YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 12 / Norden II: Günümüz: Kâğıt Üzerinde
Londinium Times özel muhabiri Jeffrey, On Birinci Tanrıça’ya dair geliştirdiği bir teoriden bahsetti bize.
Genel olarak, varlığına ilişkin bu düşüncenin doğruluk payı taşıdığına inanıyordu. Pek hoş bir ihtimal olmasa da gerçekleşme olasılığını oldukça yüksek görüyordu.
Bugün bunun sıradan bir savaş alanı dedikodusundan mı ibaret olduğunu, yoksa gerçeklik payı taşıyıp taşımadığını anlamak istedim.
On Birinci Tanrıça hakkında soru sorduğumuz herkes, varlığına ilişkin yorum yapmaktan kaçındı.
Normalde çoğu insan ya reddeder ya da doğrulardı ama hiç kimse bu konuda ağzını açmak dahi istemiyordu.
Bu reddedişler öyle kararlı, öyle katıydı ki.
“Ordunun utandığı bir şey mi bu?”
Bu soruyu sorduğumuzda, o ana kadar sessizce oturan emekli bir general, masayı neredeyse kıracakmışçasına yumrukladı.
Yüzündeki o öfkeli ifadeyle adeta bir iblisi andırarak aniden ayağa fırladı.
İster istemez geriye doğru sindik; emekli generalin öfkesi öyle korkunçtu ki.
“Sizin gibilerin asla anlayamayacağı bir dünya var orada! Siz o savaş alanında değildiniz!” Bizimle konuşmak bile ona hakaret gibi geliyormuşçasına sandalyesine bir tekme savurarak kükredi.
Garip bir şekilde, orada bulunan diğer emekli subaylar da aynı anda ayağa kalktı.
Derin sessizlikleriyle sanki hepsi oy birliğiyle aynı fikirde olduklarını ilan ediyorlardı. İtiraf etmeliyim ki ortam bir anda oldukça gerildi.
Demek ki buraya kadarı doğruydu.
Ancak hakikati ortaya çıkarmak için sadece kendi gözlerimizle gördüklerimize bel bağlarsak yeni hiçbir şey öğrenemeyiz. Bu yüzden Jeffrey’nin bize sunduğu verileri ve teoriyi ele almak istiyorum.
Jeffrey, On Birinci Tanrıça’nın Birleşik Krallık tarafından ilk kez Batı Cephesi’nde değil, Kuzey’de tespit edildiğini söylüyor.
Nasıl mı?
Savaşın sonlarına doğru kuzeyde düzenlenen o büyük karşı taarruz harekâtına kadar Birleşik Krallık, tüm gücünü batı cephe hatlarına yoğunlaştırmıştı.
O hâlde Batı’da olması gereken On Birinci Tanrıça’yı Birleşik Krallık kuzeyde nasıl görebilmişti?
Jeffrey’ye göre cevap son derece basit.
Birleşik Krallık savaşa resmen dahil olmadan önce, Legadonia Anlaşma İttifakı’na gizlilik içinde bir müfrez birlik göndermişti.
Evet, Birleşik Krallık resmen savaş ilan etmeden önce bile çatışmalara destek veriyordu.
İnsanlar öteden beri bu konuda dedikodular fısıldardı ama görünen o ki söylentiler doğruymuş. Elimde bunu kanıtlayacak belgeler mevcut. Ulusal arşivler çetin bir engeldi ama en sonunda bu belgeleri erişime açmayı kabul ettiler.
O dönemde neler oluyordu? İşte bu sorunun cevabını ararken gerçekleri gün yüzüne çıkardık. Anlaşılan o ki Birleşik Krallık, François Cumhuriyeti ile İmparatorluk çatışmakla meşgulken olaya müdahil olmaya karar vermişti. Ulusal Savunma Komitesi, gelecekteki düşmanı daha iyi tanıyabilmek adına bizzat sıcak çatışma alanında istihbarat toplanmasını tavsiye etmişti.
Buna karşılık, çoğunluğu az sayıda büyücü birliğinden oluşan bir “gönüllüler ordusu” Legadonia’ya sevk edilmişti. Uluslararası hukuku ihlal suçlamalarından kaçınmak amacıyla bu birlik; “kendi iradeleriyle” gönüllü olmuş ve “kendi inisiyatifleriyle” bir araya gelmiş emekli subay ve askerlerden oluşturulmuştu. Arşivler detayları açıklamayı hâlâ reddediyor. Şu an için olayın muhataplarıyla yaptığımız görüşmelerden bildiğimiz tek şey, alay büyüklüğünde bir büyücü grubunun konuşlandırıldığı. Yani belki de meselenin bununla bir ilgisi vardı.
O dönemde Birleşik Krallık tarafsız bir ülkeydi. Büyücü eksikliği, savaşın ortalarındaki gibi henüz hayati bir sorun hâline gelmemiş olsa bile, bu kadar çok sayıda büyücünün gitmiş olması şaşırtıcıydı. Neresinden bakarsanız bakın, bu “gönüllüler ordusu” oldukça büyüktü.
Doğal olarak arkasında siyasi çekişmelerin yattığını görebiliyoruz. Ve anlaşılan o ki bu gönüllüler acımasızca yok edilmişti. İşin en feci kısmı da buydu. Değerli savaş büyücülerinin kaybına uğradıktan sonra bu gizli müdahaleyi örtbas etmek, tarihin derinliklerine gömmek zorunda kaldılar.
On Birinci Tanrıça’ya yapılan atıflar da tam bu noktada karşımıza çıkmaya başlıyor. Gönüllü ordusunun komutanı raporunda, sonlarını getirenin bu olduğunu belirtiyor. Haliyle kendimize sormaya başladık: On Birinci Tanrıça bir insan mıydı? Yoksa özel bir terim miydi?
Jeffrey’nin bu konudaki yaklaşımı gayet basit.
İngilizce “Supply hell” (İkmal cehennemi) ifadesi, boşluk dâhil tam on bir harften oluşuyor. Başka bir deyişle bu, daha açık bir eleştirinin hoş karşılanmayacağı bir durumda, üst yönetimin sevk ve idaresinden şikâyet etmenin üstü kapalı bir yoluydu. Bu kesinlikle ordunun utanç duyacağı bir şey olurdu, değil mi? Öte yandan “kitlesel isyan” anlamına gelen “mass mutiny” ifadesi de aynı şekilde uyar. Her halükârda, kurumsal bir başarısızlığı gizlemek istedikleri açık.
Özetle Jeffrey, On Birinci Tanrıça’nın bir insan değil, bir olgu olduğunu öne sürüyor.
Dürüst olmak gerekirse buna katılmam mümkün değil. Batı Cephesi’nde görevli bir muhabirdim ve hatırladığım kadarıyla ikmal sevkiyatı beklendiği kadar sorunsuz ilerliyordu. Gördüğüm kadarıyla disiplin de gayet yerindeydi. Elbette altı üstü bir gazeteciyim ama bu mesleğe yıllarımı verdim, bu yüzden aradaki farkı anlayabiliyor olmalıyım.
Hepsinden öte, Batı Cephesi’nde akıl almaz sayıda kayıp veriliyordu. Hayır, garipliğin sıradanlaştığını söylemek daha doğru olur; orası adeta başka bir boyuttan ibaretti. Orada bir şeytanın kasıp kavurduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı olmazdı. Netice itibarıyla tartışmamız bir sonuca varamadı.
Pekala, Londinium Times bir bakıma hükümeti gözetleyen bir denetçi görevi görüyor. WTN ise dış haberler konusunda uzmanlaşmıştır, bu yüzden belki de sadece bakış açılarımız farklıdır.
Her ne olursa olsun, bu konuyu araştırmaya devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Son olarak, böylesine anlayışlı bir eşe sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu da belirtmek isterim.
Öyleyse haftaya görüşmek üzere.
*Andrew, WTN özel muhabiri

