Youjo Senki Cilt 3 – Bölüm 1 / Açıl Susam Açıl

24 MAYIS 1925 BİRLEŞİK YIL, ARKANSAS, BİRLEŞİK DEVLETLER
Arkansas’ın süzülen yumuşak güneş ışığının altında, sevgili anneannesine doğru koşarak elindeki kıpkırmızı elmalarla dolu torbayı uzattı.
“Anneanne, komşuların verdiği bu elmaları nereye koyayım?”
“Aman Tanrım, Mary, yine mi elma? Carlos’un karısı seni pek bir sevmiş olmalı.”
Yaşlı kadın huzur dolu bir tebessümle, rahat koltuğundan yavaşça doğrulmaya başladı. Torunu nezaketle elini uzatıp ona destek oldu. Torununun bu doğal düşünceliliğini fark eden yaşlı kadın, kızın böylesine nazik ve anlayışlı yetiştirilmiş olmasından dolayı Tanrı’ya şükretti.
Komşuları hasatlarıyla gurur duyuyordu, torununun yüzü ise elma torbasını aldıktan sonra güneş gibi parıldıyordu. Kız, ailesinin yanında kalıyor olsa da burası onun için hâlâ yabancı bir ülkeydi. Babasını geride bırakıp böylesine yeni ve bilinmeyen bir yere taşınmak zorunda kalmasına rağmen, o sıcacık tebessümüyle en zor insanları bile feth etmeyi başarmıştı.
Güçlü bir çocuktu; etrafında olup bitenlerin farkında olamayacak kadar küçük de değildi. Bütün ev halkının neşesini yerine getirmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Yaşlı kadın onunla gurur duyuyordu duymasına ama bir yandan da içinde bulunduğu durum onu derinden yaralıyordu.
Bu yüzden karmaşık duygular içindeki anneanne, hevesle ayağa kalktı ve birlikte bir elmalı turta pişirmeyi teklif ederek havanı neşeli tutmaya çalıştı. Savaşın o perişan hali hakkında endişelenmekten başka elinden bir şey gelmemesi, çaresizliğini ve öfkesini daha da körüklüyordu.
Keşke bu acımasız savaş artık bir son bulsaydı… Yaşlı kadın, Mary fark etmesin diye çaktırmadan derin bir iç çekti ve yavaş adımlarla mutfağa doğru yöneldi. Oturma odasında radyoya ve gazetelere kilitlenmiş haldeki kederli kızına gözü kayan Mary’nin anneannesi, gözünden süzülen yaşları sildi.
Kızının elini istemeye gelen Anlaşma İttifakı askeri damadı Anson’ın ölüm haberini aldıklarından beri, Mary’nin annesi ruhunu kaybetmiş gibi tepkisizdi, aklı sanki bambaşka bir yerdeydi.
Anson inatçı bir adamdı, zamanında az takışmamışlardı ama ne hikmetse sonunda birbirleriyle gayet iyi geçinmeyi başarmışlardı. Şimdi ise mutlu çiftin fotoğrafı, Anson’ın artık hayatta olmadığını hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyordu. Yaşlı kadın, o fotoğrafı ortadan kaldırmayı akıl edemediği düşüncesizliğine lanet etmekten başka bir şey yapamıyordu.
Birleşik Devletler ile Anlaşma İttifakı arasındaki fiziki mesafeden ve cephe hattındaki korkunç kaostan dolayı haberlerin pek hızlı ulaşmayacağını biliyordu. Fakat bir noktada gardını düşürmüş olmalıydı. Savaşla ilgili haberleri endişiyle takip ediyordu etmesine ama Anson’ın şehit düşebileceği ihtimali aklının ucundan bile geçmemişti.
İşte bu yüzden acı haberin geldiği o günü ve yaşadığı o derin şoku hâlâ dün gibi hatırlıyordu.
Bir kara haber mi? Bizim için mi?
Tıpkı bugün gibi sakin ve güneşli bir günde gelmişti.
Yaşlı kadının kızı, memleketine döndükten sonra nihayet biraz olsun rahatlamış ve yeniden tebessüm etmeye başlamıştı; torunu ise bu yabancı toprakta merakla sağa sola koşturup duruyordu. Yaşlı kadın onları yüzünde bir tebessümle izliyordu.
Kötü haber, tam da kızları saat üç çayına davet ettiği sırada ansızın tepelerine indi.
Aniden, üzerinde Anlaşma İttifakı bayrağı dalgalanan bir araç durdu ve içinden elçilik görevlisi bir yetkili indi. Kızı, yaşlı kadının ağrıyan belini düşünerek onun yerine gelen adamı karşılamaya gittiğinde, yaşlı kadın “Bırak ben gideyim. Ben de arada bir gelen gidenle iki kelam etmek isterim,” demediği için sonradan çok pişman olacaktı.
Eğer öyle deseydi, adamın titreyen elleriyle, kasvetli bir suratla uzattığı o zarfı alıp bir yerlere saklayabilirdi.
“Tanrım! Hayır!”
Ama bunun yerine, Mary ile çay hazırlığını yarıda kesip feryatları duyar duymaz kapıya koştuklarında gördükleri şey, yerde gözyaşları içinde yere yığılmış kızı ve orada durmaya dayanacak yüzü kalmamış siyahlar içindeki adamlardı.
O anı hatırladığında yaşlı kadın, o sırada saf saf çay demlediği için kendini tam bir budala gibi hissediyordu.
Siyahlar içinde, derin bir sessizliğe bürünmüş ziyaretçiler mi? Bayağı yas kıyafetleri giymişlerdi, değil mi?
Geliş nedenleri gün gibi ortadaydı.
ŞEHADET BİLDİRİMİ.
Kızının titreyen ellerinden kâğıdı çekerken böyle bir ihtimali aklına bile getirmemişti ama ön yüzde basılı duran o tek satırı okuduğu an, zaman durmuştu.
Kızı hâlâ o şokun etkisinden sıyrılamamıştı.
Dahası, kızı için zaman muhtemelen tam da o anda çakılı kalmıştı.
O günden sonra kızı, savaşa dair haber yayınlarını takıntılı bir şekilde dinlemeye başlamış, hem Mary’nin tesellilerine hem de yaşlı kadının çabalarına hep aynı ruhsuz tebessümle karşılık verir olmuştu.
Mutfaktaki kap kacağı toplayan yaşlı kadın kendi kendine düşünürdü.
Bu savaşın elbet bir gün son bulacağını. Radyodaki haberlerden duyduğu kadarıyla İmparatorluk geri çekiliyordu. Tam olarak nelerin yaşandığını bilmiyordu ama… herkes savaşın eli kulağında biteceğini fısıldıyordu, o da bütün kalbiyle bunu diliyordu. Elinden gelen tek şey umut etmekti. Madem bitecek, umarım bir an önce biter.
Belki de kızının haber yayınlarını adeta dini bir vecdle dinlemesinin sebebi, kocasını elinden alan İmparatorluk’un üzerine Tanrı’nın adil gazabının yağmasını umut etmesiydi.
Elbette intikam sadece boş ve kederli bir avuntudan ibaretti. Yaşı gereği yaşlı kadın, geçmişin acılarının zamanla aşılacağını biliyordu. Ancak kızı ve torunu için bu şok hâlâ çok tazeydi; bu yüzden acıları hafifleyip silinene kadar bu yükü onlarla birlikte sırtlanacaktı.
“Hadi bakalım Mary, şu elmalı turtayı yapalım.”
“Tamam!”

MAYIS 1925 BİRLEŞİK YIL
Harekâtlar açık bir amaç ve hedef doğrultusunda başlatılmalıdır.
Bu hususta Genelkurmay, bu idealleri bünyesinde barındıran bir plan olarak Schrecken und Ehrfurcht (“Dehşet ve Huşu”) Harekâtı’nı takdirle karşılamıştı. Planı hazırlayanlar Tümgeneral Zettour ve Tümgeneral Rudersdorf’tu.
Sunulan teklifin niyeti gayet açık ve netti.
Doğrudan düşman karargâhını hedef alan kökten ve radikal taarruzlar gerçekleştirerek karşı tarafın komuta zincirini felç etmek ve nihayetinde düşman hatlarının çöküşünü sağlamak.
Olay bundan ibaretti. Tek bir hedefi başarmak adına tek bir birlik görevlendirilecekti; iki kere iki dört eder netliğinde yalın bir mantığa sahipti.
Arkasındaki gerekçe gün gibi ortadaydı. Kafası koparılmış bir ordu savaşamazdı.
Harp okulundaki bir öğrenci bile bu amacı derhal kavrayabilirdi. Nihayetinde strateji, düşmanın kafasını kesmekten—yani modern bir ordu için hayati önem taşıyan komuta kabiliyetini etkisiz hale getirmekten—ibaretti.
Ancak planın doğası, en başından itibaren birtakım kurmay subayların zihninde ciddi şüpheler uyandırdı.
Elbette karargâhlar son derece kritik noktalardı. Her ordu sahra komutasını, düşmanın ulaşamayacağı kadar derinlerde, dost topraklarda konuşlandırırdı.
Aklın yolu, Cumhuriyet’in Ren cephesindeki karargâhının ağır şekilde tahkim edildiğini söylerdi. Zaten bu bilinen gerçek, ağır kayıplar pahasına icra edilen keşif taarruzlarıyla da kesinleşmişti.
Düşmanın yoğun önleme hattını aşmanın ve savunma için havalanan birlikleri bertaraf etmenin bir yolunu bulamadıkları sürece, başarı şansı yok denecek kadar azdı. Genelkurmay’ın büyük çoğunluğu bu durumu göz önünde bulundurmuş ve bir yarma harekâtı için gözlerini kırpmadan zayiat vermeyi göze alsalar dahi, bu süreçte koca bir hava büyücü tugayını kurban edecekleri hükmüne varmıştı.
Bu yüzden Dehşet ve Huşu Harekâtı’nın amacı ve icra şekli gün yüzüne çıktığında, birçok kurmay subay böyle bir emri ancak bir delinin verebileceğini düşündü. Hatta planın askerleri göz göre göre ölüme süren bir saçmalıktan ibaret olduğunu ileri sürerek açıkça karşı çıkanlar bile vardı.
Elbette kurmaylar arasındaki gerçekçilerden hiçbiri harekâtın nihai hedefine itiraz etmiyordu. Düşman hatlarını yarıp karargâhlarını basarak komuta zincirini imha etmek mümkünse, ödenecek bedelin bir önemi yoktu. Makul bir başarı şansı olduğu sürece her türlü zayiat kabul edilebilirdi.
Fakat bedeline bakılmaksızın gözü kara atılımlar yapmanın cazibesine rağmen kurmaylar, ihtimalin düşüklüğü sebebiyle teklifi reddetti. Değerli birlikleri böylesine düşük başarı olasılığına sahip bir harekâtta kumara yatırmak, normal şartlar altında kabul edilemez bir çılgınlıktı.
Şans yüksek olsaydı bazı kayıplar elbette görmezden gelinebilirdi. Ancak zafer ihtimali imkânsız denecek kadar düşükken getirisinin ne kadar büyük olduğunun ne önemi vardı? Yarma harekâtının başarısını bağladıkları plan gerçekten bu muydu? Eğer durum gerçekten buysa, her subay işlerinin bittiğini acı bir şekilde itiraf etmek zorunda kalırdı.
Genelkurmay’daki subayların çoğu içten içe, doğrudan düşman karargâhını vurmak mümkün olsaydı Ren cephesinin en başından beri bu kadar kilitlenmeyeceğini düşünüyordu.
Böylesine temelsiz bir plan normalde çöp tenekesine atılır ve unutulurdu… ancak bu hususi teklif, General Zettour ve General Rudersdorf’tan başkası tarafından bizzat hazırlanmamış ve imzalanmamıştı.
Subaylar ilk başta, geniş çaplı harekât savaşının bu iki duayen isminin böylesi bir planı uygulamalı bir hamle olarak sunmasını şaşkınlıkla karşıladılar. Belgeyi gönülsüzce incelediler ve ancak derinlemesine bir okumadan sonra bu saçma planın ciddiyetle değerlendirilmeye değer olduğunu idrak edebildiler.
Sonunda, diğer kurmaylar kabullenmekten ne kadar nefret etseler de… harekâtın mümkün olabileceğini istemeye istemeye kabul ettiler. Her şey, takma adı zarif “Ak Gümüş”ten daha heybetli ve korku salan “Paslı Gümüş”e evrilmekte olan Binbaşı Tanya von Degurechaff komutasındaki emektar 203. Hava Büyücü Taburu’nun görevlendirilmesine bağlıydı. Ayrıca kullanıcının önleme yapılması imkânsız irtifalara tırmanmasını ve tüm takipçileri geride bırakacak hıza ulaşmasını sağlayan ek hızlandırma cihazlarına da ihtiyaçları vardı.
En azından kâğıt üzerinde, ek hızlandırma cihazının teknik özellikleri birliğin birikmiş başarılarıyla birleştiğinde, teklifi tartışmaya değer kılacak kadar cazip hale getiriyordu.
Ancak ellerindeki tüm bu kozlara rağmen planlamacılar hâlâ tereddüt etmekteydi—çünkü Zettour ve Rudersdorf, her şeyden öte Dehşet ve Huşu Harekâtı’nı bir sonraki büyük planları olan Maymuncuk Harekâtı ile bütünleştirmeyi teklif ediyorlardı. Dehşet ve Huşu Harekâtı başarılı olmadan Maymuncuk Harekâtı’nın gerçekleşme umudu olmadığını iddia etmek, bilhassa şiddetli tartışmalara yol açtı.
Bu küçük bir münakaşa değildi. Ne de olsa Genelkurmay, Maymuncuk Harekâtı üzerine bahse girerek, normalde düşünülemeyecek bir hamleyle Ren cephesinden birlik çekmek gibi tehlikeli bir köprüden çoktan geçmişti. Rubicon’u çoktan aşmışlardı. İlk bahislerinin şimdi bu kumar gibi harekâtın insafına kaldığını dinlerken soğukkanlılıklarını korumak hiç de kolay değildi.
İçeride bir itiraz fırtınası koptu ve hem toplantı odalarında hem de koridorlarda alevlenen tartışmalar Genelkurmay’ı tam anlamıyla ikiye böldü. Plana tartışmalı demek yetersiz kalırdı.
Subayların sert anlaşmazlıklar içinde birbirlerinin yakasına yapıştığı ve meslektaşlarına inatçı budalalar diye küfrettiği durum, toplantıdan ziyade bir güreş müsabakasını andıracak kadar kontrolden çıkmıştı. Birkaç subayın resmi olarak “kaza geçirdiği” bildirildikten sonra, iç çekişmenin ne kadar kaotik bir hal aldığı açıkça görülüyordu.
Ancak sonunda Genelkurmay, doğrudan düşman karargâhına saldırmanın temel amacının büyük bir vaat taşıdığına karar verdi. Sonuçta, karargâhı tamamen imha edemeseler bile bu girişim tek başına büyük bir kargaşaya yol açacaktı.
Donkişotvari tek yönlü bir taarruz olabilirdi ancak Cumhuriyet Ordusu, yetkin bir hava büyücü birliğinin bundan sonra her an baskın yapabileceği tehdidini ciddi şekilde hesaba katmak zorunda kalacaktı ki bu çok büyük bir kazanımdı.
Saldırı başarısız olsa bile bu sonucu elde edebilirlerdi. Başka bir deyişle, İmparatorluk Ordusu tek bir kafa kesme operasyonu icra etse bile, Cumhuriyetçiler sürekli ikincisine karşı teyakkuzda olmak zorunda kalacaklardı. Ren cephesindeki kritik karargâhı korumak için ellerindeki kısıtlı kuvvetlerin daha fazlasını geride konuşlandırmak zorunda kalacaklardı.
Bu, durumun gayet makul bir yorumuydu. “Denemek hiç yapmamaktan iyidir” mantığıyla bile bakılsa, gerçek bir çaba göstermek hiç de fena bir fikir gibi görünmüyordu. En azından düşmanın ilave birliklerini geride bağlamış olacaklardı.
Hatta bazı subaylar zihinlerinin bir köşesinde şu düşünceye de yer veriyordu: Binbaşı von Degurechaff belki de bundan çok daha iyi sonuçlar koparabilirdi.
Yine de kimse bunun riskli bir harekât olduğunu inkâr edemezdi. En kötü senaryoda, seçkin birliklerini nafile bir göreve gönderip tek bir neferi bile canlı geri alamayabilirlerdi. Elbette taarruz gücü yok edilse bile tehdit varlığını sürdürecekti. Yine de sadece bir tehdit savurmak için bu çok ağır bir bedeldi.
Üstelik göndermeyi planladıkları birlik, Genelkurmay’ın elinin altında tuttuğu, zengin muharebe tecrübesine sahip, yeri doldurulamaz göz bebeği bir hızlı müdahale birliğiydi.
203. Hava Büyücü Taburu ilk başta bir deney olarak kurulmuştu ancak şu anda Genelkurmay’ın her muharebe alanında beklentileri fazlasıyla aşan sadık bir iş gücü olarak hizmet veriyordu. Yeni taktiklerin test edilmesi ve yeni silahların değerlendirilmesi alanındaki daha az gösterişli ama hayati katkıları da göz ardı edilemezdi.
Bu, bir gecede kopyalanabilecek türden bir birlik değildi; yine de herkesin onlardan başarı beklemesinin nedeni tam da bu elit kabiliyetleriydi. Bu çelişkiyle boğuştuktan sonra Genelkurmay nihayet bir bölük görevlendirmeye karar verdi. Bu karar, hem konuşlandırmaktan çekinmeyecekleri kuvvet miktarını hem de başarı için gerekli olan nefer sayısını dengeliyordu.
Birlik büyüklüğü netleştiğinde, İmparatorluk’un karmaşık savaş makinesi tam kapasiteyle çalışmaya başladı.
203. Hava Büyücü Taburu’ndan on iki personel derhal seçildi ve düşman hatlarının gerisinde taarruz icra etmek amacıyla ek hızlandırma cihazını (kod adı V-1) kullanacak vurucu güç olarak gerideki bir kalkış üssüne nakledildi.
Katılımcılar, mühendislerden teknik bilgilendirmeler alırken düşman topraklarına dair istihbaratı da incelediler. Muharebe görevleri için tüm hazırlıklar gecikmeksizin tamamlandı.
Ancak Binbaşı von Degurechaff’ın talep ettiği deneme uçuşu, gizlilik gerekçesiyle reddedildi. Ne de olsa harekâtın bütün esası baskın düzenlemeye dayanıyordu; dolayısıyla karşı istihbarat açısından Genelkurmay’ın buna izin vermesi imkânsızdı, bu kaçınılmaz bir karardı.
Elbette hiç tatbikat yapmadan böyle bir işe kalkışmak büyük bir riskti. Genelkurmay Başkanlığı bu karar üzerine pek çok endişe ve şüphe dolu itiraz aldı. Başarı ihtimali tamamen birliğin baskın unsurunu kullanıp kullanamayacağına bağlı olduğundan, görevin gizliliğine her türlü aykırı ses bastırılacak derecede önem verildi. Nihayetinde Binbaşı von Degurechaff bile istemeye istemeye de olsa karşı istihbaratın gerekliliğini kabul etmek zorunda kaldı.
Ekip, hangarda sevk ve idare egzersizleri yaptı fakat hiçbir teçhizatla fiili bir fırlatma gerçekleştirilmedi. Bunun karşılığında, Binbaşı von Degurechaff’ın talebi üzerine takviye hızlandırma cihazlarının bakımı ekstra bir titizlikle yürütüldü.
Harekât planı en ince ayrıntısına kadar katı bir şekilde maddelendi ve en nihayetinde düşmanın emir-komuta zincirine ağır bir darbe indirip haberleşmesini geçici olarak felce uğratacak bir planda karar kılındı. Baskın birliği, düşman karargâhına düzenlenen taarruzun hemen ardından kuzeye yönelecek ve orada dost bir denizaltı veya gemi tarafından tahliye edilecekti.
Genelkurmay’daki münakaşa, tüm katılımcıların az çok uzlaşmasıyla sona erdi. V-1 birliğine tebligat yapıldı ve 25 Mayıs’ta X Günü gelip çattı.
“Bugün bile bu şok edici sonuçları görebilirsiniz.” (Birleşik Krallık Ordusu Harp Tarihi Derleme Dairesi’nin Ren Cephesi Tarihi 3. Cildinden)

25 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1925, İMPARATORLUK ORDUSU GİZLİ V-1 FIRLATMA ÜSSÜ
Binbaşı Tanya von Degurechaff, havaalanının pistinde kararlı bir edayla dikiliyor, ölü balıkları bile kaçıracak kadar iç karartıcı bir bakışla ufuktan doğan güneşi izlerken zihninde şaşkın bir “Guten Morgen” mırıldanıyordu.
Aldığı emirler, ordunun başını kesmek amacıyla düşman karargâhına doğrudan taarruz düzenleyecek seçkin bir bölüğe komuta etmesini bildiriyordu. Bir başka deyişle, cerrahi bir müdahaleyle düşman kuvvetlerinin kafasını koparmaktı bu.
Zaten bu akılalmaz emrin kendisi yeterince kasvetli değilmiş gibi, kullanması gereken yöntem çok daha berbattı.
Düşman savunmasını geleneksel yollarla yarmak imkânsızdı. Anlaşılan komuta kademesi de en azından bunun farkındaydı. Bu yüzden öyle ya da böyle radikal bir yaklaşıma başvurmaktan başka çareleri olmadığına karar vermişlerdi ve akıllarına gelen şey bir güdümlü füzeydi. İşin felaket kısmı ise güdüm sisteminin füzenin içinde, bizzat elle yapılacak olmasıydı.
Aşikâr bir ifadeyle, kadına insanlı bir rokete dönüşüp ileri atılmasını söylüyorlardı. Tanya’nın koruması gereken bir itibarı olmasaydı, tam da şu anda başını ellerinin arasına alıp “Bu nasıl oldu?!” diye haykırırdı.
Mantıksal açıdan Tanya, gerçekleştirmek üzere olduğu harekâtın sadece düşüncesizce bir kumar olmadığını anlıyordu. Makul bir başarı şansının var olduğu şüphe götürmezdi. Plan detaylandırıldıktan sonra, stratejik uygulanabilirliği net bir şekilde ortaya çıkmıştı.
İlerleme kanunu; önyargı potansiyeli taşıyan sağduyuya karşı tetikte bir şüpheciliği ve paradigmaya yönelik kesintisiz meydan okumaları besleyen devrim niteliğinde atılımlar talep ederdi. Bu durum göz önüne alındığında Tanya, askeri açıdan bakıldığında bu huzursuzluğunun irrasyonel kabul edilebileceğinin bilincindeydi.
Ancak rasyonel başka bir bakış açısına göre, en baştan savaşmak bile muazzam bir israftı. Elbette her bir kaynağın neredeyse manasızca tüketilmesinin asgari düzeyde tutulması gerektiği reddedilemezdi. Bir çatışmada, mümkün olan her yerde maliyetleri kısmak gerekliydi, mantıklıydı.
Bütün veriler koruma tedbirlerinin alınması gerektiğini gösteriyordu. Rakamlar ayrıca, kaçınılmaz kayıpları telafi etmek adına alternatif bir tedarik kaynağı güvence altına almanın şart olduğuna işaret ediyordu. İmparatorluk, barış şartlarında Cumhuriyet’in varlıklarına el koymadığı sürece, Tanya’nın ülkesi sürekli artan savaş harcamalarının yükü altında çökecekti. Komuta kademesinin Cumhuriyet’ten tazminat koparma niyetinde olduğu gün gibi ortadaydı.
Bir tartışmada, sağduyuyu desteklemek ya da onu alt etmek adına istatistiki verileri kullanmak gayet makuldü. Tanya bunu ahlaki veya duygusal gerekçelerle inkâr edemezdi.
Elbette istatistikler yalan söylerdi. Ama yalanların en güzel türüydüler.
İstatistiksel olarak hiç kimse mevduat hesabı ve hayat sigortası olan birinin canlı bomba olmasını beklemezdi. Aksine, bir bankacı böyle bir müşteriyle uzun süreli bir ilişki sürdürmekten memnuniyet duyardı. Tam da bu yüzden pratik ve kurnaz bir terörist, bir mevduat hesabı açıp hayat sigortası yaptırarak takipten sıyrılabilirdi.
Yani her şey, onu nasıl kullandığınıza bağlı olarak faydalı olabilirdi.
Tüm bunlar ışığında Tanya, kasvetli bir edayla “Bu imkânsız” veya “Yapılamaz” demenin ne kadar aptalca olduğunun tamamen farkındaydı. Başkalarıyla ters düşmeden önce kendi kişisel sonuçları hakkında sağlıklı bir özeleştiri yapmaya dünden razıydı.
Yine de, önündeki devasa nesneye ölü bir balığın gözleriyle bakarken kendisini yanıtı olmayan aynı soruyu tekrarlarken buluyordu: Bu nasıl oldu?
Hangi çılgın bilim insanı, orduyu böyle kaçıkça bir fikre ikna edecek güce sahipti?
“Bir bölük, V-1 kod adlı insan güdümlü füzelerle fırlatılacak.” Böyle bir planı Zettour ve Rudersdorf’un onaylayacağı raddeye kadar rasyonalize etmek için insanın cin çarpmış olması gerekirdi… Kesinlikle o adamın başının altından çıkmıştı. İmparatorluk Ordusu mühendislerinin çoğu zaten sürekli kendi dünyalarında yaşardı ama Schugel bambaşka bir boyuttu.
Cehenneme kadar yolun var Schugel, seni gidi pislik! Tanya adamı hatırlayınca avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu.
O aktivasyon testleri sırasında serseri bir büyü formülüyle ya da bir hesaplama mücevheri “kazasıyla” onu öldürmeliydim. Psikolojik olarak zehirlenmiş, Varlık X’in zavallı bir kuklası olsa bile —hatta sırf bu yüzden— birileri henüz insani onurundan kırıntılar taşırken onu çoktan öldürmeliydi.
Benim —daha doğrusu Tanya’nın— duygularına kapılmasının ve Schugel’i zihninde defalarca vurarak öldürene kadar rahatlayamamasının sebebi basitti.
Artçı birlik görevi sırasında verilen çok sayıda kayıp yüzünden dağılmanın eşiğine gelen bir taburun komutanıydı; ancak birlik nihayet arkadaki dost bir üsse geri dönebildiği an, yeni geliştirilen teçhizatla birlikte yeni bir harekât emri almışlardı. Geri döndüklerinde kendilerine nasıl bir hüsnükabul gösterileceğini heyecanla beklerken, olaylar umduğu yönün tam tersine gelişmişti ve en kötüsü de şimdi şüpheli bir silahın içinde tehlikeli bir muharebe meydanına sürülüyorlardı.
Binbaşı Tanya von Degurechaff, devasa bir roketin içinde havalanmaktan zevk alacak bir tip olmadığını bilecek kadar kendini tanıyordu.
Açıkçası, tehlikeli görevlerden bıkıp usanmıştı. Sırf planlar “teorik olarak mümkün” diye riskleri dengelemeye yardımcı olmak adına saçma sapan görevleri ardı ardına yerine getirmeye zorlandıktan sonra bu gayet doğaldı.
Heinrich Yasası’nın belirttiği gibi, gerçekleşme ihtimali olan her kaza eninde sonunda gerçekleşirdi. Bu tehlikeli görevlerden birinin ne zaman korkunç bir felaketle sonuçlanacağı belli değildi ve bunu yaşayarak öğrenene kadar devam etmek istemiyordu. Hayır, üstün başarılarımdan dolayı övülmeye ve Meşe Yapraklı Gümüş Kanat Liyakat Nişanı’na terfi ettirilmeye itirazım yoktu. Aslında gayriresmî de olsa Altın Kılıçlı Platin Haç Nişanı’na aday gösterilmiştim, yani en azından risklerin hakkıyla takdir edildiği inkâr edilemezdi.
Tanya’nın ızdırap dolu iç çatışması da işte burada yatıyordu. Modern dünyanın bir insanı, bu kadar yüksek itibar görüp katkıları için nişanlar alırken haklı bir sebep olmadan görevlerini yüzüstü bırakamazdı.
Bunu yapmak; beni ben yapan şeylerin, yani sözleşmenin ve güvenin iğrenç bir ihlali olurdu. Kendi onuruna ihanet etmek, özünde bir nevi intihardı.
Acil bir tahliyenin söz konusu bile olamayacağı bir durumda Tanya’nın tek pratik seçeneği, emirlere sadakatle uymaktı.
“Bunu yapmak zorundayım. Madem yapmak zorundayım, o halde başarmalıyım.” Pistte dikilmiş, Cumhuriyet yönüne dik dik bakarken Tanya bu sözleri sanki bir görevmişçesine tekrarlıyordu.
Kendi dünyasına o kadar dalarak kaybolmuştu ki, biri gelip yanına durana ve konuşmaya başlayana kadar durumu fark etmedi.
Yakından gelen keskin bakışlardan habersiz, iradesini ve savaş ruhunu toplayarak sözlerini tekrarladı. “Bunu yapmak zorundayım. Sadece yapmak zorundayım. Bu görevi yüzüme gözüme bulaştıramam.”
Yaşayacağım ve serbest piyasa ekonomisinin haklılığını o pislik Varlık X’in kafasına vura vura öğreteceğim. Sonra da elime geçirebildiğim son puta kadar hepsini un ufak ederken kahkahalar atacağım. Ne olursa olsun, o günden önce ölemem.
“… Binbaşı von Degurechaff, lafınızı kesiyorum ama acaba bir dakikanız var mı?”
Şartlı refleksleri, sesi fark ettiği an Tanya’nın zihnindeki diğer tüm düşünceleri silip süpürdü.
“Ah, bağışlayın. Elbette Yarbay von Lergen. Bir durum mu vardı?”
Düzgün bir şekilde selam vermediğini aniden fark eden Tanya, bir adım geri çekilip elini kasketinin siperliğine götürerek kusursuz bir asker selamı çaktı. Durumu toparlamanın yollarını ararken zihninin dişlileri son sürat dönmeye başladı; ağzından kaçırmaması gereken bir şey kaçırıp kaçırmadığını hatırlamaya çalışıyordu.
Pistte yalnızca iki şey mırıldanmıştı. Gizlice kulak misafiri olan birinin Tanya’nın son derece yüksek bir motivasyona sahip olduğunu düşünmesini beklemek biraz fazla olurdu belki; fakat görevini yerine getirmesi gerektiğine dair kendi kendine konuşmasında pek bir mahzur olmamalıydı.
Yine de bu, mırıldanmalarının tek başına kötüye yorulmayacağı anlamına geliyordu sadece… Bir sonraki an, kurduğu cümlelerin bağlama göre çok ağır sonuçlar doğurabileceği zihnine dank etti.
“Yani, şey—ah, şey, sizin için…”
“Efendim?”
O an Yarbay von Lergen, tuhaf bir şekilde söyleyecek kelime bulamıyor gibiydi. Bu tam anlamıyla en kötü senaryoydu. Bir insan ne kadar bardağın dolu tarafına bakmaya çalışırsa çalışsın, bu adam aptal değildi.
Burada atılacak yanlış tek bir adım, harekâtı yürütme kabiliyetinin şüpheli olduğuna, emre itaatsizlik raddesine varmasa bile savaşma azminin yetersiz kaldığına dair Genelkurmay Başkanlığı’na bir rapor gönderilmesine yol açabilirdi. Lergen hiç şüphesiz böyle bir raporu sunabilecek biriydi.
Yarbay von Lergen savaşma irademden şüphe duyduğunu rapor ederse ne olur?
Tanya’nın şu anda sahip olduğu tüm takdir yetkisi ve hareket özgürlüğü General von Zettour’un kefaleti sayesinde sağlanıyordu. General von Rudersdorf ile birlikte bu kadar emek verdikleri bir plan hakkında birinin isteksiz —bırakın açıkça eleştirel olmasını— davrandığı ortaya çıkarsa, sonrasının nereye varacağını kimse bilemezdi.
“Sadece sizi bu kadar gönülsüz görmek pek alışıldık bir durum değil.” Yüzünü hafifçe ekşiterek kelimelerini özenle seçen Lergen, bakışlarını Tanya’ya dikti ve söylenmeye devam etti. “Konu siz olduğunuza göre, bu tereddüdünüzün arkasında illa ki bir sebep olmalı.”
Kalbine kazık çakılmış bir vampir herhalde tam olarak böyle hissederdi.
“Ah, anlıyorum… Hayır, sadece bir şeyi merak ediyordum.”
“Neyi merak ediyordunuz?”
Tanya, olası bir hasarı en aza indirme umuduyla durum kontrolü yapmaya hazırlanırken kendini topladı. Bu, ne pahasına olursa olsun aşılması gereken bir engeldi. Üstelik savaş arzusunun eksikliğini örtbas etmek adına, daha da büyük bir taarruzu yönetemiyor olmaktan duyduğu üzüntüyü vakit kaybetmeden dile getirmeye karar verdi.
Bir göz kırpma süresinde her iki sonuca da varan Tanya von Degurechaff, pişmanlığını belli etmek için tereddütsüzce kaşlarını çattı. “Sizce de garip değil mi? Bütün bu teçhizat ve hazırlık çalışmaları… gizliliği korumak için harcanan bu kadar çaba. Ordu bu harekâtın her bir alanına akılalmaz miktarda emek döküyor. İşte bu yüzden merak ediyorum…” Tek bir bakışla Lergen’den bir yanıt beklediğini göstererek sordu: “Sizce bu kadar ince elenip sık dokunmuş baskın harekâtını sırf düşman karargâhında kargaşa yaratmak amacıyla mı yürütüyoruz?”
Takviye hızlandırma cihazlarını fırlatmak için piste raylar döşenmişti. Bu rayların üzerinde ise mantık sınırlarını zorlayan sayıda roket motoruna bağlanmış fırlatma araçları duruyordu; işçiler yakıt tanklarını inanılmaz miktarda yüksek uçuculuğa sahip sıvı yakıtla dolduruyorlardı.
Tüm bu hareketliliğin gizlilik üzerindeki etkisi göz önüne alındığında, raylar döşenip roketlere yakıt ikmali başladığında bu harekâtı sonuna kadar götürme hususundaki kararlılığı sezen tek kişi Tanya olamazdı.
Tam da bu yüzden parmağıyla işaret ederek, sırf düşman karargâhını vurmak için bile olsa bunun orantısız bir çaba gibi göründüğünü iddia etti.
“Düşman karargâhına vurulacak bir darbenin büyük miktarda ön hazırlık gerektireceğini varsaymanın bir hata olduğuna inanmıyorum.”
Yarbay von Lergen’in soğuk yanıtı tam da beklediği gibiydi. Tanya da kapsamlı hazırlıkların gerekliliğine itiraz etmiyordu.
“Haklısınız, Yarbayım. Fakat insan ister istemez düşünüyor… bu en azından daha büyük bir muharebenin açılış salvosu işlevini görmeliydi.”
Tanya, mevcut planın maliyet etkinliği konusunda ciddi şüpheleri olduğunu ima ederken bir yandan da daha geniş kapsamlı hedeflerin peşinden koşulabileceğini öne sürdü. Elbette roketler yüksek derecede uçucu yakıtla dolduktan sonra fırlatmayı iptal etmenin teknik açıdan ne kadar zor olduğunu anlıyordu. Yine de söylemek istediği şeyi ciddiyetle vurguladı.
“Hmm, yani şu anki planın pek bir şey başaramayacağını mı söylüyorsunuz?”
“Daha ziyade daha büyük bir şey yapma fırsatını kaçırdığımızı demek istiyorum. Düşman karargâhına saldırmanın hiçbir etkisi olmayacağını söylemiyorum ama…”
Tanya, Yarbay von Lergen’in kendisi için kurduğu tuzaktan ustalıkla sıyrıldı. Bu noktadaki bir şüphe, etkinliği sorgulama bahanesiyle görevden kaçma çabası olarak görülebilirdi.
Evet, adam kesinlikle Tanya’nın savaşma iradesinden yoksun oluşunu örtbas etmek için makul bir mazeret kullanıp kullanmadığını test ediyordu.
Buna karşılık Tanya, bir fırsatın ziyan edileceğini vurgulayarak utanmaz bir yurtsever rolünü cesurca oynadı. Bu görevin başka bir girişimle birleştirilmesi gerektiğini dile getirdi.
Bu taarruz, masum bir teftiş turuna çıkan belli bir amiralin bulunduğu tek atımlık çakmak tipi bir uçağın peşine düşmekten kökten farklıydı. Hedef sabit olduğu sürece, en avantajlı zamanlamayı seçen taraf biz olmalıydık.
“Benim perspektifimden bakınca efendim, tüm bu titiz hazırlıklar sırf birkaç el havai fişek patlatmak için yapılmış gibi duruyor. Maliyet performansı oldukça…”
Fakat bu kadarını söyledikten sonra Tanya tuhaf bir hisse kapıldı ve cümlesi yarım kaldı. Evet, bu son derece garipti.
“Binbaşı?”
Yarbay von Lergen’in sorgulayıcı bakışını bir anlığına zihninden uzaklaştırarak, aklından hızla geçen kelimeyi tarttı ve o garip hissi doğruladı.
Maliyet etkinliği şüphe uyandıracak kadar kötüydü. Sırf bu tek hedefi gerçekleştirmek için gerçekten bu kadar yatırım yaparlar mıydı?
Yıpratma savaşı konusundaki soğukkanlı düşünceleriyle bilinen General von Zettour böyle bir harekâtı teklif eder miydi? Üstelik General von Rudersdorf’un bu işe dahil olması da bir garipti. Bu, kurnazlığa dayanan alışılmadık bir harekattı; öyleyse Genelkurmay’ın o koskoca manevra savaşı uzmanı neden bu işin içindeydi?
“Ah, ama… düşman karargâhında kargaşa yaratmak… daha büyük bir muharebeye mi yol açacak? Hayır, tamamen devre dışı kalırlar…”
O anda Tanya’nın zihnindeki birden fazla soru birleşti ve onu cevaba götürdü. Düşman karargâhının imha edilmesi onları kaosun kucağına iterdi. O noktada modern bir ordu bile güruhtan farksız bir hale bürünürdü. Genelkurmay’ın gerçek hedefi işte buydu. General von Rudersdorf doğacak bu kargaşayı fırsat bilip hamlesini yapacak olursa… mevcut siper savaşından sıyrılıp tekrardan manevra savaşına geçmeyi başarabilecektir.
Siperlere gömülmüş olsa dahi modern bir ordu, varlığını yalnızca beyni olan karargâhına borçludur. O aptal Stalin’in tasfiyelerinden sonra Kızıl Ordu’nun ne kadar zayıfladığına bakarsanız, komuta kademesini kaybeden bir ordunun başına nelerin geleceği hususunda tartışmaya bile mahal yoktur.
Ve bir şey daha var.
Askerlerin ağaçta yetiştiğini sanan o pislik Stalin gibi bir lider için durum nasıldır bilemem; ama normal şartlar altındaki sıradan bir ülkede, cephedeki nizami ordusunu kaybettikten sonra savaşa devam edebilecek tek güç herhalde Amerikan İmparatorluğu’dur.
“… Demek her şey düşmanı kuşatıp imha etmek içindi. Bir başka deyişle, Cumhuriyet Ordusu’nu tuzağa çekmeye çalışıyoruz.”
Düşmanın stratejik bir noktayı ele geçirmesine göz yumacak kadar cesur davran, ardından onu muharebeye zorla. Bonaparte’ın Austerlitz’de bir sahtekâr gibi sergilediği harp sanatının ta kendisiydi bu. Alçak Ülkeler kesinlikle kilit bir konumdaydı. Esasen Pratzen Tepeleri’nden bir farkı yoktu.
Tam gözünüzün önünde sallanan böyle cazip bir yemi görmezden gelmek imkânsızdı.
Savunma hatlarının tümden yeniden düzenlenmesi sırf düşmanı yemlemek amacıyla mı yapılmıştı?
Eğer durum buysa… o halde bu bir hareketli muharebe olacak ama sıradan bir yarma harekâtından ibaret kalmayacaktı. Bu tam bir döner kapı harekâtıydı!
Neden sadece kritik önemdeki Alçak Ülkeler mevzisini terk edip hattın geri kalanını düzenlemeye devam etmediklerini merak edip duruyordum. Şimdi her şey yerine oturdu.
“Yani… o döner kapının tetikleyicisi biz miyiz?”
Bu sözler bir şeyleri tetikledi.
“Binbaşı! Bunu nereden duydunuz?!”
Tanya’ya çıkışırken yüzünün rengi değişti. Gözlerindeki o sertlik, Tanya’nın tatmin olmuş bir edayla “Aha, anlaşıldı” diye düşünerek gülümsemesine sebep oldu.
“Öylece aklıma geliverdi efendim, ama… tepkinize bakılırsa hipotezim pek de uzak sayılmaz?”
“… Bunu gerçekten General von Zettour’dan duymadınız mı?”
“Hayır, ama başından beri boğazıma bir kılçık batmış gibi tuhaf bir his vardı içimde.”
Tanya, cephenin geniş çaplı yeniden düzenlenmesinin İmparatorluk ikmal hatlarının durumuyla ilgili olduğunu duyduğu an bir gariplik sezinlemişti; ancak hemen ardından birliğine artçı birlik olarak hizmet etme emri verilmişti. O zamanlar üzerine daha fazla düşünecek vakit bulamamış olması onun suçu değildi.
Geri çekilme tamamen plana uygun işlediğinde içi rahatlamıştı, bu yüzden neler olup bittiğini anlamak biraz zamanını almıştı.
Geri çekilmenin üzerinde birkaç gün kafa yorduktan sonra, Cumhuriyet Ordusu hızla ilerlemeye başlamıştı. Tanya keşif birliklerinden, Cumhuriyetçilerin İmparatorluk’u yok etmeye hazır bir şekilde coşkuyla ilerlediklerini duymuştu; fakat o kadar yavaş hareket ediyorlardı ki, hatları yeniden düzenlemek için bolca vakit olacağından emindi.
Durum hakkında bildiği her şeyi bir araya getirdiğinde, nedenini tam olarak açıklayamasa da bir şeylerin eksik olduğundan emindi.
Daha önce, sırf hatları yeniden düzenlemek için bu kadar geriye çekilmenin gerçekten gerekli olup olmadığını merak etmişti. Ama artık her şey berraktı. Bütün bunlar, döner kapıyı çevirmek için yapılan bir hazırlıktan ibaretti.
Öyleyse, görevin neden bu kadar sıkı bir gizlilikle yürütüldüğünü ve sırf bu tek sortiye neden milyonlarca hazırlık yapıldığını şimdi anlıyorum. Döner kapı açılış töreninin patlatılan havai fişekleri gibiyiz sanki.
“… Pekala, Binbaşı von Degurechaff. Genelkurmay’ın bu harekâta ne kadar bel bağladığını anlıyor olmalısınız.”
“Evet, Albayım. Tamamen farkındayım.”
Devasa bir kuşatmaya zemin hazırlayacak olan Genelkurmay’ın bu büyük hareketli harekâtının öncü birliği olarak hizmet veriyoruz. Elbette başarısız olursak ordu hiçbir şey olmamış gibi davranacak ve savunma hatlarını buna göre yeniden düzenleyecektir. Ancak İmparatorluk hatlarının ne kadar geriye çekildiği göz önüne alındığında, üst kademenin bu hamleyi yaparken risklerin ne denli yüksek olduğunun son derece bilincinde olduğu açıktır. Ne pahasına olursa olsun başarmak zorunda olduğumuzu anlayabiliyorum.
“Tüm silahlı kuvvetlerin umutlarını omuzlarımızda taşımaktan taburum adına daha büyük bir onur olamaz. Lütfen her şeyi 203. Hava Büyücü Taburu’nun seçkin bölüğüne bırakın. Genelkurmay’ın bu aziz arzusunu askeri maharetimizle yerine getireceğiz.” Tanya, aldığı eğitimin bir eseri olan kusursuz duruşuyla başı dik, tam bir hazırolda durarak beyanını sundu. “Onları imha edeceğimize ant içerim. Genelkurmay’dan ise istirhamım, bizden gelecek muzaffer haberleri beklemeleridir.”
“Hiç değişmemişsiniz, Binbaşı von Degurechaff. Pekala, size başarılar dilerim. Tanrı sizi korusun.”
Albay von Lergen’in yüz ifadesi bu felsefi yeminden biraz rahatsız olduğunu gösterse de, mahcup bir şekilde gülümseyip elini uzatmayı başardı.
“Tanrı vatanı korusun. Yine de biz askerler burada olduğumuz sürece, belki de bu işi Tanrı’ya bırakmayıp kendimiz halledebiliriz.”
Tanya adamın elini kavradı ve korkusuzca gülümsedi. İnsanlar Tanrı’nın işini kendi üstlenebilirlerdi. Lergen bunu bir anlık gazla söylemiş olsa da, Tanya’ya muazzam hissettirmişti. Bu söze adeta aşık olmuştu.
Tanrı’nın yerini biz alacağız.
“Tanrı vatanı korusun. Yine de biz askerler burada olduğumuz sürece, belki de bu işi Tanrı’ya bırakmayıp kendimiz halledebiliriz.”
Ne harika bir ifade ama!
Buradaki tek sorun… Şu lanet Varlık X’ten bir şekilde kurtulmam gerekecek. Ama yine de, akıllıca ve doğru olan ilk adım, yani ateizm atılmış olacak.
Tanrı’nın yerine vatanı ben kurtaracağım. Bu böbürlenmenin içinden yükselttiği coşku hissi harikaydı. Bunlar, onu iyimserlikle ve Tanrı’nın varlığını gereksiz kılacak kadar büyük başarılara imza atma iradesiyle dolduran sihirli sözlerdi.
Teorik olarak, düşman karargâhına baskın yapmak son derece mantıklı bir tercihti.
Hayır, hatta buna büsbütün rasyonel bir hamle demekten çekinmezdim. Nihayetinde, bir yandan cepheye birlik tahsis ederken diğer yandan arkadaki önemli bir üssü korumak için ciddi kuvvetler ayırmak, devasa bir iş yükü demekti.
Bunu söylemeye bile gerek yoktu; karargâhlarına kelimenin tam anlamıyla hiçbir zarar vermesek dahi, François kuvvetlerinin geleceğe yönelik karşı tedbirler almak zorunda kalacak olması, bu saldırıdan şimdiden ciddi bir etki bekleyebileceğimiz anlamına geliyordu.
Karargâhlarının saldırıya uğradığını duyan her asker, kapıdaki felaketi sezip başını ellerinin arasına alırdı. Dünyanın her yerinde ve her çağdaki savaşlarda, ağır bombardıman uçaklarının düşman komutanlarının sığındığı sığınağı taciz etmesi hiç de nadir görülen bir durum değildi.
Bu dünyada büyücüler, ordunun eşsiz bir sınıfını temsil ediyordu. Helikopterlerle yarışacak düzeyde hareket kabiliyetine sahip piyadeler veya hava indirme birlikleri olarak hizmet verebiliyorlardı. Nasıl konuşlandırıldıklarına bağlı olarak, düşman hattının derinliklerine sızmada son derece kullanışlı olabiliyorlardı.
Büyü gücünün özünü sergileyerek tarihe yeni bir sayfa yazarken, bu hikâyeye Tanrı’nın yerine vatanı kurtarma payını da eklemek mümkün olursa, bu en iyi reklam olurdu.
Tanya, krizleri fırsata çevirmeye çalışıp bu büyük tutunma fırsatını önceden öngörerek, “Hayat sana limon veriyorsa limonata yapacaksın,” diye düşündü.
Tabii ki bu harekât, bir patlayıcı yığınına bağlanmayı gerektirmeseydi katılmaktan çok daha memnun olurdum.
Şunu açıkça belirtmek önemliydi… Bir V-1’e bağlanıp sahaya intikal edecek vurucu timin bir parçası olarak seçilmiştim.
Yine de o gün, Binbaşı von Degurechaff’ın uğrunda çalışacağı net bir amaç bulmanın coşkusunu yaşadığı bir gündü.
O gün orada bulunan herkes bu doğaüstü hikâyeyi kuşaktan kuşağa aktaracaktı; Ren’in Şeytanı Paslı Gümüş’ün, en yüksek siper coşkusuyla düşman karargâhına doğru nasıl atıldığına dair bir efsane…
Çıkış öncesi yaptığı kısa ve öz konuşma, uzun süre fısıltılarla kulaktan kulağa yayılacaktı. “Efendiler, tanrılar vatanı korusun ama sadece biz askerler Valhalla’da ücretli izin yaptığımız sürece!” Ardından, kahkahalarla kükreyen astlarının önünde görgü tanıklarına göre şöyle böbürlenmişti: “Tanrı’nın yerine vatanı biz kurtaracağız! Sezar’ın hakkını Sezar’a verin! Efendiler, vakit insanların yürüttüğü savaşın vaktidir. Kazanmaya gidiyoruz!”
Ancak tarih, hikâyenin genelde tek bir tarafını aktarma eğilimindeydi: Bu sözleri haykırdıktan hemen sonra herkese arkasını dönmüş ve V-1’ine binmek için merdiveni çevikçe tırmanmıştı. Yüzünde ise “Neden ben?” diye haykıran hüsran dolu bir ifade vardı.
Mevcut irtifa: 8.800 fit; hız: 991 knot.
Resmi adı 203. Hava Önleme Büyücü Taburu olan 203’üncünün en seçkinlerinden oluşturulan bölük, üç Schwarm hâlinde taarruz görevinde ses duvarını aşıyor.
İster iyi ister kötü olsun, harekât mekanik bir arıza yaşanmadan tıkır tıkır ilerliyordu.
“İlerliyor” ilerlemesine ama aslında sadece taşınıyoruz, diye içten içe söylendi Tanya. Ayarlayabilecekleri birkaç küçük şey olsa da, Tanya ve bölüğünün bindiği V-1’ler esasen uçak değil birer roketten ibaretti. Yön değiştirmenin bir yolu vardı elbet ama bu bile birkaç milimetreyle sınırlıydı; yani sadece küçük rota düzeltmelerine yarıyordu.
Bu da bir V-1’i sevk ve idare etmeyi aşırı derecede basitleştiriyordu. Motoru çalıştırmak için şalteri indirdikten sonra geriye kalan tek şey, kumanda koluyla ufacık düzeltmeler yapmaktı.
Araçtaki büyücülerin fırlatıldıktan sonra yapabileceği neredeyse hiçbir şey yoktu. Aslına bakılırsa yapmamız gereken tek şey koruyucu zarlarımızı ve savunma kalkanlarımızı korumaktı. Kumanda kolu sadece yaklaşma açımızı ayarlamaya yarıyordu, hepsi bu. Herhangi bir nedenle acil kaçınma manevrası yapmamız gerekirse, elde kalan tek seçenek daha fazla ivme sağlayan özel bir fonksiyondan ibaretti.

Nihayetinde bir yakıt deposuna bağlanmış hâlde gideceğimiz yerin tepesindeki hava sahasına taşınıyoruz, hepsi bu. Bir bakıma ilk astronotlar gibiyiz. Sadece bu yolculuğa katılmış birkaç kişiden ibaretiz.
Tabii ilk astronotların aksine, başarılı bir iniş yaptığımızda elimize çiçek buketleri tutuşturacak heyecanlı meslektaşlar tarafından karşılanmayı bekleyemeyiz.
Sonuçta bir destek ekibinin planlanan iniş noktasında yolumuzu gözlediği Dünya’ya değil, düşmanlıkla dolup taşan sevgili salyangozların yuvasına iniş yapacağız.
Şaşkın Françoislileri gülümseyerek neşeyle bir “Guten Tag” ile selamlasak, karşılığında kurşun yiyeceğimiz kesindir.
İşte bu yüzden İmparatorluk’tan gelen Tanya’nın birliği, öncelikle kapıyı nezaketle çalacak.
Plan; hidrazin ve bor katkı maddeleriyle dolu V-1’lerden ayrılmak, ardından ilk darbeyi indirmek için bu roketleri birer kapı tokmakçısı gibi kullanmak.
Sesten hızlı ilerleyen roket mermileri kendi hedeflerine saplanacak. Muazzam miktarda bir enerji taşıdıklarını söylemeye bile gerek yok. Bilim insanlarımız bunların insanlık tarihinin en iyi kapı tokmakları olduğunu garanti etti; yeraltı sığınağınız ne kadar derinde olursa olsun sizi uykunuzdan sıçratacaktır.
Kapıyı bu kadar sert çalacağımız için ziyaretimizin epey sürpriz olacağına eminim ancak bu, büyücü müfrezemizin saldırıyı hemen ardından gerçekleştireceği centilmence, iki aşamalı bir harekât.
Bir başka deyişle, bu planı her kim akıl ettiyse fena halde acımasız biriymiş. Zaten Genelkurmay’daki bir subaya verilebilecek en büyük övgü de budur.
Ama felaket dolu bir rokete bağlanmış insanlardan biri olarak oturup ağlamak istiyorum. Tek atımlık bir çakmak gibi ateş almama bile gerek yok, dışarıdan gelecek tek bir patlama bile işimizi bitirmeye yeter.
Eh, bu da savaşın trajedisi işte. Muhtemelen oturup ağlamalıyız. Hem saldırmaya zorlanan bizlerin hem de avladığımız insanların sonu, ölümüne bir dövüşte ağzından kanlar saçılmasından ibaret. Artık savaş meydanındaki herkes birer kurban; savaşın gözyaşı döktüren bir başka trajedisi daha. Savaşmaya zorlanan bir asker olmasına rağmen Tanya von Degurechaff barışın kutsal olduğunu beyan ediyor.
Askerlerin barışçıl bir dünyada boş boş oturmaları çok daha hayırlıdır. Eğer askerler kan ve ter döküyorsa bu, devletin ya altını bezlemeyi ya da bir bekçi köpeği tutmayı unuttuğu anlamına gelir.
Bu durum kontrolden çıkıyor olsa da Binbaşı Tanya von Degurechaff, görevine devam etmesi gerektiğini kendine hatırlatarak iç çekişlerini ve şikâyetlerini üzüntüyle yutuyor. Şu anda bir askerim, bu da askeri yükümlülüklerimi yerine getirmem gerektiği anlamına geliyor. Ve bu modern çağda, disiplinli bir birliğin geç kalmasına izin verilemez.
Tanya kendini teselli etmek için, “En azından tarih bunu not edecekse, savaş meydanındaki ateizmden de bahsetmeli,” diye düşündü. İnançlarımı tarih kitaplarına kazımak için bu harika bir fırsat.
Eğer Tanrı’yı aşağılayan sözler bırakma şansı varsa, Tanya bugün olağanüstü reklam gösterileri sergilemek zorunda.
Kötü reklam diye bir şey yoktur neticede. Sanırım buradaki tek fark, forum sayfalarının alev alması yerine organik maddelerin kelimenin tam anlamıyla alevler içinde kalacak olması. Alev türleri farklı olsa da aynı etkiyi yaratıyorlar, bu yüzden belki de üzerine fazla kafa yormama gerek yok.
Çalışma vakti. Tanya saate bakıp planlarını gözden geçirir.
Hayır, artık söylenerek vakit kaybetmeye zaman yok.
Takvime göre taarruza hazırlanma vakti geldi de geçiyor; bu yüzden Tanya vites değiştirip atması gereken adımları hızla doğruluyor. Rota ortası hızı normal. Uçuşun son aşaması için art yakıcı ayarları da yolunda.
Patlayacağından endişelendiği boş yakıt deposu olması gerektiği gibi ayrılıyor.
Seyir haritasına göz atan Tanya, göstergelerini kullanarak son derece kritik olan mevcut konumunu epey isabetli bir şekilde okuyor. Hatalı hesaplamalardan veya rüzgârın rotadan saptırmasından korkuyordu ancak yaklaşık konumu neredeyse tam olarak planlandığı gibi. Her şey kabul edilebilir toleranslar dâhilinde.
“01’den tüm birliklere. Son aşamaya giriyoruz. Durum bildirin.”
Yönlü dalgalar aracılığıyla bölüğünden hiçbir sorun olmadığına dair yanıtlar alan Tanya, zihnindeki karmaşık duyguları bastırır ve şimdilik başıyla onaylar. Söylemek istediği çok şey var ama en azından V-1 bakımından sorumlu teknisyenler işlerini doğru düzgün yapmışlar. Makineler arızalanıp uçuş ortasında aniden dağılmadığı için onlara teşekkür etmesi gerekecek.
En kötüsünden korkarak, Elinium Silah Sanayi günlerindeyken kullandığı, ekstrem koşullar için tasarlanmış yırtılmaya dayanıklı, ateşe dayanıklı, otomatik paraşütlerden yeterince temin etmiş ve tüm ekibi donatmıştı. Uçuş sırasında bunları kullanmak zorunda kalmadığımıza göre şans yüzümüze gülüyor olmalı.
Hayır, kader biz insanların kendi elleriyle kavradığı bir şeydir. Kesinlikle başkasının lütfuyla bize bahşedilen bir şey değil. Buna şans demek pek doğru olmaz. Bu, titiz bakım ve eksiksiz kontroller sayesinde insanların kendi yarattığı olumlu bir sonuçtur.
“01’den tüm birliklere. Vakit geldi. Mesafenizi ölçün ve yaklaşma açınızı derhal hesaplayın.”
Başarının insanların elleri ve çabalarıyla yeşerdiği bir dünya… İdeal dünya işte budur. Ne kadar verimsiz olursa olsun, insanları bu kadar harika oldukları için övmek hiçbir hile gerektirmez.
“05’ten 01’e. Hedef tespit edildi.”
“09’dan 01’e. Aynı şekilde. Hedef tespit edildi.”
“Harika. Tüm birlikler, taarruz hazırlıklarının tamamlandığını teyit etsin.”
Savaşın —ya da aslında herhangi bir şeyin— planlandığı gibi gitmesi nadirdir ama imkânsız da değildir. Önceden önlemler dikkatlice alınırsa, çevre koşulları elverişliyse, verimsizlik ve sorumsuzluk nefretle karşılanırsa bu gerçekleşebilir.
Muazzam değil mi? Yaşasın verimlilik! İşte aradığım şey bu.
“01’den tüm birliklere. Aşama yediye geçiliyor. Tekrar ediyorum, aşama yediye geçiliyor.” Adamlarından hazırlıkların tamamlandığına dair teyit alan Tanya, bir sonraki aşamaya geçer.
Yedinci aşama: Taarruz emri.
Sinyali verdiği an, bölüğün mensupları V-1’lerinden ayrılıp fırlatma kolunu çekerler.
V-1’in itki sisteminin öndeki bir pervaneden değil de arkadaki motordan kaynaklanması sebebiyle büyücüler, serbest düşüşe geçmeden önce öne doğru fırlatılır.
Aynı anda, sanki eğlenceli bir ikramiye gibi, boş yakıt depoları ve yolcuyu koruyan siperlik parçaları roketten ayrılmaya başlar; bunlar birer yanıltıcı mühimmat görevi görecektir.
Tanya ve diğer büyücüler, süzülürken atılan bu parçaların arasına karışır. Kayıtlara geçen ilk HALO düşüşünü gerçekleştirmek epey riskli bir iştir.
Gizliliği artırmak adına HALO yönteminin sınırlarını zorluyoruz. Normalde paraşütleri 980 fit civarında açarsınız ama biz büyücüyüz. Roket parçalarıyla aynı hızda düşecek ve iki yüz elli fit kala yavaşlayacağız. Bu şekilde saklanarak fark edilme ihtimalimizi muazzam ölçüde düşürüyoruz.
Yine de bu durum, sadece yakalanma olasılığının çok düşük olduğu anlamına geliyor. Plan, güvenliğimizi zerre kadar hesaba katmıyor. Tamamen taktiksel gereksinimlere dayalı bir seçim.
Geri döndüğümde bu fikri kim akıl ettiyse ona da aynısını yaptırmadan rahat etmeyeceğim.
“Askerler, Tanrı yardımcınız olsun.”
Birliklerine şans dilemek istemişti ama sonuçta hiç hoşuna gitmeyen bir şey söylemişti. Lanet olsun.
O sinir bozucu ilahın korumasına sığınacak kadar dua ediyorsam kafayı iyice yemiş olmalıyım. Tanya, bunu da savaşın vahşetinin ve trajedisinin başka bir yüzü olarak kabul edip hayıflanmak zorunda kalır. Bu çatışmalar, akıl sağlığı yerinde bir zihin için hiç hayra alamet değil.
Ve Elinium Tip 95’in mucidinin, o malum kaçık bilim adamının doğrudan cehennemin dibine gitmesini öyle çok, öyle yürekten diliyorum ki. Sırf aklı başında değildi diye onu bağışlamak büyük hataydı. Tanya onun gittiğini görmeye öyle can atıyor ki bunu kendi elleriyle yapmak bile umurunda olmazdı.
Zihninde tüm bu düşünceler dolanırken bir ifade daha ekler.
“Pekala efendiler, Tanrı’yı işsiz bırakalım!”
“Gerçekten de tek hırsım kendi kurtuluşum olmak,” diye düşünür Tanya, prosedürü harfi harfine uygulayıp belirlenen irtifada paraşütünü açarken.
Kısa bir an için yavaşlamanın getirdiği g kuvveti kesinlikle dayanılmaz bir hal alıyor. Ardından, PLF tekniğiyle ancak dağıtmayı başardığım o yere çakılma şokunu yaşayana kadar bu kadar ufak tefek bir gövdeye sahip olduğuma şükrediyorum. İnişi, bir büyücünün kendine has dayanıklılığı ve koruyucu zarım sayesinde tamamlıyorum.
Hesaplama mücevheri hava manevraları dersinde içimize kazınan acil iniş tekniğini uygulayacağım gün nihayet geldi. Ne bela ama. Tanya, paraşüt bağlarını kesip kendini kurtarırken bu indirme tekniğini akıl eden adama zihninde bir yumruk savurarak stres atar ve derin bir iç çeker.
Yine de birliğin tamamı sorunsuzca yere temas etmiş görünüyor.
Beş noktalı paraşüt iniş düşüşünü düzgünce öğrenmiş olmamıza sevindim.
Dışarıdan öyle görünse bile benim gibi bir çocuğu uçaktan aşağı atmaktan çekinmeyen eğitmenlerin derdi ne diye merak etmiştim. Ama şimdi onlara tüm kalbimle teşekkür etmem gerekiyor. Döndüğümde bir teşekkür notu göndermeliyim.
Buraya kadar düşündükten sonra Tanya’nın yüzü buruşur. Görev. Önce bundan sağ çıkmam gerek. Zihnini sıfırlayıp odağını toplar.
İnişte buluşmanın zor olacağını düşünerek herkese yakındaki kim varsa onunla ikili kolda hareket etmesini emretmişti. Peki bu civara kim indi? Tanya etrafı taradığında Teğmen Serebryakov’un kendisine doğru koştuğunu görür. Anlaşılan emir subayım sağ salim iniş yapmış. Tabii ki Tanya’nın bu çetin ceviz yoldaşından beklediği de buydu; Ren Cephesi günlerinden beri birlikteydiler.
“09’dan 01’e. İniş tamamlandı. Zayiat yok.”
“01, anlaşıldı. Ek takviye ivme cihazının vuruş sonuçlarını bildirin.”
Bu iyiye işaret. Tanya gülümsüyor. Ne mutlu ki birlik düzenini korumuş görünüyor. Epey uzağa inmiş olan Üsteğmen Weiss, derhal telsize geçerek bölüğün geri kalanıyla temas kurduğunu bildiriyor. Tüm birlik ayrı ayrı düşmüş olsa da yeniden teşkilatlanma olabilecek en pürüzsüz şekilde ilerliyor; bu ancak üst düzey eğitimli bir grubun altından kalkabileceği bir şey.
“Kapı tokmakları neredeyse tam isabet kaydetti. Görünüşe göre karavana attığımız tek hedef mühimmat deposu.”
Ancak işler ancak bir yere kadar pürüzsüz gidebilirdi.
Tanya için ıska ıskadır; düşman karargâhının güvenliğini mühimmat depolarını patlatarak kaosa sürüklemesi gereken harp başlığı görevini yapamamıştır. Tanya bu yüzden telsizden diş gıcırdattığı duyulan altlarının hiçbirini azarlamaz. Sadece iç çekerek, “Onlara en azından bir deneme uçuşu yapın demiştim,” diye düşünür.
Ne yazık ki yapabileceği başka bir şey yok. Daha doğrusu, henüz doğrusu dürüstçe test bile edilmemiş bir patlayıcı yığınıyla taşınmalarına rağmen tek bir zayiat vermeden planlanan hedeflerin çoğuna ulaştıkları için şükretmesi gerek.
Bu yüzden harekata en iyi nasıl devam edeceğini tartarak kısa bir an tereddüt eder. On bir astının güvenle vardığı güvenli kanal üzerinden teyit edildi.
Bu kesinlikle iyi haber fakat mühimmat deposu olduğundan şüphelenilen o devasa depoyu havaya uçuramadığımız için düşmanın kafası pek karışmamış olmalı. Yine de savunma hattındakiler muhtemelen taarruza hazırlandığımızı henüz fark etmedi.
Sonuç olarak, bu durumu hâlâ telafi edebiliriz. O mühimmat deposunu imha etmek hâlâ fazlasıyla mümkün.
“Çare yok öyleyse. Mühimmat deposunu ben halledeceğim. Sizler de savunmadaki birlikleri biçin. Fazla vaktimiz yok. Gözünüz zaman çizelgesinde olsun!”
“09, anlaşıldı! Yanıma iki takım alabilir miyim?”
“01, alabilirsin. 07, 12, benimle gelin.”
“04’ten 09’a. Dörtlü kol düzeni (Schwarm) alıyoruz.”
“02’den 01’e. Biz de dörtlü kol düzenindeyiz.”
Takımların hızla toplanmasından memnun olan ancak V-1’lerin zayıf isabet sonuçlarına sinirlenen Tanya, kendini hafifçe gerilmiş bulur.
Birliği mükemmel durumdaydı. Düşman bölgesine hiçbir zayiat vermeden ve hiçbir organizasyonel aksaklık yaşamadan sızmışlardı. Verimliliğin insanların moralini düzelttiği kesinlikle doğruydu. Emirleri yetkinlikle yerine getirebilen bir grubu izlemek büyük bir keyifti. Asıl sorun, bu taarruzun temelini oluşturan kaosu yaratamamış olma ihtimalimizin yüksekliğiydi.
Bölüğüm formunda olabilir ama savunma kalkanları sapasağlam duran bir düşman komuta merkezinin üzerine gitmemiz gerekmiyordu.
“Baskına hazır olun. Mühimmat deposunun peşine ben düşeceğim, siz geri kalan her şeyi plana göre uygulayın.”
“Hedefleri nasıl bölüşeceğiz?”
“09, siz B ve C’yi alın. A’yı ben hallederim.”
Ağır kayıplar verme ihtimalinin yüksekliğini kabullenen Tanya, sanki başka bir seçeneği varmış gibi baskınları gerçekleştirmeyi seçer.
Önceden aldıkları verilere göre, esas François Cumhuriyeti Karargâhı tesisleri için üç olası konum vardı. Hedeflerini tam olarak tespit edebilmek için kaosa güveniyorlardı; bir V-1’in François Ren Ordu Grubu’nun mühimmat deposunu havaya uçurmuş olması gerekiyordu.
Belki de çok şey istedim.
Bizi teçhiz eden adamlar tepeden tırnağa mühendis oldukları için, süzülmek yerine kalan bor katkısını kullanarak art yakıcıları ateşleyen ve kelimenin tam anlamıyla yere çakılan uçan cisimler verdiler elimize. Her sınai ürün tam olarak kullanım kılavuzuna göre çalışsaydı, herhangi bir üretim hattında sorun çıkar mıydı hiç?
Makinelerin tamamen tasarıma uygun çalıştığına inanan biri, ya sahanın halinden hiç anlamıyordur ya da laboratuvarda gerçeklere gözünü kapayan bir tasarımcıdır.
Şüphesiz, teknik özelliklerine göre V-1, son yaklaşma aşamasında bin knot hıza ulaşıyordu. Ve gerçekte Tanya, en azından o hızla gittiklerini garanti edebilirdi. Mühendislerin, bu kadar yüksek kinetik enerjiye sahip doğrudan bir vuruşun bir koruma sığınağını (pillbox) bile toz edeceğine dair güvence vermesi yalan değildi.
Ancak mühendisler ve tasarımcılar kritik bir şeyi unuttular. Evet, bir V-1’in nükleer savaş ihtimaline karşı paranoid düzeyde tahkim edilmiş bir yeraltı sığınağı dışındaki her şeyi yok etmesi fiziksel olarak mümkündü. Ve bu dünyada henüz öyle şeyler bulunmadığına göre bu, V-1’lerin pratikte her türlü korunaklı mevziyi imha edebileceği anlamına geliyordu.
Fakat Tanya önemli bir koşulu daha düşünüyordu. Bu sonuçlar ancak ve ancak V-1 doğrudan bir isabet kaydederse mümkündü. Başka bir deyişle, o isabeti sağlayamazsa sadece boşa enerji harcamış oluyordu.
Bu kadar uç bir yıkım potansiyelini heba etmek öyle amaçsızca ki insanı kahrediyor.
Bu sorun, kesinlikle mühendislik ekibinin maliyet-etkinlik ilişkisini hiçe saymasından kaynaklanıyor olmalı. Misket bombası gibi dağılan bir şey çok daha iyi iş görürdü. Üsse dönmeyi başarırsam, İmparatorluk Ordusu Teknik Tesisleri’ndeki o pislikleri bir güzel fırçalayacağım.
“Düşman mana sinyaline rastlanmadı.”
“Burada da hiçbir şey tespit edilemedi.”
“Pekala, başlıyoruz.”
Yine de şimdilik harekâta odaklanma vakti. İlk hamlemiz her şeyi belirleyecek.
Başarı, düşman karşılık veremeden saldırmamıza bağlı. Düşman sinyallerinin olmamasından anlaşıldığı kadarıyla, tamamen roketlerin yarattığı tahribatla uğraşmaya odaklanmış durumdalar.
Eh, bu çok mantıklı.
Tanya bu konuda düşmanın haline acıyacak gibi oluyordu. Kimse doğrudan bir baskın yapılacağını tahmin edemezdi. Aklı başında hiç kimse insanların uzun menzilli mermilere veya roketlere otostop çekeceğini beklemez.
Bir bakıma ilk hamleleri nispeten kolay olacaktı. Elbette karargâhın etrafında muhafızlar olması muhtemeldi. Ancak sayılar eşit olsa bile, astları savaşa susamış adamlardı ve objektif bir bakış açısıyla bile kıdemli gazi unvanını hak etmişlerdi. Onları bertaraf etmeyi başaracaklardı.
“01’den tüm birliklere. Saate dikkat edin. François takviye birlikleri gelmeden önce umabileceğimiz en fazla süre on dakika.”
Yakalayabildiğimiz seslerden ve durumdan çıkarabildiğimiz kadarıyla, Françoisliler ne olup bittiğini zerre kadar anlamış gibi görünmüyor. En azından, alarm durumuna geçmek yerine hasar kontrolüne öncelik veriyorlar. Uzun menzilli roketlerle ilk kez saldırıya uğramanın şokunu nasıl atlatacaklarını çözmeye çalışıyorlar. Vuruşların şaşkınlığına öyle kaptırmışlar ki içeri sızan saldırganları fark edemediler.
Aksi takdirde, mana sinyallerinin olmamasının başka bir açıklaması olamaz.
“03’ten 01’e. Bir sinyal yakalamayı başardım. Şifresiz.”
Gözlem yapıp dalgaları dinleyen adamının raporunu duyan Tanya artık emindi. François Ordusu’nun burada olduğumuzdan gerçekten de haberi yoktu.
“Bu iyiye işaret. Mana sinyallerinizi bastırarak içeri sızın. Karargâh taarruzundan sonra son sürat geri çekilin. Ayrıldıktan on dakika sonra iki adet buluşma işareti atacağız.”
“Anlaşıldı.”
Bir iç çekişi bastırarak silahını kavradı ve diğerleriyle birlikte düşman karargâhına doğru süzüldü. Yanındaki Yüzbaşı Serebryakov iniş sırasında batırmış olsaydı, Tanya Ren Savaşı’ndan beri emrinde olan birini ölüme terk edemeyeceğini avazı çıktığı kadar bağırıp, bir yandan onu arıyormuş gibi yaparken bir yandan da birliğin geri kalanını ileri sürebilirdi.
Ama yok, yasal sabotaj kartımı (bir çalışan olarak) daha sonraya saklamalıyım.
Şimdi yapılması gereken en doğru şey, ortağımın Ren Savaşı civarından bu yana böyle gözle görülür şekilde gelişmesinden memnuniyet duymaktır. Beşeri sermayedeki her türlü artışı takdirle karşılamalıyım.
“Pekala, içeri giriyoruz.”
Arkasından gelen teğmen başıyla onayladığında o kadar güven verici görünüyordu ki Tanya’nın insanoğlunun büyüme ve gelişmeye muktedir yüce bir varlık olduğuna dair inancı daha da pekişti. Bu sırada mana sinyalini mümkün olduğunca baskılayarak hücuma geçti.
Astları da hemen arkasından onu takip etti.
Tanya hedefe vardığında ise onları karşılayan şey, hazırlıksız yakalanmış ve şaşkınlıkla ağızları açık kalmış düşman askerleri oldu.
Belki de sorun buranın bir arka hat üssü olmasıdır. Buradaki subayların bu tür bir kaosu nasıl kontrol altına alacakları konusunda en ufak bir fikirleri olmadığı açıktı. Gerçi onları suçlayamam.
Tanya, ilginç bir şekilde “bulduğu” hafif makineli tüfeğiyle onları tararken gülümsedi; bir yandan ilersine devam edip François askerlerini temizlerken bir yandan da silahın ne kadar kullanıcı dostu olduğunu düşünüyordu.
Çoğunun silahsız olması içimde hafif bir huzursuzluk yaratsa da, nihayetinde üstekilerin muharip olduğunu varsayıp onları vurmak uluslararası hukuk açısından bir sorun teşkil etmeyecektir.
Dolayısıyla bana düşen sadece soğukkanlılıkla düşmanı etkisiz hale getirmek. “Düşman” kelimesi hiç tartışma gerektirmediği için öylesine kullanışlı ki, diye düşündü Tanya astlarına bakarken ve yüzü ister istemez gevşeyip bir gülümsemeye dönüştü.
“Düşman bu!” “Ateş!” kelimelerine anında ateşle karşılık vermek, askeri disiplinin zirvesidir. Edimsel koşullanma, muharebe etkinliğini artırmak için gerçekten mükemmel bir yöntem.
“Teğmen, oradaki durum nedir?”
“Temiz! Hiçbir sorun yok.”
Arka tarafı kollayan Teğmen Serebryakov’dan tam da duymak istediği cevabı alan Tanya, memnuniyetle sırıttı. Harika.
İleri atılan bir birlik için, arkadan takip eden o korkunç düşmanlardan hiçbir iz bulunmaması beklenmedik derecede iyi bir haber. Şaşırdım doğrusu; görünüşe göre Genelkurmay’ın, François Ordusu karargâhının ağır bir şekilde savunulacağı yönündeki tahmini tamamen boşa çıktı.
“Rasyonalistlerin bir başarısızlığı daha. Düşmanın bu kadar aptal olabileceğine inanamadılar. Eh, ben de dikkatli olmalıyım.”
Genelkurmay’da çalışan rasyonalistler, karargâhı komuta zincirinin mihenk taşı ve ne pahasına olursa olsun canla başla korunması gereken bir yer olarak görürler. İmparatorluk Ordusu’nun askeri mantığına göre François Ren Ordu Grubu karargâhının bir kale gibi savunuluyor olması gerekirdi. General Rudersdorf ve General Zettour’un, hava büyücülerini V-1’lerle fırlatmak gibi binbir dereden su getiren bu baskın planına girişmelerinin sebebi de buydu.
Ve… Tanya buraya kendilerini nelerin beklediği konusunda gergin bir şekilde darmadağınık girmişti, ama şimdi dönüp baktığında burası son derece gevşek bir arka hat üssü gibi görünüyordu.
Başka bir deyişle Françoislar, buranın bir savaş alanına dönüşmeyeceğini varsaymışlardı. Bakılırsa… etrafta pek fazla deneyimli astsubay da yok.
Yani biraz daha cesur davranabiliriz.
Sivil bir finans kurumunun güvenliği bile buradan daha iyidir. Giriş kimlik kartlarının ve IC etiketlerinin takibi aslında oldukça etkilidir ve oradaki güvenlik görevlileri çok daha hazırlıklıdır.
“Ne diyebilirim ki…? Sanırım kırk yılda bir gözü karalık etmek fena olmuyormuş.”
Bu durum insanın öne doğru eğilip söylenme isteğini kabartan türden bir şey. Sivil finans kurumlarındaki güvenlik görevlilerinde bulunan o “ya av olursun ya avcı” kararlılığı, gereksinimlerin doğal bir sonucudur. Bir bakıma her şey serbest piyasa ilkesine göre işler.
Bu anlamda zorunlu askerlik ordusunda yaşanan tam olarak budur. Arkada düşmanın belirmeyeceği gibi hüsnükuruntulara tutunan nöbetçilerin görevlerini ciddiye almalarını pek bekleyemezsiniz.
“Binbaşım, bakın.”
“… Bu bir tuzak mı? Sanmıyorum. Yanlış yerde miyiz? Bir mühimmat deposunu korumak için dört kişi dehşet derecede az görünüyor.”
Beklenmedik bir durumla karşılaştığınızda, doğası gereği ne olacağını tahmin edemezsiniz. Amacım kaos yaratmak için düşmanın mühimmat deposunu havaya uçurmaktı ama… hedef gibi görünen deponun önünde sadece dört adam var. Üstelik askeri inzibata benziyorlar ve hiçbir şey umurunda değilmişçesine sigara içip sohbet ediyorlar.
Hangi askeri inzibat bir mühimmat deposunun tam önünde sigara içer ki? Tüzük delisi o tiplerin, disiplinin cenneti olan arka hatlarda kuralları çiğnediğini hayal etmek zordur. Başka bir deyişle, karineye dayalı kanıtlar bu binalardan hiçbirinin mühimmat deposuyla uzaktan yakından alakası olmadığını gösteriyor. Tanya’nın takımı için bu, yanlış hedefe yaklaştıkları anlamına geliyordu. Sıfıra sıfır, elde var sıfır.
“Unutmayın, optik kamuflaj kullanıyor olabilirler. Kırılma oranında herhangi bir düzensizlik var mı?”
“Hayır. Şüpheli bir sinyal de yok… Muhtemelen hedef bu adamlar, Binbaşım.”
“… İstihbarat bu sefer gerçekten harika bir iş çıkardı. Yapacak bir şey yok Teğmen. Burayı paramparça edelim de dönüp Weiss’ın yükünü hafifletelim.”
“Anlaşıldı, Binbaşım.” Teğmen Serebryakov başıyla onayladı.
Tanya, hafif makineli tüfeğine birkaç büyü formülü mermisi doldururken tek bir saldırıda işlerini bitireceklerini fısıldadı.
İşimi sağlama almak adına saldırmadan önce son bir kontrol daha yapıyorum ama düşman nöbetçilerinin sayısı gerçekten de bizim mevcudumuza denk gelecek kadar az. Üstelik hepsi sıradan piyadeler. Dikkate değer tek şey, sayılarının korkunç derecede az olması.
Anlaşıldı, demek burası mühimmat deposu değil. Sadece öylesine bir depolama tesisi. Bu açıdan bakınca, peşimize neden kimsenin düşmediğini anlamak hiç de zor değil. Şu dördünün teçhizatına bakılırsa, hepsi birer askeri inzibat. Yani orada sırf usul yerini bulsun diye nöbet tutuyorlar.
“Burası gerçekten François Ren Ordu Grubu karargâhı mı? Güvenliğin bu kadar gevşek olduğu düşünülürse inanması çok güç.”
“Şey, Binbaşım, acaba…”
“Söyleyecek bir şeyiniz varsa çekinmeyin söyleyin Teğmen Serebryakov. Bir astımın makul tavsiyelerini dinlemeyecek kadar dar görüşlü biri değilim.”
“Evet, Binbaşım. Acaba… düşman askerleri sadece daha kritik tesislerde mi yoğunlaşmıştır…?”
Teğmen Serebryakov çekingen bir tavırla fikrini ortaya atıyor. Ancak bu, Tanya’nın da hak verdiği bir nokta. Françoislar buraya yaklaşılmasını en ufak bir şekilde dert etmiyorlarsa, birinin neden burayı hedef alacağını da mantıken anlayamazlar. Önemiz bir mevziye karşı kritik bir mevziye ne kadar birlik konuşlandıracağımı kendim düşünecek olsam, sonuç zaten ortada.
“Çok muhtemel ama ne büyük bir dert.”
Tanya, yakın geleceğin kasvetli ağırlığını üzerinde hissederek iç geçirir.
Buradaki düşman askerlerinin azlığı onların beceriksizliğinden değil de sadece bu bölgenin önemsizliğinden kaynaklanıyorsa…? Bu durum, Weiss’ın birliğinin beklenenden çok daha şiddetli bir direnişle karşılaşabileceği anlamına gelir.
O zaman da hedeflerimize ulaşamayabilir, bitmek bilmeyen karşı saldırılara maruz kalabilir ve denizaltıyla olan buluşmamızı kaçırabiliriz.
Bunların hiçbiri hayra alamet değil.
“Pekala Teğmen. Acele etmek için bir sebebimiz daha oldu.”
Bu, mümkün olan en kötü gelecek.
Hayır, ne pahasına olursa olsun kaçınmamız gereken berbat bir sonuç. Denizin üzerinde vurulup düşmekle ya da sonsuza dek ortalıkta avare gibi dolanmakla hiç işim olmaz.
“Onları etkisiz hale getireceğiz. Gidiyoruz. Şunları çabucak temizleyip diğerlerine yardıma dönelim.”
Böylece Binbaşı Tanya von Degurechaff kararını verir.
Madem buradayız, ne için geldiysek onu yapmak zorundayız.
Ne derler bilirsiniz, olan oldu bir kere. İçeri dalma gibi tehlikeli bir işi astlarıma bırakıp onlara destek olmayı planlıyordum ama arkadan birilerinin bize yetişme ihtimali düşünülürse, belki de doğrudan aslanın inine dalmak o kadar da kötü bir fikir değildir.
Yine de gözümün önündeki hedefi göz ardı edemem: Belirlenen nokta burası. Tanya’nın hızlı hareket etmekten başka çaresi yok.
Bürokratik zihniyetimle alay etmeyin. Bu değersiz tesisi havaya uçursam bile bu hiçbir şekilde bir başarı sayılmayacak. Sahte bilgileri ciddiye alıp bize ilettiği için İstihbarat Dairesi’ne dünyalar kadar lanet okumak isterdim. Fakat şu an için bu yakınmaların bana hiçbir faydası yok.
Dolayısıyla artık bunun hakkında konuşmanın bir anlamı kalmadı.
Madem burayı imha etme emri aldım, yapmazsam emre itaatsizlik sayılır. Tanya “Hadi oradan!” diye bağırmayı her şeyden çok isterdi. Ancak modern bir devletin disiplinli bir çarkı olarak, reddetme hakkı diye bir kavram onun için mevcut değildir.
İşin özüne gelindiğinde, Tanya emri aldığı sürece geride kalan hiçbir şeyin önemi yoktur. O sıradan beton binayı yerle bir etmek zorundadır.
Ve bunu yapmak için şu dört zavallı nöbetçiyi ortadan kaldırması gerekiyorsa, en ufak bir suçluluk bile duymaz.
Nihayetinde tetiği çeken kendisi olabilir ama ateşi açtıran devletin iradesidir. Savaş makinesini komuta eden, devletin gücüdür. Silahlar insanları vurmaz. İnsanlar silahları vurur —ve devletin emriyle onlara bu talimatı veren ordudur.
Dolayısıyla tetiği çekmek, kurşun mermileri her zamanki gibi namludan fırlatır ve bu da eskiden canlı olan dört protein kütlesinin devrilmesi gibi son derece doğal bir sonuç doğurur.
“Temiz!”
Onaylarcasına başını sallayan Tanya, inzibatların koruduğu kapıyı kırarak içeri giren takımın geri kalanını takip eder ve baskını başlatır. Astları üstün bir beceriyle ilerliyor. Hedefin değersizliğine rağmen tetikte olmaları güven verici.
Tanya da kendisi hücuma kalkarak onların ilerleyişini koruyor. Bir çatışmaya hazırlıklı ve elindeki hafif makineli tüfekle kapalı mekanda manevra yapmak çok daha kolay olacaktır.
Anlaşma İttifakı subayından yürüttüğü bu silaha hiç beklemediği bir şekilde şimdiden ısındı. Faydasını itiraf etmeye pek hevesli olmasa da, silah kendi beden ölçülerine tüfeğinden daha çok uyuyor.
Her neyse, Tanya ve ekibi içeri daldıktan sonra zafere ulaşmış olmalıydı ama bunun yerine hayal kırıklığına uğradılar. Hâlâ şaşkın bir halde ve yapacak başka bir şeyleri olmadığından, bir hedef aramak için dikkatlerini binanın içine çevirirler.
Beklendiği üzere bina bir bakıma boş ve neredeyse hiç kullanılmamış gibi.
Ya da düpedüz bomboş.
Temiz tutuluyor gibi görünüyor ama içinde neredeyse hiçbir şey yok. Tanya iç çekip en azından kayıtlara bakmaları gerektiğini söylediğinde, ofis olarak kullanıldığı anlaşılan alana adım atar. Duvara yapıştırılmış tüm notlar ve takvim neredeyse bir yıl öncesinden kalma kalıntılardır.
Üstelik güvenli bir şekilde kilitlenmesi gereken dolaplar ve kasalar ardına kadar açık bırakılmıştır. Tanya ve birlikleri ortalığı altüst eder ama buldukları her şey buranın terk edildiğine işaret eder. Anlaşılan bu bölge, ana üsse çok uzak olduğu için uzun zaman önce kapatılmış.
Sanırım bu tamamen İstihbarat Dairesi’nin bir beceriksizliği.
Hayır, şahsen büyük ikramiyeyi kazanmak gibi bir derdim yoktu, bu yüzden burada hiç düşman olmamasına üzülüyor değilim. Sadece mühimmat deposunu havaya uçurabilirsek… biraz ortalığı karıştırırız diye düşünmüştüm, bu yüzden hafif bir hayal kırıklığı var o kadar.
“Şansımızı bir dahakine deneriz o zaman, ha? Neyse, yapacak bir şey yok. Yazık oldu ama emir emirdir, burayı havaya uçuracağız. Patlatın gitsin.”
“Anlaşıldı. O halde her ihtimale karşı ben nöbet tutayım.”
“Tamamdır Teğmen Serebryakov. Teğmen Weiss’a buranın fos çıktığını, bu yüzden ona hiçbir yardımı dokunmayacağını iletin. Buradaki işi çabucak bitirip bir sonraki hedefe geçiyoruz.”
“Anlaşıldı efendim.”
“Pekala, ben de geri çekilme hattımızı emniyete alayım… Bir dakika, mana sinyali mi?!”
O an Tanya’nın dikkati —nadir görülen bir şekilde— dağılmış durumdaydı. İçinde bulundukları durum, beklediği o şiddetli direnişin yaşandığı çetin muharebeden bambaşkaydı. Düşmanın her bir saniyeyi hazırlanmak için kullandığına dair duyduğu endişenin aksine, nöbetçilerin icabına bakmak o kadar rahat bir iş olmuştu ki bu durum Tanya’nın reflekslerini köreltmişti. Bu yüzden, keskin bir öngörüye sahip olmasına rağmen burnunun dibindekini kaçırmıştı.
Tanya tam anlamıyla hazırlıksız yakalanmıştı.
Ama aksine, hepsi bundan ibaretti.
Aniden duvar açıldı, içeriden biri fırladı ve beyni bu bilgiyi işler işlemez Tanya kararını o saniyede verdi. Fırlayan şey “herhangi biri” değildi. Burası düşman topraklarıydı, dolayısıyla durumu değerlendirmek için başka bir bilgiye ihtiyacı yoktu.
Karşısındakini düşman olarak teşhis ettiği an, bir saldırganın belirdiği bilgisini zihnine kazıdı. Ardından düşmanın kendisine düşmanca bir bakış fırlattığı o salisede, adeta mekanik bir hassasiyetle karşılık verdi.
Müdahale formüllerini mermilerine yükleyip anında tetiğe bastı. Odayı kontrol altına alma mücadelesinde hafif makineli tüfeği gürleyerek sonucunu ilan etti.
Şansına, baskın avantajına güvenerek dışarı fırlayan düşman büyücüsü sadece zayıf bir koruma kalkanı örmüştü. Bu yüzden Tanya sadece 9 mm’lik mermiler ve zırh delici formüllerle bu kalkanı delmeyi başardı; savunmasız insanın etine birden fazla mermi saplayarak hedefini kolayca etkisiz hale getirdi.
“Temas var! Odayı temizleyin!”
Diğer üçü, silah seslerinin şokuyla öne doğru sendeleyip yere yığılan düşman büyücüsüne karşı derhal silahlarını doğrulttu.
Ben de bir büyücüyüm, bu yüzden nasıl çalıştıklarını iyi bilirim. Büyücüler göründüklerinden daha dayanıklıdır; bir iki mermiyle birini yere serebileceğinizi düşünmek fazla iyimserlik olur.
Canlı bir büyücü, pimi çekilmiş bir el bombası gibidir. Nefesleri kesilene kadar gevşeyemezsiniz. Ufacık bir fırsat bulsalar bile son çare olarak kendilerini havaya uçurmaya kalkışırlar.
Büyücüler bazen ölmekte gecikirler ama asla gereğinden erken ölmüş sayılmazlar. Ve Tanya bu dersi astlarının kafasına kazıdığı için, düşman büyücüsünün karşı saldırı yapma fırsatını kaşla göz arasında elinden aldılar.
Bu ani çatışmayı bitiren Tanya ve birlikleri, namlularını derhal büyücünün ortaya çıktığı gizli kapıya çevirip incelemeye koyuldular.
Bir an için dışarı daha fazla askerin fırlayabileceği korkusu sinirlerini bozdu. Fakat ortam o kadar sessizdi ki, bırakın ayak seslerini, sadece kendi hafif hareketlerini ve teçhizatlarının hışırtısını duyabiliyorlardı. En ufak bir değişim belirtisi yoktu.
“… Bu kadar derin olmasını beklemiyordum!” Düşman büyücünün cesedini bir kenara iten astı, kapıyı incelerken diliyle cık cık ederek raporunu verdi.
Kapı son derece zekice gizlenmişti. Yeraltına iniyor gibi görünüyordu. Ve epeyce derine gidiyor gibiydi.
“Ne kadar derin?”
“Siz bakın komutanım.”
“Göster bakalım.”
Ucu bucağı görünmeyen tünele baktığında Tanya bile dehşete düştü. Namlu ışığı bile dibine ulaşamıyordu.
Merdivenler alışılmadık derecede derine iniyordu. Bu bina bir bombalamada veya bombardımanda doğrudan isabet alsa bile, bu sığınak muhtemelen hiçbir zarar görmezdi. 280 mm’lik demiryolu topu mermilerine bile dayanabilirdi. Girişin gizleniş şeklinden anlaşıldığı kadarıyla, inşası sırasında gerçekten çok özen gösterilmişti.
O büyücü dışarı fırlamamış olsaydı, burada bir şey olduğunu asla anlayamayacaktık. Düzeneğin ne kadar ayrıntılı olduğu düşünüldüğünde, İstihbarat ajanlarına özgü o hastalıklı hazırlık hissini duymaktan kendimi alamıyorum. Belki de İstihbarat haklıydı ve benim burada hiçbir şey olmadığına dair hissim yanlıştı? Tanya zihninde ekibin değerlendirmesini revize etti.
Tabii ki burayı nasıl olup da mühimmat deposuyla karıştırdıklarını hâlâ anlayabilmiş değilim, bu yüzden genel olarak bunu hâlâ onların hatası sayıyorum. İstihbarat’ın tamamen beceriksiz olduğunu söylemek istemiyorum ama ihtiyaç duyduğunuzda bilgilerine güvenemeyeceğiniz kadar çok hata yapıyorlar.
Yine de düşman batırdı ama biz batırmadık.
Bu bize büyük bir avantaj sağlıyor. İlk hamleyi yapan taraf olup olmamanızın sonucu büyük ölçüde etkileyeceğini söylemeye gerek bile yok. Sadece savaşta değil, hayatta kalma mücadelesinde de —her türlü rekabette— işi batıran taraf bedelini ödemelidir. Bu şüphesiz doğanın bir kanunudur.
“Görünüşe göre bir şeylerin izini bulduk Teğmen.”
“Ama pek de öyle görünmüyor…” Teğmen Serebryakov muhtemelen “mühimmat deposu” kelimelerini yuttu ama haklıydı.
Tabii ki Tanya’nın da burayı bir mühimmat deposu ilan etmeye hiç niyeti yoktu, bu yüzden başıyla onayladı. “Evet ama yine de önemli bir şey.” Aksi takdirde, neden bu kadar zahmete girip burayı bu kadar iyi gizlesinlerdi ki? “Hey, yönlü mikrofon ne durumda? Bir şey duyabiliyor musun?”
“Birden fazla kaynaktan ses geliyor. Muhtemelen konuşma sesleri.”
İşte bu kadar! Tanya, düşmanın kalemize bir gol daha atmasına sevinçle bağırmak ister ama teğmenine “Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?” dercesine tatmin olmuş, sinsi bir tebessümle bakar.
Aşağıda kim olursa olsun, bu şekilde gizlendiklerine göre gizli planlar yapıyor olmalılar. Bu gerçekten iştah kabartan bir hedef.
Üsteğmen Serebryakov ve diğerlerinin anlaması için daha fazla bir şey söylemesine gerek yoktur.
“Konuşmaları ayırt edebiliyor musun?”
“Oldukça zor efendim. Bayağı uzaktalar… ve yankılanan sese bakılırsa alt taraf adeta bir labirent.”
Herkes büyük bir hevesle dinlemeye koyulur ama ne yazık ki yankıların arasından yakalamak için o kadar uğraştıkları sesler, bir ipucu olamayacak kadar çok gürültü içermektedir.
Kelimeleri tam çıkaramıyoruz ama sesleri duyabiliyoruz.
Ve bu sesleri bir sonar sinyali gibi kullanarak, oldukça derinde olduklarını anlayabiliyoruz. Tanya riskleri hızlıca tartar ve içeri körü körüne dalmanın fazla tehlikeli olduğuna karar verir. Risk almadan kazanılmaz ama şu anki bu kâr için kendini bu kadar zorlamasını gerektirecek bir sebep de yoktur.
Bir tuzak beklemek aşırı evhamlı bir düşünce olsa bile, düşmanın çaresiz kalıp kendini imha etme ihtimalinde kaçacak hiçbir yer olmayacaktır. Tanya, bu bodruma kapanan adamların sağduyuyla hareket edeceğini sanmanın büyük bir hata olacağından emindir.
En kötü senaryoya hazırlıklı olmalıyım: Ölümü göze almış bir grup büyücünün devasa formüller salıverip hem askerlerimi hem de beni haritadan silmesi ihtimali. Düşman büyücülerinin yeraltındaki inine girip kapalı alanda çatışmaya tutuşmak tam bir kâbustur.
Fakat—Tanya garip bir hisse kapılır—olamaz. Yine de tekrar tekrar kontrol ettiğinde, gerçekten de neredeyse hiç mana sinyali tespit edemez. Tabii ki tespit edilemeyecek kadar derinde olmaları da mümkündür ama…
“Teğmenim, ben hiç mana sinyali almıyorum. Siz alıyor musunuz?”
“Hayır, komutanım.”
Üsteğmen Serebryakov’a bile kontrol ettirir ama sonuç aynıdır.
Bu durum, hızlı bir karşılık vermeye hazır olmadıkları anlamına mı geliyor? Yoksa burası sadece büyücü olmayan personelle mi dolu?
“Üç, iki, bir, şimdi!”
Bağırmasıyla birlikte formülünü oluşturup dışarı salması bir olur.
Güçlü bir mana sinyali saçarak bir sonraki formülünü hazırlar; bu sırada amansız bir ısı dalgası bodrumun en ücra köşelerine kadar yayılmaktadır.
Yüksek manevra kabiliyetine dayalı hava muharebeleri için eğitilmiş birer gazi olan 203. Hava Büyücü Taburu’nun uzmanlık alanı hızlı atış ve seri formül hazırlamaktır. Napalm tipi yakıcı formülleri ustalıkla ve art arda sıralayarak etkiyi en üst düzeye çıkarmayı hedeflerler.
Saldırıya maruz kalan düşmanın önünde yalnızca iki seçenek vardır: Ya havaya uçmak ya da yanarak can vermek. Aralarında pek bir fark yoktur; nihai sonuç neredeyse tamamen aynıdır.
İş bittiğinde ise yapılması gereken en doğru şey hemen oradan topuklamaktır. “Aptal kuş terk ettiği yuvayı pisletir” derler ama biz doğrudan yakıp kül edeceğiz. Tanya, ne olur ne olmaz diyerek son bir napalm formülü daha salıverir ve astlarına önderlik ederek oradan çekilmeye başlar.
Çünkü defalarca belirtildiği üzere, kaybedecek tek bir saniyesi bile yoktur.
Zaman sınırı, zihninin arka planında adeta bir alarm gibi çalmaktadır. Zaman çizelgesinin bu kadar sıkışık olmasının sebebi, Genelkurmay’ın düşmanın vereceği tepkiyi gözünde fazla büyütmüş olmasıdır.
Saniyesi saniyesine tamı tamına on dakikamız var. Bu durum, karargâha yapılacak saldırı planını son derece kısıtlı bir zaman dilimine sıkıştırmaktadır.
Üstelik bu on dakikalık sınır, elimizde ne kadar zaman kalabileceğine dair yapılan iyimser bir tahmine dayanmaktadır. Biraz daha gecikirsek, bölgede konuşlu düşman birlikleri durumu kontrol altına almak için tepemize binecektir. O noktadan sonra geri çekilmeyi başarma ihtimalimiz son derece zayıflar.
Karargâhtaki güvenlik ne kadar gevşek olursa olsun, yakındaki muharebe birliklerinin de aynı disiplinsizlik içinde olduğu gibi pembe bir hayale kapılıp kuşatılmaya hiç niyetim yok.
İşte bu yüzden kaybedecek tek bir anımız bile yok. Veda hediyesi olarak elimizdeki her şeyi ateşliyor ve binadan son sürat dışarı fırlıyoruz. François Cumhuriyeti Ordusu, saldırıya uğradığını şimdiye kadar çoktan anlamış olmalıdır.
Tesis içinde ilerlerken takipten korunmak adına Rotten düzeninde birbirlerini kollarlar ancak Tanya bu kadarlık bir zaman kaybına bile tahammül edemeyip içten içe sinirlenmektedir.
“Binbaşım, Teğmen Weiss C noktasının da aradığımız yer olmadığını bildiriyor.”
“Anlaşıldı. Kahretsin. Düşmanın karşı önlemlerinin ciddi şekilde aksamasını bekleyemeyiz artık. Ona ne pahasına olursa olsun B noktasının icabına bakmasını söyleyin, biz de A noktasını halletmenin bir yolunu bulacağız.”
“Anlaşıldı efendim.”
Ve derken, biraz gecikmeli de olsa düşman karşı saldırıya başlar. Birkaç dakika daha uslu dursalardı ne olurdu sanki!
Şansımıza, siperlerin ve tarafsız bölgenin bulunduğu ön hatların aksine, bu artçı tesislerde yanıcı madde kıtlığı çekilmemektedir. Tanya, düşman askerlerinin toprak siperler yerine binaları siper olarak kullandığını fark eder ve kararını verir. Savunma kalkanlarımıza ve koruyucu bariyerlerimize güvenelim ve burayı yerle bir edip yakalım!
“Dikkat! Üç el patlamalı buharlaştırma formülü istiyorum! Hedefiniz 360 derece çevremizdir!”
“Canlı canlı pişip kavrulacağız!”
Üsteğmen Serebryakov’un bu tepkisi ve yüzündeki derin dehşet ifadesi kısmen haklıdır. Etrafı binalarla çevrili böyle bir yerde patlamalı buharlaştırma formülü kullanmak, bir bakıma kendini ateşe vermek gibidir.
“Ama önce düşman askerleri kavrulacak! Ateş edin!” Tanya, meydan okuyan sinsi bir tebessümle ona bağırarak karşılık verir.
İçinde bulundukları durumu sonunda onlara hatırlatan şey bu sözler olmuş olmalıdır. Üsteğmen Serebryakov hiç fazla düşünmeden hemen arkamdan bir formül oluşturmaya başlar.
Büyücülerin piyadelere kıyasla daha zor tutuştuğu basit bir gerçektir. Yanmaz olmanın gözünü seveyim.
Tanya’nın emriyle her yöne rastgele saçılan formüller tüm bölgeyi yakıp kavurur.
Alevler biraz hızlı yayılmaktadır ancak panik içindeki François askerleri neyse ki bizimle ilgilenemeyecek kadar meşguldür; yani bu işi başarıyla tamamladığımızı söyleyebilirim.
Kendi yaktığı ateşte kavrulmak aptallık olacağından, Tanya direnişin olmamasından faydalanarak ilerlemeye devam eder.
Etraftaki binaları sarmaya başlayan alevlerin arasından sıyrılarak birliklerini peşine takar ve hızla uzaklaşır.
Dışarıdan bakıldığında muhtemelen yangından kaçıyormuşuz gibi görünmektedir. François askerleri için burası kendi evleridir; yangından kaçan birini görür görmez vuracak kadar gözü kara pek az insan çıkar.
Tabii ki aslında yarı yarıya gerçekten kaçtığımız için rolümüz gerçeğe oldukça yaklaşıyor, diye düşünür Tanya yüzünü buruşturarak.
Her halükarda, kargaşanın boyutuna bakılırsa François Ordusu böyle bir saldırıyı en ufak bir şekilde bile beklemiyordu.
Doğrusu, organize bir muharebeye hazır düşmanlar bekliyorduk ama içeri girdiğimizde karşılaştığımız şey tam bir kaos oldu; sadece arada sırada kendi inisiyatifiyle cesurca direnmeye çalışan tek tük adamlar çıktı. Açıkçası, rastgele ve son derece düzensiz bir şekilde çatışmaya giriyorlar.
Burası Ren Cephesi olsaydı, topçu birlikleri düşmanın gizlendiğimizi düşündüğü her yeri mermi yağmuruna tutardı. Ama sanırım bu gerideki üste işler öyle yürümüyor? Belki de bu bir kültür farkıdır.
“01’den tüm birliklere. A hedefi imha edildi. Süre doldu. Durumunuzu bildirin.”
“B hedefine yapılan saldırı başarılı oldu. Aradığımız yer orasıydı.”
Hımm, demek ki B noktası karargâhın kendisiydi. C noktası da herhalde bir tür depo veya mühimmat deposuydu. Her neyse, karargâhlarını ezmeyi başardıysak ciddi bir kargaşa yaratmayı umabiliriz. Şansımıza, komşu birlikler sevk edilse bile hangi yöne gittiğimizi kestiremeyecekler.
“Anlaşıldı. Geri çekiliyoruz. Tam sürat bölgeden uzaklaşın. Kuzeye yönelin. On dakika sonra sinyal fenerlerini yakın.”
Anlaşılan işi ağırdan alma konusunda endişelenmemize gerek kalmadı; doğrudan bölgeden ayrılıp denizaltının bizi almasını sağlayabiliriz. Her neyse, buradan çıkar çıkmaz elde ettiğimiz başarıları Genelkurmay’a rapor etmem gerekecek.
Amma da iş ha, kesinlikle maaşımın ve kıdemimin katbekat üstünde işler yapıyorum. Bir sonraki dönemde bana sağlam ve dolgun bir ikramiye hazırlasalar iyi ederler. Öf, bir de astlarımı nişanlar için teklif etmem gerekecek.

25 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1925, BRİTANYA İTTİFAKI, WHITEHALL
Kıta üzerinde rakipsiz bir süper gücün doğmasına kesinlikle izin verilemezdi. Karşısında böylesine tek vücut olmuş bir kıta bulmak, İttifak için jeopolitik bir kâbustan farksızdı.
İttifak’ın dış politikasının temeli tam olarak bu ilkeye dayanıyordu.
İşte bu yüzden İmparatorluk, sahneye gecikmiş ama devasa bir güç olarak çıktığından beri bu adamların en büyük baş ağrısı haline gelmişti. Görünürde ulusların kendi kaderini tayin hakkına saygı gösteriyorlardı ancak içten içe, fazla güçlenen her ülke bünyelerinde derin bir endişe yaratıyordu.
Nitekim bu adam, durumu son derece ciddiye alıyordu. Hayır, belki de tüm İttifak genelinde bu meseleyi Tanrı’nın seçilmiş ulusu olan şanlı İttifak’ın kaderine atılmış bir çelme, açık bir tehdit olarak görüp en çok ciddiye alan kişi bizzat kendisiydi.
Bu yüzden devasa İmparatorluk, etrafındaki zayıf kuşatmayı yarmak için diğer güçlere saldırmaya başladığında zihninde en kötü senaryoyu canlandırmış ve öfkeden tir tir titremişti.
Çok fazla tehlikeliydiler. İttifak ordusundaki subaylar, İmparatorluk’un François Cumhuriyeti’nin taarruzunu (ki bu neredeyse kalleşçe bir baskındı) nasıl ustalıkla püskürttüğünü gördüklerinde, ne yapacaklarını samimiyetle tartışmak için şok içinde onun yanına gelmişlerdi.
Buraya kadar her şey normaldi.
Ama siz kafayı mı yediniz? Purolarını hırsla kül tablasına bastırırken kafasının içinde böyle kükredi. Dumanı hışımla dışarı üflerken, zihninde aklına gelen her türlü küfürle bu mankafa centilmenleri ve bünyelerinde beliren o gülünç hevesi lanetliyordu. Etrafında gördüğü her yüzün neşeyle gülümsediğini gördükçe sadece kahroluyordu.
Geçen gün İmparatorluk Ordusu, hatlarını yeniden düzenlemek adına Alçak Ülkeler’i boşaltarak geri çekilmişti. Ve şimdi dostları bile, savaşın sonucu zaten belliymiş gibi kendilerinden emin yorumlar yapıyorlardı. Hatta yüksek sosyetenin derdine düşüp savaş bir an önce bitse de İmparatorluk’taki eski dostlarımızla ilişkileri tazelesek diyen aptallar bile vardı.
Onun için bu durum tam anlamıyla akılalmazdı. En keskin eleştirmenler ve şüpheciler bile gazetelerde İmparatorluk ordusunun ne kadar kırılgan olduğunu iddia ediyor, savaşma kapasitesini sorguluyorlardı.
Bu yüzden herkesin rahat bir nefes almasını tiksintiyle karşılıyordu.
Ve İttifak’ın kilit isimlerinin onun bu feryatlarına ve hor görmelerine hedef olması hiç de nadir bir durum değildi. Bu sırada onların rahatlama nidaları Whitehall’un duvarlarında yankılanıyor, güç dengesinin yeniden kurulacağının huzurunu yansıtıyordu.
Masanın etrafında oturup kâğıt oynayan ve savaşın sonunun yaklaştığından bahseden soylu centilmenler, İttifak’ın ne kadar gevşediğinin açık bir kanıtıydı. Yoksa bu durum, baskın bir İmparatorluk’un kıtayı ele geçirmesi gibi korkunç bir ihtimale karşı gelişen bir refleks miydi? İmparatorluk’un pürüzsüzce ilerlemesi, onların güç dengesi planının çökmesi anlamına geliyordu. Deniz gücü olan bir ulusun tek başına kara gücüyle karşı karşıya kalması fikri, soyluların en kötü kâbuslarını depreştirmişti.
Ama evet—”depreştirmişti.” Artık hepsi geçmiş zamandan ibaretti. Kendilerini tutmaya çalışsalar da herkes sırıtıyor ve sohbet ediyordu. O çınlayan kahkahalar, ulusal güvenlik kâbuslarından arınmış parlak bir geleceğin tatlı beklentisinden doğuyordu.
Bu yüzden onun gibi İmparatorluk tehdidinin devam ettiğini savunan adamlar, dolaylı yoldan da olsa uzak tutuluyordu. “Yapmayın canım, çoktan çözülmüş bir meseleyi tartışmakla gerçekten ilgilenmiyorsunuz herhalde?” şeklinde kibar ve üstü kapalı azarlar geliyordu. Kontrolden çıkan bu pembe düşlerin ve beraberindeki iyimserliğin, Makyavelist olması gereken siyasetçilere bile sirayet ettiği açıkça görülüyordu. Ne kadar da pembe hayaller kuran aptallar sürüsü!
Bu yüzden, sabırsızlık ve öfkeyle kavrularak bir kabine toplantısına daha katılmak zorunda kaldı.
“Pekala centilmenler, görünen o ki dostumuz Cumhuriyet bu işi bizim için halledecek.”
Daha birkaç gün öncesine kadar başbakan, ıstırap ve acıdan dikilmiş bir keder elbisesi giyiyor gibiydi. Ama bugün koltuğuna kurulmuş, purosundan derin nefesler çekiyordu.
Memnuniyetini tamamen gizlemese de yüz ifadesinde belli bir otokontrol sergiliyordu. Yine de neşeli, rahatlamış yüzüne ve alışılmadık derecede şık takım elbisesine tek bir bakış atan her kabine üyesi onun keyfinin yerinde olduğunu anlayabilirdi. Sakin çehresinden ve gözlerinin altındaki morlukların kaybolmasından hepsi de deliksiz bir uyku çektiğini görebiliyordu.
Bu durum, adamın zaten hassas olan sinirlerini büsbütün gerdi. Bu başbakanın iç meseleleri nasıl hallettiği bir yana, dış politikadaki siyasi kabiliyetine asla güvenilemeyeceğinden yakınmak zorunda kalıyordu.
Tanrı’nın seçtiği bu ülkeyi korumak bu adama düşüyordu.
Ne pahasına olursa olsun. Şaşkınlık içinde, kabine üyelerinin kendinden emin yüzlerine kasvetle baktı.
“Şey, henüz biraz vakit var ama… yakında hafta sonlarımızı Cumhuriyet’in kafelerinde eski dostlarımızla hasret gidererek geçirebileceğiz. Ülkemi sevebilirim ama şarabı özledim.”
“Kesinlikle. Şu krep galette’lerin o narin lezzetinden mahrum kalmak gerçekten zordu.”
Kabine bakanlarının çoğu, Başbakan’ın karşısında oturan yaşlı bakanın mırıldandığı bu söze katılarak başlarını salladı ve herkesin normale dönüşün yakın olduğunu hissettiğini gösterdi. Sadece tek bir adam onların bu iyimserliğini kavramakta güçlük çekiyordu.
Ancak diğerleri için bu kaçınılmaz bir sonuçtu: Bu can sıkıcı savaş yakında bitecekti. Bu gerçekleştiğinde, İttifak ile Cumhuriyet arasındaki feribot seferleri yeniden başlayacaktı; işte bu yüzden Cumhuriyet kıyılarında galette yiyip şarap yudumlamak üzerine bu kadar rahat sohbetler edebiliyorlardı.
Aşırı bir ifadeyle söylemek gerekirse, tüm bu bakanlar endişeden uzak olmanın tatlı huzurunu tadıyorlardı. Kendi ülkelerinin zayıf mutfak kültürüne bıyık altından gülecek kadar keyifleri yerindeydi.
Tabii ki kimse savaşın gerçekten bittiğini söyleyecek kadar ileri gitmiyordu. Herkes ne kadar rahat görünse de bu tek adam dışındakiler İmparatorluk Ordusu’nun hâlâ var olduğunu unutmamıştı. Henüz tamamen yok edilmiş değildi.
Ancak savaşı sürdürmek için gerekli olan sanayi altyapısını kaybettiğinde, kaderi mühürlenmiş demekti. Bakanlar, sanki çok iyi biliyorlarmış gibi, “Askerleri ne kadar güçlü olursa olsun, sonucu değiştiremeyecekler,” diye yorumda bulundular.
“Bunu göz önüne alarak centilmenler, savaş sonrasına odaklanmalı ve planımızı müdahale etmek üzerine kurmalıyız. Güç dengesini yeniden tesis etmek beraberinde bir sürü zorluk getirecektir.”
Başbakan ve diğer herkes, savaşın sonucunu bildiklerine göre artık bir sonraki meseleye geçebileceklerini ima ediyorlardı. Onlar için asıl mesele, İmparatorluk çöktükten sonra dünya düzeninin alacağı şekildi.
“Dostlarımız yükün neredeyse tamamını sırtladı. Onların emeklerinin meyvesini öylece yemek bize yakışmaz. Onlara biraz yardımcı olmalıyız.”
“Hâlâ Federasyon meselesi ve Birleşik Devletler’den alınan kredi sorunu var. Rahatlayan ulusal güvenlik durumumuzu askeri harcamaları kısıtlamak için bir fırsat olarak kullanamaz mıyız?”
Hatta bazıları, İttifak’ın konumunu netleştirmenin ve zahmetsiz bir kazanç elde etmenin tam sırası olduğunu söyleyerek zaferi şimdiden kutlamaya başlamıştı.
“Bunun için henüz biraz erken. Herhangi bir tarafta yer almayan konumumuzu barış görüşmelerini ayarlamak için kullanmamız gerekmez mi?”
“Katılıyorum. Her bir kuruma barış antlaşmasıyla ilgili ön bir inceleme yürütme talimatı vermeliyiz. Ayrıca donanmamıza, bir güç gösterisiyle İmparatorluk’a hızlı bir barışa yanaşmadıkları takdirde bizi karşılarına alacaklarını ihsas ettirmeliyiz.”
Nispeten aklı başında fikirlere sahip olanlar bile, savaş sanki eli kulağında bitecekmiş gibi konuşuyordu.
“Ya onlara Kraliyet Donanması ile darbe vurursak? Kesinlikle. Dünyanın en güçlü deniz kuvveti ve en saygın kara ordusuyla tutuşmayı göze almaktansa, İmparatorluk bile bu pervasız direnişinden vazgeçecektir.”
“Evet, onlar mide bulandırıcı derecede rasyonel bir gruptur. Müdahalemizin ne anlama geleceğini kavrayabilirlerse, belki de bizim savaşa dahil olmamıza gerek bile kalmadan bir barış antlaşması imzalarlar.”
Bu, gülünç derecede iyimser bir beklentiydi.
Bu noktada, adamın nihayet söze girmekten başka çaresi kalmadı ve duyduğu içsel dürtü onu ayağa kaldırdı.
“Lord Marlborough? Bir şey mi söyleyecektiniz?”
“Bölüyorum, kusura bakmayın Sayın Başbakan, ancak ayaklarımızı yere basmaya çalışsak nasıl olur? Siz beyefendilere, ‘Lauso la mare e tente’n terro’ (‘Denizi öv ama ayağını karıdan ayırma’) demek zorunda kalacağım bir günün geleceği hiç aklıma gelmezdi.”
“Lord Marlborough, donanma sizin yetki alanınızda olduğu için bunu sormak biraz garip kaçabilir ama donanmamız Orta Çağ kalırgalarına değil, süper dretnot sınıfına kadar uzanan ana muharebe gemilerine sahip, öyle değil mi?”
Adam, bu laf sokan meslektaşının amacının söylediklerini bağlamından saptırmak olduğunu anlamıştı. Bu yüzden Marlborough, purosunu tekrar ağzına götürdü, derin bir nefes çekti ve kendinden emin bir şekilde karşı taarruza geçti. “Maliye Bakanı Loluyd, bağışlayın ama lafı dolandırmayı bırakıp kelime anlamını doğrudan dikkate alırsanız minnettar olurum. İmparatorluk’a kesin sonucu alacak bir darbeyi ancak kara ordumuzla vurabiliriz. Onlar bir kara devleti; bu yüzden deniz yollarını tehdit etmek hayati bir hasara yol açmaz.”
“Lord Marlborough, dediklerinizin doğru olduğunu kabul ediyorum. Fakat öyle olsa bile, İmparatorluk batıdaki sanayi bölgesini kaybetmek üzere. Bu gerçekleştikten sonra savaşı nasıl sürdürebilirler ki?”
Ne yazık ki görüşleri, yalnızca katı bir askeri açıdan destek bulabilecek nitelikteydi. Loluyd’un alaycı bir şekilde belirttiği üzere, İmparatorluk’un ülkedeki en büyük üretim üssünü barındıran batı sanayi bölgesini kaybetmesi durumunda, savaşı sürdürecek dayanaklarının çoğunu yitireceği bir gerçekti.
Bu gerçekleştiğinde, İmparatorluk hiç kuşkusuz kılıcını kınına sokacaktı. Açıkça dile getirilmemiş olsa bile, Marlborough bu zımnı kabulü duyabiliyordu.
“Maliye Bakanı sıfatımla konuşmama izin verirseniz, hem İmparatorluk hem de Cumhuriyet maliye alanında tamamen tükenmiş durumda. Birkaç ay daha aynı harcama seviyelerini sürdürdüklerini bir düşünün. Çatışmaların sona ermesinin ardından batağa saplanacaklar ve kırk yıl boyunca kredi ödemek zorunda kalacaklar.”
Belki de en büyük ilüzyon olarak adlandırılması gereken şeyden söz ediyordu: Mali kısıtlamalar. Ne olursa olsun, İmparatorluk ve savaşa katılan diğer tüm ülkeler iflas edecekti. “Saçmalık!” diyerek çayına uzandı. Loluyd, Birleşik Krallık’a özgü bir kemer sıkma anlayışıyla, herkesin maliyesini eksiye düşürdüğü bir savaşa girmenin aptallık olacağını hissediyor olmalıydı.
“Her neyse, sonuçta yine de dahil olacağız; bu yüzden geç kalmak can sıkıcı olur. Şimdilik donanmaya denize açılma hazırlıkları yapması talimatını verin. Ayrıca orduya da bir denizaşırı harekât için hazırlanmasını emredelim.”
Marlborough, herkesin bu derece rahat tavırlar sergilemesini bir türlü anlayamıyordu; durumun ciddiyetini ya da kendilerini bekleyen zaferin büyüklüğünü kavrayamıyor gibiydiler. Sanki en basiretli hamlemiz buymuş gibi sadece “hazırlık” izni verilmesi ha? Onun bakış açısına göre bu, iş işten geçtikten sonra harekete geçmek demekti.
“Müsaadenizle—eğer bu bir emirse donanmaya hazır olmasını talimatlandırırım, ancak İmparatorluk’un utanç içinde geri çekilip bir barış antlaşmasını sineye çekeceğini mi sanıyorsunuz gerçekten? Bana siz beyefendilerin buna cidden inandığını söylemeyin!”
İşte bu yüzden, buldok benzeri yüzü öfkeyle kızaran Marlborough, avazı çıktığı kadar bağırdı. Onların yüzüne karşı, “Dalga geçmeyi bırakın!” diye haykırmak istiyordu. Aynı zamanda, en kötü senaryo tahmininin hiç de komik olmadığının farkındaydı.
Kendisine yöneltilen soğuk bakışlar, hepsinin aynı düşünceyi paylaştığını kanıtlıyordu. Harekât hazırlığı mı? Şaka yapıyor olmalısınız.
“Her şey bir yana, asıl zor kısım bundan sonra başlayacak. Savaş sonrası yeniden yapılanmayı konuşmamız gerekmez mi? Anlaşma İttifakı ve Dacia’yı yeniden inşa edecek para nereden gelecek? Altın rezervi bakiyemizi düşünmenizi rica ediyorum. Müttefikimiz City ne kadar zengin olursa olsun, tüm bu yeniden yapılanma masraflarını karşılayabileceğimizden emin değilim.”
“Diğer yandan, anarşist Kızıllar tarafından çiğnenmek de istemeyiz. Bu tam bir baş ağrısı. Federasyon’un ne peşinde olduğunu da hesaba katmamız gerekiyor.”
Maliye Bakanı ile İçişleri Bakanı arasındaki bu diyalogdan, sanki her şey karara bağlanmış gibi bir hava esiyordu; adeta daha fazla tartışmaya gerek kalmadığını ima ediyorlardı.
Elbette haklı oldukları noktalar vardı. Bir ülkedeki harap olmuş maliyenin ve ekonomik karmaşanın komünistlerin entrikalarına ne kadar geniş bir alan açacağından samimiyetle endişe duydukları için, savaş sonrası durumla nasıl başa çıkılacağı konusuna çok daha fazla ağırlık veriyorlardı.
“… Lord Marlborough, söyleyeceğiniz başka bir şey var mıydı?” Başbakan’ın hafif sinirli ses tonu düşüncelerini net bir şekilde ortaya koyuyordu: Bu konu kapandı, hâlâ ne diye gevezelik edip duruyorsunuz?
“Aşikar ki savaş sonrası meseleler hakkında istişare etmek gayet güzel, ancak tüm bunların, siz beyefendilerin önemsiz gördüğü şu küçük meseleyi bitirdikten sonra geleceğini hatırlatmak isterim. Artık birlik sevkiyatı için bir plan hazırlamaya başlayabiliriz, değil mi?”
“Eğer birlik sevk edeceksek İmparatorluk Donanması’nı göz önünde bulundurmalıyız. Bir başka deyişle donanma, kara birliklerinin yanında refakat gemileri göndermeli. Farklı bir ifadeyle Sayın Lord Marlborough, plan tamamen sizin sorumluluğunuzda. İstediğiniz gibi hazırlayabilirsiniz.”
Tüm bu konuşmadan bıkmış görünen Başbakan, Bahriye Nazırı’na yetkilerini dilediği gibi kullanabileceğini belirterek derhal onay verdi. Zihni, iç meseleleri —özellikle de kuzeydeki ciddi sorunu— çözme niyetleriyle meşguldü; bu yüzden vaktinin dış işlerle çalınmasından rahatsızlık duyuyordu.
Açıkçası salondaki hakim hava, savaşa burnunu sokup zafer payesi kapmaya bu kadar hevesli görünen Bahriye Nazırı’na duyulan bir kızgınlıktı.
“Yine de Lord Marlborough, yetki alanınızda olmadığını biliyorum ancak denizaşırı ülkelere gönderebileceğimiz kaç piyade birliğimiz olduğundan haberiniz var mı?” “Yedi tümen, bir de süvari tümeni. Yerel Savunma Gönüllüleri’ni denizaşırı bir harekâtta konuşlandıramayız. Zaten bu kadar az askerle tam olarak ne yapmayı planlıyorsunuz ki?”
“Cumhuriyetçilerle birlikte ölebilirler, değil mi?”
Başbakan, eli kolu bağlı bir ülkenin liderine yakışır bir çaresizlik ve bıkkınlıkla bu lafı etmişti fakat Duke of Marlborough’nun tavizsiz ve kararlı yanıtı karşısında bir anlık şaşkınlığa uğradı.
Cumhuriyetçilerle birlikte ölmek mi…? Gençleri cepheye sürmek için öne sürdüğün gerekçe bu mu yani?
Ancak neredeyse aynı anlarda kabine üyeleri, bu sözün arkasındaki siyasi hesabı kavramıştı. Birleşik Krallık askerleri Cumhuriyet askerleriyle omuz omuza saf tutar, uygun adım yürüdükleri o yolun sonunda İmparatorluk’un bir saldırısıyla düşerlerse —tek bir Birleşik Krallık vatandaşı bile hayatını kaybetse— Krallık artık geri adım atamazdı.
“Beni bağışlayın Dük Hazretleri, fakat neden Cumhuriyet uğruna kan dökmek zorunda olalım ki? Bırakalım Kıta’nın istikrarı için tarlayı Cumhuriyetçi köylüler sürsün, biz de zamanı gelince hürmetle onların mahsulünü toplayalım, olmaz mı?”
“İçişleri Bakanı’na tamamen katıldığımı söyleyemem ancak söndürmeye muktedir olduğum bir yangının içine kendimi atacak da değilim.”
Kabine üyeleri, böylesi bir saçmalıktan uzak durmanın Birleşik Krallık’ın ali menfaatlerine hizmet edeceğinden nasıl şüphe duyulabildiğini anlayamayarak kaşlarını çattı, derin düşüncelere daldı.
“Yani o en büyük ilüzyon dedikleri şey haklı mı çıkıyor? Savaş zaten öyle devasa bir boyuta ulaştı ki, ödenen bedele değmeyecek bir hal aldı. Paranızı sokağa atmaktan başka bir şey değil bu. Maliye Bakanı’nın hazırladığı, savaşan ülkelerin finansal tablolarına göz attınız mı?”
Akılalmaz bir durum! Bu mantıksız harcamaları sonsuza dek sürdürmelerine imkân yok. Biz neden paramızı böyle heba etmek zorunda kalalım ki? Rakamlarla desteklenen şüpheleri vardı; bir bakıma haklıydılar da.
“Sayın Bakan, bir yanlışlık olmadığına emin misiniz?”
“Kesinlikle. Savaşa giren ülkeler şimdiden iç borçlanma senetlerine ve dış kredilere bel bağlamış durumda. Özellikle Birleşik Devletler, savaşın finansmanını büyük ölçüde üstleniyor; nüfuzları hızla yayılıyor. İmparatorluk ve Cumhuriyet de bir istisna değil —ülke bütçelerinin neredeyse tamamını askeri harcamalara aktaran geçici tedbirler almalarına rağmen kaynakları yetersiz kalıyor.”
“Anlıyorum. Demek ki savaş tazminatları ve benzeri yükler yüzünden İmparatorluk saf dışı kalacak. Belki de asıl Cumhuriyet’teki siyasi istikrar konusunda endişelenmeliyiz?”
Bu görüş, savaşan tarafların zaten bu tür sıkıntılarla boğuştuğuna kesin olarak inandıklarını gösteriyordu. Bir başka deyişle, savaş çok geçmeden kendiliğinden sona erecekti. Hiçbir ulus, böylesine aşırı bir tüketimi sonsuza dek sürdürecek güce sahip değildi.
Böylece, Tanrı’nın seçilmiş ülkesi harekete geçmeyi reddederken, öfkesini yöneltecek bir yer bulamayan Marlborough, “her ihtimale karşı” bir intikal planı hazırlamak zorunda kaldı.
Fakat…
Bahriye Nezareti’nden öfkeden deliye dönmüş bir adamın odasına dalarak Birleşik Krallık’ın yaptığı tüm varsayımların temelden çöktüğünü haber vermesiyle, Marlborough’nun planları kökünden değişecekti.

