Youjo Senki Cilt 3 – Bölüm 5 / İç İşler

İç İşler

Youjo Senki Cilt 3 – Bölüm 5 / İç İşler

BİR BAŞKA BOYUT, VARLIĞIN BİR BAŞKA ALEMİ

Oradaki varlık sevinçle titredi.

“Hu-hu-hu. Harika!”

O kadar mutluydu ki neredeyse elinde olmadan Rabbin şanını yüceltecekti. Hayır, yüceltti de. Yüce Varlık’ı huşu içinde övmek adına, dindar bir edayla yüzünü göğe çevirdi ve avazı çıktığı kadar “Aleluya!” diye haykırdı.

Elbette bulundukları bu alemde hiç kimse onu böyle bir davranış yüzünden ayıplamazdı. Aksine, ona seve seve katılırlardı. Ne de olsa hepsi o Yüce Varlık’ın yarattığı, Spagetti Canavarı kadar zeki mahluklardı.

“Kerubim Hazretleri, bir şey mi oldu?”

“Ah, Başmelek, iyi çalışmalar. Son zamanlarda inancın katlanarak artmasına o kadar seviniyorum ki anlatamam.” Şükran duasını bitirdikten sonra, bu seslenişe tebessümle karşılık verdi ve Homo sapiens’in yaşam ve ölüm döngüsüne geri dönmüş oluşunu takdirle karşıladı.

Kerubim’in duruşu âdeta harika bir haberin müjdesini veriyor, nihayet düzenin sağlandığını görmenin getirdiği rahatlamayı gözler önüne seriyordu. Homo sapiens denilen mahluklara önderlik etmekle, ruhlarına yol göstermekle görevli bu varlıklar, uzun zamandır ilk kez böyle olumlu bir rapor alıyorlardı.

Haliyle bunu duyan başmeleğin yüzünde güller açması ve memnuniyetini belirtmesi çok doğaldı. Her şeyin olması gerektiği gibi seyretmesini elbette coşkuyla kutlayacaktı. Bu, Yüce Olan’a adanmış bir ilahiydi; yüreğinden ve tüm benliğinden neredeyse dışarı taşıyordu.

Ey Tanrım, Yaratıcımız, Sen ne yücesin.

“Bu gerçekten çok güzel. Ancak bir gariplik var… Bir dakika.”

Yine de başmeleğin o kusursuz simasında bir şüphe belirdi. Yeniden tesis edilen inanç ve yaşamla ölüm döngüsüne dönme sözü verilmiş olması harikaydı. Eğer insanlara yaptıkları çağrılar işe yaradıysa, nihayetinde onların ruhlarına rehberlik edebileceklerdi.

Fakat bir şey aniden başmeleğin kafasını karıştırdı. Daha kısa bir süre önce bambaşka bir şey duyduğunu hisseder gibiydi.

Her Şey Olan Tek Varlık’ın huzurunda hepsi eşitti ve yükümlülük hiyerarşilerinin dışında gayet hoşgörülüydüler. Bu yüzden üstün bir varlığın sözlerini sorgulamasına izin vardı. İşte bu sebepten, belki de şöyle demek gerekiyordu…

Başmelek kutsal bir görev icra ettiği sürece, anlamadığı her şeyi Kerubim’e sorma yükümlülüğüne sahipti.

“Ha? Yolunda gitmeyen bir şey mi var?” Ve Kerubim de cevap vermekle yükümlüydü.

Onlar için kutsal görevlerdeki gecikmeler affedilemezdi; bu yüzden her türlü engel ne pahasına olursa olsun aşılmalıydı.

Doğal olarak Kerubim, yumuşak bir ses tonuyla ve tüm iyi niyetiyle nezaketle karşılık verdi. Onun gözünde, Rabbin şanı uğruna verilen bu mücadelede omuz omuza çalışmak en doğrusuydu.

İkisinin de tek amacı iyi niyetten ibaretti.

“Duyduğuma göre uğursuz dinsizler onların dünyasını istila etmiş.”

İşte bu yüzden ayağa kalkmalı ve kötülüğe karşı cesurca göğüs germeliydiler.

Bu onların kutsal göreviydi.

“Ne?! Benim yetki alanımda kesinlikle böyle bir şey yaşanmıyor. Kimin bölgesi olduğunu biliyor musun?”

Fakat başmelek, Kerubim’in hiç duymadığı bir meseleyi gündeme getirmişti.

Kendi bölgesinde insanlar kesinlikle Tanrı’nın varlığını hissetmeye başlamışlardı.

Evet, hepsi dindar bir edayla O’nun sesine sarılıyor, O’nun yarattığı kullara yakışır şekilde hareket ediyor ve Yüce Baba’nın merhametine kavuşmayı yürekten diliyordu.

Kerubim için mütevazı müminleri koruyup onlara yol göstermek bir keyifti; onu bundan daha fazla mutlu eden hiçbir şey olamazdı. Hayır, bu onun varoluş gayesiydi. Başka hiçbir amaç için değil, sırf bunun için yaratılmıştı.

İşte bu yüzden mutlulukla gülümsüyordu.

Bu varlıklar, görev alanı taassubu gibi nefret uyandırıcı huyların ötesine geçmişlerdi; ancak paradoksal şekilde, koruyup yol göstermekle yükümlü oldukları o küçük kuzuların dinsizlik denilen o korkunç kötülükle zehirlendiği haberi yüreğini çatlatacak kadar yakıyordu.

Dinsizlerin cirit attığını duymak bile o güzel yüzüne gölge düşürmeye yetmişti. Birinin yetki alanında böyle bir şeyin yaşanması cidden büyük bir ızdıraptı.

Bu yüzden.

Tamamen iyilikseverliğinden ve görev bilincinden ötürü sormak zorundaydı. Eğer böylesine korkunç bir trajedi yaşanıyorsa…

“Elimden gelen her türlü yardımı yapmak isterim. Kimin yetki alanı olduğunu bilen var mı?”

Bir yardım eli uzatması gerektiğini hissediyordu.

“Ne yazık ki, utançla ifade etmeliyim ki orası benim bölgem.”

Elbette bu sıkıntılı sorunu gizlemektense birlikte çözmek çok daha iyiydi. Ne de olsa rehberler olarak görevleri buydu. Hayır, Rabbin yarattığı mahluklar olarak bu onların kutsal göreviydi.

Yolunu şaşırmış kuzulara düzgünce rehberlik edemeyeceklerse, nasıl rehber olduklarını iddia edebilirlerdi ki? Kaybolmuş kuzuları sevinçle doğruluk yoluna sevk etmek, olmaları gerektiği gibi yaşamalarını sağlamak onların varoluş gayesiydi.

Bunu ihmal eden herkes, kurtarılmanın ötesine geçmiş yoldan çıkmış hain bir varlık olarak görülürdü.

Bu yüzden, kurtuluş yolunda sunulan bir yardım teklifi her zaman memnuniyetle karşılanırdı. Yine de böyle şeyler zaman zaman yaşansa da, örtülü beklenti; rehberlikte başarısızlığa düşecek olanların, yoldan sapmaya daha meyilli olan tecrübesiz varlıklar olacağı yönündeydi.

İşte bu yüzden, amirlerinin rehberlik konusunda nasıl bir yol izleyeceğinden emin olmadığını duymak orada bulunan tüm varlıkları dehşete düşürmüştü.

“Sizin rehberliğiniz altındakiler mi, Serafim Hazretleri? Böyle bir şey nasıl gerçekleşebilir?”

Serafimler, Yüce Baba’ya en yakın hizmet eden varlıklardı.

Ve yine de, bu Serafim’in rehberliği insanlara ulaşamıyor muydu? Yüce Baba’nın dahi derinden güvendiği, bu denli sadık bir serafimin rehberliği başarısız olabilir miydi? Bir serafim bile onları kurtarmaya yetmiyorsa, durum gerçekten tam bir muammaydı.

“Evet, ne yazık ki bu aptallar sadece inançlarını terk etmekle kalmadılar, inanabiliyor musunuz… küfrettiler bile.”

Küfür mü? Nasıl olurdu?

Bu varlıkların koyunları anlamaktan ziyade, onlarla pek ilgilendikleri söylenemezdi. Tavırlarında bir değişikliğe yol açacak bir durum ancak kırk yılda bir yaşanırdı.

Fakat bu, öyle bir şeyden bile daha nadirdi; sarsıcı boyuttaydı. Kitlesel bir dinsizlikle karşı karşıyaydılar. Dahası, raporlara göre kutsala hakaret sayılan bu davranışlar aynı büyüklükte bir ölçeğe mi ulaşmıştı?

Kutsal değerlere hürmetsizlik ederek en büyük günahı işliyorlardı!

Ama eğer bu doğruysa, neden? Hepsine yayılacak mıydı? Kavramakta güçlük çeken zihinlerinde dolaşan sorular bunlardı.

“Böyle bir şey mümkün olmamalı. Hatta hükümdarlarını ilahlaştırmak gibi skandal bir akımın başladığını duydum.”

Ancak serafim, iğrendiğini belli eden bir edayla bu cevabı tükürürcesine verdi ve zihinlerdeki tüm şüpheleri yok etti.

Bir an için hepsi sessizliğe büründü. Kısa bir duraksamanın ardından söylediklerinin anlamı zihinlere kazındı ve yerini büyük bir şaşkınlığa bıraktı.

“Gerçekten bu kadar mı korkusuzlar? Böyle şeyleri yapabilmek için nasıl bir yaratık olmak gerekir?!”

“Söylemesi bile tiksinti verici ama görünüşe göre Tanrı’yı afyonla bir tutuyorlar.”

Açıklamayı isteksizce dile getirdi. Evrenin yaratıcısı nasıl olur da bu denli kirli bir şeyle bir tutulabilirdi? Hatta Yüce Baba’nın yerini almaya cüret eden bazı dik kafalılar bile vardı. Geçmişte yoldan sapan varlıklar bile böylesine korkunç bir şey akıl edememişti. İşte bu yüzden durum son derece huzursuz ediciydi; âdeta dona kalmışlardı.

“Ne…?! Bu dehşetin bir sınırı yok mu?”

Hepsinin hissettiği az çok buydu.

Ancak kimsenin dile getirmediği tek bir düşünce vardı.

Böyle bir şey nasıl gerçekleşebilirdi?

“İşler hiç de iyi gitmiyor, değil mi?” Kerubim elde olmadan bir iç çekişle dövündü, ancak bu aynı zamanda orada bulunan herkesin ortak hissiydi.

Az önceki coşkun sevinç, sanki hiç var olmamış gibi yerini derin bir kedere bırakmıştı.

“Yine de dünyanın yarısı hâlâ kurtuluş arayan dindar küçük kuzularla dolu.”

Nihayet Tanrı’nın sesini inananlara ulaştırmayı başarmışlardı. Savaş sırasında insanlık nihayet müteal bir varlıktan kurtuluş dilenmeye başlamıştı.

“Diğer yarısının dinsizliğin kötülüğüne teslim olduğuna inanmak istemiyorum.”

Dünyanın yarısı Müjde’nin ulaşamayacağı o karanlığa gömülmüş olamazdı!

“… Tüm saygımla belirtmeliyim ki buna inanmakta güçlük çekiyorum. Müjde’yi aldılar! Dünyanın yarısı nasıl olur da dinsizlik karanlığına veya öyle bir şeye sürüklenebilir? Bu gerçekten mümkün mü?”

Aynı anda başmelek ve diğer melekler de şüphelerini iç çekerek dile getirdiler.

Bunun gerçekten mümkün olup olmadığını sorguluyorlardı. Çoğunluk haline gelip gelemeyeceği fikriyle kıvranıyorlardı. Gerçekten akıl almaz bir şeydi. Hayır, bu imkânsız olguyu reddetme eğilimindeydiler.

Çünkü kendisine Müjde verilmiş bir topluluğun başına böyle bir şey asla gelmemeliydi.

Belki tek bir kişinin başına gelebilirdi. Homo sapiens tarihinde böyle bir cinnetin pençesine düşen bireysel örneklere rastlanmıştı. Bu münferit örneklere yönelik politikaları onları göz ardı etmek yönündeydi. İnsanlara bir grup olarak ilgi duysalar da, birey olarak onlara karşı neredeyse ilgisizlerdi.

Fakat Müjde’ye erişmiş bir topluluğun böylesi bir karanlığa çekilmesi cidden endişe vericiydi. Bu neredeyse emsali görülmemiş bir şeydi. Geçmişe baktıklarında yeni inanç biçimlerinin doğuşuna ya da inancın zayıflamasına dair örnekler bulabiliyor, dolayısıyla bu tür sorunlarla başa çıkma tecrübesine sahip bulunuyorlardı.

Ancak böyle bir şey daha önce hiç yaşanmamıştı ve bunu öngörmüş de değillerdi.

“Gerçekten çok garip. Yüce Tanrım, bunlara ne oldu böyle?”

Yine de öylece oturup ağlayamaz ve görevlerini aksatamazlardı. Görevlerine yorulmak bilmez bir sadakatle bağlıydılar ve bu yüzden tüm bilgeliklerini bir araya topladılar.

“İnancı yeniden tesis etmek istiyorsak, acaba… hani şu malumu göndersek nasıl olur?”

“Tanrı’nın hizmetkârı olma şerefi, tek bir insan için fazla ağır bir sorumluluk.”

“Anlıyorum, evet, sadece ‘Tanrı’nın iradesini tanıyın’ demek fazla sert kaçabilir. Geçmişte Homo sapiens ancak defalarca uyardıktan sonra bizi dinlemeye ikna olmuştu.”

“O halde onlara seslenmeye devam etmeye ne dersiniz?”

“Hayır, onları bu şekilde kurtaramayız. İnançsız ruhları başıboş bırakmak Tanrı’nın iradesine ters düşer.”

Sonsuz iyi niyetleriyle vardıkları sonuç, inancı yeniden tesis etmek için “her zamanki yöntemlerine” başvurmaktı.

“Öyleyse en iyi yol, Homo sapiens’e O’nun lütfunu imtihanlar aracılığıyla öğretmek olmaz mı?”

Asıl hayati soru olan “nasıl” kısmına gelince, Kerubim daha önce başarı elde ettiği bir yöntemi önerdi ve diğerleri de bunu kabul etti.

“Anlıyorum. Eğer o kula Tanrı’nın bir hizmetkârı olarak savaşma şerefini bahşedersek, imana gelmesini bekleyebiliriz.”

Ne de olsa, bireylere karşı genel olarak ilgisiz olsalar da, içlerinden birini zaten göz hapsinde tutuyorlardı.

Bunun sonucunda inanç zaten güçlendiğine göre, aynı yöntemi bu olayda da denemeye fazlasıyla değerdi.

“Lütfen bekleyin. Tanrı’nın hizmetkârı olarak savaşma şerefi tek bir bireye özgü kılınmamalı. Hidayete erdirmek önemlidir fakat samimiyetle dua edenlerin nidalarına karşılık vermenin de bir o kadar hayati olduğuna inanıyorum.”

Ve niyetleri tamamen iyiydi. O kulun Tanrı’nın lütfu uğruna savaşması yönündeki teklif, baştan sona katıksız bir iyi niyetle yapılmıştı.

Tanrı’nın himayesini ve şanının nurunu unutan o kuzuyu imana getirmeliyiz. Ve dua edenleri de kurtarmalıyız.

“Öyleyse öyle yapalım. Peki ya ayrıntılar nasıl olacak?”

Herkes bu fikri memnuniyetle karşıladı. Onlar kurtarıcıydı. O’nun lütfunu ulaştırmakla görevlendirilen bir bireyin itirazları, onlar için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Hayır, zaten bu itirazları duyacak bir kulakları olmadığından, kimse onları dinlemeleri gerektiğini de öne sürmeyecekti.

Yani, en fazla bir bakış açısı farkı olduğu söylenebilirdi. Neticede insanlar bile insan olmayanların fikirlerine kulak vermekten âcizdir.

“Makam-ı Âli’ye arz edelim mi?”

“Pekala. Meseleyi Rabbe ileteceğim.”

Böylece karar, tek bir itiraz dahi olmadan kabul edildi.

22 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1925

Anakara Cumhuriyeti’nin düşüşünün üzerinden iki ay geçmişti. O dönemde, İmparatorluk’ta yaşayan herkesin savaşın bittiğine yürekten inandığını söylemek yanlış olmazdı. Ne de olsa İmparatorluk, komşusu Anlaşma İttifakı’nı, Cumhuriyet’i ve bu arada Dakterliği tek tek dize getirmişti. “Dünyanın tacı, biz İmparatorluk’uz!” böbürlenmesi artık kulağa içi boş bir övünç gibi değil, yalın bir gerçek gibi geliyordu.

Birleşik Krallık’ın Cumhuriyet’in safında savaşa dahil olduğu haberi bile bu coşku selini dindirmeye yetmemişti. Büyük bir kara çatışması ya da deniz muharebesi yaşanmadığı için kimse Birleşik Krallık’ın barışın yeniden tesisine engel olabileceğini düşünmüyordu. Herkes kendinden emin bir edayla aynı şeyi fısıldıyordu: “Savaşa katılmakta çok geç kaldılar.”

İşte bu yüzden Birleşik Krallık’ın İmparatorluk’un barış konferansı davetini reddettiği bildirildiğinde, İmparatorluk halkı arasında hakim olan ana duygu kafa karışıklığıydı. Birleşik Krallık’ı bu savaşı sürdürmek için bu kadar heveslendiren şeyin ne olduğunu, savaşı neden bu kadar sevdiklerini bir türlü anlayamıyorlardı.

Elbette İmparatorluk halkı, sonuna kadar direneceklerini haykıran Cumhuriyetçi askerlerden oluşan Özgür Cumhuriyet Ordusu’nun bazı Cumhuriyet sömürgelerinde cılız bir mukavemet gösterdiğinin farkındaydı.

Daha da önemlisi, bu savaşa müdahale etmeye karar veren Birleşik Krallık ve ona bağlı krallıkların da Özgür Cumhuriyet Ordusu ile iş birliği yaptığı rapor edilmişti.

Fakat tüm bunları bilseler dahi herkes aynı soruyu sormaktan kendini alamıyordu: “Savaşı sürdürmeye neden bu kadar meraklılar?” Netice zaten harp meydanında tayin edilmişti. İmparatorluk Ordusu; Anlaşma İttifakı Ordusu’nu, Dakter ordusunu ve Cumhuriyet Ordusu’nu kelimenin tam anlamıyla ezip geçmiş, bir fatih olarak kudretini yedi düvele kabul ettirmişti.

İmparatorluk’un sunduğu şartlar ağır olsa da halk bunun özünde barışı getirecek bir antlaşma olduğuna inanıyordu; bu yüzden dik kafalı Cumhuriyet kalıntılarının ve inatçı Birleşik Krallık’ın gösterdiği direnç önceden can sıkıcıyken, zamanla öfke uyandırmaya başladı.

Neden savaşa devam etmek istiyorlardı ki?

Nihayetinde bir şeyin farkına vardılar. Savaşı zaten en başından beri onlar başlatmamış mıydı? Bu göz ardı edilecek bir husus değildi. Aksine, gün gibi ortada olan bir hakikatti.

İşte bu yüzden İmparatorluk’ta psikolojik zemin en başından beri hazırdı. Düşman olan o kalıntıların savaşı sürdürmek istediğine inanıyorlardı.

Dolayısıyla kendi arzuları da bu yönde şekillendi.

İmparatorluk’a zarar vermeye cürret edenlerin tepesine demir yumruğu indireceğiz.

Hain düşman bu dünyadan silinsin.

Böylece fanatikçe yükselen “Düşmanı kahredin!” çığlıkları dalga dalga yayıldı. Kimse kendi ülkesinin doğruluğuna ve adaletine olan inancını sorgulamıyordu.

İşte bu yüzden anlayamıyorlardı.

İmparatorluk, diğer ülkelerin hissettiği o korkuyu—kıtanın merkezinde rakipsiz bir hegemon olan, muazzam kuvvette bir devletin kurulmasına dair o muazzam dehşeti—kavramakta aciz kalmıştı.

Buna ek olarak, İmparatorluk’un kuruluş biçimi gereği bünyesinde öteden beri birden fazla ihtilaf bölgesi barındırıyordu.

Bu çatışmalar bağdaşmaz görüşlerden kaynaklanıyordu: İmparatorluk için oralar tartışmasız kendi öz toprağıyken, çevre ülkeler için ise ellerinden gasbedilmiş topraklardı.

Nihayetinde Cumhuriyet’in diğer güçlerle iş birliği yaparak İmparatorluk’u dış hatlar stratejisiyle kuşatmaya çalışmasının, İmparatorluk’un da bu kuşatmayı yarma amacıyla iç hatlar stratejisini geliştirmesinin sebebi buydu. Ve en sonunda İmparatorluk, güvenliğine yönelik tüm tehditleri bertaraf etmiş olmanın haklı sevincini yaşıyordu.

Ancak diğer taraflar için bu durum, göz ardı edilemeyecek kadar vahim bir güvenlik tehdidi olarak görünüyordu. Ne yazık ki İmparatorluk, kılıcının keskinliğini sergilemekle öyle meşguldü ki etrafa ne kadar korku saldığını fark edemedi.

Ardından milliyetçilik ve karşılıklı güvensizlik bu ateşi daha da körükledi.

Şüphesiz herkes barış istiyordu. Evet, samimiyetle istiyorlardı. İşte bu yüzden barış uğruna ve herkesi korumak adına silahlarına sarılıp savaştılar. Kendi ajandaları olan diğer ülkeler de bu desteğe katıldı.

Böyle acı bir çelişkiyle, barışa duyulan arzu savaşı yatıştırmak yerine sadece daha da tırmandırdı.

AYNI GÜN, BİRLEŞİK DEVLETLER

Asker alma dairesinin odalarından birinde, hem odanın sahibi hem de acemi er alımından sorumlu departmanın başı olarak tanıtılan binbaşı, biraz acemice Mary’ye bir sandalye teklif ederken samimiyetle konuştu.

“Bayan Mary Sue, başvurunuzu almaktan son derece memnunuz.” Sesi sakindi ve doğrudan gözlerinin içine bakıyordu. “Ancak Birleşik Devletler, çifte vatandaşlığı son derece karmaşık bir mesele olarak görür. Özellikle Anlaşma İttifakı’ndaki vatandaşlık kanunları göz önüne alındığında, Birleşik Devletler Ordusu’na gönüllü yazılmanız nihayetinde oradaki statünüze zarar verebilir. Bu yüzden, genç yaşınıza rağmen, uyruğunuz konusunda bir seçim yapmanız gerekebileceği hususunda sizi uyarmak zorundayım.”

Onu bu zor karara zorlamak istemediğini ama yine de iradesine saygı duyduğunu belirterek kibarca devam etti. Birleşik Devletler’in nazik insanları her zaman bu kadar düşünceliydi.

Herkes Anlaşma İttifakı’ndan gelen mülteci çocuklara aynı dostane şeyleri söylüyordu. “Yardım etmek istemenize sevindik ama şu an bunun için endişelenmenize gerek yok.”

“Büyükanneniz, anneniz ve… evet, merhum babanız bile burada, tehlikeden uzakta güvende kalmanızı istemez miydi? Herkes sizin için endişelenmiyor mu?”

“Evet, ama tam da bu yüzden elimden geleni yapmak—bu barışı korumak istiyorum. Yardım edebileceğimi düşünüyorum.”

Böylece Mary, neden gönüllü olduğunu kendi sözleriyle içtenlikle açıkladı. “Yapabileceğim bir şeyler olmalı.” Birleşik Devletler ve barış adına elinden geleni yapabilmesi için binbaşıya yalvarırcasına baktı.

“Peki, haklı bir yanınız var. Birleşik Devletler Ordusu şu anda müttefikimiz Birleşik Krallık’a gönderilecek gönüllü birlikler topluyor. Dediğiniz gibi, bu barışı korumanın yollarından biri bu. Ancak gençlerin Birleşik Devletler içinde üstlenebileceği faydalı ve gerekli daha pek çok görev var.”

Birleşik Krallık’a sevk edilecek Birleşik Devletler Gönüllü Sefer Kuvvetleri için çağrı yapılmıştı. Bu birliklerin kural olarak çatışmalara müdahale etmeyeceği, yalnızca Birleşik Krallık’ta “konuşlandırılacağı” söyleniyordu. Birlikler kağıt üzerinde, harp hukukuna uygun olarak serbest geçişi ve sivil haklarını garanti altına alacak devriyelerle bağlantılı olarak sevk ediliyordu.

Ancak herkes bu hamleyi bir dönüm noktası, Birleşik Devletler’in ilk kararlı adımı olarak okumuştu; Mary de bu yüzden anında tepki vermişti.

Başvurusunu teslim etmek için en yakın daireye koşmuş, ancak her zamanki gibi nazikçe “Daha çok erken” cevabını almıştı.

“Yani Birleşik Devletler’in iyi bir vatandaşı olarak mı?”

“Kesinlikle. Çocuklar korunmalıdır. Durumumuz onları savaşa gönderecek kadar vahim değil. Aslına bakarsanız, gönüllü olmak için henüz sınırda bir yaştasınız. Kararınızı vermek için biraz zaman ayırırsanız geç kalmış sayılmazsınız, biliyorsunuz.

“İyi bir vatandaş olmayı denemek istemez misiniz?” diye sordu. Birleşik Devletler, yasaları esnek bir şekilde yorumlayacak ve halihazırda orada ikamet eden yakın akrabaları bulunan Anlaşma İttifakı mültecilerine çifte vatandaşlık tanıyacak kadar cömertti.

Bu sayede mültecilere sakin bir yaşam ve biraz olsun huzur sunarak onlara bir yuva açmıştı. Gençleri savaşa göndermek istememelerinin sebebinin, ona bir kez daha açıkladığı üzere, kucak açtıkları kişilerin güvende kalması umudu olduğunu Mary gayet iyi anlıyordu.

Yine de Mary gönüllü olabilirdi. Kendisine tanınan vatandaşlık ve bir büyücü olarak yetenekleri buna imkan veriyordu. Bu yüzden konumunu zaten değerlendirmiş ve kararını vermişti.

“Biliyorum. Enine boyuna düşündüm ama ne olursa olsun gönüllü olmak istiyorum.”

Odanın ortasında sergilenen bayrak öz vatanının değil, Birleşik Devletler’in bayrağıydı. Mary için bu kendi evinin bayrağı değildi. Sevdiği ve saygı duyduğu annesiyle babasının evlerinde sergiledikleri Anlaşma İttifakı bayrağından farklıydı.

Ama… bu onların ikinci yuvasının, onları bağrına basacak kadar nazik olan ülkenin bayrağıydı. Korumam gereken ailem, büyükannem ve annem buradaysa… Savaşı durdurmaya yardımcı olmak adına yapabileceğim bir şey varsa…

“Bayan Mary Sue. Muharebeye girerseniz yaralanabilirsiniz. Ölebilirsiniz. Büyükannenizi ve annenizi üzebilirsiniz.”

“… Bunun için gerçekten üzgünüm ama elimden geleni yapmamış olmaktan çok daha fazla pişmanlık duyardım.” Bu konuda endişelenmişti. Endişelendiği tek şey de buydu. Ancak içindeki bir şeyler yapma dürtüsüyle hareket ederek, “Öyle olabilir ama yapmam gereken bir şey var,” diye kararlılıkla belirtebildi.

“… Emin misiniz?”

“Evet, gönüllü olmaya karar verdim.”

Zihninde, kendi ülkesi ve kilisede dua eden insanların sırtları canlandı. Keder, hüzün ve barışa duyulan arzu… Bir şeyleri değiştirecekse, tüm varlığını bunlar uğruna feda etmeye hazırdı.

Tanrı için, aileleri için ve kendileri için ellerinden geleni yapacaklardı.

“Pekala. O halde bayrağa yemin etmeniz gerekiyor. Metni hatırlıyor musunuz?”

“Evet, ezberledim.”

“… Oldukça kararlı görünüyorsunuz. Gönüllü olduğunuzda, askeri görevleriniz sizden ne gerektiriyorsa onu yapmak zorundasınız… Anlıyor musunuz?”

Binbaşı, son bir teyit sayılabilecek şekilde üstelemeye devam etti.

Onun fikrini değiştirmesini umduğunu anlayan Mary, itiraza hiç mahal bırakmayacak şekilde çabucak yanıt verdi.

“Elbette. Yemin edeceğim!” Ayağa kalkarak elini kaldırdı ve ant içti. Kendini Birleşik Devletler’e adadı. “Sadakatle bağlı kalacağıma ant içerim…”

Bu, tek bir kızın, Mary Sue’nun Birleşik Devletler ile yaptığı sözleşmeydi. Güç, adaletle mukayyet bir şekilde kullanılmalıydı; bu yüzden elinden geleni yapacaktı.

“… Tanrı’nın huzurunda tek bir millet olan, bölünmez Birleşik Devletler’e ve yurttaşlarına…”

Tüm gücünü korumak zorunda olduğu ailesi ve halkı için kullanacaktı. Ve Tanrı’nın adaletini tecelli ettirmek için.

“… ve onun Cumhuriyetini savunacağıma…”

Ailesini İmparatorluk yüzünden kaybetmenin o derin acısını bir daha asla yaşamayacağı bir dünya yaratmak için.

“… özgürlük ve adalet adına.”

İnandığı kendi adalet duygusu üzerine yemin etti.

“Tanrı sizi korusun.”

Sevgili Tanrım, lütfen, yalvarırım bizi koru.

Böylece, içten bir duayla Mary Sue orduya katıldı ve diğer gönüllü büyücülerle birlikte Birleşik Devletler – Özgür Anlaşma İttifakı 1. Büyücü Alayı’na tayin edildi.

24 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1925, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, 1 NUMARALI YEMEKHANE

Genelkurmay Başkanlığı yemekhanesi, sunduğu yemeklerin kalitesinin cephedeki seferber edilmiş askerlerinkine eşit ya da onlardan daha düşük olması gerektiğine dair kendi kendine bir kural koymuştu. İmparatorluk genelinde bu duygusal söylentinin yaygınlaşması sebebiyle, 1 Numaralı Yemekhane her zamanki gibi bomboştu.

Yemekhanede boy gösteren yegane kişiler, kaçınılmaz mecburiyetler dolayısıyla orada yemek zorunda kalanlardı. Böylece kendilerini berbat sahte kahveyi gönülsüzce yudumlama hezimetinde bulan bu insanlar, kahvenin kalitesine dair şikayetlerini ya tatsız tuzsuz suyla ya da söz konusu sahte kahveyle bastırmak durumunda kalıyorlardı.

“Sanırım bu zaferin bir ödülü. Sen de ben de terfi ettik. Tebrik ederim, Korgeneral von Zettour.”

“Teşekkürler, Korgeneral von Rudersdorf. Şimdi işimize dönelim.”

“Şüphesiz. Her halükarda burası kutlama yapılacak bir yer değil.”

Ve böylece o berbat ikame kahve, ikilinin korgeneralliğe terfilerini kutlama hevesini kursaklarında bıraktı. Zettour işe dönme konusunda pratik bir teklifte bulunduğunda, Rudersdorf da havanın bir kutlama için uygun olmadığını hissetmişti. Genelkurmay yemekhanesi kısacası böyle bir yerdi.

“Pekala, o halde.”

Böylece Rudersdorf kestirmeden vites değiştirdi ve önlerindeki askıda bekleyen meseleyi, harekatlarının bir sonraki safhasını gündeme getirdi.

Anakara Cumhuriyet Ordusu tamamen kontrol altına alınmış olsa da kendilerine Özgür Cumhuriyet Ordusu diyen kuvvetlerin kalıntıları Cumhuriyet sömürgelerinde direnmeye devam ediyordu. Birleşik Krallık savaşa dahil olmuştu ve İmparatorluk Açık Deniz Filosu onların donanmasıyla karşı karşıyaydı; fakat ne yazık ki güç bakımından iki taraf arasında halen oldukça büyük bir uçurum vardı.

İmparatorluk tüm filosunu sevk etse bile bu, Birleşik Krallık’ınkinin ancak yarısına denk geliyordu.

Halk ve Yüksek Komuta Kademesi’ndeki bazı isimler Birleşik Krallık anakarasının işgali konusunda coşkulu olsa da Zettour ve Rudersdorf, ordu güçleri göz önüne alındığında gerçekçi olarak ellerinde ne kadar az seçenek kaldığı hususunda işin içinden çıkamaz durumdaydı.

“Mevcut şartlar altında, İç Deniz’i abluka altına almak ve Cumhuriyet kuvvetlerinin sonuncusunu da imha etmek amacıyla güneyde harekat başlatmanın mantıklı olacağını düşünüyorum.”

Bu sebepten ötürü, savaş durumunu idare etme planlarının bir parçası olarak, ilk önce Cumhuriyet Ordusu kalıntılarına karşı bir güney harekatını değerlendirdiler.

İmparatorluk’un sömürgelere birlik gönderme mukavemetine sahip olduğunu kanıtlayacaklardı. Böyle bir gerçeklik, en azından Cumhuriyet Ordusu’nu ve sömürgeleri barış yapmaya teşvik edebilirdi.

Savaşta artık hiçbir anlam bulamayan İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı için bu öngörü, çatışmayı çabucak sona erdirecek gerçekçi bir uzlaşma planıydı. Düşman olan her bir ülkeyi sonuncusuna kadar işgal etmek zorunda kalmadan işleri halledip sadece müzakere edebilselerdi, bu çok daha kolay olurdu.

“Bir hususa değinmeme müsaade et. Ne demek istediğini anlıyorum ama ülkemizin güç intikal yetenekleri sınırlı ve İç Deniz’deki deniz kuvvetlerimiz de bir o kadar dar boğazda.”

“Çok haklısın, Zettour. İşte bu yüzden sana danışıyorum.”

Zettour zorluklara işaret ederken ve Rudersdorf isteksizce hak verirken; ne filonun gücü ne de İmparatorluk’un güç intikal kapasitesi sınırlı ölçekli bir deniz aşırı işgali bile kaldıracak durumda değildi. Komşu ülkelerin bastırılması bile yerel iç hatlar harekatları için yapılandırılmış olan İmparatorluk Ordusu için bir yüktü.

“Bu koşullar altında, güney cephesinde yapabileceğimiz en fazla şey, esas olarak siyasi amaçlara hizmet eden sınırlı ölçekli bir muharebe olur. Bu işe yarar mı?”

İşte bu yüzden Zettour, güney cephesindeki askeri güçten fazla bir şey bekleyemeyeceklerini vurguladı; ne kadar etkili olursa olsun, tamamen askeri bir perspektiften bakıldığında İç Deniz’in kontrolünü ele geçirmeyi ve nakliyat hatlarını kesmeyi umamayacaklarını belirtti.

“Bu sorun değil. Asıl amacımız, orada Ildoa Krallığı’nı destekleyerek onları kendi tarafımıza çekmek. Nereden baktığını anlıyorum ve doğası gereği tamamen askeri değil diye bir fikri kestirip atmayacağım.”

Bu uyarı karşısında Rudersdorf gülümsedi ve siyaseti kısıtlayıcı bir faktör olarak seve seve kabul edeceğini söyledi.

Sinir bozucu bir harp meydanı olacaktı ama… Ren cephesindeki “Açıl Susam Açıl” kadar dolambaçlı olsa bile, Rudersdorf ve Zettour etkili olacak her türlü harekata varlardı. Faydalı olan her şeyin denenmeye değer olduğunu düşünüyorlardı.

“En kötü ihtimalle, tarafımıza sempatisi olan tarafsız bir Ildoa Krallığı’nın varlığı, Cumhuriyet ve Birleşik Krallık’a can damarlarını tehdit edebileceğimizi gösterir. Özellikle de sömürgelerde. Aslında bu ihtiyacımız olan bir şey, fakat…”

“Yine her zamanki lojistik sorunlar mı?” diye sordu Rudersdorf kafası karışmış bir ifadeyle. Zettour her zaman sanki bir formül veya teori okuyormuşçasına kendinden emin konuşurdu, bu yüzden lafını yarıda kesmesi nadir görülen bir durumdu. İkmal ve iletişim hatlarımız gerçekten bu kadar dar boğazda mı?

“Hayır, o meselelerin üstesinden gelebilirim. Sadece bunun özünde manasız bir intikal olacağı hissinden bir türlü kurtulamıyorum. Sınırlı bir barış imkansız mı?”

“Lafını sana iade etmek istemem ama sınırlı bir barış neden imkansız olsun ki? Biz sadece Yüksek Komuta Kademesi ne emrederse onu yaparız.”

Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Ve “Savaşı neden bitiremiyoruz?” sorusu üzerinde derin derin düşündükten sonra… verilecek tek bir cevap vardı.

“Nihayetinde sorun, düşmanı tamamen dize getirememiş olmamız sanırım.”

Bu sözleri dile getirmek bile onun için zordu.

Düşmanı tamamen bozguna uğratamamak son derece vahim bir hataydı. Zafer sarhoşluğuna kapılmışken fırsat avuçlarının arasından kayıp gitmişti. Elbette kazandıkları zafer halen bir zaferdi. Kuşatma, imha, ilerleme, işgal. Her şey plana uygun ilerlemiş ve İmparatorluk Ordusu tüm düşmanlarını bertaraf etmişti.

Ancak kutlamalarında eksik olan bir unsur vardı: savaşın sona ermesi ve barışın yeniden tesisi. Kaçmasına göz yumdukları Cumhuriyet filosu, sonuna kadar direniş nidaları atarak baş ağrısına dönüşmüşken, barış ürkütücü derecede uzak görünüyordu.

Bu yüzden her iki general de tabuta son çiviyi çakma ihtiyacı hissediyordu.

“Gerekirse tek yapmamız gereken onları ezmek. Bu anlamda, güney kıtasına birlik göndermeyi barış uğruna yapılmış bir hamle olarak düşünürsen fena bir fikir değil.”

İşte bu yüzden Rudersdorf aynı hatayı ikinci kez yapmayacaklarını beyan etti. Yollarına çıkan kim olursa olsun dize getireceklerdi.

“Anlaşıldı. O halde doğru birlikleri ve komutanları ayarlayacağım.” Zettour bu özgüvenli yanıta başıyla onay verirken yanaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Yine de yüzündeki ifadeden, durumun hâlâ içine sinmediği anlaşılıyordu ve az önceki sözlerini tekrarladı. “Fakat bir hususu aklında tutmanı, daha doğrusu seninle yeniden teyit etmeyi isterim. Biz kara ordusu ağırlıklı bir ulusuz ve önceliği her zaman iç hatlar stratejisine verdik.”

“Hakkın var. Bunu defalarca dile getirdin zaten.”

İmparatorluk Ordusu, ülke sınırları dâhilinde intikal etmek üzere tasarlanmış ve donatılmıştı. Ne yazık ki İmparatorluk, orduya bir nebze de olsa denizaşırı harekât kabiliyeti kazandırmak için aceleci bir telaş içindeydi; ancak ordunun lojistik kanadı savaşın başından beri aşırı yük altındaydı ve şimdiden karmaşık engellerin belirdiğine dair raporlar geliyordu.

“Aynen öyle. Yabancı bir ülkede savaşa girmek, ordunun ikmal ve destek hizmetlerine ciddi bir yük getirecektir. Deniz hâkimiyeti durumu Birleşik Krallık anakarasına yakın sulardakinden farklı olsa bile, güney kıtasında yürütülecek bir harekât nihayetinde denizaşırı bir harekâttır. Belli kayıpları göze almamız gerekecek.” Zettour bir an tereddüt ettikten sonra devam etti: “Yine de… İşte bu yüzden bölgeye ağırlıklı olarak hafif tümenler sevk etme niyetindeyim. Çok büyük birlikler göndermeyi planlamıyorum. Bunu anladığını söylemiştin, dolayısıyla bir sorun çıkmamalı.”

“Harekâttan sorumlu kişi olarak hafif tümenler benim açımdan bir sorun teşkil etmiyor. Ya senin açından?”

“Hayır, bir aksaklık çıkacağını sanmıyorum.”

Zorlu bir sefer olacağının bilincindeydiler; bu yüzden hafif tümenleri seçmişlerdi. Fakat Zettour’un “Aksaklık çıkacağını sanmıyorum,” derkenki ses tonunda Rudersdorf ister istemez bir tereddüt seziyordu.

“… Dostum, ne söylemeye çalışıyorsun?”

“Bir hata yapmış olmalıyız, değil mi?”

Binbaşı von Degurechaff’ın Genelkurmay Başkanlığına kadar gelip sanki bir şey söyleyecekmiş gibi durması, garip bir şekilde zihninin bir köşesine takılıp kalmıştı. Bir şey söyleyemeden tereddüt edip birliğine döndüğünü o an anlamıştı.

Şimdi yalnızca tahmin yürütebiliyordu ama sanki o an kızın yüzüne haykırmak istediği hisse kapılmıştı: Bir hata yapıyorsunuz! Artık çok geçti fakat keşke kızı dinlemiş olsaydı. İşte bu yüzden silah arkadaşına sormuştu: Hatalı olan biz miydik?

Rudersdorf da kendi adına Zettour ile neredeyse aynı şeyleri hissediyordu. Bir hata mı yapmıştık? Tuhaf bir histi. Ama lafı açılınca, evet, haklılık payı vardı.

“Hata yaptığımıza eminim. Unutma ki savaşta karşımızda bir düşman var, dolayısıyla işler her zaman istediğimiz gibi gitmez. Düşmanın beklenmedik bir karşılık vermesi az rastlanan bir durum değildir, öyle değil mi? Sen sadece onların hamlelerini okumakta o kadar iyisin ki yeterince sık çuvallamıyorsun!”

Fakat Rudersdorf yapılan hatayı inkâr etmese de zararın neresinden dönülürse kâr gözüyle bakıyor, buna fazla takılıp kalmak istemiyordu. Savaşın sisi altında her atış hedefini tam ortadan vuramazdı. Ellerinden gelenin en iyisini yapmaktan başka çareleri yoktu ve en iyi ikinci sonucu elde etmişlerse, bundan fazlasını ummak açgözlülük olurdu.

“… Sen öyle diyorsan. Her halükârda, üzerimizdeki yükü asgari seviyede tutalım.”

“Çok iyi. Açıkçası, anakarada elimden geldiğince çok ihtiyat birliği tutmak isterim, bu yüzden ne kadar azla idare edebilirsen o kadar iyi olur.”

Zettour özellikle ikmal yükünü hafif tutma konusunda hassastı ve Rudersdorf da başıyla onayladı. Lojistik üzerindeki baskıyı en aza indirmek şüphesiz en doğrusuydu.

“O zaman,” diye devam etti. “Pekala, bana şu bizim çocukları tekrar vermeye ne dersin? Senin birliği, 203. Hava Büyücü Taburu’nu yani,” diye ekledi. “Lojistiğe sadece elli kişilik bir yük getiriyorlar ama takviyeli bir taburdan çok daha fazla vurucu güce sahipler, yani son derece verimli olurlar.”

Harekâttan sorumlu subay olarak, intikali kolay bu tarz bir hareketli vurucu güce sahip olmanın, geniş bir menzilde kullanım avantajı sağlayacağının da farkındaydı.

“… Düşman hava büyücülerini etkisiz hale getirmek için onlara ihtiyacım var. Ayrıca, o kızı düşüncesizce sahaya salarsan nereye kadar ilerleyeceğini kestiremezsin!”

Fakat böyle değerli bir kozu herkes elinin altında tutmak isterdi. Zettour bunu öyle kolayca bırakacak değildi.

“Yarma harekâtını o yönetecek. Aşağıda düşmanın hatlarını altüst etmesi için ona ihtiyacım var.”

Ver şunları bana. Olmaz. Hadi ama, ver gitsin. İki general arasındaki bu atışma neredeyse sonsuza dek sürecekti fakat Rudersdorf’un inatçılığı sonunda meyvesini verdi.

“Pekala. Ayarlamayı yapacağım. Şimdi bu hususu resmi olarak tebliğ etmek üzere diğer toplantıya geçiyorum. Sen ne yapıyorsun?”

Zettour yine başa belâ bir sürü bürokratik düzenlemeden şikâyet ederken Rudersdorf bunları bir kulağından sokup diğerinden çıkardı ve doğrudan bir sonraki konuya girdi.

“Kusura bakma, bu işi sana bırakıyorum. Birleşik Krallık ile savaşa gireceğimiz varsayımıyla birliklerimizi denetlemek istiyorum.”

“Anlaşıldı. Elde ettiğin bulguları bana bildirirsin.”

“Sorun değil.”

“Güzel. O halde ikimiz de gereğini yapalım.”

29 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1925, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, PERSONEL DAİRESİ VE HAREKÂT DAİRESİ MÜŞTEREK TOPLANTISI

“Belirlenen vakit gelmiştir.” Genç bir subay, gergin bir ses tonuyla toplantının başlama zamanının geldiğini ilan etti.

“Pekala. François Cumhuriyeti anakarasındaki ve Anlaşma İttifakı’ndaki çatışmaları sonlandırma planımızı ve bu durumun getireceği Birleşik Krallık ile olan anlaşmazlığı değerlendireceğimiz toplantıyı açıyorum.”

Bu, İmparatorluk ordusunun temel gidişatını belirleyecek bir toplantıydı.

Doğal olarak Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere Genelkurmay’daki en kritik isimlerin tamamı oradaydı.

Gündem basitti.

Savaşın ana gidişatının ne olması gerektiğine dair çelişen görüşler törpülenecek ve uzlaşıya varılacaktı.

“Öncelikle kuzey cephesindeki çatışmaların sona ermesiyle ilgili olarak, lütfen size dağıtılan belgelere göz atın.”

Nihayet bitti. Her ne kadar durum tam olarak böyle olmasa da hatların bastırıldığı ve bir askeri yönetimin kurulduğu kuzeydeki anlaşmazlığı tanımlamanın en iyi yolu buydu.

Birleşik Krallık’ın müdahalesi biraz gecikmiş sayılsa da kuzey bölgesindeki karmaşa ve sıkıntıların ardından beklenen müjdeli haber nihayet gelmişti. Düşmanları, askeri ve ulusal güçleri ezildikten sonra bile uzun süre dayanmıştı.

Elbette diğer büyük güçlerden yardım aldıkları gerçeği de göz ardı edilemezdi. Yine de bu durum İmparatorluk’a muazzam bir zamana ve çabaya mal olmuştu.

Bu yüzden katılan generallerin yüzlerinde mutluluktan eser yoktu.

Ancak bu düşünceleri duygusal bularak göz ardı ettiler. Görevleri olay sonrasındaki raporları alıp onaylamaktı; asıl ilgilendikleri konu ise Birleşik Krallık ve Cumhuriyet kalıntılarıyla yaşanan mevcut sorunlardı.

Anlaşma İttifakı meselesinin artık sadece bir askeri yönetim konusu olduğu pratik yaklaşımını çoktan benimsemişlerdi. Artık tek yapılması gereken, Personel ve Harekât Dairelerinin ihtiyaç duyduğu gücü bir araya getirmek ve bölgeyi yönetecek birini seçmekti.

“Dolayısıyla askeri vali, Yüksek Komutanlık ve Genelkurmay Personel Dairesi ile istişare edildikten sonra seçilecektir.”

Bu mesele karmaşık tartışmalar yaşanmadan, sadece birkaç ayrıntılı soruyla hızlıca sonuçlandırıldı.

Toplantının asıl can alıcı noktası bir sonraki maddeydi.

“Devam edecek olursak, Personel Dairesi Başkan Yardımcısı von Zettour tarafından teklif edilen güney kıtası harekâtını görüşmek istiyorum.”

Oturum başkanı tarafından söz verilen Korgeneral von Zettour ayağa kalktı. Cumhuriyet Ordusunu tuzağa çekip imha etme planının başarısı sayesinde yakın zamanda rütbe almıştı.

Bir sonraki planı da Genelkurmay’ı ikiye bölen türden bir tasarıydı: Büyük Ordu’yu kullanarak Birleşik Krallık anakarasını baskı altında tutmak. Bir güç gösterisi olarak Büyük Ordu’yu Cumhuriyet topraklarında toplayacak, bir yandan da üstünlük mücadelesini sürdüreceklerdi.

Eş zamanlı olarak, ikincil birlikler ve toplayabildikleri seçkin kuvvetlerle güney kıtasında bir nevi taarruz niteliğinde bir harekât önermişti.

İlk bakışta güney kıtasının ele geçirilmesine önem veriyormuş gibi görünüyordu.

Ancak aslında bu, ağırlıklı olarak hatların pasif bir şekilde yeniden düzenlenmesinden ibaretti ve ordu içinde savunma ağırlıklı bir plan olarak telakki edilmişti. Doğal olarak güney kıtasını ana harp sahası yapmak ve savaşı İmparatorluk sınırları dışında yürütmek, ülke savunması açısından daha hayırlıydı.

Anakaradan uzakta bulunan sömürgeleri savunmanın Birleşik Krallık’ın ikmal hatlarını zorlayacağı yönündeki analiz de gayet mantıklıydı. Yine de genel olarak İmparatorluk kurmayları bu teklifi, ana kuvvetleri yeniden organize etmek için zaman kazanma yolu olarak gördüler.

Zettour bunu etkili bir yıpratma harekâtı yürütmek amacıyla önermişti.

Bazıları bunun fazla pasif olduğunu mırıldanmaya başladı. Ana kuvvetleri doğrudan Birleşik Krallık anakarasına göndermek daha basit olmaz mıydı? Hatta bunun kesin sonuçlu muharebe olabileceğini fısıldayanlar bile vardı.

Elbette düşman hem kendi anakarasını hem de sömürgelerini korumak zorundaydı.

Sonuç olarak, sömürgelerde askeri güç yetersiz kalacaktı.

Bu durumda sömürgeleri bozguna uğratmanın daha kolay olacağını söylemeye bile gerek yoktu.

Sömürgeleri ezmeyi başarırlarsa bu durum Birleşik Krallık’ın savaşı sürdürme kabiliyetini büyük oranda baltalayacak, kendilerine verdikleri isimle “Özgür Cumhuriyet”in temelleri sarsılacaktı.

Herkesin Birleşik Krallık anakarasında kesin sonuçlu bir muharebe peşinde koşmasının sebebi tam olarak buydu.

Yine de aynı subaylar, güney kıtasındaki bir harekâtın etkili olacağını kabul ediyorlardı.

Birincisi, gerekli birlikleri toplamak o kadar da zor olmayacaktı.

İkincisi, kendi yurtlarının işgal edilme tehdidinin düşman kuvvetlerini bölecek olması hoşlarına gitmişti.

Buna rağmen çoğunluk dolaşık yollardan dolanan bir harekâttan kaçınmak istiyor, Birleşik Krallık anakarasına doğrudan bir darbe vurulmasını talep ediyordu.

“Bunu yaparsak savaş biter,” diyorlardı.

Ancak Zettour tam tersini hissediyordu. “Düşmanı güney kıtasında kendisini tüketmeye zorlayacağız. Bu süre zarfında en acil hususlar, işgal ettiğimiz topraklardaki çetecileri bastırmak ve birlikleri yeniden organize etmektir.” Birleşik Krallık anakarasını ele geçirme kabiliyetleri konusunda iyimser değildi. Riskler bir yana, ya her şeyi ya hiçbir şeyi göze alacakları bir deniz muharebesinin sonunda bir çıkarma harekâtı düzenlemeyi başarsalar bile, İmparatorluk birliklerinin bitap düşeceğini öngörebiliyordu. En büyük korkusu, böyle bir şey gerçekleştiğinde başka bir gücün işe müdahale etmesiydi.

“İtiraz ediyorum! Büyük Ordu hızlı reaksiyon verme kabiliyetine sahiptir. Birleşik Krallık savunmasını tahkim etmeden önce saldırmalıyız!”

“Lütfen donanmalarımız arasındaki güç farkını hatırlayın. Deniz kontrolü bizde değil.”

Aynı zamanda Birleşik Krallık’ın üstün donanması gibi pratik bir sorun da mevcuttu. İmparatorluk Donanması nicelik ve nitelik bakımından onlarla boy ölçüşebilecek durumda değildi. Son yıllardaki gayretlerle deniz gücü hızla gelişmişti ancak hâlâ geride olduklarını kabul etmek zorundaydılar.

“Hava ve büyücü kuvvetlerimizle gökyüzüne hâkim olmak için bir sebep daha!”

Şüphesiz toplantıdaki her general bunun farkındaydı. Tekil olarak gemileri Birleşik Krallık gemilerinden üstün olsa da İmparatorluk sadece askeri teçhizatla kazanamazdı.

Eğitim ve beceri unsurları önemliydi, ayrıca sayısal üstünlüğün mutlaklığını da göz ardı edemezlerdi.

Tüm bunları telafi edebilecek şey ise İmparatorluk’un hava ve büyücü kuvvetleriydi.

Doğal olarak hava ve büyücü kuvvetlerinin düşmanı yıpratmak için kullanılacağını düşünüyorlardı. Hava üstünlüğünü sağla ve gemisavar taarruzlarıyla düşmanı zayıflat. Bunun oldukça sıradan bir fikir olduğu söylenebilirdi ve İmparatorluk ordusu buna hazırlıklıydı. Ren cephesinde deneyim kazanan geri hizmetteki personel, daha fazla destek sağlamaya çalışabilirdi.

Ancak Manş Denizi hâlâ İmparatorluk Ordusu için büyük bir stratejik engeldi.

Taarruzun su üstünden yapılması gerekiyordu ve bu durum planlamacılar için tam bir baş ağrısıydı.

“Açıkçası, düşman toprağında bir yıpratma savaşı fikri hiç hoşuma gitmiyor.”

Düşmanı yıpratmak için uzun süreli bir savaşa girişmek istiyorlarsa kesinlikle yanlış rakibi seçiyorlardı.

Güçlü bir ulusun kendi evinde, kendi ana karasında bir yıpratma savaşına girişmek oldukça çetrefilli bir işti. Yanlış bir hamle, her şeyden önce İmparatorluk’un tükenmesine yol açardı. Ren cephesindeki çatışmalar sınır hattı boyunca yaşandığından taraflar eşit şartlara sahipti.

Fakat düşman anakarasının semalarında gerçekleşecek bir hava savaşında, düşmanın savaş azmi son derece yüksek olacaktı. Üstelik bir düşman uçağı düşürüldüğünde, kendi topraklarında savaştığı için yere çakıldığında esir düşme korkusu yaşamadan derhal saflara yeniden katılabilirdi.

Ancak İmparatorluk Ordusu’nun bir askeri vurulursa esir düşebilse şanslı sayılırdı. Bu gidişatla, iki taraf da birbirini aynı hızla düşürse bile taraf başına düşen fiili kayıplar tamamen farklı olacaktı.

Ve doğal olarak, İmparatorluk ordusu düşmanıyla aynı orandaki kayıplara dayanamayacağı için kendi tarafındaki zayiatı sürekli sınırlamak, bir yandan da Birleşik Krallık’ın işini zorlaştırmak mecburiyetindeydi. Bu imkânsız değildi fakat gerçek hayatta bunu başarmak tartışmasız büyük bir meydan okumaydı.

“Asıl endişelenmemiz gereken şey zaman. Düşman savunmasını tahkim ettiği an artık çok geç olacak.”

Aynı zamanda, savunması güçlendirilmiş bir düşman anakarasına müstakil bir işgal harekâtı düzenlemek de akılsızlık olurdu.

Birkaç kurmay subay, meseleyi çözmenin tek yolunun kısa süreli bir savaş olduğunu söyleyerek taarruz konusunda ısrar etti. “Şimdi saldırmazsak,” dediler, “Ren cephesi ölçeğindeki tahkimatlar ve ağır savunma mevzileriyle donatılmış bir düşmanla karşı karşıya kalırız.”

“O süre zarfında biz de kendi savunmamızı güçlendirebiliriz. Bana kalırsa konumlarımız eşit olacaktır.”

Zettour’un fikri basitti. Ordunun görevinin işgal edilen toprakları değil, İmparatorluk’u korumak olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla en büyük öncelik işgal alanını genişletmek değil, askeri gücü muhafaza etmekti. Elbette bunu yaparken düşmana kan kaybettirmek istediğini söylemeye bile gerek yoktu.

“Lütfen ordumuzun ulusal savunma göz önünde bulundurularak iç hatlar stratejisine göre teşkilatlandırılmış olmasından kaynaklanan yapısal kısıtlamaları anlayın. Nitelik olarak daha iyi, daha güçlü askerlere sahip olmak uğruna denizaşırı harekât kabiliyetlerimizden oldukça fazla fedakarlık ettik.”

Evet, bu kadar geniş bir alanı elde tutmanın tek gerçekçi yolunun da bu olduğu bir gerçekti.

“Fakat nihayetinde, onların topraklarına girip onları teslime zorlamadan savaşı bitiremeyiz. Endişelerinizde haklısınız General von Zettour, ancak bu yüzden savaş meydanında sonsuza dek çakılı kalmanın ulusal gücümüzü kemireceğini lütfen unutmayın.”

Kısacası, savaşın nasıl sona erdiğinin onlar açısından pek bir önemi yoktu. Bu anlamda Zettour, Birleşik Krallık anakarasını fethetmenin mutlak bir zorunluluk olduğuna ikna olmamıştı.

Aksine, bunun kendilerini batağa saplayacak korkunç bir fikir olduğunu düşünmeye başladı. Deniz gücüyle böyle bir işe girişmenin hezimet olacağı ise zaten ortadaydı. Zafer şanslarının düşmanın sahasında savaşmakta değil, onları İmparatorluk’un seçeceği bir muharebe meydanına çekmekte yattığına inanıyordu.

Ancak şartlar bunu açıkça dile getirmesine izin vermediği için canı sıkılıyordu. Diğerleri Cumhuriyet’i mağlup etmenin gururuyla sarhoştu ve aynı ivmeyle Birleşik Krallık’ı da dize getirebileceklerinden emindiler.

Korgeneral von Rudersdorf’un komutasındaki harekât planlayıcıları durumu daha iyi kavrıyordu; fakat halk ve bürokratlar “Aman, İmparatorluk Ordusu bunun da üstesinden gelir,” diyerek beklentiyi yüksek tutma eğilimindeydi.

Bu yüzden Zettour istemeye istemeye sınırlı bir taarruz teklifinde bulundu. Meseleyi, en az zayiatla en yüksek verimi sağlayacak bir harekâta indirgedi.

Gerçek hislerini saklayarak, yıpratmaya dayılı bir baskılama planını savundu. Başka çaresi yoktu.

Güney kıtasındaki cephe bir çölden ibaretti.

Anakaradakinin aksine, orada sert bir kural geçerliydi.

Güçlü olan hayatta kalırdı.

O dönemde güney kıtasında nüfuz sahibi üç büyük güç vardı: Birleşik Krallık, Cumhuriyet ve Ispagna Konfederasyonu. Bunlardan Ispagna Konfederasyonu tarafsız kalmayı başarmıştı; bunun temel sebebi ise şiddetli iç siyasi çatışmalar yüzünden dışarıya müdahale edecek dermanının olmamasıydı.

İşleri karmaşıklaştıran şey ise Ildoa Krallığı’nın araya kaynak yapıp bölgeye “yerleşmeye” çalışmasıydı. Sonuç olarak, hem Türkmen beyliklerinin oluşturduğu grup hem de Ildoa yerleşimleriyle harita belirsiz renklere bürünmüştü.

Bölgedeki egemenlik karmaşası tek bir kelimeyle özetlenebilirdi: Kaos. Elbette harita genel hatlarıyla da çizilebilirdi. Nüfuzun ve kukla hükümetlerin büyük kısmı Birleşik Krallık ile Cumhuriyet’e aitti.

Güney kıtasındaki devletler kâğıt üzerinde tarafsız olsalar bile, gönderdikleri gönüllü ordular ve sağladıkları ikmal malzemeleriyle saf yönetimleri gayet netti.

Ancak herkes İmparatorluk’u düşman olarak görmüyordu. Örneğin, güney kıtasında sömürge edinme mücadelesinde çıkarları Birleşik Krallık ve Cumhuriyet ile çakışan ülkeler İmparatorluk’un yanında yer alıyordu.

Bunun en belirgin örneği Ildoa Krallığı’ydı. Müşterek çıkarlar göz önüne alındığında, İmparatorluk’un krallıktan bir ittifak kurmasını talep etmesi hiç de zor olmamıştı. Cumhuriyetçi diplomatları çileden çıkaracak şekilde, nüfuz alanlarını genişletmek isteyen komşu rakip ülkeler Cumhuriyet’in çöküşünü memnuniyetle karşılıyordu.

Ildoa Krallığı’nın İmparatorluk ile müttefik olmayı seçmesinin sebebi de tam olarak buydu.

Elbette bu ittifak, krallığın otomatik olarak Cumhuriyet ve Birleşik Krallık ile savaşa girdiği anlamına gelmiyordu.

İki ülke arasındaki anlaşma temel olarak savaşa girme kararını isteğe bağlı kılıyordu; savaşa katılmanın zorunlu olduğuna dair hiçbir ibare yoktu.

İmparatorluk Güney Kıtası Sefer Kuvvetleri konuşlandırıldığı sırada Ildoa Krallığı resmi olarak tarafsızlığını koruyordu.

Yine de müttefik bir ülke olmanın getirdiği nezaketle birliklerin orada “konuşlanmasına” izin vermişti. Ancak İmparatorluk bu teklif karşısında pek de hızlı hareket etmedi.

Güney kıtasını hafife aldığı için bölgeye yalnızca iki tümen ve bir destek birliğinden oluşan tek bir kolordu gönderdi.

Genelkurmay ise daha fazla birlik sevk edilip edilmemesi konusunda çetin bir tartışmaya tutuştu. İlk etapta gönderilen birlik sayısı o kadar azdı ki normal şartlarda orada konuşlu olan Cumhuriyet garnizonu bile onlara karşı koyabilirdi.

O dönemde herkes İmparatorluk birliklerinin savaşa hazır gücünü artırmak için zaman kazanmaya çalışacağını düşünüyordu. Ne de olsa tek bir cılız kolordu ciddi bir askeri tehdit oluşturmuyordu. Yine de İmparatorluk Ordusu’nun varlığının siyasi açıdan büyük bir anlam taşıdığı konusunda hemfikirdiler.

Kolordu Komutanı von Romel’in siyasi gerekçelerle—yani nüfuz alanını genişletmek ve İmparatorluk’un müttefikine saygı göstermek amacıyla—görevlendirildiği yönündeki gözlemci analizleri, en makul açıklama olarak kabul görüyordu.

Bu yüzden herkes duraklama döneminin öngörülebilir gelecekte de devam edeceğini tahmin ediyordu.

Genelkurmay’ın İmparatorluk Ordusu’na emir vermekle görevli dairesi bile bu fikre yarı yarıya inanıyordu. Her halükârda bölgeye biraz birlik sevk etmişlerdi fakat bu cephenin gerçekten bir öncelik taşıyıp taşımadığı konusunda emin değillerdi.

Sonuçta oraya asker göndermenin gözle görülür bir kazancı yoktu.

Amaç bu topyekün savaşta düşmanı daha da yıpratmak olmasaydı, İmparatorluk askerlerinin oraya gönderilmesi muhtemelen gündeme bile gelmezdi.

Bu açıdan bakıldığında, bir duraklama yaşanacağını öngörmek mantıklı bir analizdi.

Herkesin beklentilerinin boşa çıkması, sahadaki sürpriz bir hamle sebebiyle gerçekleşti. Asıl sebep Komutan von Romel’di. Ne düşmanları ne de müttefikleri Güney Kıtası Sefer Kuvvetleri’nin harekete geçeceğini düşünüyordu; ancak birlikler varır varmaz derhal aksiyona atıldılar.

Yetenekli bir generalin vakit kaybetmeyeceği gerçeği dünyaya bir kez daha hatırlatılmış oldu. Cumhuriyet sömürgelerini savunmak üzere henüz yeni ulaşmış olan Birleşik Krallık birlikleri herhalde bu işten en zararlı çıkan taraf oldu.

Muharebe meydanında henüz tam anlamıyla pişmemiş olan bu toy birlikler, iki İmparatorluk tümeninin güney kıtasında konuşlandırılmasına siyasi sebepler dışında bir anlam verememişlerdi.

Dolayısıyla onları hafife alan Birleşik Krallık, doğru düzgün teyakkuza bile geçmedi. İşte Komutan von Romel idaresindeki İmparatorluk birlikleri de tam bu sayede hepsinin canına okudu.

Kendilerinden katbekat üstün bir düşmana karşı tarihte eşi benzeri görülmemiş bir manevra harbi yürüten İmparatorluk Ordusu, yarıya yakını Ren cephesinde dövülmüş seçkin askerlerden oluşmasının da etkisiyle, Birleşik Krallık birliklerini kaliteleriyle adeta silip süpürdü.

Çölde bir hareketli harp yürüteceklerini rüyalarında bile görmeyen Birleşik Krallık birlikleri, daha işin başında ağır bir darbe alarak intizamsız bir şekilde kaçışmak zorunda kaldı.

General de Lugo’nun buna karşılık nasıl bir strateji izleyeceği aşikârdı.

Ildoa Krallığı üzerinde birtakım siyasi hamleler yaparken, eş zamanlı olarak Ildoalılara yardım ulaşmamasını sağlamak için elinden geleni ardına koymadı.

Fakat Romel, de Lugo’nun kurnazlığından çok daha hızlıydı. Gelecek nesiller onun bu zekice taktiklerine övgüler yağdıracaktı. Elinde neredeyse hiç birlik olmamasına rağmen zamanın lehine işlemediğini fark ettiği an bir şaşırtmaca hamlesi yaptı, Turus Deniz Üssü’ne baskın bir taarruz düzenleyerek burayı ele geçirdi.

Ildoa Krallığı’na bağımlı olmayan bir üssü emniyete alırken, diğer yandan Cumhuriyet ve Birleşik Krallık lojistiğine ağır bir darbe indirdi.

Turus Deniz Üssü, Cumhuriyet ve Birleşik Krallık’ın ikmal üssü konumunda olduğundan düşüşünün etkileri çok geniş bir alana yayıldı.

Nihayetinde, ilk baştaki öngörülerin aksine İmparatorluk Ordusu Güney Kıtası Sefer Kuvvetleri varlığını ağırlığıyla hissettirdi. En önemlisi de İmparatorluk vatandaşları bu başarı silsilesini görünce coşkuyla galeyana geldi.

Halk, İmparatorluk’un muazzam miktarda para ve can feda ettikten sonra Ren hattında Cumhuriyet’i dize getirdiğine ikna olmuş durumdaydı.

Savaşın devam etmesi, halkın bundan nefret etmeye başlaması riskini doğuruyordu.

Bu durumdan endişe duyanlar sadece Genelkurmay değildi; fakat tahminlerin aksine birlikler güney kıtasında üstünlüğü tamamen ele geçirdi. Dacia ve Ren’in ardından gelen bu galibiyet serisi halkı adeta çılgına çevirdi.

Muharebeler, sanki İmparatorluk ordusunun karşısında hiçbir rakip duramazmış gibi cereyan ediyordu. Galeyana gelen vatandaşlar savaş yanlısı kesilerek desteklerini sergilediler.

Sonuç olarak, birliklerin daha da büyük başarılar elde etmesi beklenir oldu.

Genelkurmay için bu genel tablo büyük bir hesap hatasıydı. Savaşın sürdürülmesine destek sağlanması bakımından bunu olumlu karşılıyorlardı.

En azından halkın savaş karşıtı muhaliflerin etkisine girdiğine dair hiçbir emare yoktu.

Genelkurmay bu durumu tüm kalbiyle memnuniyetle karşılayabilirdi.

Ancak güney kıtasında bir kahramanın belirmesi ve geri çekilme zamanını kestiremez hale gelmeleri onları korkutuyordu.

Özellikle Korgeneral von Zettour etrafında kenetlenen zayiat kontrolü faction’ı, savaş kazanımlarını artırmak isteyen saldırgan klik karşısında güçlü bir direnç gösterdi.

Onlara göre güney kıtasına kesin olarak gerekenden fazla birlik göndermek, kabul edilmesi zor bir kaynak israfıydı. İkmal hatları üzerindeki baskı bile katlanılamaz boyuttaydı.

Konvoy gemileri ne olacaktı?

Taşıma gemileri ne olacaktı?

Doğrudan destek birlikleri ne olacaktı?

Bu meseleler yüzünden kafa yoranlar sadece zayiat kontrolü grubu değildi. Dağ gibi yığılan sorunları düşünmek bile her lojistik subayının başını ellerinin arasına alıp inlemesine yeterdi. Mesele aslında daha da geriye dayanıyordu; İmparatorluk Ordusu’nun iç hatlar stratejisine göre teşkilatlandığı göz önüne alınırsa, gücünü yabancı bir ülkede düzgün bir şekilde yansıtıp yansıtamayacaklarından bile emin değillerdi.

Güney kıtasında bir kolorduyu sevk etmek, kendi ülkesinde hareket ettirmekten tamamen farklıydı. Vatan toprağında üretilen tek bir piyade tüfeğinin bile güneydeki bir askere ulaşması için karmaşık bir rota izlemesi gerekiyordu. Üstelik nakliye sırasında bunların belli bir yüzdesinin hasar göreceği ve gemilerin yolda batırılabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurmak zorundaydılar.

İlgili tümenler için bu durum felaketten de öteydi ve genel olarak İmparatorluk Ordusu bu tür kayıplara dayanacak durumda değildi. İmparatorluk askeri makamları, deniz yoluyla taşıma kabiliyetini yalnızca Norden’deki İmparatorluk işgal altındaki topraklara asker mekik dokumaktan ibaret görmüştü. Sonuç olarak, agresif bir şekilde taşıma gemisi edinme ihtiyacı duyulmamış, bakım ve ikmal işleri son derece yavaş yürütülmüştü.

Hepsinden öte İmparatorluk, ana deniz rotalarının savunulması kavramına pek aşina olmayan bir kara devletiydi. Konvoy koruma konusundaki teorik bilgileri bile temel bir farkındalıktan öteye geçmiyordu. Bu durumun dönüp dolaşıp ayaklarına dolanacağı kesindi.

Öte yandan Birleşik Krallık ve Cumhuriyet, sömürgelerdeki sanayi altyapısı sayesinde bir dereceye kadar kendi kendine yetebiliyordu. Sadece bu da değil, sayılamayacak kadar çok gemiye sahiptiler.

Bu esnada İmparatorluk Ordusu elbette İmparatorluk’un yeni nüfuz alanlarından gelecek ikmallerden faydalanabilirdi ancak İmparatorluk bu bölgelerle yalnızca müşterek çıkarlar ölçüsünde bağlıydı.

Doğal olarak, kendine saygısı olan her asker oradan gelecek ikmaller dayanarak hareket etmekten endişe duyardı.

Bu yüzden Genelkurmay bir kez daha çetin bir tartışmanın içine düştü.

Herkes cephenin daha fazla genişlemesini engellemek gerektiği görüşündeydi ama düşmanı gerçekten görmezden gelebilirler miydi? Tam karşılarında duruyorlardı. Gerektiğinde hatların yeniden şekillendirilmesi gerektiğine karar veren Zettour için, savunma hatlarının organizasyonunu baştan aşağı gözden geçirmeye ve perde arkasında diğer ülkeler üzerindeki nüfuzlarını kullanmaya adama vakti gelmişti.

Fakat Genelkurmay henüz nihai kararına varmadan, güneyden bir başka rapor daha çıkageldi.

Bu rapor, büyük bir zafer olarak adlandırılabilecek türden bir müjdeydi. Birliklerin bir takip taarruzuyla kazanımlarını artırma sürecinde olduğu haberi, bir yandan halkı yeniden galeyana getirirken diğer yandan Zettour için lojistik sıkıntılara yol açacaktı. Şansına, Zettour henüz bunu bilmiyordu.

4 EYLÜL, BİRLEŞİK YIL 1925, İMPARATORLUK BAŞKENTİ

Birliğin güney kıtasına sevk edildiğini ilk gördüğü andaki izlenimini hâlâ unutamıyordu. Gelecek raporları heyecanla beklemekteydi.

Fakat listede altı üstü iki tümen vardı.

Biri, ağırlıklı olarak acemi erler ve yedeklerden oluşturulmuş yeni bir hafif piyade tümeniydi. Payına düşen az sayıdaki tecrübeli askerden oluşan diğer tümenin ise insaflı bir değerlendirmeyle dahi iyi durumda olduğu söylenemezdi.

Kâğıt üzerinde belli bir muharebe güçleri bulunsa da Ren cephesinde ağır kayıplar vermişlerdi. General von Romel bizzat Ren’de görev yaptığı için bu durumun askeri gücü nasıl olumsuz etkileyeceğini gayet iyi biliyordu. Mevcut asker sayısıyla orantılı bir güç elde edemeyecekse normal bir komutanın ümitsizliğe düşmesi kaçınılmazdı.

Romel için oradan buradan toplanmış ikinci sınıf birliklerle güney harekâtını yürütme emri tam anlamıyla akıl dışıydı. Bu yüzden Genelkurmay’a ek birlik talebinde bulunmuş fakat tatmin edici bir yanıt alamamıştı.

Mevcut duruma daha fazla dayanamayarak doğrudan başvuruda bulunmuş, darlamalarının sonucunda alabildiği tek yanıt ise takviye olarak takviyeli bir büyücü taburunun sevk edileceği olmuştu. Üstelik ne büyük lütuf ki bu birlik, doğrudan Genelkurmay Personel ve Harekât Daireleri emrindeki güzide bir birlikti. Tam kadro, muharebe tecrübesine sahip ve teçhizatı eksiksiz birinci sınıf bir birlik alacağı için sevinçten havalara uçmuştu.

Ancak sevinçten çığlık atmasına ramak kalmışken birlik komutanının sicil raporlarını incelediğinde bütün neşesi kursağında kaldı.

Hayır, değerlendirmelerin kendisinde bir sorun yoktu.

Mesela Akademi, onun saha subayı standartlarına tam anlamıyla uygun olduğunu belirtiyordu. Sırf bu bile kendisini vaatkâr bir subay yapmaya yeterdi.

Ayrıca bir büyücü subayda nadir görülecek şekilde, Harp Akademisinde yükseköğrenimini tamamlayarak kurmay subay niteliği kazanmıştı. Harp Akademisi de onun hakkında övgü dolu ifadeler kullanmış, bir subayda aranan tüm standartları karşıladığını belirtmişti.

Bunlar, doğruya doğru, hayli olumlu değerlendirmelerdi.

Hem bir kurmay hem de bir saha subayı için standartların ötesinde bir bilgi birikimine sahip olduğunu garanti ediyordu. Fakat şu an harp zamanıydı. Savaş döneminde en kritik değerlendirmeler harp meydanından gelenlerdi ve onlar da tam bir çelişki yumağıydı.

Özellikle Kuzey Ordular Grubu’ndan gelen sert eleştiriler dağ gibi birikmişti. Üst kademeye açıkça itiraz bayrağı çektikten sonra tayin edildiğini yazıyorlardı.

Batı Ordular Grubu ise iyi ve kötü yanlarının birbirini nötrlediğini, bu yüzden derece vermenin zor olduğunu belirterek değerlendirme yapmaktan kaçınmıştı. Üstelik verilen emirlere direnmeye kalkışmıştı.

Gerçekten de hakkında hüküm vermesi son derece güç biriydi. Yine de emre itaatsizlik girişimine rağmen iyi yanları kötü yanlarını dengeliyorsa, bünyesinde ciddi bir kabiliyet barındırdığı sezilebiliyordu.

Fakat bu durum, emri altında böyle bir eyleme kalkışacak türde bir subay isteyeceği anlamına gelmiyordu. Elindeki birliğin son derece kıt olduğu şu vaziyette, en çok güvenmesi gereken birliğin komutanı böyle biri mi olacaktı? Bu kadarı absürdün de ötesindeydi.

Romel yüzünde bıkkın bir ifadeyle okumaya devam etti; fakat teknoloji laboratuvarının “üzerinde çalıştığı proje birtakım başarılar elde etmiş olsa da çekilen zahmete değmedi” şeklindeki ucu açık yorumları da içini rahatlatmaya yetmedi.

Raporları bitirdiğinde aklında iki husus netleşmişti.

Birincisi, bu değerlendirmelerin neredeyse tamamının karargâhtan çıktığıydı.

Anlaşılan o ki, doğrudan emrinde görev yapan birlikler kendisini mükemmel bir saha subayı olarak görüyordu. Yine de maiyetine böyle idaresi güç birini almak pek rastlanır şey değildi. Emirlere uyan ancak üst kademenin planlarına itiraz eden büyücüler genellikle gözden çıkarılmaya meyilli olurdu.

Sonuçta başa çıkılması zor insanlardı.

İkincisi ise, değerlendirmeler çelişkili olsa da olağanüstü bir asker kabul edilecek kadar başarı göstermiş olmasıydı.

İşin garibi, bir subay olarak duruşu ne olursa olsun, münferit bir büyücü olarak kendisinden övgüyle bahsediliyordu. Düşman kaybı sayısı Ren cephesindeki en yüksek değerler arasındaydı.

Üstelik bir saha subayı olarak, yarmaları ve pusuları istifini bozmadan sevk ve idare etmişti. Subayın biri ondan “Kuduz Köpek” diye bahsetmişti. Anlaşılan şu sıralar lakabı “Paslı Gümüş” olarak geçiyordu ve bunun mantığını kavrayabiliyordu.

Kulağa gelen tınısı, esas unvanı olan “Ak Gümüş” kadar zarif olmasa da gayet yerinde bir tanımlamaydı. Françoislilerin ona “Ren’in Şeytanı” dediğini de duymuştu.

Her halükârda, sırf bir büyücü olarak bakıldığında rakipsizdi. Bir subay olarak da kesinlikle yetersiz sayılamazdı. Bütün bunlardan hareketle, onu kendisine hem takviye güç hem de başlarından savmanın bir bahanesi olarak kakalamış olmalıydılar.

Dürüst olmak gerekirse, kucaklarında kalan bombayı kendi kucağına bıraktıklarını hissediyordu.

“… Bana tasmasız bir kuduz köpeği gezdirmemi mi söylüyorlar?” Dişlerinin arasından bir şikâyet kaçırdı. Belki sadece bir önyargıydı ama General von Romel’a hiç de öyle gelmiyordu. En nihayetinde kendisinden resmen kötü bir ele oynaması isteniyordu.

“Bu işin şakası yok. Adamlarımı öyle kolayca ölüme gönderecek değilim. Genelkurmay’daki o güruh kayıp sayılarını sadece istatistikten ibaret görüyor!”

Bence, Genelkurmay’ın kendi baş ağrılarını sahadakilerin üstüne yıkma alışkanlığına söylenip durmaktan başka çaresi kalmamıştı.

Yine de en azından bir yüz yüze görüşecekti. General von Romel, Binbaşı von Degurechaff’ı beklemeye karar verdi. Sonuçta netice almış bir büyücü subaya saygı gösterme şekli buydu; her ne kadar kafasındaki önyargılar, geliş haberi verildiğinde kendisini en kötüsüne hazırlamasına neden olsa da.

Raporunu vermesi için onu makamına davet etti ve duygudan uzak resmi prosedürler tamamlandığında, insanları tartmaya yönelik o kötü huyu yine nüksetti.

Fakat Binbaşı von Degurechaff’ın da tıpkı kendisi gibi resmi ve somut temasları tercih ettiğini görünce daha baştan şaşırmıştı.

Ne de olsa büyücüler ve subaylar gururlu bir gruptu. Belki fazla gururlu oldukları söylenebilirdi ama öyle ya da böyle, İmparatorluk ordusundaki herkes bu gerçeği gayet iyi bilirdi.

Bu yüzden, dış görünüşünün aksine bu büyücü subayın da saldırgan ve mütecaviz bir tip olacağını tahmin etmişti.

Romel da böyle birinin bürokratik gevezeliklerle karşılanmaktan rahatsız olmasını, hatta öfkelenmesini bekliyordu.

Dolayısıyla kızın hiç istifini bozmadan, aynı içi boş nezaketle sakince karşılık verdiğini görmek kendisi için ferahlatıcı bir sürpriz oldu. O noktada Romel, hesaplarının şaştığını kendi kendine itiraf etti.

Ar duygusu taşımayan bir büyücü subay. Belki de emirlere bu yüzden boyun eğmeyip direnmeye kalkışmıştı? Bir cephe subayı olarak kafasını kurcalayan şüpheler zihnini kurcalamaya başladı.

Gerçi bileği bükülmez, metanetli bir subay olduğu doğru ama… dizginleri kendi eline almaya fazlasıyla meyyal bir yapısı var. Bunları içgüdüsel olarak sezebiliyordu ve bu durum onu fazlasıyla endişelendiriyordu. Kararlarını neye göre alıyordu ki? Romel tam bu kaygılara kapılmışken Degurechaff lafa girdi.

“Son olarak Generalim, taburumun müstakil hareket etme yetkisinin tanınmasını talep ediyorum.” Suratında en ufak bir jest dahi belirmeden son derece soğukkanlı bir edayla, “Genelkurmay bunu zaten onayladı,” diye devam etti. Talebini ileyiş biçiminde insanı hayrete düşürecek kadar küstah ama bir o kadar da gözü pek bir özgüven vardı.

Romel’ın kendisinin de aşırı gururlu biri olduğu söylenirdi; dolayısıyla kızın böylesine elini kolunu sallayarak yüzsüzce bir talepte bulunması adeta aklını başından almıştı.

Herhangi bir muvazzaf subay, sırf bu tek cümleyi duyarak bile Kuzey ve Batı Ordular Gruplarının bu kızı neden zapt edemediğini anlardı.

Bir büyücü taburunun emir-komuta zincirinden çıkarılması, neredeyse koca bir tümeni kaybetmekle eşdeğerdi. Normal şartlarda hiçbir komutanın ayrı bir komuta zincirini kabul etmesine imkân yoktu.

“Orası tartışılmaz bile! Ayrıca Binbaşı von Degurechaff, madem bu kadar iddialı konuştun, taburundan büyük başarılar bekleyebilirim, değil mi?”

Fakat anlaşılan kız, Romel’ın bu tepkisinden pek hoşnut kalmamıştı.

Bütünüyle sessizliğe bürünerek birliklerinin kabiliyetinden şüphe duyulmasına açıkça tepki gösterdi. Üst rütbeli bir subayın sorusuna verilen yanıt düşünüldüğünde, bu tavır inanılmaz derecede saygısızcaydı. Ha şöyle. Ama bu durum Romel’ın, üstlerinin ona neden mesafeli davrandığını nihayet kavramasını sağladı.

Romel bile hiçbir zaman bu kadar burnu havada olmamıştı.

“Eee, ne diyorsun?” Farkında olmadan sesini sertleştirerek onu bir yanıt vermeye zorladı. Eğer şimdi bir cevap vermezse, Genelkurmay ne derse desin onu geldiği yere geri gönderecekti.

“General von Romel, tüm saygımla belirtmek isterim ki… Ben yalnızca yanıtlanması imkânsız bir soruya cevap verme zahmetinden kaçındım.”

“… Ne?”

Ancak aldığı yanıt, kendisinin de yeni bir soruyla karşılık vermesine sebep oldu. Az önce ne demişti o? Yanıtlanması imkânsız bir soru mu?

“Ben bir askerim, laf ebesi değil. Askeri kabiliyetimizi süslü kelimelerle izah edebilme yetisinden yoksunum, maalesef.”

Sesi bir anda değişivermişti. Kendini beğenmiş edasının yanı sıra, sözlerinden ağır bir ima ve iğneleme akıyordu.

“Sözlerle anlatsam dahi bunun sizi tatmin edeceğinden şüpheliyim efendim; bu nedenle yanıt veremiyorum.”

Kelimeler kulaklarında çınladı. Onları duymuştu; İmparatorluğun resmi diliyle, standart düzgün bir diksiyonla telaffuz edilmişlerdi. Anlamakta hiçbir güçlük çekmiyordu; ses tonu cam gibi berraktı.

Buna rağmen bir an için karşısındaki kızın niyetini kavrayamadı. Karşımdaki bu küçük kız gerçekten az önce idrak edemediğim bir şey mi söyledi?

Kavramakta zorlanıyordu. Kısa bir süre sonra, arka arkaya dizilen bu kelimelerin gerçek anlamını nihayet idrak edebildi.

“… Yani kısacası ‘gözünle görmeden inanmazsın’ demek istiyorsun. Bana söylemek istediğin şey bu mu?”

“Takdiri tamamen yüksek huzurlarınıza bırakıyorum. Generalim, lütfen bana ve birliğime güvenin.”

Derin bir sessizlik çöktü.

Gözlerinde son derece samimi bir yakarış belirdi. Eğer bu sadece bir blöften ibaretse, bu tam anlamıyla bir cinnet haliydi.

Romel elinde olmadan dona kalmıştı. Bu his, ancak akılalmaz bir şeye tanıklık etmenin yarattığı şokla tarif edilebilirdi.

Aklına tek bir düşünce geldi.

Cephe Sendromu.

Binbaşı von Degurechaff bu sendromun sayısız belirtisini taşıyordu. Üstü kapalı da olsa onu uyarma biçimi: Bana aptalca sorular sormayın. Aynı zamanda gözdağı verme biçimi: Ne kadar güçlü olduğumun hâlâ farkında değil misiniz? Ancak tüm bunlara rağmen gösterdiği o samimi yanıtların mantığı…

Demek ki sadece kibirli olmakla kalmıyordu, aşırı derecede çarpık bir zihniyete sahipti.

Hiçbir şeye inanmıyordu. Ne komuta kademesinin gücüne, ne stratejilere, hatta muhtemelen silah arkadaşlarına bile. Buna rağmen İmparatorluk Ordusu’na şaşırtıcı derecede sadıktı. Hatta sırf devletin bekçisi olmaya odaklanmış, eşi benzeri bulunmaz sadakatli bir kaçık bile denebilirdi.

Anlıyorum… Romel onun geçmişte neden emirlere karşı geldiğini şimdi kavramıştı. O yalnızca, vatanın çıkarına hizmet ettiği sürece bir yurtsever olmaya karar vermişti. Uzun lafın kısası, yetenekli bir kaçıktı ama işin acı tarafı, kendisinin ne kadar zıvanadan çıktığının farkında bile değildi.

“… Binbaşı, sana güvenmemi sağlayacak yeterli delile sahip değilim.”

Bu kız bir deliydi. Ve son derece yetenekli. Üstelik tanıdığım herkesten çok daha dürüst. Romel için nadir görülen bir durumdu; hakkında bir türlü karar veremediği biri duruyordu karşısında. İdaresinin kolay olmayacağını çok iyi biliyordu.

İşte bu yüzden ona nasıl güvenebileceğini sordu.

“Elde ettiğim başarıları tek tek sıralamamın hiçbir anlamı yok.” Emrinizdeyim.”

Verdiği yanıt son derece açık ve netti. Romel, laftan ziyade icraata önem veren bu tutumu takdir edebilirdi—genellikle.

Yeteneğiyle gururlanıp kibirlenmiyordu; gücünün kölesi olmuş biri de değildi. Gayet tabii, son derece doğal bir şeyden bahseder gibi konuşuyordu. Muhtemelen nelerin mümkün olduğunu, nelerin ise zora gireceğini tartabilecek yetideydi.

Aksi takdirde, tam şu anda yaptığı gibi bir cephaneliğin önünde ateşle oynamaya cesaret edemezdi. Kısacası, delişmenliğinin arkasında sınır tanımayan bir kabiliyet yatıyordu. Aklını kaçırmış bir çılgın olduğu hükmüne varmaktan başka çaresi yoktu.

“Neler yapabileceğini gözlerimle görmek istiyorum. Hayır, yanlış anlama. Bir stratejist olarak demek istiyorum.”

Onu bir kahraman, bir kaçık ya da bir silah arkadaşı olarak nitelendireceğim.

Bu yüzden neye muktedir olduğunu kanıtlaması gerekiyor. Yoksa o sadece cinnetle zehirlenmiş vahşi bir hayvandan mı ibaret? Yoksa hastalıklı bir zekâya sahip kurnaz bir mahluk mu?

Romel birdenbire bu sorunun cevabını ne kadar çok bilmek istediğini fark etti.

“Seni bir hava harekâtına gönderiyorum. İkinci grubun komutasını üstlenmeni istiyorum. Bu arada, tek bir tabur olsanız dahi size 7. Muharebe Grubu adı altında diğer Muharebe Gruplarıyla eşdeğer bir yetki vermeyi planlıyorum. Beni hayal kırıklığına uğratma.”

Onu kısmen bağımsız bir görevde sınayacağım. Gerçi işlerin nasıl sonuçlanacağını az çok tahmin edebiliyorum ama… Umarım netice alır.

“Anlaşıldı efendim. Beklentilerinizi boşa çıkarmayacağız.”

Şunun tipine de bakın.

O şeytani sırıtmaya.

Adeta sevinçten havalara uçuyor.

Savaşacak bir alan bulduğu için öyle mutlu ki.

Şüphe yok ki, tanıdığım en korkunç insan olup çıkacak. Ve muhtemelen muharebe meydanında sırtımı en çok dayayabileceğim dostlarımdan biri olacak.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla