YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 14 / Norden II: Norden Karargâhı, Tümgeneral von Rudersdorf’un Makam Odası
Binbaşı von Degurechaff, terbiyesini bozmadan eldivenini fırlatıp meydan okuduktan sonra, öfkesini dindirecek tek bir fırsat dahi bulamadan toplantı odasından ayrılmıştı. Kendisiyle son derece acil bir hususu görüşmek istediği haberini alan Tümgeneral von Rudersdorf başıyla onayladı. Tam da düşündüğüm gibi. Kendisini hiç yanıltmadığı için bu kızı pek bir severdi.
Zaten yapması gereken de buydu.
“Ne söyleyeceğini biliyorum.”
İşte bu yüzden lafı hiç dolandırmadan doğrudan konuya gireceklerini ima etmişti. Boş nezaket kurallarını bir kenara bırak ve ağzındaki baklayı çıkar.
“Komutanım, açık konuşmak gerekirse içinde bulunduğumuz durum göz önüne alındığında bir taarruza girişmek tamamen basiretsizliktir! Neden buna bir dur demiyorsunuz?”
“Binbaşı, bana gerçekten ne düşündüğünü söylemeni istiyorum.”
Yine o üstü kapalı itirazlarını sıralıyordu.
Gözlerinden öfke saçılmasına rağmen soğukkanlılığını koruyup fikrini askeri nezaket kurallarına zerre halel getirmeden sunmasını izlemek cidden keyifliydi. Fakat Rudersdorf’un duymak istediği şey ölçülü ve kalıplaşmış laflar değildi.
“Seddüihtiramla arz ederim efendim, ben yalnızca bir kurmay subayım. Bundan fazlasını dile getirebilecek bir konumda olduğuma inanmıyorum.”
“Anlıyorum. Niyetin gayet açık. Rahatça konuşabilirsin.”
“Teşekkür ederim, komutanım.”
Onu içindekileri dökmeye teşvik etmiş, bu saygılı ama bir o kadar da keskin cevabını memnuniyetle kabul etmişti.

Anlaşıldı; demek eleştirisi, bir kurmay subayın dile getirmesinin af buyrulmaz sayılacağı kadar ağır, öyle mi? Derdini anlatmak için gayet ilginç bir yöntem.
Aklından geçenleri harfiyen dökmemiş olsa da, tek bir dolaylı ima ile ne demek istediğini fazlasıyla hissettirmişti.
“Zettour’un seni neden bu kadar el üstünde tuttuğu şimdi anlaşıldı, Binbaşı. Mükemmel. Şimdi sadede gelelim.”
Zettour bunu duysa havalara uçardı herhalde. Anlıyorum. Stratejik vizyona sahip, üstelik saha komutanlığında da harikalar yaratan bir büyücüyle çalışmak işleri ne kadar da kolaylaştırıyor.
“Peki Binbaşı, bu taarruzu bir şaşırtma harekâtı olarak değerlendirsen nasıl bakardın?”
“Neredeyse kusursuz bir zamanlamaya sahip bir destek taarruzu olurdu… Ah, ama asıl taarruzun başka bir yerden yapılacağını varsayarsak, bunu bir yem olarak mı düşünüyorsunuz?”
Kafası cidden iyi çalışıyor. Sadece kavrayışı hızlı değil; en önemlisi, benim ima ettiklerimle zaten bildiklerini harmanlayıp büyük resmi görecek kadar zeki. Bir kurmay subayın soğukkanlılığı ile bir sahra komutanının cesaretini bünyesinde toplayabilmiş nadir yeteneklerden biri.
“Bunun muhtelif cepheler üzerindeki tesirlerini bir değerlendir bakalım.”
“En azından Cumhuriyet ve müttefikleri gözlerini Norden’deki bu çatışmaya dikecektir; ancak onları kendi taarruz hazırlıklarından alıkoymak bize pek de büyük bir avantaj sağlamaz… O hâlde Norden’de esaslı bir harekât mı planlanıyor? Hayır, ikmal hatlarının bunu kaldırmasına imkân yok…”
Az önceki öfkesini bir anda unutup düşüncelere dalış biçimi, bir kurmay subayda en çok aranan o soğukkanlı muhakeme yeteneğinin açık bir göstergesiydi. Üçüncü bir şahsın soğuk bakışları altında emredildiği an böyle derinlemesine düşünebilen insan sayısı çok azdı. İşte bu yüzden İmparatorluk Ordusu, bu birkaç müstesna şahsiyeti her zaman baş tacı ederdi.
“İşler yolunda giderse, düşmanın destek kuvvetlerini bile oldukları yere çivileyebiliriz.”
“Seddüihtiramla arz ederim efendim… Sırf düşman takviye birliklerini bağlamak amacıyla başlatılacak bir taarruzun diğer cephelere nasıl bir fayda sağlayacağını çözebilmiş değilim. Bu cephedeki kuvvetlerin, Ren Cephesi’ni etkileyecek boyutta bir takviye göndereceğini de sanmıyorum… Yani bu taarruz, Norden’de stratejik bir amaca hizmet eden bir aldatmacadan ibaret olmalı.”
Karşı karşıya kaldıkları Kuzey Ordular Grubu’nun taarruzunun altındaki anlamı çözmesi istendiğinde, son derece sakin bir şekilde Norden’de bir aldatmaca yapıldığı fikrine ulaştı. Etkileyici, diye düşündü Rudersdorf ve kız hakkındaki takdirini içten içe bir kat daha artırdı.
“Hmm, devam et.”
“Açık konuşmak gerekirse, düşman hatlarının arkasındaki bir bölgeyi işgal etmeyi mi planlıyorsunuz? Bana bir hava indirme harekâtına hazırlanmam emredilmişti… Demek ki bir tür sahte taarruza ihtiyacımız vardı, sonra da… Düşmanın arkasında mı? Yoksa hedef arkaları mı?”
Fakat diyalog dediğin çift taraflı bir süreçti. Rudersdorf satır aralarını okurken, Tanya da aynı şeyi yapıyordu. Daha önce buna benzer bir şeyi gördüğünü veya duyduğunu düşünüyor, zihninin en derin köşelerindeki o hatırayı nihayet gün yüzüne çıkarmayı başarıyordu.
“Ne oldu, Binbaşı?”
Tanya, Rudersdorf’un sorusunu bilincinin teğet geçtiği dış çeperlerde bırakıp yakaladığı o hatıra kırıntılarını birleştirmeye koyuldu.
Cephedeki düşman kuvvetlerini kilitlemek. Bir aldatmaca. Geriden yapılacak bir baskın. Hatırla. Böyle bir şeyi daha önce bir yerlerde duyduğuma eminim. Ve tam da duymaktan keyif alacağım türden bir haberdi…
Nerede? Nerede duymuştum? Hayır, duymuş da olabilirim, okumuş da. Ama daha önce böyle bir şeyle karşılaştığımı çok iyi biliyorum.
“Arka, gerisi… İkmal hatları mı? Evet, onların ikmali. Onu kesmek mi?” Parçalar oturdukça, farkında olmadan kendi kendine mırıldanmaya başladı. Konuştukça Rudersdorf’un yüzünün şaşkınlıktan nasıl kasıldığını bile görmezden gelip tamamen düşüncelerine odaklandı.
Arka taraf, evet, arkadan yapılan bir şey miydi? Tam olarak şuydu— Doğru ya, kıçlarına indirilen son derece keyif verici bir tekmeydi.
Zihninde birdenbire bir kelime belirdi.
Inchon mu? Evet, Inchon.
İşte bu. Şu komünist pisliklerin kıçına tekmeyi basmanın o dayanılmaz hazzı. MacArthur, o kısıtlı yeteneğiyle bir mucizeye imza atmıştı: Inchon Çıkarması. Geniş çaplı bir kuşatma harekâtıyla düşmanı arkadan kuşatıp ikmalini kesmişlerdi. Kuzey Kore ordusunun çöküşünü getiren nihai darbeydi bu.
Kapitalizmin o melun komünizmi yerle bir ettiği, dünya tarihinin altın sayfalarına geçen muazzam bir geri dönüş!
“Komutanım, eğer ana düşman kuvvetleri cephe hattında yoğunlaşmışsa, süreci noktalamanızın yolu geriden yapılacak bir kara harekâtı olamaz mı?”
Rudersdorf’un varlığını daha yeni hatırlamış gibiydi; fakat bu aniden gelen sorusu ve sakin ses tonu, içinden taşıp gelen o kendinden emin hâliyle tam bir tezat oluşturuyordu.
Inchon Çıkarması’nı düşündükçe, o man kafalı komünistlerin kıçına arkadan tekmeyi basan bu ferahlatıcı, takdire şayan stratejinin komünistler dışındaki düşmanlara karşı da uygulanabileceğini fark etti. Sonuçta bu, düşmanı tamamen kuşatmanın ve kendi lojistiğini düzene sokmanın en kestirme yoluydu. Planın tek kusuru, mutlak bir deniz hâkimiyeti ve düşmanın ana kuvvetlerinin bölgede bulunmamasını gerektirmesiydi…
“Düşman hatlarının gerisine geniş çaplı bir amfibi harekât, ardından ikmal zincirlerini koparacak bir kuşatma. Yani bu taarruz, aslında çıkarma harekâtı için bir hedef saptırmadan mı ibaret?”
Tanya’ya göre yaptığı tek şey tarihsel bir gerçeği yeniden keşfetmekti; bu yüzden bu dünyada bunun henüz sadece bir konseptten ibaret olduğunu ve henüz tarihe geçmediğini unutmuştu.
İşte bu yüzden Rudersdorf, Degurechaff’ın bunu zaten olup bitmiş kaçınılmaz bir gerçekmişçesine son derece rahat ve umarsızca dile getirmesi karşısında akılalmaz bir şok yaşadı. Ancak Tanya bunu tamamen gözden kaçırmıştı.
Nitekim Rudersdorf’un açısından amfibi çıkarma harekâtı, sadece seçkin birkaç kişiye açtığı gizli bir plandı ve şimdi rütbesi orta kademenin altlarında kalan bir kurmay subay, sanki sıradan bir cevaptan bahsediyormuş gibi bunu önüne koyuyordu. Yüz kaslarının seğirmesini yalnızca üstün bir irade gücüyle bastırabildi. Bu fikri nereden aldığını hâlâ merak ederek temkinli bir tavırla sordu: “Bunu General von Zettour’dan mı duydun?”
“Ha? Ne demek istediğinizi tam olarak anlayamadım, efendim.”
Fakat Degurechaff’ın verdiği karşılık tam bir kafa karışıklığı içeriyordu. Rudersdorf, maiyetindekilerin tüm duygu ve düşüncelerini okuyabilecek biri değildi elbet; ancak tecrübelerine dayanarak bunun samimi bir tepki olduğuna hükmetti ve düştüğü hatayı anında kavradı. Karşısındaki subay bunu Zettour’dan duymuş falan değildi.
O hâlde, yoksa?..
Yok canım, diye düşündü… Yine de içini bir soru kemirmeye başladı: Düşmanın gerisine geniş çaplı bir çıkarma harekâtı yapma fikrini kendi başına mı akıl etmişti?
“Bunu kendin mi düşündün?”
“Evet, efendim. Mevcut durumumuz göz önüne alındığında, gayet etkili bir seçenek gibi göründü.”
“… Sanırım bunun son derece ilginç bir fikir olduğunu söylemeliyim.”
Kız bunu öyle bir doğallıkla onaylamıştı ki… Rudersdorf duygularını gizlemekte zorlanıyordu. Dışarıya karşı soğukkanlı duruşunu korumaya çalışırken, bu fikrin onun zihninden çıkmış olmasına hayret ediyordu; fakat aynı zamanda, kışladaki akademi günlerinde dahi nakliye hususunda nasıl bu kadar ikna edici stratejik argümanlar sunabildiğini şimdi daha iyi anlıyordu.
Demek bu yüzdendi, diye düşündü. Demek bu kadarını görebiliyorsun, ha? Şaşkınlıktan donakalmıştı. Neresinden bakılırsa bakılsın, korkunç derecede gelecek vaat eden bir subaydı bu.
“Pekala. Evet, senin birliğini kullanacağız. Binbaşı, tayin emrinizdir. Taburuna deniz üssünde hazır kıta beklemesini emret.”
“Emredersiniz, efendim. Anlaşıldı.”
Verilen emri sükunetle başıyla onaylayan Degurechaff’ı izledi; kız sanki küçük bir ayak işine gönderildiği için mutlu olan bir çocuk gibi görünüyordu. Ve ben de bu çocuğa emri sanki onu basit bir bakkal alışverişine gönderiyormuşçasına rahatça verdim…
Ah, savaşta insanı neyin beklediğini asla bilemiyordun.
“Çıkarma birliğinden önce bölgeye intikal edecek ve ordunun öncü birliği olacaksınız. Senden beklentim büyük, Binbaşı.”
Bu kadar zeki birinin mızrağın ucunda yer alması… Hiç de fena sayılmazdı. Bu mızrak ucunun sergileyeceği performanstan beklentimiz epey yüksek olabilir.
“Sormamda bir sakınca yoksa bir şey arz edebilir miyim, efendim?”
“Sor bakalım, Binbaşı.”
“En başından beri planınız buysa, Kuzey Ordular Grubu’nun taarruzunu dizginlememi önermenize pek gerek yoktu, değil mi?”
Hmm, haklıydı. Bunu kendisi de düşünmemiş değildi. Özellikle Korgeneral von Schreise’den, Orgeneral von Wragell’in patlamaya hazır bir bomba gibi olduğunu duyduktan sonra Kuzey Ordular Grubu’nun taarruzunu durdurup ordekilerle arayı bozmayı pek istemiyordu.
Ancak Zettour’un da dediği gibi, taarruz etmek için kendini zorlamanın da, taarruzdan kaçınmak için kendini heder etmenin de kendine göre artıları ve eksileri vardı. Harekât Dairesi açısından bakıldığında, ne kadar az cephe olursa işler o kadar kolaylaşırdı; ancak Lojistik Dairesi ne olursa olsun birliklerin ikmalini düşünmek zorundaydı.
“Şey, bu General von Zettour’un şartıydı.”
“Efendim?”
Bu gerçeği saklaması gerektiğine dair özel bir sebep görmüyordu. Daha doğrusu, nasıl olsa öğreneceğini düşünüyordu ve bunu şimdi söylemek Genelkurmay’daki bir silah arkadaşına jest yapmak demekti.
“Anlaşma İttifakı’nı bir kenara bırakıp iç savunmaya odaklanmamız gerektiğini söyledi. Her iki yaklaşımın da kendine göre bir mantığı var; eğer Kuzey Ordular Grubu kabul etseydi, seni Ren Cephesi’ne gönderip kışı atlatmanın hazırlıklarını yapıyor olurdum.”
“Anlaşıldı. İzninizle ayrılıyorum, efendim.”

