YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 31 / Ren’in Şeytanı: 28 Nisan, Birleşik Yıl 1925, İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı, Personel Dairesi ve Harekât Dairesi Ortak Toplantısı

Ren'in Şeytanı: 28 Nisan, Birleşik Yıl 1925, İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı, Personel Dairesi ve Harekât Dairesi Ortak Toplantısı

YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 31 / Ren’in Şeytanı: 28 Nisan, Birleşik Yıl 1925, İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı, Personel Dairesi ve Harekât Dairesi Ortak Toplantısı

“Pekala, tayin edilen saat geldiğine göre Ren taarruz planının lehindeki ve aleyhindeki hususları ele alacağımız Personel Dairesi ile Harekât Dairesi ortak toplantısını başlatmak isterim.”

Toplantıya başkanlık eden subay söz aldı fakat kimse onu takip etmedi ve salona derin bir sessizlik hâkim oldu.

Binanın görkemli dış cephesinin aksine, toplantı odasındaki üst düzey subayların yüz ifadeleri kasvetliydi.

Ne yapacaklarını bilemez halde bitmek bilmeyen kaygılar yüzünden saçını başını yolan subaylar vardı ve Tümgeneral von Zettour da onların arasındaydı. Durum anbean değişiyor, sadece ne olup bittiğini kavramak dahi son derece güçleşiyordu. Üstelik İmparatorluk, Françoislerin nezaketiyle yükselen ceset yığınlarından, siper savaşında cepheden bir yarma harekâtının esasen ne kadar imkânsız olduğunu öğrenmekteydi.

Yani, siperlere yapılan bir cephe taarruzunun bedeli çok yüksekti. Diğer taraftan, geniş çaplı bir ateş gücü taarruzu da ikmal hatlarına aşırı yük bindirecekti.

Cepheye uzanan ikmal hattı hafif demiryolunu daha yeni iyileştirmişlerdi fakat her mevziden günbegün takviye talepleri gelmeye devam ediyordu.

İkmal üzerindeki yük, savaş öncesi tahminleri çoktan aşıp geçmişti.

Anlaşma İttifakı esasen çökmekteydi ve oradaki durumu güvenceye almak adına kısa süreliğine de olsa bölgeye bir miktar askeri güç tahsis etmek gerekiyordu; bu durum da Lojistik Dairesi’nin belini büküyordu.

Kuzeydeki yerel ordu grubu bile İmparatorluk Ordusu için tek başına ezici bir üstünlük sağlamaya yetiyordu fakat çetin kış şartları ellerini kollarını bağlamıştı. Ren Cephesi’ndeki ana muharebe hatlarını takviye etmek için asker ayırabilecek durumda değillerdi. Bu hatlar muhtemelen önümüzdeki bahara kadar buz tutmuş halde kalacaktı. Bir başka deyişle, kuzeyden gelen ikmal hattı yükünün hafiflemesini beklemek için henüz erkendi.

Bu esnada deniz kuvvetleri, Cumhuriyet’e karşı Manş Denizi’nde üstünlük sağlama sürecindeydi ancak kara ve deniz kuvvetleri bunun iyi bir şey olup olmadığı konusunda anlaşmazlık içindeydi. Hava ve büyücü kuvvetleri talep edildiği takdirde her iki tarafı da desteklemeye hazırdı fakat kara ve deniz kuvvetlerinin kaygıları bambaşkaydı.

Deniz kuvvetlerinin Manş Denizi’ni yarmak için sabırsızlandığı aşikârdı. Ne de olsa emelleri, bir zırhlı muharebesinde Cumhuriyet filosunu imha etmekti. Hatta sonrasında, Topyatun Savaş çerçevesinde Anlaşma İttifakı’na yaptıkları gibi bir amfibi harekât düzenleyerek ülkeyi tamamen haritadan silmeyi teklif ediyorlardı.

Zettour’un görebildiği kadarıyla, çıkarma harekâtı için deniz kontrolünü ele almak, siperleri yararak ilerlemekten çok daha etkili bir şekilde zayiatı düşük tutacak gibi görünüyordu. Asıl mesele denizden gidildiği takdirde rotanın güvenliğiydi. Cumhuriyet ile Birleşik Devletler arasındaki kanala girerlerse, (görünüşte) tarafsız olan Birleşik Devletler’in nasıl bir tepki vereceğinden endişe etmeleri gerekiyordu. Öylece sessizce kenarda mı duracaklardı?

Tümgeneral von Rudersdorf ile bu soruların üzerinden zaten defalarca geçmişti. İkisi de kanala girdikleri takdirde Birleşik Devletler’in güç dengesini korumak adına muhtemelen müdahale edeceği sonucuna varmak zorunda kalmışlardı. Eğer bu gerçekleşirse, karargâhta elden ele dolaşan “Mevcut Savaşın Şekli ve Yönü Üzerine Öngörüler” ve “Topyatun Savaş Teorisi” raporlarındaki korkular gerçek olacaktı.

Evet, bir dünya savaşı. Savaşın yayılması bitmek bilmeyen bir zincirleme reaksiyon gibi olacak ve bundan kaçınamayacaklardı. Bu takdirde, her cephede Ren benzeri bir senaryoyla karşı karşıya kalabilirlerdi.

Ren hatlarındaki François Ordusu zaten başa belaydı. Sadece Cumhuriyet olsaydı yine de kazanma şansları vardı.

Fakat ya Birleşik Devletler’den bazı birlikler çıkagelirse ne olacaktı? Kendilerini şu anki üstün konumlarının tam tersi bir vaziyette bulabilirlerdi.

İmparatorluk Donanması’nın Birleşik Devletler Donanması’nı durdurabileceği şüpheliyken, bir de Cumhuriyet Donanması’nın kalıntıları buna katılırsa, İmparatorluk filosunun yapabileceği tek şey kendini korumaktan ibaret kalırdı.

Tabii ki sonsuza kadar elleri kolları bağlı oturamamazlardı. Harekete geçmek için beklerlerse İmparatorluk bile nefessiz kalırdı. O zaman Dacia ve Anlaşma İttifakı’nı dize getirmiş olmanın stratejik kazanımlarını kaybederlerdi.

Ve Birleşik Devletler ya da başka bir davetsiz gücün kendilerini yan böğürlerinden vurması düşüncesine tahammül edemezlerdi. Bu ikilem karşısında ne yapabiliriz?

Yine de mevcut duruma göz yumulması halinde ikmal hatlarını etkileyecek en ufak bir aksaklığın bile felakete yol açacağı açıkça ortaya çıkıyordu. İçinde bulundukları bu durum son derece sinir bozucuydu.

Kuruluşundan bu yana Büyük İmparatorluk tarihsel topraklarını elde etmişti fakat toprak anlaşmazlıklarıyla da hırpalanmıştı; bu yüzden bir sonraki savaşın kıvılcımı hiç eksik olmuyordu.

Istırapları işte bundandı. Bir soruna basit bir çözümü olan kimse acı çekmez. Öyle ya da böyle, salonda planı bilenler vardı.

Zettour biliyordu. Tek yapmaları gerekenin kaybetmemek olduğunu biliyordu. Zettour, bir asker için oldukça şaşırtıcı sayılabilecek bir derecede, taarruza geçmelerine gerek olmadığına inanıyordu. Basitçe ifade etmek gerekirse, mevcut statüko gayet iyiydi.

Ve Rudersdorf da durumun farkındaydı. Siperlere ciddi taarruzlar düzenlemelerine gerek olmadığını biliyordu. Ancak Zettour’un aksine, bu yıpratma savaşının bu şekilde sürmesini kabullenemiyordu. Bir askerin berrak kararlılığına sahipti: Eğer kayıpları kontrol altında tutup kazanabileceklerse, neden bunu yapmasınlardı?

Sonunda ikisi de kararını verdi ve söz hakkı aldı.

“Bu meseleye bakış açımızı değiştirmemiz gerektiği kanaatindeyim.”

Zettour kendini korkak biri olarak görmezdi ancak söylemek üzere olduğu şeyin ehemmiyeti düşünüldüğünde o bile gergindi. Sesinde hemen hemen kimsenin fark edemeyeceği kadar küçük bir sertlik vardı fakat olabildiğince sakin bir tonla konuştu.

Arapsaçına dönmüş bu düğümü tek bir darbede çözecek gizli planı kanlı olacaktı. Kördüğüm hikâyeden ibarettir. Keskin bir kılıç kimi keserse kessin keskindir.

“Mevcut doktrinimiz ve değerlerimizle muhtemelen sonuca ulaşamayız. Bakış açımızda radikal bir değişime gitmeliyiz.”

Düşman kalesine taarruz edip onları teslim olmaya zorlayarak zafer kazanmak artık imkânsızdı. İmparatorluk ile Dacia veya Anlaşma İttifakı arasında olduğu gibi ulusal güç bakımından ezici bir uçurumun bulunmadığı durumlar dışında, tam teslimiyet talep etmek zor olacaktı. Şu korkunç savaşa bakılırsa, kan dökülmesi taraflardan biri artık dayanamayacak hale gelene kadar devam etmek zorundaydı.

“Zafere odaklanmayın, yenilgiden kaçının. Bunu yapmazsak ayakta kalan son taraf olmak çok zorlaşacak.”

“… General von Zettour, taarruza karşı olduğunuzu mu kastediyorsunuz?” Harekât Dairesi’nden bir üye şaşkınlıkla sordu. Zihinleri ancak bu kadarına basıyordu.

Hayır, muhtemelen genelgeçer mantık buydu. Onlara göre taarruz; düşmanı alt edip ezmenin ve savaşı bitirmenin tek yoluydu. Ancak yanılıyorlardı.

“Hayır, prensip olarak taarruzu destekliyorum; fakat harekâtın nihai hedeflerini revize etmemiz gerektiği kanaatindeyim.”

“Hedefleri değiştirmek mi?”

Devam et—hayır, dur. Sorulan soru iki anlama da gelebilirdi ve Zettour, doğrudan en açık ifadeyle bomba gibi bir yanıt verdi.

“Harekâtın amacı cepheyi yarmak olmamalı. Amaç, düşmana kan kaybettirmek olmalıdır. Bir başka deyişle taarruz planımız, olabildiğince çok düşman askerini yıpratmak üzerine kurgulanmalı.”

Varılacak nihai nokta: Düşmanın gücünü tüketip bitirmek.

“Tam teşekküllü bir kan dökme harekâtı icra edip düşmanın savaşı sürdürme kabiliyetini ezmeliyiz.”

Degurechaff’ın sözleriydi bunlar.

Genç askerin Harp Akademisi kütüphanesinde kendisine söylediği her bir kelimeyi hâlâ dün gibi hatırlıyordu. O küçük kızın böylesine korkunç bir dünyadan bu kadar soğukkanlılıkla bahsetmesinin yarattığı şok, hafızasından kolay kolay silinecek gibi değildi. Ve şimdi her şey tam da onun dediği gibi ilerlerken, hayreti katbekat artıyordu. O kız, Degurechaff, geleceği ne kadar öngörebilmişti acaba?

Bir savaşın seyrini ve geleceğini tahmin etmek son derece müşkül bir iştir.

Tek değişmez kural; genelgeçer mantığın bir anda yerle bir olabileceği ve harp meydanına yeni bir savaş doktrininin hâkim olabileceğidir. Bu değişimlere ayak uydurabilen asker sayısı bile bir elin parmaklarını geçmezken, bunları önceden öngörebilen birinin varlığı ise…!

“Yani, düşmanı dizlerinin üzerine çökene kadar kanatmaya devam edeceğiz. Bu krizden çıkmanın tek yolu budur.”

Biri gayriihtiyari kıpırdadı ve sandalyeden çıkan gıcırtı, o sessiz salonda adeta çınladı. Masada tam bir sessizlik hâkimdi.

Zettour bu durum karşısında aslında son derece sakindi. Hayır, daha doğrusu, Degurechaff’a hak veriyordu. O zamanlar kütüphanede o kadar soğukkanlı konuşabilmesinin sebebinin, kızın durumu tamamen kavramış olmasından kaynaklandığını şimdi anlıyordu.

Siperleri yararak ilerlemenin faturasının ne kadar ağır olacağını idrak etmişti. Başarılı olsalar dahi verilecek zayiat çok ağır olacaktı. Üstelik, savaşın kötü gidişatından endişelenen Birleşik Devletler müdahale etmeye karar verirse, başladıkları yere geri püskürtülürlerdi. Bu da İmparatorluk için mümkün olan en felaket senaryoydu.

O kadar kanı hiçbir şey uğruna değil de yanlış bir hamle uğruna dökerlerse, askerlerin savaşma azmi kökten sarsılırdı.

En azından ben, o haldeki adamları bir kez daha cepheyi yarmaları için ileri süremezdim. O emri vermek sadece daha fazla kayba yol açardı. Öyleyse neden bu hatayı düşmanın yapmasına izin vermeyelim ki?

Cumhuriyet’in kendi kanında boğulmasını bekleyeceğiz, hepsi bu.

Zettour, İmparatorluk Ordusu için uygulanabilir tek stratejinin bu olduğuna inanıyordu. Bir başka deyişle savaş; kahramanlıklardan ya da şövalyelik gösterilerinden ibaret değil, en nihayetinde düşmanı ne kadar verimli katledebileceğinle ilgili bir işti.

Dolayısıyla, bu çatışmanın bir topyekün savaşa dönüşmesi kaçınılmazdı.

“Yani düşmanın hem canlı gücünü hem de ikmal imkânlarını acımasızca yıpratacağız. Bu hedefler doğrultusunda bir taarruz planı hazırlanmasını talep ediyorum; şu an için söyleyeceklerim bundan ibarettir.”

Hiç şüphesiz, neredeyse kesin bir şekilde, geleceğimiz tayin edilmişti. Silah arkadaşlarının ve astlarının yüzündeki donakalmış ifadeler bunu kanıtlıyordu.

Sen çıldırmışsın, diyorlardı adeta.

Teklif ettiği harekât, salondaki herkesin genelgeçer askeri mantığına taban tabana zıttı. Kendi topraklarının bir kısmını savunmasız bırakıp düşmanın saha ordusunu imha etmeye öncelik vermek mi? Üstelik onları bir döner kapı taktiğiyle kıskaca alıp işlerini bitirmek mi? Vatanı korumak için var olan ordunun bu harekâtı yürütmesini mi istiyorsun? Kimse kendini bu düşüncelerden alıkoyamıyordu.

Fakat er ya da geç, orada oturan kurmay subaylar da anlayacaktı—başka yol yoktu. Ne zaman olurdu bilmezdi ama askeri mantık çerçevesinde, hissi boyutlar bir kenara bırakıldığında, eninde sonunda bu planın doğruluğunu kabul edeceklerdi.

“Katılıyorum. Aşikar ki, odak noktamız düşmanın saha ordusunu imha etmek olmalıdır.” Diğerlerinin tereddüdüne rağmen Rudersdorf, Zettour’un fikrine tam destek verdiğini açıkça beyan etti. Gelecek nesillerin kendilerini acımasızca yargılayacağının farkındaydı ama kararını vermişti ve duruşunu kendinden emin bir şekilde ortaya koydu.

Gelecek vaat eden gençlerin, kimin daha çok kan dökeceğini görmek adına ölümüne birbiriyle kıydırıldığı meşum bir dünya… Ve bizler de muhtemelen bu işin elebaşları olarak adımızı tarihe kazıyacağız. Madem öyle, en azından bu savaşı kendi ellerimizle bitirerek vaziyeti bir nebze olsun düzeltelim.

“Aklıma bir fikir geldi… İlerliyoruz. Bir başka deyişle, en iyi planın ileriye doğru kaçmak olduğu kanaatindeyim!”

Ve bu nedenle, rasyonellikten tamamen uzak o teklifi sundu: Savaşı toprak kazanmaya değil, doğrudan ordunun kendisine odaklanarak yürütmek.

Tanrım, tüm bunlara neden izin veriyorsun?

Büyücü Teğmen Warren Grantz, bir önceki gece yediği her şey dahil midesinde ne var ne yoksa dışarı çıkardıktan sonra, kaldığı yerin bir köşesinde göklere feryat ediyordu. Az önce yaşadıklarını hatırlamak bile tüylerini ürpetmeye yetiyordu.

İsmini bile bilmediğim bir François askerinin kafasına kürekle vurdum ve bir deli gibi küreği sallamaya devam ettim. Sonra verilen emirler beni gerçekliğe döndürdü ve hemen ardından çekilme emri aldık.

Gökyüzünde var gücümle yardırabilmek için can havliyle hesaplama mücevherime mana pompaladım.

Havalandığım an birden fazla makineli tüfek bana ateş açmaya başladı.

Çılgınlar gibi savunma kalkanımı ve koruyucu katmanımı oluşturdum. Ne pahasına olursa olsun oradan kaçmam gerekiyordu. Aklımda sadece bu varken, destek vermeyi tamamen unutup topukladım.

İşte tam o anda oldu. Kaderin bir cilvesi mi yoksa şeytanın parmağı mı bilmem, tabur komutanının müthiş bir hızla irtifa kazandığını gördüm. Gecenin zifiri karanlığına rağmen, o coşkulu sesiyle bir ilahi söylüyordu—tabur komutanı. Gözlerime inanamadım ama tek başına kaçıp beni arkada bırakacağından korktuğum için onu takip etmeye çalıştım.

Arkada kalmak istemiyorum düşüncesiyle tırmanışa geçmiştim ki tam o anda Üsteğmen Weiss adeta yoktan var olup kolumu tuttu ve beni aşağı çekti. Üsse döndüğümüzde beni fena fırçaladı—”Tabur komutanı bize hedef şaşırtmacası yaparken ne cüretle onun yanına yaklaşırsın?” “Aklını mı kaçırdın sen?” ama beni kurtarmış olmasaydı, benimle aynı anda cepheye gelen o diğer iki çocuk gibi ben de kıymaya dönecektim.

O anlarda tek düşündüğüm şey geri dönmekti, bu yüzden güvenli uçuş rotasına girene kadar olan hatıralarım tamamen sisli.

Hesaplama mücevherimde kayıtlı sahneleri izledikçe, böylesine yoğun bir mermi yağmurundan bir şekilde sağ salim dönebildiğim için Tanrı’ya şükretmek istiyorum.

Sadece birkaç saniyelik bir olaydı. Yedinci Takım’daki o iki kişinin reaksiyon vermesi anlık bir gecikmeye uğradı ve bunun bedelini canlarıyla ödediler.

Tek bir dikkatsiz an. Fakat anlamı o kadar büyüktü ki.

Arka hatlardaki üsse ulaştığım an, birinin kafasını ezdiğim o his ellerime geri döndü ve midem bulandı. Hayır, sadece ben değildim. Yeni katılan tüm acemiler aynı şeyi hissediyordu.

Vicdan azabı… Sanki aniden affedilmez bir caniye dönüşmüşüm gibiydi.

Biz ve zihnimizi kemiren bu kaygılar tam buradayken, kıdemli subaylar soğukkanlılıkla tutsakları sorgulamaya başladılar.

“Doğruyu söyleyin. Yoksa elim kayabilir.”

“Sakin olun. Biz harp hukukuna uyarız. Tutsak yeminini ederseniz haklarınız güvence altına alınır.”

“Endişelenmeyin. Biz işkenceci değiliz. Düzgün, makul insanlarız.”

İnanamıyordum.

İnsanların buna muktedir olabileceğine inanamıyordum.

Bu savaş alanı…

Türlü türlü vahşetin, insanlık dışı şeylerin yaşanacağını anladığımı sanıyordum. Ben de bir askerim. Orduda olduğum sürece görevimi yapmaktan tereddüt etmeyeceğimi düşünürdüm.

Anahtar kelime: düşünürdüm.

Ama bu da neydi böyle?

Askerlik görevi, vatanı korumak için yapılması gereken şey bu muydu?

Benim görevim mi?

Bu hisse dayanamıyordum. Kendimi sonsuza dek kaybediyormuşum gibi garip bir hissiyattı.

İlkimi hatırlamak istemiyordum… kendi ellerimle ilk kez birini öldürüşümü.

Savaş alanında insanlar çok kolay ölüyor. Gece birlikte akşam yemeği yediğin insanlar, kahvaltıya kadar yok olup gidiyor.

Küçücük bir zaman diliminde ben insanları öldürüyorum, arkadaşlarım da katlediliyor.

Ren cephesi gerçekten de tam anlamıyla bir cehennem.

Bir an için kaçma arzusu zihnimden gelip geçti.

Ama sonra—

Emir subayları gelip kahvaltının hazır olduğunu haber verdiler. Arka hat üssünde olduğumuz için bir subay olarak geçici subay yemekhanesini kullanma hakkım vardı.

Başka bir deyişle, subay yemekhanesinde yemek yemek zorundayım.

Ağzımı çalkalayıp üniformamı düzeltirken aynadaki bitkin yüzüm bana baktı. Sadece bir gün içinde bir canavara dönüşmüştüm. Bunun ben olduğuna inanamıyordum.

“… Artık savaşı gördüm.”

Sessizce.

Zihnimdeki düşünceler dökülüverdi dudaklarımdan kendiliğinden.

Lavaboya dayanarak yükselen bulantıyı güç bela bastırdım ve göğe baktım.

Gerçekten, bu çıldırmış savaş dünyasında herkes nasıl bu kadar normal davranabiliyordu?

Subay yemekhanesine adımımı attığım an bu his daha da yoğunlaştı.

Taburumdaki subaylarla dolup taşıyordu. Komutanın yemeğini yiyip çoktan işinin başına geçtiğini duydum. Diğer subaylar ise ağırdan alıp sohbet ediyorlardı.

Az önce yaşananlara rağmen kahkahalar bile duydum. Herkes gülümsüyor, konuşuyor, rahattı. Savaş alanını kaplayan cinnet ile bu sahne arasındaki uçurum midemi bulandırdı.

Emir subayım bana hizmet etti, yemeğim geldi ama nasıl iştahım olabilirdi ki? Yine de askeri kariyerimde edindiğim o alışkanlıkla, gerekirse yemeği boğazımdan zorla aşağı tıkmayı biliyordum.

Sert peksimetleri yumuşatmak için kahveye batırıp biraz pastırmayla birlikte kendimi yemeye zorladım. Tadını almamın imkânı yoktu ama vücudumun hayatta kalmak için bunlara ihtiyacı olduğunu bildiğimden yutkunup durdum.

Böyle zamanlarda bile insanın bir şeyler yemesi gerekiyor. Tıpkı akademideyken yorgunluktan bittiğim anlarda yemeği boğazımdan aşağı tıkmaya zorlanmam gibiydi. Kendime bunları söyledim durdum ama yine de tabağımı bitirmem son derece uzun sürdü.

Ardından kendimi, her sabahki rutin ders için küçük anfitiyatroya doğru yürürken buldum.

Zihnim, defalarca yapılan o talimlerin kazandırdığı alışkanlıkla sadece emirlere itaat etmeye programlanmıştı. Hiçbir irademin kalmadığı böyle anlarda bile hâlâ bir askerdim.

Tam o sırada içimden kahkahalarla gülme isteği geldiğini fark ettim.

“… Bir dakika, ne oldu bana?”

Gülebiliyordum. Bu şaşırtıcı, ferahlatıcı bir keşifti.

İçinde bulunduğum durumdan ötürü sanırım bunu hiç beklemiyordum. Anlaşılan insan ruhu gülünç derecede dayanıklıymış.

“Tüh, geç kalmamalıyım.”

Askerlerin kesintisiz teyakkuz hâlleriyle övünmesi ve bu tür işleri çabucak halletmesi gerekmesine rağmen ben kahvaltıyı çok uzatmışım.

Sonuç olarak o sabah kaybedecek tek bir saniyem bile yoktu. Öylece durup düşüncelere dalarsam derse zamanında yetişemeyecektim. Saatin kaç olduğunu fark edince hemen salona doğru koşmaya başladım.

“Büyücü Teğmen Grantz geldi, efendim.”

“Grantz mi? Tabii, gir içeri.”

Fakat içeri girdiğimde, bana şaşkın gözlerle bakan birkaç bölük komutanı ve kilit subay dışında sıralar bomboştu.

Çok mu geç kalmıştım? Endişe bir an zihnimden geçip gitti ama duvardaki saate baktığımda tam beş dakika erkenden geldiğimi gördüm.

O saate kadar herkesin burada olması gerekiyordu.

Normalde buraya koşturan tek kişi ben olmazdım.

“Ne oldu? Sizin bugün izinli olmanız gerekiyordu.”

Üsteğmen Weiss neden kafamın karıştığını anlamış olmalıydı; o söyleyince nihayet ben de idrak edebildim.

“Efendim, utanç verici ama bugün dersimiz var sanıyordum.”

Sanırım dün gecenin şoku o kadar büyüktü ki bize söyledikleri hiçbir şey zihnime kazınmamıştı. Üsteğmen Weiss yüzünü buruşturarak döndükten sonra bize izin verildiğini açıkladı. Kafam başka şeylerle dolu olduğundan bu sabah sallana sallana kalkmışım ama anlaşılan onlar tadını çıkarmak için kahvaltıyı ağırdan aldığımı düşünmüşlerdi. Başka bir deyişle, üst subaylar izin günümde rahat bir kahvaltı yaptığımı sandıklarından beni kontrol etmemişlerdi.

Bunu daha önce fark etmeliydim.

“Özür dilerim.”

“Ne? Sorun değil. Hazır gelmişken, baskın hakkında ne düşündüğünü anlat bakayım,” dedi Üsteğmen Weiss bir sandalyeyi işaret ederek. Diğer subaylar da bunu dert etmiyor gibi göründüğünden ben de aralarına katılmaya karar verdim… Aslında iyi bir fırsattı. Ne ekersem onu biçiyordum sonuçta.

“Dürüst olmak gerekirse bir tür vecit hâlindeydim. Ne olduğunu anlamadan üsse dönmüş buldum kendimi.”

Ölmek istemiyordum, bu yüzden tamamen harekete geçmeye odaklanmış durumdaydım. Aslında ne yaptığıma dair hatıralarım ise oldukça sisli.

Utanç vericiydi ama onlara dürüst davrandım.

“Evet, bu işler böyledir zaten.”

“Yine de atlatmayı başardığın için tebrikler. İlk muharebe deneyimin buysa, bir sonrakini çok daha kolay atlatırsın.”

Fakat subaylar beni gerçekten suçluyor gibi görünmüyorlardı. Akademide olsaydım çoktan azarı işitmiş olurdum—”Aklını başına topla orada!” Ön saflarda ise daha gerçekçiydiler; sağ kalmış olmamı takdir ediyorlardı.

Hatta düşünceli davranmak bir kuralmışçasına bana oldukça iyi davrandılar.

“Herkes o zorlu yoldan geçmek zorunda. Komutanın eğitiminden sağ çıktıysan, kendini az çok kurtarmış sayılırsın.”

“Teğmen Serebryakov sadece onun peşinden uçarak bile pişti.”

“Şey, evet, bu doğru… Benimle yer değiştirmek isteyen var mı acaba?”

“Ha-ha-ha-ha. Ben komutan muavinim, bu yüzden onunla birlikte uçamam.”

“Bölük komutanlarının tek bir yerde toplanması uygun olmaz Teğmenim, bu yüzden ne yazık ki görevlerimin gerektirdiği gerçekler sizinle yer değiştirmeme engel oluyor.”

“Gerçekten çok yazık.” Teğmen Serebryakov gerçekten öfkeden küplere binmiş gibi yanaklarını şişirip dudak büküyordu.

Burada toplanıp bu huzurlu atmosferi yaratan kişiler, daha geçen gün hırsla çarpışan o tecrübeli askerlerdi.

Aniden rahatlamayla derin bir nefes alacak gibi hissettim. Az önceki ana kadar öylesine sarsılmıştım ki, ama şimdi biraz olsun sakinleşmeye başlıyordum.

Kimse dile getirmiyordu ama eminim ilk kez birini vurup öldürdüklerinde hepsi aynı altüst oluşu yaşamıştı.

Ama artık o anılara sahiptiler ve bu hatıralar onları sarsmıyordu.

“Çok fazla derin düşünme, Teğmen. Sadece hayatta kalmaya odaklan.”

Biri omzuma pat pat vurdu ve gitmeme izin verdiler. Bu, tecrübeli subayların beni yumurtadan yeni çıkmış bir civcivden biraz daha dayanıklı biri olarak kabul ettiklerinin kanıtıydı.

Ertesi gün…

Tanya için her şey gereğinden fazla yolunda gidiyordu. En başta, uyandığında kahvaltısı ve kahvesi zaten önüne nizami bir şekilde hazırlanmış oluyordu.

Taciz bombardımanı yoktu, hava sahalarına sızan bir düşman da yoktu; bu yüzden huzur içinde yemeğini yedikten sonra günün ilk idari işleri tereyağından kıl çeker gibi halloldu. Hem de dehşet verici derecede pürüzsüzce. Normalde sonuçlanması haftalar sürecek bir talep tek seferde kabul ediliyor, ikmal malzemeleri anında teslim ediliyordu.

İşler daha ne kadar ürkütücü bir hal alabilirdi ki? Cimrilik etmek ikmal subayının fıtratarında vardı, oysa adam müdahale formülleri yüklenmiş özel mermileri ve fünye kapsüllerini yüzünde bir tebessümle teslim ediyordu. Sırıtarak gelen bir icra memuru ya da denetçiyle karşılaşmak çok daha gerçekçi hissettirirdi— Hayır, aslında bunların hepsi akıl dışıydı.

İlk defa her şey prosedürlere harfiyen uygun ilerliyordu; ikmal teslimatının ve evrak denetiminin bu kadar tatlılıkla yapılabileceğini hayal bile edemezdim. İyice afallayan Tanya, bu beklenmedik verimlilik karşısında teyakkuza geçmekten başka çare bulamadı.

Ne de olsa ikmal ve evrak denetimleri, emsal kararların ve “düzeni bozma” demir kuralının boyunduruğunda işlerdi. Bir başka deyişle, bunlara neredeyse kendiliğinden gelişen doğa olayları gözüyle bakabilirdiniz.

Eğer sıradışı davranıyorlarsa, bu kesinlikle olağanüstü bir durumun belirtisiydi. Mecbur kalmadıkça bir süre dışarı çıkmasam iyi olacak diye düşündü Tanya; her türlü ihtimale karşı hazırlıklı olmaktan zarar gelmezdi.

Bugün kesinlikle bir arıza çıkacaktı. Buna kanaat getiren Tanya kendini en kötüsüne hazırladı. Siperlerdeki birliklere teyakkuzda kalmaları için kesin emirler verecekti. Kendi birliğini 2. derece savaşa hazırlık durumuna getirecekti. Düşmanı gözlem altında tutacak ve hızlı bir müdahalenin mümkün kılınması için tüm hazırlıkları yapacaktı.

Derken, her ne hikmetse hiçbir şey yaşanmadı ve öğle yemeği vakti geldi. Yemek servis edildi. Yanında lahana turşusuyla gerçek bir biftek. Tatlı niyetine bir de ravent suyu vardı.

Hepsi de o alışılmadık derecede tıkır tıkır işleyen ikmal hatları sayesinde henüz gelmişti.

Birliğinin mensupları büyük bir iştahla yemeğe yumuldu ama kendisi hâlâ buna inanamıyor, yemeden önce yemeği dikkatle inceliyordu.

Patates kriziyle turnayı gözünden vurup güvenli bir bölgeye çekilmeyi başaran o adama imreniyorum doğrusu.

Birleşik Devletler politikasına yaptığım o ince müdahale yüzünden beni şimdiden merkeze mi çekmek istiyorlar acaba diye düşünmeden edemiyorum. Gıda zehirlenmesi geçirsem beni memnuniyetle gözden çıkarırlar, bu yüzden dikkatsizlik edip hastalanma lüksüm yok.

Tabii, astlarımın eti midesine indirmesini izlemek tam bir işkenceydi.

Beklemek zorunda kalan tek kişi olmak üzücüydü; hele ki altından hiçbir şey çıkmazsa taranfı taranfına taranf taranf tarif edilemez derecede acınası bir durumdu. Artık daha fazla dayanamayacaktım. Mantığımla arzularım arasında istemeye istemeye bir denge kurup etimden ilk lokmayı almaya hazırlanıyordum ki tam o anda gerçekleşti.

Üsteğmen Weiss elinde bir telgrafla koşa koşa geldi ve Tanya yemeğini yeme fırsatını kaçırmış oldu.

“Binbaşım, Karargâh’tan mesaj var.”

Selamlaşmak için çatal bıçağını elinden bırakmaktan başka çaresi kalmayan Tanya, hoşnutsuzluğun vücut bulmuş haliydi.

Weiss bu kadar makul bir adam olmasaydı onu şu an kapı dışarı ederdim.

En azından durumun nezaketini kavra. Dört gözle bekleyecek neredeyse hiçbir şeyimizin olmadığı şu ön saflarda güzel bir yemek yeme fırsatımı baltalıyorsan, getirdiğin şeyin hayati derecede önemli olması iyi olur. İnanılmaz derecede öfkelense de bunun duygusal bir tepki olduğunu bildiğinden, huysuzca cevap vermekten kendini alamadı.

“… Yemek yiyorum, Üsteğmen Weiss.”

Ses tonu açık bir azarlamaya dönüşmese de hoşnutsuzluğu hafifçe hissediliyordu. Üstleri kendileriyle böyle bir ses tonuyla konuştuğunda çoğu ast duraksardı. Kimse amirinin gazabını üzerine çekmek istemezdi. Fakat olağanüstü şartlarda geri adım atmazlardı. Ve bu da o nadir durumlardan biriydi.

“Bağışlayın efendim ama çok acil.”

Ve adamın bir mesaj tüpü değil de sadece kısa bir şifre kağıdı sunmasından, Tanya işin içinde bir bit yeniği olduğunu sezdi.

“Hmm? Emir değil mi?”

Normalde emirler telgrafla gelirdi.

Komutana hitaben yazıldığı sürece, telsiz operatörü dışında kimse onu komutandan önce okuyamazdı.

Dolayısıyla kısa şifreler, telgraf çekilmesine gerek görülmediğinde veya çekilemediğinde kullanılırdı.

Esas itibarıyla, ya saçma sapan bir şey çıkacaktı ya da son derece can sıkıcı ve aptalca bir şey.

“Hayır efendim, derhal merkeze çağrıldınız.”

“Derhal merkeze mi? Anlaşıldı.”

Ah, ne gün ama.

Korkunç geçecek.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla