YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 8 / Norden I: Birleşik Krallık Gönüllü Ordusu Ön Cephe Komutanlığı

Norden I: Birleşik Krallık Gönüllü Ordusu Ön Cephe Komutanlığı

YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 8 / Norden I: Birleşik Krallık Gönüllü Ordusu Ön Cephe Komutanlığı

“Tanımlı Hedef! Batıda tespit edilen Tanımlı Büyücü bu! Bireysel eşleşme sağlandı—bu Ren’in Şeytanı!” Gözlemcinin şaşkınlık içindeki nidasıyla birlikte karargâhtaki tüm bakışlar bir anlığına ona çevrildi. Varlığından bile emin olamadıkları o Tanımlı Büyücü nihayet ortaya çıkmıştı.

Ölüm bölgesinin ortasında tek bir ter bile dökmeden süzülen kişi.

Tek başına koca bir bölüğü kıyımdan geçiren kişi.

Uzayı bükecek kadar muazzam güçte müdahale formülleri kullanabilen kişi.

Cumhuriyet Ordusu’ndaki temas noktaları kendilerine bu istihbaratı ilk verdiğinde, Nisan 1 Şakası için henüz erken olduğunu düşünerek gülüp geçmişler, adamın kafasının kıyak olduğuna hükmetmişlerdi.

İmparatorluk’un üstün teknolojiye ve taktiklere sahip olduğu bir gerçekti ancak bunun imkânsızın da ötesinde bir saçmalık olduğunu sanmışlardı. Analistleri, bu figürün bir tür muharebe sahası efsanesinden ibaret olduğunu öne sürmüştü. Cumhuriyetçilere duydukları saygıdan ötürü bu iddiayı kestirip atmak istemeseler de en fazla savaşın kaosunda doğmuş bir şehir efsanesi olduğunu değerlendirmişlerdi. Dedikoducu subaylar fısıltı gazetesinde bu tür şeyleri çalkalamış, böyle bir Tanımlı Büyücü’nün gerçekten yaşayıp yaşamadığını sorgulayıp durmuşlardı.

Fakat şimdi kendi gözlemcileri onu eş zamanlı olarak tespit ederken, bir fincan güzel çay eşliğinde kötü bir fıkra gibi unutmaya çalıştıkları verileri acilen yeniden değerlendirmeleri gerekiyordu.

“Gerçekten var mıymış? Cumhuriyetçilerin gündüz niyetine rüya gördüğünü sanıyordum.”

Yanılsamalar savaş alanında sıkça karşılaşılan şeylerdi. Aklı karışmış her askerin raporunu olduğu gibi kabul etseydiniz, paranoyadan deliler koğuşunu boylardınız. Bu yüzden, onu mantıklı bir çerçevede ya yanlış bir rapor ya da en kötü ihtimalle kitlesel bir hezeyan olarak nitelendiren Birleşik Krallık subayları, şimdi panikle cihazlarının başına üşüşmek zorunda kalmıştı.

Kimisi analist ekibini alarmsız ayağa kaldırmak için ahizelere sarıldı. Kimisi ise vakit kaybetmeden yüksek komuta kademesini bilgilendirdi.

“Sinyal kalıbı doğrulandı. Hiçbir şüpheye yer yok. Bize doğru yaklaşıyor.”

Ardından birden fazla gözlemci de onun kimliğini doğrulamayı başardı. Veriyi sisteme girerken bunun gerçekliğinden şüphe duymuşlardı ancak şimdi tam eşleşme elde etmişlerdi. Tek bir gözlemci yanılabilirdi fakat birden fazla hassas cihazın ve uzmanın ulaştığı ortak sonucun yanlış olma ihtimali yok denecek kadar azdı. Bu noktada, onun kanlı canlı bir gerçeklik olduğunu kabul etmekten başka çareleri kalmamıştı.

“Düşman takviye gücü tabur ölçeğinde bir grup. Kayıtlarımızda bu birliğe dair hiçbir iz yok.”

Üstelik bu grubun sinyali, daha önce hiç karşılaşılmamış çok sayıda bilinmeyen unsur içeriyordu. Ölçeğe bakılırsa bu kesinlikle bir taburdu—belki de takviyeli bir tabur. Mana eğilimi mevcut hiçbir kayıtla uyuşmuyorsa bu, İmparatorluk’un sahaya tamamen yeni büyücüler sürdüğü anlamına geliyordu.

Ren Cephesi’nden elde edilen Cumhuriyet arşivleriyle neredeyse hiçbir örtüşmenin bulunmaması, İmparatorluk’un ihtiyat kuvvetlerinin hâlâ ne kadar geniş olduğunu gösteriyordu. Görünüşe göre, tüm o karmaşaya rağmen hâlâ başında bir Tanımlı Büyücü’nün bulunduğu gıcır gıcır bir birlik çıkarabiliyorlardı.

“… Anlaşma İttifakı’nı bu kadar köşeye sıkıştırmışken sahaya yepyeni bir birlik sürmeleri gerçekten şaşırtıcı.”

“Sence bu birlik Dakya’dan gelen grup olabilir mi? Oradaki çatışmalar büyük oranda bitti, bu yüzden buraya kaydıracak kaynağı bulmuş olabilirler.”

Hah, tabii ya. Kimdi hatırlamıyordu ama biri Dakyalıların İzci çocuklara bile direnemeyeceğini söylemişti; bu durumda İmparatorluk Ordusu’ndan bir Tanımlı Büyücü’nün onları silip süpürmesi çocuk oyuncağı olmalıydı. Eller boşa çıkınca, küstah Anlaşma İttifakı komuta ekibinin ve onların estirdiği terörün icabına bakmak için buraya sevk edilmeleri son derece mantıklıydı.

“Verileri toplamaya başlayın. Kayıt cihazları çalışıyor mu?”

“Eğer söylenenler doğruysa, tek başına koca bir bölüğü imha edebilen bir canavarla karşı karşıyayız. Tek bir detayı bile kaçırmayın.”

İstihbarat subayı geyik yapıyor olabilirdi ama gözlerini bir an bile ekrandaki verilerden ayırmıyordu. Bu birlik, daha önce hiç tanık olmadığı bir mana eğilimine sahipti. Ve hepsinden önemlisi, batıdan gelen doğrulanmamış raporlardaki o meşum Tanımlı Büyücü’nün somut varlığını artık görmezden gelemezdi. Bu çapta bir canavarın liderlik ettiği bir tabur hakkında ellerinde bu kadar az bilgi olması, İmparatorluk içindeki istihbarat ağlarının tam anlamıyla fiyasko uğradığını gösteriyordu. Bu yüzden, istemese de bu yeni düşmanın nesnel bir şekilde gözlemlenmesinin ne kadar hayati olduğunu iliklerine kadar hissetti.

“Telsiz yayınlarını yakalayabiliyor musunuz?”

“Nefesimizi tüketiyoruz efendim. Bilinmeyen bir kod ve protokol kullanıyorlar. En azından arşivlerimizde böylesi yok.”

Tam da beklediği cevaptı. Şifreyi çözemeseler bile, frekansları önleyip kaydederek düşman birliğinin hiyerarşisini ve hareket hatlarını kavrayabilirlerdi.

Ancak ellerindeki tüm veri tabanı bu koda veya protokole yabancıysa, karşılarındaki bu yeni düşman da kimin nesiydi? Dakya’nın bu kadar çabuk havlu atmasından ötürü derin bir düş kırıklığı yaşıyordu. O kadar hızlı ezilmişlerdi ki o çatışmadan hiçbir veri çıkaramamış olmaları normaldi ama yine de imkânsızı arzulamaktan kendini alamıyordu.

“Komutanım, bunların İmparatorluk’un yeni bir birliği olduğu neredeyse kesin. Kuzey ve Batı Ordu Grupları’na ait mevcut kayıtlarla neredeyse hiçbir benzerlik taşımıyorlar.”

“Anlaşıldı. Eh, ne diyelim, şu an buraya bir kontrol birliği göndermeyi gerçekten çok isterdim.”

Herkesin yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Donmuş kuzeyin bağrında konuşlandırılmış olsalar bile, o kutsal kara mizah anlayışlarını henüz kaybetmemişlerdi. Hepsi durumun farkındaydı. Bu savaşta omuzlarına yüklenen baskının ne kadar ağır olduğunu kimseden duymalarına gerek yoktu. Birleşik Krallık’ın kendi içindeki siyasi kısıtlamalarla boğuştuğu ve bunun da sıradan askerlerin elinden hiçbir şeyin gelmediği şekilde orduyu bağladığı gün gibi ortadaydı. Tanrı da şeytan da bu işe bir şekilde bulaşmış gibi görünüyordu; bu yüzden her ikisine de sülale boyu sövdükten sonra, sahadaki subaylar istemeye istemeye durumlarını kabullenip kaderlerine razı oldular.

