukası uygulamaya kalkarlarsa bu büyük bir baş ağrısı olur.”

“Hadi ama Zettour, ciddi misin? Sadece ablukayı sürdürerek işi bitirebileceklerse buna gerçekten şaşarım. Sen bu savaşı ne kadar sürdürmek istiyorsun bilmiyorum ama ben artık bir nokta koymak istiyorum. Sentetik kahve yüzünden şikayet duymaktan bıktım usandım.”

Gerçekte Birleşik Krallık hâlâ baş belası bir güçtü. O çok övündükleri Kraliyet Donanması’nı aşmadan onlara doğrudan saldırmanın hiçbir yolu yoktu. Elbette İmparatorluk Donanması bundan utanç duyuyordu ancak François Donanması ile başa baş veya daha iyi savaşabilse de, tüm savaş gemilerini —sadece ana yurt filosunu bile— Birleşik Krallık donanmasının karşısına dikse, bir muharebenin sonucu en iyi ihtimalle şansa kalırdı. Birleşik Krallık, Manş Denizi filosundan veya diğer bölgelere konuşlandırdığı kuvvetlerden gemi kaydıracak olursa, bu durum İmparatorluk Donanması’nı tek başına azınlığa düşürmeye yeterdi.

Öte yandan…

Bütün mesele bundan ibaretti.

Son bitirici hamle olmadan istedikleri kadar birbirlerini süzebilirlerdi; fakat sonuçta ulaşılan şey bitmek bilmeyen bir kilitlenmeden başkası olmazdı.

“Şu işi artık bitirelim.”

“Evet, savaşı bir an önce erkeğe yakışır şekilde noktalamayı ben de kesinlikle isterim. Yani… O planı sonuna kadar uygulamak istiyorsun, öyle mi?”

“Kesinlikle. Bu yüzden lojistik konusunda sana danışmam gerekiyor… Zettour, bu ilerleyişi mümkün kılmak için yapabileceğin bir şey yok mu?”

Harekât planını hazırlamak için tüm bilgi birikimini ortaya koyan Rudersdorf, zaferin ve şanın İmparatorluk Ordusu’nun avuçlarının içinde olduğuna yürekten inanıyordu. Onun gözünde Françoislere karşı yürütülen bu savaş bir koşu yarışından farksızdı; geriye kalan tek şey varış çizgisindeki göğüsleme bandına engelsizce koşmaktı.

Asıl mesele, o noktaya ulaşana kadar nefeslerini koruyup koruyamayacaklarıydı.

“Tümgeneral von Rudersdorf, kurmaylarıma bir durum değerlendirmesi yaptırdım. Ren savunma hattının doğusu için neye ihtiyacın varsa söz verebilirim ancak Parisii’ye kadar uzanacaksak, mesafe gibi muazzam bir engeli aşmamız gerekecek. Sana top başına günde sekiz mermiden fazlasının garantisini veremem.”

“Bu kadarı da fazla cimrice.”

“Üstelik bu sayı sadece 155 mm altındaki mermileri kapsıyor ve en optimal koşullarda bile bu miktarı ancak kısa bir süre idame ettirebiliriz. İkmal hatlarımız sınırlarına dayanmış durumda.”

“Ağır topçu mühimmatı yok ve top başına sadece sekiz mermi mi? Benimle dalga geçiyor olmalısın.”

Zettour’un verdiği rakam o kadar akıl dışıydı ki Rudersdorf, çevrede şaşkınlıkla kendilerine bakan kurmaylara hiç aldırış etmeden ona dik dik baktı.

Bu mühimmat tahsisiyle savaşmanın imkânı yoktu.

Bu sözler adeta dilinin ucuna kadar gelmişti.

“Düşmanın demiryollarını kullanamıyorsak, atlara ve kamyonlara bel bağlamak zorunda kalırız. Durumu sana zaten izah ettim. Bölge ordu gruplarımızdan ve işgal edilen iki bölgeden el koyabileceğimiz her şeye el koyduk fakat gerekli miktarın yanından bile geçmiyor.”

“Lojistik Dairesi’nin ne kadar çabaladığını anlıyorum fakat bu rakamsal gerçeklikle yüzleşmek gerçekten acımasızca. Bu şartlar altında… İş bir topçu düellosuna dönerse mahvoluruz. Eğer top başına günde en az kırk dört mermi sağlayamazsak…”

“Yeterli atımız yok. Saman stoğumuz da vahim derecede düşük. Yerel imkânlarla tedarik etmek istesek bile doğru mevsimde değiliz. Sahra istihkâmcılarının tarafsız bölgeye dar hatlı demiryolu döşemesi için de yeterli vakit yok. O sekiz mermiyi ve yiyeceği ön cepheye ulaştırabilmek için bile atları telef etme noktasına geleceğiz.”

Rudersdorf söyleyeceği diğer sözleri aniden yuttu. Bunu ona söyleyen kişi Zettour’du ve bu gerçek onu sessiz kalmaya mecbur bırakıyordu; çünkü biliyordu ki Zettour bir şeyin imkânsız olduğunu söylüyorsa, insan zekasının sınırları zaten sonuna kadar zorlanmış demekti.

Bu iş Zettour dışında birine bırakılmış olsaydı, muhtemelen onun vaat ettiğinin yarısını bile başaramazlardı.

“Dostum, açık konuşacağım. Bizzat hazırladığın bu harekât planına katılıyorum. Elimden gelen hiçbir desteği senden esirgemek gibi bir niyetim yok. Elimizden gelenin en iyisini yaptım ve bu en iyi durumun karşılığı işte bu rakamdır. Lütfen bunun kabiliyetlerimizin son sınırı olduğunu anla.”

“Pekala. Öyleyse bu şartlar altında ne kadar süre harekât icra edebiliriz?”

Böylece sert gerçekliğin son derece tatsız durumunu kabullenen Rudersdorf, çizginin nerede çekildiğini sordu. Eğer o azıcık mühimmat ikmali kısa bir süre için sağlanabilecekse, tam olarak ne kadar süreydi bu?

“İki hafta. Çok fazla yıpranmazsak belki bir iki hafta daha dayanabiliriz ancak bundan sonrası için herkes artık hangi dine inanıyorsa kendi Tanrısına dua etmeye başlasın.”

Rudersdorf bu zaman sınırının çok acımasız olduğunu düşündü ama yine de içinde umut dolu tek bir ışık huzmesi bulmayı başardı.

Eğer düşmanın ana kuvvetlerini imha etmeyi başarırlarsa…

Düşmanın direnme gücünü kökünden kazırlarsa, önümüzdeki ay bitmeden Parisii sarayını işgal geçit törenini düzenliyor olurlardı.

“Başka bir deyişle, siper savaşına saplanıp kalırsak ikmal hatlarımızın felç olacağını anlamanı istiyorum. Bizim ordumuz iç hatlarda manevra kabiliyetine göre özelleşmiştir.” Zettour’un yakınmaları, İmparatorluk Ordusu’nun geliştirmesi gereken alanları açıkça ortaya koyuyordu. “Teşkilat planımızın ötesine geçen harekâtlara lojistik destek sağlamak —yabancı topraklara birlik sevk etmek gibi— tam bir kabus. Yoktan at yemi ve demiryolu var etmeyi becerebilseydin belki imkânsızı başarabilirdik. Ancak mevcut durumda penguenleri uçurmayı bile ucu ucuna becerebiliyoruz, lütfen halimizden anla.”

“Tamam. Durdurulamaz bir ilerleyiş gerçekleştireceğiz. Yine de tıpkı bir ders kitabı gibi konuşuyorsun. Ama yumurta kapıya dayandığında, ilerleyen birlikler için gereken asgari ikmali sağlarsın, değil mi?”

Gidilecek tek yön ileriydi.

Ve Lojistik Dairesi’nin, yani Zettour’un, bunu yapabilmeleri için ihtiyaç duydukları en temel, en asgari şeyi sağlayabileceğine inanıyordu.

“Sadece Parisii’ye kadar. Ben simyacı değilim. Sonsuz bir altın stoğu yaratabileceğimi varsayarak hareket etme. Ayrıca acı bir gerçek var ki, mühimmat ulaştırmak için kullandığımız güzergâh son derece dar. François Ordusu’nun ana kuvvetlerini tuzağa çekip imha edemezseniz, Parisii hayalinden vazgeçmek zorunda kalacaksınız. Bir Genelkurmay subayı olarak lütfen bunu aklından çıkarma.”

“Elbette. Yine de… Ağır topçu hususunda yapabileceğin hiç mi bir şey yok?”

Dostluklarını suistimal ettiğini bildiği halde Rudersdorf kendini bu ricada bulunmaktan alıkoyamadı. Birazcık bile olsa, lütfen.

“Saçmalama! Düşman demiryollarının neredeyse tamamen imha edildiğini varsayalım diyen sen değil miydin? Trenler olmadan ağır topçu mühimmatını ve topları nasıl taşımamızı bekliyorsun? Kendimi tekrarlıyorum ama atlar zaten canı çıkana kadar çalıştırıldı. Onları daha fazla zorlarsak, zayiat oranı katlanılamaz boyuta ulaşacak. Ordunun hiçbir lojistik esnekliği yok; hatta sana sağlayabildiğim o sekiz mermiyi bile sırf sivillerin yük atlarına ve yem stoklarına el koyduğumuz için sağlayabiliyorum. Üstelik,” Zettour alçak bir sesle konuşmaya devam ederken sinirli bir şekilde Rudersdorf’a dik dik baktı, “ağır topçularımızın neredeyse tamamı Alçak Ülkeler’deki mevzilerinde gizlenmiş durumda! O yüzden artık imkânsızı istemeyi bırak!”

Bu topların bir noktaya yığılmasını bizzat talep etmiş olan Rudersdorf, arkadaşından sihirli bir şekilde daha fazlasını çıkarmasını isteyemezdi.

“Biliyorum, biliyorum. Ah, sanırım yapabileceğimiz bir şey yok. Topçunun mobilizasyonunu artırmak üzerine çalışmamız gerekecek.”

“Mekanize topçu fikrini mi kastediyorsun? Evet, siper savaşı yüzünden mevcut toplara odaklanmak zorunda kaldık. Bu iyi bir fırsat olacaktır. Kluku Silah Sanayii ile görüşelim.”

Rudersdorf ve Zettour, bir ilerleyiş düşünüldüğünde sadece ağır topçuların değil, genel olarak topçu sınıfının mobilizasyon sorunlarının kaygı verici hale geldiği hususunda hemfikirdi.

Siper savaşında, hareket kabiliyeti kısıtlı olan toplar mevzilerine ve sığınaklarına kapanarak bir dereceye kadar karşı topçu ateşine dayanabiliyordu. Ancak bir sahra muharebesinde, mevzilerini hızla değiştirmek son derece zordu. Mevcut gerçeklik, ateş güçlerinin kritik çatışmalara sıklıkla geç kalmasıydı.

Ordu siperleri yardıktan sonra toplar ilerleyemezse, piyadeler topçu desteği olmadan savaşmak zorunda kalıyordu. Büyücü veya hava kuvveti desteği sağlasalar bile, devasa toplarla aynı düzeyde bir ateş gücü bekleyemezlerdi.

Yine de Zettour yineledi: “Ama unutma. Bütün bunlar ancak o döner kapı olması gerektiği gibi dönerse geçerli.”

Bu yüzden Rudersdorf kendine güvenen bir edayla başını salladı. “O işi bana bırak. Açıl susam açıl!”

Bunlar sihirli sözlerdi.

Rudersdorf, Maymuncuk Harekâtı için seçtiği bu son derece uygun paroladan içten içe çok memnundu. Her iki tarafın da yaramadığı, cesetleri boş yere yığdıkları o siperleri harfiyen havaya uçuracaklardı. Françoislerin o inatçı savunmasını zorla açacaklardı.

“… Parola konusunda hâlâ felaket derecede kötü bir zevkin olduğunu görüyorum.”

“Ukalalık taslamaktan çok daha iyi, değil mi? Hepsinden önemlisi, anlaması son derece kolay.” Rudersdorf, Harekât Dairesi dışındakilerin bu plandan pek hoşlanmıyor gibi görünmesini kafasına takmıyor değildi. Yine de yumruğunu göğsüne vurarak, “Bana güvenebilirsiniz,” dercesine bir edayla dikleşti. “Yani, ‘rönesans’ fikri de hiç fena sayılmaz. Bu, kadim bir bilgeliktir.”

Tünel kazma yöntemi, henüz topların icat edilmediği çağlarda kale surlarını yıkmak için kullanılırdı. Şimdi, bu bilgiyi bir kez daha sahaya sürme vaktiydi. Şu kibirli Françoislarmış, antik fikirleri aşağılamanın ne demek olduğunu bir güzel öğretelim. Sadece bunu düşünmek bile Rudersdorf’u keyiflendirmeye yetiyordu.

“… En önemli husus, döner kapı ilkesidir. Peki, tarih şimdi ağırlığını hangi tarafa koyacak?”

“Her iki tarafa da… Tarihe geçecek büyüklükte bir kuşatma harekâtı olacak. Pekala beyler, artık şu savaşı bitirelim.”

İmparatorluk Ordusu’nun çekilmesine izin verdiklerinde, Düşük Ülkeler bölgesi bir stratejik boşluğa dönüşmüştü. François Cumhuriyeti’nin Doğu Ordu Grubu’nun sol kanadı cephe hattını ileri taşımak için ilerlerken, sağ kanattaki birlikler hâlâ İmparatorluk Ordusu’nun sol kanadıyla karşı karşıyaydı ve hepsi bu kilitlenmeden bıkıp usanmıştı.

Anladıkları kadarıyla, telsizlerden ve resmi raporlardan yansıyan tek şey, Düşük Ülkeler cephesinde geri çekilen düşmanın takip edildiğiydi. Bu sırada kendi günlük yaşamları ise sakin cephe hatlarının monotonluğuyla dolup taşıyordu.

En ön mevzilerdeki askerler, tarafsız bölgedeki ufak çatışmalar ve keskin nişancılar yüzünden tedirgindi. Biraz gerideki ihtiyat mevzilerinde ise askerler, sürekli aynı çıkan yemek menüsünden şikâyet ediyor, lojistik personeliyle faydasız tartışmalara giriyordu. Hatta cephe karargâhı bile Düşük Ülkeler’deki birliklerin şansını kıskanıyordu; öfke ve utanç verici bir sabırsızlıkla kıvranan subaylar, söyleyecek hiçbir şeyleri olmadan toplantılarda oturup duruyorlardı. Kimsenin pek keyfi yerinde değildi.

İşleri daha da kötüleştiren şey ise Birleşik Krallık’ın müdahale ettiği, arabuluculuk yaptığı ya da belki de savaşa bir müttefik olarak katılacağı yönündeki fısıltılardı; İmparatorluk’u yok edecek o nihayi muharebenin eli kulağında olduğunu duyuyorlardı. Böyle bir zamanda olayların bu kadar uzağında kalmak hiç de iyi hissettirmiyordu.

Böyle bir atmosferde, rütbeli bir subayın suratını asıp sigarasını dişlerinin arasında neredeyse parçalayacak kadar sertçe sıkarak dikildiğini görmek hiç de nadir bir durum değildi.

Söz konusu subay Yarbay Vianto, gizleyemediği bir öfke hare saçıyor, vücudunun her bir zerresiyle adeta bir buldoğun dövüşkenliğini dışarı yansıtıyordu. Anlaşılmaz bir sebepten ötürü bu enerjiyi dışarı boşaltmasına izin verilmiyordu ve bu durum onu öfkeden deliye çeviriyordu.

Arene’den kıl payı kurtulan az sayıdaki büyücünün “yeniden yapılanma” adı altında kolonilere tayin edilmesini şiddetle protesto etmişti ancak bürokrasiye takılmıştı; sadece bunu düşünmek bile onu çıldırtıyordu, üstelik üst kademe de Arene’deki trajedinin dolaylı sorumluluğunu üstlenmekten kaçınıyordu.

Yemin ederim bu pisliklerin hiçbir şeyden haberi yok!

Vianto öyle öfkeliydi ki ağzında ezdiği sigaranın acılığını fark etmiyordu bile. Şiddetli bir duygu patlamasına kapılarak yumruğunu duvara geçirdi. Farkında olmadan güdülediği bir büyü formülüyle yüklenen yumruğu duvarda bariz çatlaklar bıraktı, ama öfkesi hâlâ yatışmamıştı.

Mevcut durumuna işte bu kadar bilenmişti.

Arene’de İmparatorluk’un ikmal hatlarını vurmaya yönelik harekât, İmparatorluk Ordusu’nun lojistiğini tehdit etmişti. Bu bir gerçekti. Bu yüzden yüksek komutanlığın, İmparatorluk Ordusu’nun geri çekilmesini bunun bir sonucu olarak görmesini anlayabiliyordu.

Fakat…

Düşman geri çekildiğinde onu takip etmeleri gerekiyordu. Eğer İmparatorluk kuvvetlerinin peşine düşmüş olsalardı, kesinlikle bir şeyler başarabilirlerdi; belki de İmparatorluk’un teslim olması gibi hayal kurgusu bir sonucu bile elde edebilirlerdi.

Ancak bunun yerine düşman kaçıp gitmiş, François birlikleri ise sadaka kabul eden dilenciler gibi geride bırakılan toprakları almak üzere içeri girmiş ve yüksek komutanlık da bunu bir zafer ilan etmişti. Üstelik Vianto, büyücülerinin başka yere nakledilmesinin arkasındaki gerçek anlamı kavradığında, onlarca üst düzey yetkiliyi evire çevire dövme isteğiyle doldu.

O aşağılık orospu çocukları! diye haykırdı zihninde. sırf kendi tahminlerinin fazla iyimser olduğu gerçeğini örtbas etmek için Arene’deki ayaklanmaya karışan herkesi susturuyor ya da onları cephe hattından uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Acınası!

Yakın gelecekte beni de geri hizmete ya da bir koloniye sürerler herhalde, diye düşündü bitkin bir iç çekişle.

Protesto amacıyla dağ gibi itiraz dilekçesi yazmıştı. Görevimi yerine getirmemin karşılığı bu mu? Bu tam bir saçmalık! Böyle devam edemem.

Ne yazık ki şikâyet edebileceği tek kişiler, bağlı olduğu cephe karargâhındaki generallerdi. Yani, sadece tüm hırsını dışarı vurup enerjisi tükenene kadar onu dinleyeceklerdi.

Boku yiyin.

O kadar aptalcaydı ki tahammül edemiyordu.

“Sikim böyle işi!”

Sigarasını yere fırlattı, ardından anasının intikamını alan birinin öfkesiyle izmariti postalıyla ezdi ve hava sahası kontrol merkezinden uçuş izni istedi.

Öylece durup için için yanmaya devam edemezdi.

İmparatorluk’u alt edip o şerefsizleri gökyüzünden indirene kadar bir şekilde cephe hattında kalmazsam, ölen adamlarıma ve koruyamadığımız insanlara adamakıllı veda edemem.

İki tarafın birbirini süzdüğü bu ortamda, içinde kaynayan basınca dayanmakta zorlanıyordu.

En kötüsü de, her ilerleyişe ket vuran muhtelif zorluklar nedeniyle, ilerleyen birliklerin durumu hakkında net bir resme sahip olamamalarıydı; bu da huzursuzluk vericiydi. İlerleyen bir ordunun haberleşme hatlarının sonsuz bir engel geçidiyle karşı karşıya kaldığını tecrübelerinden biliyordu.

Demiryollarından biraz uzaklaştığınızda, iletişim daha da zorlaşıyordu. İstihkâmcıların nihayet döşemeyi başardığı telefon hatları ise —ister kasten ister kazara olsun— düşman mermileriyle patlatılmaktan müttefik süvarilerinin veya kamyonlarının altında ezilmeye kadar her türlü yolla kopup gidiyordu.

Düşman, düşmanlığını yapıp son güçle karıştırma sinyalleri yayıyordu; bu yüzden müttefikler de kendi çıkış güçlerini artırıyordu ama bu sadece her türlü kafa karışıklığına yol açıyordu. Örneğin, diğer birliklerin sinyallerini yakalamak daha da zorlaşıyordu.

Bu yüzden Vianto, neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmeye karar verdi.

Belki de şansına, düşman hareketlerini kavramak için giden bir özel harekât subayı olduğu bahanesi işe yaradı; istihbarata ihtiyaçları vardı ve uçuş izni almak şaşırtıcı derecede kolay oldu.

Nasıl olsa gidiyor olduğu için ve cephe hattıyla düzenli temasları bulunmadığından, kendisinden gayriresmi subay keşfi ve kuryelik görevlerini yürütmesi istendi. Üstelik —kesinlikle samimi bir iyi niyetle ama yine de— kurmay subaylardan astsubaylara kadar herkesin bir araya getirdiği her türlü alkol ve tütünle dolu bir sandık, “Lütfen bunu cephede çile çeken subaylara verin,” ricasıyla üzerine yıkılmıştı.

Bu gidişle, diye düşündü Vianto, not dağının altına gömülmüş halde, posta güvercininden ya da sigara taşıyan bir köpekten farkım kalmadı; ama kendisine emanet edilen şeylerin önemini biliyordu.

Bu isteklerin arkasında duygular ve bu malzemelerin en ön mevzilerde gerekli olduğuna dair bir bilinç vardı.

Zamanını bu şekilde geçirmek, bürokratlar ve onların saçma sapan tüzükleri uğruna harcamaktan zilyon kat daha anlamlıydı.

Her şeyden öte Vianto, cephede mücadele eden subaylar için geriden haber ve lüks tüketim malzemeleri almanın ne kadar moral verici olacağını bizzat biliyordu. Bu yüzden, ağır bir yükle uçmanın gelecekte yepyeni bir yorgunluk seviyesi anlamına geldiğini bilmesine rağmen, tek bir ricayı bile geri çevirmedi.

“Burası Vianto. Çağrı kodu Whiskey Dog. Kontrol merkezinden havalanmak için izin isteniyor.”

Uçuş izni verildiğinde telsiz çağrı kodunu sordular; o da kendinden öncekiler gibi şakayla karışık, cephe hattına sigara ve viski taşıyacak bir teslimat köpeği olduğunu söyledi.

“Whiskey Dog, burası kontrol merkezi. Bütün Ren hava sahası kontrolörleri bilgilendirildi. Çok sayıda haberleşme istasyonundan yanıt geldi, hepsi de bir an önce varmanızı umut ettiklerini belirtiyor. Ayrıca Düşük Ülkeler’deki her bir birlikten de coşkulu karşılama mesajları aldık…”

“Ha-ha-ha! O zaman geç kalıp adamları merakta bırakmasam iyi olur. Pekala, ben kaçtım!”

Kontrol merkeziyle yaptığı konuşma kahkahalarla dolu olsa da, sarf edilen her bir kelime oradaki askerlerin ne kadar zor durumda olduğunu anlatmaya yetiyordu. Vianto, ilerleyen bir ordunun lojistiğinin ne kadar kolay arap saçına dönebileceğini tecrübelerinden çok iyi biliyordu. İşte sırf bu yüzden teslimatını yerine ulaştırmak zorundaydı. Yüzünde buruk bir tebessümle, kendi kendine geç kalmaya hakkı olmadığını söyledi.

“Kontrol merkezi, anlaşıldı! İyi uçuşlar!”

“Whiskey Dog, anlaşıldı! Zamanında varmamı söylediğinizi biliyorum!”

“Anlaşıldı. Bahsi size yatırıyorum Yarbayım! Eğer kaybedersem, bana bir içki borçlusunuz!”

“Pekala, bana güvenebilirsin.”

Bu samimi sözün ardından Vianto havalandı. O kadar alkol şişesiyle her zamankinden biraz daha temkinli tırmansa da, yaptığı işlem defalarca tekrarladığı rutin prosedürün aynısıydı. Hesaplama mücevheri aracılığıyla müdahale etmek istediği noktaya odaklanarak, yalnızca gerektiği kadar etki eden bir büyü formülü konuşlandırdı. Ardından kendini yerçekimsizlik hissine bıraktı ve itki kuvvetinin onu yukarı taşımasına izin verdi.

İşte bu yüzden, güvenle havaya yükseldiğinde bu durum onun için hiç de olağanüstü bir şey değildi. Sıradan bir kalkıştı.

Ta ki bir sonraki an gelene kadar.

Hiçbir uyarı olmaksızın, bir patlama çakımı ve gürleyen bir infilak uğultusuyla sarsıldı. Coşkun akıntıya kapılmış bir yaprak gibi girdap gibi dönerek tüm yön duygusunu kaybetti; başı yukarıda mı yoksa aşağıda mı, onu bile ayırt edemiyordu.

Devasa şok dalgaları ile midesinde yankılanan patlama arasında, Vianto’nun sersemleyen beyni onu havada tutabilmek için tüm gücüyle mücadele ediyordu.

Ancak şok sadece bir an sürdü.

Birkaç saniye sonra, duyuları tekrar işleyecek kadar kendine geldiğinde, vücudunda hiçbir sorun olmadığını fark edip rahatladı.

Derin bir nefes alarak iç çekti.

Zihni nihayet o patlamanın dünyada neyin nesi olduğunu sorgulamaya işte o zaman başladı.

İrkildi. Bilişsel yetileri etrafına bakabilecek kadar toparlandığında, cephe hattı yönünden yükselen ve tepesini kaplayan kesif siyah dumanı görmek zihnini dondurdu.

Tırmanma aşamasındaydı ama yine de oldukça yüksekteydi.

Yine de, bakmak için başını yukarı kaldırması gereken bir duman mı vardı? Hem de birden fazla duman sütunu mu? Bütün cephe hattının üzerine çökmüş halde?

Gürültü, şok ve duman.

Aklına gelen ilk ihtimal, bir mühimmat deposunun isabet alıp patladığıydı. Tek seferde patlayan devasa miktarda barut veya benzeri bir şey olmalıydı…

“… Birden fazla mı?”

Ancak bu gerçeği yüksek sesle dile getirdiğinde, tahmininin kesinlikle yanlış olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.

Birden fazla siyah duman kaynağı vardı.

Ve görebildiği kadarıyla, hepsi eşit aralıklarla dizilmişti.

Bunların insan eliyle yaratılmış patlamalar olduğu gerçeğinin anlamını kavradığı an, ne olduğunu anladı.

İnsan yapımı patlamalar mı?

Ren cephesinde insan yapımı patlamalar tek bir anlama gelebilirdi: Çatışma. Yoksa mühimmat depoları arada mı kaynamıştı?

Ama sonra kavrayışındaki mantık hatasını fark etti. Cephedeki tüm mühimmat depoları aynı anda patlasa bile, böyle nizamı düzgün duman sütunları oluşturmalarına imkân yoktu.

Bunu fark ettiğinde, mantığıyla değil, tecrübelerinden süzülen içgüdüleriyle durumun düşündüğünden çok daha vahim olduğunu anladı.

Bu bir İmparatorluk saldırısıydı. O zaman bu demek oluyordu ki… Hızla dumanın altındaki manzaranın neye benzediğini görmeye çalıştı. Çalıştırdığı gözlem formülü aracılığıyla gördüğü şey dehşetle soluğunu kesti.

Tarafsız bölgenin bu tarafında siperlerin olması gerekiyordu. Korumalı atış mevzileri sağlayan topçu bataryaları ve çok sayıda korunakla desteklenmiş, üç sıra derinliğinde savunma mevzileri… Tam orada olmaları gerekiyordu.

Fakat gördüğü şey; molozlar ve toz bulutuyla kaplanmış koca bir viraneydi.

Bütün savunma mevzileri haritadan silinmişti.

Kelimenin tam anlamıyla hepsi yok olmuştu.

“Kontrol merkezinden Whiskey Dog’a, neler oluyor? O patlama da neydi?”

“… Yok olmuş.”

Vianto farkında bile olmadan mırıldandı.

“Ha? Yarbayım? Affedersiniz, lütfen tekrarlar mısınız?”

hepsi yok olmuş.

Sesi titreyerek haykırdı: “Harlayıp kül etmişler! Bütün cephe havaya uçmuş! Hatlar yok olmuş!”

“Yok mu olmuş? Yarbayım, bağışlayın ama bu imkânsız…”

Kontrol merkezi durumu hâlâ idrak edebilmiş değildi. Telsiz operatörünün bu rahat tavırlarına sinirlenen Vianto, gözlem formülüyle hareket hâlindeki bir gruba odaklandı; bir sonraki an, tüm birliklere uyarı haykırırken neredeyse ses telleri kopacaktı.

“Ağhh! Düşman tespit edildi! Zırhlı birlikler ve mekanize piyadelerden oluşan karma bir grup! Ölçeği… Her yerdeler…”

“Ne?!”

Kontrol merkezi bir an için nutku tutulmuş halde kalakaldı.

“C-cephe hattını uyarın!” diye ekledi telsiz operatörü, sanki nihayet hatırlamış gibi.

O an, sıradan talimatlar —hatları uyarma gerekliliği— Vianto’ya garip bir şekilde tuhaf geldi.

Neden garip hissediyorum? diye sordu kendi kendine. Ah. Bitkin yüzünde buruk bir tebessüm belirdi.

Artık bir uyarı göndermeme gerek yok. Uyarmak için geride kimse kalmadı ki.

“Whiskey Dog’dan kontrol merkezine. Bunun gerekliliğini sorguluyorum.”

“Efendim?” Ses tonu, Siz neden bahsediyorsunuz? der gibiydi.

Ahh, hâlâ anlamıyor, diye düşündü Vianto ve şöyle dedi: “Hayır, şu anda en ön mevzideyim. Cephe hatları haritadan silindi.”

“… Yarbayım?”

“Gördüm. Ön hat siperleri —bizim cephe hatlarımız— tamamen göğe savruldu. Her şey. Şu an koca bir kraterden ibaretler!”

En ön hat burasıydı. Ordumuzun savunma hatları tam şu anda, görülmemiş bir ölçekte yarılıyordu. Ve Vianto, Arene’yi yaşamış biriydi. Sırtından aşağı inen o ürpertiden kaçması imkânsızdı.

“Aşağı iniyorum! Karargâhı arayın! Çabuk! Kaybedecek bir saniye bile yok!”

İmparatorluk’un askeri makinesi bir kez çalışmaya başladı mı, onu durdurmak çocuk oyuncağı değildir. Bunu Arene’de öğrenmişti.

O adamlar hiçbir şeyi gözden kaçırmazlar. Sınırları zorlayan birer mükemmeliyetçi psikopattırlar. Savaş makinelerine olan adanmışlıkları, efsanevi devlet hikmetinin (raison d’état) bile ötesine geçiyor olmalıydı.

“Ren Ordu Grubu Karargâhına acil kodlu mesaj! Bütün mobil ve stratejik ihtiyat birliklerini buraya sevk etmezseniz, bu gediği kapatamayız! Acele edin!”

İniş yaparken telsizden panik içinde kriz durumunu iletti. Komuta alanına doğru koştuğunda, kendisini bekleyen subayın yüzünden sıkıntı ve felaket okunuyordu.

“10. Tümen’den Korgeneral Michalis. Yarbayım, derhal ordu grubu karargâhına gidin! Diğerlerini uyarmak zorundasınız!”

“Ağzınızdan çıkanı duyar mısınız efendim, ama neden?!” Neden bir ulak göndermekle uğraşsınlar ki? Ancak tümen komutanı lafını kesti.

“Yarbayım, kablolu veya kablosuz tüm iletişim araçlarımızı kaybettik! Hiçbir hat bağlanmıyor!”

İletişim yok mu…? Bu demektir ki…

“… Ne?!”

Bu, uyarımı kimsenin almadığı anlamına geliyor!

Bu haberi sersemlemiş bir halde zihninde işlerken, ümitsizliğe kapılmaktan başka çaresi kalmamıştı… İhtiyat siperleri bile yok edilmişken, cephe komutasının elinde çalışabileceği tek bir tümen bile var mıydı? Ellerinde ne varsa, koskoca bir ordunun koruduğu cepheyi savunmak için onu kullanmak zorunda kalacaklardı.

Bir an önce takviye birliklere ihtiyaçları vardı.

“Yarbayım, düşman bu tarafa doğru geliyor, değil mi?”

Neler oluyor lan? diye düşündü Vianto, kederle başını sallayıp raporuna devam ederken.

Karargâh neler olup bittiğinden habersiz. Yani takviye birlik falan göndermediler. Muhtemelen düşmanın cepheyi yarmak üzere olduğunu fark etmediler bile.

“Açıklama son derece basit. O İmparatorluk pislikleri bizleri saf dışı bırakmak için sadece telsizlerimizi karıştırmakla kalmadı, arkadaki kablolu hatlarımızı kesecek kadar ileri gitti. Paranoiğin teki olduklarını gösterir bu ama kahretsin ki işe yaradı.”

“Hıss! Anlaşıldı. Derhal ordu grubu karargâhına uçuyorum!”

İmparatorluk’un ne kadar titiz ve mükemmeliyetçi olduğuna tiksinti derecesinde aşinaydılar ama yine de bu tuzağa düşmüşlerdi. Fakat öfke içinde kıvranacak vakit yoktu. Birinin alarmı vermesi gerekiyordu. Ve bu durumda en hızlı yol, kurye olarak bir büyücü subay göndermekti.

“Karasalama bir şey ama bir not yazdım. Sana güveniyorum, lütfen karargâhı uyar! Böyle giderse cephe… Horatius bile köprüyü tek başına savunamazdı. Takviye… Hemen takviye birliklere ihtiyacımız var!”

Vianto durumu tamamen anladığı an, hâlâ taşımakta olduğu şişeler ve notlarla dolu sırt çantasını bir kenara fırlattı. Üzerindeki ağırlık kalkınca rahatlayarak komutanın uzattığı zarfı aldı, bir beze sarıp göğüs cebine yerleştirdi. Ardından komutanın elini sıktı ve ant içti.

“Bu mesajı ulaştıracağım.”

Başka bir şey söylemesine gerek yoktu.

Cephe komutanlığından hızla fırlayıp bir uçuş formülü aktifleştirirken, göğsü şiddetli duygularla sıkışıyordu. Silah arkadaşlarını arkada böylece bırakıp adeta kaçmak ona ağır geliyordu ama görev bilinci ona haykırıyordu: Diğerlerini bu krizden haberdar et!

10. Tümen üyeleri… ölmeye hazırdı. Tıpkı Horatius gibi, vatanı birer kapı muhafızı gibi koruyacaklardı. Bu yüzden, neye mal olursa olsun, onlar zaman kazanırken benim takviye birlikleri çağırmam gerekiyordu. Eğer geç kalırsa, o kahramanların hizmeti hiçbir işe yaramayacaktı. Uçmak zorundayım.

Böylece, hâlâ şaşkınlık içinde olmasına rağmen Vianto, karmaşa içindeki askerlerin arasından süzülürken bir yandan uyarılar haykırıp engelleme emirleri verdi ve havalanır havalanmaz var gücüyle arka hattaki karargâha doğru uçmaya başladı.

Fakat yeterli irtifaya ulaşamadan düzensiz kaçınma manevraları yapmak zorunda kaldı.

Üzerine yağmur gibi yağan optik kesin nişancı formülleri bir bölükten fazla büyücüden gelmiş olamazdı. Ancak saldırının büyüklüğü, İmparatorluk büyücülerinin kendi topraklarının bu kadar derinine sızdığı gerçeğinin yanında hiçbir şeydi; ağzından bir lanet savruldu.

Yoksa yetenekleri karşısında hayrete mi düşmeliydi? Savaşmakta o kadar iyiler ki midemi bulandırıyorlar.

“Ngh! Kahretsin, sizi gidi çürük patates pislikleri!” Düşmanı püskürtmek için değil, kaçışını kolaylaştırmak için arka arkaya optik yanıltma formüllerini aktifleştirirken yere tükürdü.

Aynı zamanda takipten kaçınması gerekiyordu, bu yüzden bilinci bulanmaya başlasa da kendini bu dünyada tutmaya zorladı, acı çeken ciğerlerini kamçılayarak 8.500 irtifaya tırmandı.

Hemen ardından, onu takip edecekmiş gibi görünen düşmanlar belki de dikkat dağıtmak amacıyla rastgele birkaç patlama formülü ateşlediler ve ardından arkalarını dönüp onu bıraktılar.

Aralarında biraz mesafe oluşmuştu ama düşman komutanlığı için karargâh tesislerindeki herkesi yok etmek, Vianto’yu avlamaktan kuşkusuz daha öncelikliydi. Amaçlarındaki iğrenç derecede net olan insanlık dışı rasyonalizm, sırtından aşağı soğuk terler dökülmesine neden oldu.

Bunun anlamı… kendisini az önce yola çıkaran dost karargâhın ateş altına gireceğimdi.

Takipten kurtulmanın rahatlığı ile kurtulmak için silah arkadaşlarını feda etmenin utancı birbirine çaptı; içinde bulunduğu durum öfke vericiydi ama elinden hiçbir şey gelmiyordu.

“Özür dilerim… Kahretsin! Neden… neden böyle oldu?”

Sıkılmış yumrukları öfkeyle titrerken, oksijeni az olan bu irtifada hiddetini dışa vurmakta zorlanıyordu. Gerçekte bu, kendi türlerinin engellemesi gereken bir durumdu ve bu farkındalık, ön hat komuta merkezine fütursuzca saldıran düşman büyücü birliğine karşı bir nefret patlamasına yol açtı. Öyleyse neden kara birliklerini yem olarak bırakıp kaçıyorum?

Bu çok zavallıca ve aşağılayıcıydı.

İçinde tırmanan tarif edilemez duygu dalgasını bile bastırıp, tek odağını var gücüyle arkaya doğru uçmaya verdi—çünkü görevi buydu; cephenin çöküşünü engellemek için her şeyi feda etmesi gerekse bile bunu başarmalıydı.

“… Karargâh, cevap verin. Karargâh? Ah, kahretsin, bağlanmıyor. Tam ihtiyacım olduğu anda hava savunma kontrolörleri ne bok yiyor?”

İşte bu yüzden sabırsızlığının kamçılamasıyla, cevap vermemelerine rağmen hırsla Ren Ordu Grubu Karargâhı’nı aramaya devam etti. Elbette durumun ne olduğunu biliyordu. Tam bir kaos yaşandığını tahmin edebiliyordu.

Yine de Vianto, içindeki aşağılama hissine engel olamıyordu. İmparatorluk büyücülerinin bizleri uyarmaya bile gerek duymadan topraklarımızın bu kadar derinine sızmasına nasıl izin verebilirlerdi? Hava savunma kontrolörleri kestiriyor mu ne yapıyor?

Hissedebildiği tek duygu iğrençlikti. Özellikle de ilk engelleme geciktiği için düşmanla temas darmadağınık olacaktı.

“… Ren Ordu Grubu Karargâhı’nı çağırıyorum. Ren Ordu Grubu Karargâhı, cevap verin! Tekrar ediyorum, Ren Ordu Grubu Karargâhı. Ren Ordu Grubu Karargâhı, lütfen cevap verin!”

Hâlâ biraz uzakta olduğum için sinyaller ulaşmıyor olabilir mi? Bu düşünceyle sinirlenerek hesaplama mücevheri üzerinden aramaya devam etti ama yanıt gelmemesi sinirlerini iyice bozuyordu.

Neden tam da şimdi böyle olmak zorunda? Sabırsızlıktan için için kavrulurken yapabileceği tek şey uçmaya devam etmekti.

“Ah, kahretsin! Telsiz operatörü uyuyakaldı mı nedir? Zamanlama da harika yani!”

Muharebe hızının sınırlarını zorlayarak uçarken bir yandan da karargâha lanetler yağdırmaya devam etti. Derken onu gördü.

“… Bu da ne?”

Kraterlerle dolmuş bir arazi. Dumanlar içinde, alev alev yanan karargâh tesisleri.

Ren Ordu Grubu Karargâhı olarak bilinen tesisler topluluğundan geriye kalanlardı bunlar.

Karada arama kurtarma çalışmaları yapıp yangınları söndürmek için koşturan askerler Cumhuriyet üniforması giyiyordu.

Demek Ren Ordu Grubu Karargâhı burasıydı.

Burası o yerdi.

Siyah dumanlar savuran, içinden çıkılmaz bir kargaşa cehennemine sürüklenen bu yer gerçekten…?

“Karargâh burası mı? Bunca şeyin üstüne…”

26 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1925, DENİZDE: İMPARATORLUK DENİZALTI KULESİ

Bir denizaltının içi, zorunluluktan da olsa son derece dar ve basıktır. Bu yüzden tecrübesiz yolcuların çoğu, bedenlerinin orasına burasına sürekli bir şeyler çarpmaktan şikâyet edip durur.

Normalde yaşanan şey budur.

“Beni çağırmışsınız Yüzbaşı Treizel, bir sorun mu var?”

Başını eğme gereği bile duymadan kapaktan çevikçe geçen kişi, Hava Büyücü Tabur Komutanı Binbaşı Tanya von Degurechaff’tı.

Mürettebatın en azından bir süre boyunca koridorlarda şaşkınlıkla sağa sola çarpmasıyla dalga geçemeyeceği tek kişi oydu.

Neden mi? Çünkü bir bakıma müstesna bir fiziğe sahipti. En kısa boylu denizciler bile denizaltının içinde hareket ederken eğilmek zorunda kalırken, onun boyu kesinlikle hiçbir sorun teşkil etmiyordu.

Ve birisi çıkıp da sırf laf olsun diye bu durumla ilgili bir yorum yapmaya kalkışacak olsa, azıcık aklı olan herkes onun parlak başarılarının birer kanıtı olarak taşıdığı çok sayıda hizmet şeridini görünce kırk defa düşünürdü.

“Yolculuk nasıl gidiyor Binbaşı?”

“Oldukça sakin geçiyor efendim, teşekkür ederim. Yemekler de o kadar lezzetli ki minnet gözyaşlarımı tutamıyorum.”

Aheste aheste selamlaşırken Binbaşı von Degurechaff, dirseğini tam açıyla kırarak bahriye usulü bir selam çaktı.

Yüzbaşı bir an için hayran mı kalmalı yoksa ürpermeli mi bilemedi ama o da kara ordusu usulü bir selamla karşılık verdi.

Gemisi kendi gemisiydi ama yine de bir yolcuya hürmet gösterebilirdi.

Hatta ona saygı göstermek istiyordu; ne de olsa otostop çeken bu küçük hanım, başta Gümüş Kanat Hücum Nişanı olmak üzere, cephede görev yapanlara verilen her türlü madalyanın hizmet şeritlerini rahatça taşıyan eski bir kurttu.

“Büyücülerin ordu bünyesinde özel muamele gördüğünü ve yüksek kalorili besinlerle beslendiğini sanıyordum?”

“Karşı çıkmak istemem Yüzbaşı Treizel fakat bize verilenlerin çoğu besin takviyesi kalıplarından ibaret. Meyve konservesi ya da beyaz sosis gibi şeyler bile kırk yılda bir çıkıyor…”

Ve farklı alanlardaki birlik komutanları arasındaki bu iltifât dolu laf alışverişini büyük bir ustalıkla idare etti. Sadece komutanların iyi bir ilişki içinde olması bile bu küçük toplulukta kavgaları önlemeyi kolaylaştırabilirdi, dolayısıyla bu sohbet bir nevi mecburiyetten doğuyordu.

Yine de Degurechaff’ın denizaltındaki yemeklerin ne kadar harika olduğundan dem vurması adamın hoşuna gitmişti.

Gemideki küçücük mutfağı ve kısıtlı araç gereçleri kullanabilen, üstelik yaratıcı olmak için elinden geleni yapan bir aşçıya sahip olmak, bir denizaltı mürettebatı için diğer donanma birliklerinden çok daha büyük bir gurur kaynağıydı.

“Keyif alacak başka bir şey bulmanın çok zor olduğu bir denizaltıda elde edebileceğiniz tek ayrıcalık bu.”

“Yine de fazlasıyla özenli değil mi?”

“Anlayabildiniz mi? Ah, belki de sizin o genç damağınız farklara karşı daha hassastır. Pekala, madem öyle açıklayayım… Aslında Donanma Komutanlığı’ndan olağanüstü bir aşçıyı kendi tarafımıza çektik! Yine de her şeyden öte, lezzetin damak tadınıza uygun olmasına sevindim. Dört gözle beklenecek pek bir şey yok burada. Buralar biraz dar olabilir ama umarım yemek vakitlerinin tadını çıkarırsınız.”

Uzun devriyeler, sonu gelmez bir rutin. Evet, bir denizaltı mürettebatı için devriye görevi esasen her günün bir öncekinden farksız olması demekti. Bir düşman gemisi tespit edilene kadar bu boş saatlere sabırla katlanmaktan başka yapabilecekleri bir şey yoktu. Ve bunun sonucunda, diye içinden sızlandı yüzbaşı; yakın zamanda bize verilen torpidoların kusurlu olduğu anlaşılınca denizaltı süvarileri hırslarını düşman gemileri yerine Teknoloji Dairesi’nden çıkardılar.

Bu yüzden bir süredir Treizel ve diğer denizaltı kaptanları, gönüllerini almak amacıyla özellikle yemek konusunda oldukça iyi bir muamele görüyorlardı. O olağanüstü aşçı da bu durumun bir sonucuydu.

“Devlet bu kadar anlayışlı davrandığına göre genelde arkasında başka bir iş var demektir.”

“Bu şüphenizin haklı olduğundan emin değilim. Yapmayın ama Binbaşı!”

İkisi de sırıttı. Komutanlar çok iyi bilirdi ki, yüksek komuta kademesi bir nezaket gösteriyorsa bunun mutlaka geçerli bir sebebi vardı.

“Ah, lütfen Norden kıyılarında bizim için o şaşırtmaca harekatını yapan denizaltıya teşekkürlerimi iletin.”

“Hmm? Siz o sularda mıydınız?”

“Evet, denizaltı muazzam bir dikkat dağıtma görevi icra etti. Teknoloji Dairesi’nin ‘dikkat dağıtıcı patlama torpidoları’ tedarik ederek gösterdiği o ince düşüncelilik beni gerçekten duygulandırdı.”

“Ha-ha-ha! Geliştiricilere o kadar müteşekkirdik ki, çalışmalarına olan minnettarlığımızın bir nişanesi olarak onları gemide bir partiye davet ettik.”

“Ne kadar güzel bir dostluk. Kıskanmamak elde değil.” Degurechaff her zamankinden daha fazla şaka yapıyor olsa da ses tonunda hafif bir kabulleniş vardı.

Yüzbaşı, bir sırra vakıf olan birinin tebessümüyle karşılık verdi ve bir şey daha ekledi. “Evet, aynen dediğiniz gibi. Tüh, az kalsın unutuyordum.”

“Efendim?”

“Az önce bir mesaj aldık… Maymuncuk Harekâtı başladı.”

“İzninizle bir bakayım.”

Sohbetlerinin o ana kadarki alaycı havası bir anda kayboldu. Degurechaff telgrafı aldı ve pürdikkat göz gezdirdi; bir kez başıyla onayladı, tekrar okudu ve ardından hoşnutlukla gülümsedi.

“Harika. Artık döner kapı çalışacak.”

Muhtemelen farkında olmadan yapıyordu ama avını köşeye sıkıştıran bir yırtıcınınki gibi parıldayan gözleriyle adeta çıldırmış gibi görünüyordu.

Ahh, demek bu yüzdendi. Bu küçük kıza tam da bu yüzden o unvan verilmişti: Ak Gümüş.

“Arkalarını kesip eksiksiz bir imha için onları çembere almak. Mükemmel bir mobil kuşatma muharebesi olacak bu—kökten bir yok oluşla biten türden. Gerçekten ama gerçekten harika bir haber. Bununla birlikte Ren cephesinin kaderi tayin edilmiş oldu.” Derin bir nefes verdi. “Bu gerçekten muazzam.”

Avını tam da istediği yerde yakalayan bir canavarın iç çekişiydi bu. Ancak bu tür bir zihniyete sahip olmasaydı, bu kadar genç yaşta seçkin bir hava büyücü taburunun komutası kesinlikle ona verilmezdi.

“Kıskanmamak elde değil Binbaşı. Genelkurmay bize devriyeye devam etmemizi emretti ama size derhal Alçak Ülkeler’deki kesin sonuçlu muharebeye katılma talimatı verdi.”

“Ha?”

“Şu anda devriye rotamızın epey dışına çıkarak doğuya doğru ilerliyoruz. Şafaktan önce havalanmanız için tüm hazırlıklar tamamlanmış şekilde su yüzüne çıkacağız.”

Genelkurmay tarafından özel olarak geri çağrılmak ve Maymuncuk Harekâtı öncesinde özel bir operasyona gönderilmek… Anlaşılan kendisi ve birliği her bakımdan “istisnai” bir konumdaydı.

“Teşekkür ederim Yüzbaşı. İzninizle size muharebelerinizde daimi muvaffakiyetler dilerim.”

“Böyle bir birliğe yardımcı olabilmek hepimiz için büyük bir onurdu. Ben de size başarılar dilerim.”

Böylece bir İmparatorluk askeri olarak Treizel, gemisinin böyle bir birliğe omuz verebilmiş olmasından gurur duyuyordu. Herkes üzerine düşen görevi icra ediyordu.

Bu haliyle Degurechaff, gurur duyabileceği bir silah arkadaşıydı; işte bu yüzden ona en samimi duygularıyla şans dilemek için elini uzattı.

Eli kendi kızınınki kadar küçük olsa da, bu bir silah arkadaşıyla sıkışılan gerçek bir el tokalaşmasıydı.

Yüzbaşı Treizel’in yanından ayrılan Tanya, mürettebatın baş torpido kovanlarının hemen yanında kendileri için açmayı başardığı alanda toplanmış olan astlarına bu güzel haberi iletiyordu.

“Bölük, dikkat! Tabur komutanımızın talimatları var!”

“Teşekkürler Teğmen. Pekala beyler. Pozisyonunuzu bozmadan dinleyebilirsiniz. Bu denizaltıda otostop çekiyoruz, bu yüzden mürettebata yük olmaktan çekinmeliyiz… Her neyse, az önce Yüzbaşı Treizel’den Maymuncuk Harekâtı’nın başladığını öğrendim!”

Astları bunu ilk kez duyuyordu ve komutanlarının ses tonundan son derece önemli bir şey olduğunu anlayarak meselenin ne olduğunu kavramak üzere kendilerini hazırladılar.

Gözleri adeta soruyordu: Maymuncuk Harekâtı da nedir?

“Ren cephesi için planlanan ana taarruzlardan biri. Ve beyler, tıkır tıkır işliyor. Rapora göre öncü grup düşmanın siper hattını patlatıp geçti. Cumhuriyet Ordusu’nun ana kuvvetleri Alçak Ülkeler’de tamamen tecrit edildi.”

Bir anda tezahüratlar yükseldi.

Ren cephesinin kıdemlileri için büyük bir harekât ve bunun beraberinde getireceği savaş vaziyetindeki değişimler, hayalini kurdukları zafer anlamına geliyordu.

Onları zafer yoluna sokmak uğruna pek çok İmparatorluk askeri çamura gömülmüştü; siper hatlarını yarmak ve düşmanı çivilemek onları hedefe ulaştıracak şeydi.

“Askerler, bu tam bir kuşatma. Düşmanın ana kuvvetleri kapana kısılmış birer sıçandan farksız.”

“Tam kuşatma” kelimesi, herkesin kulağına uzun zamandır özlemini çektikleri o zafer müjdesi gibi geliyordu. Ne de olsa kuşatılmış ve tecrit edilmiş bir orduya artık ordu denilemezdi.

Heyecanlarını gizleyemeyen askerler kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. O kadar cıvıl cıvıldılar ki normalde Tanya’nın kafası karışırdı: Bunlar gerçekten 203. Hava Büyücü Taburu’nun seçkin neferleri mi?

Ancak bugün, onların bu halini cömertçe makul karşılayacaktı.

Zafer. Öyle büyüleyici bir meyveydi ki.

“Bu gemi kıyı ablukası görevine katılacak. Biz ise yarın şafaktan önce havalanacağız. Alçak Ülkeler’deki imha muharebesine iştirak edip ardından üsse döneceğiz. Bu okul gezisi eve varana kadar devam eder. Silah arkadaşlarım, zafer ziyafetine katılmadan Valhalla’ya koşmaya kalkan olursa asla affetmem!”

İşte bu yüzden, onları uyarıyor olsa da ses tonu gayet canlı ve coşkuluydu. Zaferin o tatlı meyvesini tadabilmek için, kazandıktan sonra bile miğferin bağlarını sıkı tutmak elzemdi.

“Pekala beyler, savaşa girmeden önce karnımızı bir güzel doyuralım. Yüzbaşı Treizel ve mürettebatı ellerindeki kısıtlı erzakı bizimle cömertçe paylaştı. Uçuş öncesi on iki saatlik alkol yasağı sınırına kadar dilediğiniz gibi için. Bu kadar!”

Ardından en yakınındaki askerlerle kadehini tokuşturup hızlıca bir şerefe yaptı. İmparatorluk’un zaferini konserve gıdalar ve hazır kahveyle kutladı; askerler nöbeti biten denizcileri de aralarına alıp içmeye başlayınca ayağa kalktı. Teğmen Weiss’a, “Ben buradayken rahatça eğlenemezsiniz,” diyerek müsaade istedi.

Böylece Tanya, düşünceli bir üst olarak içki partisinden sıyrıldı ve Yüzbaşı Treizel’in büyük bir incelik gösterip kendisine bıraktığı gemideki tek kaptan kamarasına çekildi. Artık aheste aheste düşünebilirdi.

Konu, yaklaşmakta olan savaş vaziyeti ve kendisini nasıl konumlandırması gerektiğiydi.

Maymuncuk Harekâtı’nın ilk safhası eksiksiz bir başarıyla sonuçlanmıştı. Neticesinde dengeler muazzam bir şekilde İmparatorluk lehine kaymıştı. Bu şartlar altında Cumhuriyet’in savaştan çekilmesi neredeyse kesindi. Üstelik başımıza yeni bir Dunkerque vakası gelmediği sürece bu savaşı bitirebilmeliyiz.

Bir başka deyişle, fiili zafer tam karşımızda duruyordu. Muharebede mutlak üstünlük—evet, zafer. Dolayısıyla Tanya, savaşın bitişinin, huzurun ve terfinin—yani o muazzam geleceğin—bu harekâtların sonucuna bağlı olduğunu çok iyi anlıyordu.

Bu gerçek ona yeniden umut aşıladı. Ne de olsa insanoğlu, önüne somut bir hedef koyulduğunda olağanüstü bir hırsla çalışabilirdi. Doğru hedef, doğru yöntem, adil karşılık. Aslında ne kadar da güzel bir çalışma döngüsü; şevkle doldum.

Bir Dunkerque tahliyesi yaşanma ihtimali ise neredeyse sıfırdı.

Sonuçta denizaltılar da dahil olmak üzere birlikler kıyı şeridini abluka altına alacaktı. Ve belki de en önemlisi, İmparatorluk Ordusu geri çekilirken Alçak Ülkeler’deki esas deniz erişim noktasını yerle bir etmişti. Üstelik liman tesislerini korumak için vaktiyle döşenen su altı mayınları da son derece yoğundu.

Deniz yoluyla kaçmak bu şartlarda imkânsızdı. Demek Cumhuriyet Ordusu resmen kapana kısılmış bir sıçandan farksızdı.

Ah, ne muazzam!

Bu tatmin duygusu, için için büyüyen o acıklı bir yenilgiye uğrayacaklarına dair iç hissini söküp atıyor ve pencereden dışarı fırlatıyordu. İçinde biriken tüm o endişeyi ve yorgunluğu telafi etmeye fazlasıyla yetiyordu. Gerginliğin ipleri gevşeyen ve uzun zaman sonra ilk kez sıcak bir yatağa kavuşan Tanya, kendini derhal uykunun kollarına bırakarak güzelce dinlenebildi.

Eğlencenin tadını çıkaran astları uzun boylarını torpido dairesindeki daracık mürettebat ranzalarına sığdırmak için uğraşırken, Tanya huzurlu uykusunun keyfini çıkarıyordu.

Ardından, bu inanılmaz derecede konforlu uykunun her bir anının tadını çıkardıktan sonra, harika bir sabaha uyanmanın beklentisiyle sırtını gerindi; köprüüstündeki nöbetçi subaydan denizaltının konumunu öğrenip tatmin olmuş bir şekilde başıyla onayladı.

“Ah, Binbaşı Hazretleri, uyandınız mı?”

“Günaydın Üsteğmen Weiss. Üsteğmen Serebryakov uyurken ona şaka yapmaya kalkan bir aptal oldu mu?”

“İçiniz rahat olsun komutanım. Denizaltı batmadığına göre sanırım öyle bir şey yaşanmadı.”

“Ha-ha-ha!”

Belli ki hava durumu hakkında konuşmakta olan Üsteğmen Weiss ve nöbetçi subayla sohbet eden Tanya, denizaltıdaki bu sakin sabahın sevincini bir anlığına da olsa yaşayabildi.

“O da sizin gibi daimi bir savaş alanında yaşıyor Binbaşı Hazretleri. Eğer uyurken herhangi bir hımbıl ona saldırmaya kalksaydı, eminim gövdede bir delik açılırdı.”

“Anlaşamadığımız hususunda anlaşalım. Sabaha gereksiz bir münakaşayla başlayamayız. Durumumuz nedir?”

Önemsiz sohbetler edebilme yeteneği asla hafife alınamazdı. Özellikle aşırı koşullar altında, yüzü gülmeyen askerler çok geçmeden bir işe yaramaz hale gelirdi. Bu hususta Tanya, insanlığın yüceliğinin bir kanıtı olarak bu denizaltının karnında bile hayatın devam ettiği hissinden etkilenmişti; ancak önemli görevlerini ve sorumluluklarını hatırlayarak bu ciddiyetsiz sohbeti kısa kesti.

“Herkesi uyandırdım. Şimdiye kadar ayılmış olmalılar. Dayanıklılık eğitimimizdekine kıyasla çok daha iyi durumda olduklarına eminim.”

“Çok iyi. Akşamdan kalma olduğu için pısan olursa, kafasını buzlatmak için denize atmamız gerekecek.”

Birlik durumunu Üsteğmen Weiss’tan alıp vakit kazandırdığı için teşekkür ederken, bir deniz subayı ona seslendi.

“Affedersiniz Binbaşı von Degurechaff. Yüzbaşı Treizel’den bir mesaj getirdim. Belirlenen koordinatlara varmak üzereyiz.”

“Teşekkürler. Sizi mekik dokutmak istemem ama birliğimi derhal güverteye çıkaracağımı kendisine iletirseniz sevinirim. Ayrıca bir hava durumu raporuyla deniz haritası almam mümkün müdür?”

Okyanustaki konforlu seyire, harika yemeklere ve sonu gelmez kahvelere tatlı bir veda etme vakti gelmişti. Ama üzülecek ne vardı ki? Bu savaşı bir bitirirsek, günlük hayatımızı göz açıp kapayıncaya kadar geri kazanabilirdik.

Savaşı bitireceğiz. O halde, son bir gayretin bir başka faydası daha vardı. Anlamlı iş, mutluluk demekti.

Bu yüzden Tanya, astlarını denizaltının dar güvertesinde neşeyle hizaya dizdi. Bir bölük dolusu personel için dar bir alan olsa da denizaltının içiyle kıyaslandığında son derece ferah hissettiriyordu. Rahatlamış hissetmek kesinlikle insan doğasının bir gereğiydi.

Hızlı bir ekipman kontrolü emri verdikten sonra Tanya, onları uğurlamak için bizzat köprüüstü gözetleme pozisyonuna kadar gelmiş olan Yüzbaşı Treizel’i fark etti.

“Demek gidiyorsunuz?” dedi bir elini uzatarak aşağı inerken.

İki komutan nezaket kurallarına uygun şekilde el sıkıştı ve Tanya minnettarlığını dile getirdi.

“Evet. Her şey için teşekkürler Yüzbaşı Treizel.”

“Ben teşekkür ederim. Sizin gibi cesur askerlere yardımcı olmak bir onurdu. Klişe olacak ama umarım orada güvende kalırsınız.”

“Sağ olun! Birliğim adına, sizin ve adamlarınızın muzaffer olmasını dilerim.”

Bunun üzerine birbirlerine selam verdiler. Tanya askerlerine başıyla işaret etti ve havalandılar.

“Şapkalarınızı sallayın! Şapkalarınızı!”

Arkalarında Yüzbaşı Treizel’in emrini duyan ve mürettebattan mütevazı ama içten bir uğurlama alan bölük yola çıktı.

Hedefleri o eski güzel Alçak Ülkeler’di. Uçuş son derece sorunsuz geçti ve belirlenen hava sahasına ulaştılar. Ardından Tanya, alışkın olduğu üzere Ren Kontrol’ü aradı.

“Pixie 01’den Ren Kontrol’e. Tekrar ediyorum, Pixie 01’den Ren Kontrol’e. Lütfen yanıt verin.”

Ve kontrolör her zamanki gibi yanıt verdi. “Pixie 01, burası Ren Kontrol, çağrı kodu Hotel 09. Sesiniz net ve anlaşılır geliyor. Devam edin.”

“Hotel 09, burası Pixie 01. Sizin sesiniz de net. Gayet iyi duyuyorum.”

“Hotel 09, anlaşıldı. Siz çocuklar harika bir iş çıkardınız. Size ısmarlamak isteyen koca bir ordu dolusu insan var; hayatınızın sonuna kadar bedava içeceğinize garanti veririm.”

“Pixie 01, anlaşıldı. Tek sorun benim Kahve Takımı’nda olmam.”

Bu şekilde şakalaşabilmeleri Ren Kontrol’ün oldukça rahat hissettiği anlamına geliyordu; bu iyiye işaretti.

Durumdaki bu iyileşmeye gıpta etmek, Tanya’nın hafif bir tebessümle iç çekmesine neden oldu. Normalde engelleme harekâtlarını yönetir, her türlü sorunla uğraşırken sesleri kısılana kadar talimatlar yağdırırlardı; bu tarz dostane, insani bir sohbet yürütecek zihinsel özgürlüğe sahip olduklarına göre savaşın gidişatı gerçekten de çok parlak olmalıydı.

“Ah, bu hiç olmadı. Karşılama töreninizi planlayan subay Çay Takımı’ndan. Onunla daha sonra konuşmaya çalışırım.”

“Pixie 01, anlaşıldı. Teşekkürler. Ee? Görevimiz nedir?”

“Özetle arama ve engelleme görevi, ancak sadece dönüş yolunda birilerine rastlarsanız saldırmaya yetkilisiniz. Herkes siz kahramanların dönmesini bekliyor. Buraya sağ salim gelin!”

Doğrusu Tanya, kontrolörün bu kadar düşünceli olmasına neredeyse kahkahayı basacaktı. Bizden her daim imkânsızı isteyen bu adamların bu kadar nazikleşeceği bir günün geleceği kimin aklına gelirdi! Bu nasıl bir mucizeydi böyle? Galiba olumlu beklentiler insanların insani yönlerini gerçekten ortaya çıkarıyordu.

“Anlaşıldı. Ancak karadaki birlikler canla başla çalışıyor. Sadece bizim keyif çatmamız olmaz. Sanırım gidip onların yükünü biraz hafifleteceğiz.”

“Bu harika. Hava sahasında gökyüzü açık, rüzgâr yok denecek kadar az. Görüş mesafesi yüksek. Yerden açılan ateşe dikkat edin.”

Bir insan olarak, birbirine yardım etme imkânına sahip olmayı gerçekten çok erdemli buluyorum. Hayırsever zihniyetiyle Tanya olarak da içimde hayırlı bir şeyler yapmaya dair doğal bir istek kabarıyor.

“Pixie 01, anlaşıldı. Düşman büyücü birliklerine dair bir veri var mı?”

“Ayrıntılar daha önce bildirildiği gibi. Ancak Birleşik Krallık birliğiyle çatışıldığına dair teyit edilmemiş bir rapor da var. Hatalı olabilir ama doğruysa, doktrinleri Cumhuriyet’inkinden farklı olabilir, bu yüzden dikkatli olun.” Kontrolör bir uyarı ekledi. Yalnızca o an için sesi ciddiydi.

Tanya hemen sordu, “John Bull’lar müdahale mi ediyor?”

“Hotel 09’dan Pixie 01’e. Üzgünüm ama sıradan bir kontrolör olarak kesin bir şey söyleyemem.”

Eh, evet, mantıklı diye içinden homurdandı, aynı zamanda dikkatini daha yüksek önceliğe sahip olan angajman kurallarını teyit etmeye çevirdi. “Pixie 01, anlaşıldı. Onlara saldırmaya yetkimiz var mı?” Müdahale mi etmeliyiz yoksa geri mi çekilmeliyiz? Bunu bilmeden modern bir savaşı yürütmek pek kolay değildi.

“Şu anda savaş hava sahasına girmek için yasal yetkisi olan üçüncü bir ülke bulunmuyor. Dost olmayan tüm büyücüleri düşman olarak imha edebilirsiniz.”

“Pixie 01, anlaşıldı. Bunu duymak güzel.”

Tüm endişeleri boşeydi. Düşmansa vur. Düşman değilse destek ol. Bir hava büyücüsü için bu kural son derece basitti ve bu yüzden uygulanması kolaydı.

Ve böylece Tanya, 203. Hava Büyücü Taburu’ndan seçilen bölüğe Alçak Ülkeler üzerindeki belirlenmiş hava sahasına doğru öncülük etti.

Aşağılarında, stratejistlerin Cannae’den beri hayalini kurdukları türden devasa bir kuşatma muharebesi uzanıyordu. Bu, sadece Cumhuriyet Ordusu’nun bir kolordusunu değil, tüm ana kuvvetlerini yutan, bir daha görülmesi muhtemel olmayan eş benzeri görülmemiş ölçekte çifte bir kuşatmaydı.

İmparatorluk Ordusu bu kadar çok birliği kapana kıstırıp muazzam bir şekilde kuşattığında, tarihe silinmez bir damga vurmuştu.

Bunları düşündükten sonra, irkilerek ordudaki şimdiye kadarki hayatını hatırladı ve gözleri doldu.

Düşününce, savaşa batmış biz askerler, sağduyuyu kaybetme eğilimindeyiz. Evet, modern çağın normlarına hakim bir vatandaşın aklını ve bilgeliğini el üstünde tutmak istiyorum. Barış bir geri gelse, tüm bunların yerini o alacak.

Benim gibi gönüllü olmaktan başka çaresi olmayan İmparatorluk askerlerinin hepsi birer muharip, ancak her şeyden önce birer vatandaş olduğumuzu hatırlamalıydım. Özellikle bu modern çağda, sivil normları geliştirmeliyiz.

Yani sadece biraz daha sabır. Birazcık daha diş sıkacağız.

Sadece bir taarruz daha yapıp Cumhuriyet Ordusu’nu bir zamanlar insan olan birer gübreye dönüştürecek ve bu savaşı bitirebileceğiz.

Herhangi bir Dunkirk vakasının yaşanmasına izin vermeyeceğim. Barış ve kendi geleceğim için bu benim görevim.

“Bu tüm orduya genel bir mesajdır. 177 Sayılı Taarruz Planı’nı icra edin. Tekrar ediyorum, 177 Sayılı Taarruz Planı’nı icra edin. Tüm birlikler, belirlenen prosedürleri takip edin ve muharebeyi başlatın.”

“Pixie 01, sinyal iyi. 177’nin icrası anlaşıldı. Şu an itibarıyla başlıyoruz! İmparatorluk muzaffer olsun!”

Karargâhtan hava sahasında harekâtı başlatmak üzere bekleyen emri alan Tanya, kararlılıktan kısılan bir sesle teyit verdi. Burası her zamanki Ren Cephesi’ydi. Muharebe her zamanki gibi sürüyordu. Ve etrafımızda, insanlığın bilgeliğinden doğan muhtelif “ateşler” kesişip duruyordu.

Fakat bugün birazcık farklıydı. Dikkatli dinlerseniz belirtileri duyabiliyordunuz.

“Gale 01, sinyal iyi. İkinci safha için hazırız, çıkış yapmak üzere beklemedeyiz.”

“Schwarz 01, sinyal burada normal. Büyü paraziti bekleniyor. 177’nin icrası anlaşıldı. Belirlenen harekâtı başlatıyoruz.”

Telsiz hattı son derece berraktı. Her muharebe alanının tipik gürültüsü araya girse de her bir birliğin raporları adeta bir tatbikattaymışçasına net geliyordu; bu da düşmanın karargâh tesislerinden ya da karıştırma yapacak elektrikten yoksun olduğunun kanıtıydı. En önemlisi de onları karşılamak üzere havada olması gereken organize engelleme gücü基本上 iş işten geçtikten sonra geliyordu.

Üstelik İmparatorluk Ordusu, 255 mm’likler başta olmak üzere her türlü mermiyi serbestçe ateşleyebilme imkânıyla ateş gücünde muazzam bir üstünlüğe sahipti. François Cumhuriyeti Ordusu’nun elinde piyadelerin kullanabileceği 78 mm’lik mermiler bile kalmamıştı. Çatışmaya o kadar çok demir yatırılmıştı ki haritaların yeniden çizilmesi gerekecekti; durum artık İmparatorluk Ordusu’nun yürüttüğü tek taraflı bir katliama dönüşmüştü.

Cumhuriyet Ordusu’nun tepkisi ise… uyumsuzdu denebilirdi. Birlikler tam bir karmaşa içindeydi ve hiçbir birlik kalmadığı için yaptıklarına askeri bir harekât demek bile zordu. Bir birlik kuşatmayı yarmak için küçük kuvvetiyle saldırıya geçiyordu. Başka bir yerde bir diğer birlik savunmaya hazırlanmak için siper kazmaya başlamıştı, bir diğeri ise kaçış yolu için denize bakıyor ve liman tesislerine doğru ilerliyordu. Mümkün olan her çözümü düşünmüşlerdi ve ordularının yapısı dağıldığı için hepsini aynı anda deniyorlardı.

Başı kesilmiş Cumhuriyet Ordusu’nun düştüğü bu kaos acınasıydı, bakması bile zordu. Bu esnada yapısını koruyan İmparatorluk Ordusu’nun eylemleri ise bir organizasyon zaferi olarak övgüyü hak ediyordu.

Evvela, İmparatorluk birlikleri Cumhuriyet Ordusu’nun ana kuvvetlerine giden ikmal hatlarını çoktan kesmiş ve büyük ölçüde kontrol altına almıştı. Yanlarında ne kadar erzak getirmiş olurlarsa olsunlar, bu birlikler bir süredir Ren hattındaydı, dolayısıyla daha fazlasına ihtiyaçları olduğu kesindi.

Bir piyadenin taşıyabileceği miktardan hesaplarsak, en fazla üç günlük stokları kalmış olmalıydı. Ağır topçu mermilerinin ise tamamının arkadan gelmesi gerekiyordu. Bu adamlar şu anda sadece sıcak yemekten değil, aynı zamanda mühimmattan da mahrumdu.

İkinci olarak, tam kuşatmalara özgü bölgesel yetersizliklerin önüne geçmek için arama ve engelleme görevi yapan bir hava büyücüsü perdesi oluşturulmuştu.

“… Şey, işler oldukça tıkırında gidiyor.”

İlk emrim, ikmal hatlarını keserken direniş gösterecek büyücülere karşı hazırlıklı olmaktı. Cumhuriyet Ordusu kuvvetlerinin toparlanıp kuşatmayı yarmaya çalışması ihtimali de sıfır değildi.

Fakat Genelkurmay’ın endişeleri yersiz çıkmıştı. İmparatorluk Ordusu tam karşı taarruza hazırlandığı sırada, Cumhuriyet Ordusu birliklerinin hepsi kendi komutanlarının peşinden gidiyor, hepsi farklı telden çalıyordu.

Ve ellerindeki o zayıf şansı da böylece heba ettiler.

Şimdi Pixie’nin zayıflamış Cumhuriyetçileri pestile çevirip terfiyi kapma vaktiydi.

Birlikleri bir önceki gece denizaltında alem yapmış olabilirdi ancak onlar düşman bölgesinde aralıksız kırk sekiz saatlik keşif görevinde bile tam performans sergilemiş kıdemli askerlerdi. Onları en ufak detayına kadar yönetmeye gerek yok gibi görünüyordu.

“Pixie’den Komuta Merkezine. Önleme yok. Tekrar ediyorum, önleme yok. Belirlenen sektöre doğru ilerliyoruz.”

Gosterebildikleri tüm direniş buysa, düşmanın işi neredeyse bitmiş demekti. Normalde üzerimize dolu gibi uçaksavar ateşi yağardı ama şimdi sadece tek tük mermi atıyorlardı. Görüş mesafesi yüksek olmasına rağmen, atış hızı “kesintili” bile denemeyecek kadar acınasıydı. Görünüşe göre mühimmatları gerçekten bu kadar tükenmişti.

Çok basitti. Bu hava sahasına girmenin bu kadar kolay olduğuna inanamıyordum.

Son derece cılız bir karşılamaydı. Neredeyse daha kısa süre önce savaştığımız Cumhuriyet Ordusu’nun bu ordu olup olmadığını sorasım geliyordu.

Bizi engellemek için büyücülerin veya savaş uçaklarının olması gerekirdi ama hiçbir şey yoktu. Bu sayede, kara taarruzlarımız adeta bir tatbikattaymışız gibi başarılı geçiyordu. Gökyüzünden müdahale formülleriyle sabit hedefleri dövmekten ibaret basit bir taarruz göreviydi.

Mesai sonrası şirket yemeklerine katılmaktan bile daha kolay bir görevdi.

Şey, o zamanlar bir komutan değil, sıradan bir çalışandım, sanırım bu anlamda üzerinde daha az baskı vardı.

Her neyse, geçmişe saplanıp kalarak verimliliğimi düşürmek istemem ama geçmişten ders çıkarmamız gerektiği için geriye dönüp bakmak anlamlı olabilir.

“Viper 01’den Komuta Merkezine. Yalnızca hafif uçaksavar ateşi var. Hasar ihmal edilebilir düzeyde. İlerlemeye engel bir durum yok.”

“Komuta Merkezinden tüm birliklere. Sektör Kırk İki’de çok sayıda mana sinyali tespit edildi. Uzun menzilli gözlem nişancılığı formüllerine dikkat edin.”

Tahmin edileceği üzere, kafanı kullanırsan savaş daha kolaylaşır. Bazen sadece benim birliğim şanslı olmakla kalmaz, tüm İmparatorluk Ordusu üstün bir konuma geçerdi.

Yandaki hava sahasında bulunan Viper Taburu ile iletişim hatları açıktı. Şaşırtıcı bir şekilde Komuta Merkezi geniş bölgeyi hakimiyeti altında tutuyor, düşmanları tespit etme ve verileri analiz etme konusunda yapması gereken işi mükemmelen yerine getiriyordu. Bu sayede, başımız sıkıştığında komşularımızdan gerçekten yardım alabiliyorduk ve topçu birlikleri gereken destek ateşini sağlıyordu.

Bunlar çok temel şeylerdi. Ancak temel şeyler gerçekten yapıldığında, savaşı o kadar kolaylaştırıyordu ki. Ya da yoksa tam tersi miydi? Belki de en temel şeyleri yerine getirip getiremediğin, kazanıp kazanmayacağını belirliyordur.

“Pixie 01’den topçulara—acil durum. Hedef: Sektör Kırk İki. Büyücü baskılama ateşi talep ediyorum.”

Bu temel şeylerin gerçekleşmesi için dağ gibi iş yapılması gerekir, bu yüzden Tanya’nın talebine neşeyle verilen karşılık yüzünü güldürüyordu.

Normalde destek ateşi gönülsüzce verilir ya da binbir bahaneyle tamamen reddedilirdi; ama bugün düşmanı buraya biz çektiğimiz için topçular çoktan yerleşmişti. Üstelik sektörlerin bölünme şekli sayesinde talep ettiğin anda destek alabildiğin ideal şartlar altında görev yapıyorduk. Büyük topların arkanda olması ne kadar da güven vericiydi.

“Topçu birliği, anlaşıldı. Ateşleniyor, lütfen atış tanzimini gözlemleyin.”

“Ön Hat Kontrol’den tüm bataryalara, vuruş teyit edildi. Etkili görünüyor. Düzeltmeye gerek yok. Tekrar ediyorum, düzeltmeye gerek yok.”

Cidden, bu derece ustalığa hayran kalmamak elde değildi.

“Tesir ateşi. Tekrar ediyorum, tesir ateşi.”

Gözlemlenen bölge, büyücülerin savunmakta zorlanacağı büyük kalibreli yoğun bir bombardment ateşine tutuldu.

Mevzileri ağır savunma altında olsaydı ya da bir tahkimatları bulunsaydı belki dayanabilirlerdi, ama bireysel olarak inşa edilmiş savunmaların taşıyamayacağı kadar ağır bir yüktü bu.

120 ila 255 mm’lik mermilerden oluşan yoğun bir alan bombardımanı. Üstelik gözetleyicileri olan topçuların disiplinli atışıydı.

“Sektör Kırk İki’nin susturulduğu teyit edildi!”

Hareket edemedikleri anda vurursanız, büyücüler bile mermilere boyun eğer. İşte bu yüzden, istemesem bile gökyüzünde savaşıyorum. Karaya kıyasla vurulma ihtimali çok daha düşük.

Ama bugün, böyle edilgen bir seçime yanmama bile gerek yoktu; çünkü her şey tıkırında gidiyordu ve güvenle ilerleyebiliyorduk.

Böylece Tanya’nın yanakları tebessümle daha da gevşedi. Kahretsin, verimlilik harika bir şeydi. Sorunları tek taraflı olarak böyle çözebildikten sonra, savaş diplomasinin makul bir uzantısı gibi gelmeye başlıyordu.

Elbette savaşın kaynak israfı olduğuna tamamen katılıyorum, bu yüzden bir an önce bitirilmesi gerektiğini söylemeye bile gerek yok.

Yahu, Cumhuriyet teslim olsaydı, ulusun insan kaynaklarını heba etmeden bu işten sıyrılabilirlerdi. İş gücünüzü yavaş yavaş tüketmenin ne anlamı var?

Ekonomik rasyonelliği hesaba bile katmadan kendilerini yok etselerdi cidden yazık olurdu. Rakibimizin ekonomik kâr ve zararlarını hesaplayabildiğini varsayıp onlara teslim olmalarını tavsiye mi etmeliyim? Kazanma şansınızın olmadığı bir düşmana imha olana kadar direnmek, bir askerin görevinin çok ötesindedir.

Devlet adeta köşeye sıkışmış bu birliklere ölün diyor. İnsan haklarının bastırılmasının da bir sınırı olması gerekmez mi? Devletlerin kendi mantığı olduğuna eminim ama bireylerin kendilerini buna feda etmesi için hiçbir neden yok.

Gelinen bu noktada devlet, hak sahibi bireylerden bekleyebileceğinden çok daha fazlasını umuyor. Bir askerin görevi savaşmaktır. Ülke savunmasına hizmet etmeye hiçbir itirazım yok. Ama yok olmak kimsenin görevi olmamalı.

“Tüm birinci kademeler, harekâtı başlatın!”

Ancak olayları sakince tartabileceğiniz türden bir durum değildi bu.

Kulağımdaki dost telsiz sinyali, harekâtın bir sonraki safhaya geçtiğini bildiriyordu.

Anlaşılan burada öylece süzülmek için fazla vaktimiz yoktu.

Paniklemiyoruz ama kara taarruzlarımızın temposunu artırıyoruz. Yaptığımız tek şey patlama formülleriyle savunma ateş mevzilerini çökertmekti, ama bu bile organize direnişin son kalesini yıkmak için muhtemelen fazlasıyla yeterli olacaktı.

Aşağı baktığımda, darmadağın olmuş Cumhuriyet Ordusu’nu ve disiplinini koruyarak ilerleyen İmparatorluk Ordusu’nu görüyordum. Olay öyle bir ezici üstünlüğe dönüşmüştü ki İmparatorluk korucuları taarruz düzenine geçiyordu.

Normalde savunma mevzilerine yapılan hücumlar ağır zayiat getirirdi. Ama sizin tarafınız üstün olduğunda durum değişirdi. Tek endişe kaynağı makineli tüfekler olabilirdi, ama biz büyücüler onları çoktan imha etmiştik; artık tamamen tek kale bir maçtı.

Belki de Cumhuriyet Ordusu’nun teslim olmamasının sebebi, Cumhuriyetçilerin şartlar üzerinde pazarlık yapmak istemesidir, ama içinde bulundukları durumun farkındalar mı acaba? İmparatorluk’a birazcık hasar vermek uğruna imha olmayı göze almak pek rasyonel görünmüyor.

Yoksa bu kadar fanatik bir İmparatorluk karşıtı mıydılar? Ya da iyileşme umudu kalmayacak derecede savaş delisi miydiler?

Yahut ne olup bittiğinden habersiz zavallı birer kuzu muydular?

Eğer ikincisiyse hâlâ laftan anlayabilirlerdi, ama birincisiyse bu en kötüsüydü. Böyle manyakların yakınına bile yaklaşmak istemediğimize eminim.

“Hava sahası uyarısı! Çok sayıda avcı uçağının havalandığı tespit edildi!”

“Hiçbir mana sinyali algılanmıyor. Tüm birlikler, pusuya karşı tetikte olun!”

Anlaşılan o ki, karşılık vermekte tamamen yetersiz kalmayacaklardı.

Eh, şimdi avcı uçaklarını havalandırabilirler ama artık çok geç. Yine de hava muharebesinde olmak, o tehlikeli delilerle savaşmaktan daha güvenli olabilir.

Tabura kara taarruzlarını durdurma emri veriyorum. Kutu muharebe düzenine geçiyor ve muharebe irtifasına tırmanırken kontrol merkeziyle iletişime geçiyoruz. Bize doğru gelen yirmi avcı uçağı var gibi görünüyor.

İmparatorluk hava filosu önleme yapmak için birazdan yukarıda olacak, ama bu süreçte düşmanı oyalamamız gerekiyor. Sorun değil. Danışıklı dövüşten öteye gitmeyeceğine eminim. Ne de olsa büyücüler ve avcı uçakları genelde birbirleriyle pek iyi anlaşamazlar.

Büyücüler daha esnek olsalar da iş hız ve irtifaya geldiğinde zorlanırlar. Öte yandan uçaklar vur-kaç taktiklerinde mükemmel olsalar da aynı hasarı veremiyorlar. Yine de maliyet açısından bakıldığında daha kârlı bir seçenek gibi görünüyorlar.

Fakat bizden çok daha sık düşürüldükleri için maliyet etkinliği hemen hemen denkleniyor.

“Düşman topçusu ateş açıyor!”

“İsabet doğrulandı. Tüm siperler, zayiat raporu verin.”

“Harekât alanı rapor veriyor. Hafif zayiat var.”

“Karşı batarya ateşi! Tek seferde ezip geçin şunları!”

Karada, “muharebe” adını verdikleri ama aslında karşılıksız bir saldırıdan ibaret olan süreç işliyor. Yahu, atılan tek bir mermiye misilleme olarak düşman mevziini haritadan silecek kadar iyi durumdaysak, belki de ben de kara saldırılarına yardım etmeye devam etmeliydim.

Yine de riskten kaçınmak mantıklı olandır, bu yüzden bir zorunluluktur. Şimdi duruma göre hava üstünlüğünü ya da hava hakimiyetini ele geçirmeye odaklanmam gerekiyor.

Yine de bu gidişle bu savaşı kazanabiliriz.

Bu zayıf bir umuttu.

Ancak bu aheste düşünce zihnine girdiği an, okyanus yönünden gelen tuhaf bir hisle, küçük bir dalgalanmadan ibaret ama yine de tuhaf bir algıyla ansızın dağıldı.

“Burası Ren Kontrol, genel duyurudur. Hava sahasında kimlik tanımlaması yapmayan büyücü birliğine! Tabiytinizi derhal bildirin!”

Hafif bir kargaşa ve bir sorgulama.

“Burası Ren Kontrol. Tekrar ediyorum, hava sahasındaki kimlik tanımlaması yapmayan büyücü birliğine! Deniz tanımlama bölgesinden geçen birliğe! Derhal telsiz teması kurun ya da kimlik bilgilerinizi gönderin!”

Dost birliklerin ikaz sinyalleri, çığlıklar gibi tüm harekât alanında yankılanıyordu. Telsizden bile, sessiz kalan bu meçhul birliğe yönelik çaresizce tekrarlanan sorgulamalardan kontrolörün bir nevi paniğe kapıldığı anlaşılabiliyordu.

Kötü hisler her zaman doğru çıkar.

Denizden gelen bir düşman mı…? Bu demek oluyor ki… Evet, o sempatik John Bull’ların sempatik olmayan akrabaları olmalılar.

“Peri 01’den Ren Kontrol’e. Tanımlanamayan hedefin düşman olduğunu varsayıyorum. Geri dönüp önleme yapmak için izin istiyorum.”

Tanya, uzun menzilli telsizle Karargâh ile temas kurarken Yarbay Weiss’a yanına gelmesi için işaret etti. Arkadan kovalanmaktansa dönüp saldırmak çok daha iyidir.

“Ren Kontrol, anlaşıldı. Ancak bir erken uyarı birliği şu anda temas kurmaya çalışıyor. Ateş açmayı sınırlandırın.”

Dönüş izni almasına almıştı fakat angajman kuralları gereği eline kısıtlamalar tutuşturulmuştu. Hava muharebesinin tüm esası, düşmanı ilk gören ve ilk saldıran olmaktır. Üstelik daha az önce kontrol merkezi ateş açılabileceğini söylemişti. Bununla taban tabana zıt kısıtlamalarla karşılaşmak savaşmayı epey zorlaştırıyordu.

Komuta kademesi sahadaki birliklerden her zaman imkânsızı bekler. Sonuçta bir büyücü bölüğü tek bir birlikten ibarettir. Yine de onların düdüğünü çalıp sonbahar yaprakları gibi dökülmeye hiç niyetim yok.

Bu yüzden Tanya itirazını öne sürmek üzereydi ki bir an soğukkanlılığını kaybetmeye başladığını fark etti.

İçindeki öfkeyi bastırmak için durup derin bir nefes aldı. Ardından hoşnutsuzluğunun sesine yansımamasına özen göstererek itirazını gayet sakin bir tonla dile getirdi.

“Peri 01’den Ren Kontrol’e. Bunu kabul edemem. Önleyici darbe vurmamıza izin verilmezse…”

Ancak çabaları boşa gitti.

“İkaz! Tanımlanamayan büyücüler—bir tabur büyüklüğünde—hızla yaklaşıyor!” Telsizden dost bir birliğin ikazı yükseldi.

“Dost-düşman sorgusuna yanıt yok!”

Telsiz frekansları geriliyor, konuşmalar birbirine karışıyordu. Birliği gözle temasla doğruladığı anlaşılan dost birlikler ikaz verince, Tanya kararını verdi—hem de hiç tereddüt etmeden.

Maymuncuk Harekâtı başladığından beri denizden Alçak Ülkeler’e doğru uçan tek bir birlik vardı, o da 203. Hava Büyücü Taburu’nun seçkin bölüğüydü.

Bu yüzden yanına gelen Yarbay Weiss’a megakafonla talimatlarını haykırdı.

“Yarbay Weiss, geri dönüyoruz. Herkese haber verin!”

“Geri mi dönüyoruz?!”

Adamın bu anlayışsızlığına karşı çıkışma isteğini bastırarak, “Evet!” diye bağırdı. “Tanımlanamayan birliğin düşman olduğuna kanaat getirdim! Telsiz sessizliği istiyorum, mana sinyallerinizi bastırın! Onları gafil avlayacağız!”

“Onları düşman kabul etmek çok tehlikeli! Açık Deniz Filosu’na bağlı dost deniz büyücüleri olma ihtimallerini göz ardı edemeyiz!”

“Açık Deniz Filosu’ndan olsalardı en azından parolayı verirlerdi! Düşman onlar! Düşman unsuru olarak değerlendirip gereğini yapın!”

En sonunda durumu kavramış gibi göründü ve onaylarcasına başını salladı. Bölüğün geri kalanını uyarmak için uçup gitmeden önce Tanya ekledi: “Telsiz karartmasına gitmeden önce, harekât alanına meçhul uçak ikazı geçin!” Denizden yeni bir temas var!”

Aynı anda, karşı tarafın birlik komutanları düşmanlarının kabiliyetlerinin farkına vararak öfkeyle dillerini şaklattılar.

Önlenen Birleşik Krallık birliğinin komutanı Yarbay Drake bilhassa çileden çıkmıştı.

“…” “Tereddüt etmeyen bir düşman en kötüsüdür, değil mi Jeffrey?”

İmparatorluk büyücülerinin çevik bir şekilde önleme yapmaya hazırlandığını izlerken, hareketlerindeki yüksek disiplin ona boyunu aşan bir işe kalkıştığını hissettiriyordu.

Yukarıdaki kravatlıların altını temizlemek onun hobisi değildi. Siyasiler İmparatorluk’un hamlelerini okumayı beceremedi diye apar topar böyle bir göreve sürülen her adam söylenirdi zaten.

“Aynen öyle. Nereden bakarsanız bakın, tablo son derece açık.”

Bu adamlara İmparatorluk ile Cumhuriyet arasındaki hatlarda olağandışı bir şeyler yaşandığı söylenmiş ve ne olduğunu anlamaları için acilen gönderilmişlerdi.

Fakat François kontrolörüyle temas kuramayıp gökyüzünde devriye gezen tek unsurların İmparatorluk hava kuvvetleri ve büyücüleri olduğunu görünce, durumu yanlış yorumlamak imkânsızdı. Drake’in komutan yardımcısı Üsteğmen Jeffrey’nin sızlandığı gibi, bu durum İmparatorluk Ordusu’nun Cumhuriyet güçlerini ezip geçtiğinin açık bir kanıtıydı.

“Komutanım Drake, geri çekilmeli miyiz? Mümkünse çatışmadan kaçınmamız emredilmişti…”

“Çekilemeyiz.”

Bu yüzden Drake, komutan yardımcısının çekilme teklifini içgüdüsel olarak reddetti. Astı sebebini sorduğunda, kendine güvenen bir tebessümle yanıtladı: “Bu fırsatı kaçırırsak, bu kuşatma aşılmaz kalınlıkta bir duvara dönüşecek… Şu an hâlâ yarma ihtimalimiz sıfır değil. Zorlamalı keşif yapmaya kesinlikle değer.”

Drake’in öngörüsüne göre hızlı hareket ederlerse hâlâ kaçış şansları vardı.

Tabii ki, gözlerinin önündeki İmparatorluk büyücü birliğinin fevkalade seri hareketleri onu hayrete düşürüyordu; üstelik tespit edilebilir hiçbir sinyal bile yaymadan düzen alıyorlardı, bu yüzden keşif yapmanın mümkün olup olmadığından kendisi de emin değildi.

“Şunları görüyor musun? Bize epey baş ağrıtacak gibi duruyorlar.”

“İnkâr etmiyorum. Ama durumu gerçekten öylece kendi haline mi bırakacağız?”

Drake, Jeffrey’nin ne hissettiğini anlayabiliyordu; elinde olsaydı kendisi de çekilmek isterdi. Ancak bu şartlar altında Cumhuriyet ana kuvvetlerinin ne kadar dayanabileceğini kavrayamamak, Birleşik Krallık için de bir felaket olurdu.

Bu yüzden Drake, adamlarını feda etmek anlamına gelse bile savaşmaya kararlıydı. Yarabilirsek yaralım. Yaramazsak da en azından bu adamların ne kadar korkunç hasımlar olduğunu diğerlerine bildirelim.

“Ayrıca Üsteğmen Jeffrey, nasıl bir insan olduğunu unuttun mu?”

“Ah, doğru, bağışlayın komutanım… Siz söyleyince hatırladım, bizler yurttaşız.”

“Doğru Üsteğmenim, biz kula kulluk eden tebaalar değil, yurttaşlarız. En azından hangi devlete bağlı olduğunu hatırla. Meyhanede fazla mı sabahladın?”

Böylece Drake askerleriyle lakırdı ederken bir yandan da yaklaşan İmparatorluk büyücü birliğine direnmek için hazırlıklarını tamamladılar ve muharebenin başlamasını beklediler.

“Galiba Cumhuriyet’tekiler meyhaneye ‘bar’ diyormuş.”

“Hmm, telaffuz sorunu gibi duruyor.”

“Öyle mi dersin?”

Birliğini rahatlatmak için şakalaşıyor olsa da Drake tedbiri elden bırakmamıştı.

“İkaz! Tepemizde meçhul temas! Hedef alınıyorsunuz!”

Bu sayede gözcünün ikaz çığlığı yankılandığında derhal tepki verebildi.

Şartlı bir refleksle dağılmak üzere eğitilmiş askerler, kıl payı da olsa harekete geçmeyi başardılar. Sağanak gibi yağan büyü formüllerinden öyle ucu ucuna kaçtılar ki şaşkınlıklarını gizleyemediler.

“Ngh, sekiz bin mi? Raporlardaki birlik bu mu?”

Sekiz bin metre irtifada—akıl mantık sınırlarının çok ötesinde—faaliyet gösterebilen bir İmparatorluk birliğine dair raporlar vardı, ancak Drake bizzat karşılaşana kadar bunun bir cephe efsanesi olduğuna inanıyordu.

Ne de olsa altı bin metrenin üzerindeki koşulların ne kadar çetin olduğunu bizzat tecrübe etmişti. Sekiz bin gibi akıl almaz bir irtifada uçan bir birlik tam anlamıyla akıllara durgunluk vericiydi.

“Karşı önleme yapın! O kadar kalabalık değiller! Hepsini düşürün!” Yine de karşılarındakinin sadece bir bölük olduğunu gören Drake, birliklerinin sayısal üstünlüğünü devreye sokarak onları durdurmak için emrini haykırdı. “Atış disiplinini koruyun! Baskı ateşi! İrtifa farkını olabildiğince kapatın!”

Düşmanı disiplinli bir ateşle karşılamayı seçmişti çünkü birliğinin mevcuduna, eğitim düzeyine ve keskin nişancılığına güveniyordu.

“Ne—? Sıyrıldılar mı?!”

İlk andaki inanamayışının sebebi buydu. Tek bir düşmana karşı bu yaşanabilirdi belki, ama koca bir taburun disiplinli ateşi tek bir hedefi bile nasıl ıskalayabilirdi?

Drake, adamlarının şaşkın mırıltıları arasında kendine geldi—Aksiliğe bak—ve karşı taarruza hazırlanmaları için gürleyerek emirler yağdırdı… ama ufacık bir farkla geç kalmıştı.

“Üsteğmen Hawkins vuruldu! Kahretsin, biri onu korusun!”

Kimin vurulduğuna dair raporları ve telsizden gelen acı dolu inlemeleri duymaktan nefret ediyordu. Bu vaziyette sevinebileceği tek şey henüz kimsenin düşürülmemiş olmasıydı.

“Söylentilerden bile dişliler! Sakın hafife almayın, masal falan değil bunlar! Ah, lanet olsun, o deli saçması hikâyenin gerçek olduğuna inanamıyorum—kahretsin!”

Anlaşma İttifakı ve Cumhuriyet korkaklarının uydurduğu hayali bir efsaneden ibaret değillerdi!

Ren’in Şeytanı hakkındaki, sekiz bin metre irtifada terör estiren o İmparatorluk birliği hakkındaki bütün o anlatılanlar… Bunun neresi efsaneymiş? Zerre kadar zırvalık değilmiş; karşımızda hafife alıp durduğumuz, gerçekten de dehşet verici, elit bir düşman birliği varmış!

O istihbarat analistleri ne bok yiyordu, o otlakçılar?!

“Ngh! Buradan defolup gidiyoruz! Onları yavaşlatacağız veya istihbarat toplayacağız diye daha fazla risk almaya değmez!”

28 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1925, FRANÇOİS CUMHURİYETİ REN ORDU GRUBU KARARGÂHI BİTİŞİĞİNDEKİ BİRLEŞİK DEVLETLER İNSANİ YARDIM GRUBU DÜNYA BARIŞ HASTANESİ

“… Ngh. Bu tavanı… tanımıyorum…”

François Cumhuriyeti Ren Ordu Grubu Karargâhı’ndan Yüzbaşı Cagire Caine, bulanık zihnini çalışmaya zorlayarak durumunu değerlendirmeye çalıştı.

“Tamamdır, sonunda uyandı,” diye düşündü John, sakince hemşire çağırma butonuna basarken. Kibarlık ediyordu çünkü Caine’in tamamen bitap düşmüş olması gerekiyordu.

Muhtemelen bünyesinde güçlü bir ilaç, uzun etkili bir sedatif vardı.

Korkunç yanıklar ve karbonmonoksit zehirlenmesi yüzünden yarı ölü hale gelmiş bir adamın sağa sola çırpınmasına izin vermektense yapılabilecek en merhametli şey de buydu herhalde.

Her neyse, konuşabildiğim sürece sorun yok. Sadece sormam gerekenleri sorup öğreneyim. Kararını bu yönde vermişti ama… dürüst olmak gerekirse, ölümün eşiğinden dönen bir adamın birazcık huzuru hak ettiğini hissediyordu.

Görme yetisi yerinde olmalıydı. Tavanı ayırt edebiliyorsa renkleri de görebiliyordu. Yine de vücudunu hiç hareket ettiremediğinden görüş alanı oldukça kısıtlıydı. Fakat kulakları ve ağzı normal bir şekilde çalışıyordu. Burada olduğumu fark etse iyi olurdu.

Ne de olsa hayattaydı. Bu durumda, eğitimli bir İstihbarat subayının nerede olduğunu sorgulaması beklenirdi.

John, Cagire’in bu kafa karışıklığına bir son vermesi gerektiğine karar verdi. Bu baş belası İstihbaratçının kendisini düşman sanması, uğraşmaya değmeyecek kadar büyük bir patırtı koparırdı.

“Uyandın demek?” John, yüzbaşının tanıyabileceği kadar sakin bir ses tonuyla ona seslendi.

“… Sen de kimsin? Bağışlayın ama lütfen adınızı ve rütbenizi bildirin.”

John böyle bir soruyla karşılaşmayı beklemiyordu ama prosedürleri uyguladığı için adama kızamazdı da.

Her ne kadar tamamen elden ayaktan düşmüş olmasa bunu zaten hatırlayacak olsa da.

“Pekala. Sen Yüzbaşı Cagire Caine’sin, bana da Bay John diyebilirsin. Birleşik Devletler’denim. Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”

“Ah, Bay John.”

Anlamış gibi yaptı. Eh, kulaklara oldukça şüpheli geldiğini ben bile kabul etmeliyim ama bir asker, burnunu sokmaması söylendiği işleri sorgulamaz. Nasıl olsa birbirlerinin yüzünü tanıyorlardı.

En azından önceki istihbarat verilerine göre birbirlerine düşman sayılmazlardı. İş birliği yapacak ve bilgi alışverişinde bulunacak kadar yakın ilişkileri vardı. Bu yüzden “Bay John” demek durumu anlatmaya yetmişti. “Peki, Bay John… neden yatağa bağlıyım?”

Neden yatağa bağlandığını sorgulayacak kadar şaşkın olmasına şaşmamalıydı.

“Ah, aslında bağlı değilsin. Aldığın ilaçlar ağırlıklı olarak ağrı kesici.”

“Ha? Yani ağrı kesiciler yüzünden mi vücumdaki tüm hissi kaybettim?”

Ancak hemşirelerin butona basıldığında getirdiği dosyaya bakılırsa, tüm hissini kaybetmiş olması pek olası görünmüyordu. Belki de sinirlerinin bir kısmı harap olmuştu.

Henüz çok da gençti, zavallı dostum. Tanrı merhamet etsin… amin.

“Acı içinde kıvranmak Françoislıların mazoşist bir fantezi anlayışıysa, o zaman kültürel bir pot kırmışız demektir.”

Tüh, bu gidişle İmparatorluk köstebeğinin nereye saklandığını öğrenemeyeceğim gibi görünüyor.

Görünüşe göre karamsarlığında da haksız değildi.

Caine, karbonmonoksit zehirlenmesi nedeniyle hafıza kaybı yaşıyordu.

Sinir bozucu bir şekilde, faydalı herhangi bir bilgi sağlayabilecek durumda değildi.

“Geçmiş olsun.”

John bunları söyledikten sonra odadan çıktı ve derin bir iç çekti. Ardından hastane telefonunu eline aldı.

François Ordusu’na, subaylarından birinin hayatını ucu ucuna kurtarmayı başardıklarını bildirmek zorundaydı. Ancak daha önce söyleyemediği şeyi, yani adamın durumunun bir cesetten pek de farkı olmadığını belirtmesi gerekiyordu.

Öğrenebildiği tek şey, Caine’in yaralanmadan hemen önce ne olduğuna dair hiçbir şey hatırlamadığıydı. Ne yazık ki, konuşmalarından kısa bir süre sonra adamın durumu hızla kötüleşmişti.

Üst makamlar, sebepsiz yere sorgulamak yerine adamı derhal teslim etmesi gerektiği yönünde soğuk bir yanıt verince John da gerekli bildirimi yapıyordu.

Cumhuriyet’in değişen şartları göz önüne alındığında tek çarem bu. Aklına hesapçı bir düşünce geldi. Eğer bu adam fazla dayanmazsa, “tehlikeli bir bölgede” konuşlu bir “hayır kurumu” barındırmalarına da gerek kalmayacağı bir gerçekti.

John zihninden ekledi; General Habergram’ın ne kadar öfkeleneceği düşünülürse, suçun bir kısmı da François Cumhuriyeti’nin omuzlarına yüklenmeliydi.

Üstelik dönüş uçuşumun bu kadar kaşla göz arasında ayarlanmış olması da ayrı bir talihsizlik. Habergram’ın ne kadar huysuzlaşmış olabileceği düşüncesi bile canının puro çekmesine yetmişti. İşte böyle anlarda tek istediğim, birkaç puro yakıp kafamı boşaltmak ve hiçbir şey düşünmemek.

Bu isteğine sadık kalarak bir puro çıkardı, ağzına götürdü, ucunu kesti, yaktı ve derin bir nefes çekti.

İç çekmek yerine dumanı dışarı üfleyen John, o kendine has mesafeli İngiliz ruhuyla göklere lanet yağdırdı. Her durumda soğukkanlılığını koruma yeteneğiyle gurur duyardı elbette ama bu kadarı onun için bile çetin bir sınavdı.

“Vatanın o berbat yemeklerine bile katlanırım ama Habergram’ın kulak tırmalayıcı bağırışlarından beni muaf tutun.” İstihbarat teşkilatından pek çok kişi tam da bu tonda söylenip duruyordu.

İstemeye istemeye —gerçekten hiç ama hiç istemeyerek— John, Birleşik Devletler topraklarına ayak bastı.

Çay dışında ruhunu dinlendirebilecek hiçbir şey yoktu burada.

Ah, diye hayıflandı ama elinden gelenin en iyisini yapacaktı. İptal edilen tatilini ve Cumhuriyet’e yapılan bu ani iş seyahatini, sadece ailesi için para kazanma vesilesi olarak görmeliydi.

Sabır. Zihnindeki bu mırıltıyla birlikte, rapor sunma fırtınasının içine kendini bıraktı.

Yanından geçen kişilerin yüz ifadelerinden durumun vahametini anlıyordu ama yine de gitmek zorundaydı. Yine de aldığı o cüzi maaşın, öfkelendiğinde ejderhaya dönüşen bir adamı idare etmeyi kapsayıp kapsamadığından emin değildi.

İçinden sövse de bunu yüzüne hiç yansıtmadan odaya girdi.

Odada bekleyen tümgenerale ana noktaları kapsayan sözlü bir rapor sundu.

“Şans” mı denirdi buna yoksa alışkanlık mı bilinmez ama konuşmasını bitirirken kulaklarını tıkayacak kadar vakit bulabilmişti.

Doğal olarak bu vakti hemen değerlendirdi.

“…………… BENİMLE DALGA MI GEÇİYORSUNUZ ULAN?!”

Tuzlu dalgalarla yoğrulmuş, yelkenli gemiler döneminden beri donanmada görev yapan eski bir denizcinin o doğal sesi, fırtınalı bir okyanusu bile gürlemeyle bastıracak kadar şiddetliydi. Ve bu öfkeli generalin avazı çıktığı kadar bağırması çok daha gürültülüydü.

Dış Strateji Dairesi’nden Tümgeneral Habergram.

Masaya indirdiği yumruğu kan revan içinde kalmıştı ama yine de dayanıklılığıyla bilinen o meşe masayı tuzla buz etmeyi başarmıştı. Ne muazzam bir güç ama. John, hafifçe uzaklara kayan bakışlarla olayı izledi ve amirinin bu sıra dışı davranışını nesnel bir şekilde anlamlandırmaya çalıştı.

Adam bu bilek gücüyle baritsu eğitmeni olarak bile hayatını kazanabilirdi.

“Ah. Bununla birlikte efendim, bilirsiniz ya, hayatta kalan tek kişinin ne olduğunu anlamadan yanıp kül olduğu söyleniyor.”

“Bay John”, bağırılacağını bildiği için kulaklarını tıkadığını açık edercesine yapmacık bir iç çekti.

John, Habergram’ı uzun zamandır tanıyordu. Sonuç olarak, adamı neyin az da olsa yatıştırabileceğini çok iyi biliyordu.

“Hayatta kalan kişinin durumu son derece kritik. Ne yazık ki daha fazla dayanabileceğini sanmıyorum. Zaten daha yeni, sadece birkaç kelime edebildi.” John, daha sorulmadan hayatta kalanı neden sorgulayamadıklarını açıkladı. “Başka çaremiz olmadığı için hayatını kurtarmak adına onu acil bakım için Cumhuriyet’teki bir tesise sevk etmemiz ve elimizdeki mevcut verileri, elde edebildiğimiz tüm yeni bilgileri değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Devam raporu bekleyebileceğimizi sanmıyorum.”

Ancak bu sözlerin, öfkeden patlama noktasına gelmiş Habergram üzerinde neredeyse hiç yatıştırıcı bir etki yaratmayacağını biliyordu.

“Çıkan yangınlar yüzünden hiçbir belge kalmamış. Her şey kül olup gitmiş.”

Açıkça söylemek gerekirse, yürüttükleri soruşturmanın sonuçları hiç de iç açıcı değildi. Topladıkları tüm gizli belgeler yanıp kül olmuştu. Bir şeyler keşfedebilecek kıdemli ajanların kaybı da muazzamdı. Françoislı kazazadeden öğrenebildikleri tek şey, daha ne olduğunu bile anlayamadan alevler içinde kaldıklarıydı.

Her neyse, bu cüzi istihbarat kırıntısı karşılığında şimdi sevk ettikleri tüm personelin “eğitim sırasında bir kazada öldüğünü” açıklayan mektuplar yazmak zorunda kalmışlardı. Ve bu gidişle, bu büyük felaket için birilerini suçlamak ve bunu bir şekilde inandırıcı kılmak zorunda kalacaklardı.

İnsan kaybı geçiştirilemeyecek kadar büyüktü. Üstelik hayatta kalanların sorgusu da hiç iyi gitmiyordu.

“… Nasıl? Bana bile söyleyemediğiniz kadar gizli bir üs nasıl oluyor da İmparatorluk büyücülerinin hedefi olup saldırıya uğruyor?!”

Ah, göklere feryat etmeye değecek bir baş ağrısı varsa, o da tam olarak buydu işte.

Artık John bile şüphe altındaydı. Derin bir iç çekmek zorunda kaldı.

Gece gündüz demeden dirsek çürüten emektar bir adamla konuşmanın raconu bu mudur yani? Patron sonunda paranoid hezeyanlara mı teslim olmuştu? John, adama sert bir bakışla karşılık verirken bir an için bunu sorgulamadan edemedi.

Fakat Habergram’ın “Bir itirazın mı var?” dercesine kendinden emin ve sabırsız bakışlarıyla karşılaşınca, ilk geri adımı atan John oldu. Eh, aramızda bir köstebek olduğuna dair bu kadar ciddi bir şüphe varken herkes mercek altına alınacaktı elbette.

Pek kimse bilmezdi ama Birleşik Devletler istihbarat teşkilatı bir süredir üst üste başarısızlıklar yaşıyordu. Çok fazla “talihsiz tesadüf” gerçekleşmişti.

Anlaşma İttifakı’na sevk edilen birliğin gözlem karakoluyla birlikte topa tutulup yok edilmesi belki talihsiz bir trajediydi. İmparatorluk büyücülerinin Anlaşma İttifakı filosuyla beklenmedik bir şekilde karşılaşması sırasında, şanssızlık eseri Birleşik Devletler’in korumak için elinden geleni yaptığı biri o noktada bulunsa bile, sapan mermilerin tek bir noktada toplanması mümkündü. Olasılık teorisi bunun imkansız olmadığını gösteriyordu.

Ardından denizaltılarının keşfedilmesi de teorik olarak mümkündü. Gemilerin doğası gereği, bu ihtimal sıfır değildi.

Başka bir deyişle, büyücülerin açık denizde gemilerle karşılaşma ihtimalinin çok düşük olduğu ileri sürülse bile, bu imkansız bir şey değildi. Dolayısıyla, gizlilik gerekçesiyle kargo hakkındaki her türlü tartışmanın şu an bastırılmış olması, belki de talihsiz bir tesadüfler silsilesinin ürünüydü.

Yani evet, astronomik olasılıklara rağmen bu vakaların kötü şans olduğu iddia edilebilirdi. Sonra bu olay patlak verdi.

İnsanlar bunun bir tesadüf olmayabileceğini, bir bilgi sızıntısı olabileceğini dile getirmeye başladığında, bir soruşturma açılması kaçınılmaz hale gelmişti. Doğal olarak, böyle bir soruşturmayı yürütmek için gizliliği korumak şarttı. Bu yüzden Birleşik Devletler istihbaratı, François Cumhuriyeti’nin istihbarat teşkilatıyla mutlak bir gizlilik içinde iş birliği yapmıştı. Birlikte çalıştıkları o gizli tesis olağanüstü derecede iyi korunuyordu.

Şu koca dünyada olabilecek tüm ihtimaller arasında, karargâha düzenlenen bir baskın sırasında İmparatorluk büyücülerinin tesadüfen o tesise de saldırması sadece sıradan bir olasılıktan ibaret olabilirdi belki.

Eh, tesadüfler gerçekten berbattır; Birleşik Devletler bünyesinde bir köstebek keşfetmeyi hiç de şaşırtıcı kılmayacak kadar berbat hem de… John tam bu noktada düşünmeyi bıraktı.

Açıkçası, şu an ihtiyaç duydukları şey boş spekülasyonlar değil, gerçekçi bir eylem planıydı.

İnanması güç bir hikâye olabilirdi ama eğer bu gerçekten bir tesadüfse, bunu kanıtlamak zorundaydı; aksi takdirde şüphe hayaleti peşini sonsuza dek bırakmayacaktı. Şayet bir tesadüf değilse, etrafta cirit atan dehşet verici büyüklükte bir köstebek var demekti. Acı gerçek buysa, üzerine ışık tutmalı ve onu saklandığı delikten çekip çıkarmalıydı.

“Pekala, yapabileceğimiz tek şey bir soruşturma yürütmek.”

“… Ama bunu zaten birkaç kez yaptık.”

Hımm. Belki de köstebekler beklenmedik derecede derine kazabiliyordur. Toprağı kazmak zorunda kalsak bile bakmalı mıyız? John, casus hakkındaki değerlendirmesini gözden geçirdi. “Ben bir bakayım, ne bulabileceğim.”

Can sıkıcı bir iş ama belki İçişleri Bakanlığı’nı da biraz silkelemeliyim.

Kafasındaki planları yeniden revize etti. Eğer bir köstebek arıyorsa, diğer departmanlardan da bilgi sızma ihtimalini göz önünde bulundurmalıydı. Ne yazık ki fazla vakti yoktu.

Ren cephesinin çöküşü an meselesiydi. Bütün askeri uzmanlar bu konuda hemfikirdi. Bu arada, “Bay John”un da bu değerlendirmeye en ufak bir itirazı yoktu. Mesele daha çok, aheste aheste bir köstebek avına çıkacak kadar vakti olup olmadığıydı.

John kendi sınırlarını bilen bir adamdı. Başka bir deyişle, bir şey imkansız olduğunda, “Hmm, evet, bu muhtemelen imkansız,” diye düşünenlerdendi.

18 HAZİRAN, BİRLİK YILI 1925, PARİSİİ DIŞ MAHALLELERİ SEMALARI

Şu andaki duygularımı dürüstçe ifade etmem gerekirse, kendimi kesinlikle son derece ferahlamış hissediyorum.

Günaydın. Ya da belki “merhaba”? “İyi geceler” mi deseydim? Hangi selamlamanın uygun olduğundan emin değilim ama herkese yüzümde bir gülücükle iyi günler dilemekten hiç rahatsızlık duymuyorum.

Aksine, düşmanı temizlemeye devam ettiğimiz İmparatorluk Ren cephesinden doğrudan, sadece sevgili İmparatorluğumuzun halkına değil, tüm dünyadaki herkese gülümseyerek selam gönderiyorum.

Evet, diye düşünüyor Tanya, dudaklarını nazik bir tebessümle gevşetip aşağısındaki çorak araziyi geçtikleri o anı hatırlayarak. Bir zamanlar Ren cephesi olan yer işte burasıydı. O gür yeşillikler, vaktiyle dinlenme yeri olan o dereler, tamamen top atışlarıyla yerle bir edilmiş. Geride kasvetli siper kalıntılarından başka hiçbir şey kalmamış.

Burada silah arkadaşlarımla birlikteydim; hatta bazılarının ağarmış iskeletleri hâlâ toprağın altına gömülü halde burada duruyor. O kemikli toprağı geçtikten, Cumhuriyet Ordusunun ana kuvvetlerini tuzağa çekip ardından onları kuşatarak imha ettikten sonra, Parisii yolunda bizi durduracak hiçbir şey kalmadı.

Evet, salyangoz yiyicilerin Parisii’sine doğru ilerliyoruz. Savaşı kendi ellerimizle bitirmek artık bir hayalden ibaret değilken, manzara öyle muazzam ki insanı dünyanın tacı olan İmparatorluk’a övgüler yağdırmaya sevk ediyor.

Bu beklenen bir şey miydi? Yoksa hiçbir direnişin olmaması mı bir gariplikti? Öncü büyücü birliği, Cumhuriyet kuvvetleriyle yalnızca şehrin dış mahallelerinde temas kuruyor. Ama ne büyük şans ki demiryollarını sağlam ele geçirmeyi başarıyorlar, hatta ellerinde ağır topçu birlikleri bile var.

Bu durum ilerleyişi biraz hantallaştırsa da, Tanya dâhil İmparatorluk Ordusu’nun tüm subayları, taarruzun engelsiz bir şekilde devam edeceğine ve şehrin ele geçirilmesinin an meselesi olduğuna inanıyor.

O sahne, bir bakıma, sadece İmparatorluk Ordusu subaylarının değil, herhangi bir ordunun subaylarının da hayalini kurduğu bir şeydi. Taarruz o kadar görkemli ki, düşman ülkenin başkentine ilk giren olmak için kendi aralarında bir yarış bile başlıyor.

Ve sonra Parisii dış mahallelerine ulaşan o öncü birliğin parçası olan 203. Hava Büyücü Taburu, nihayet başkentlerini ölesiye savunmaya kararlı bazı Cumhuriyet askerleriyle karşılaşıyor.

Yukarıdan bakıldığında, esas olarak Parisii’de konuşlanmış birlikler gibi görünüyorlar. Görebildiği kadarıyla yaklaşık iki tümen var gibiydi; zırhlı veya mekanize sınıflarla hiçbir benzerliği olmayan piyade tümenleri. Genç nüfusun azlığından, bu birliklerin esas olarak yedeklerin acil durum seferberliğiyle toplandığını çıkarıyor.

Ordu şu anda banliyölerde siperler kazıyor olsa da, arkalarındaki şehir sokakları ve el değmemiş bina sıraları, en azından Tanya’nın altındaki mevzilerden görebildiği kadarıyla, istihkâmcılar tarafından hiç elden geçirilmemiş gibi görünüyor.

Savunma atışları için net bir görüş alanı sağlamak adına en azından bazı yapıları yıkmış ve köprü ayaklarını patlatmış olmalıydılar ama yapmamışlar.

Acil seferber edilen adamlar için ne kötü bir durum, ancak anlaşılan hükümet başkentte bir şehir savaşı yürütmekte tereddüt ettiği için şehri dış mahallelerden savunmak zorunda kalmışlar.

“… Zavallı adamlar. Patron piyangosunda gerçekten kaybetmişler. Ben —daha doğrusu genel olarak İmparatorluk Ordusu— kıyaslandığında son derece şanslıyız.”

Ya da belki uygun şekilde eğitilmiş olsalardı ve arkalarında ağır topçu desteğiyle sağlam, mevzilenmiş savunma konumlarına kapansalardı bir tehdit oluşturmayı başarabilirlerdi.

Şu haliyle ise… Tanya kendi kendine kıkırdıyor.

Yalnızca iki tümen, Ren hatlarında yeni zafer kazanmış bir İmparatorluk Ordusu dalgasını durdurmaya yetmeyecektir. Cumhuriyetçiler, böyle saçma bir emri verecek bir üste sahip oldukları için gerçekten acınacak haldeler. Bu hususta Tanya, General von Zettour’dan başlayıp en alt kademeden en üste kadar çoğunlukla iyi insani ilişkilerle ödüllendirildiği için memnun.

“Peri 01’den Komuta Merkezine. Tam duyduğumuz gibi. İki tümen gücündeki piyade birliği savunma mevzileri inşa ediyor.”

“Anlaşıldı. Zırhlı tümen varana kadar onları destekleyin.”

Son zamanlarda sürekli kolay işler alıyoruz, bu harika.

Tam böyle düşünürken İstihbarat, onları gerçekten tehdit oluşturabilecek bir düşman bilgisiyle vurmuştu: Cumhuriyet Ordusu Parisii çevresinde savunma hatları inşa ediyordu. Üstelik şehri savunmak için başka birkaç tümenin daha toplandığı görülüyordu. Bir süredir en büyük haber buydu.

Bu sayede teyakkuzda bekleme planlarımız, keşif ve kara taarruzu görevine dönüştürüldü. Bu, insanı aniden ilave tazminata mı sevinsem yoksa tatilin kısaltılmasına mı yansam diye düşündüren bir haberdi.

Ancak Tanya içinden mırıldandı; mevcut durumuma bakılırsa, şansın benden yana olduğu bu kadar kolay bir görevi üstlendiğim için kutlama yapmalıyım. Belki bir prim bile kazanabilirim.

“Peri 03’ten 01’e. Veri girişi tamamlandı. Gözlem verilerini topçulara gönderdim.”

“Peri 01, anlaşıldı. Şimdi gözetlemeye odaklanın.”

Normalde gözlemciler düşmanın en şiddetli tacizine maruz kalır, ancak bunlardan hiçbirinin olmaması sebebiyle gökyüzü sakindi. Norden üzerinde Anlaşma İttifakı büyücülerinin canımıza okuduğu düşünüldüğünde, şaşırtıcı derecede sakin.

Burası gerçekten bu kadar huzurlu işte. Yüzeyde ara sıra patlayan ve dumanlar yükselten patlamalar dışında gökyüzü masmavi; harika, güneşli bir gün.

Hal böyle olunca, normalde dehşet verici olan uçaksavar ateşinin bu denli cılız kalması acınası bir durumdu. Uçaksavar topları genelde yüzeyde göze çarpar ama Tanya ve 203. Hava Büyücü Taburu tek bir tane bile tespit edemedi.

O aptal Cumhuriyetçiler, muhtemelen şehirlerine top yerleştirmenin güzelliğini bozacağını düşündüler. Ya da savaş alanının bu kadar yaklaşacağını ima ederek halkı paniğe sürüklemek istemediler. Her halükarda, Tanya ve birliğinin anlayabildiği kadarıyla, düşman uçaksavar ateşinde son derece zayıf.

Süzülürken bile tek tespit edebildikleri birkaç 40 mm makineli tüfekten ibaret. O korkunç 127 mm’lik toplardan hiç yok.

Üstelik genelde büyücülerin ilk hedefi olan ağır topçulardan da hiçbir iz yok. Aslına bakılırsa, savaş alanında gördükleri en büyük ateş gücü modası geçmiş bir sahra topu. Başa çıkması en çetrefilli olan şey, piyadelere verilen havan topları olacak. Uzun sözün kısası, savaş alanında göreceli olarak çok az düşman topçusu var.

Yakın mesafeli çatışmada ağır topçuların kaza ara dost ateşi açma riski çok yüksek olurdu; bu şartlar altında bir piyadenin kullanabileceği en yüksek ateş gücünün havan topu olduğu düşünülürse, dikkat etmeleri gereken tek şey bu… Başka bir deyişle, bu durum endişelenecek başka bir şey olmadığı anlamına geliyor.

Neticede bir büyücü için bu kadarlık bir ateş gücü tehdit teşkil etmeye yetmez. Havada olduklan sürece düşmanın bunlara karşı yapabileceği pek bir şey yok.

“Fairy 03’ten tüm birliklere. Topçunun atış hatlarına dikkat edin.”

Aslına bakılırsa, diye iç geçirdi Tanya, şu an başımıza gelebilecek en kötü şey kendi topçularımız tarafından düşman sanılıp vurulmak. Mevcut durumda yapabileceğimiz tek şey gözlerimizi devirip onları ezip geçmek.

Bizimkilerin 180 mm’lik top mermileriyle havaya uçmak istemiyorum. Tanya’nın zaten güvenli bölgede olması gerekiyordu fakat her ihtimale karşı biraz daha yükselmeye karar verdi.

İrtifa ayarı, karadaki hareketliliği gözden kaçırmasına neden olacak kadar büyük bir değişiklik yaratmadı. Şansına görüş mesafesi harikaydı; gökyüzünde neredeyse hiç bulut yoktu. Ben de Ren Cephesi’nde çelikleşmiş İmparatorluk büyücülerinin Françoislar ve onların 80 mm’lik sahra topları üzerine yağdırdığı ateşin manzarasını keyifle izlerim.

180 mm’lik bir topun menzili 80 mm’likten çok farklıdır, bu yüzden durumun tek taraflı gelişeceğinden eminim. Kelimenin tam anlamıyla menzil avantajı bizde. Bu da işleri oldukça kolaylaştıracaktır.

Bir bombalama görevinde değil de kara taarruzu görevinde olduğumuz için üzerimizde ağır zırh var, bu da bizi biraz ağırlaştırıyor ama bu da katlanmamız gereken şeylerden sadece biri.

Her ihtimale karşı François Ordusu’nun elinde kalan döküntü büyücülerin önümüzü keseceğini varsaymıştık; bu yüzden topçu atışlarını gözetlemek çok tehlikeli olursa kara birliklerinin tepesine tünlece el bombası yağdırıp yakın dövüşe girmeyi planlıyorduk.

Bu yüzden yanımıza bolca çomak el bombası aldık ama artık kara kuvvetlerinin icabına topçular bakacağına göre bunlara ihtiyacımız kalmadı. Yine de sırf ağır geldikleri için devletin parasıyla alınmış mühimmatı o öylece atamam—her ne kadar düşman büyücülerle yakın dövüşe girme ihtimaline karşı hafiflemem gerekiyordu diye bir bahane uydurabilsem de.

Nihayetinde ortalıkta hiçbir düşman büyücüsü görünmediği için bu kadar ağırlığı taşıyıp topçular için gözetleme yapmaktan başka çare kalmıyor.

General von Rudersdorf durumu yanlış mı değerlendirdi acaba?

“Fairy 01’den Karargâha. Tahsis edilen hava sahasına ulaşıldı. Direniş yok. Görünürde düşman büyücüsü yok.”

Evet, İmparatorluk Ordusu sorunsuz bir şekilde ilerliyor ama hiçbir direnişle karşılaşmadan doğrudan Parisii’ye yürüyebiliyorsak burada bir bit yeniği var demektir.

Pekâlâ, bir miktar direniş var elbette. Ancak eldeki tüm birlikleri toplayıp kitlesel bir püskürtme harekâtına girişmemelerini anlamak güç.

Şuna bak, elverişli görüş şartlarında düşman başkentinin tepesinde tur atıyoruz! Bu sadece beklenmedik bir durum değil; akılalmaz bir şey. Ortalık o kadar boş ki bir tür tuzağa çekildiğimizden şüphelenmek çok daha gerçekçi hissettiriyor.

Bu durumun normal şartlarla bağdaşır yanı yok.

Normalde bu hava sahasının kuş uçurtmayacak şekilde emniyete alınmış olması gerekirdi. Büyücülerin pusu kurmak için gizlenmesi çok kolaydır. Düşmanı ininden dışarı çıkarmak için Ren Cephesi’nde keşif taarruzları düzenlememizin sebebi de buydu.

Bu kez Parisii’deki amacımız, savunma birliklerine saldırı görevleri düzenleyerek onları dışarı çekmekti ama… Garip bir şekilde hiçbir yerde en ufak bir izleri bile yok. Göze çarpan uçaksavar bataryaları gibi önlemler olmasa bile en azından birkaç büyücünün bulunması gerekirdi. Hepimiz aynı şeyi düşünüyoruz ve pusu ihtimaline karşı birbirini uyaranların sesini duyabiliyorum.

François Ordusu İmparatorluk başkenti üzerinde uçmaya kalkışsaydı tam bir cehennemle karşılaşırdı.

Tüm bu bölgenin, savunma kalkanlarını ve koruyucu zarları delip geçebilecek anti-büyücü ateşiyle gökyüzünü doyurmaya hazır olacağından emindik.

Birlikler bu tahmini neredeyse hiç itiraz etmeden kabul etmişti. François birliklerinin ne kadar dik kafalı olduğunu Ren Cephesi’nde öğrenmişlerdi, bu yüzden bu son derece doğaldı. Fakat buradayız ve bize doğru gelen tek bir mermi bile yok. Düşmanın büyük çoğunluğu pasif direniş yanlısı falan değilse, sadece burada olmadıkları içindir.

Bu durumda gerçekten François Cumhuriyeti’ni saf dışı bırakmışız gibi hissettirmeye başlıyor ama aynı zamanda tek bir uçaksavar ateşinin bile olmaması oldukça ürkütücü. Görevine sadık bir sürü tip bir yerlere saklanmış, bizi de yanlarında götürmek için kendilerini patlatmayı mı bekliyor?

Hayır, burası onların başkenti. Siyasi olarak kendi başkentlerini patlatacak kadar umursamaz olamazlar.

“Karargâh, anlaşıldı. Düşüş noktalarını gözetlemeye devam edin ve teyakkuzda kalın.”

Bu durum kafamı kurcalıyor olsa da şu an başka şeylere odaklanmam gerekiyor. Ordu meskûn mahal çatışmalarından kaçınmak istiyor; düşman şehre yuvalanmadan önce burayı yerle bir etmeyi tercih ediyorlar. Buna hiçbir itirazım yok. Doğru niyetlere sahip oldukları söylenebilir.

Çetrefilli bir şehir savaşına girip düşmanı yok etmek için her bölgeyi tek tek süpürmektense, onları kuşatıp imha etmek çok daha kolaydır. Her şeyden öte, etkili bir yöntem.

Ancak şehri topçu ateşiyle dövmek için zaman harcarsak kaçmalarına fırsat verme riskiyle karşılaşırız. Ya da birliklerin muharebeden çekilip geri çekilmeye başlaması mümkündür. Bu durumda birilerinin arkadan dolanıp kaçış yollarını kesmesi gerekecek.

Doğal olarak, havada başka bir birlik yoksa bu rol büyücülere düşecektir. Şansımız yaver gitmezse, benim birliğim onların tepesine çöküp saldırma göreviyle görevlendirilebilir.

Elbette bu, siperlerde olmaktan çok daha iyidir.

Yine de düşman bölgesinin göbeğinde bir şehirde basılmak pek de eğlenceli görünmüyor. Buna mecbur kalmamanın en iyisi olduğu aşikâr.

Dua edelim de topçular düşmanın hareketlerini ve araziyi iyi kavrayıp üzerlerine düşeni yapsınlar. Pekala, sanırım karaya verilecek destek ateşinin geri çekilmeyi caydırıp caydırmayacağını da değerlendirmeliyiz.

“Fairy, anlaşıldı. Teyakkuzda olacağız.”

Düşmanın bir Dunkirk tahliyesi gibi kaçmasına izin vermeden buraya kadar geldik. Savaşı bir kazanalım, hayatımın geri kalanının tadını çıkarabileceğim. Tanya sırf kazandıkları bir savaşta dövüştükleri için ekstra teyakkuz halindeydi.

Sonuna kadar hayatta kalmazsan, zaferden payını alamazsın. Son görevlerimde yaralanmak istemiyorum.

19 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1925, CUMHURİYET, FINISTÈRE VİLAYETİ, BREST DENİZ ÜSSÜ

İmparatorluk Ordusu başkentin dış savunma hatlarını yarıp meskûn mahalle girmişti ve bu durumu bildiren rapor Brest’teki deniz üssüne hızla ulaştı. Savunma ve Silahlı Kuvvetler Bakan Yardımcısı Tümgeneral de Lugo bu berbat haber karşısında karmaşık duygular içindeydi.

Bu bildirimi bekliyor olsa da haberi bizzat almak son derece sinir bozucuydu.

Tam da bu tür bir senaryo için planı hazırlayan kişi kendisiydi ama bunu sadece utanç içinde, içten içe kan ağlayarak yapmıştı.

Kıta Avrupası’ndan çekilme planı…

Hayatında hiçbir iş bu planı hazırlamak kadar gururunu kırmamıştı. Tümgeneral de Lugo, gururlu bir Cumhuriyet askeri olarak görev yaptığı süre boyunca daima onurlu bir yol yürümüştü ve şimdi kendini tamamen aşağılanmış hissediyordu. Ancak bundan da öte, içi öfkeyle doluydu.

Pek çok asker, onun silah arkadaşları, Cumhuriyet’in şanına inanarak can vermişti. İmparatorluk Ordusu’nun dikkatini başkente çekmeyi başarmaları onların kendi rızalarıyla sergilediği fedakârlıklar sayesindeydi.

Tırnaklarıyla kazıyarak kazandıkları bu zamanın Cumhuriyet’in nabzını atar tutmak için her şeyden daha önemli olduğunu biliyordu, bu yüzden tek bir anı bile boşa harcayamazdı.

Ama bir Cumhuriyet askeri olarak kederlenmekten kendini alamıyordu. Ben de orada, silah arkadaşlarımın yanında saf tutmalı değil miydim? Bu çelişki ruhunu kemiriyordu.

Yine de bir komutan olarak bu duyguları derinlere gömmek zorunda olduğunun farkındaydı. Herkes aynı yükü taşıyordu.

Tam da bu yüzden sonuna kadar savaşmanın önemini gölgeleyemezdi. Finistère vilayetindeki Brest deniz üssünde, İmparatorluk’un ruhu bile duymadan toplayabildiği tüm gemileri bir araya getirmeyi başarmıştı.

Bu fırsattan en iyi şekilde yararlanmak adına, pek çok askerin yanı sıra sıradan malzemelerden kıymetli kaynaklara kadar ağır mühimmat ve teçhizatla hıncahınç dolu olarak limandan ayrılıyorlardı. Korumakla yükümlü oldukları toprakları ve insanları ise arkalarında bırakıyorlardı.

Cumhuriyet Ren Ordu Grubu’nun çöküşü, sıradan bir ordu grubunun düşüşünden çok daha fazlasıydı. Bu, Cumhuriyet’in anavatan ordusunun fiilen yok edildiği anlamına geliyordu. Yani Ren Ordu Grubu, anavatan birliklerinin ezici çoğunluğunu bünyesinde barındırıyordu ve bunların neredeyse tamamı kaybedilmişti. Cumhuriyet’in anavatanında geriye kalan tek şey, devasa ve içi boşaltılmış bir askeri teşkilat ile tepedeki şaşkına dönmüş bürokratlardan ibaretti. Vatanın savunması için kritik öneme sahip muharip birliklerin çoğu göz açıp kapayıncaya kadar heba olmuştu. Bu da artık İmparatorluk’un önünde durabilecek bir ordunun kalmadığı demekti.

Devasa gediği yamamak için İmparatorluk’la olan savaştaki cephe hatlarının nasıl yeniden organize edileceği hususu gündeme geldiğinde, çöküşün kaçınılmaz olduğu aşikârdı. Cumhuriyet hükümeti ve askeri liderleri Birleşik Devletler’in desteğiyle son birliğe kadar seferber olmaya hazırdı ancak dürüst olmak gerekirse bazıları bunun sadece kaçınılmazı geciktirmek olduğunu biliyordu.

Bunlardan biri de Savunma Bakan Yardımcısı Tümgeneral de Lugo’ydu; anavatan topraklarını terk etme planını yürürlüğe koyuyor olsa da bu duruma dair sıradan bir çekinceden çok daha fazlasını taşıyordu.

Mantıken, siperler kazıp içlerine topçuları ve askerleri yerleştirmiş olsalardı hatlar korunabilirdi.

Bunun verilebilecek en makul emir olduğunu biliyordu.

Ancak cephede açılan gedik o kadar devasaydı ki hattı tutabilecek birlikler mühimmat ve ağır topçu kayıplarının yanı sıra kuruluş düzenlerinden de sonsuza dek silinmişti. Harp sanayisinin ve diğer ağır sanayi kapasitesinin büyük bölümünü kaybettiklerinden, artık eskisi gibi bir tüketim seviyesini sürdüremeyeceklerdi.

Ama yine de…

Müttefiklerimizden bir yardım eli uzansaydı… Birleşik Devletler acele edip iki hafta önce müdahale etseydi… Hatta sadece on gün önce… Keşke birlikleri, Cumhuriyet Ordusu’nun merkez kuvvetleri kuşatılıp imha edilene kadar karaya ayak basabilseydi…

Müfrez birlikler ulaşıp bir oyalanma muharebesi yürütseydi, belki de yeni bir cephe hattı kuracak kadar zaman kazanılabilirdi. Ordunun tamamını kurtaramasalar bile belki bazı birlikleri kuşatmadan çıkarabilirlerdi.

Düşünceleri buraya kadar uzanan de Lugo’nun, daha ileri gitmenin kimseye bir fayda sağlamayacağını kabul etmekten başka çaresi yoktu.

Artık çok geçti. Bundan sonrası dökülen süt için ağlamaktan farksızdı.

Cumhuriyet’in o şanlı ana kuvvetleri, yeniden organize edilme imkânını sonsuza dek kaybetmişti. Öz toprakları, o nefret olası İmparatorluk Ordusu’nun çizmeleri altında çiğnenecekti. O lanet olası kehanet artık kaçınılmaz bir gelecekti.

“… Tahliyede son durum ne?”

Kaçan fırsatların düşüncelerini kafasından atmak için zihnini başka bir yöne kaydırdı.

İmparatorluk Ordusu, onların iyi eğitilmiş ve donatılmış seçkin birliklerini silip süpürmüştü. En ön saftaki Ren Cephesi’nde bitmek bilmeyen muharebelerde çelikleşen bu askerler, kelimenin tam anlamıyla Cumhuriyet Ordusu’nun sahip olduğu en iyi unsurlardı. Onları kaybetmek tam bir felaketti. Ne yazık ki Cumhuriyet, muhtemelen ne bu savaşta ne de başka bir savaşta bir daha asla böylesine seçkin bir asker grubunu bir araya getiremeyecekti.

Yine de hepsi bir araya getirilebilirse Cumhuriyet’in elinde hâlâ küçümsenmeyecek sayıda insan gücü kalmıştı. Geniş sömürge topraklarında hem birlikleri hem de zengin doğal kaynakları vardı. Tabii ki dört bir yana dağılmış haldeyken sadece katledilmeye ya da teslim olup silahsızlandırılmaya yararlardı.

Ancak—ancak… Bu aynı zamanda Cumhuriyet bunları bir araya getirebilir, bu insan gücü ve doğal kaynakları kullanabilirse kendisi için aydınlık bir geleceği teminat altına alabileceği anlamına geliyordu. Sömürgelerdeki zayıflayan nüfuz kontrol altına alınabilir, geride kalan birlikler örgütsel bütünlükleri bozulmadan çıkarılabilirse—yani ellerindeki birlik kümesini koruyabilirlerse—İmparatorluk karşıtı son derece güçlü bir ordu inşa edebilirlerdi.

Doğru zamanı beklerlerse İmparatorluk’a ağır bir darbe vurmak imkânsız olmayacaktı.

“3. Zırhlı Tümen’in bindirme işlemi tamamlandı. 7. Stratejik Hareketli Ordu’ya bağlı geçici tugay şu an bindirme yapıyor.”

İşte tam da bu yüzden ne pahasına olursa olsun bu ağır birlikleri korumam gerekiyor diye düşündü de Lugo; aşağıdaki yükleme sürecini adeta dua edercesine acı dolu bir ifadeyle izlerken. 3. Zırhlı Tümen paha biçilmez bir varlıktı, bir tank tümeniydi. 7. Stratejik Hareketli Ordu ise fabrikadan yeni çıkmış en son model hesaplama mücevherleri ve en yeni ana muharebe tankı modelleriyle donatılmıştı.

Bu kuvvetlerin birleşimi, yaşanan felaketin içindeki tek teselliydi. Bu iki birliğin arka saflarda yeni teçhizatlarıyla eğitimde olmaları cephe hatları için kuşkusuz büyük bir talihsizlikti.

Orada olsalardı belki de günü kurtarabilirlerdi. Ama madem şu an buradalar, Cumhuriyet hâlâ savaşabilir demektir. Cumhuriyet, muazzam şekilde gelişen İmparatorluk büyücüleriyle bile baş edebilecek birlikleri; bu yeni hareketli harp tarzında düşmanla eşit şartlarda savaşabilecek kuvvetleri korumayı başarmıştı.

Büyücülerin çoğu, hareket kabiliyetleri sayesinde zaten toplanmıştı. Bu arada, 7. Stratejik Hareketli Ordu’nun onlarla buluşabilmesi bile şüpheliyken buraya kadar akın etmeleri, savaşma hırslarını ve sarsılmaz iradelerini gösteriyordu—ki her ikisi de kaya gibi sağlamdı.

Biri de Lugo olmasa bile emin olabilirdi; Cumhuriyet hâlâ savaşabilirdi. Evet, Cumhuriyet bir ulus olarak henüz—kesinlikle—kaybetmemişti.

Elinde hâlâ oynayabileceği kozlar vardı.

François Ordusu’na mensup pek çok birliğin Ren Cephesi’nde konuşlandırıldığı ve hepsini kaybetmenin yarattığı şokun devasa olduğu doğruydu; ancak bu, Cumhuriyet’in her şeyini kaybettiği anlamına gelmiyordu.

Bir bakıma, belki de sadece dik durmaya, güçlü görünmeye çalışıyordu. Yine de Tümgeneral de Lugo’nun içinde hâlâ bir savaş arzusu ve hırs kalmıştı; bu yüzden cesareti kırılan yüreğine mukayyet oldu.

Hangi asker ülkesinin kaderini başka bir ulusun insafına bırakırdı ki?

Kendi ülkesini kurtaramayan bir askerin yaşamasındansa ölmesi daha iyiydi. Son anlarına kadar vatanları, öz ülkeleri için muharebe hatlarında kalıp savaşmalıydılar.

Rakip ilk raundu kazanmış olsa bile, günün sonunda ayakta kalanın Cumhuriyet olacağını avazı çıktığı kadar haykırmak istiyordu.

İşte bu yüzden de Lugo, karşı taarruz beklentisiyle geriye kalan tüm kuvvetleri bir araya getirmek niyetindeydi. Ele geçirebildiği her bir askere muhtaçtı.

Fakat harekâtın niteliği gereği, her komutanın baş belası olan o ezeli düşmanla karşı karşıyaydı: Zaman.

Bir yandan, süreç ne kadar uzarsa planın sızma ihtimali o kadar artıyordu. Böyle bir şey gerçekleşirse, direniş ordusunun nüvesini oluşturacak kuvvetler daha doğmadan saldırıya uğrayabilirdi.

Diğer yandan, kendilerine katılmak için zamanla yarışan müttefikleri kaderine terk etmenin yaratacağı psikolojik yıkım düşünüldüğünde, öylece çekip gitmesi de kolay değildi.

Haliyle, bir karar vermek zorundaydı ve vakit daralıyordu.

“… Özel harekât ekibinden ne haber? Ne zaman burada olacaklar?”

İşte bu sıkışık şartlar altında de Lugo, o seçkin özel harekât ekibini bekliyordu.

Bunlar, özel görevleri icra etmek üzere yetiştirilmiş bir grup büyücüydü. General de Lugo, Arene’den sağ çıkan Yarbay Vianto ve diğerlerinin sahip olduğu gücün ve deneyimin devasa bir katkı sağlayacağını umuyordu.

Genelkurmak da bu büyücülerin diğerlerine katılmayı başarması halinde ellerindeki seçeneklerin katlanarak artacağını biliyordu. Yine de beklemenin büyük bir risk taşıdığı inkâr edilemezdi.

“Yaklaşık on saat içinde burada olmaları bekleniyor. Ancak Parisii’den geldikleri için peşlerinde düşman olma ihtimali yüksek…”

Peşlerinde biri varsa, en kötü senaryoda İmparatorluk birlikleri burada olduğumuzu fark ederdi.

Eğer fark ederlerse, şimdiye kadar harcadığımız tüm emekler çöp olurdu.

Bu dehşet verici bir olasılıktı. Mevcut şartlar altında böyle bir şey asla kabul edilemezdi. Onları kaderlerine mi terk etmeliydik? Karargâh subaylarının, özellikle de donanma subaylarının bir kısmı bu görüşteydi.

“… On saat içinde hareket ediyoruz. Büyücüler deniz üzerinden bize yetişebilirler, değil mi? Şimdilik o süre zarfında yükleyebildiğimiz kadar malzemeyi gemilere yükleyin.”

“Anlaşıldı efendim.”

Fakat de Lugo son saniyeye kadar beklemeye karar verdi.

Hem kargo alanının hem de zamanın sınırlarını zorlayarak büyük bir kumara girişiyordu. Evet, risk son derece yüksekti. Ancak o büyücüler paha biçilmez bir varlıktı. Onları da bünyelerine katmayı başarırlarsa, bu durum ileride direnişin ateş gücünü kesinlikle katlayacaktı.

“Daha da önemlisi, rota ne durumda?”

“2. Escort Filosu’ndan gelen son bildirim rotanın tamamen temiz olduğunu gösteriyor.”

Ve her şeyden önemlisi…

Şanslarına, denizler hâlâ İmparatorluk nüfuzundan uzaktı. İmparatorluk Donanması, François Donanması’nı baskı altına aldığına inanıyordu ama bu ancak kısıtlı şartlar altında geçerli bir illüzyondu.

Elbette İmparatorluk’a, bir donanmanın savaşma yönteminin sadece cepheden saldırmaktan ibaret olmadığını gösterecek kadar kas gücü hâlâ mevcuttu.

Üstelik Birleşik Devletler ve François donanmalarını dizginlemeyi amaçlayan İmparatorluk Donanması, “varlık gösteren filo” doktrinine takılıp kalma eğilimindeydi. Kesin sonuçlu bir muharebe için limandan çıkacaklarını hayal etmek zordu.

Ne de olsa arkasında Birleşik Devletler Donanması varken galip gelecek taraf de Lugo ve müttefikleri olacaktı. İmparatorluk ordusu stratejik esneklikten pek nasibini almamış gibi görünüyordu.

“14. Bağımsız Denizaltı Müfrezesi’nden telgraf var. Temas yok. Rota temiz.”

İmparatorluk Ordusu’nun durumu çakmamış olması büyük bir şanstı. Lojistik ikmal dolu gemilerin tespit edildikleri takdirde kaçmalarına imkân yoktu. Şimdilik en azından bir müdahale izi görünmüyordu.

İmparatorluk askerlerinin iş yapış biçimi düşünüldüğünde, durumu fark etmeleri epey zaman alabilirdi. Elbette tahliye harekâtı başladığında olayı kavrayacaklardı. Amansız bir takibe girişeceklerinden emindi.

Bu yüzden tek bir şansları vardı. Vatanın geleceğini bu tek girişim üzerine yatırıyordu.

Ateşkes ilan edildiği an—işte o an onların şansı olacaktı. Harekâtın başarısı, İmparatorluk’un bu hareketliliği şüpheli bulup bulmamasına bağlıydı. Ya da İmparatorluk’un dikkatini bir şekilde başka yöne çekip çekemeyeceklerine.

“Birleşik Devletler’deki büyükelçilikten rapor var. Düşmanın ana kuvvetleri Birleşik Devletler Donanması’nın ‘tatbikatını’ izlemekle meşgul.”

Bunlar aptal mıydı? Yoksa sadece işler her zamanki gibi mi yürüyordu?

Birleşik Devletler’in anavatan filosu, kara sularının tam sınırında “sürpriz tatbikat” adı altında acil durum eğitimleri icra ediyor, İmparatorluk kuvvetlerinin dikkatini tamamen dağıtıyordu. Düşmanın filosu, hava kuvvetleri ve büyücüleri tüm dikkatini bu tatbikata vermiş durumdaydı; bu da de Lugo’nun elini tamamen serbest bırakıyordu.

Toplanan gemilere zarar verecek herhangi bir pürüz çıkmadığı göz önüne alınırsa, İmparatorluk ne olup bittiğinin farkında bile olmamalıydı. Deniz üssünün civarında İmparatorluk keşifçilerine veya şüpheli şahıslara dair tek bir rapor dahi yoktu.

Nazar değdirmek istemiyordu ama tablo o kadar da çaresiz görünmüyordu.

“… Destek olmaları ne güzel.”

“Atatlatalım bunu, hesabını soracağız.”

“O leş gibi Birleşik Devletler yemeklerini yemek zorunda kalsam bile sonuna kadar savaşacağım. Güneyden başlayacak karşı taarruz için sabırsızlanıyorum.”

Subaylarının moral ve motivasyonu sapasağlamdı. Birlikler en azından hâlâ savaşabilirdi. Anavatanı geçici olarak İmparatorluk’a terk etmek zorunda kalsalar bile, nihayetinde kendilerini büyüten bu toprakları geri alacaklardı.

“Pekâlâ, her şey burada başlıyor.”

Kararlılığı sarsılmazdı.

Duygularını bastırıyor olsa da sesi İmparatorluk’la sonuna kadar savaşma arzusuyla dolup taşıyordu.

Tümgeneral de Lugo bir vatanseverdi.

Ülkesini seviyordu. Anavatanını seviyordu. Ülkesinin şanına yürekten inanıyordu.

Cumhuriyet artık yüce bir devlet değilse, Cumhuriyet olmaktan çıkmış demekti.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla