YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 9 / Norden I: İkmal Deposunun Önündeki Savaş Bölgesi, İrtifa 9.500
“Sabah güneşi gibi parlayan ihtişamıyla karanlığı aydınlatıyor. O doğdu! Tanrı’ya hamdolsun!”
Odaklanmış bir büyü bombardıman formülü.
Bir büyü bombardımanı, 28 santimetrelik bir topun nüfuz etme ve tahrip gücüne sahiptir. Onu meydana getiren yedi katmanlı kontrol denklemi dağılarak gözden kaybolur. Bir an için muharebe alanı devasa bir ışıkla parıldar, ardından gök gürültüsünü andıran çarpışma sesi havayı yırtar.
“Gözetleme dalgalarının çöktüğü doğrulandı. Düşman gözlem birimi tamamen bertaraf edildi.” Aynı anda, gözlemcisi Teğmen Serebryakov’dan cızırtılı bir hasar tespit raporu gelir. “Muazzamdı Binbaşım,” diye ekler Teğmen; Tanya da ona hak vermek zorundadır.
Bir saldırının ardından tatmin hissettiği pek vaki değildir ama bu sefer bunu gerçekten hissetmektedir. Hedefini tam isabetle vurduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Ve bu, düşman için ağır bir darbe olmuş olmalıdır. Her ne olursa olsun, bir büyücü muharebesinin en temel aşaması olan düşman gözlem personelinin imhası son derece pürüzsüz gerçekleşmiştir.
Kurbanlar ya bu işte çömezdi ya da sığınaklarına fazlasıyla güveniyorlardı; yine de deliler gibi güçlü gözetleme dalgaları yaydıkları için anında tespit edilmişlerdi. Ağırlıklı olarak dalgaları pasif olarak alan François Cumhuriyet Ordusu ile kıyaslandığında, bunları bulmak çocuk oyuncağıydı.
Anlaşılan Anlaşma İttifakı ordusu niteliksel açıdan yetersiz kalmaya devam etmektedir. Kolayca kaçabileceğiniz mesafedeki bir kontrol biriminde ya da en azından bir kara gözetleme treninde değilseniz, normalde aktif olarak gözetleme dalgası yaymazsınız.
Sabit bir mevziden öylece gamsızca gözlem yapacak kadar nasıl bir aptallık sergileyebilirler ki?
Bu, Tanya’nın tecrübelerinden süzülen yargısıdır. Şans ondan yana gibi görünmektedir. Küçük ellerini yumruk yapıp bu anın tadını çıkarır.
“Düşman telsiz trafiğinde muazzam bir artış var. Büyücülerden gelen çok sayıda çağrı doğrulandı. Muharebe İdare Merkezlerini vurmuş olmalısınız.”
Emir subayı olan gözlemcisinden gelen rapor, inancını daha da pekiştirir. Şüphesiz ve kesin bir şekilde düşman denetleyicilerini havaya uçurmuştur. Bunun ne anlama geldiğini gayet iyi bildiğinden, tüfeğini zaferle havaya kaldırıp gururla ötmektedir.
Uzaktan bakıldığında bile düşman düzeninin bocalamaya başladığını görmek onu tatmin etmeye yeter; bu, az önce aldıkları şokun açık bir göstergesidir.
“Pekala, işlerini kesin olarak bitirdik, değil mi? Öyleyse taarruza geçiyoruz.”
Normal şartlar altında, sayıca üstün bir düşmanla kendi seçtiği bir hava sahasında angajmana girmek katiyen söz konusu olamazdı. Buna inatla karşı çıkardım. Fakat düşmanın başı koparıldıysa durum değişir. Havada çarpışan birliklerin hâlini en muhafazakâr ifadeyle tanımlamak gerekirse: Kaos. Disiplini korumak ve bunu organize bir muharebeye dönüştürmek, cephe komutanlarının boyunu aşan bir iştir.
Komutan ne kadar üstün olursa olsun, muharebe bir it dalaşına dönüştüğü anda tüm duruma hâkim olmak imkânsızlaşır. İt dalaşına girmiş bir komutanın birliğini ne kadar gözetleyebileceğinin belli sınırları vardır. Bu noktada Tanya, İmparatorluk Ordusu’nun doktrinine müteşekkirdir. Görev odaklı komuta anlayışı sayesinde, bir subay iyi astlara sahipse, ellerinden tutup nasıl ateş edeceklerini göstermesine gerek kalmaz.
Elbette 203. Hava Büyücü Taburu, Norden Kontrol’den navigasyon desteği de dâhil olmak üzere asgari düzeyde yönlendirme almaktadır. Kontrol mekanizması olmadan yürütülen bir savaş, izole kalmış büyücüler arasındaki kaba bir it dalaşından ibarettir.
Ne de olsa, gerekli düzeni sağlayacak bir Kontrol birimi olmadığında, geriye sadece rastgele uçuşan bireysel büyücüler kalır. Disipline edilip yönlendirilemeyen bir güç, pek de tehlike arz etmez.
“Pixie 01’den tüm personele. Düşman Kontrol birimi bertaraf edilmiştir.”
Düşman komuta şemasının kilit noktasının konumunu açık etmesi bizim için büyük şanstı. Denemeden bilemezsiniz; bu yüzden bombardıman formülünü savurmuş ve onları tereyağından kıl çeker gibi havaya uçurmuştu… görünüşe göre.
Artık karşımızda askeri bir birlik değil, kontrolsüz bir güruh var. Komuta merkezinden yoksun büyücüler, her biri kendi savaşını veren birer Don Kişot sürüsünden farksızdır.
“Pixie 01’den Komuta Merkezine. Tespit ettiğiniz düşmanların durumunu bildirin.”
“Komuta Merkezi, anlaşıldı. Kalan düşmanlar 6.500 fitte seyrediyor. Öncü birlik yaklaşık bir ihtiyat alayı büyüklüğünde görünüyor. Onları koruyan iki bölük var. Ayrıca bombardıman uçaklarına da sahipler. Takviye birliğe dair bir iz yok.”
Durum tam olarak göründüğü gibidir. Şu anda bizimle angajmana girebilecek tek düşman, hemen önümüzdeki o darmadağınık birliklerdir. Normalde düşman kontrolü, bozguna uğrayan öncü birliği takviye etmek için korumaları öne sürmek gibi her türlü seçeneği değerlendirebilirdi.
Fakat şu an hiçbiri ne yapacağını bilmiyor; tam bir panik hâlindeler. Anlaşma İttifakı ve cumhuriyet büyücülerinin, grup muharebesine aşırı uzmanlaşma gibi bir eğilimleri olduğunu fark etmiştim.
İmparatorluk Ordumuzun gururu olan ve o cehennem gibi eğitimi her nasılsa neşeyle atlatmayı başaran 203. Hava Büyücü Taburu’nun büyücüleri, onları rahatlıkla baskı altına alabilmelidir. En azından bana ayak bağı olmayacaklardır; böylece onları hiç çekinmeden birer kalkan olarak kullanabilirim.
Üstelik bu kez elimizde harika bir ikramiye var: Düşman bombardıman uçakları. Onları düşürürsem, hava kuvvetleri yönetmeliği uyarınca terfi ve ekstra primler bekleyebilirim.
Ah, bu gerçekten harika. Tanya gayriihtiyari dudaklarını kaba bir edayla yalar.
İlk defa, neredeyse tamamen bakir, rekabetsiz bir fırsat alanının (mavi okyanus) içindedir. Bütün bu lütuf dolu ortamı yaratan şey, şüphesiz kendisinin günden güne gösterdiği aralıksız çabaları olmalıdır. Tıpkı Dacia’da olduğu gibi kader, nedensellik ilkesi veya her ne karın ağrısıysa, nihayet benim tarafımda. Varlık X’in kötücül olduğu hipotezine sadık kalmaya razıyım ama hayırsever bir varlığın var olabileceğini savunacak kadar da iyi bir ruh hâlindeyim.
“Birinci, İkinci ve Üçüncü Bölükler, düşmanın iki öncü taburunun icabına bakın. Dördüncü Bölük, benimle gelin.”
Harekete geçmek için gerekli haklı nedenden yoksun değiliz. Tabur komutanıyım, yani komuta eden kişiyim.
Açıkça söylemek gerekirse, tutumum aşağı yukarı “Belki bir noktada kendim de savaşmak zorunda kalırım” kafasında. Düşman birlikleriyle uğraşma angaryasını astlarımın sırtına yıkabilirim.
Daha doğrusu, onlar zaten bu yüzden varlar. Ben daha önemli meseleleri düşünebileyim diye astlarımın ellerinden gelenin en iyisini yapmalarını istiyorum.
İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı bu adamlara büyük yatırım yaptı. Benim param değil ama mükelleflerin parası, ben de bu kaynağı akıllıca kullanmak için elimden geleni yaptım. Beceriksiz görünmeme yol açacak hiçbir şey yapmak istemiyorum; vergiler bir nevi kötülük olsa da, fonları anlamlı bir şekilde kullanarak bu günahın kefaretini ödemek isterim.
Bu nedenle, yapılan yatırımın hakkını verdiğimi kanıtlamam gerekiyor. Hepsinden öte, lafta kalmakla damgalanıp ceza olarak ön saflara sürülmek istemiyorum. Bu yüzden konumumu kullanacak ve zor işleri astlarıma yaptıracağım.
Ne de olsa her işin bir ehli vardır. Madem savaşı bu kadar çok seviyorlar, bunu seve seve yapacaklarına eminim. Yetenekleri keşfetme ve tavsiye etme siciliyle kendime arka saflara giden yolu açmayı hedefliyorum. Bu, her iki tarafın da kazandığı ideal bir senaryo. Buna gerçekten muazzam demek son derece adil olur.
“Dördüncü Bölük, koruma birliklerine ve bombardıman uçaklarına vuracağız. Ardından diğer muharebenin arkasına dolanıp o iki taburu kıskaca alacağız.”
Şimdilik Dördüncü Bölük’ü korumam olarak yanıma alıyor ve arkaya dolanmak için manevraya başlıyorum. Tehlikeli noktalardan kaçınmak istediğimden, güzergâhı uzatma bahanesiyle çatışmayı biraz geciktiriyorum. Öncelikle astlarıma karşı nasıl bir performans sergileyeceklerini görmek istiyorum. Düşman beklenenden güçlü görünürse, dolambaçlı gizli saldırıyı iptal edip geri kalan birliklere destek olmak için geri döneceğim. Sigortalarımın hepsi tıkır tıkır işliyor.
“Savaş planı bundan ibaret. Yine de beyler…”
Kuzey Ordu Grubu bizi izliyor, bu yüzden bu cephe komutanının savaşçı ruhunu onlara göstermem lazım.
Bu bizi gerçek bir ordu gibi gösterecek.
Yüksek sesli ve taarruz odaklı bir zihniyete sahip kararlı bir komutan, her türlü anlamsız eleştiriyi susturacaktır.
Şu boş boğaz Tsuji’ye bakmanız yeterli. Yetenekli insanları fütursuzca heba etti, büyük bir felakete yol açtı ama yine de terfi aldı.
“Göreviniz onları durdurmak olsa da, hiçbir şekilde beni beklemek zorunda değilsiniz. Onları yenilgiye uğratmanızın benim için hiçbir mahzuru yok.”
İşler sarpa sararsa, kendimi korumak için Tsuji doktrinini kullanacağım. Öyle ya da böyle, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra o adam savaş suçu yargılamalarından sıyrılmayı mükemmel bir şekilde başarmıştı. Onun bu arsız yüzsüzlüğünü taklit edemesem bile, yine de ondan öğreneceğim şeyler var.
Şeytani terfi hırsıyla şirket içi savaşları sonsuza dek sürdürecek bir kurumsal savaşçı olabilirdi. Pekala, aslında ben öyle biri olmak istemiyorum. Utanma duygusuna ve vicdana sahip benim gibi iyi vatandaşlar için bu dünya oldukça imkânsız bir yer.
“Ayrıca geri döndüğümüzde, en kötü sonucu alan bölüğün komutanı geri kalanımıza ziyafet çekecek. Yirmi beş yıllık şarap sipariş ettim, iflas etmek istemiyorsanız sıkı savaşın!”
Böylece sosyalleşme masraflarının etrafından dolaşmanın zarif bir yolunu buldum. Astlarla münasebet kurmak bir yöneticinin görevidir ama harcamalarımın sebepsiz yere denetlenmesinden nefret ederim. Mesela şu adamı ele alalım. Tsuji, usulsüz harcamaları denetleme konusunda çok titizdi. İnsanların zayıf noktalarını bu şekilde bulurdu.
Buradan çıkarılacak ders; ordular ve şirketler birbirinden pek de farklı değildir. Temsil ve ağırlama masraflarındaki usulsüzlükler gelecekteki kariyerinizi etkiler. Bu yüzden astlarımın parasını kullanacağım—tam da mobbing sınırının ucunda.
Ayrıca, toplumda çocukların şarap içmesinin genel olarak kabul görmemesine rağmen, silah arkadaşlarımdan biri bana ikram ederse ve ben de bunu reddedemezsem, belki ordu bu durumu görmezden gelebilir. Nihayet şarap içebileceğim düşüncesi gözlerimi yaşartıyor.
““““Anlaşıldı!””””
“Güzel. Öyleyse beyler. İmparator ve vatan için görevinizi yapın.”
İmparatora karşı en ufak bir sevgi veya saygım yok, vatana gelince, sadece ödediğim vergilerle orantılı haklar elde etmeyi umuyorum. Ancak devlet bana asker emekli maaşı ve diğer çeşitli ödenekleri sağlıyor. Yine de burası ne yazık ki Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın bulunduğu stratejik konumda gibi görünüyor…
Ahh, ne büyük bir trajedi. Kesinlikle iflas edecek bir şirketteymişim gibi hissediyorum. Ya da berbat çalışma koşullarına sahip bir ofiste sömürülüp hiç edilecek bir çalışan gibi. Burada kazanmanın hiçbir yolu yok.
İstifa dilekçemi verip daha iyi bir şirkete geçmek isterdim. En kötü ihtimalle bir iş davası açmaya bile hazır olurdum.
Ancak savaş sırasında orduya ihanet etmek beraberinde her türlü sıkıntılı meseleyi getirir. Böyle bir ihbarcıya kim güvenir ki? İnanç hürriyeti sözü verseler bile, kimse kırk yıllık radikal solcu bir aktivisti yanına almak istemez.
Mantıklı düşünürsek, getirisi garanti edilmedikçe sadece bir aptal ihaneti göze alır. Üstelik bu savaşta bu kadar çok insan öldürmüşken kendimi korumam oldukça zor olurdu.
Konumum bir nevi kesin nişancı gibi. Savaş biterse ve güvenli bir şekilde terhis olabilirsem ne ala, ama olur da teslim olmak zorunda kalırsam, olay yerinde vurulma ihtimalim hayli yüksek. Tek kelimeyle, düşmanın kinini tavan fiyattan satın alıyorum.
“O Anlaşma İttifakı sersemlerine ve geri kalanına esaslı bir ders verelim. Lafı sadece söze döktüğünüzde bir türlü anlamıyorlar.”
Aslında bir keresinde teslim olmalarını sağlamaya çalışmış ama dertlerimi onlara hiç anlatamamıştım. Kötü olan şu ki, en ufak bir ekonomik akıldan yoksun insanlar. Madem savaşı bu kadar çok seviyorlar, ülkelerini ikiye bölüp kendi aralarında savaşsınlar.
Ama anlaşılan Cumhuriyet ve Anlaşma İttifakı başkalarını bu işe sürüklemeye pek bir meraklı. Tam bir baş belası. Başkalarına sıkıntı çıkararak kamu işleri ile kişisel özgürlük arasındaki dengeyi hiçe sayıyorlarsa, bunların ıslah olacak tarafı kalmamıştır. Sıradan insanlara ne büyük bir yük olduklarını biraz olsun düşünmelerini isterdim.
“Tepelerine gökten demir bir balyoz indireceğiz. Gerçekte ne kadar aciz olduklarını öğrenmek üzereler.” Gökyüzünün yükseklerinden onları ağırdan alarak vuramazsak, buna dayanamam.
Şimdilik elimizde yeterince hareket alanı var ama bu durum gerçekten kalbime pek iyi gelmiyor.
Bu ufak bedenime minnettar olduğum tek an, düşmanın hedef alıp da vurmakta zorlandığı anlardır. Bilge bir adam bir zamanlar şöyle demişti: “Mermilere kurşun derler, çünkü insanı ağır bir yük gibi yere sererler.” Pekala, ben vurulmak istemiyorum.
“Birinci, İkinci ve Üçüncü Bölükler, siz önden gidin. Biz arkadan dolanıp vuracağız.”
İşte bu yüzden en yüksek risk taşıyan—ama başarı potansiyeli en fazla olan—durumlara gönüllüleri gönderiyorum.
“““Anlaşıldı! Vatanımıza ve komutanımıza şan olsun!”””
“Hepinize bol şans dilerim.”
Vay canına! Anlaşılan astlarım, Dakterlileri darmadağın ettiğimizden beri savaşa bayağı acıkmışlar. Hayal ettiğimden çok daha gaza gelmiş durumdalar—bu biraz duygulandırıcı. Kusursuz bir hizmet anlayışına sahipler.
O kadar harikalar ki, kendilerini savaş gibi verimsiz bir işe adamış olmasaydılar, onları kesinlikle kendi şirketim için işe almak isterdim. Gerçekten çok yazık. Şeytanın varlığını kanıtlayan şey tam da bu tür durumlardır.
Tanrı var olsaydı, kaynaklar bu kadar adaletsiz dağıtılmazdı. Piyasa ilkeleri tek hakiki yoldur. Yalnızca serbest piyasanın görünmez bir eli vardır.
Dürüst olmak gerekirse son derece talihsiz bir durum. Dünya gerçekten de zora koşulacak şekilde yaratılmış. İktisadın her şeyi bir Düzene sokması daha çok uzun zaman alacak gibi görünüyor.
“Dördüncü Bölük, irtifa kazanıyoruz. Dolanıp takviye güç gibi görünen o iki bölüğe saldıracağız.”
Her neyse, bu iş iyi—sadece yapılması gerekeni yapacağım. Biz takviyeli bir taburuz; dört bölüğüz. Bunun anlamı, bir tabur artı fazladan bir bölük olmamızdır. Taburumuz o iki taburu önleyecek, fazladan olan bölük ise diğer iki bölükle ilgilenecek. Ne kadar da basit bir orantı. Kendi şahsi gücümü nerede kullanacağıma gelince, ikinci durum çok daha kolay. Ben de işimi kolaylaştırmak istediğimden ikinci grupla gidiyorum.
Savaş alanında olabilecek en az çabayla düşmanı alt etmekten daha büyük bir amaç yoktur. Her şey hayatınızı ne kadar konforlu hâle getirebileceğinizle ilgilidir.
Gençken zorluk çekmenin karakter inşa ettiği düşüncesi, bir serbest yatırım fonu reklamı kadar gerçeklik taşır. Sanırım ben gidip başkalarının karakterini inşa edeceğim.
“Anlaşıldı. Bombardıman uçakları için ne yapacaksınız?”
“Onlar benim. Bana gücenmeyin! Sadece kara ordusunun yanı sıra hava kuvvetlerinin de ası olmak istiyorum.”
“Ha-ha-ha. İyi espriydi.”
Önemli bir şey sordu, ben de niyetimi açıkça belirttim. Öylesine söylenmiş gibi cevap verdim ama ciddiydim. Biraz züppece bir motivasyon olsa da, arada sırada insani bir yön göstermenin fena olmadığını bir yerlerde okumuştum. Elbette fazla züppe olursanız insanların sizden hoşlanmayacağını da okudum. Benim gibi iyi bir insan neden durduk yere Varlık X tarafından bu kadar eziyet görüp bu savaşta dövüştürülüyor ki sanki? Kaderime feryat etmekten başka elimden bir şey gelmiyor.
Ama şimdi astlarım harika bir fıkra duymuş gibi gülüşmeye başladılar. Bu durumu şüpheli bulup onlara dik dik bakıyor ve neyin bu kadar komik olduğunu soruyorum.
“Bunu avcı uçaklarıyla yapmanız gerektiğini biliyorsunuz, değil mi?”
Ancak cevap oldukça basittir. Ne kadar can sıkıcı ki, kuralları yanlış anlamışım gibi görünüyor. Adamlarımın önünde cehaletimi böyle sergilemiş olmam ne kadar da utanç verici. Tarif edilemez bir utanç.
“Sahi mi? Yazık oldu. Hava kuvvetlerinden birkaç avcı uçağı ödünç almalıydık. Neredeyse dönüp o uçakları alıp gelesim var.”
“Neden gitmiyorsunuz ki? Gerçi sizinle gelirsem, sanırım sonunda tabura ziyafet çekmek zorunda kalacağım.”
Benim sırtımdan bayağı eğleniyor olmalılar. Hava kuvvetlerinden savaş uçağı ödünç almak için geri mi döneceğim? Bunu yapamam.
Yaparsam, düşman karşısında kaçmak sayılır. Kurşuna dizilerek idam! Beni bekleyen şey kurşuna dizilmek olur. Üstelik zaten savaş uçağı kullanmayı da bilmiyorum, yani arkasına sığınacak bir bahanem bile olmazdı. Bu bürokratik sistemin benim gibi küçük bir çocuğu bile gözünün yaşına bakmadan infaz edeceğinden hiç şüphem yok. Beni koruyacak bir çıkar grubu, bir hak savunucusu ya da en azından nüfuzlu bir çevre yok mu bu memlekette?
“Düşmana arkamı dönmem asla mümkün olamaz.”
“Pekala, bu kadar yeter sanırım. Şunu olabildiğince çabuk bitirelim.”
Derken diğer birliklerden mesajlar gelmeye başlıyor. Zamanlamanın iyisinden daha güzel bir şey yoktur.
Adamlarımın durumun neyi gerektirdiğini süzebilmesini seviyorum. Terfi etmemde çok faydaları dokunacağına eminim. Bu cidden çok iyi.
“Kusura bakmayın Komutanım, bize ziyafet çekeceğiniz kesinleşti. Hücum!”
“Yirmi beş yıllık rekolte hem de… Tıka basa içeceğim. Bölük, ileri!”
“İyi silah arkadaşlarına sahip olmaktan daha güzeli yok. Pekala, bize müsaade Komutanım.”
“A-ah! Bu adamlar yok mu! Kusura bakmayın Komutanım.”
Havanın rengi tamamen değişmişti. Harika bir destek sağladılar.
Çok fazla gece eğlencesine ya da müşteri ağırlamaya bulaşmak zorunda kalmadığım insan kaynaklarında çalışmış olsam bile, birinin işinde bu kadar iyi olduğunu bir bakışta anlarım. Bu adamlar kesinlikle satış departmanı için biçilmiş kaftan. Strateji yürütme konusunda gereken her şeye sahip olduklarına eminim.
Ne büyük israf. Gerçekten çok yazık. İş dünyası yerine savaşı sevmeleri tam bir talihsizlik. Özgür iradelerine saygı duymam gerekiyor ama yine de üzülmeden edemiyorum.
“Pekala. Beni düşünmeyin. Siz önden gidin.”
“Teşekkürler. Dördüncü Bölük, öne geçiyoruz!”
Anlaşılan tüm bölük komutanlarım savaş hırsıyla yanıp tutuşuyor. Avının karşısındaki Dobermanlar gibi sabırsızlanıyorlar, tasmalarını gevşettiğim anda fırlayıp gidiyorlar.
Düşmana yukarıdan baskı kurmak için hemen iğ biçimli bir taarruz düzenine geçip gökyüzünden süzülüyorlar. Gerçekten büyüleyici bir manevra. Ani hücum kusursuz bir uyumla gerçekleşiyor fakat savaş arzuları o kadar yoğun ki biraz fazla cüretkarlaşıyorlar.
Aslında Dördüncü Bölük’ün doğrudan benim desteğim olmasını planlamıştım ama dövüşmeyi bu kadar seviyorlarsa belki de aradaki mesafeyi korumak daha güvenlidir. Kalkanım olarak kullanmak için fazla saldırgan kalabilirler; hatta düşmanı üzerlerine çekebilirler.
“Tüh, demek hantal bombardıman uçaklarıyla ben uğraşacağım? Pek dans edebileceğiz gibi görünmüyor.”
Kendi yalnız engelleme muharebem. Bombardıman uçaklarına karşı Muhtemelen zarif manevralar sergileme fırsatım olmayacak. Sabit bir bataryaya dönüşüp onları gökyüzünden silme ameleliğinden ibaret kalacak. Iskalarsam maskara olurum, bu yüzden güvenli bir iş olmasına rağmen işi fazla ağırdan alamam.
“Pek havasında değilim ama iş iştir. Adım adım halledelim şu işi.”
Göze batmamak iyi olabilir ama bu şekilde de insanlara neler yapabileceğinizi gösteremezsiniz. Üstelik karşımdakiler bombardıman uçağı. Onları indirmek için çok hassas nişan almam gerekiyor.
Büyüyü hissedip yönlendirme için kullanamadığımdan, ya ısı tespiti ya da radar kullanmalıyım. Büyücü olabilirim ama dahili bir radarla doğmadım, bünyeye bir ısı tespit formülü entegre etmek de tam bir baş belası. Nihayetinde temelde bir keskin nişancı saldırısı olacağı düşünüldüğünde, harcanan zamana ve emeğe değmeyecek gibi duruyor.
Doğrusu, bunun modumu düşürmesine şaşmamalı. En azından şu şeyleri düşürürsem skorum artar.
“Binbaşı von Degurechaff, beni duyuyor musunuz?”
“Burası Pixie 01, sesiniz net geliyor. Ne zamandan beri çağrı kodlarını kullanmayı unuttunuz?”
İşte bu yüzden aniden gelen mesaja huysuzca bir cevap verdim.
Duygularımı kontrol edememek beni yetişkin bir toplum bireyi olmaktan çıkarıyor olabilir ama zorlu bir işin yönetmeliklerin açıkça çiğnenerek kesintiye uğratılması kimsenin hoşuna gitmez. Dürüst olmak gerekirse, herkes kuralların ve yönetmeliklerin ne işe yaradığını sanıyor? Dünyada çok fazla dikkatsiz insan var.
“Ç-çok özür dilerim.”
“Askeri disiplinin ve yönetmeliklerin ne işe yaradığını sanıyorsunuz?”
Bu tür şeyleri sadece özür dileyerek düzeltemezsiniz. Yönetmelik ihlalleri kazalara yol açar. Bir sigorta çalışanının istatistik tutarak keşfettiği ampirik kuralı, Heinrich Kanunu’nu bilmiyor musunuz? Ufak hataların birikmesi, büyük bir kazaya giden ilk adımdır. Hataların kökü kazınmalıdır.
“Lütfen bu kadarla kalsın. Burası Hotel 03, Hotel 03. Beni duyuyor musunuz?”
Telsizin diğer ucuna yetkili biri geçince tavrımı çekiç düzen vermeye karar veriyorum. Bazen gururunu ayaklar altına almak en doğru seçimdir. Bir örgütün üyesi olarak yapmanız gereken şey basittir: Sizi besleyen eli ısırmayın.
“Burası Pixie 01. Sesiniz gayet net geliyor. Sizin için ne yapabilirim?”
“Engerek Taburu’nun ve geri çekilen birliklerin yeniden yapılanması tamamlandı. Artçı birlik olarak görev yapmalarını ister misiniz?”
Tanya bu kez azarlamak yerine, son derece nizami ve yerinde yapılmış bu çağrı karşısında tebessüm ediyor. Engerek Taburu hırpalanmıştı ve takviye olmaktan ziyade sırtlarında yük olacaklarını düşünmüştü; ancak görünen o ki yeniden toparlanma süreci gayet iyi gitmişti. Belki de Kuzey Ordu Grubu, ona hakkını verdiğinden çok daha verimliydi.
“Vay canına, ne kadar da hızlı bir yeniden yapılanma! Çok iyi, lütfen emredin.”
İşe yarar her şeye kapımız açık. Kalkan görevi bile göremeyen ayak bağları can sıkıcıdır fakat piyonları kabul etmekten her zaman memnuniyet duyar.
Bu sefer şansı düşündüğünden daha yaver gidiyor. İnsan şansa bel bağlamamalıdır ama eline geçen güzel bir fırsatı kaçıracak kadar da dar kafalı olmamalıdır.
“Ne? Ah, anlaşıldı. Hemen yola çıkarıyorum.”
“Teşekkür ederim. Şimdi izleyin de iş nasıl yapılır görün. Tamam.”
Hazır elim değmişken, bu haberi kendi birliğimle de paylaşmak istiyorum. Savaş delisi bir sürü için bile daha fazla arkadaş edinmekten daha güzel bir şey olamaz. Açıkçası Tanya, takviye birlikleri derhal karşılamaya dünden hazırdı.
İşin aslı, sayıca az durumdaydılar; bu yüzden yeniden organize edilen taburun gelmesini sabırsızlıkla bekliyordu.
“Tabur, ben komutanınız.”
Evet, muhtemelen sevinecekler. Artık arkalarını kollama endişesi duymadan savaşabilecekler. Ben “önce güvenlik” düsturuyla yaşarım ve ben bile bu muharebede birkaç başarı elde etmeye karşı değilim.
“Müjde. Destek alıyoruz. Bize yardım etmek için ta buralara kadar gelen takviye birlikler var.”
Geri çekilen bir birliğin bu kadar verimli bir şekilde yeniden organize edilebilmesine şaşırdım doğrusu. Harika. İçimdeki duygulanmayı ifade edecek söz tam olarak bu. Tabii ki sadece birkaç olaya bakarak tüm durumu yargılamak tehlikelidir. Yine de telsiz operatörü beceriksiz olsa bile, bu durum üst subayının işinin ehli olduğunu gösteriyor.
Takviye birlikler muhtemelen her an burada olur.
“Söylediklerimi anladınız mı?”
Neden sakince bekleyip takviye birliğimizi gözlemiyoruz ki? Savaşma azmimden şüphe duyulacağı için bunu açıkça söyleyemem; ancak bunu dolaylı yoldan anlamalarını sağlayabilirsem hiçbir sorun kalmaz. Tanya’nın takviye birlikleri bildirirkenki asıl niyeti, Dragon Quest’teki gibi taarruz odaklı bir taktik düzenden savunma düzenine geçerek planı büyük ölçüde değiştirmektir.
“””Anlaşıldı, komutanım!”””
Bu net ve kısa yanıt, şüphesiz onun niyetini kavradıkları anlamına geliyor. Tanya memnuniyetle başını sallıyor.
“Şimdi, aldığımız maaşın hakkını verelim!”