“Evet, hava desteği imkânsız.”

“Doğru… Muhtemelen tek parça halinde teçhizatımızla birlikte geri çekilip çekilemeyeceğimiz konusunda endişelensen iyi edersin.”

Anlaşma İttifakı Ordusu üzerindeki baskı adım adım, amansızca tırmanıyordu. Henüz tamamen dağılmamışlardı dağılmamasına ama durum tam olarak bundan ibaretti—mevcut tabloyu tanımlayabilecek tek ifade, henüz çözülmemiş olmalarıydı.

Soğukkanlı bir üçüncü taraf gözlemcisi, İmparatorluk’un bu cepheyi ana hedefi haline getirmeksizin dahi Anlaşma İttifakı’nı çöküşe doğru sürüklediğini açıkça görebilirdi. Anlaşma İttifakı, ölüm döşeğinde ağır bir hastalıkla boğuşan ve hayata zar zor tutunan bir hastayı andırıyordu. Şartlar en ufak bir şekilde değişse, derhal krize girip son nefesini verecekti.

“Ihh. Şimdilik ön cepheyi alarma geçirin.”

“Anlaşıldı efendim.”

Fakat komuta yeri subayları bu tür düşünceleri zihinlerinden bilinçli olarak silip attılar ve ellerindeki ahizelere talimatlar haykırarak önlerindeki görevlere odaklandılar.

Düşmanın durumunu tespit etmek pek çok çetin unsuru barındıran bir işti ancak en azından sahadaki ekip istihbarat toplama konusunda uzmanlaşmış kıdemlilerden oluşuyordu. İmparatorluk ile gelecekte patlak verecek olası bir savaşı hesaba katarak buraya sevk edilmişlerdi.

Birleşik Krallık, bu personelin her türlü tecrübeyi kazanmasını ve muharebe sahasında olabildiğince çok şey öğrenmesini arzuladığından, milli savunma açısından askerlerine son derece cömert davranmış ve onları en iyi şekilde teçhiz etmişti.

“Yine de şaşırmamak elde değil. Bir taburun saatte üç yüz kilometre hızla üzerimize uçarak geleceği kimin aklına gelirdi?”

“Beklentilerimizin çok ötesinde bir durum. Belki de cihazların ayarlanmaya ihtiyacı vardır?”

Birleşik Krallık ordularının dört bir yanından özenle seçilen bu adamların, İmparatorluk Ordusu’nu gözlemleyip onların taktiklerinde uzmanlaşması bekleniyordu. Ancak en parlak gelecek vaat eden bu askerler dahi henüz yeterince sıcak çatışma tecrübesine sahip değildi; üstelik zihinlerine kazınan tüm varsayımlar savaş öncesinin doktrinlerinden ibaretti. Savaş alanının acı gerçekleri, barış döneminde edindikleri tecrübe ve tekniklerden tamamen uzaktı.

Bu yüzden, kendi ülkeleri savaş ateşinin ortasında kalmadan önce bir iki şey öğrenemezlerse, bunun bedelini kendi kanları ve canlarıyla ödeyeceklerdi.

Kurmay subayların çoğu bu Tanımlı Büyücü’nün var olamayacağını düşünmüştü fakat işte tam karşılarındaydı. Bir başka deyişle, o muharebe sahasının bir illüzyonu değil, kanlı canlı bir kâbustu. Gülünüp geçilecek bir durum değildi; sıcak çatışma alanından uzakta yapılan tüm öngörüler çoktan karaya vurmuştu.

Ne acı bir çelişkidir ki Birleşik Krallık’ın diplomatik zaferlerinin meyvesi, çatışma tecrübesinden yoksun kalmak gibi can sıkıcı bir sonuç doğurmuştu. Savaş durumundaki hassas değişimleri ayırt etmek için gerekli analizleri yalnızca uzmanlar yapabilirdi. Tabloyu doğru okumaktaki bu başarısızlıkları sinir bozucuydu.

İstihbarat hizmetinde o hayati sezgiyi öğretebilecek kimse yoktu—onu ancak kendi tecrübelerinizle geliştirebilirdiniz. Tabii ki buna dair uzmanlaşmış ders kitapları bulunmuyordu, olsa bile pek bir işe yaramazdı.

“… Muhtemelen duyduklarımızın ancak yarısına kendimizi hazırlamalıyız.”

İşte bu nedenle, görevlendirilen subayların çoğu sırf tecrübe kazansınlar diye seçilmişti. Şüphesiz, çoğuna buraya tamamen eğitilmek amacıyla gönderildikleri söylenmemişti ama bunu idrak edemeyecek kadar sığ olanlar, zaman ve kaynak israfı sayılarak acımasızca evlerine geri gönderilmişti. Durum böyle olunca, geride kalanlar hedefe odaklı ve nesnel analizler yürütmeye devam etti.

Tam da bu sebepten, keskin zekaları sayesinde büyük bir krizle karşı karşıya olduklarını hissettiler. Anlatılan tüm hikayeler abartıdan ibaret olsa bile, karşılarındaki bir İmparatorluk Tanımlı Büyücüsü’ydü. Ve takviye güç bir taburdan—büyük ihtimalle takviyeli bir taburdan—oluşuyordu. En basit açıdan bakıldığında bile bu, tabur ölçeğinde bir taarruzdu. İyimser olmak için hiçbir neden yoktu.

“O Tanımlı Büyücü tek bir hamlede koca bir bölüğü havaya uçurabilse ne çıkar? O pisliğin iki taburla birden baş etmesine imkân yok, değil mi?”

Yine de zihinlerinin bir köşesinde umut dolu bir beklenti kırıntısı barınıyordu. Farz edelim ki bir bölüğe karşı tek başına durabilen bir Tanımlı Büyücü vardı. Öyle olsa bile, nitelik niceliğe boyun eğebilirdi—yani hâlâ bir şansları vardı. Yalnız olsaydı, muhtemelen bu kadar büyük bir tehdit oluşturmazdı.

“Fakat arkasındaki taburu göz ardı edemeyiz. Bu kadar yüksek bir hızla yaklaştıklarına göre son derece iyi eğitilmiş olmalılar.”

“Bizim tarafımızda sayıca üstünlük var ama karma bir birliğiz… Zorlu bir mücadele olacak.”

Sadece sayısal açıdan bakıldığında bile bu yeni düşman taburu ciddi bir tehditti. Zinde bir taburla karşılaşmanın, yorgun düşmüş iki tabur için çetin bir muharebe olacağı tartışmasız bir gerçekti. Tersinden bakarsak, işlerin varabileceği en kötü noktanın çetin bir mücadeleden ibaret olduğunu düşünüyorlardı. Zihinlerindeki düşünce tam olarak buydu.

“Demek Cumhuriyet, Birleşik Krallık ve Anlaşma İttifakı’nın hepsinin muharebe doktrinleri farklı, ha?”

Birleşik Krallık subaylarını en çok endişelendiren şey, güçlerini birleştirseler dahi etkili bir iş birliği sağlayamama ihtimalleriydi. Cumhuriyet ile Birleşik Krallık gizlice aynı safta savaşıyordu ancak paylaşamadıkları istihbarat kırıntıları olduğu sürece büyük kayıplar kaçınılmazdı.

Anlaşma İttifakı’nın feryatları üzerine yardıma koşan ve şimdi kendisi yardım ister hale gelen Cumhuriyet ile sırf İmparatorluk ile gireceği savaşı düşünerek istihbarat toplayan Birleşik Krallık tamamen kopuk hareket ediyordu. Bugün bu gerçeğin her zamankinden daha fazla farkındaydılar.

“Aramızdaki koordinasyon koparsa, yollarımızı ayırmak zorunda kalabiliriz.”

Cumhuriyet ve Anlaşma İttifakı ne yaparsa yapsın, Birleşik Krallık tarafsız statüsünden vazgeçmek istemiyor; savaşa dahil olduğunda bile bunu büyük bir temkinle yapıyordu.

Cumhuriyet ve Anlaşma İttifakı, Birleşik Krallık’ın kendi gücünü saklama eğiliminde olduğunu veya sırf yeni bir silahı muharebe sahasında test etmek için savaştığını söyleyerek arkasından atıp tutuyordu. Fakat bunlar gerçekten birer hakaret miydi? Subaylar ister istemez bunu sorguluyordu. Devlet, zayiatı asgari düzeyde tutmak istiyordu.

“Zaman alacaktır ama yeniden organize edilen bir tabur yardıma gelebilir.”

Doğal olarak, kendi rızalarıyla yazılan askerlerle dolu Birleşik Krallık gönüllü ordusu, ağır zayiatlar verme pahasına yarma harekâtına girişmek istemiyordu. Ne de olsa asıl görevleri, ana vatanlarının savaş ekonomisine ve sistemine geçebilmesi için hayati önem taşıyan o zamanı satın almaktı. Sayısal üstünlüğe sahip olsalar da üzerlerine bir Tanımlı Büyücü’nün geldiği bir muharebe meydanında göğüs göğüse çarpışmayı bir an bile arzulamıyorlardı.

Üstelik o Tanımlı Büyücü’nün arkasında koskoca bir İmparatorluk Ordusu birliği varken geri çekilmeyi düşünmenin vakti gelmişti fakat düşmanın lojistiğini felç etmek uğruna bunca fedakarlık yaptıklarını da göz ardı edemezlerdi.

“Sanırım en kötü senaryoda, mevziyi sadece bombardıman uçaklarını kullanarak yerle bir edeceğiz?”

Dolayısıyla asgari hedefe ulaşılması bombardıman uçaklarına bağlıydı.

Bir yakıt deposunu bombalıyorlardı. Birkaç başarılı isabet bile muazzam sonuçlar elde etmelerini sağlayabilirdi. Ve başarısız olsalar bile, Anlaşma İttifakı’na kiraladıkları uçaklar zaten Birleşik Krallık’ın artık kullanmadığı eski modellerdi—içlerinden geçirdikleri ama yüksek sesle söyleyemedikleri gerçek buydu.

“Ben buna karşıyım. Eğer avcı uçakları önleme yaparsa, sineye çekemeyeceğimiz kadar ağır hasar alma riskimiz var.”

“Yüksek hızlı bombardıman uçakları onları atlatamaz mı?”

“Cumhuriyet bunu zaten denedi ve ağzının payını aldı, bu yüzden karşıyım.”

“O hâlde düşman büyücüleri bir şekilde bertaraf etmemiz gerekiyor.”

“Bundan kazanacak çok şeyimiz var. Sanırım başka çaremiz kalmadı.”

Göstermelik olarak bombardıman uçakları için endişeleniyormuş gibi yaptılar. Aslında sadece tutanaklara geçsin diye laf olsun diye konuşuyorlardı. Ne de olsa, temin ettikleri sözde “yüksek hızlı” bombardıman uçaklarının kağnı gibi hareket ettiğini herkes biliyordu.

“Sorun, Unvan Sahibi’nin ve o bilinmeyen taburun yeteneklerinde. Bombardıman uçakları icaplarına bakabilse harika olurdu…”

Asıl hisleri buydu; düşmanın bombardıman uçaklarıyla uğraşırken kendini heder etmesini uman kaba bir temenni.

Tam o anda, kader onlara bir oyun oynadı.

Yirmi kilometre ötedeki ön cepheyi gözlemlemek ve yönlendirmek için kullanılan, Anlaşma İttifakı Ordusu’na ait basit ve gizli bir komuta merkezini ele geçirmişlerdi. Ama bir şeyi unutmuşlardı. Bir büyücü için yirmi kilometrenin hiçbir şey olmadığını unutmuşlardı.

“Ne? Ciddi misin?! Yanlışlık olmadığına emin misin?!”

Aniden nöbetçi komuta merkezi subayı yerinden fırladı, beti benzi attı ve telsize doğru bağırdı. Bir an sonra, diğer birkaç subay da aynı şekilde kireç gibi suratlarla ayağa kalktı.

“Burası α Taburu! Acil durum! Ne oluyor—?! Sığınağa geçmenizi tavsiye ediyoruz!”

“Gücü kesin! İzimiz sürülüyor!”

Hemen hemen herkes aynı anda bağırıyordu.

“Unvan Sahibi’nden güçlü bir mana sinyali alıyorum! Süratle bir büyü cümbüşü, bir bombardıman formülü konuşlandırıyor!” Derken denetleyici çığlık atmaya başladı ve panik tırmandı.

İzimiz mi sürülüyor? α Taburu’ndan sığınak uyarısı mı…? Güçlü bir mana sinyali mi?

“Ne? Buradan bizi vurması imkânsız!”

“Sığınağa! Sığınağa geçin!”

Uyarıyı refleks olarak reddeden aptalları kenara iten birkaç subay sığınağa doğru koştu ve bir an sonra havaya uçtu.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla