YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 32 / Ateşle İmtihan: Günümüz, Londinium
Yılın bu zamanları içim hep kararır.
İyi akşamlar herkese.
Ben WTN Özel Muhabiri Andrew.
Bugün sizlere alışılagelmiş belgesellerimizden birini sunmayacağız.
Savaş sırasında yaşananlara yine dönüp bakacağız, ancak bugün bunu bir dualar eşliğinde yapacağız. Bu bir anma yayını olacak.
Öncelikle Arene-Roygen bölgesindeki kargaşadan bahsedelim. Şu an ekranlarınızda gördüğünüz görüntü, işgal altındaki bölge halkının İmparatorluk Ordusu’na karşı ayaklanmasına ait paha biçilemez arşiv kayıtları… Bu program yüksek miktarda şiddet unsuru içermektedir. O sırada tam olarak ne yaşandı? Amacımız gerçeklerle yüzleşmek olduğu için, etik kurallar çerçevesinde bu görüntüleri yayınlama izni aldık; ancak izleyicilerimizin dikkatli olmasını tavsiye ederiz.
Evet, hâlâ bizimle misiniz? Ekranınızın sağ üst köşesinde gördüğünüz yapı Karelian Katedrali. Burası aynı zamanda az sonra bahsedeceğimiz trajedinin de sahnesiydi.
Pekala, açılış konuşmasını kısa tutacağız zira şu anda anma töreninin yapıldığı alana canlı olarak bağlanıyoruz. İşte bastırma harekâtının kurbanlarını anma töreninden görüntüler. Bu yıl nihayet katılan ülkelerin büyükelçilerini de görebiliyoruz.
Tartışmalar devam ediyor olsa da, uzlaşma sürecinin iki milletin ortak bir anma töreni düzenleyeceği noktaya ulaşmış olmasından memnuniyet duymalıyız.
Sonuçta bugün hatırlanması gereken bir gün: Vatandaşların kendi elleriyle enkazdan tekrar ayağa kaldırdığı yeni Karelian Katedrali’nin açılışını yapıyorlar.
Arene şehri küle dönmüştü. Bu, halkın acılarını nasıl aştığının ve şehri nasıl yeniden inşa ettiğinin hikayesidir.
Bu gece, geleceği düşünenlerin gözünden bu savaş zamanı trajedisini ele alıyoruz.
İşte hemen sonrasında Arene’nin harap olmuş hali.
Bu görüntüler, ender tarafsız ülkelerden biri olan Waldstätten Konseyi’nden bir haberci tarafından gizlice kaydedildi.
Ön plandaki kısmen çökmüş binanın meşhur beyaz katedral Karelian olduğunu anlayabiliyor musunuz?
Her şey, partisan avının askeri bir çatışmaya dönüşmesiyle başladı. Arene öteden beri koyu bir İmparatorluk karşıtıydı. Ufak çatışmaların tam teşekküllü bir ayaklanmaya dönüşmesi bir gün bile sürmedi. İmparatorluk Ordusu’nun, İmparatorluk karşıtı isyanların yayıldığı ve şehir üzerindeki kontrollerini kaybettikleri raporunu aldığında şok geçirdiği söyleniyor.
“Bu durum, cephedeki Büyük Ordu’ya hizmet veren ikmal hatlarının çökmesine neden olabilir.”
Bu değerlendirmeyi yapan ordu, canlarını dişine taktıkları cephenin çökmesinden korktu ve merhametsizce karşılık verdi.
Arene’de İmparatorluk karşıtı isyanların patlak verdiği haberini alan Tümgeneral (o dönemki rütbesiyle) von Zettour, durumla “başa çıkmak” için hızlı ve acımasız bir yol önerdi. Harekât Dairesi’nden Tümgeneral von Rudersdorf derhal İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’nı acil toplantıya çağırdı ve harekâtı Personel ve Harekât dairelerinin ortak teklifi olarak onaylattı. Böylece ordu, şehre askeri kuvvet sevk etme izni almış oldu.
Bugün bile ana tartışma noktalarından biri, İmparatorluk Ordusu’nun şehrin kontrolünü polis gücüyle değil, orduyla ele geçirmeyi tereddütsüz seçmiş olmasıdır.
Bu karardan yola çıkarak, İmparatorluk’un ayaklanmayı düzensiz harp olarak değerlendirdiği genel kabul görmüş bir kanıdır ve insanlar İmparatorluk Ordusu birliklerine verilen görevin partisanların bastırılmasını değil, bertaraf edilmesini hedeflediğini speküle etmektedir.
Bu hususta İmparatorluk o dönemde, partisan faaliyetlerinin veya bunlara verilen desteğin harp hukukunun korumasından feragat etmek anlamına geldiğini savunmuştu.
Ve böylece alevler Arene’yi korkunç bir hızla sarıp saptı.
Burada Arene’den kıl payı kaçmayı başaran vatandaşların tanıklıkları var. Bize isyan etmediklerini, sadece protestolarının şiddetlendiğini söylediler.
Elbette tarih, olayların nasıl başladığına bakılmaksızın İmparatorluk’un tepkisinin şiddetli olduğunu gösteriyor.
Bazı belgelerin kaybolması ve diğerlerinin gizli kalması nedeniyle detayları bilmiyoruz, ancak ilk saldıran tabur büyüklüğünde, belki de daha büyük bir büyücü grubu oldu.
Uyarı sayılamayacak kadar kısa bir ihtardan sonra, vatandaşlar bir büyücü kasırgasına uğradı.
“İnsanları sanki bir atış tatbikatındaki hedeflermiş gibi taradılar.”
“İnsanları vurdukça ‘puan’ kazanıyorlardı.”
“İnsanlar kendilerini içeri kapatmıştı, bu yüzden bütün mahalleleri bombalamak için ağır patlama formülleri kullandılar.”
Bunların hepsi bugün paylaşılan trajedinin acı hatıralarıdır.
Sadece doğrulanmış ölümler sayıldığında bile, Arene şehri o gün nüfusunun yarısını kaybetti. En korkunç olay daha önce bahsettiğim Karelian Katedrali’nde yaşandı.
Şahit oldukları hızlı ve orantısız büyücü taarruzu sadece öncü birlikten ibaretti. Bir tren, şehrin tamamını taramak ve tam kontrolünü sağlamak üzere çok sayıda ihtiyat birliğini getirdiğinde, bölge sakinlerinin saklanabileceği çok az yer kalmıştı.
Kendilerini ve ailelerini korumak için, silaha sarılan kadın ve erkeklerin önünde kalan tek seçenek, şehir içinde umutsuz bir direniş göstermek ya da düşman kuvvetlerinin arasından çaresiz bir kaçışa kalkışmaktı.
Ancak savaşmanın başka yolu olmadığından, acı gerçek şu ki vatandaşlar barikatlar kurup kendilerini içeri kapatmak zorunda kaldılar. Büyük çoğunluğu Karelian Katedrali ve çevresine sığındı.
İmparatorluk’un buna karşılık olarak attığı adımlar bugün hâlâ tartışılmaktadır ve pek çok eleştirmen bulunmaktadır. Aynı zamanda, karmaşık yasalar ile sağduyu arasındaki garip çelişkiyi fark etmemek elde değil.
Ne de olsa hukukçular katliamın herhangi bir harp hukukunu ihlal etmediği konusunda hemfikir. Evlerindeki siz izleyiciler için bu gerçek şok edici olmalı.
Silahlı ayaklanmaya katılan vatandaşlar askeri üniforma giymiyorlardı. Düzensiz muhariptiler. Başka bir deyişle, uluslararası hukuk onlara savaş esiri haklarını bile garanti etmiyordu.
Belki de bu yüzden İmparatorluk Ordusu etraflarını sarıp bir uyarıda bulundu.
“Olaylarla bağlantısı olmayan sivil halkı derhal serbest bırakın. Katliamınıza devam etmenize izin veremeyiz. Kara Harp Kuralları’nın 26. maddesinin 3. fıkrası uyarınca İmparatorluk vatandaşlarının serbest bırakılmasını talep ediyoruz.”
Kaos nedeniyle vatandaşların ne yaptığına dair kayıtlar oldukça az. Ancak İmparatorluk yanlısı küçük bir grubun kaçmaya çalıştığını ve İmparatorluk Ordusu’nun tam gözü önünde vurulduğunu biliyoruz.
Peki bu trajedi neden yaşandı?
Son yıllarda akademisyenler, bunun Cumhuriyet propagandasının öngörülemeyen bir sonucu olma ihtimaline dikkat çekiyor. Şehri geri almak için bir kurtarma birliği gönderme niyetlerini ifade ediyorlardı.
Bazı Cumhuriyet askerleri İmparatorluk ile savaşmaya bile hazırdı.
Birçok tarihçi bu havanın Arene halkına yayıldığını söylüyor. Azımsanmayacak sayıda kişi, Cumhuriyet Ordusu büyücülerinin gelişinin vatandaşları yanlış karar vermeye sevk ettiğini öne sürüyor.
Ve nitekim hayatta kalanların birçoğu, Cumhuriyet onları kurtarana kadar dayanabilecekleri yönünde baskın bir tutumun hakim olduğunu bildiriyor.
Ardından İmparatorluk son uyarısını yayınladı.
“Bu, silahlı isyana katılan düzensiz muhariplere bir uyarıdır. Kara Harp Kuralları’nın 8. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, haksız yere hapsettiğiniz İmparatorluk tebaasının durumunu görüşmek üzere temsilcimizle bir araya gelecek birini talep ediyorum.”
Buna karşılık Arene şehri, “Biz Arene vatandaşlarıyız. Esir falan yok. Bizler sadece özgürlük isteyen insanlarız,” cevabını verdi.
Ve böylece Kara Harp Kuralları uyarınca, şehri işgal eden düzensiz muharipler arasında hiç esir ve İmparatorluk vatandaşı bulunmadığından, İmparatorluk şehri ele geçirmek için bir harekât başlattı.
Askerlerin şehre girip hedeflerini gözleriyle doğrulamak zorunda kalmaları halinde her birinin üstleneceği ağır sorumluluktan kaçınmak amacıyla, şehri çevreleyen mevzilerden topçu bombardımanıyla geniş çaplı yangınlar çıkarmayı hedeflediler.
Belgelerin bir kısmı, bir yangın fırtınasının konsept kanıtı olarak alevleri yayması muhtemel hedefleri seçtiklerini gösteriyor.
İmparatorluk Ordusu tarafından işlenen bu tescilli vahşet, yaygın olarak Arene Katliamı olarak bilinmektedir.
Stüdyomuzda Londinium Üniversitesi’nden Profesör Walter Halbom bizlerle. Profesör Halbom, hiç vakit kaybetmeden doğrudan konuya girelim. İmparatorluk Ordusu neden hiç tereddüt etmeden bu kadar sert bir askeri harekâta başvurdu?
“Şey, İmparatorluk askerlerinin zihniyetini anlamak zorundasınız. Düşünce dünyaları tamamıyla askeri mantık üzerine kuruluydu. Başka bir deyişle, bu mantığı her şeye uygulamak istiyorlardı.
Yani stratejik terimlerle düşünüyorlardı.
Zihniyeti bu olan adamlar için Batı Bölge Ordusu’nun gerisindeki isyanların ne anlama geldiğini herhalde kavrayabilirsiniz.
Adım adım gidelim. İlk olarak, İmparatorluk’un Arene-Roygen bölgesinde öteden beri partisan direnişinin kıvılcımları mevcuttu. İmparatorluk Ordusu, birilerinin bölgedeki İmparatorluk karşıtı grubu kışkırttığını varsayıyor.
Bence asıl sorun, bu olasılığın tamamen göz ardı edilemeyecek oluşuydu.
Ve bu ayaklanmanın, batıdaki İmparatorluk Ordusu’nun ikmal hatlarını cepheden kopardığı düşünülürse, gerisi zaten son derece basit.
İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın o dönemde her şeyden çok korktuğu şey, isyanı bastıracak bir birlik için asker toplayamadan batı ordusunun sıkışıp kalmasıydı. İmparatorluk kuvvetlerinin çoğu Ren hatlarına sevk edilmişti; bu yüzden birlikler Cumhuriyet Ordusu tarafından çakılmışken milislerden gelecek bir saldırı, İmparatorluk’un batıdaki sanayi bölgesini kaybetmesine yol açabilirdi.
İkinci olasılık ise isyanın Arene-Roygen bölgesiyle sınırlı kalmasıydı. Bu durumda sanayi bölgesini koruyabilirlerdi ama… Arene, ikmal demiryolu hattı üzerindeki kilit bir şehirdi. Bence bunun çok büyük bir rolü vardı.
Çünkü bilirsiniz, ikmal hatları üzerinde bir baskı varsa, birlikleriniz ne kadar dayanıklı olursa olsun uzun süre savaşamaz.
İmparatorluk için en kötü senaryonun gerçekleşme potansiyeli vardı; en azından İmparatorluk tarafı için bu, öngörülemeyecek bir mantık zinciri değildi.
İmparatorluk karşıtı hareketin çıkardığı isyanın stratejik açıdan İmparatorluk’ta muazzam bir şok yarattığını görebiliyoruz.
Kendi askerlik tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki, gerideki iletişim ve ikmal hatlarının felç olması fikri bile bir asker için dehşet vericidir.
Bu yüzden İmparatorluk Ordusu’nun, Cumhuriyet Ordusu Komutanlığı’nın ağırlığını koyacağını düşündüğünü sanıyorum. Eğer bu gerçekleşseydi, İmparatorluk kuvvetlerinden direnişi acilen bertaraf etmesi istenecek, ancak Cumhuriyet büyücülerinin gruba katılıp onları güçlendirmesinden endişe edeceklerdi.
O noktada ordunun cephedeki asker sayısı zaten yetersizdi, dolayısıyla aynı anda cephe gerisini istikrara kavuşturmak pratikte imkânsız bir talepti.
Bu iki zorlu sorunla birlikte İmparatorluk büyük bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Tek iyi şey —ya da belki de felaket olan şey— takviye olarak önleme yapabilecek bir büyücü birliğine sahip olmalarıydı.
Komutanlığın ordu ihtiyatı olarak elinde tuttuğu büyücü birlikleri belli bir ateş gücüne sahipti. Bu da onlara ayrılıkçı bağımsızlık hareketini bastırma seçeneği sunuyordu.
Elbette, eğer onları burada seferber ederlerse, bir işgale karşı koymak için kullanamayacaklardı.
Bu da doğal olarak ana harp cephesinin çökebileceği endişesine yol açtı. Ayrıca, bir şehri ele geçirme muharebesinde büyücü birlikleri yalnızca gözdağı vermek ve dikkat dağıtmak için işe yarardı.
Oysa cephe hattında düşman birliklerini yok edebilir ya da püskürtebilirlerdi.
Saldıran Cumhuriyetçileri savuşturmaya mı öncelik vermeliydiler? Eğer bunu yaparlarsa, cephe gerisi askerden yoksun kalacağı için isyanın yayılması işten bile değildi. Böyle bir durumda, ikmal hatları üzerinde son derece olumsuz bir etki yaratabilir ve bir yıpratma savaşında muazzam kayıplara neden olabilirdi. Zaten bıçak sırtı muharebelerin sürdüğü cephe hattında, bu tür kayıpları göze alabileceklerini düşünmek zordu.
O halde önce isyanı mı bastırmalıydılar? Ancak tek ihtiyat birliklerinin vaktini isyanı bastırmak için harcamak ölümcül olabilirdi. İhtiyatlar çakılı kalır, zaman kaybeder ve Cumhuriyet Ordusu cepheyi yararsa, gerçekleşecek işgal ölçülemez miktarda kayba yol açabilirdi. Baskına karşı koymak ve düşmanı geri püskürtmek için feda edilen tüm canlar boşa gitmiş olurdu ki bu kabul edilemezdi.
Cumhuriyet Ordusu açısından bakıldığında ise başarı garantiydi. İmparatorluk Ordusu hangi hedefi seçerse seçsin, Cumhuriyetçiler günün sonunda bir kazanç elde edecekti.
İşte İmparatorluk Ordusu tam da bu noktada, hiçbir ülkenin tarihe bırakmaması gereken, alenen vahşice bir eyleme imza atıyor.
Emri kimin verdiği belirsiz. Bunu kimin gerçekleştirdiğine dair elimizde doğru düzgün bir kayıt bile yok. Bunlar kelimenin tam anlamıyla kayıtlardan silinmesi gereken askerlerdi.
Mucizevi bir savunma muharebesi çıkaran en üstün nitelikli askerler olsalar da, aynı zamanda İmparatorluk’un onurunu lekeleyen en aşağılık mahluklardı.
Şimdilerde savaş sonrası dönemde pek çok asker onları eleştiriyor. Ancak şahsen ben, o zor duruma düşürülen insanları savunuyorum. Şartlar altında başka alternatifleri yoktu ve üstelik bu bir emir olarak gelmişti.
Kesin olan şu ki, birileri İmparatorluk’un savunma hatlarını kurtardı; her ne kadar kullanılan yönteme şahsen katılmasam da.”
Teşekkür ederiz Profesör Walter Halbom.
Şimdi bir sonraki videoya göz atalım… Profesör Halbom, İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’na ait bu iç belgeyi sunuyor.
O buna “‘pratikliğin’ aşırı bir biçimi” diyebilir.
Karargâh onun üzerindeki dizginleri kaldırdı. Bilgelik edip zafere ulaşmak adına sınırlarını yok ettiler. Bunlar ordunun, İmparatorluk’un emirleridir ve bir asker olarak itaat etmek zorundayım. Mantıkla bastırılan o dürtüler, bu yüce amaç uğruna serbest bırakılacak. Ya da belki de tereddüt etmesini gerektiren o sebep ortadan kalkacak.
Önüne atılan yeme saldıran bir canavarın sorumluluğu kime aittir? Bence sorumlular, kurbanı o aç hayvana atanlardan başkası değildir.
İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’ndaki bir çöp kovasında bulunan karalanmış bir not

