Youjo Senki Cilt 14 – Bölüm 4 / Profesyonellik.

Profesyonellik.

BİRLEŞİK YIL 1928, OCAK AYININ İLK YARISI, BÖLGE TAMİRHANESİ, DOĞU ORDU BÖLGESİ GERİSİ

İmparatorluk Ordusu’nda pek çok yüzbaşı vardı.

Aralarında talihsiz bir yüzbaşı vardı ki, Yılbaşı’nda başkentte neredeyse hiç vakit geçirmesine izin verilmeden, şampanya kadehi bile henüz kurumadan zalimce tekrar Doğu’ya sürülmüştü. Bu adam, Semender Muharebe Grubu’nun zırhlı birlik komutanı Yüzbaşı Ahrens’ten başkası değildi.

Nerede olursa olsun pestili çıkarılana kadar çalıştırılmak orta kademe yöneticiliğin şanındandı, fakat Ahrens bir de devasa bir organizasyonun çarkı olarak iliklerine kadar sömürülme ayrıcalığına sahipti.

Yeniden Doğu’ya intikal vakti gelmişti ve üst kademenin keyfi kararlarını sahada uygulamak yine orta kademe yöneticilere kalmıştı.

Böylece Yüzbaşı Ahrens ne olduğunu bile anlayamadan kendisini baş döndürücü bir hızla Doğu’ya sevk edilirken buldu. Üstelik Muharebe Grubu’nun ana unsurları öfkeli bir dalgaya kapılmışçasına Doğu Komutanlığı yakınlarındaki bir noktaya sürüklenirken, tankların durumu yüzünden zırhlı birlik geride, tek başına alıkonulmuştu.

Yüzbaşı Ahrens ön saflardan kaçınmayı tercih eden türden biri olsaydı, muhtemelen bunu kutlar ve kendisini şanslı sayardı. Fakat Ahrens’in şanssızlığına, o bir tankçı olarak görevini son derece ciddiye alıyordu. Dahası, kendisi Semender Muharebe Grubu’na fazlasıyla uygun yapıda bir adamdı.

“Neden sadece biz burada çakılı kaldık?!” diye haykırdı Yüzbaşı Ahrens, doğudaki bölge tamirhanesinde geride bırakıldığını fark edince.

“Bu hiç mantıklı değil! Bana farklı tanklar verin yeter! Onları oradaki herkesten çok daha iyi kullanırım!” dedi. “Yedek yok da ne demek?! O zaman şimdilik şunların yürür aksamını tamir edin de bizi cepheye geri gönderin! Muharebe Grubu’nun geri kalanı çoktan oraya vardı!”

Yüzbaşı Ahrens öfkeden deliye dönmüştü. Bağırıp çağırdı, köpürdü. “Daha hızlı! Bir şeyler yapın!” Birliğinin cepheye dönüş takvimini bir milimetre olsun öne çekebilmek için yanıp tutuşuyordu. Ancak o bürokratik duvara kafasını istediği kadar vurabilirdi. Hiçbir yere varamıyordu.

Ocak ayının ilk haftasında Yüzbaşı Ahrens ile bürokratik çarklar kendilerini çok geçmeden amansız bir çekişmenin içinde buldular.

“Kahretsin… Neden hiçbir şey olması gerektiği gibi gitmiyor? Sıra bana ne zaman gelecek?” Tank komutanı dediğini yaptırmak için tehditler savurdu, dil döktü; fakat mevcut şartlar altında durumun umutsuz olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Ne de olsa…

Yüzbaşı Ahrens etrafına iyice göz gezdirirken sigarasının izmaritini sessizce çiğnedi. Tamirhane, tamamı tamir edilmek üzere işaretlenmiş sayısız araçla çoktan tıka basa dolmuştu.

İster sadece yedek parça olmaya yarayacak hurda enkazlar isterse yenilenmesi muhtemel hasarlı tanklar olsun, tamirhane özünde bir tank mezarlığına dönüşmüştü.

Yine de, yılın bu kadar başı olmasına rağmen, sayısız tamir personeli çoktan arı gibi çalışmaya başlamıştı. Adamlar vardiyalar hâlinde çalışıyor, gece gündüz aralıksız bir humma yaşanıyordu. Muhtemelen moralleri yüksek tutmak için özel sevkiyatla getirilmiş gerçek çikolatalar bile çıkarılmıştı. Bu da üst kademenin o tankları bir an önce sahaya sürmek konusunda ne kadar ciddi olduğunu gösteriyordu.

Ortalıkta bu kadar çok insan ve parça varken Yüzbaşı Ahrens ilk başta umutlanmıştı. Ellerinde dayanacak parça ve işçi olduğu sürece, tankları için gereken tamirat nispeten kolay olmalıydı.

Ancak şaşırtıcı bir şekilde, Doğu Ordu Komutanlığı hem tank hem de yakıt bakımından Ahrens’in hayal ettiğinden bile daha müşkül durumdaydı. Bütün bu mühendisler ve bu kadar yakıt, talebi karşılamaktan hâlâ çok uzaktı.

Verimlilik rafa kaldırılmıştı. Terk edilmiş tankların kurtarılması ve yenilenmesi için kullanılan bu tesis, çoktan 24 saat aralıksız çalışan bir faaliyet merkezine dönüşmüştü.

Sonuç olarak, Doğu Ordusu bölge tamirhanesi kendi birliklerine tank temin edebilmek için zaten saçını başını yoluyordu. Dışarıdan birinin talepleriyle ilgilenecek durumda değillerdi.

“Programımıza bağlı olarak, önümüzdeki ay bu ihtimali değerlendirebiliriz… ama yine de çok bir beklentiye girmeyin derim.”

Semender Muharebe Grubu’nun zırhlı birlik komutanı gözü pek Yüzbaşı Ahrens avazı çıktığı kadar bağırmaya hazır bir hâlde kaşlarını çattı, fakat olaya onların açısından da bakabiliyordu. General Zettour tüm kuvveti yerinden söküp Ildoa’ya nakletmiş, bu da doğu ordusunun tank durumunu en hafif tabirle sıkıntıya sokmuştu. Zırhlı birlik açığı ve ciddi sayısal yetersizlik göz önüne alındığında, Ahrens doğu ordusunun eline geçirebileceği her bir tanka karşı neden bu kadar açgözlü olduğunu anlıyordu.

Başları zaten bu kadar kalabalıkken, tamirhane görev listesine gereksiz ek bir iş yükü daha bindirmek istemiyordu. Üstelik Semender Muharebe Grubu, Doğu’dan çekilip Ildoa’ya gönderilen bir birliğin parçasıydı. Semender Muharebe Grubu’nun yanlış bir şey yaptığından değil, fakat gerçekler ortadaydı. Doğu’da insanlar zaten sıra bekliyordu, bu yüzden güney harekâtından ayağının tozuyla dönen Semender Muharebe Grubu’nun sıranın önüne geçmesine hiç de sıcak bakmıyorlardı.

Genelkurmay’ın resmi onayı sayesinde Ahrens’in birliği kâğıt üzerinde öncelik sırasının en başındaydı. Ancak birliği basit bir tamir yerine genel bir bakıma ihtiyaç duyduğundan, tamirhanenin de yapabileceği şeyler sınırlıydı.

“Hiç mi bir yolu yok…?” diye yalvardı Yüzbaşı Ahrens. Tamirhane müfettişi sadece dudaklarını büzdü ve arkasını döndü. Ahrens cevabını almıştı.

Yüzbaşı Ahrens sabırsızlıktan yerinde duramazken, günler kasvetli ve olaysız bir şekilde akıp gitti. Cephede çetin çatışmalar yaşandığını duyduğunda artık dayanamaz hâle geldi. Federasyon Ordusu’nun 14 Ocak’taki saldırısını—sonradan Yükselen Şafak Harekâtı olarak anılacak olan taarruzu—öğrendiğinde baskı kaynama noktasına ulaştı ve Yüzbaşı Ahrens patladı.

Kelimenin tam anlamıyla savaşma arzusuyla dolup taşıyordu. Anlaşılırdı elbette. Ahrens iliklerine kadar bir panzer komutanıydı. Kendine saygısı olan hangi tankçı, verilecek bir savaş varken geride yatıp yuvarlanmayı içine sindirebilirdi? Hayır, tankçılar özellikle inisiyatif sahibi bir Homo sapiens türüydü; doğrudan eyleme değer veren, cesareti ve gözü pekliği en yüce erdem olarak gören türden insanlardı.

Bir tankçının kendine has dobralığıyla Ahrens, tank bulabilmek adına çalınabilecek her kapıyı çaldı. Şüphesiz kendi emektar tanklarını tercih ederdi ama mademki mevcut değillerdi… Ön saflara alışkın subaylar ne bulurlarsa ona yönelme eğilimindedir ve bu durum da bir istisna değildi. Ahrens sahada ne tedarik edebiliyorsa onunla idare etmek zorunda kalacaktı. Ve işin aslı, Yüzbaşı Ahrens’in gözüne kestirdiği özel bir envanter vardı.

Ancak bu envanter tamirhaneninki değildi. Ne de olsa tankları uzun mesafeler boyunca doğrudan sürerek yürütmek, yürür aksama zarar verme eğilimindeydi. Ahrens’in peşinde olduğu envanter, cepheye ve birliğin ana unsuruna çok daha yakın bir yerde bulunuyordu.

Zaten kucağına düşmeyi bekleyen hazır tanklar olsaydı, İmparatorluk en baştan bu kadar müşkül durumda olmazdı, değil mi? Haklı bir nokta. Fakat Semender Muharebe Grubu’nun özel statüsü, tam da ihtiyaç duydukları yerde tam da ihtiyaçlarına göre biçilmiş kaftan bir ikmal kaynağı olduğu anlamına geliyordu. Daha açık ifade etmek gerekirse… Ahrens, Doğu Ordu Komutanlığı’na bağlı cephanelikte acil bakıma alınmış envanteri düşünüyordu.

Doğu Komutanlığı’nın gizli zulası.

Yüzbaşı Ahrens bu ganimetin kokusunu çabucak almıştı.

Doğal olarak bu cephanelik, Doğu Ordu Komutanlığı’nın en gözde varlıklarından biriydi. Tam olarak söylemek gerekirse, zırhlı birlikler başka yere sevk edilip komuta kademesi çaresiz kaldıktan sonra, iki yakalarını bir araya getirmek için el girmedik delik bırakmamışlar; kıt kanaat zırhlı güçlerini eli yüzü düzgün bir şeye dönüştürmek adına hasarlı tankları toplamış ve ele geçirilen ekipmanları tamir etmişlerdi.

En azından tek bir taktik birlik çıkarabilmek için… Ancak günün sonunda, bir bölükten bile az tankı zordan toparlayabilmişlerdi.

Ahrens o tankları ödünç istemeye kalksa, ona nereye gitmesi gerektiğini gösterecekleri son derece açıktı. Ama şu anda bunun bir önemi yoktu. Yüzbaşı Ahrens’in şu anda umursadığı tek şey, orada öylece duran ve toplanmayı bekleyen bir bölük dolusu tankın varlığıydı. Ayrıntılar sonra halledilebilirdi. Ahrens daha Federasyon saldırısı başlamadan önce bile o tankları kendisine ödünç vermesi için komutanlığın başının etini yemeye başlamıştı. Onları öylece ödünç alamaz mıydı? Sadece kısa bir süreliğine? Asıl israf, o tankların kullanılmadan orada öylece yatması değil miydi?

On dördüncü günde bombardıman başladığında, Ahrens elinden gelen en büyük çabayla yalvarmıştı. Tankları zaten kullanıyor olsalardı konu kapanmış olurdu; ama kullanmıyorlarsa, ne olursa olsun bırakın da Ahrens bir şansını denesindi!

Ama hayır. Ne telefonun ne de telgrafların kendisini bir yere götürmeyeceği netleşince, Ahrens tam bir eylem adamı gibi bizzat gitmek zorunda kalacaktı.

Ne yazık ki nakliye uçaklarındaki boş koltuklar sınırlıydı ve karadaki araç durumu çok daha vahimdi. Yüzbaşı Ahrens dürüst olmak gerekirse tek başına gidip makinistleri kandırarak onları kendi tankçılarına dönüştürmeyi bile düşünmeye başlamıştı.

Ancak tecrübe, çok geçmeden ona daha iyi bir plan fısıldadı.

“Albayın taktiğini uygulasam nasıl olur?”

Elleri birbirine vuran yüzbaşı, Doğu Başmüfettişi’nin emriyle komutanlık civarına doğru uçan bir büyücü taburuyla pazarlığa girişti. Bir şekilde taburu, kendisini ve yirmi tankçıyı gitmeleri gereken yere taşımaya ikna etmeyi başardı.

Büyücüler Ildoa’da topçuları da taşımıştı; ya da Yüzbaşı Ahrens cesur bir blöfle en azından böyle iddia etmişti. Normalde bir zırhlı birlik komutanının aklına, bir büyücünün bir insanı kolayca taşıyabileceği fikri asla gelmezdi. Böyle bir fikir ancak Semender Muharebe Grubu’ndan, büyücülerle yatıp büyücülerle kalkan bir komutanın aklına gelebilirdi.

Her neyse, ertesi gün komutanlığın yakınındaki bakım üssünü çoktan basmış, teknik subaylardan birini yakalamış ve tankları kendilerine “ödünç vermesi” için başının etini yemeye başlamıştı. “Sorun ne ki? Kısa bir süreliğine kullanmamıza izin verin. Sadece ödünç alıyoruz, hepsi bu,” dedi Yüzbaşı Ahrens, kafası karışmış zavallı teknik üsteğmeni omzundan sürüklerken.

“Ama Yüzbaşım, onlar ödünç verebileceğimiz tanklar değil ki…”

“Ama şu an onları kimse kullanmıyor, değil mi Üsteğmenim? Burada bir savaş yaşandığını görmüyor musunuz?!”

Pekala. Yüzbaşı Ahrens taktik değiştirmeye karar verdi. “Bunlar ön saflardan toplanıp tamir edilen ve tekrar cepheye gönderilmeyi bekleyen araçlar, değil mi? O zaman neden onları sizin yerinize ben götürmeyeyim?”

“Götürürken de bir güzel kendiniz kullanırsınız, değil mi!” dedi teknik üsteğmen, bıkkın bir ifadeyle. Ancak Yüzbaşı Ahrens incinmiş bir gururla başını salladı.

“Sadece meşru müdafaa için gerekli olan asgari seviyede. Endişelenmeyin, ben katıksız bir korkağım.”

“Bir tankçının korkaklık ve meşru müdafaa hakkındaki masallarına inanmaktansa üst kademenin boş vaatlerine inanmayı tercih ederim!”

“Lütfen, bana güvenebilirsiniz. Ben sadece dürüst, doğru sözlü bir panzer komutanıyım.”

“Bana masal anlatmayın!”

“Ödünç almadan önce izin istedim, değil mi? Bak, işte izin istiyorum! Hadi ama!”

“Ben ne dedim?! İşte tam da bu yüzden tankçılardan nefret ediyorum,” diye haykırdı zavallı teknik subay, ancak Ahrens ona hiç aldırış etmeyerek tankları kendisine “ödünç vermesi” konusunda ısrar etmeye hırsla devam etti.

Teknik subay tekrar cevap veremeden, aralarındaki bu neredeyse komik atışma siren sesleriyle aniden kesildi. “Hava taarruzu sireni mi?!” Şaşkınlıkları sadece bir an sürdü.

Yüzbaşı Ahrens ve teknik üsteğmen farklı sınıflardan olsalar da aynı içgüdüsel reflekslere sahiptiler. Derhal bu sonuçsuz atışmayı bırakıp en yakındaki sığınağa atladılar.

Sadece tek bir kişinin sığabileceği kadar sığ bir çukurdu, ancak yine de hiç yoktan çok daha iyiydi.

Bombardımanın ortasında insan ne olursa olsun kafasına bir bomba düşmemesi için dua etmekten kendini alamaz. Cesaretten ziyade tecrübe ve kabullenişten oluşan o kokteyli bir kez yudumlamışsanız, muhtemel yüklerini taşıyan düşman uçaklarını gözetlemek için gökyüzüne de bakabilirsiniz.

Yüzbaşı Ahrens bir tankçıydı. Başka bir deyişle, tank denilen o çelik tabutun içinde dolaşmaya alışkın bir mahluktu. İşin pürüzlü tarafı, düşman uçakları belirse bile bir tankın öylece kaçıp saklanamayacağı gerçeğiydi. Hava üstünlüğünün elinizde olmadığı savaş alanlarında yeterince vakit geçirirseniz, düşman uçakları bir tankçı için en az antitank topu kadar nefret uyandırıcı bir hâl alırdı.

Düşman gökyüzünü sıkı bir kontrol altında tutuyordu. Bu yüzden Yüzbaşı Ahrens—bir tankın içinde olmak yerine bir sığınakta büzülmüş olmanın verdiği tuhaf bir rahatlama ile zırhla çevrelenmiş olmamanın getirdiği huzursuzluğun karışımını yaşarken—yerleşmek, gökyüzüne bakmak ve savaşın gidişatına lanet okumak için bolca vakti olacağını sanıyordu.

Ancak bu beklentileri boşa çıktı, çünkü Yüzbaşı Ahrens o sırada tuhaf bir şeylerin olduğunu fark etti. Yapacak başka bir şeyi olmadığından, her an kendilerini vurması gereken o korkunç düşman uçağına bir gariplik sezene kadar dik dik baktı.

“Bu modeli daha önce hiç gördüğümü sanmıyorum…”

O an gökyüzünde vızır vızır uçan avcı bombardıman uçakları falan yoktu—bu gayet iyi bir şeydi ama ağır bir bombardıman uçağı yatay bombardımanla yolları kolayca yerle bir edebilirdi.

İki ihtimal de iç açıcı değildi. Ahrens uçağın siluetini seçmeye çalıştı. Fakat her ne hikmetse, bu mesafeden çıkarabildiği kadarıyla uçağın gövdesi basık ve şişman olsa da bildiği hiçbir bombardıman uçağına benzemiyordu.

Yüzbaşı Ahrens uçağın yeni nesil ağır bombalar için bile fazla büyük göründüğünü düşündüğü sırada, düşmanın bir şeyler bırakmaya başladığını fark ederek kaşlarını çattı.

“Oldukça uzağa düşüyor. Iskaladılar mı?” Olur böyle şeyler. Fakat düşüşü alışılmadık derecede yavaş görünüyor…”

Sanki bir paraşüt gibi…? Pekala, kim bilir? Belki de bazen bombalar paraşütle atılıyordur. Ancak Yüzbaşı Ahrens, uçaklardan atılabilecek bombalardan çok daha tehlikeli bir şeyin varlığından haberdardı.

“Ne? Hayır, bu imkânsız. Yoksa olabilir mi?”

Semender Muharebe Grubu’nda bir subay olarak eğitilen Yüzbaşı Ahrens, bir birliğin gökten düşman mevzilerine inip ortalığı darmadağın etme yöntemlerine son derece aşinaydı. Tecrübesi, şu an her ne oluyorsa durumun son derece vahim olduğunu söylüyordu.

Ve kıdemli bir subay olarak Ahrens, kendini normallik yanılsamasına kaptırmanın ölmenin en kesin yolu olduğunu çok iyi biliyordu. İstesin ya da istemesin, savaş alanındaki tecrübeleri bu gerçeği kemiklerine kadar kazımıştı.

Bir sonraki an Yüzbaşı Ahrens, saldırıyı hava sığınağında atlatma planından tamamen vazgeçti ve kıdemli bir asker gibi alarmı bağırmaya başladı.

“Hava indirme! Onlar düşman hava indirme birlikleri! Muharebe indirmesi yapıyorlar!”

Düşman, karargâha doğrudan bir hava indirme taarruzu gerçekleştiriyordu. Yüzbaşı Ahrens bunun ne anlama geldiğini gayet iyi anlamıştı: Doğu Ordusu Karargâhı kapsamlı bir harekâtın ortasındayken, doğrudan komuta kademesini yok etmeyi hedefleyen bir kafa kesme operasyonu. Bu darbe hedefine ulaşırsa, tek hamlede nakavt olurlardı. Maç biterdi. Daha önce bu tür taarruzların saldıran tarafında yer almış olan Yüzbaşı Ahrens, kafa kesme taktiklerinin ne kadar etkili olabileceğini çok iyi biliyordu. Şimdi ilk kez bu darbenin hedefi durumunda kaldığından, bu hamlenin acımasızlığı karşısında ürperdi.

“Tüm zırhlı personel, intikale hazırlanın! Mühimmatı ve yakıtı unutmayın ama her şeyden önce o tankları çalıştırıp harekete geçirmeye öncelik verin! Acele edin!”

Ahrens’in emriyle tankçılar, bombardıman riskine hiç aldırış etmeden sığınaklarından dışarı fırladılar ve o değerli tanklara, yakıtlara ve ekipmanlara doğru koşmaya başladılar.

“Çalıştırın şu tankları! Çabuk olun!”

Bulabildikleri yakıt bidonlarını ve el koyabildikleri her türlü mühimmatı alelacele topladılar. “Bu kadarı harekete geçmemize yeter!” Heyecan dolu bağrışmalar eşliğinde tanklar hareket etmeye başladı.

Doğal olarak, Semender Muharebe Grubu’nun bir üyesi olan Yüzbaşı Ahrens’e, Yarbay Degurechaff tarafından kurallara göre oynamanın önemi iyice aşılanmıştı. Yola çıkmadan önce nezaket kurallarını göz ardı etmedi.

“Bunları ödünç alıyorum, Teğmenim,” dedi. Acil durum olsun ya da olmasın, iletişim ve danışma esastı.

Ne var ki kültür engeli yüzünden Yüzbaşı Ahrens’in gösterdiği bu ince düşünceli davranış, çileden çıkmış teknik üsteğmenden bir itiraz—ve hatta hakaretle—karşılık buldu. “Ödünç mü?! Bayağı yağmalıyorsunuz desene şuna!”

“Ne? Açıkça düşman bombardımanı karşısında bunları tahliye ediyoruz. Bu bir acil durum, unuttun mu?” dedi Yüzbaşı Ahrens, olabilecek en makul ve samimi sitemiyle. Tanklardan sorumlu üsteğmen kısa bir kararsızlıktan sonra isteksizce razı oldu.

“Şey… En azından zarar vermemeye çalışın, tamam mı?!” diye hıçkırarak feryat etti. Yüzbaşı Ahrens ise ciddiyet ve pratikliğin zirvesi bir tavırla, güven verici bir şekilde başını salladı.

“En samimi, en ciddi ve en kararlı çabamı göstereceğimden emin olabilirsiniz.”

“Sana neden hiç inanmıyorum acaba?!”

Bu an, Yüzbaşı Ahrens ile olay yerindeki teknik üsteğmenin, güvenin ancak ortak başarılar ve kişisel ilişkiler temelinde inşa edilebileceği acı gerçeği üzerine düşünmeleri için biçilmiş kaftandı.

Teknik üsteğmen görevini son derece ciddiye alıyordu. Tanklar gaza basıp uzaklaşırken telsizden uyarılar haykırdı: “Zırhınıza fazla güvenmeyin! Tankların çoğu hasarlı veya patlamış haldeydi! Çoğunu daha yeni yamadık. Yürür aksamı bile…!”

En azından telsiz alıcıları iyi durumda görünüyordu. Bütün o dırdırlarına rağmen teknisyenler işlerini biliyor gibiydi. Yüzbaşı Ahrens memnuniyetle çenesini sıvazladı.

“Fena değil. Bakımı ve garantisi de dahil sanırım.”

Aracın zırhına tatmin olmuş bir şekilde vuran Yüzbaşı Ahrens sırrıttı ve en sevdiği sözü tekrarlayarak dünyaya seslendi: “Pekala tanklar, ileri!”

Sonuç olarak Yüzbaşı Ahrens ancak on kadar tank ödünç alabilmişti. Onları kullanan tankçılar, sadece kendi emrindeki adamlardan değil, aynı zamanda alelacele toplanmış tamirhanedeki teknisyenlerden oluşan toplama bir birlik meydana getirmişti.

Yine de önceden hiçbir haber olmaksızın tam on tankı sahaya sürmeyi başardıkları düşünülürse, şartlara göre oldukça iyi bir ihtiyat kuvvetiydi. İndirme yapan Federasyon hava indirme piyadeleri, kendilerini bekleyen zırhlı gücü gördüklerinde büyük bir sürpriz yaşayacaklardı. Tankların zırhını delmek için en azından hafif bir anti-tank topu—belki de bir anti-tank tüfeğine yakın güçte bir silah—gerekecekti. Bu durum, Federasyon birliklerini savunma pozisyonu almaya ve tankları uzak tutabilmek için anti-tank el bombalarını çıkarmaya zorlamak için yeterliydi.

Ne var ki Federasyon gücü bu savunma pozisyonunu koruyacak kapasiteye sahipti. Daha da kötüsü, Federasyon takviye birliklerinin gelme ihtimali hâlâ mevcuttu.

“Dört numaralı tank gitti…! Yedi de gitti!”

“Kahretsin,” diye tükürürcesine küfretti Yüzbaşı Ahrens, tankını tekrar siper arkasına çekerken. Destek olmaya çalışabilirlerdi ama düşman ateş üstünlüğünü çoktan ele geçirmişti.

“O bir anti-tank topu mu? Anti-tank topu, değil mi?! Bir hava indirme birliği nereden anti-tank topu sürüklüyor böyle…?!”

“Yüzbaşım, o bizim toplarımızdan biri!”

“Sen ne dedin az önce?!”

Telsizden adamlarından birinden gelen bu haber, Yüzbaşı Ahrens’i beklenmedik bir şekilde şaşkına çevirdi. Düşünmeden kapağından dışarı fırladı ve dürbününü o korkunç anti-tank topunun olduğu yöne çevirdi.

Al işte, başımıza gelene bak.

“Karargâhtaki o aptallar toplarını düşmana mı kaptırdı?!”

Ağız dolusu küfürler savuran tank komutanı elinden gelen tek şeyi yaptı: adamlarına gövde siperi almaları için bağırdı.

“Kahretsin, biz de burada hurdaya dönmüş zırhlarla kalakaldık!”

Onarılmış tankların bekleneni vermekten çok uzak olduğu bir gerçekti. Onarılmış bir tankın zırhını takviye etmek için ne kadar uğraşırsanız uğraşın, asla yeterince iyi olmazdı. Bu tür yamalı tankların anti-tank topları karşısında hiç şansı yoktu. Örneğin mukavemetini kaybetmiş esnek zırhlar, İmparatorluk yapımı tungsten çekirdekli bir mermiye asla karşı koyamazdı.

İşleri daha da kötüleştiren şey, bu Federasyon birliklerinin sergilediği manevra kabiliyetinin Yüzbaşı Ahrens’i bile ürpertecek kadar pişkin ve eğitimli olmasıydı. Baskı ateşi için anti-tank topuna güvenen Federasyon hava indirme piyadeleri, tankları avlamak üzere çevik ve kararlı adımlarla yaklaşıyordu.

“Yaklaşmalarına izin veremeyiz. Hiç siperimiz yok mu?!” diye kendi kendine mırıldandı Yüzbaşı Ahrens. Dost piyade desteği olmadan tankları devasa birer hedeften başka bir şey değildi.

Yüzbaşı Ahrens tam da yolun sonuna geldiklerini düşünmeye başlamışken, arkasında konuşlanmış tank komutanlarından birinden gözlerini yuvalarından fırlatacak bir rapor aldı.

“Yeni düşman unsurları tespit edildi! Yaklaşan bir kamyon var!”

Ne? Yüzbaşı Ahrens duyduklarını idrak edemeden arkasına döndü ve astının sözlerini papağan gibi tekrarladı. “Kamyon mu?!”

Ahrens bakmak için başını çevirdi. Gerçekten de uzakta, neredeyse insan yürüyüşü hızında sallana sallana ilerleyen bir grup nakliye kamyonu görünüyordu. Fakat kesinlikle yaklaşıyorlardı. Zihni anında en kötü senaryoyu çizmeye başladı. Önce hava indirme birliği, şimdi de kara birlikleri mi?!

Elbette Ahrens, zihninin bir köşesinde daha fazla düşman birliğinin gelebileceğini biliyordu. Ancak düşman takviye kuvvetlerinin tam da bu anda çıkagelmesi o kadar korkunçtu ki, cesur ve gözü pek Yüzbaşı Ahrens bile yutkunmaktan ve sövmemek için yumruğunu sıkmaktan başka bir şey yapamadı. “Daha çok erken!” diye haykırmak isterdi. “Bu pislikler de nereden çıktı böyle?!”

Sonuna kadar direnmeye kararlı olan Yüzbaşı Ahrens, elini çabuk tutup önce onları topa tutmanın daha iyi olacağına karar vermek üzereydi ki ayaklarının altındaki halı bir anda çekiliverdi. Ama mümkün olan en güzel şekilde.

“B… onlar bizden!” diye bağırdı Yüzbaşı Ahrens’e kamyonların varlığını bildiren asker; sesi adeta sevinçten patlayacak gibiydi. Asker dürbününden bakmaya devam ederek tekrarladı: “Bizimkiler! Takviye kuvvet geldi!”

“Ne?”

Yüzbaşı Ahrens adamın akıl sağlığından şüphe etmeye başladı. Belki de muharebenin stresi altında aklını kaçırmıştı. Zavallı çocuk, pek de narinmiş… Ancak her ihtimale karşı Yüzbaşı Ahrens dürbününü yaklaşan kamyon kalabalığına doğru bir kez daha doğrulttu.

Adam haklıydı. En iyi durumda olmayabilirlerdi ama daha yakından bakıldığında bunların hakiki İmparatorluk yapımı kamyonlar olduğu doğrulanabiliyordu. Elbette herkes eline ne geçerse sonuna kadar kullanıyordu. Her iki taraf da süreç boyunca bolca ekipman ele geçirmiş ve kaybetmişti. Sadece kamyonların modeline bakarak bunların dost kuvvetler olduğunu varsaymak hayalcilik olurdu. Hatta dost kılığına girmiş düşmanlar her şeyden daha büyük bir tehditti… Tam o sırada gözü, muharebe kamyonlarından birinin üzerindeki silah sallayan bir kişiye takıldı.

“O… Üsteğmen Tospan mı?! O zaman bu gelen… ana birlik olmalı!!”

“Evet komutanım,” dedi telsizdeki astı, Yüzbaşı Ahrens’e coşkuyla katılarak.

“Dost kuvvetler! Semender Muharebe Grubu!”

Yüzbaşı Ahrens yaklaşan kamyonların dost piyadelerle tıkabasa dolu olduğunu anladığı an sevinçle kükredi ve kasketini Üsteğmen Tospan’a doğru salladı. Dünya ne kadar da güzel bir yerdi böyle!

“Şu an onu öpebilirim!”

Hatta öpmekten de fazlası.

Dörtnala yardıma koşan destek birliklerini görmekten daha huzur verici bir manzara yoktu; hele ki bu kurtarma eski dostlar kılığında geliyorsa çok daha güzeli yoktu.

“Yüzbaşı Ahrens?! Sizin burada ne işiniz var?!”

“Şenliğin başladığını gördüm. Böyle bir zamanda bir tankçının kıçını devirip kestirmesini bekleyemezsin! Hayır, tankçılar silah sesinin geldiği yöne doğru atılır! Şaşmaz bir gerçek varsa, o da budur işte!” diye yanıtladı tankçı neşeyle, ağzı kulaklarına vararak sırıtarak.

Ancak içinde bulundukları zor durumu da unutmuş değildi. Yeniden bir araya gelmenin neşesine rağmen, durumu hızlıca Üsteğmen Tospan’a aktardı.

“Karargâh hâlâ direniyor. Görebildiğim kadarıyla henüz düşmediler. Ancak hava indirme yapan düşman sayıca üstün. İndirdikleri piyadelerin ateş gücü başlangıçta zayıftı ama bizden ele geçirdikleri anlaşılan toplar sayesinde tehdit seviyelerini artırdılar… Bu gidişle durum sakata binecek,” diyerek üsteğmen daha soru bile soramadan durumu hızlıca özetledi.

Anlaşılan o ki, Üsteğmen Tospan ve adamları, Yarbay Degurechaff’ın emriyle karargâhı desteklemek üzere görevlendirilen ve Yüzbaşı Meybert komutasındaki yardım gücünün öncü birliğiydi.

“Öyleyse işe koyulma vakti geldi. Piyadeleri ve tankları tekrar bir araya getirdiğimize göre, bu zaten bildiğimiz iş. Her zaman yaptığımız gibi yapalım,” dedi Ahrens, cesaret verircesine Tospan’ın omzuna vurarak ve anlamlı bir bakış fırlatarak. İster iyi ister kötü olsun, şiddet enstrümanı olma noktasında Muharebe Grupları mükemmelliğin ta kendisiydi.

Tankları kullanarak ağır ama kararlı bir baskı kurarken toplarını ateşlemeye devam ettiler. Zırhlı araçtan yoksun olan düşman ne zaman yakın dövüşe girmeye kalkışsa, Tospan’ın piyadeleri baskı ateşiyle onları geri püskürtüyor ve adım adım mevzilerini sağlamlaştırıyordu.

Kitabi bir tank taarruzu söz konusu olduğunda, Yüzbaşı Ahrens ve Üsteğmen Tospan üstlerine düşen rolleri ezbere biliyordu. Kan ve terle edindikleri tecrübe, her hareketlerinden belli oluyordu. Muharebe kazanında adeta tıkır tıkır işleyen bir makine gibi hareket ediyorlardı. Sonuç olarak, Yüzbaşı Meybert ve beraberinde sürüklediği toplar savaşa katılmak üzere alana vardığında; tank, piyade ve topçu sınıflarının üzerlerine düşeni yapması için gereken zemin çoktan hazırlanmıştı.

Ne var ki hâlâ umutsuz derecede adam eksikliği çekiyorlardı. Yüzbaşı Ahrens’in takviye birlik ihtimaline dair umut dolu sorusu bu yüzdendi.

“Yüzbaşı Meybert, takviye durumları nasıl?”

“Bölgede pek fazla dost birlik yok.”

“Yeniden konuşlandırabilecekleri hiç mi yok? Karargâhın yardımına koşmak için bile mi?” diye sordu Yüzbaşı Ahrens.

Yüzbaşı Meybert başını iki yana salladı.

“Zaten en başından beri pek bir ihtiyat gücü yoktu. Aslına bakarsanız, şu an mevcut olan en güçlü yardım birliği büyük ihtimalle Semender Muharebe Grubu’ydu.”

“Tam da bu tür durumlar için tutulan stratejik ihtiyatlar yok mu? Neredeler?”

“Sadece kâğıt üzerinde varlar,” dedi Yüzbaşı Meybert, sesi gergin bir şekilde.

Yüzbaşı Ahrens onun gözlerinin içine baktı ve acı bir şekilde gülümsedi. Böyle talihsiz bir durum karşısında elinden başka ne gelebilirdi ki? Cevap elbette hiçti. O halde neden gülümsemesindi? Elde edemeyeceğin bir şeye muhtaç olmak böyle bir histi işte.

“Vay be, ne ala memleket! Benim tanklarım da ‘kâğıt üzerinde’ var ama şunlara bak. Gayet de güzel savaşıyorlar.”

“Bana pek kâğıttan yapılmış gibi görünmüyorlar…”

“Aksine, olabilecek en gerçek halleriyle duruyorlar,” dedi Yüzbaşı Meybert, teknik olarak hâlâ tamirde görünen zırhlı araçları işaret ederek. Yüzbaşı Ahrens, araçları düşman bombardımanından geri çekeceği iddiasıyla ele geçirdikten sonra şimdi onları geçici olarak kullanıyordu.

“Belli ki onları bir yerden yürütmüşsün,” dedi Yüzbaşı Meybert; bunun üzerine Yüzbaşı Ahrens gururla göğsünü kabarttı.

“Sadece göz kulak oluyorum. Şuracıkta buldum onları.”

Elbette Yüzbaşı Meybert raporda ne yazacağını şimdiden tahmin edebiliyordu: “Geri çekilme sırasında beklenmedik bir muharebeyle karşılaşılmış ve kaçınılmaz olarak savaşa dahil olunmuştur.”

Sonradan başa bela açabilecek riskli bir işti bu. Yüzbaşı Ahrens, fırça yemek üzere olduğundan endişelenerek huzursuz oldu. Böyle bir zamanda neden azar işitmesi ve kendini küçük bir çocuk gibi hissetmesi gerektiğini anlamıyordu. Ancak Yüzbaşı Meybert’in savaş görmüş geçirmiş yüzündeki sarsılmaz tebessümü görünce şaşırdı.

“Sonrasında Yarbay’dan sana yazılı bir emir çıkartırız. Bu her şeyi çözer.”

“Bunu yapabilir mi?”

“Elbette,” dedi Yüzbaşı Meybert kıkırdayarak.

“Yarbay bugünlerde emirler konusunda pek yaratıcılaştı. Çok geçmeden büyücülerle bir kadeh bir şey içerken bunun lafını çeviririz artık,” dedi Yüzbaşı Ahrens neşeyle Üsteğmen Tospan’a.

“Pekala, iş artık tanklara, piyadelere ve topçulara kaldı,” diye ekledi Yüzbaşı Meybert, bu tanıdık göreve kırk yıllık işiymiş gibi yaklaşarak. Tank, piyade ve topçudan oluşan bu müşterek birlik, Federasyon hava indirme birliğini temizleme işine hızla girişti.

Semender Muharebe Grubu’nun çekirdeğini oluşturan büyücüler olmasa bile Yüzbaşı Meybert bu tür müşterek birliklerle çalışmaya alışıktı. Ne var ki tam bu noktada Yüzbaşı Meybert, kendi komuta yeteneğinde ufak bir eksiklik—daha doğrusu tecrübesinin tek taraflı olduğunu—fark etti.

Bir değişiklik yapıp saldıran tarafta olmanın ne kadar tuhaf hissettirdiğini anladığında, adamlarının duymamasına özen göstererek kısık sesle sövendi. Sürece alışkın olmadığınızda işleri pürüzsüz yürütmek zordu.

Bir düşman saldırısını püskürtüyor olsalardı Yüzbaşı Meybert kendini evinde gibi hissedecekti; fakat konu karargâha destek taarruzu başlatmaya gelince nereden başlayacağından pek emin olamıyordu.

İmparatorluk Ordusu iç hatları ustalıkla kullanmasıyla ünlüydü… İmparatorluk karşı taarruzu tercih ederdi. Eski ekol bir subay olarak Yüzbaşı Meybert özellikle bu alışkanlıklara katı bir şekilde bağlıydı. Biraz daha açmak gerekirse, tecrübesi neredeyse tamamen savunma tarafındaydı. Bunun sonucu olarak, örs ve çekiç taktiklerini uygulama konusundaki tecrübesi nispeten zayıftı.

Yarbay Degurechaff’ın komutası altında topçu olarak taarruz etme tecrübesi vardı ancak Muharebe Grubu’nun müşterek kuvvetlerinin komutasını ele alma tecrübesi tamamen savunma savaşlarıyla sınırlıydı. Piyade el kitabını gözden geçirmiş olsa da onu çoğunlukla savunma perspektifinden okumuştu.

“Sanırım kabuğuma çekilmeye fazla alışmışım,” dedi Yüzbaşı Meybert hafifçe iç çekerek. Bu düşünce bile yarı yarıya bir kaçış psikolojisiydi. Ne de olsa ortada taarruz başlatmaya alışkın olup olmamasından çok daha büyük bir sorun vardı; o da basitçe yeterli adama sahip olmamalarıydı.

Karargâha indirilen düşman kuvvetinin ölçeği hâlâ belirsizdi ancak kendi yardım birliklerinden katbekat büyük olduğu ortadaydı. Karargâhın hâlâ direndiği mevcut koşullarda, saldıranları sadece baskı altında tutmak bile üzerlerindeki yükü hafifleterek rollerini kısmen yerine getirdikleri anlamına geliyordu. Ancak…

“Zaman geçtikçe durum daha da kötüleşecek,” dedi Yüzbaşı Meybert, bu yalın gerçeği dile getirirken başını hafifçe sallayarak. Karargâhın düşüşünü ertelemek iyi hoştu da, sonunda yıkım yine de kaçınılmaz olacaksa… eee, bu hiç ama hiç iyi değildi!

Zaman kazanmaya devam edebilirlerse, dost kuvvetlerin ya da üst düzey bir subayın yardıma gelme ihtimali her zaman vardı. Yarbay Degurechaff tahmin edilenden de kısa sürede yardımlarına yetişebilirdi.

Fakat en iyi tahminlerle bile bu, şu an için yeterince çabuk sayılmazdı. İşin ucu en nihayetinde yine aynı kapıya çıkıyordu—yeterince adamları yoktu. Bu gidişle karargâh tehlikedeydi. Yüzbaşı Meybert sırtı duvara dayanmış vaziyetteydi; sağlıklı düşünemiyordu bile. Riskliydi… ama belki de tek şansları bir kumar olduğunu bile bile doğrudan bodoslama dalmaktı.

Bir topçu olarak durduğu noktadan bakıldığında, durum mantıken umutsuz görünüyordu. Fakat.

“Yüzbaşı Meybert! Buradaki işleri bir süreliğine size bırakabilir miyim?!”

“Aklınızda ne var, Yüzbaşım?”

“Başka bir yol aramak!”

Üçüncü bir yol. Yüzbaşı Ahrens görkemli bir edayla sırıttı. Maziye karışan süvari geleneğini devralmış, muharebe alanında esnek ve hevesli bir şekilde alternatif yollar arayan modern bir tankçıya gayet yakışan bir fikirdi bu.

“Başka bir yol mu?”

“Cebhanelikte hâlâ tanklar ve mühendisler kalmıştı. Eminim oradan bir şeyler çıkarabiliriz.”

Ardından tankçı, tebessümünde hafif bir çaresizlik kırıntısıyla sırıttı.

“Ayrıca madem tank ödünç alıyoruz, personeli de ödünç alabiliriz. Emirler konusunu sonra bir şekilde hallederiz, değil mi?”

“Kesinlikle. Kimsenin şikâyet edebileceğini sanmıyorum.”

“O halde demiri tavında dövmek gerek derler. Müsaadenizle?”

“Lütfen,” dedi Yüzbaşı Meybert kararlı bir şekilde başını sallayarak. Aslına bakılırsa, neden işleri bir adım daha ileri götürmesindi? “Hatta seninle gelmelerini rica etme, doğrudan emret,” diye ekledi Yüzbaşı umursamazca.

“Ama onlar karargâhın adamları.”

“Fark etmez. Doğrudan Genelkurmay’a bağlı olduğumuzu ve bu harekât üzerinde bize tam yetki verildiğini unutma. Madem çizmeyi aştık, tam aşalım.”

Yüzbaşı Meybert nihayet kavraymaya başlıyordu. Üst düzey subaylar pervazsızca davrandığında bu durum dışarıdakilere sıklıkla akıl dışı görünürdü; ancak şimdi kendisi de aynı konumda durduğunda, dışarıdan mantıksız görünen şeyin aslında tek makul çözüm olabileceğini görebiliyordu.

Sonuç olarak, geçmişte Yarbay Degurechaff’ın iş yapış tarzı konusunda zaman zaman bocalayıp acaba fazla mı ileri gitti diye düşünmüş olsa da, şu anda ne yapması gerektiğini anlayarak Yarbay’ın izinden gitmek için yiğitçe bir çaba gösterdi.

“Yetki bizde. Şu anki durum bu ve senin de buna göre hareket etmen gerekiyor.”

“Neler olduğunu tam anlamadım ama ne demişler, muhtaç olan seçici olamaz. Elimize ne geçerse kullanalım gitsin.”

Yüzbaşı Ahrens, Yüzbaşı Meybert’e erkeksi bir edayla sırıttı.

“Elime geçirebildiğim her şeyi getireceğim. O zamana kadar… Ne yazık ki şu an elimizde pek tank kalmadı ama az önce yürüttüklerimi size bırakıyorum.”

“Anlaşıldı. Muharebeyi bana bırak.”

“Acele edelim derken çuvallamak yok. Görüşmek üzere.”

“Hey, keyfine bak, acele etme! Burası bende. Hatta iddiaya girerim sen dönene kadar burayı tamamen temizlemiş olurum.”

Dürüstlüğü ve ciddiyetiyle gurur duyan Yüzbaşı Meybert gibi bir adam bile arada sırada şaka yapabiliyordu. Yapılan bir şaka, insanın içinde hâlâ yaşam belirtisi olduğu anlamına gelirdi.

“Şimdi bakalım,” dedi Yüzbaşı Meybert, Yüzbaşı Ahrens’i uğurlarken istihkak sigarasının izmaritini hafifçe çiğneyerek. Dikkatini yeniden önlerindeki çığırından çıkmış muharebeye çevirdi.

Yüzbaşı Meybert işi gerçekten niyetinde halletmiş olabilirdi ama bu durum düşmanın eskisi gibi namlularından ateş püskürmesini engellemiyordu. Ne yazık ki düşman piyadeleri oldukça iyi organize olmuş gibi görünüyordu. Bir an sonra Yüzbaşı Meybert, çok yakınına düşen bir merminin şok dalgasıyla sarsıldı ve küfür fırtınası kopardı.

“Kahretsin?!”

Mermi o kadar yakına düşmüştü ki Yüzbaşı Meybert gayriihtiyari çığlık atıp başını korudu. Kafasını kaldırıp baktığında gözleri hurdaya dönmüş bir metal yığınına takıldı. Bu, daha birkaç an öncesine kadar kendi tanklarından biri olan aracın kalıntılarıydı. En azından içindeki personel zamanında dışarı çıkmayı başarmıştı.

Yine de tankçılar için bu tam anlamıyla bir felaketti. Bir komutan olarak Yüzbaşı Meybert, zırhlı araçlarından birinin daha yok oluşunu izlerken ancak ah çekebiliyordu.

“Baskı altına alın şu anti-tank topunu!”

“İşe yaramıyor! Düşman büyücüler var! Düşman büyücüler sahaya iniyor!”

“Büyücüleri de mi var?! Anti-tank topları olan büyücüler mi?! Yemişim hava indirmesini!”

Hafif teçhizatlı paraşütçüler bekliyorlardı ancak düşman hayal edebileceklerinin çok ötesinde bir ateş gücüne sahipti. Federasyon’un zırh delici bir anti-tank topunu ele geçirmiş olması Meybert’in başını zaten yeterince ağrıtmıştı; ama şimdi bir de tepelerinde uçan büyücülerin aralıklarla savurduğu patlama formülleriyle uğraşmak zorundaydılar.

Üstelik en başta, kendisi neden burada oturmuş büyücüler karşısında ateş gücü olarak geride kalıyordu ki? Bir topçu subayı olarak bu durum onu çıldırtmak üzereydi. Elinde biraz ağır topçu gücü ve mühimmat olsaydı bunların hiçbiri yaşanmazdı, en azından bu menzilde. Ancak şu an elinde olan tek şey birkaç tüfek ve mevziye sürüklemeyi başardıkları birkaç sahra topundan ibaretti. İşin en kötü yanı da pek mermileri yoktu. Şimdi ihtiyaçları olan şey daha fazla mühimmattı; gerektiği kadar ateş edebilecekleri miktarda mühimmat.

Neden ellerinde hiçbir zaman yeterince top mermisi olmuyordu ki?

“Ve şimdi karargâh stoklarını göz göre göre düşmana kaptırdığı için, çatışarak şerefimizle can bile veremiyoruz. Bu çok utanç verici…”

Kurtarmaya geldikleri ordudan çalınan mühimmatla vurulup devrilen bir yardım birliği. Tabii ya, diye düşündü Yüzbaşı Meybert, böyle bir şeyin nasıl bir duygu olduğunu nihayet kavrayarak. Geçmişte defalarca ele geçirdiği mühimmatla düşmana ateş etmişti. Düşman için ne kadar çıldırtıcı bir durum olmalıydı. Şimdi devran dönüp roller değişince sebebini anlamak hiç de zor değildi. Karşı taraf için bunun ne kadar heyecan verici hissettirdiğini de anlıyordu. Muhtemelen şu an sabırsızlıktan elleri kaşınıyordu.

“Pekala, olaylar hiç de iyi bir yere gitmiyor,” diye mırıldandı Yüzbaşı Meybert, adamlarının duymamasına özen göstererek.

Zihninde durumu bir mantığa oturtmaya çalıştı. Düşman toprağına indikleri için zor durumda olması gereken taraf düşman olsa da moralleri tavan yapmıştı; Meybert’in tarafı ise dip noktayı görüyordu.

Normal şartlar altında, desteğin mevzilenmesini bekleyip düşmanı yeniden dezavantajlı konuma düşürebilirlerdi… Fakat işlerin geldiği bu noktada, komuta kademesi o kadar bile dayanabilir miydi?

Yüzbaşı Meybert kafasında hesap yapmaya başladı. Düşman birlikleri son derece hareketli ve motivasyon doluyken, kendi komutası her geçen gün daha da zayıflıyordu. İyimser tahminleriyle bile durum göründüğünden çok daha vahimdi.

Topçu subayı, her defasında her şeyin bu kadar yetersiz olduğu şartlarda savaşmaya zorlanmasına öfkeyle tiksintiyle iç çekerek sövdü. Değişiklik olsun diye neden bir kere de İmparatorluk Ordusu ikmal bolluğu yaşamıyordu ki?

Mühimmata ihtiyacı vardı.

Adama ihtiyacı vardı.

Neden hiçbir şey asla yetmiyordu?

Karargâhın bakım birliği bunca zamandır ne halt yiyordu? Ve daha da önemlisi, ellerinde olduğu iddia edilen o stratejik ihtiyatlar neredeydi?

“Karargâhtaki o aptallar! Varsa yoksa ihtiyat birliklerini yedek manga olarak kaydırma derdindeler. En çok ihtiyaç duyuldukları anda neredeler peki?! Adamları cepheden çekmeyi biliyorlarsa, ne diye lanet olası mevzilere geri süremiyorlar?!”

Yüzbaşı Meybert, nefes aldığı sürece bu lanet duruma küfretmekten vazgeçecek gibi durmuyordu. İşler sarpa sardığında ağzını bozmak, henüz pes etmemiş birinin alametidir. Başka bir deyişle, insan olmanın bir göstergesidir.

Görünüşe göre işler fena halde çığırından çıkmak üzereydi. İçindeki sezgiyle havanın değiştiğini hisseden Yüzbaşı Meybert, dişlerinin arasında tuttuğu istihkak sigarasını yaktı. Tütünden çektiği derin bir nefes, soğukkanlılığını yeniden kazanmasına yardımcı oldu. Düşmanın indirme piyadelerinin son derece eğitimli olduğunu biliyordu; hatta zamanında o limanı savunurken zayiat verdirdiği düşman komuta kademesinden bile daha iyi eğitilmişlerdi.

“Böyle bir cehennemin ortasında benim ne işim var? Ben topçu olmalıydım…”

Yüzbaşı Meybert, Yüzbaşı Ahrens’in şu tanklarla bir an önce çıkagelmesini temenni ediyordu. O an bunu her şeyden çok istiyordu; hatta belki de Yarbay Degurechaff’ın büyücülerinin yetişmesini istemesinden bile daha çok.

“Şimdi burada olsalardı keşke,” diye fısıldadı sessizce.

Ancak saha komutanı olan biri için böyle hayıflanmalar yasaktı. Elinde olmayan şeylerin hayalini kurarak hiçbir sorunu çözemezdin. Yine de… şu anda birkaç dost büyücü ne de iyi gelirdi. Meybert gibi tecrübeli subaylar bile böyle kestirme çarelere bel bağlamaktan kendini alamıyordu.

Gerilimi bıçak gibi kesen sahra telefonu sesiyle hülyalarından sıyrılan Yüzbaşı Meybert inledi. Müteaddit saldırılar altında ezilen ve çökmek üzere olan ileri mevzilerden gelen bir telefon aramasıydı. Gelecek haberin iyi olamayacağını bilerek ahizeyi kaldırdı.

“Yüzbaşı Meybert, zaten sınırımıza dayandık! Bu gidişle…!”

“Üsteğmen Tospan! Geri çekilmenize izin veremem. Üzgünüm ama bu imkânsız.”

“Elimizden geleni yapacağız. Ama lanet olsun, yakında bir şeyler değişmezse…”

Üsteğmen Tospan’ın cümlesini tamamlamasına gerek yoktu. Durum ayan beyan ortadaydı ve Yüzbaşı Meybert bunu zaten kavramıştı. Artık hiçbir hülyaya yer kalmamıştı. En kötüsüne hazırlanma vaktiydi. Bu şartlar altında, son adama kadar herkesin savaşa dâhil edilmesi gerekiyordu.

“Takviye gönderiyorum. Sizinle orada buluşacağım!”

“Ne? Ne demek istiyorsunuz…”

“Atsız, nefer, kim varsa. Hepsi bu.”

Yüzbaşı Meybert pat diye çağrıyı sonlandırdı ve miğferini tekrar kafasına geçirdi. Semender Muharebe Grubu ihtiyatları sürme aşamasını çoktan geçmişti; bunun yerine başka yerlerden ne koparabiliyorsa suyunu çıkarmak zorundaydı. Basit bir hesaptı.

Her orduda komuta zinciri denen bir kavram vardır. Genellikle “Şunu yap” veya “Buraya git” diyen insanlar. Ancak o insanlar da herkes gibi birer askerdi ve onlar da mevcut asker sayısına dâhil edilebilirdi.

Elbette aklıselim, bir birliğin komuta kademesini ezdirmektense komutanların geride, muhafızların koruması altında oturmasını buyurur. Fakat harp sahasında her şeyin mantık kurallarına göre işlemesini beklemek saflıktır.

Bu da demek oluyordu ki…

“Komuta heyeti muharebe hattına giriyor!” diye emretti kısaca.

Semender Muharebe Grubu’nun geçici karargâh personeli daha fazla açıklamaya ihtiyaç duymadı. Ne de olsa esas komutanları olan Yarbay Degurechaff, sıklıkla savaşa bizzat katılıyor ve en ön saftan komuta ediyordu.

“Bu birlikte savaşa doymayan kimse var mı sanki?”

Muharebe Grubu karargâhını, muhafızlarıyla birlikte doğrudan temas hattına sürüyordu. Böyle bir hamle, harp akademisinde insanı anında dersten bırakırdı. Ancak ellerindeki kuvvetler bu kadar tükenmişken, mevcut şartlar altında verilebilecek en doğru karar buydu.

Çok geçmeden Yüzbaşı Meybert de Üsteğmen Tospan’ın yanındaki piyadelerin arasına katılmıştı.

İleri hatta, düşmana elini uzatsa yumruk atabilecek kadar yakındılar. Kelimenin tam anlamıyla göğüs göğüse bir mücadeleydi; ellerine geçen her türlü silahı düşmanı ilkel bir hırsla alt etmek için kullanıyorlardı. Durum yakın dövüşe evrilmişti.

Tam bir arbedeydi. Düşman saflarına kadar girip süngü ve bıçak sallarken, onlar sadece ateş gücü ve katı bir iradeyle ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Sözde Doğu Ordusu Karargâhı’nı kurtarmak için gelmiş olan Semender Muharebe Grubu üyeleri, kendilerini savunma pozisyonunda bulmuşlardı. Amasız fakatsız, erinden subayına kadar her bir asker aynı kaderi paylaşıyordu.

Birlikleri sevk ve idare eden Yüzbaşı Meybert bile elinde komuta haritasıyla aniden meydanda belirdi.

O da neydi? Yüzbaşı Meybert daha dikkatli baktı. Düşman hattından sıyrılıp öne fırlamış bir düşman askeri mi?

Meybert ne olduğunu anlayamadan, indirmeci Federasyon askeri elindeki bıçağı savurarak onu şişlemek üzere tepesine dikilmişti bile.

“Kahretsin!”

Yüzbaşı Meybert lanet okuyup kenara çekilerek tam zamanında bıçaktan kaçınmayı başardı. Ne var ki sadece açıkta duran bıçağın kendisinden sıyrılabilmişti. Üstüne koşan askerin gövde gösterisinden kaçamamış, Federasyon kütlesiyle beslenmiş adamın bütün ağırlığını böğründe hissetmişti. Soğuk çelikle delinmek kadar kötü olmasa da gözü dönmüş bir piyadeden yenen omuz darbesi yabana atılacak bir şey değildi.

Adamın ivme kazanan ağır kütlesiyle çarpılmasıyla Yüzbaşı Meybert ayağı yerden kesilerek fizik kurallarına uygun biçimde havada savruldu. Yine de yere kapaklanmasına rağmen sadık dostuna can havliyle sarılmaya devam etti.

“Yüzbaşım?!”

“Durun! Yüzbaşı Meybert’i vuracaksınız!”

Bu gürültü patırtı sanki çok uzak bir dünyadan geliyormuş gibi duyuluyordu. Sadık dostunu hâlâ elleriyle sıkıca kavrayan Yüzbaşı Meybert, bıçağını tekrar saplamak için hamle yapan ve gözü kan bürümüş o genç düşman askerine doğru sertçe savurdu.

“Beni… hafife alma!”

Meybert’in sadık dostunun ağzı iyi parlatılmıştı. Düşman askerinin ense köküne indi. Düşman refleksle geriye doğru sarsılınca Yüzbaşı Meybert çabucak geriye çekilip aralarındaki mesafeyi açtı.

Kısa bir duraksamanın ardından yakındaki bir asker düşmanın vücuduna kurşun yağdırarak onu ebediyen etkisiz hale getirdi.

“Yüzbaşım, iyi misiniz?!”

“İyiyim, ciddi bir şey yok. Ama sadık küreğim olmasaydı başım beladaydı.”

Yüzbaşı Meybert yere kan ve çamur tükürüp matarasından aldığı değerli bir yudum suyla ağzını çalkaladı; ardından öfkesini —ve belki de kendi sınıfına olan sadakatini— dile getirdi.

“Ben bir topçu yüzbaşıyım, başka bir topçudan başkasına yem olursam bana da yazıklar olsun!”

Askerler komutanlarında böyle cüretkârlık görmekten hoşlanırdı. Fakat gerçekte bu sadece bir gösteriden ibaretti. Takındığı cesur maskeye rağmen, yüzbaşı içten içe ağlamanın eşiğindeydi. Bu durumun artık kurtarılamayacak raddeye gelmesinden korkuyordu.

Düşman askeri tek başına ve izole kalmış olmasına rağmen bir komutanın üstüne atılacak yüreğe sahipti. Böyle askerlerden oluşan koca bir birlik aniden üzerlerine çullanacak olsa…

Mesele cesarete geldiğinde Yüzbaşı Meybert her adama meydan okuyabileceğine emindi fakat açık bir sayısal dezavantajla karşı karşıyaydılar.

Biraz daha zorlarlarsa, bu gidişle…

Sırtından aşağı soğuk bir ter aktı. Yine de adamlarının önünde rol yapması gerektiğinden durumunu çaktırmadı; hiçbir şeyden çekinmiyormuş gibi korkusuzca kahkaha attı. Belki aptalcaydı ama bir subay olarak zayıflık gösteremezdi. Sadece yapılması gerekeni yapıyordu.

Lafı açılmışken, gözünü de dört açması gerekiyordu, değil mi? Yüzbaşı Meybert tek eliyle dürbününü kaldırıp etrafı taradı. O da neydi? Yüzbaşı bir anda dona kaldı.

İster istemez gözlerini ovuşturup tekrar baktı, ardından sonunda gülümsedi. Bu sefer, gerçekten içinden gelerek. Uzakta devasa bir çelik yığını duruyordu. Üzerinde ise kasketini neşeyle sallayan bir zırhlı sınıfı subayı vardı.

Bir topçu olarak Yüzbaşı Meybert, tankçıları biraz kibirli bulma eğilimindeydi. Ancak kibirli olsun olmasın, o an Yüzbaşı Ahrens uzun zamandır gördüğü en güzel manzaraydı. Dost tankların gelişi, moralleri yükseltmek için tam da ihtiyaç duydukları şeydi.

“Süvariler yetişti galiba,” dedi Yüzbaşı Meybert hafifçe sırıtarak ve yakındaki askerlere Yüzbaşı Ahrens’in tank birliğini işaret etti. “Gördünüz mü? Yeni zırhlı kuvvetler. Toplamda çift haneli sayıdalar gibi görünüyor.” Yüzbaşı Meybert bu anı pekiştirmek için yumruğunu avucuna vurdu ve neşeyle kıkırdadı. “Tankları destekleyin! O indirmeci aptallara müşterek harp birliğinin gücünü gösterelim!” diye bağırdı; işlerin tersine döndüğüne dair umut ve iyimserlik aşılamak, moralleri yüksek tutmak için adamlarına moral verici sözler yağdırdı.

Yüzbaşı Meybert tam askerlerini coşturmak için güzel bir şey daha söyleyecekti ki tankların arasında son derece sevindirici bir sürpriz fark etti.

Üzerine 10, 5 santimetrelik obüs ve bir yığın devasa mühimmat yüklenmiş bir zırhlı araçtı. Biçim olarak daha çok bir tankı andırıyordu ama şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir taarruz topuydu.

Yüzbaşı Meybert telsizden Yüzbaşı Ahrens’i aradı.

“Vay vay, Yüzbaşı Ahrens! Yanında getirdiğin şu obüs pek bir ihtişamlıymış! Bu güzelliği nereden yürüttün böyle?!” diye haykırdı.

“Ödünç aldım! Yolda bazı dost birliklerle karşılaştım ve tatlı dille rica ettim!”

“Tabii tabii,” dedi Yüzbaşı Meybert kıkırdayıp sırıtarak. “Madem öyle, bir topçu olarak tatlı dille rica etme sırası bende sanırım. Bırak da şu aletle iki el ateş edeyim!”

“Cık!”

“O bir taarruz topu değil mi? Topçudan başka kim kullanacak ki onu?”

“Pekala. Ama sadece taarruz topu, anlaştık mı…!”

“Bak işte, anlayacağını biliyordum.” Yüzbaşı Meybert kahkahayı basıp yakındaki diğer topçu askerlerine seslendi. “Millet, piyadecilik oynadığımız yetti! Yeniden topçu olma vakti geldi — bir yandan tankçılık oynamamız gerekse bile!”

Yüzbaşı Ahrens kenardan kaşlarını çatarak izlerken, askerler bir tanka değil kesinlikle bir topa doluşarak tek bir ağızdan tezahürat ettiler. Direksiyondaki tankçıyla birlikte taarruz topunu layıkıyla kullanmaya başladılar.

Ne de olsa toplar tankçıların değil, topçuların işiydi. Mekanize gücün ne muazzam bir gösterisi ama. Keşke daha fazla kundağı motorlu top olsaydı.

Bu mekanizmanın ne kadar muazzam olduğuna hâlâ hayran kalan Yüzbaşı Meybert ateşe başladı. Topun etkisi orantılı ve anında görüldü. Sıradan bir taarruz topunun aksine, Yüzbaşı Meybert’in kontrolündeki bu obüsün piyadelere karşı hiçbir dezavantajı yoktu. Düşman saflarına acımasızca ateş açarak adeta kendinden geçti. Daha birkaç dakika önce Taş Devri’nden kalma bir kahraman gibi kürek ve bıçakla savaşıyordu. Ama şimdi arkasındaki mühimmat ve mermi gücüyle, üstün ateş gücü doktrinine olan ateşli inancını hızla geri kazanıyordu.

Ateş gücü her zaman haklı çıkarırdı — en azından düşmanına karşı üstünlüğü elinde tuttuğun sürece. Alçakça olan şey düşmanın ateş gücüydü. Ve haklı olan her zaman galip gelirdi.

Yüzbaşı Meybert obüsü kullanırken, her obüsün ezeli bir düşmanı olduğunu aniden hatırladı: zırh. Daha doğrusu, Federasyon Ordusu büyücülerinin karşı saldırısı bu gerçeği ona zorla hatırlattı.

İnanılmaz bir şekilde büyücüler, araziyi ve koruyucu kalkanlarını siper ederek, anti-tank topunun arkasına saklanıp patlama formülleriyle rastgele karşılık veriyorlardı.

“Şu düşman büyücüleri başa bela olacak. Kahretsin, bu gün daha ne kadar kötüleşebilir?”

Yüzbaşı Meybert dilini şaklatıp, bastırma ateşinden öteye geçmeyeceğini bilerek yüksek patlayıcılı bir mermi fırlattı. Sonuçta bir büyücünün koruyucu kalkanı böyle bir patlamaya dayanabilirdi. Fakat yakın mesafeden yemek en azından onları biraz duraksatabilirdi.

En azından ilk başta yaptığı hesap buydu. Ancak hesabı tamamen yanlış çıktı.

Yüzbaşı hayal mi görüyordu, yoksa şu düşman büyücüsü yakın mesafeden yediği obüs mermisiyle tamamen unufak mı olmuştu? Bunun beklenmedik olduğunu söylemek hafif kalırdı.

Yüzbaşı Meybert gözlerine inanamayıp tekrar baktı.

“Ha? Ne…? Yanlışlıkla büyücü yerine piyadeyi mi vurdum yoksa?” diye düşündü, boşuna mühimmat harcamış olmaktan korkarak. Fakat gözüne kestirdiği bir sonraki büyücüde de aynı sonucu aldı.

“Ha?”

“Hey, Yüzbaşı Meybert? Büyücüler uçar, değil mi?”

“Doğru, uçarlar.”

“O zaman bu adamlar niye uçmuyor?”

“Ne?! Şaka yapıyorsun! Şimdi taşlar yerine oturdu, bu büyücü birlikleri ellerine ne geçtiyse toplama usulü bir araya getirilmiş olmalı! Kahretsin, bizim büyücülere o kadar alışmışım ki aradaki farkı ilk başta fark edemedim bile!”

Bırakın koruyucu kalkanı. Federasyon kürelerinin dayanıklı olması gerekirdi ama bu büyücüler kayda değer bir koruma sağlayacak kalkan bile oluşturamıyorlardı.

“Pekala, yüksek patlayıcılı mermilerden şaşmayın ve onları baskı altında tutun. Sonra da hepsini silip süpürün.”

“Emin misiniz? Karargâha epey yakınlar.”

“Bizi baskı altına almalarına fırsat vermekten iyidir, değil mi? Ayrıca düşman bizi ele geçirdiği kendi mermilerimizle bombalıyor. Ya şimdi ya hiç.”

“Haklısın. Yiyin bakalım şunu, aşağılık pislikler,” diye gürledi Yüzbaşı Meybert, içindeki bütün kin ve adanmışlığı sürdüğü mermiye yansıtarak. Ardından mesajının hedefe ulaşması dileğiyle kükredi:

“Ateş! Yüzbaşı Ahrens, ilerliyoruz!”

Sonuç olarak, Yüzbaşı Meybert’in başlattığı ağır zırhlı ve müşterek harp karşı saldırısı, en nihai silahı ele geçirilmiş bir anti-tank topu olan hafif piyadelere karşı zırhlı birliklerin indirdiği bir böğür darbesi oldu ve Federasyon birliklerinin tugay büyüklüğündeki geniş çaplı hava indirme harekâtını tamamen biçip geçti.

Terazinin kefesinin İmparatorluk lehine ağır basması uzun sürmedi.

Yine de bu bile Federasyon hava indirme birliğinin havlu atması için yeterli değildi. Eşsiz bir kararlılık, azim ve umutla ileri atılmaya, karargâhı ele geçirmeye ve takviye birliklerini yok etmeye çalışmaya devam ettiler.

Tüm ihtiyaçları biraz daha ilerlemek, ufak da olsa bir tutunma noktası elde etmekti.

Ancak günün sonunda, güç dengesi bir daha asla saldıranların lehine dönmedi. Onları böyle amansızca savaşmaya sevk eden umut, ikinci bir dalganın geleceğine dair verilen sözdü. Ah, o takviye birlikleri bir gelseydi!

Vaat edilen birlikler —yardımlarına koşması gereken bir zırhlı birlik— belirlenen vakit gelip geçmesine rağmen ortalıkta görünmedi. Ardından “güçlü bir hava büyücü tümeni tarafından vurulduklarına” dair dehşet dolu bir rapor geldi ve birlikle temas tamamen kesildi. Umudun yitirilmesi bu cesur askerlerin direncini kırdı ve dayanma güçleri hızla buharlaştı. İkişer üçer geri çekilirken, hatta bazıları teslim olmayı seçerken, yüzlerinde artık düşman karargâhını ele geçirmeye ant içmiş kahramanların kararlılığı okunmuyordu. Çoktan sadece hayatta kalmaya çalışan sıradan insanlara dönüşmüşlerdi.

Bu sırada, daha önce çaresizliğin zehrini içmeye zorlanan savunmadaki İmparatorluk Doğu Ordusu Karargâhı ise en kıdemli subayından en kıdemsiz erine kadar umudun o nefis rehasını açgözlülükle yudumluyordu.

Hayatta kalmışlardı. Düşman saldırısını yarıp geçmişlerdi.

Gerçeklik kafalarına dank edince, nihayet bir kenara itilmiş meseleleri düşünecek gücü kendilerinde buldular. Hayatta oldukları için endişelenmek bile bir lüks gibi geliyordu.

Ancak lüks olsun ya da olmasın, o garip emir de neyin nesiydi? Korgeneral Hasenclever, kafa karışıklığı içinde tam bunu sormuştu ki karargâh aniden bir hava indirme saldırısına uğramıştı.

Saldırı başarıyla püskürtüldükten sonra, çamurlu elleri ve omzunda asılı tüfeğiyle muharebe azığını atıştırıyordu. Yemek sırasında Doğu Ordusu Karargâhı adına aldığı o bomba etkisi yaratan telgrafın sırf hayatta kaldığı için bir lüks sayılıp sayılamayacağı sorusu ise en iyisi belagat ustalarına bırakılmalıydı.

Açık konuşmak gerekirse bugün, Korgeneral Hasenclever’ın şanslı günü değildi.

“Bu telgraf Genelkurmay’dan geldi. Orgeneral Zettour’dan olduğu yazıyor. Şifreleme doğrulandı.”

Korgeneral Hasenclever nihayet rahat bir nefes alarak telgrafı eline aldı. Ancak bir an sonra midesini tutarak bağırdı: “İmkânsız!”

“Bana önceki bildirimin doğru olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz?!”

Bu, kelimenin tam anlamıyla beklenmedik bir gelişmeydi.

“Durun bir dakika, o emirler gerçek miydi?” Kurmay subaylar, gözleri korgeneralin elindeki kâğıt parçasına kayarken huzursuzluklarını gizlemeye gerek bile duymadılar. Kâğıdı öyle sıkı kavrıyordu ki her an parçalara ayıracakmış gibi görünüyordu.

İmparatorluk’tan Orgeneral Zettour tarafından gönderilmiş otantik bir telgraf. Bu kaosu derhal çözmesi gereken bir mesajdı. Kurmay subayların beklediği de tam olarak buydu.

Ancak karşı karşıya kaldıkları şey, korgeneralin yavaşça taş kesilen yüzüydü. Federasyon Ordusu’nun hava indirme saldırısı haberini aldığında bile bu kadar ciddi görünmemişti.

Meraka daha fazla dayanamayan kurmay subaylardan biri, telgrafı komutanın elinden aldı. O da bir heykel gibi donup kaldıktan sonra ancak, ateşeler nihayet mesaja göz atabildi. Onlar da buz kesti.

Gerçekten de Genelkurmay’dan gelen bir telgraftı. Deyim yerindeyse, Genelkurmay yine ağırlığını koyuyordu. Genelkurmay’ın en iyi yaptığı şey de buydu zaten.

Orgeneral Hans von Zettour’un, Doğu Ordusu’nun 4 Nolu Plan hakkındaki önceki sorgusuna verdiği cevap son derece netti:

“Önceki emirler derhal yerine getirilsin!”

Hepsi bundan ibaretti.

Elbette satır aralarında ne söylenmek istendiğini anlamışlardı.

Mesafeli yaklaştıkları ve daha yeni isteksizce uygulamaya koyuldukları 4 Nolu Savunma Planı’nın derhal ve eksiksiz olarak icra edilmesi ve hava büyücüsü harekâtlarının sürdürülmesi. Yanlış anlaşılmaya en ufak bir mahal var mıydı?! Telgraf sert, açık ve öfkeliydi!

Tüm orduda bunu anlamayacak tek bir kişi bile olamazdı. Önceki emirler derhal yerine getirilsin. En tepeden gelen böylesine doğrudan bir emre karşı yapılacak tek bir şey vardı. Böyle bir hatırlatma şakaya gelmezdi; sorgulamaya kalkan her seçkin kurmay subay için kariyerinin sonu anlamına gelen bir mesajdı.

“Yani… kafa karışıklığına sebep olan şey bizim sorgulamalarımız mıydı?”

“Sizce gerçek emirleri tekrar tekrar sorguluyormuşuz gibi mi göründük?”

“Ama Genelkurmay da kargaşa içindeydi! Bütün bu karışıklık orada başladı…”

“Ne zamandan beri emirler bu şekilde iletiliyor?”

“Millet, yeter!” diye bağırdı Korgeneral Hasenclever, odadaki kargaşayı bıçak gibi keserek.

Gözleri kan çanağına dönmüştü, sesi titriyordu ama bir sonraki adımda ne yapılması gerektiğine odaklandı.

“Emir aldık. Emir! Kaybettiğimiz zamanı telafi etmeliyiz!”

“Ama… çok tuhaftılar!”

Korgeneral Hasenclever, teşkilatına sadık iyi bir askerdi ve ne kadar kumaşı olduğunu örnek olarak göstermek üzereydi.

“Elimizde bir emir var! Ve gerçek bir emir!”

Korgeneral Hasenclever, sadece Orgeneral Laudon’un yokluğunda komutayı devralmıştı. Merhum Orgeneral Laudon’un kendisini bir halef olarak görmesi için fazla pasifti, yine de klasik bir İmparatorluk askeriydi.

Başka bir deyişle, emirlere uymakta tek bir an bile tereddüt etmeyecek, katı bir disiplinle yetişmiş muvazzaf bir askerdi.

“Emri uygulayın! Kaybedilen zamanı telafi etmek zorundayız!”

İlk kademe birlikleri, coşkun bir dalganın ivmesiyle İmparatorluk Ordusu’nu un ufak ediyordu. Müstahkem mevzilerine kapanmış birliklerin gösterdiği direniş beklenenden bile zayıftı. Federasyon Ordusu Komutanlığı, bunu İmparatorluk Ordusu’nun tahmin edilenden çok daha büyük bir çöküş içinde olduğunun işareti sayarak kutladı. Ne var ki, endişe kaynağı olan birtakım tuhaf raporlar da mevcuttu.

1. Yollarda aktif olan düşman birliklerinin yüksek sayısı.

2. İmparatorluk Ordusu Komutanlığı tarafından verilen bir emir mi? Sözde bir 4 Nolu Plan.

3. Ve hepsinin üzerine, İmparatorluk Doğu Ordusu Komutanlığı’na düzenlenen hava indirme harekâtı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Partizanlar ve diğer kuvvetlerden oluşan uzman ekiplerinin; ordu ve gizli polisle birlikte İmparatorluk’u elindeki son ihtiyat birliklerini de sürmeye zorladığını teyit ettikten sonra bünyesinde büyücüler dahi barındıran hava indirme birliğini sevk etmişlerdi.

Hava indirme kuvvetinin, karargâhın güvenlik birliklerini kolayca ezip geçmesi gerekiyordu.

Taarruz eden hava indirme tugayı avantajlı konumdaydı ancak nereden geldiği belirsiz bir zırhlı birlik aniden ortaya çıkıp tugaya yan taarruz gerçekleştirdi ve akılalmaz bir sonuç doğurdu. Üstelik bu birliğe, Federasyon’un hava indirme piyadesine denk güçte bir piyade birliği eşlik ediyordu. Anlaşmanın bu olmadığını söyleyerek şikâyet eden hava indirme birliğini kim suçlayabilirdi ki?

Tabuta son çiviyi çakmak üzere bir hücum topu belirdiğinde, hava indirme taarruz birliğinin geri çekilmekten başka çaresi kalmamıştı. Raporlara göre, kendilerine eşlik eden büyücü bölüğü tamamen imha edilmişti.

Doğal olarak, Federasyon Ordusu Komutanlığı’nda İmparatorluk’un bu kadar işine yarayan bir sonucun tesadüfen gerçekleştiğine inanacak kadar aptal kimse kalmamıştı. Şimdi kafalarında birkaç soru işareti vardı:

Düşman tam da bu kadar kritik bir anda nerede olduğu bilinmeyen bir birliği nasıl toplayabilmişti?

Eğer düşmanın elinde hazırda bekleyen meçhul ihtiyat birlikleri varsa, genel taarruz neden bu kadar kesin bir sonuçla ilerliyordu?

Ve düşmanın ileri mevzileri neden beklenenden daha kırılgandı?

Cevap çok geçmeden anlaşıldı. Talihsiz tek bir açıklama vardı: Düşmanın, Federasyon’un ilk taarruzundan kaçınmak için tam kapsamlı bir geri çekilme icra ediyor olması muhtemeldi.

“Olamaz,” diye düşündü subaylar; birbirlerine dönerken benizleri sararıyor, yoldaşlarının gözlerinde de aynı korkuyu görüyorlardı. Şimdi en kötüsünü tahmin ederek haritaya kaçamak bakışlar attılar.

Yükselen Şafak, stratejik bir zafer elde etmeyi amaçlayan büyük ölçekli bir taarruzdu; asıl hedefi İmparatorluk saha ordusunun tamamen imha edilmesiydi. Ya da başka bir deyişle, tek gerçek hedefleri düşmanın saha ordusuydu.

Ve eğer bu hedef, tam da ilk kademe ilerlediği sırada geri çekilip Yükselen Şafak Harekâtı’nın boşa düşmesine neden olursa…?

Federasyon subaylarının içinde kötü bir his vardı. İçlerini soğuk bir ürperti kapladı. Bir oyuna mı getirilmişlerdi?

Sadece haritadan bakıldığında, Federasyon Ordusu’nun üstünlüğü sarsılmaz görünüyordu. İmparatorluk Ordusu’nun savunma hattı çöküyordu. İhtiyatları zayıf ve cılızdı, oysa Federasyon’un ikmal hatları sapasağlamdı.

Üstelik ilk kademeyi desteklemek için kanatlarda bekleyen ikinci bir kademeleri vardı. İmparatorluk Ordusu’nun Doğu Cephesi’ndeki ana gücü ortadan kalktıktan sonra geriye kalan tek şey, batıya doğru ezip geçmekti.

Ya da en azından öyle olması gerekiyordu. Fakat garip bir şeyler vardı. Sahadan rahatsız edici raporlar geliyordu. Uğursuz işaretler, Yükselen Şafak Harekâtı’nın komuta personeli için en kötü senaryoyu doğruluyor gibiydi.

“İkmaller neden ulaşmadı?!”

“Düşman saldırısına mı uğramışlar?! Ama olası kayıpları hesaba katıp birden fazla sevkiyat hazırlamıştık!!”

“İkmal deposu mu imha edilmiş?!”

“B-bizim ikmal trenimiz mi…?!”

Lojistik.

Güya sarsılmaz, ele geçirilemez lojistik ağlarının İmparatorluk büyücüleri tarafından altüst edildiğine dair acil raporlar akıyordu. Federasyon böyle bir senaryonun yaşanabileceğini öngörmüş, üst kademelerin İmparatorluk Ordusu’nun komuta kademesini hedef alan taktiklerine ve ikmal hatlarını kesme girişimlerine karşı teyakkuzda olunması yönündeki amansız taleplerini dikkate alarak fazlasıyla tedbirli davranmış ve özel engelleme birlikleri tahsis etmişti.

Hatta kamyonları çok sayıda uçaksavar silahıyla donatarak ikmal birliklerinin savunmasını iyice güçlendirmişlerdi.

Ya da en azından öyle olması gerekiyordu. Ancak ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyordu.

“B-bir tümen mi? Koskoca bir tümen mi?!”

Bir kurmay subay ahizeyi sıkıca kavramış, dehşet içinde kalakalmıştı.

“İmparatorluk Ordusu’nun insan gücünün çoktan suyunu çekmiş olması gerekirdi. İkmal hatlarımıza koskoca bir hava büyücüsü tümeniyle nasıl saldırabiliyorlar?! Bütün Doğu Cephesi’nde toplamda tek bir tümene yetecek kadar bile büyücüleri olmadığını sanıyordum?!”

“Belki de son adamlarına kadar hepsini kaydırmışlardır.”

“Büyücülerinin tamamını, tam da Yükselen Şafak ile mükemmel bir zamanlamayla yeniden mi konuşlandırdılar? Anında, hiç tereddüt etmeden mi?!”

Kurmay subaylar böyle bir şeyin mümkün olabileceğine inanamıyorlardı.

Yükselen Şafak’ın temel amacı İmparatorluk saha ordusunun tamamen imha edilmesiydi; harekâtı devasa bir cephe boyunca ilerlemeyi üstün ateş gücü doktriniyle birleştiren büyük savaş planlarıyla tam kapsamlı bir taarruz gibi maskelemelerinin nedeni de tam olarak buydu. Normal şartlar altında, bir cephedeki son büyücüye kadar toplayıp varlığından bile emin olunmayan ikmal hatlarına saldırmak için sevk etmek akılalmaz bir şeydi.

Düşman, lojistiği hedef almanın ilk kademeyi aç bırakacağını ve hareket etmelerini engelleyeceğini öngörmüş olabilir miydi…? Bu saçmalık gibi görünüyordu. Ama o zaman nasıl olmuştu?

“O İmparatorluk pislikleri…!”

“Yükselen Şafak’a karşı Federasyon’a en çok zarar verecek tek bir hamleyi nasıl seçebildiler?”

“Lanet olsun! Neden savaşmayı her zaman bu kadar iyi biliyorlar?!”

17 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, İMPARATORLUK BAŞKENTİ, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Başkentte gülümsyen bir adam vardı. O an, belki de dünyadaki en mutlu insandı. Çaresizliğin en derin kuyusunda, hayaline giden yol gözlerinin önünde kapanmak üzereyken, alabileceği en görkemli haber en beklenmedik şekilde ayağına gelmişti. Gelecek artık kesindi ve neşesi yüzünün her çizgisinden okunuyordu.

Mutluydu.

Keşke herkes onun kadar mutlu olabilseydi; o zaman dünya şüphesiz çok daha güzel bir yer olurdu. Ne var ki Orgeneral Zettour’un mutluluğu öyle nevi şahsına münhasırdı ki yanında duran genç üsteğmen bile bu sevinci paylaşamıyordu.

Yine de Orgeneral Zettour, dudaklarında uçuşan bir tebessümle purosunu keyifle tüttürdü ve kurmalı saatini masanın üzerine bıraktı. Çarklar ve mekanik aksam yelkovanla akrebi hareket ettiriyordu, ancak elle kurulan bir saatin bile arada sırada insani bir dokunuşa ihtiyacı vardı.

Ezici bir çelik gücüyle yüzleşilen savaş meydanlarında da durum farksızdı.

Öyleyse, diye düşündü Orgeneral Zettour derin bir duygu yoğunluğuyla; ister yaşlı olalım ister genç, insan olarak böyle anları kendi tarzımızda kutlamalıyız.

“Üsteğmen Grantz, seni buraya çağırdığım için kusura bakma. Vaktinin kısıtlı olduğunu biliyorum ama başkentin tadını çıkarabildin mi?”

“Evet, komutanım.”

“Hadi ama, bu kadar resmi olmana gerek yok. Sadece bana getirdiğin neşeyi biraz olsun seninle paylaşmak istedim,” dedi Orgeneral Zettour hafifçe cıklayıp tebessüm ederek. “Umarım yeterince dinlenmişsindir, zira senden bir ricam olacak. Zaten çok şey başardın ama benim için bir mesaj iletir misin?”

“Nasıl bir mesaj efendim?”

“Gerekli türden.”

“Gerekli mi?”

Üsteğmen Grantz istemeden de olsa sesine biraz kafa karışıklığı ve korku sızdırdı. Zavallı çocuk. Orgeneral Zettour, genç üsteğmene karşı hafif bir acıma hissetti.

Tarihin bu derece kökten altüst oluşu. Görünüşe göre bu delikanlı henüz böyle enfes bir yıllanmış rekoltenin tadına alışkın değildi. İnsanı bu kadar sarhoş eden, bu derece zengin, leziz ve gövdeli başka bir şey olabilir miydi?

Orgeneral Zettour yüzünü hafifçe ekşiterek hayal kırıklığını bir kenara itti. Eğer bu enfes rekolte gençlerin harcı değil ziyan oluyorsa, o halde bunu yaşlanmakta olan kendi benliğine saklaması gerekecekti. Yine de bu özel anı paylaşabileceği bir dostun değerini göz ardı ediyor değildi.

“Yarbay Degurechaff’a selamlarımı ilet. O ne demek istediğimi anlayacaktır.”

“Emredersiniz! Mesajınızı alabilir miyim?”

“Nasıl istersen,” dedi Orgeneral Zettour, kalemini eline alıp kâğıda yazmaya koyularak. Hayatı boyunca sayısız emir kaleme almış, nicesini onaylamıştı ama kalemi kâğıdın üzerinde kayarken daha önce hiç böyle bir heyecan hissetmemişti.

“Ha-ha-ha, ha-ha-ha, ha-ha-ha. Ne kadar da nefis.”

O kadar heyecanlıydı ki kalemin elinden kayıp gitmesini engellemek devasa bir çaba gerektiriyordu.

“İnanılmaz, gerçekten inanılmaz. Tam da böyle bir noktada her şeyin tersine dönmesi. Her şeyin şu kendi ellerimle gerçekleşmesi için bütün gereken sadece buydu.”

Bir sorunu anlamak çözmenin yarısıydı; fakat bir çözümü hayata geçirmek söz konusu olduğunda, şiddet hâlâ geçerli bir yöntemdi. Ağlarını ören Kader Tanrıçaları’na bir yumruk indir. Vur kafalarını gitsin.

“Madem kaderden borç alıyoruz, alabileceğimiz kadarını almak en doğrusu. Kaybedecek başka hiçbir şeyimiz kalmamışken neden olmasın? İmparatorluk yenilmezdir. Ya da en azından ben, Orgeneral Zettour, hiçbir şeyden korkmuyorum. Kaderin kendisinden bile.

“Nihayetinde ben, sorumsuz bir borçluyum.”

Böyle düşündükçe kaygıları yok olmaya başladı. Dünya bir zamanlar çok griydi; oysa şimdi ışıl ışıl, göz alıcı renklerle bezenmişti. Her şey canlı ve berraktı.

Artık yapılması gereken seçimi hiç tereddüt etmeden yapabilirdi. Geleceğe uzanan yol, al kızıla boyandığında açıkça seçiliyordu.

“Gelecek yılın mahsulünü kim umursar? Özellikle de bugün karnımızı doyurmazsak ölecekken.”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla