YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 33 / Ateşle İmtihan: 4 Mayıs, Birleşik Yıl 1925, Ren Cephesi

Ateşle İmtihan: 4 Mayıs, Birleşik Yıl 1925, Ren Cephesi

YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 33 / Ateşle İmtihan: 4 Mayıs, Birleşik Yıl 1925, Ren Cephesi

“Kurmay başkanı olarak bunun yaşanabileceğini biliyor muydunuz?” Kolordu komutanı, durumun vahameti karşısında sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak, olabildiğince alttan alan bir edayla sordu.

Aslında yüz ifadesini kontrol altında tutmaya çalışsa da içten içe köpürüyordu. Cumhuriyet Ordusu, İmparatorluk’un tahmin ettiğinden çok daha hızlı harekete geçmişti.

Beklentilerinin tamamen aksine, az sayıda da olsa takviye büyücü birliğinin Arene’ye girdiği haberi gelmişti.

Zaman geçtikçe Arene’nin savunması muhtemelen daha da güçlenecekti. Bu esnada bizim planımız tamamen çökmüştü. Başlangıçtaki kargaşa nihayet kontrol altına alınmış ve durumu kavramaya başlamışlardı ancak panikleyen birliklerin bu acınası halini görmeye tahammül edemiyordu. Bu gerçekten bizim İmparatorluk Ordumuz mu?

Merkez Genelkurmay’ın söz verdiği bastırma birliği bile takılıp kalmıştı ve sonuç ortadaydı. Sevkiyat programlarını yönetmekten sorumlu olan Demiryolları Dairesi’ne fırça kaymak ve ne halt yediklerini sormak istiyordu.

Fakat bu tür şikayetlerin gerekliliği bile Arene’deki durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyordu. Oradan geçen trenler tek bir gün bile felç olsa, cepheye on binlerce ton mühimmat ve erzak taşıyan ikmal hattı fiilen kesilmiş olurdu. Her türene en az beş yüz —hatta mümkünse bin— ton ikmal malzemesi gönderilmediği takdirde, ön saflardaki birliklerin mevcudu erimeye mahkûmdu. Bu istatistik artık Genelkurmay’ın kâbusu haline gelmişti.

Daha da kötüsü, alternatif bir hat yoktu. Arene, makas sahası dahi bulunan ana bir aktarma noktasıydı. Tali hatlar vardı, evet, ancak bunların cepheye hizmet edip edemeyeceği konusunda Demiryolları Dairesi mensuplarının umutsuz ve solgun yüzleri her şeyi anlatıyordu. İmparatorluk Ordusu, bir işgal sırasında —özellikle de kuzeydeki düşmanlarının önünü kestikten sonra— lojistik sıkıntısının ne kadar büyük bir Aşil tendonu olduğunu bir kez daha anlıyordu.

Bu yüzden komutanların aklından bir anlığına geçen şey, isyan kıvılcımlarını söndürmeyi başaramayan Askerî İnzibat’a savuracakları şiddetli azarlar oldu.

“Sizi işe yaramaz otlakçılar gidi,” diye içinden bıyık altından gülen sadece kolordu komutanı değildi.

Askerî inzibatın o pek kıymetli personelinin nerede kestirdiğini bilmiyordu ama bu kadarı da tam bir tembellikti. Öğle uykusu adetiniz varsa, kıçınızı devirip köylerinize dönün. Kimse bunu yüksek sesle söylemese de hepsi iç çekip yere tükürdü.

Ahval o kadar acınasıydı ki birisi, “Brak cesur ve sadık büyücü bölüklerimizden biri olsaydı bundan kaçınabilirdik,” diye mırıldandı.

Durum hızla kötüleşiyordu. En kötüsünden korkmaktan kendilerini alamıyorlardı.

Cephe gerisinde isyan. Bu yüzden birlikler çakılıp kalmıştı.

Cepheyi hareket ettirirsek Cumhuriyet buna karşılık vermez miydi? Bu endişe sürdüğü sürece birlik hareketliliğini en aza indirmek zorundaydılar. Ancak ikmal birkaç gün bile kesilse, savaşma kabiliyetlerini kısa sürede kaybedeceklerdi.

Dolayısıyla Arene’deki tehdidin bertaraf edilmesi gerekiyordu. Söylemesi kolaydı tabii. Cumhuriyet büyücülerinin de katılmasıyla asileri hızla temizlemek artık çok zordu.

“Evet efendim, bir fikir var. Harekât, lütfen açıklayın.”

Ancak beklendiği üzere, kurmay heyetinin böyle bir senaryoya dair analizlerini toplaması pek zaman almamıştı. Önceden yapılan planlar her şey demek olmasa da sorunlarla mücadele etmenize yardımcı olabilirdi.

“Efendim. Strateji araştırmalarının bir parçası olarak, tamamen askeri bir bakış açısıyla çok sınırlı bir amaca ulaşmak için hazırlanmış bir planımız var.”

“Ne? Gerçekten uygulanabilir bir şey mi?”

Tek mesele, ortaya koydukları şeyin kullanılabilir olup olmadığıydı.

Ne de olsa durum vahimdi. Yarım yamalak bir plan işlerini görmezdi. Sorunlarını tek celsede çözecek her şeye razıydı.

Fakat üsluba bakılırsa pek de fazla beklentiye girmemek gerekiyordu.

“Şey, kesinlikle muayyen sonuçlar elde edecektir. Ancak, ııı, çok önemli bir kararın alınmasını gerektirecektir…”

Baklayı çıkar artık ağzından, diye bağırmamak için kendini zor tuttu.

“Bunun için vaktimiz yok. Bana ne olduğunu söyleyin.”

“Evet efendim. Harp akademisi strateji araştırma heyetinin, büyücüler de dahil olmak üzere meskûn mahalde savunma hatları kuran düşman birliklerini son derece kısa bir sürede bertaraf etme fikriyle sunduğu bir plandır.”

Şüpheci kolordu komutanının anlayabildiği kadarıyla, kulağa etkili bir plan gibi geliyordu. Harp akademisindeki strateji araştırma heyeti bunu sundusa, uygulanabilirliğini kabul etmişler demekti. Meskûn mahaldaki büyücüleri ve diğer savunma unsurlarını hızlıca etkisiz hale getirmek için gerçekten kullanılabilecekse, bu plan mevcut müşkül durumlarında paha biçilemez olurdu.

“… Bu oldukça çığır açıcı bir şey, değil mi? Neden tüm ordulara dağıtılmadı?”

Bu kadar faydalıysa neden paylaşılmasın ki?

“Worms Sözleşmesi’ni ihlal ediyor mu?” Belki de aynı şeyi merak eden kurmay başkanı, muhtemel bir endişeyi —uluslararası bir antlaşmayı— dile getirdi.

Bir şehrin hızla ele geçirilmesinin ve direnişin kırılmasının gaz veya ağır topçu kullanılmadan zor olacağını tahmin ediyorlardı. Elbette meskûn mahalde gaz kullanılmasına izin verilemezdi. Hatta Genelkurmay’ın bile gaza karşı savunma yapacak bir planı yoktu.

“Hayır, hukuk uzmanları mevcut antlaşmaların hiçbiriyle çelişmediğini söylüyor.”

“Daha da iyi. Öyleyse sorun nedir?”

Yasal bir engeli yoksa tereddüt etmek için hiçbir sebep olmamalıydı. Dürüst olmak gerekirse kaybedecek bir saniyeleri bile yoktu.

Hukuk uzmanlarıyla münakaşa edecek vakitleri yoktu. Kolordu komutanı sinirle masaya vurdu ve tereddüt eden kurmay subayı gözleriyle sıkıştırdı.

“Plan, tamamen askeri bir bakış açısıyla, şehirde hiçbir sivilin bulunmadığı, yalnızca düşman kuvvetlerinin yer aldığı varsayımı üzerine kaleme alınmış.”

“Bu da ne demek oluyor? Bu kadar imkânsız bir varsayıma dayanan bir şeyi nasıl kullanabiliriz?”

Neredeyse bunun tam bir saçmalık olduğunu haykıracaktı. Sadece düşman askerlerinin yaşadığı hiçbir şehir yoktu.

Şehirler çoğunlukla sivillerden oluşurdu. En fazla, aralarına milisler karışmış siviller olurdu. Üstelik Arene’yi işgal ettiklerinde orada pek çok sivilin yaşadığını bizzat doğrulamışlardı.

“Şey, yasal bir prosedürü takip ederek bu koşulları biz oluşturacağız.”

Hem cevap veren hem de soruyu soran subay, duygularını gizlemek adına tekdüze bir tonla konuşuyordu.

“Kısacası, bir nevi hile-i şer’iyye. Hukuk uzmanlarına göre plan, ancak sivil varlığının hiçe sayılması halinde geçerlilik kazanıyor; biz de şehirde hiçbir sivilin kalmadığından emin olacağız.”

“… Yani kadın, çocuk, yaşlı demeden herkesi katletmekten mi bahsediyoruz?”

Şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktı. Herkesin zihninde bir meskûn mahal muharebesi canlandı. Evet, meskûn mahal muharebesi kılığına bürünmüş kanlı bir katliam. Bu kokuşmuş dövüşü ciddiye almaları gerekiyorsa, hukuki inceliklerle vakit kaybedemeyeceklerini hepsi anlamıştı.

“Şehri yakıp yıkmaktan ibaret, basit ve doğrudan bir yöntem uygulayacağız.”

Harekât subayının istenen açıklamayı sürdürürken takındığı ses tonu, adeta şu iş bir an önce bitse de kurtulsak der gibiydi. Devam edecek bir şey olmamasını temenni eden sadece o değildi.

“Yangın taarruzu mu? Klasik bir yöntem tabii. Ama büyücülere karşı mı?”

“Hiç yangın fırtınası diye bir şey duydunuz mu?”

Dehşet verici bir rapor ya da cehennemden gelen bir teklif. Bunu düşünen kişi ya şeytanın bile ortaklık teklif edeceği kadar kurnaz bir hukukçu ya da bir caniydi. Bu düşünce yapısı pratik olarak insanlık dışıydı. Böylesi bir taktiği ancak ana rahminde aklını ve vicdanını unutmuş bir şeytan akıl edebilirdi.

Bir operasyon için teknik imkânlara sahip olmayı, bunu fiilen uygulamakla bir tutmak… Bunlar akıllarını mı kaçırmıştı?

“Hayır, ilk defa duyuyorum.”

“Geçmişteki büyük yangınlar incelenip fikir doğrulandıktan sonra teklif edildi.”

Meskûn mahal savaşlarının pek çok yasal kısıtlaması vardır. Araştırmanın konusu, ordunun bunlarla nasıl başa çıkması gerektiğiydi; fakat kimse bu kısıtlamaları ortadan kaldıracak bir plan aramayı akıl edemezdi.

Hayır, öyle ya da böyle, uzmanlar dışındaki hiçbir asker kanunlarla yüzleşmek istemiyordu. Onurlandıracak olursak buna düz mantık diyebilirdiniz; olumsuz bakacak olursanız orduda entelektüel karşıtı bir damar olduğu söylenebilirdi. Bu yüzden hukuki prensiplerin açıklamalarına alışkın değillerdi.

Ancak bir askerin gözünden bakıldığında, angajman kuralları bir dereceye kadar aşikârdı; sivilleri rastgele taramak, bir rehin krizine çözüm arayan polisin suçluyla birlikte tüm rehineleri de vurmaya karar vermesine benziyordu. Şüphesiz suçluyu yakalamak en yüksek öncelik olmalıydı, ancak rehineleri kurtarmak yerine onları bertaraf edecek bir plana nasıl ulaşabilirdiniz? Normal bir insan için kesinlikle düşünülemez olan fikirler, bir asker için ortak akıl olabiliyordu.

Elbette askeri aklın, standartlarını kaçınılmaz olarak bir önceki devrin savaşlarından alması sebebiyle, etik ve ahlak konularında çağın gerisinde kalması gibi hassas bir mesele de vardı.

Yine de bir askerin düşünce tarzı genelde rasyoneldi. Oysa bu düşünce şekli, amaca yönelik rasyonelliğin öyle gözü dönmüş bir takibiydi ki tam anlamıyla sapkınlıktı.

“Tek bir sonuca varmışlar gibi görünüyor; o da harekâtın ideal olarak büyücüler tarafından yangın taarruzlarıyla icra edilmesi gerektiği.”

“Teoriyi bırakın. Uygulamaya geçirildi mi?”

“Ordu tatbikat alanlarında denendiğinde, öngörülen sonuçlara yakın bir fenomen elde edildi. Yangın taarruzları birden fazla noktadan koordineli şekilde yapılırsa, bunu oluşturmak fazlasıyla mümkün.”

Kolordu komutanı durumu kavradığında, ordusuna sunulan bu plandan dehşete düştü.

Ah, Tanrım.

Neden, neden böyle bir şey yapmak zorundayım?

Neden şeytanın zihninden çıkma bir planı uygulamakla emrolunuyorum?

Derhal karargâha çağrılma emrine icabet ettiğimde, beni yüzbaşı rütbesinde bir İstihbarat subayı karşılıyor. Başka bir deyişle, kötü haber getirdiğine kalıbımı basarım. Bu kanaate varan Tanya, kendini hazırlamak için derin bir nefes alıyor.

Her zaman sakin ve soğukkanlı ol.

Fakat bu düşünce anında yerle bir oluyor. Haber o kadar şok edici ki. Şöyle bir haber…

“İkmal hattımız kesildi.”

Eski kıdemlilerimden biri bana şöyle bir tavsiyede bulunmuştu: “Kötü bir haber aldığında önemli olan, bardağın dolu tarafını görüp göremediğindir.”

O günden beri bu ilkeye daima sadık kaldım.

Mesela şu anda elimde cephe gerisi karargâhının bir ikramı olan gerçek bir fincan kahve var; bunu püskürtmediğim ya da boğazıma kaçırmadığım için şanslıyım, zira bu kadar değerli bir şeyi ziyan etmek felaket olurdu.

Başka bir şey değil de cephe gerisi mi kesildi? İkmal hatları mı?

“Evet, Binbaşı von Degurechaff. Bir partisan ayaklanması.”

“Şimdi mi?!”

Aklıma ilk gelen şey Cumhuriyet kurmayları oluyor. İkmal hattının kesilmesi. Lojistiğin çöküşü. Böyle bir şey gerçekleşirse, bütün ordumuz düzensiz bir panik içinde kaçışmak zorunda kalabilir.

Bunu bir çocuk bile hayal edebilir. İmparatorluk Ordusu’nun ana kuvvetleri sıkışıp kalmışken, cephe gerisindeki stratejik bir noktada partisan hareketi şiddetleniyor ha? François Cumhuriyeti’nin bu ateşe körükle gitmemesine imkân yok. E tabii, böyle bir ikramdan sonra partisanalrın biraz kundakçılık yapmayacağını düşünmek de saflık olur. Mantık son derece basit ve açık.

Hiç şüphesiz, devasa bir yangın ortalığı kasıp kavurmak üzere. Zaten kötü giden işler, çığ misali tepetaklak olmaya meyillidir. Bunun sadece birkaç istisnası vardır.

“Evet, emredersiniz komutanım.”

İçimden bu duruma basmakalap sövmek geçiyor.

Tanya bu haber karşısında yüz kaslarının gerilmesine engel olamaz. Komuta kademesinin tamamı derin bir endişe ve çaresizlik içinde kaşlarını çatmış durumda. Muhtemelen benim yüzümde de aynı ifade var, diye geçiriyor Tanya içinden; garip bir dinginlik ve hafif bir öz eleştiriyle. Subaylarımın önünde böyle görünmemeliyim belki de ama elimden sadece bunu temenni etmek geliyor. Haberi alan tüm subayların yüzü aynı şekli aldı, muhtemelen hepsi de durumun ne kadar vahim olduğunun farkında.

“Vaziyet nedir?”

“Askeri inzibat ve oradaki garnizon birliklerinin bir kısmı bölgeyi kontrol altına almak için ellerinden geleni yapıyor ama durum kontrolden hızla çıkıyor efendim.”

“Bu hiç iyi değil. Bastırabilecekler mi?”

Bir bakıma, tam da korktuğum kadar kötü. Beceriksiz Askeri İnzibat işi eline yüzüne bulaştırdı, tam kıyamet koparken yakalandılar. Onları kendi hallerine bırakırsak cephe gerimiz tamamen yanacak. Ama yangını söndürmeye kalkarsak bu sefer ön hatlarımız ezilip geçilecek. En küçük bir yanlış hamlede, kendimizi mühimmatsız ve erzak sız bir siper savaşının ortasında buluruz.

En iyimser tabloyla bile baksak, bunun sonu ceset yığınlarıyla dolu tam bir felaket olacak. Hatların yarılması olasılığına bile hazırlıklı olmalıyız.

“Bilemiyorum efendim ama müdahaleye hazır olmamız gerektiğini düşünüyorum.”

“Doğru. Teyakkuz emri verin. Emir geldiği anda harekete geçebilecek şekilde hazır bulunun.”

Umut ettiğim, dilediğim tek şey bu durumun kendi kendine yatışması. İhtimal dâhilinde. Fakat yangının kendi kendine söneceğine dair iyimser öngörüm tamamen boşa çıkıyor.

Gerçekte, benim dileklerimin hiçbir hükmü yok ve durum hızla kötüleşiyor. François taarruzunun emareleri kesinleşince, Karargâh bir karar vermek zorunda kalıyor.

Sonuç olarak, kendimizi katı bir askeri mantığın peşinde sürüklenirken buluyoruz.

Bardağı taşıran son damla, François Ordusu destek birliklerinin partisanlara katıldığına dair gelen rapor oluyor. Bu noktada ordu, son derece net ve kestirme bir sonuca varıyor. Aşılmaması gereken bir hat varsa, ne pahasına olursa olsun orayı savunmak birinci önceliktir.

“Hava indirmesi mi?! Kahretsin! Bunlar büyücü! François Ordusu hava indirme harekâtı düzenliyor! İsyancılarla birleşiyorlar gibi görünüyor!”

Kontrol merkezinden çığlıklar yükseliyor.

Karşımızdakiler büyücüsü olmayan silahlı isyancılardan ibaret olsaydı, bastırması yine zor olurdu ama polis kuvveti belki yeterdi. Yahut bir piyade tümeniyle halledilebilirdi.

Fakat büyücülere karşı meskûn mahal muharebesine girmek, ağır piyadeler için bile akıl almaz kayıpları gözden çıkarmak demektir. Ne de olsa şehir; siperler ve engellerle dolu üç boyutlu bir muharebe alanıdır. Yüksek sesle dile getirilmese de büyücülerin en iyi iş çıkardığı yerlerin aslında şehir savaşları olduğu söylenir. Yani bu, çetin bir muharebe olacak.

“Önlerini kesebilen var mı?”

İşte bu yüzden şehri savunan büyücülerin varlığı hayati bir önem taşıyor. Toplanan ihtiyatlardan çekilecek tek bir piyade tümeni, biraz zaman alsa da silahlı bir çeteyi bastırmaya yeterdi. Polisin ve İçişleri Bakanlığı’nın insan gücüyle, biraz kan dökülmesi gerekse bile isyan kontrol altına alınabilirdi.

Ancak büyücüler şehrin savunmasını üstlendiğinde iş değişir; bu artık düz arazi veya savunma mevzilerinde ön kesmeye benzemez, doğrudan askeri müdahale gerektirir. Yine de sırf mühimmat yığmak pek bir işe yaramayacaktır. Zayiatı tamamen göz ardı edip şehri mahalle mahalle ele geçirmeniz gerekir.

Bu nedenle büyücüler, en zayıf noktaları olan hava muharebesiyle durdurulmalı ve 360 derecelik bir hava savunma ağı kurulmalıydı. Planlanan buydu.

“Yetişemediler ve başka tarafa yönlendirildiler.”

Ancak plan ile mevcut durumumuz arasında uçurum var. Hava kuvvetlerinin rotasyonunda bir miktar pay olması gerekiyordu fakat bu denge uzun süre önce bozuldu. İmparatorluk Hava Filosu neredeyse her gün tam kapasiteyle havalanıyordu ve Ren Hava Muharebesi’ndeki kayıpları telafi etmekte zorlanıyordu.

Hava birliklerinin üstlendiği görevler beklenenden çok daha çeşitliydi; sadece hava hâkimiyetini sağlamaktan ibaret değildi. Sonuç olarak, savaş başlamadan önce yapılan planlar, sınırda aşırı çalıştırılan hava birliklerinin beklemedikleri görevler için seferber edilmesi gerçeği karşısında hiçbir anlam ifade etmedi. Ancak hava birlikleri sahaya sürüldükten sonradır ki ordu, bu birliklerin üstlenebileceği görev türlerinin gerekliliğini kavramaya başladı; ordu artık gökyüzünü kontrol etmenin öneminin savaş öncesine kıyasla çok daha fazla bilincinde.

Göklere hâkim olanın her şeye hükmettiği Dacia, buna emsal teşkil eden bir örnek oldu. Sırf bu yüzden mi denmeli? Yoksa tam da bu yüzden mi? İmparatorluk Hava Filosu tüm gücünü ön hatlarda hava hâkimiyetini sağlamaya adadı.

Sonuç olarak cephe hattını sabitlemeyi başardılar ve havada belli bir üstünlük kurdular. Cephe gerisindeki sinsice bir saldırıyı önleyecek kuvvetten yoksun kalmaları ise trajikomik bir çelişki… Bu, adeta Norden’in hücum ve savunma rollerinin değiştiği bir kopyası.

“Bu kötü oldu. Bir köprübaşı tutmalarına izin veremeyiz.”

“Yani düşman büyücülerle mi çatışacağız? Üstelik bizi pusuda bekleyen büyücülere karşı mı?”

Maalesef öyle. İsyanı bastırmamız ne kadar uzarsa, işler o kadar sarpa saracak.

İçeriye kaç büyücü sızdırdıklarını tam olarak bilmiyoruz ama etkili bir direniş örgütlemek için kaç kişiye ihtiyaç duyacaklarını hesaplarsak az çok bir fikir edinebiliriz. Ne de olsa bu taktiğin öncüsü İmparatorluk Ordusu’dur. İstemesek de bu işlerin nasıl yürüdüğünü gayet iyi biliyoruz.

“… Binbaşı von Degurechaff. Derhal komutanın odasına teslim olun.”

İşte böyle.

Kimse nihai bir karar vermeden de işler çığırından çıkabilir.

Tarih, şaşırtıcı derecede, bir dizi yanlış hesaplamadan ibarettir.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla