YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 15 / Norden II: Kuzey Ordular Grubu 7 Nolu Kışla (Taburun Konuşlandığı Yer)
“Binbaşım?”
Yeniden görevlendirildiklerini bildirmek üzere kışlaya dönen Binbaşı von Degurechaff’ı karşılayan kişi, nöbetçi subaylık görevini yürüten komutan yardımcısı Üsteğmen Weiss’tı. Bir emirerine yedek bir palto ve sıcak bir kahve hazırlatacak kadar ince düşünmüş olması tam bir profesyonellik örneğiydi; bu verimlilik ancak beceri ve tecrübeyle kazanılabilirdi. Gerçekten de bulunmaz bir kumaşı vardı.
En güzel yanı da sigara kullanmamasıydı. Tanya’nın burnu tütün kokusuna karşı son derece hassastı. Toplantı odaları ise her daim duman altı olurdu. Yok, savaş alanında kimsenin sigarasına karışacak değildi elbette; ama en azından içilen ve içilmeyen alanların ayrılmasını isterdi. Ya da basitçe, “Dumanı suratıma üflemeyin” demek geçerdi içinden. Gözlerini yakıyor, burnunu sızlatıyordu. Gözyaşı bezlerine yapılan bu tecavüzden nefrit ediyordu.
Bireysel hakların kısıtlanması elbette bir zulümdü ve insanların bunu kabullenmesi zordu. Yine de dumanı arsızca yüzüme üflemekten vazgeçmeyen o kıdemli subayları gebertsem kimse bir şey demezdi, değil mi?
Hiçbir iş yaptıkları yoktu ama yaktıkları purolar lüks tüketim maddesiydi. Tanya tiksintisini gizleyemiyordu. Birliklerin refahını düşünüyormuş gibi rol kesmelerindeki o yüzsüzlük yok mu… Ben bile sahte ahlak nutukları atmak zorunda kaldığımda görünüşü kurtarmayı bunlardan daha iyi beceriyorum.
“Tamamen lüzumsuz bir işti. Zaman ve bütçe israfından başka bir şey değil.”
Şöyle mış gibi yapılan bir savaşla idare edebilirdik, ama bu kaçıklar illa canla başla savaşmak istiyordu. Kıt ve verimsiz yönetim kaynaklarıyla ne kadar az şey başarılabileceğini görmek için danışman olmaya gerek bile yoktu.
Düşüncelere daldığı sırada Tanya, kurmay çantasını masaya bıraktı ve harita üzerinde savaşın gidişatına dair notlar karalamaya başladı. İkmal hatlarını geriye çekerken birliği korumak için hareketli bir savunma hattına artık ihtiyaç kalmadığından, kuzeyde çakılı kalma bahanesi de elinden gitmişti.
Yetmezmiş gibi, Kuzey Ordular Grubu buram buram intihar kokan bir taarruz planlıyordu. Öte yandan Genelkurmay da düşman hatlarının gerisine son derece gizli bir çıkarma harekâtı hazırlığındaydı.
“Bu adamlar savaşa fazla meraklı.”
Savaşa bu kadar düşkün insanlarla etrafınızı sararken iki kez düşünmenizi tüm kalbimle tavsiye ederim. Neredeyse hiçbir mühimmat olmadan savaşma kafalarına ayak uyduramıyorum.
İkmal malzemelerini beklerken ağırdan alıp tahkimat inşa etmek ve çetin dövüşleri başkalarına bırakmak varken neden bu yolu seçerler ki?
Askerî başarının ve militarizmin romantizmine körü körüne kapıldıklarından şüphelenmek isterdim; ama Genelkurmay bile geride devasa bir amfibi harekât planladığına göre, onların da savaşa sandığımdan çok daha hevesli olduğu anlaşılıyordu.
“Bu dünyayı anlamakta güçlük çekiyorum.”
Yetersizliğimi itiraf etmek istemezdim ama yapacak başka bir şey olmadığına karar verdim.
Yine de kazanılması muhtemel bir savaş söz konusuysa, ilerleme fikrini yüksek sesle savunmakta bir sakınca yoktu. Zaten hava indirmesi yapacağımıza göre, işler sarpa sararsa hemen geri uçup kaçabilirdik. Hava büyücülerinin eşsiz hareket kabiliyetini göz önüne aldığında, riski düşük görüyor ve arkadan yapılacak bu darbeye epey sıcak bakmaya başlıyordu.
MacArthur bile başardıysa… İmparatorluk Genelkurmayı savaş konusunda o adamdan çok daha ciddi, bu yüzden bizim için milimetrik hesaplanmış kusursuz bir plan hazırlayacaklarından eminim. General von Rudersdorf’un hazırladığı bir harekât planına göre ilk kez savaşacaktım ama kendisiyle konuştuğumda beklenmedik derecede uyumlu biri gibi görünmüştü. Bu iş tutabilir, diye düşündü Tanya, içten içe dört gözle bekleyerek.
“Bana fazladan bir harita getirin.”
“Buyrun komutanım.”
Fakat bu, hiçbir pürüz olmadığı anlamına gelmiyordu.
Astından bütün kuzey cephesini kapsayan haritayı alıp kendi düştüğü notlarla dolu durum haritasıyla karşılaştırdı.
Başını ellerinin arasına alıp zihnini zorladı; fiyordlar kıyı savunması için cidden biçilmiş kaftandı. Bu dar su yollarını istediğiniz kadar bombalayabilirdiniz, yani kıyı boyunca elinizdeki tüm bataryaları dizerseniz geçilmez bir kale elde ederdiniz.
Tanya’yı kurtaran tek şey, tarihin öğrettiği bir ders oldu: Tıpkı Singapur örneğinde olduğu gibi, denize karşı inşa edilen bir müstahkem mevki bazen karadan gelecek bir işgale karşı son derece savunmasız kalabiliyordu. Bu fikirden yola çıkan Tanya, piyonları zihninde canlandırdığı senaryoya göre hareket ettirmeye çalıştı.
Fiyordları koruyan bataryalar bir savaş gemisi filosu için kuşkusuz büyük bir tehditti. Evet, bir tehdit— ama savaş gemileri için… Hepsi denize doğru dönük olduğuna göre, patlayıcılarla veya benzeri şeylerle arkalarından dolaşıp onları havaya uçurmak gayet kolay olurdu. Zaten kıyı bataryaları genelde körfez ağzına bakacak şekilde konumlandırılırdı. Arkalarından bombalanacakları varsayımıyla inşa edilmezlerdi.
Kazanabilir miydik? Tanya için rakipleri Moomin Vadisi’nden fırlamış periler bile olsa, belirleyici etken düşmanın savunma zırhının kırılabilir olmasıydı.
“Geriden yapılacak bir saldırı… Başarı şansımızın yeterince yüksek olduğunu düşünüyorum.”
Batan bir gemiye veda etmek… Yapılacak en mantıklı, en akılcı şey buydu. Ancak çok nadir de olsa geminin batmadığı, hatta insanın bu işten servet kazandığı durumlar olurdu. Eğer böyle bir ihtimal varsa, bunu memnuniyetle kazanılmış bir zafer olarak hanemize yazmalıydık. Bu düşünceyle Tanya, savaş öngörülerinin yer aldığı haritayı rulo yapıp Genelkurmay raporlarının arasına sıkıştırdı.
Ne de olsa Genelkurmay bu kadar büyük çaplı bir harekât planlıyordu. Başarısızlık durumunda bir B planı hazırlamadan bu kadar ileri gittilerse, ancak o zaman onlara aptal denebilirdi. Genelkurmay Harekât Dairesi’ndeki şube müdürü rütbesindeki subayların, kuzeydeki birliklerin Genelkurmay’ın “tavsiyesini” hiçe sayıp kuzeye yürüyeceği varsayımıyla harekât planlaması endişe vericiydi. Bölge orduları ile Genelkurmay arasındaki iş birliği sandığımdan da mı zayıftı? Bu kaygı dolu düşünce zihnini kurcaladı.
Yine de bu husumeti, Büyük Ordu’yu Norden’e sürüp hemen ardından geri çeken seleflerinin bir mirası olarak düşününce durum anlam kazanıyordu. Ludwig işleri gerçekten berbat etmişti. Hukuki olarak bakıldığında Genelkurmay, En Yüce Makam kendileri adına sadece bir noter gibi mühür basıyor olsa bile, Majesteleri İmparator’un danışma kurullarından biri olmaktan öteye geçemezdi. Bölge ordularının her biri kağıt üzerinde bu kurula sadık olabilirdi; ama herkes tam bir uyum içinde çalışmıyorsa, bu ciddi bir sorundu.
Ama hayır, asıl mesele de buydu zaten. Bu idrake vardıktan sonra Tanya neredeyse derin bir iç çekti. Kuzey kuvvetlerinin bu küçük macerası başarısız olursa, Genelkurmay’ın bütün dünyanın bu hamleye odaklanmasını fırsat bilip Norden’de kendi büyük harekâtını hayata geçirmeyi planladığını düşünmeliydim. Ve bu iş tutarsa, Genelkurmay savaşı yönetme insiyatifini tamamen eline almış olacaktı.
Şu anki durumda Anlaşma İttifakı, gerilla usulü önleme harekâtlarıyla İmparatorluk’un ilerleyişini püskürtebilse de karşı taarruza geçecek güce sahip değil. Norden’deki savunmada somut bir engel belirmedikçe, İmparatorluk Ordusu elitlerinin arzularıyla örtüşmeyen bir ihtimali değerlendirmek pratikte siyasi bir meseledir.
Yani bu, tam anlamıyla bir “Torpil P” problemi.
“Bu işe hiç bulaşmak istemiyorum…”
Hayır, bir dakika. Bir dakika sakince düşünelim. Tanya en azından bolca deneyime sahip. Aynı hatayı tekrar tekrar yapacak değil.
Benim mantığım her zaman herkesin mantığıyla bir olmuyor. İnsanlara savaşı sevmeyi vaaz eden ve intiharı öğütleyen bir din falan olabilir mi acaba?
“Üsteğmen Weiss, canınıza kıymak mı istiyorsunuz?”
“Ha? Şey, bunu da nereden çıkardınız birdenbire efendim?” Niyetini doğrulamak adına soruya soruyla karşılık veriyor. Pekala, tepkisine bakılırsa boşuna endişeleniyorum.
Sanırım bu mantıklı. Bu düşüncenin ardından Tanya, Teğmen Serebryakov’un getirdiği kahveye uzanır. Kuzey çok soğuk. Sıcak kahve içmeden buna katlanmamın imkânı yok. Tek sorun, Kuzey Komutanlığı’nın bana çocukmuşum gibi davranıp her fincanı süt ve şekerle doldurma eğilimi… Nefret ediyorum bundan.
“İnanması güç ama görünüşe göre topyekûn bir taarruz olacak. Askerleri harcamaktan başka bir şey değil.”
Tanya, mühürlü emirleri açması için belirlenen saat gelene kadar, güvendiği komutan yardımcısı Üsteğmen Weiss’a sadece açıklayabileceği kadarını anlatır. Dışarı tek bir laf bile sızdıramaz.
Başka bir deyişle, şu an açıklayabileceği şeyi özetlemek gerekirse: Bu kış büyük bir taarruz yaşanacak. Ve sadece bu bağlamda bakıldığında, Kuzey Ordu Grubu’nun gözünü Dakya savaşındaki gibi kolay bir ilerlemeye dikip acele ettiği izleniminden sıyrılamıyor.
Elinde yeterince nakit yokken büyük bir kumara girmek gibi—her ne kadar bahse konu olan şey askerlerin hayatı olsa da bu durum üst düzey subayların cebine en ufak bir zarar vermeyecek. Chicago ekolü bunu analiz edecek olsaydı, ciddi bir teşvik mekanizması eksikliği teşhisi koyardı.
“… Lojistik için ödenek var mı peki?”
Üsteğmen Weiss’ın bu şaşkın tepkisinin ortalama bir insanın vereceği yanıt olduğunu tahmin ediyorum. Kuzey Ordu Grubu komutanlarının tuhaf bir ikmal hattı anlayışı yoksa, ne düşündüklerini gerçekten bilmiyorum. Bir yerlerde gizli bir ödenek kasaları mı var?
Eğer öyleyse, bunlar kayıt dışı kaynaklardır. Müfettişleri kovmamız gerekir. Tembelliğin bu kadarı. Balon ekonomilerin önüne geçilemediğini söylemelerinin sebebi işte bu. Bir piyasanın normal işlemesi için düzgün denetimler şarttır!
“Nasıl olsun ki? Kış bastırdı mı tren seferleri de duracak. İkmali nereden getirmeyi planladıkları hakkında en ufak bir fikrim yok.”
Eh, her çağda sadece vergi toplamaya gelen memurların işine yarayan piyasalar da vardır. Bunun bir kanıtı olarak, serbest piyasa sistemine inananlar bile vergi toplama işinin özelleştirilmesini savunmaz.
Bu arada, harcamalara ilişkin muhtelif eleştiriler ve planlar gırla gidiyor.
Baksanıza, Chicago ekolü bile vergi toplamanın özelleştirilmesine karşıdır!
Ancak bu düşünceyle birlikte birdenbire bir şeylerin ters gittiğini hissediyorum.
“Peki ya biz ne olacağız?”
“Taarruz riskine dikkat çektiğimde deniz üssüne sevk edildik. Bu yüzden bir zafer kutlaması için bütçe alabileceğimizi sanmıyorum.”
Ve bu, gizlilik adına yaratılmış son derece acınası bir yanlış anlaşılma. Benim niyetim Merkez Ordusu’nun iradesi doğrultusunda tayin edilmek olsa bile, Kuzey Ordu Grubu bürokratı olaya bu gözle bakmayacaktır; bu yüzden Bütçe Dairesi’nin ödenek talebini reddedeceğinden eminim. Kendi yetkilerinde olmadığını bahane edip daha geçen gün bize söz verdikleri parayı ödemeyi reddedecekler.
Bunu tamamen bir mobbing olarak görüyorum. Bu kadro değişikliğini kabul etsem bile, burada hizmet verdik ve buna uygun bir tazminat alma hakkımız olmalı. Her halükarda, bir şekilde Kuzey Ordu Grubu’ndan “ödünç” alarak kutlama fonunu güvenceye almamız gerekecek. Hım…? Bir şekilde ödenek bulmak mı?
“Bu nedenle Teğmen Serebryakov, taburun kasasına başvurmamız gerekecek, bir bütçe hazırlayın.”
“Anlaşıldı efendim. Şey, ne kadar harcamalıyım?”
Küçük bir parti için tabur kasasından ödenek alabilirdim ama bu savaş ortamında büyük bir eğlence düzenlemekten kaçınmalı mıyız acaba…? Bunu değerlendiren Tanya, çok fazla ince düşündüğüne kanaat getirerek omuz silker. Askerlerini bu dondurucu soğukta çok sert çalıştırmıştı. Zalim bir itibar kazanmaktansa, biraz kontrolden çıksalar bile merhametli davranıp iyi kalpli olduğuna onları ikna etmek daha iyi olurdu.
“Hım, büyük bir eğlence düzenleyelim ve alkol harcamaları için bir üst sınır koymayalım.”
Tam bu işi halletmesini söyleyecekken—
“Binbaşım, böldüğüm için üzgünüm ama içinde yüzecek kadar bedava alkolümüz var.”
Zafer kazanmış bir edayla söze giren Üsteğmen Weiss’tı.
İçkiyi nereden yürüttüğünü sormaya yeltelenen Tanya, ağzını kapalı tutmayı seçer ve bunun yerine şaşkın yüz ifadesiyle iletişim kurmayı başarır.
“Şey, lafa girdiğim için bağışlayın efendim ama matara içkisi stoğumuzun tamamını yerel bir birliğin nezaketi sayesinde temin edebildik.”
Teğmen Serebryakov şüpheci bakışlarıma yanıt vermek için söze atılır. Bir süredir birlikte olmamızın da etkisiyle, ne tür şeyleri dert ettiğimi kestirmekte artık oldukça ustalaştı.
“Oh, endişelenmeyin efendim. Engerek Taburu bir nevi incelik gösterip kendi paralarıyla satın aldı diyebiliriz.”
Pek ala. Tanya memnuniyetle başını sallar. Biri yaptığımız işten memnun kaldığı için bize ısmarlıyor. Bu harika bir şey. Tek sorun, askeri tüzükler ve yaşım gereği istesem de tek bir damla bile içemeyecek olmam.
“Güzel. Gidip biraz tavuk falan alın Teğmen.” En azından şöyle güzel bir kızarmış tavuğa dişlerimi geçirmek isterim. “Engerek Taburu’nun şerefine kadeh kaldırmamız gerekecek. Onların sayesinde taburuma bir ziyafet çekebiliyorum.”
“Evet, adamlara ne kadar teşekkür etsek azdır.”
Eh, sonuçta büyücü adamlar. Dolgun maaş alıyorlar. Ne de olsa konuşlanma tazminatı, tayin tazminatı, yıpranma payı falan derken dünya kadar ek ödeme var. Her biri küçük bir ev alacak kadar kazanıyor; dolayısıyla bütün taburun parasını hesaba katarsan ortaya ciddi bir meblağ çıkıyor.
“Kesinlikle. Şey, bu güzel bir fırsat. Kendilerine bir mesaj gönderip partiye davet edelim.”
Tam olarak öyle yapalım. Biz gelmeden önce avımızı bizim için hırpalayan o nazik müttefiklerimizle arayı iyi tutmaktan zarar gelmez. Her şeyden öte, o tiksinç inanç beyanı yüzünden ortaya çıkmış olması gereken yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyorum.
Ben gayet normal biriyim.
Tuhaf dedikoduların itibarımı zedelemesine engel olmalıyım.

