Youjo Senki Cilt 14 – Bölüm 3 / Bugün Yalancı, Yarın Hırsız

Bugün Yalancı, Yarın Hırsız

15 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, GEÇİCİ HAREKÂT MERKEZİ

Elleri birleştirip dua etmek, dünyadaki sorunları sihirli bir şekilde yok etmez.

Tanya için astlarından birine dua etmek, durumu değerlendirip soğukkanlılığını ne kadar kaybettiğini fark etmesi için mükemmel bir fırsattır.

Belki de bu yüzden iki bölüklük taarruz harekâtımız olaysız bir şekilde sona eriyor. Üsse döndükten sonra sıcak su hazırlatıyor ve Ildoa’dan getirdiğim değerli stoklarımdaki gerçek çikolatalardan komuta personeline dağıtıyorum. Onlarla birlikte çikolatamı atıştırırken, çok geçmeden işin başına geçip karmaşık ama bir o kadar da gerekli evrak dağının altına gömülüyorum.

Savaştayız ve muharebe harekâtlarının tam ortasındayız. Böyle bir zamanda kafayı evrak işlerine gömmek bir nevi kaçış gibi görünebilir, ancak bu bürokrasi aslında gülünç derecede acildir.

Ne de olsa ordu da bir tür organizasyondur; her harekât veya çatışmada idari işlerin katlanarak arttığı türden bir organizasyon.

Bu tür idari işleri ihmal etmek; birliklerinin durumunu kavramaktan aciz, ikmal hatlarını açık tutamayan ve zamanında etkili emirler veremeyen, başarısızlığa mahkûm bir örgüte dönüşmemize neden olur.

Düzgün bir modern ordu için bürokrasiye galip gelmek, bir savaşı kazanmanın vazgeçilmez ön koşuludur. Ancak şu an itibarıyla, idari cephede kesin bir yenilgiye doğru sürüklendiğimi inkâr edemem.

Açıksözlü olmak gerekirse, evrak işleri tavan yapmış durumda.

Üsse ayrı dönen Binbaşı Weiss elinden geleni halletmesine, Üsteğmen Serebryakov yardım etmesine ve hatta tüm komuta personeli seferber olmasına rağmen… Hâlen işleri yetiştirebilmiş değilim.

Bu başarısızlığın nedeni son derece basit: Yeterince personelimiz yok. Ne yazık ki bu yapısal bir eksiklik.

En başta, Tanya’nın komutası altındaki subayların çoğu büyücü taburu subaylarıdır, çünkü 203. Hava Büyücü Taburu genişletilmiş bir tabur olarak kurulmuştu.

Doğal olarak Semender Muharebe Grubu’nun zırhlı, topçu ve piyade subayları da var… Ancak en kritik husus, her birlik için subay bulunmasına karşın, müşterek sevk ve idare için tek bir ek karargâh personeli bile görevlendirilmemiş olmasıdır. Bu durum; dört ayrı şubeyi bir araya getiren bir bölge müdürlüğü kurup da ne ek personel ne de yarı zamanlı eleman almadan, şube personelinden bölge denetim görevlerini de üstlenmesini bekleyen sömürücü bir şirkette çalışmaktan farksız.

Sonuçta bu Muharebe Grubu; olağanüstü durumlara müdahale etmek amacıyla esnek bir şekilde örgütlenmiş, gerekli tedbirler alındıktan sonra terhis edilecek geçici bir birlikten ibarettir. Kalıcı bir komuta kabiliyeti belirlediğimiz görev tanımıyla çelişeceği için gereksiz görülmüştü.

Ayrıca, Muharebe Grubu ölçeğindeki bir birliği yönetmenin gerektirdiği fazla mesai, benim rütbemdeki bir komutan için işin şanından sayılıyor. Tanya’nın bu aşırı çalışma denizinde tek başına boğulmaya hiç niyeti olmadığından, yetkisini kullanarak işleri her zaman diğer sınıf birlik komutanlarına devretmiştir. Çalışma koşullarına dayanmayı ve perde arkasındaki pek çok idari işi hızla halletmeyi şimdiye kadar bu şekilde başarmıştı.

Ancak asıl sorun şimdi başlıyor.

Yüzbaşı Ahrens ve birliği, tank bakımı nedeniyle şu an listemden çıkmış durumda. Topçulardan sorumlu Yüzbaşı Meybert ile piyadelerden sorumlu Üsteğmen Tospan ise ben yokken Muharebe Grubu’nun geri kalanıyla birlikte üssü koruyorlar. Eldeki büyücü subaylara gelince, Üsteğmen Grantz da uzakta; şu anda benim için bir mesaj iletiyor.

Buna rağmen, bu şartlar altında hem bir büyücü alayının doğrudan komutasını yürütmemiz hem de koca bir büyücü tümenini idare etmemiz bekleniyor. Bu imkânsız bir görev.

Eldeki birkaç büyücü subayına zorla görev de yazamam; ne de olsa birlikleri General Zettour adına verilen emirlere dayanarak kayıtdışı bir şekilde seferber ettim. Yalnızca durumun farkında olan ve bunu kabullenen kişiler komuta personeli olarak görevlendirilebilir.

En azından öncelik meselesi olarak ve verimliliği artırmak adına, idari işlerin çoğunu tümenin çeşitli komutanlarına devrettim. Ancak adamları düşman lojistiğini yıpratmaya göndermekle kalmayıp bizzat kendimin de katıldığı bu art arda sortilerden sonra, her şeyin duvara toslaması an meselesi.

Federasyon taarruza başlayalı yirmi dört saat oldu. Sadece yirmi dört saat. Ve ben şimdiden sınırlarıma ulaşıyorum.

Tek bir umut var. Üsteğmen Grantz durumu General Zettour’a anlatabilirse ve Zettour bu vaziyeti meşrulaştırıp resmileştirirse, tüm bu kaos bir anda yok olup gidecektir.

Felaketi olabildiğince savuşturmak ve ertelenebilecek şeyleri ertelemek adına durmaksızın belgeleri imzalıyor, emir üstüne emir hazırlıyorum. Yine de işler dağ gibi birikmeye devam ediyor.

Bu sırada, bir şeyleri halledebilmek için haberleşme personeline büyücü desteği taleplerini acımasızca reddetmeleri yönünde kesin talimatlar vermek zorunda kaldım.

Nihayetinde Doğu Ordusu ile koordinasyon da pürüzsüz ilerlemiyor. Elbette aptala yatmam gerekiyor, ama aynı zamanda onları geri çekilmeye de teşvik etmeliyim.

Ancak General Laudon artık mevfta olduğuna göre, Doğu Ordusu tam bir kaos içinde.

“Bakalım… Uçuş hızını ve süreyi hesaba katarsak, Teğmen Grantz’dan her an bir rapor bekleyebiliriz.”

Hızlıca ulaştığını umalım. Belki de kendim gitmeliydim. O kadar bunaldım ki ne dediğimi bile bilmiyorum, ama bu lanet olası evrak işlerini bitirmeden harekât yönetimine geri dönmenin imkânı yok.

Ve bizim bir an önce harekâta dönmemiz gerek. Kara-Hava Muharebesi’nin bu versiyonu o kadar dağınık ki, Soğuk Savaş’ı bunun yanında odaklanmış gösterir. Fakat harekâta geri dönebilmek için Tanya’nın her iki taraftan da imkânsızı istemesi gerekiyor.

Kuruyan gözlerimi ovuştururken parmaklarımın titrediğini fark ediyorum. Kalemi fazla sıkı tutuyor olmalıyım. Hem gözlerim hem de ellerim pes etmek üzere.

Şu anda kendimi daha fazla zorlamanın verimsiz olacağını anlayarak, ikinci komutanıma ve emir subayıma dinlenmeye çekileceğimi bildiriyorum.

“Weiss, üzgünüm ama kısa bir kestireceğim. Sadece on beş dakika. Siz ikiniz de dönüşümlü olarak dinlenin. Serebryakov, sakıncası yoksa biz uyandığımızda Weiss ve benim için çikolata ve kahveyi hazır et lütfen.”

Gerisini anlayışla baş sallayan astlarıma bırakıp bir zombi gibi yatak odama doğru sürüleniyor ve yatak niyetine kullandığım sefil yere devriliyorum. Şu an ne bir şilte var ne bir karyola, hatta bir uyku tulumu bile yok; sadece bir saman yığını. Neyse ki en azından birisi benim için samanı kurutmuş.

Bu çamur evreninde kuru, sıcak bir sığınak. Şu an için büyük bir lüks. Savaş alanının ortasındaki bu yatak, eksiksiz bir lüks süit kadar medeni kokuyor.

Bilincim derin bir karanlığa gömülüyor. Ancak bir sonraki an, zihnim tam da samanın içine batacakken, dışarıdan gelen bir uyarıcıyla zorla gerçekliğe geri sürükleniyorum.

“Ha?”

Bulanık zihnim kendimi ne kadar ağır hissettiğime isyan ederek beni uykuya çağırıyor, ancak bir elin omzumu sarsarak yarı uykulu bilincimle mücadele ettiğini fark ediyorum.

“Ah…? Zamanı geldi mi bile?”

Gözlerimi saate çeviriyorum ve dinlenmeye karar verdiğim andan itibaren neredeyse hiç zaman geçmediğini fark ediyorum. Ardından gözlerimi beni uyandıran kişiye dikiyorum.

Emir subayımın mahcup bir ifadeyle karşımda dikildiğini görüyorum.

“Yarbay Degurechaff… Şey…”

“Ne var?”

“Telefon, efendim. Konuşabilir misiniz? Ahizeyi getirebilirim.”

“Telefon mu…? Ne? Ha, telefon.”

Her neyse, Binbaşı Weiss’ın halletmesine izin vermeyip doğrudan bana getirdiğine göre, böyle bir zamanda dikkatime sunması gereken önemli bir şey olmalı.

Bunun kaçınabileceğim bir telefon görüşmesi olmadığını anlayarak hemen silkelenip kendime geliyorum.

“Ben bakarım. Telefonu getir.”

İğreti yatağımdan hemen kalkıp harekât merkezine geri dönüyor, uykulu boğazımı temizliyor, ahizeyi kaldırıyor ve hattaki kişiyi düzgün bir ses tonuyla selamlamaya çalışıyorum.

“Evet, alo, ben…”

“Alo, alo, Yarbay Degurechaff! Nasılsınız bakalım? Ne yazık ki artık yaşımı hissetmeye başladığımı düşünüyorum. Bugünlerde bir türlü ilham bulamıyorum.”

Ses rahat, hatta biraz darmadağınık geliyor. Ama ister telsizde ister telefonda olsun, uykudan yeni uyanmış olsam bile asla karıştıramayacağım bir ses bu.

“D-Doktor?”

“Evet, evet, beni hatırlıyorsunuz! Güzel, güzel, bu işleri kolaylaştırır.”

Dürüst olmak gerekirse, onu nasıl unutabileceğimi merak ediyorum.

“Neden aradığınızı lütfedip söyler misiniz?” Sesimdeki aksi ifadeden tamamen arınmış bir halde, laf olsun diye soruyorum. Bu, medeni bir insandan beklenen asgari özdenetim zaferinden ziyade, tam anlamıyla şaşkınlığın eseri.

Gerçi Doktor’unki gibi bir sesle uyandırıldıktan sonra kimin kafası biraz olsun karışmaz ki? Zira bu adam, bir zamanlar Tanya’nın eline kendini imha eden bir küre tutuşturan ve daha sonra onu doğru kullanmadığı için telsizde bağıran kaçığın ta kendisi.

“Evet, evet, bak bu bana bir şeyi hatırlattı.” Ben hâlâ beynimi çalıştırmaya çalışırken, hattın diğer ucundaki adam kendi temposunda ilerlemeye devam ediyor. “Orada çok meşgul olmalısınız. İkimiz de iyi niyetin değerini biliriz, fakat gevezeliğimizle bu harekât hattını çok fazla meşgul edersek, birilerinin bu düşüncesizliğimize sabrı tükenecektir herhalde.”

“Ha-ha, evet, her an gizlice dinleyen büyük ve korkutucu biri olabilir. Yine de düşünceli tavrınız için çok teşekkür ederim.”

“Tabii ki, tabii ki, ama arada sırada hal hatır sormak için vakit ayırmak hoş bir şey, değil mi?”

Anlamıyorum. Neden durup dururken Doktor’la havadan sudan konuşuyorum ki? Üstelik savaş alanının ortasındaki en değerli meta olan şekerleme vaktim pahasına.

“Doktor?”

“Evet, ben de yaşlanıyorum artık. Benim yaşımda, eski dostların ne yaptığını duymak ihtiyar kemiklerime bir huzur veriyor. İnsan sürekli iş için oradan oraya koşturup durduğunda, kısa sürede nezaket sözcüklerinden fazlasına vakit bulamıyor.”

“Sizinle vakit geçirmek herkesin arzulayacağı bir şeydir.”

“Belki de. Ancak insan her zaman tanıdıklarının iyi olduğunu bilmek ister. İnsan her zaman bir iyilik yapmak ister. Hazır konusu açılmışken, bu bana neden aradığımı hatırlattı. Şu sizin genç üsteğmen, sanırım şu anda burada tatilde, değil mi?”

Hım? Birden doğrularak dikleşiyorum.

Genç bir üsteğmen mi? Başkentteki Doktor, Grantz’ın nerede olduğunu nasıl bilebilir? Onu daha geçen gün görevlendirmiştim. Elbette ya, bir saha telefonu üzerinden bu saçma konuşmayı yapmamızın sebebi bu! Şimdi her şey anlam kazandı!

“Ne yazık ki bizim çocuk cüzdanını, tayın kuponlarını ve her şeyini kaybetmiş gibi görünüyordu. Bir tür münakaşaya bulaşmış. Eh, bu genç adam yabancımız sayılmaz, değil mi? Ben de biraz nezaket gösterip adama destek olmaya karar verdim. Taksi ücretini tabura fatura etmemin bir sakıncası yoktur herhalde? Ne de olsa savaş zamanı tahsisat düzenlemelerine göre taksi fişleri yalnızca ordunun resmi kullanımı içindir. Kimsenin beni zimmete para geçirmekle suçlamasını istemem.”

“Evet, bu kesinlikle kabul edilemez bir durum olurdu. Genç subayım sizi zahmete soktuysa özür dilerim. Beklenmedik tatilinin heyecanına kapılmış olmalı. Yardımınız için çok minnettarım.”

“Rica ederim, rica ederim. Sadece doğru zamanda doğru yerdeydim.”

“Lütfen taksi faturasını da telefon görüşmesinin masrafını da bize gönderin. Ben yokken ödemenin hızla yapılması için karargâha talimat vereceğim. Bugün sizin de çok meşgul olduğunuzu biliyorum Doktor. Verdiğimiz rahatsızlığı lütfen bağışlayın.”

“Bunu lehime bir borç olarak kabul edeceğim.”

“Gerçekten de büyük bir iyilik. Bunu defterime mutlaka kaydedeceğim. Hoşça kalın, Doktor.”

Konuşmayı bitirip ahizeyi pat diye yerine koyuyorum. Binbaşı Weiss, belki de bu sert hareketimden tedirgin olarak çekingen bir sesle konuşuyor.

“Özür dilerim. Bu benim halletmem gereken bir şey miydi?”

Binbaşı Weiss, üstünün uykusunu çalmış olabileceğinden endişeleniyor gibi görünüyor. Endişelenmesine gerek olmadığını belirterek elimi genişçe sallayıp onu geçiştiriyorum.

“Bunu bana getirmekle iyi ettin. Hatta bu sayede endişelerimden biri ortadan kalktı. Aşağı yukarı omuzlarımızdaki yükün yarısı kalkmış oldu.”

“Demek Teğmen Grantz hakkındaydı…?”

Başımı sallıyorum.

Uzak mesafe telefon görüşmelerinde birilerinin gizlice dinliyor olabileceği endişesi her zaman somut bir şekilde hissedilir; üstelik bu, kendi birliklerimizin bile duymasını istemeyeceğimiz türden bir konuşmaydı. Doktorun gösterdiği bu incelik, beklenmedik derecede büyük bir şans oldu.

“Ne dediler?”

Tabii ki benimki sadece bir tahminden ibaret ama doktorun bu telefonla neyi aktarmak istediğini düşündüğümü açıklıyorum.

“Başkent hava savunması ya da başka bir bürokratik çark. Tam bilmiyorum ama görünen o ki birileri Teğmen Grantz’ı ele geçirmiş. Neyse ki doktor bir şekilde durumu halletmeyi başarmış.”

“Doktor mu?”

“Başkentte canının istediğini yapmasına izin verilen biri. Oldukça geniş bir çevresi var, yine de genelde bu dünyaya pek faydası dokunacağını tahmin etmezdim.”

Benim açımdan doktorun yardımı tamamen beklenmedik bir yerden geldi. Ancak en tuhaf insanların bile parladığı anlar olabiliyor. Tanya istemeye istemeye de olsa adam hakkındaki fikrini biraz olsun düzeltiyor.

Elbette doktor hakkındaki bu pek de parlak olmayan fikrim, etrafımdaki komuta kademesi subaylarının çoğu tarafından paylaşılmıyor. Görgü kurallarına her zaman sadık olan Binbaşı Weiss sessizliğini koruyor. Şaşırtıcı bir şekilde, Tanya’ya uzun süredir hayranlık duyduğu varsayılan emir subayım, yüzünde bıkkın bir ifadeyle beni ikaz etmeyi seçiyor.

“Albayım, taşıdığımız Tip 97’lerin yanı sıra sizin hesaplama mücevherinizi de geliştiren o büyük adamdan bahsediyorsunuz. Kesinlikle karakter sahibi bir insan ve saygıdeğer bir mühendis. Onun hakkında bu şekilde konuşmamalısınız…”

“O hâlde Teğmen Serebryakov, Teğmen Grantz döndüğünde Doktor Schugel hakkındaki izlenimlerini kendisine sorarsın. Seni aydınlatabileceğinden eminim.”

Üsteğmen Serebryakov başıyla onaylıyor. Arkamı dönerken omuzlarımı hafifçe gevşetiyorum. Bu güzel bir haber. General Zettour’un adını kullanarak işleri sahte bahanelerle yürütüyordum. İmparatorluk yanlış bir zamanda aptalca araya girip bu emirlerin sahte olduğunu ilan etseydi, tüm bu süreç rayından çıkabilirdi. Ancak…

“En azından Grantz durumu izah edebilecektir.”

Üsteğmen Grantz durumu üst kademeye açıklamayı başardığı sürece, General Zettour en nihayetinde neye karar verirse versin, en azından durumu bildirmiş olacağız ve bir felaketi önleme şansı yakalayacağız.

İşler yolunda giderse, daha fazlasını umut etmemek için hiçbir sebep yok. Aklımda bu düşünceyle, bu saçma idari iş yükü tufanına biraz daha katlanabileceğimi hissediyorum.

Ufukta bir son göründüğünde, yükler insana daha hafif gelir.

15 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, İMPARATORLUK GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

“Dur!” diye emretti bir nöbetçi sert bir sesle.

Nöbetçi konuşurken gözlerinde sarsılmaz bir görev bilinciyle ziyaretçiye döndü; rütbesi ne olursa olsun izinsiz girişler kesinlikle yasaktı. Nöbetçinin bu sert bakışlarının hedefi ise çoktan Genelkurmay binasının içine doğru koşturmaya çalışan Üsteğmen Grantz’dı.

Grantz ancak son anda kayarak durabildi ve nöbetçiye seslendi. Dürüst olmak gerekirse, şu anda o kadar gergindi ki kalbi patlayacakmış gibi hissediyordu. Ne de olsa az önceye kadar sanki bir saldırı düzenliyormuşçasına İmparatorluk semalarında hızla süzülüyordu.

Daha öncesinde, hava kontrolü ve savunma komutanlığıyla münakaşa etmek zorunda kalma ihtimali yüzünden endişeden ecel terleri dökmüştü. Neyse ki nihayetinde, Muharebe Grubu ile yakın bağları olan doktorun araya girmesi sayesinde Grantz bu engeli aşabilmiş ve Genelkurmay’a doğru aceleyle yola koyulabilmişti… gerçi doktorun nüfuzunun o kapıların ötesinde ne kadar geçerli olduğundan pek de emin değildi.

Sözde doktor, Grantz adına Genelkurmay’dan biriyle konuşmaya çalışmış ve her şeyi açıklayacağına dair Grantz’a güvence vermişti… fakat doktorun ne kadar başarılı olduğu henüz meçhuldü.

“Ben Büyücü Subay Üsteğmen Warren Grantz. Semender Muharebe Grubu’ndan bir mesaj getirdim…”

Grantz ürkekçe adını söylediğinde, nöbetçinin yüzü yumuşadı.

“Elbette. Doktor Schugel’den geleceğinizi duymuştum.”

O anda Grantz’ın bu mantıklı ve iyi niyetli bilim insanına duyduğu saygı katlanarak arttı. Doktor işleri mükemmel bir şekilde halletmişti!

İster hesaplama mücevherleri üzerindeki çalışmaları olsun ister insan ilişkilerindeki ustalığı, doktor tam bir karakter insanıydı; İmparatorluk’u perde arkasından destekleyen gizli bir kahramandı. Böyle devlerin omuzlarında yükseldiğini bilmek güven vericiydi.

“Doğrudan Genelkurmay emrindeki bir birlikten acil bir mesaj getirdiniz, değil mi…? Lütfen geçin.”

“Görevinizde kolaylıklar dilerim.”

Adamın selamına karşılık veren Grantz, adımlarını biraz sıklaştırarak Genelkurmay binasının koridorlarında ilerlemeye devam etti. Ancak çok geçmeden yeni bir engelle karşılaştı.

“Durun!”

“Ha?”

Grantz tam da General Zettour’un makamının bulunduğunu tahmin ettiği yere gözünü dikmişken, omzunda tüfek taşıyan bir binbaşı ve muhtemelen kıdemli bir astsubay olan bir başçavuş tarafından önü kesildi.

Bu bölgeye giriş yasaktı. Grantz, Doktor Schugel’in adını vermeyi denedi ama adamlar kararlı bir şekilde aynı cümleyi tekrarladılar. “İzniniz yok. Geri çekilin.” Ses tonları, her an kendisini gözaltına almaya hazırlarmış gibi çıkıyordu.

Anlaşılan doktorun hamiliği, giriş kapısındaki nöbetçide olduğu kadar burada etkili olmamıştı.

Hayır. Grantz başını iki yana salladı. Şimdi düşününce, bu kendi hatasıydı. Görevinin çok gizli niteliği nedeniyle doktora sadece iletmesi gereken bir mesajı olduğunu söylemişti. General Zettour’un koruma ekibiyle de konuşmak muhtemelen doktorun aklının ucundan bile geçmemişti. Doktor, durumu kavradığı kadarıyla elinden gelenin en iyisini fazlasıyla yapmıştı.

Doktorun bu cömert yardımından yeterince yararlanamayan kişi Grantz’ın kendisiydi. Gizliliği ihlal edip doktora daha fazlasını anlatmalı mıydı? O durumda yapılacak en doğru şey neydi?

Şüphe ve pişmanlıkla kıvranan Grantz düşünmeye çalıştı. Bir hata daha yapmaya tahammülü yoktu. Buna vakti de yoktu. Zamana karşı yarışıyordu. General Zettour ile bir şekilde iletişime geçmenin yolunu bulmalıydı.

Ancak bu nöbetçiler çok katıydı. Onlarla tartışarak vakit kaybetmek istemiyordu. Zorla mı geçseydi? Genelkurmay Başkanlığı’na baskın mı yapsaydı? Ne yapması gerekiyordu ki?

Grantz neredeyse ağlamak üzereydi ki koridorda yürüyen bir grup kurmay subayı fark etti. Hâlâ zayıf ama tutunabileceği bir umut ışığı olduğunu fark etti.

“Ben Üsteğmen Grantz, General Zettour’un kişisel koruma birliğindenim!” diye bağırdı çaresizce; teorik olarak uygun yetkiye sahip olduğu aniden aklına gelmişti.

“Dur bakalım, bize böyle bir şey bildirilmedi. Seni öylece içeri bırakamayız…”

“O zaman teyit alın! Ben Grantz! Onlara Üsteğmen Grantz’ın burada olduğunu söyleyin!” diye haykırdı.

Ne olur, bir şekilde! diye yalvardı Grantz içinden. Keşke şimdi onu tanıyan biri oradan geçiyor olsaydı. Ancak tam umudunu yitirmeye başladığı ve içeri dalmak için hesaplama mücevherini kullanmayı ciddi ciddi düşündüğü sırada…

“Grantz? Bir dakika, Üsteğmen Grantz mı? 203. Tabur’dan mı?”

Binbaşı ile başçavuşun arkasından gelen bu sözler, Grantz’ın kulaklarına bal gibi tatlı geldi.

Grantz’ın yüzü aydınlandı. Buradayım! diye haykırmak istedi. Buna karşılık nöbetçi binbaşı, arkasındaki kişiye konuşurken şaşkınlık ve huzursuzluk dolu bir ifadeyle omzunun üstünden geriye baktı.

“Albay Uger? Bağışlayın, Üsteğmen Grantz adında birini tanıyor musunuz?”

“203. Tabur’daki, değil mi? “Kendisini sadece uzaktan tanıyorum ama yüzünü görsem tanırım…” dedi o ses, büyük bir merhametle.

“L-lütfen! Bağışlayın ama bu çok acil bir durum!”

Göğsündeki notu sıkıca kavrayan Grantz, son umut kırıntısını bu adama emanet etmeye hazır bir şekilde Uger’a doğru bir adım attı.

“Hmm? Bak sen, Teğmen Grantz. Aniden burada ne arıyorsunuz?”

“Buyurun,” dedi Grantz, Yarbay Degurechaff’ın kendisine emanet ettiği notu çaresizce Albay Uger’ın eline tutuşturarak. “Yarbay Tanya von Degurechaff tarafından Doğu’daki mevcut duruma ilişkin acil bir raporla gönderildim. General Zettour ile, bu mümkün olmazsa Albay Lergen veya sizinle görüşmek üzere görevlendirildim!”

İmparatorluk Ordusu Personel Dairesi, değerlendirmelerinde General Hans von Zettour’u her zaman “akademik” tip olarak tanımlardı. Elbette bu, dairenin değerlendirmesini süslemek için kullandığı kibar bir yoldu.

Bu arada, “akademik” kelimesinin zıttı “üstün cesaret sahibi”ydi.

İmparatorluk personel standartlarına göre bu, oldukça yıkıcı bir değerlendirmeydi. Ne de olsa madalyonun diğer yüzü bile, kişinin bahsetmeye değer başka hiçbir vasfı olmadığını ima ediyordu. Üstün cesaret sahibi mi? Zaten bütün subayların cesur olması gerekmiyor mu? Sıradan bir personel değerlendirmesi bile gerçekte ağır bir kınama emaresi taşır, o kişinin olağanüstü başka hiçbir vasfı olmadığını ve bu yüzden yakından gözlemlenmesi gerektiğini ima eden nüanslar barındırırdı.

Bu arada, en yüksek övgüler bile neredeyse iğneleyiciydi. Üstün cesaret sahibi mi? O zaman madalyaları nerede? Madem o kadar cesur, o zaman hâlâ nasıl hayatta?

Ne olursa olsun, bunu değerlendiren Genelkurmay subayları için bu personel raporları—ön cephenin katı standartlarını takip eden, bir insanın tüm karakterine yönelik acımasız ve merhametsiz değerlendirmeler—mide bulandırıcı derecede sertti.

Nihayetinde Genelkurmay’ın değerlendirme standartları, insanoğlunun sınırları olduğu önermesine dayanıyor ve bir kişinin bu sınırlarla karşı karşıya kaldığında nasıl davrandığını soğukkanlılıkla tartmak üzere tasarlanıyordu. Zihinsel melekelerin sıklıkla kırılma noktasına kadar büküldüğü yüksek stresli koşullarda, bir bireyin gerçeklerle ne derece yüzleşebildiğinin tavizsiz değerlendirmeleriydi bunlar.

Kurulduğundan beri ordunun geleneği buydu; İmparatorluk Ordusu’nu kuranlar, insanın gerçekliği kavrama yetisinin ne kadar kırılgan olduğunu bilmiş olmalıydılar.

Harp Okulu ve Harp Akademisi’nin bu kadar gülünç derecede katı olmasının, subayları sınırlarına kadar zorlamasının sebebi tam olarak buydu. Amaç, zayıf olanların gerçek yüzleri çatışmada ortaya çıkıp iş işten geçmeden önce onları hızla ayıklamaktı.

Fakat insan aklının sınırları vardı. İmparatorluk Ordusu’nun kurucu büyükleri, tüm öngörülerine rağmen, sonraki yıllarda nesillerinin bu derece dar görüşlü aptallara dönüşeceğini rüyalarında bile göremezlerdi.

Bu kurucu büyükler belki mükemmel değillerdi ama en azından fanatik birer gerçekçiydiler. Mezarlarında yatarken, doğru eğitimi almış en az bir kişinin doğru yerde bırakıldığını, Genelkurmay’da çalışan ve aşırı stres altında kusursuzca iş görebilen kıdemli bir subay gibi layık bir halefin var olduğunu bilmek onlara gurur veriyor olmalıydı.

Albay Uger, o anı muhtemelen hayatı boyunca asla unutamayacağını düşündü.

Her şey bir tesadüften ibaretti.

General Zettour, emir subayı olan albayı tam da “Doğu’daki komuta zincirindeki kafa karışıklığının boyutunu öğrenmek için bir telgraf çekmesi” için yönlendirmişti. Albay telgrafın gönderilmesi için gerekli ayarlamaları henüz bitirmiş ve geri dönmekteyken her şey gerçekleşti.

Güvenlik personeli biriyle tartışıyor gibi görünüyordu. Bunu garip bularak nöbetçilerin olduğu tarafa göz attı… ancak yüzünü tanıdığı bir büyücü subayın, Uger’ın General Zettour nezdinde kendisi adına aracı olması için oldukça zavallı bir şekilde yalvardığını gördü.

Üsteğmen Grantz olduğunu iddia ederek öne fırlayan subay, içinde küçük bir kâğıt parçası bulunan bir zarf uzattı. Boyutuna rağmen notun içeriği muazzamdı.

Notta şunlar yazıyordu: Kendi başıma inisiyatif alarak harekete geçtim. Ancak ana kuvvetin kurtarılması gerekiyordu. Lütfen ayrıntıları kuryemden teyit edin. Cezası ne olursa olsun bunu kabulleniyorum.

Mesajın anlamı belirsiz olsa da son derece endişe vericiydi. Yabancı biri tarafından yazılmış olsaydı Albay Uger bunu sadece bir kahkaha atıp geçiştirirdi. Tanıdığı başka biri yazmış olsa bile yine hafif bir tebessümle geçiştirebilirdi. Ancak mesajı gönderen kişiyi tanıyan Albay Uger, Üsteğmen Grantz adına aracı olmaya fazlasıyla razıydı.

Ne de olsa bu, Degurechaff tarafından alınan—ve sonradan bildirilen—keyfi bir eylemdi.

Doğal olarak, bir kurmay subayın inisiyatif alarak kendi başına hareket ettiğini öğrendikten sonra yapılacak sıradan şey, konuyu komuta zincirinin üst kademelerine taşımaktı. Ve elbette Albay Uger sıradan bir adamdı.

Albay Uger, kurmay subaylık mesleğinin zirvesindeki iki dengi insan arasında bu notun anlamının son derece açık olacağına dair içgüdüsel bir his taşıyordu… Onunki gayet yerinde bir içgüdüsel sezgiydi.

Ancak General Zettour notu Uger’ın elinden kapıp içeriğine göz attığında, o anda yüzünde beliren ifade tarif edilemezdi. Uger bunun kelimelerle anlatılamayacak bir duygu olduğunu içgüdüsel olarak anladı ve onu unutmayı, yok olup gitmesine izin vermeyi seçti.

Ne yazık ki bazı şeyleri unutmak imkânsızdır.

“Albay Uger.”

Sesi titriyordu. Yoksa düz ve duygusuz mu çıkmıştı? Korkan bir hâli vardı. Yoksa sevinçten havalara uçuyor gibi miydi?

“Teğmen Grantz’ı derhâl buraya getirin.”

Uger, General Zettour’un bu emri verirken sesinin nasıl çıktığını hatırlıyordu. Her bir kelimeyi net bir şekilde hatırlıyordu. Yine de Uger emin değildi.

Beyni generalin ses tonunu kavramakta yetersiz kalıyordu.

Uger bunu tanımlayacak doğru kelimeleri bulamayarak tereddüt etti. Bu konu hakkında hayatının sonuna kadar sessiz kalması gerektiğini ancak daha sonra, iş işten geçtikten sonra anlayacaktı.

Fakat her şeye tanık olmuştu; İmparatorluk Ordusu ideallerinin etten kemikten tezahürüne, karmaşıklık denizinin ortasında izlenecek tek net yolu ayırt edebilen sarsılmaz bir güç olan Harekât Dairesi Başkan Yardımcısı’na.

“Albay Uger…! Acil bir ilavem var! Gönderilmesini istediğim emirleri iptal edin! Hepsini tamamen iptal edin!”

“Generalim?”

“Çabuk, o emrin gönderilmesini engelleyin! Mesajı hâlâ şifreliyor olmalılar, değil mi? Hâlâ vakit var. Hemen gidin.” Hiçbir şeyin gönderilmediğinden emin olun; bunu bizzat siz halledin. Ve Üsteğmen Grantz’ı buraya getirin. Emirlerin durdurulduğunu bizzat teyit edin ve ilgili tüm belgeler imha edilir edilmez bana rapor verin.”

General Zettour ona daha az önce telgrafı çekmesi emrini vermişti. Anlaşılan o ki, General Zettour’un adı kullanılarak, kendisinin kesinlikle göndermediği bir emir ortaya çıkmıştı. Telgraf ise durumu netleştirmeyi amaçlayan bir sorgulamadan ibaretti.

“F-fakat az önce demiştiniz ki…”

“Albay Uger. Emrimi yerine getirin. Ne istediğimi anladınız, değil mi?” dedi general, tartışmaya kesinlikle kapalı bir ses tonuyla.

Uger, üstünün niyetini tam anlamıyla kavrayıp yerine getirme becerisine sahip bir emir subayı olarak görevine odaklanabilmek adına zihnini kurcalayan şüpheleri bir kenara itti.

“E-evet, komutanım, derhâl!”

Müsaade isteyen Albay Uger hızla oradan uzaklaştı. Oda hemen yakınlarda olduğundan, işleri telefonla halletmeye çalışmaktansa bizzat gitmek daha hızlı olacaktı.

Yolu üzerinde, beklemekte olan Üsteğmen Grantz’a ve nöbetçilere çabucak “Evet, General Zettour nihayetinde kendisini görmek istiyor,” diye seslenip ardından haberleşme odasına doğru seğirtti.

Albay Uger’ın hisleri karmaşıktı; şüphelerini şimdilik bir kenara bırakmış olsa da zihnini kurcalamaya devam ediyorlardı. Semender Muharebe Grubu’ndaki genç bir subaydan Genelkurmay’a bir mesaj mı? Eski dostu Yarbay Degurechaff’ın emri altındaki genç bir subaydan mı? Bu görülmüş şey değildi.

Ve şimdi, tek bir kâğıt parçası yüzünden her şeyin böyle altüst olması…

Doğu’da ne oluyordu böyle…? Ya eğer…?

Ama hayır, Uger’ın tanıdığı Degurechaff asla böyle bir şey yapmazdı… değil mi?

Uger’ın zihninde art arda sorular beliriyor, zavallı albayı bir şüphe denizine gömüyordu. Bu şüpheler onu tereddüde düşürmek, bocalatmak ve dibe çekmekle tehdit ediyordu; fakat hayır, Albay Uger böyle bir şeyin gerçekleşmesine izin veremeyecek kadar görevine bağlı, işinin ehli, teşkilatçı yapısıyla sadık ve mükemmel bir askerdi.

Bir bakıma Uger, ideal bir emir subayıydı. General Zettour’un isteklerini harfiyen önceliklendirirdi.

“Ben Emir Subayı Albay Uger! Tüm haberleşmeyi durdurun! Bütün iletişimi derhâl durdurmanızı emrediyorum!”

Uger arı kovanı gibi işleyen haberleşme odasına daldı ve subaylara, hâlâ şifrelenme aşamasında olan telgrafı durdurmaları için bağırdı.

Kurmay subay kordonları, başkan yardımcısının emir subayı olma makamı ve hepsinden önemlisi Genelkurmay’daki uzun hizmet geçmişi sayesinde Albay Uger’ın böyle bir çıkışı ciddi bir ağırlık taşıyordu.

“General Zettour adıyla çekilen tüm telgrafları durdurun! Şifrelenmiş tüm evrakı, haberleşme kayıtlarını ve henüz gönderilmemiş ne varsa hepsini bana verin.”

Uger belgeleri imha edeceğini belirtti. Nöbetçi genç binbaşı şaşkınlık içinde protokolü hatırlattı.

“Kayıtların imha edilmesinden önce sorumlu subay Tuğgeneral Collier’den izin alınmalıdır… ,” diyerek itiraz etti.

Tabii ki binbaşı haklıydı. Ancak General Zettour’un emrinin “emirlerin durdurulduğunu bizzat teyit edin ve ilgili tüm belgeler imha edilir edilmez bana rapor verin” şeklinde olduğu göz önüne alındığında, Uger’ın başka çaresi yoktu. Buradaki açık ima, Albay Uger’ın bu işe mümkün olduğunca az kişiyi karıştırması gerektiğiydi.

Dolayısıyla izleyeceği yol netleşmişti. Sorumlu kişi bir tuğgeneral olsa bile, bunu bilmemesi daha iyiydi.

“Bu generalin yetkisindedir. Üzgünüm ama bu oda dışındaki hiç kimseye bundan bahsetmek kesinlikle yasaktır.”

Uger imkânsızı istiyordu. Bunun farkındaydı. Ancak şu anki konumunda ısrar etmekten başka çaresi yoktu.

“Albay Uger, bağışlayın ama albaylık yetkinizle bile…”

“Binbaşım, afedersiniz ama bu bir tartışma değil. Bu bir emirdir.”

Zorunluluk, akıl almaz şeyleri bile sıradanlaştırmanın bir yolunu bulurdu.

“Telefonunuzu ödünç alıyorum, Binbaşım.”

Santral operatörüyle kısa bir görüşmenin ardından Albay Uger ahizeyi nöbetçi subaya doğru uzattı.

“Buyurun, konu hakkında doğrudan generalle konuşabilirsiniz.”

“Ben mi?”

Albay Uger, binbaşının inanamayan bakışları karşısında gözle görülür şekilde yüzünü ekşitti. Binbaşının ne hissettiğini anlıyordu. Ne var ki ne yazık ki Albay Uger şaka yapacak biri değildi.

Telefonu işaret ederek binbaşıya bu kadar önemli birini bekletmemesini tembihledi. Seni ikna edecek şey buysa, buyur generalle konuş.

Yüzü kireç gibi olan nöbetçi subay, sanki canlı bir el bombası tutuyormuşçasına çekinerek ahizeye uzandı; hattın diğer ucunda onu tam bir şok ve dehşet bekliyordu.

“Ben General Hans von Zettour. Teyit almak istemiştiniz, değil mi?”

Genelkurmay’ın nüfuzlu isimleri korkutucuydu. İmparatorluk Ordusu’ndaki pek çok üsteğmen arasında, ne yazık ki bu gerçeği en yakından bilen kişi Üsteğmen Grantz’dı.

Çabuk içeri girmesi söylendikten sonra General Zettour konuşmasını emretti. Grantz emre uydu ve generale her şeyi anlattı. Üstü, durumu tamamen kavradığını gösteren bir ifadeyle başını salladı. Birkaç dakika sonra aniden çalmaya başlayan telefonu eline aldı.

Peki sonra ne mi oldu? Üsteğmen Grantz, hayatında gördüğü en muazzam baskı ve gözdağı gösterilerinden birine tanıklık etti.

“Doğrudur, Binbaşım. Benim talimatımla yapılıyor. Albay Uger ayrıntıları sözlü olarak iletecektir. Öyle yaptığını varsayıyorum? Güzel. Teyit almak gayet güzel bir şeydir. Albay Uger’e gerekli tüm tedbirleri alması için tam yetki verdiğimi bildirmiş olayım.”

Bu yeterli mi? Anladınız mı? Hattın diğer ucundaki her kimse, adeta pestili çıkarılana kadar azarlanıyor gibiydi. General Zettour’un tavrı son derece şiddetliydi.

Generalin çelik gibi sert mizacına yakından aşina olan Grantz, hattın diğer ucundan yayılan korkuyu sanki kendisi yaşıyormuşçasına hissedebiliyordu. Bu konuşmanın muhatabı olan her kimeyse yürekten acıdı. O kişinin kim olduğunu ya da o sırada ne yaptığını ancak tahmin edebiliyordu ama bir gün karşılaşırlarsa inanılmaz iyi anlaşacaklarına emindi.

En azından bir birahanede oturup dertleşecek ortak pek çok konuları olurdu. Muhtemelen kısa sürede kırk yıllık dost olurlardı. Her şey bundan iyiydi. Bir an önce lanet olası buradan defolup gitmek istiyordu.

General Zettour’un gözleri aniden Grantz’a kaydı ve üsteğmene kutup soğukluğunu aratmayan bir bakış fırlattı.

“Çabalarınız için teşekkür ederim, Üsteğmen Grantz… Her şeyin nizami ve düzgün kalmasını sağlamak adına netleştirmemiz gereken birkaç husus var,” dedi General Zettour; sesi iki devasa dalga arasındaki o sessiz anı andırıyordu.

Yaşlı general son derece sakin ve doğal bir edayla konuşuyordu. Fakat gözlerinde en ufak bir tebessüm emaresi yoktu.

Grantz’ın savaş meydanlarında keskinleşen tehlike içgüdüsü, bu tür bir canavarla baş etmenin en doğrusu Yarbay Degurechaff gibi bir subaya bırakılacak bir iş olduğunu söylüyordu. Sıradan bir adam olan Grantz, fırtınanın dinmesini beklerken yalnızca tir tir titreyebiliyordu.

“Her şeyi ben emrettim. İçeri acil bir raporla paldır küldür girdiğinizde, bahsettiğiniz şey verdiğim emirlerle ilgiliydi, değil mi?”

“E-evet, komutanım!”

Grantz’ın titreyen sesine rağmen derhal cevap verebilmesinin tek nedeni, muhtemelen General Zettour’a karşı önceden bir tür bağışıklık geliştirmiş olmasıydı. Grantz aniden—belki de o kadar gergindi ki geçmiş gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordu—General Zettour’un Semender Muharebe Grubu’nda otoritesini konuşturup Üsteğmen Grantz’ı “ödünç” almak istediği zamanı hatırladı.

Grantz’ın birlik komutanı Yarbay Degurechaff, çelik gibi sinirlere sahip olmalıydı. Elinden gelen kısıtlı olmasına rağmen, Grantz’ı General Zettour’dan korumak için elinden geldiğince itiraz etmişti. Grantz o zamanlar farkında değildi ama komutanı General Zettour’u zaten öteden beri tanıyor ve generalin ne kadar korkunç olabileceğinin gayet iyi farkındaydı. Yine de buna rağmen Grantz uğruna generale direnmişti; bu gerçek onu derinden etkilemişti. Zirveye tırmanmak bambaşka bir yürek gerektiriyordu.

Ama o komutanı şimdi ona güveniyor, bütün Doğu Cephesi’nin kaderini onun ellerine emanet ediyordu.

Tek bir adam olmasına rağmen Grantz, bu zorluğun üstesinden gelmeye ve görevini yerine getirmeye kararlıydı. General Zettour’un sorgulaması karşısında neredeyse zangır zangır titremesine rağmen cesaretini topladı.

“Hava Savunma Kontrol ile sorun yaşadığınızı söylemiştiniz, değil mi? Neden?”

“Kimlik doğrulamayla ilgili bir sorundu.”

“Rudersdorf olayından beri hava savunma, teşhis ve kimlik doğrulama konusunda aşırı ısrarcı hale geldi. Orada artık pek tecrübeli asker kalmadı, bu yüzden olağan prosedürlere alışkın değiller. Tutumları son derece katı olabiliyor.”

“Yazık,” dedi general, gözleri buz gibi kalmaya devam etse de cömert ve anlayışlı bir edayla gülümseyerek. “Onlarla ben konuşurum. Genelkurmay’ın evrak kuryesine engel olduklarını bilmelerini sağlayayım. Onlara güzel bir fırça çekeceğime emin olabilirsin. Bu arada, muhtemelen sormama bile gerek yoktur ama… ,” dedi, sanki sonradan aklına gelmiş gibi.

Sıradan tonunun aksine, gözleri cam gibi soğuktu. Dikkatli bakışlarını Grantz’a çevirdi; Grantz ise konuşmanın asıl zurnanın zırt dediği yerine geldiklerini fark ederek yutkundu ve generalin bir sonraki sözlerini bekledi.

“Bundan başka kimseye bahsetmediniz, değil mi? En sonunda buraya nasıl ulaşabildiniz?”

“Yolda Doktor Schugel’den yardım aldım.”

“Doktor Schugel mı? Neden Doktor Schugel?”

Grantz’ın komutanının komutanı, duymayı beklediği en son isim buymuş gibi tepki verdi. Grantz, general doktoru ortadan kaldırmayı teklif edemeden hızlıca devam etti.

“Yoldayken, firari veya düşman unsuru sanılarak başkent kuvvetleri tarafından neredeyse durduruluyordum. Doktor sadece benim kimliğime ve bir kurye olduğuma kefil oldu.”

“Peki ya göreviniz? Detayları paylaşmadınız, değil mi?”

Gizlilik. Mutlak gizlilik. Neyse ki Grantz, o iyi ve saygıdeğer doktoru tüm bu işlere bulaştıracak tek bir laf etmemişti.

Az önce Grantz yanlış bir seçim yaptığına, doktora gerçeği açıklayıp yardım istemesi gerekip gerekmediğini düşünerek kanaat getirmişti. Ama şimdi hiçbir şey söylemeyerek doğru seçimi yaptığını anlıyordu. Her şey iş işten geçtikten sonra anlaşılıyordu. Yanlış bir tercih yapmış olsaydı işler son derece sarpa sarabilirdi.

“Hayır, bahsetmedim.”

“Güzel. Bu nottan başka haberi olan var mı?”

“Not mu? Sadece Albay Uger.”

“Mesajı almasına yetti de arttı bile belki de.”

Üsteğmen Grantz açısından neyse ki generalin bununla ne kastettiğini bilmesine gerek yoktu. Ne de olsa Albay Uger notu görür görmez meseleyi derhal üst kademeye taşımaya karar vermişti. Bu sayede Grantz, buraya kadar sadece notu göstererek gelebildiğini ve Yarbay Degurechaff dışında hiç kimsenin konudan haberdar olmadığını gururla iddia edebilirdi.

Gizlilik her şeyden önemliydi. Meselenin ağırlığı göz önüne alındığında, her şeyden önce geliyordu. Zorunlu haller nedeniyle hoş olmayan bazı tedbirler gerekebilirdi; General Zettour böyle adımlara ihtiyaç duyulmadığı için için için sevinse de bu seçeneği bu kadar kolayca gözden geçirebildiği için kendi kendine yüzünü ekşitti.

Bir dostunu öldürecek kadar alçalabiliyorsa başka neleri yapmazdı ki? Tüm ölçüsünü ne zaman kaybetmişti?

Düşüncelerinin amaçları uğruna nasıl da basit bir hal aldığı gerçeği, gizliden gizliye General Zettour’un hoşuna gidiyordu. Ya da belki de iyi ve kötü hakkındaki vicdan azabının yok oluşu, nihayet ona mizahı hissettirecek kadar nefes alma alanı sağlamıştı. Her halükarda önemli olan, General Zettour’un neyse ki yaverinin raporunu sükunetle karşılayacak bir ruh halinde olmasıydı; bu durum ilgililer adına büyük bir şanstı.

“Yaver Albay Uger döndü. Odaya giriyorum.”

“Emeğinize sağlık Albay. Telgrafı durdurabildiniz mi?”

“Evet, zamanında yetiştim.”

General Zettour, Albay Uger’in uzattığı belgelere şöyle bir göz attıktan sonra onları kendi elleriyle yırtıp kül tablasına tıkıştırdı. Gayet rahat bir tavırla bir kibrit çıkarıp belgeleri tutuştururkenki yüz ifadesi, en küçük şeylerden bile tatmin olan iyi huylu yaşlı bir adamın tam bir resmi gibiydi. Sözü hiç uzatmadan göğüs cebinden bir sarma sigara çıkardı, muzip bir tebessümle dudaklarının arasına sıkıştırdı ve son derece hınzır bir edayla tüttürmeye başladı. Derhal yeniden konuşmaya başladı.

“Güzel. Bu çok güzel. İyi iş çıkardınız Albay Uger,” dedi General Zettour, etrafında dönüp arkasını astına vererek konuşarak. “Üzgünüm ama sizden bir şey daha rica edebilir miyim?”

“E-elbette. Emrediniz.”

General Zettour’un ses tonu nazik, Albay Uger’in yüzü ise meslekten bir askere yakışır şekilde vakur ve ciddiydi. Bu arada Üsteğmen Grantz sadece kenardan izliyordu. Onun açısından general, şu anda kibar nezaketin ne kadar korkunç olabileceğinin adeta canlı bir timsaliydi.

“Sizi böyle koşturduğum için üzgünüm ama Doğu Ordusu Komutanlığı’na yeni bir acil telgraf çekilmesini sağlamanızı istiyorum. Metinde, ‘Doğu Başmüfettişi’nin önceki emirleri derhal yerine getirilsin.’ yazmalı. Hepsi bu.”

“Komutanım? Emin misiniz?”

“Kafanızı karıştıran nedir Albay? Nihayetinde mevcut emir benden çıktı. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?” dedi General Zettour, sanki söyledikleri son derece aşikarmış gibi ukala bir edayla. “Saygıdeğer General Laudon Doğu’daki işleri yürütüyordu ancak ne yazık ki talih bizden yana gülmedi ve kendisi kayboldu. Bu olağanüstü bir durumdu. Cepheden gelen raporlar büyük bir karmaşaya işaret ediyordu, bu yüzden doğal olarak ben müdahale etmeyi seçtim. Sırf işi garantiye almak adına.”

Tanrım. Üsteğmen Grantz neredeyse sesli bir şekilde inleyecekti ama kendini tutmayı başardı. General Zettour tavrını net bir şekilde ortaya koyuyordu: Bu konu hakkında kesinlikle—ama kesinlikle—başka bir soru sorulmayacaktı.

Grantz neyin içine sürüklendiğini anlamıştı. Yarbay Degurechaff’a saygı duyuyordu ve onun General Zettour’un bu emri muhtemelen onaylayacağını söylerken yalan söylemediğine inanıyordu.

Ancak sorgulanamaz bir otoriteyi bu şekilde kullanarak siyahı beyaza çevirmenin delice bir yanı vardı. Biri nasıl tereddütsüz bir şekilde, anında böyle bir sorumluluğu üstlenmeye hazır olabilirdi? General Zettour ve Yarbay Degurechaff’a sıradan insanlardan bu kadar farklı bir bakış açısı kazandıran neydi?

Bu ağır sıkletler korkunçtu. Kesinlikle dehşet vericiydiler.

Akıl sağlığını korumak adına yiğitçe bir çaba olduğu düşünülebilecek bir tutumla Üsteğmen Grantz, kaçış düşüncelerine kapılmaya başladı. Bu sırada bir kenarda duran General Zettour sakince konuşmaya devam etti.

“Ah, doğru ya. Sizi bu hususta düzgünce bilgilendirmemiştim, değil mi Albay Uger? Büyük pişmanlık duyduğum bir nokta.”

“… Elbette. Lütfen beni bağışlayın. Tüm bu karmaşa içinde iletişimimizde ufak bir kopukluk yaşanmış olmalı.”

“Demek ne demek istediğimi anladınız.”

“Evet, komutanım. Tamamen anladım.” Albay Uger, anlayış ve saygıyla yüzü sertleşerek başıyla onayladı.

General Zettour karşılık verirken sesi nazikliğini koruyordu: “Güzel.”

Bir kez daha etrafında dönen General Zettour, Albay Uger’e doğru gülümsedi ve Tanya’nın yaptıkları şeyin aslında kendi talimatıyla gerçekleştirildiğini açıklamaya başladı.

“Tüm bu iletişim kargaşasına rağmen önceki emrin adrese ulaşabilmiş olması tam anlamıyla büyük bir şanstı. General Laudon’un başına gelen talihsiz kaza düşünüldüğünde, sahadaki kafa karışıklığı kaçınılmazdı. Katı ve resmi düzeni yeniden tesis etmek ve Doğu Başmüfettişi sıfatıyla verdiğim harekât talimatlarının eksiksiz uygulanmasını sağlamak Genelkurmay’ın sorumluluğundadır.

“Sizce de öyle değil mi?” diye sordu general, sigarasını hâlâ dudaklarının arasında tutarak dobra bir edayla. Elbette kimse aksini iddia edemezdi. General Zettour’un adı kullanılarak sahte bir şekilde iletilen emirler, bu cüretkar ve absürt hamle sayesinde az önce gerçeğe dönüştürülmüştü.

Ancak adı kullanılarak bu emirlerin verildiği kişinin kendisi, emirleri verenin bizzat kendisi olduğunu iddia ediyorsa, daha ne denebilirdi ki? Bunlar resmi emirlerdi. Yeni gerçeklik buydu ve artık herkesin duruma ayak uydurma vakti gelmişti. Grantz izlerken, Albay Uger bu değişimin başlangıcını simgelercesine ciddiyetle başını salladı.

“Bu kez her şeyin eksiksiz ve uygun şekilde iletilmesini sağlamak için gerekli düzenlemeleri bizzat yapacağım.”

“Mükemmel, çok güzel,” dedi General Zettour, sanki daha yeni aklına gelmiş gibi rahat bir tavırla Albay Uger’e teşekkür ederek. “Sizi her zamanki gibi bu kadar zahmete soktuğum için… özür dilerim komutanım.”

“Hayır, bu benim için bir onurdur. Müsaadenizle.”

Albay Uger selam vererek odadan çıktı. General Zettour, gidişini izledikten sonra sanki Grantz’ın varlığını daha yeni hatırlamış gibi gözlerini tekrar ona çevirdi. Grantz ise unutulmuş olarak kalmayı çok daha fazla tercih ederdi. Hâlâ korkuyordu. Gerçekten, inanılmaz derecede korkuyordu.

Evet, bu tam anlamıyla korkuydu.

Grantz, hâlâ iyi huylu yaşlı bir adam izlenimi veren generalin gözlerine baktıkça içindeki korku daha da kabarıyordu. Üsteğmen Grantz için General Zettour muazzam bir hürmet kaynağıydı; ancak aynı zamanda dehşet uyandıracak derecede kurnaz biriydi. Buna kıyasla, fırtınalı öfke krizlerine meyilli olan Yarbay Degurechaff gibi şeytani bir üst subay bile gözüne melek gibi görünüyordu.

“Üsteğmen Grantz. Lütfen oturun,” dedi general; tavrı sıcak, dostane ve nazikti. Fakat Üsteğmen Grantz için bu, bir elektrikli sandalyeye oturmasının istenmesinden farksızdı.

“Şöyle biraz sohbet edelim.”

Grantz istemeye istemeye otururken General Zettour da onun karşısına geçti. Grantz adeta kendi derisinden dışarı fırlamak istiyordu.

“Haritaya bir bakmanızı istiyorum. Evet, buraya.”

Grantz, stratejik amaçlarla Doğu Cephesi haritalarını görmeye alışıktı. Genelkurmay’ın kullandığı kâğıt kendi birliğininkinden daha kaliteli olsa da haritanın kendisi büyük ölçüde aynıydı.

“Gördüğünüz üzere, burada yer alan bilgiler İmparatorluk olarak cephe gerisinden kavrayabildiğimiz kadarıyla doğru olduğuna inandığımız şeylerden ibaret. Açıkça söylemek gerekirse, bu kafa karışıklığının görselleştirilmiş halidir. Sizin gördüklerinizle kıyaslandığında farklılıklar vardır diye tahmin ediyorum?”

“E-evet, komutanım. Duruma dair bildiklerime dayanarak, birkaç yerde çelişkiler olduğunu söyleyebilirim.”

“Elbette,” diye mırıldandı General Zettour, nazik bir ifadeyle çenesini sıvazlayarak. “Bizim gibi cephe hatlarından uzakta, gerideyken koşulları kavramak zordur. Ne kadar talihsizce, değil mi?” diye ekledi general; fakat Grantz yalnızca kasvetli, garip bir tebessümle karşılık verebildi. “Buradan yapabileceğimiz tek şey genel politikaları belirlemektir. Eğer cepheden gelen seslere kulak tıkarsak… bunun vahim hatalara yol açabileceğinden endişeleniyorum.”

En üst düzey karar mercileri bile sahadakilerden gelen geri bildirimleri dinlemeliydi. Son derece makul bir düşünceydi.

“Üsteğmen Grantz, size bir şey sormak istiyorum.”

İstediğinizi sorun—yeter ki ben hariç herhangi biri hakkında olsun! diye düşündü Grantz.

“Tabii ki, nedir komutanım?”

“Hava indirme harekâtında hiç tecrübeniz var mı…?”

“E-evet, Norden’den bu yana birkaç kez gerçekleştirdik.”

“Güzel,” diyerek tatmin olmuş bir edayla başını salladı General. Bir an düşündü; ardından merakla çenesini ovarak gözlerini Grantz’a çevirdi. “Lider kadroyu hedef alan imha harekâtlarında bu kadar tecrübeli birine sormak saçma bir soru olabilir ama bir şey daha sorabilir miyim?”

Grantz başıyla onayladı. “Elbette.”

“Sadece teyit etmek için soruyorum,” diye devam etti General Zettour; tavrı sanki kahvaltıda ne yiyeceğini soruyormuşçasına rahattı, “şu anda Doğu’da düzenli olarak konuşlandırılmış olan büyücü taburları… Federasyon’un bir piyade alayını bozguna uğratacak kadar yeterli beceriye sahip. Doğru mu?”

“Evet, komutanım. Yüzde altmış gücünde bir büyücü taburunun bile Federasyon piyade alayını püskürtmeye yeteceğini düşünüyorum.”

“Anlıyorum,” dedi üst subay, kollarını kavuşturup sanki kelimelerini seçiyormuş gibi tavana bakarak. Kısa bir duraklamanın ardından general kararını vermiş gibi göründü ve tekrar konuşmaya başladı. “Düşman lojistiğini imha etmek için bir hava büyücü tümeni kullanma hususunda… Yarbay Degurechaff’ın değerlendirmesi, bir büyücü tümeninin düşmanın arka hatlarını altüst etmeye yeteceği yönündeydi, değil mi?”

“Evet, komutanım olan Yarbay emirlerimi bu varsayımla vermişti.”

General Zettour hafifçe hırlayıp sessizliğe büründü. Neredeyse uyuyormuş gibi görünüyordu; bir heykel gibi kaskatı ve tamamen hareketsizdi. General sanki bir şeyi aniden idrak etmiş gibi başını kaldırıp gözlerini açana kadar belki birkaç dakika—belki de yalnızca birkaç saniye—geçti.

“Bana biraz müsaade edin, Üsteğmen… Lütfen rahatınıza bakın.”

General Zettour ayağa kalktı ve ellerini arkasında birleştirdi. Derin düşüncelere dalmışçasına odada volta atmaya başladı.

“Şey… Generalim…?”

“Bir an düşünmem gerekiyor, anlaşıldı mı?”

“Ha?”

“Kendimi daha açık ifade etmem gerekiyor sanırım,” diye devam etti general, hoşnutsuz bir tavırla. “Sessiz olun. Bu bir emirdir.”

Son derece açıktı, şüphesiz. Üsteğmen Grantz dudaklarını mühürledi. Ne de olsa boş konuşan dil bela getirirdi.

Ben sadece bir mobilyayım, ben sadece bir mobilyayım, diye içinden tekrarlayıp durdu ve elinden geldiğince sessiz kaldı. Kaygıları sıradan olmaktan çok uzak olan bu huysuz generalle aynı odaya hapsolmuştu. Grantz, generalin tuhaf mırıldanmalarının bir kulağından girip diğerinden çıkmasına odaklandı.

“Yetmiyor, yetmiyor, basitçe yetmiyor…”

Farz edelim ki Grantz kulak kabarttı ve kazara generalin söylediklerinden bir iki kelime yakaladı? Yetmeyen neydi? Ne yetmiyordu—askerler mi? Zaman mı? Fırsat mı? Grantz’ın en ufak bir fikri yoktu. O halde neden içinde bu kadar kötü bir his vardı?

“Lider kadroyu hedef alan imha taktiklerimiz konusunda mızrak artık çuvala sığmıyor olabilir. Ancak farkında oldukları şey büyük ihtimalle yalnızca nokta imha vuruşlarımızdır; temel muharebe gücü yansıtma kabiliyetimizin gerçek değerini bilmiyorlar. Bu durumda…”

Bu durumda…?

Hayır, yeter artık! Grantz daha fazlasını duymak istemiyordu!

“Hm…?”

Tam o sırada Orgeneral Zettour’un ses tonu hafifçe değişti; kopuk ve söylenir halinden sıyrılıp belirsiz bir heyecan ve canlılığa büründü.

“Evet, evet…”

Orgeneral Zettour hafifçe başını salladı, hatta parmaklarını dudaklarında gezdirdi.

“Evet, elbette, evet. Bu iş görür.”

Aniden, ancak sevinç olarak yorumlanabilecek bir edayla ellerini birbirine vurdu.

“Teğmen Grantz, tekrar konuşma iznin var. Ama neden bu kadar kasvetli görünüyorsun? Gülümsemek, kıymeti bilinmesi gereken bir şeydir! Rahatla, bu kadar gerilmeye gerek yok. Şimdi, sana soracağım birkaç soru var.”

İki kulvarda yürütülen bir harekât. Bir yanda evrak işleri. Diğer yanda ise Federasyon Ordusu’nun etki alanındaki lojistiği imha etmek. Tam bir kâbus.

Komutam altındaki bu iki cepheyle -ki hiçbirinde başarısızlığa izin verilemez- iyi, özgür ve adil bir birey olarak dişlerimi sıkıp büzülüyor, dünyadaki her şeye lanet okuyorum.

Fakat Tanya bunun iyi bir vatandaşlık görevinin tezahürü olduğunu ve hakiki hiçbir liberalin bunu takdir etmekten kendini alamayacağını iyi bilir. Verimliliği cidden muazzam.

Doğu Ordu Komutanlığı’ndan gelen gürültüyü geçici olarak kesmek adına, Orgeneral Zettour’un yetkisiyle doğu ordusuna sessiz kalma emri verme radikal adımını attım. Elbette Tanya’nın yaptığı şey ifşa olsaydı, gürültülü azarlar dertlerimin en küçüğü kalırdı. Silahlı jandarma veya büyücü birlikleri çok geçmeden karargâhın kapısını tüfek dipçikleriyle yumruklamaya başlardı—hem de laf alışverişinde bulunmak için değil.

Örgüt teorisi açısından bakıldığında Tanya’nın eylemleri son derece barbardır.

Fakat şimdiki anı atlatıp hayatta kalacaksam, böyle önemsiz ayrıntılara kafa yoracak vaktim yok. Çok kısa bir şekerlemenin ardından emir subayım ve ben, tek makbul yanı sıcak olması olan ve kahve niyetine içilen o çamur gibi iğrenç suyu midemize indiriyoruz. Hava büyücülerinin performans rasyonunun parçası olan çikolata barını, sanki öz ana babamı katleden birinin kafasını kopartırcasına gürültüyle ısırıyorum.

Kısa bir dinlenme.

Üzerimize yapışıp kalan bir bitkinlik.

Alayıma bu halde liderlik etmeye devam ediyor, İmparatorluk’un savunmasını ezip geçen Federasyon ön hatlarına hiçbir ikmalin ulaşmaması için düşman lojistiğini acımasızca ve eksiksiz bir şekilde vuruyorum.

İkmal hatlarını kesmek, tahmin edileceği üzere oldukça etkili. Odak noktasının etten kemikten piyadeler olduğu siper savaşında bile, bir askeri güç yiyecek ekmek bulamazsa eriyip gider. Aynı şekilde mühimmat da tükenecektir.

Ancak ikmali sabote etmek anında sonuç vermez.

Normal şartlar altında bir insan bir gün aç kaldı diye ölmez. Elbette açlık hissedeceklerdir ve aç askerlerin tam potansiyellerini sergileyemeyeceği iddia edilebilir… Fakat bir ordu en nihayetinde zorunluluğun kölesidir; öyle ki askeriye, aç askerlerini karda yürütmeye devam ettirmek için midelerini amfetaminle doldurmaya dünden razıdır.

Hem zaten Federasyon Ordusu’nun kurum kültürü en başından beri ne kadar insani, barışçıl ve özveriliydi ki? Biri bana bunu soracak olsa büyük ihtimalle suratına karşı kahkahayı basardım. İster İmparatorluk ister Federasyon olsun, gördüklerime dayanarak söylüyorum ki tüm orduların zorunluluk sunağına tapmak gibi çirkin bir huyu vardır.

Doğal olarak ikmal hattını bir iki gün aksatmak düşmanı olduğu yerde durdurmayacaktır. Sonuç olarak, aralıksız ve şiddetli çatışmalar yüzünden yorgunluktan tükenme eşiğinde olsak da, ön hatlardan yükselen yardım feryatları (daha doğrusu çığlıkları) hiç kesilmiyor. Yataklarımıza yığılıp bilincimizi yitirdiğimiz anlarda bile. Aksine, bu haykırışlar sayıca daha da arttı.

“Silah arkadaşlarımızı nasıl kaderine terk ederiz?!” Ön hattın yardım çığlıklarını aynen yankılayan dar görüşlü protesto bağırışları, benim kahraman büyücülerimin dudaklarından dökülüyor.

“Ön hat destek talep ediyor! Yardımlarına koşmalıyız! Yollayacak kimsemiz yoksa neden sadece benim birliğim gitmiyor?” Ve daha nicesi. Zaten tepem atmak üzereyken, müstakil birliklerden birinin bölük komutanı daha ateşli bir ricayla karşıma dikiliyor.

Biz burada çöküşün eşiğindeyiz, bu kuş beyinli ise ağaçlardan ormanı göremiyor bile! Neden benim vaktimi boşa harcıyor ki? Onu vurup gebertmeyi ve yerine başka bir komutan atamayı düşünüyorum.

Öfkeyle değil, tamamen rasyonel bir hesapla zaman kaybını ve olası duygusal tepkileri tartıyor; bu adamı ibretialem için cezalandırıp ardından doğacak tepkileri bastırmanın en verimli seçenek olup olmayacağını cidden sorguluyorum.

Yeterli vaktimiz yok. Yeterli insan gücümüz yok.

Donup kalıyorum. Bereket versin ki geri dönüşü olmayan bir karar almadan önce, Binbaşı Weiss’ın güvenilir demir yumruğu devreye girip sorunu benim yerime çözüyor.

Bir subayın bir başka subaya vurması son derece nadir görülen bir durumdur.

“Kendine bir de subay mı diyorsun?! Aklını başına topla!” diye bağırıyor Binbaşı Weiss, öfkesi her halinden belli şekilde bu yarım akıllı pisliğin çenesine tam oturan bir yumruk indirirken.

Diğerleri şaşkınlıktan donakalmış izlerken, Weiss baygın haldeki bölük komutanını omzuna alıp dışarı fırlatıyor.

“Yarbayım, görünen o ki subayımız uykusuzluktan bayıldı! Bence bir süre dinlenmesine izin verilmeli. Sizin için de bir sakıncası yoktur, değil mi?”

“Hm? Belki de toprağın altı onun için daha iyi bir dinlenme yeri olurdu.”

Binbaşı Weiss’ın yüzü kaskatı kesilirken kahkaha atıyor ve şaka yaptığımı söyleyerek içini rahatlatıyorum. Tanya, bir astının sergilediği böyle bir inceliği bilerek boşa çıkaracak kadar patavatsız değildir.

“Derhal tokatlayıp uyandırın onu; yapılacak işler var. Kendine geldiğinde komutaya devam edebilecek durumdaysa görevine dönsün. Değilse, komutayı silsiledeki bir sonraki kişiye devredin ve ne kadar ihtiyacı varsa o kadar dinlenmesine izin verin. Gerekirse bu dinlenmenin kalıcı olabileceğini de bildiğinden emin olun.”

“Anlaşıldı efendim.” Binbaşı Weiss kısaca başını sallayıp hızla odadan çıkıyor. Binbaşıya gerçekten minnettar bir halde belgelerime ve haritalarıma geri dönüyorum.

Doğu ordusunun savunma hattı şimdiden çökmeye başladı bile. Federasyon Ordusu’nun alelacele hazırlanan savunma planlarımıza yönelik bombardımanı ve düşmanın ezici darbe gücü bentleri moloz yığınına çevirdi; ilk kademeleri siyah bir su gibi İmparatorluk’un nüfuz alanına çoktan akmaya başladı bile.

Ancak önemli olan nokta, bu selin şimdilik toplama havuzlarıyla sınırlandırılmış olmasıdır.

İmparatorluk’un savunma hattı pek fazla derinliğe sahip değil. Tutma ve barındırma kapasitesi sınırlı. Hattın sel sularına kapılıp gitmesi an meselesi. Sağduyu, savunma hattı zamanında yeniden tesis edilmezse büyük bir çöküşün eşiğinde kalacağımızı söylüyor.

Fakat şimdilik içeri daha fazla suyun akmasına izin verilmezse, bu sel yine de kontrol altına alınabilir.

Düşmanın ikinci kademesinin ilerlemesini engelleyebilir, ilk kademeye gidecek ikmalleri sabote edebilirsek; en azından şimdilik, savunma hattı geri çekildikten sonra yeniden toparlanabilir.

“Şimdilik, şimdilik, şimdilik… ,” Derin bir iç çekişi bastırmadan önce üç kez—üç dilek gibi—tekrarlıyorum.

Zihnimin bulandığının farkına vararak kafamı dağıtmak için bir ısırık çikolata alıyorum, bu da beni biraz olsun kendime getiriyor. Şimdi tekrar tamamen insan gibi hissetmek için tek ihtiyacım olan şey, emir subayımın hazırladığı bu bir yudum kahve.

Çikolata ve kahve eşliğinde biraz daha vakit geçirip rahatlayabilseydim tüm bu çile çok daha medeni bir hal alırdı… ama ne yazık ki bunlar değerli emtialar. Tüketim hızımız biraz daha artarsa stoklarımız sıfırlanacak. O zaman ne durumda kalacağız?

Pekala, Albay Uger’den talepte bulunursam muhtemelen daha fazlasını temin edebilir, yine de doğu ordusunun bu hastalıklı durumu teyit edilmeden ikmalin ulaşması pek olası değil.

Zaman, zaman, zaman. Bir günde neden sadece yirmi dört saat var ki?

Son bir nefes vermeden önce, dünyadaki pek çok saçmalığa ve çelişkiye lanet okumaya devam ederek önüme serilmiş haritadaki yollara dik dik bakıyorum. Bizi bu dünyaya bağlayan dünyevi bağlar gibi, ne İmparatorluk ordusu ne de Federasyon ordusu kendilerini karayollarından ve demiryollarından kurtarabilir. Bu da her iki ordunun da hangi yolların ikmal boğazı işlevi gördüğünün tamamen farkında olduğu anlamına gelir.

Dolayısıyla, Federasyon Ordusu’nun o noktaları hedef alacak büyük bir hava büyücüsü gücü ihtimalini hesaba kattığını varsaymak yanlış olmaz. Federasyon’un kendisi gözlerini ideoloji bandajıyla kapatmış olsa da, Federasyon Ordusu pragmatizm gözlüklerini takıyor ve hiç şüphe yok ki gayet net görüyor.

Ne kadar kötü. Keşke Federasyon Komünist Partisi, Federasyon Ordusu’nun ayağına çelme takmak için biraz daha çaba sarf etseydi. İşte bu komünistlerin sorunu da bu. Kızıllardan pek bir şey beklediğimden değil, ama ne zaman ihtiyaç duysanız asla bir işe yaramazlar.

“Baskın yapmayı tercih ederdim. Ama sanırım doğrudan bir taarruz kaçınılmaz,” diye mırıldanıyorum durumu kabullenerek. İzleyeceğimiz yöntem belli oldu.

Göreve gönderilecek büyücülere kısa da olsa bir dinlenme süresi ve sıcak bir yemek imkânı tanındı. Sıhhiye subayı, birliklerin bir kısmının yararlanması için derme çatma bir sauna yakıtını bile bulup buluşturmayı başardı.

Doğal olarak, komutanlar en son sıradadır.

Anlamsız bir gösteriş belki de, ama savaş zaten mantıksızlığın zirvesidir. Tekrar yola çıkmadan önce, bölük komutanlarının ve liderlerinin her birinin gözlerinin içine bakıyor, ne yapmaları gerektiği konusunda net olduklarından emin oluyorum. Çuvallamanın sırası değil.

Birlikleri, yavrusunu yalayan bir kedi gibi yakından denetledikten sonra doğrudan konuya giriyorum.

“Millet, çalışma vakti geldi. Ne yapacağınızı biliyorsunuz. Beni takip edin.”

Ateşli nutuklar yok. Bazen yapılması gerekeni açıkça göstermek, uzun uzun cesaret vermekten çok daha hitabet doludur.

Bu yüzden yorgunluğumu bir kenara itip öne geçiyorum.

Tabii ki birliklerimin arkamdan havalanmasının nedeni de tam olarak bu.

Onu takip etmelerinin sebebi bu.

Tanya’yı sırtından vurmamalarının sebebi bu.

Ne de olsa şu anda büyücülere dayatılan rol gerçekten berbat bir rol.

“Büyücüler! Neredeler kahretsin?!” “Destek lazım! Etrafımız sarıldı! Bütün tabur kuşatıldı!” “Dost uçakların düştüğü görsel olarak teyit edildi! Lütfen, büyücü desteği nerede kaldı?! Bir takım bile mi yok?!” “Bir zırhlı düşman taburu çekilen topçu birliklerimize hızla yaklaşıyor! Lütfen, yakınlarda biri olmalı! Kimi bulursanız gönderin! Durdurun şunları!” “Acil durum! Acil durum! Destek istiyoruz! İki ağır zırhlı bölüğü mevzimize yaklaşıyor! Eğer yardım alamazsak…!”

Bugün telsiz alışı mükemmel. Silah arkadaşlarımızın feryatlarını yüksek ve net bir şekilde alıyoruz. Daha önce, Federasyon Ordusu’nun elektronik harbi yüzünden hiçbir şey duyamadığımız için sinirden kuduruyorduk. Şimdi ise tam tersi geçerli.

Yıkım. Yeryüzünde olup bitenleri başka hiçbir kelime bu kadar mükemmel özetleyemezdi. Zorunluluk adına telsiz sessizliğini korurken “yardım edin, yardım edin” çığlıklarını dinlemek, adamların içini kemiriyor.

“Ne yazık ki Kara-Hava Muharebesi stratejimizi sürdürebilmek için bu gerekli.”

Emir emirdir. Ve bu kesinlikle elzemdi. Bütün yardım çığlıklarını göz ardı etmelerini emretmek, elimdeki tek kozdu.

Karada, İmparatorluk Ordusu’nun savunma hattı kâğıt gibi yırtılıp atılıyor. Mevzilerine kapanmayı seçen birlikler, tüm müstahkem mevkileriyle birlikte kuşatıldı. Buna karşılık bizim yapabileceğimiz tek şey, düşmanın lojistiğine saldırmaya odaklanmak.

Bu acımasız kapışma tam bir çamur savaşı. Biz düşmanın ikmal katarlarını ve ilerleyen müteakip birliklerini darmadağın ederken, düşman da aynı şekilde ön hattımızın her bir karışını bombalıyor.

Yerle bir edilmiş mevzilerin enkazı arasında hayatta kalacak kadar şanslı olan İmparatorluk askerleri için bile gelecek hiç de parlak görünmüyor. Coşkun bir dalga gibi etraflarını saran Federasyon Ordusu karşısında, son dakika geri çekilme emirlerini bile uygulayamadan yavaş yavaş eziliyorlar.

Doğrudan destek almadan geri çekilmeye başlayacak kadar şanslı birlikler bile, inatçı Federasyon Ordusu’na karşı uzun ve ölümcül bir ebelemece oyunuyla karşı karşıya; bir yandan ilerlerken tepelerinde dolanan düşman hava birliklerinin korkusuyla titriyor, bir yandan da kendi hava destekleri olmadığı için acı acı lanet okuyorlar.

İnsan bunu istediği gibi süsleyip püsleyebilir ama İmparatorluk’un artık son demlerini yaşadığı ayan beyan ortada.

Doğu’daki ana kuvvet imha edilmekten kurtulsa bile, bunun ancak Pirus zaferinden ibaret kalacağını en iyi ben biliyorum.

Ancak şu an bu işi sonuna kadar götürmekten başka yapabileceğimiz pek bir şey yok.

“Hedef tespit edildi! Bir düşman yakıt konvoyu… Şaka yapıyor olmalısın. Yine bir kundağı motorlu uçaksavar.”

“Peki bu umurumuzda mı, Üsteğmen Serebryakov?”

“Sanırım artık buna alıştık efendim.”

Üsteğmen Serebryakov’un yorumunun da gösterdiği gibi, düşmanın ikmal birlikleri hava savunması konusunda sinir bozucu derecede hevesli. Bu harekâta katılan büyücüler için ağır uçaksavar ateşi artık günlük rutin bir olay haline geldi.

Bu yük kamyonlarına en azından kundağı motorlu uçaksavarlar eşlik ediyor. En kötü ihtimalle, Federasyon Ordusu hava üstünlüğünü çoktan ele geçirmiş olmasına rağmen, kamyonların kendileri bile uçaksavarla donatılmış olarak geliyor. Hava üstünlüğü mücadelesinden tamamen vazgeçmiş bir kara ordusunun bile uçaksavar ateşi konusunda bu kadar paranoyaklaşacağından şüpheliyim.

“En azından radar güdümlü değil…”

Federasyon’un uçaksavar ateşi yoğun olabilir ama iş büyücüleri hedef alıp vurmaya geldiğinde hâlâ yeterince yoğun değil. Dikkatsiz davranan bir büyücü yine de vurulabilir… ancak bu yine de tedbirli davranılarak üstesinden gelinebilecek bir ateş seviyesi.

Bu da yapmamız gerekeni netleştiriyor: derhal, eksiksiz, amansızca ve merhametsizce saldırmak.

“Tüm birlikler, ikişerli gruplar halinde karayı vurun. Ayrıca birbirinizin ateş hattına dikkat edin. İcabeten oluşturulmuş geçici bir birlik olmamız umurumda değil! Dost ateşi asla tolere edilmeyecektir!”

Emrimle birlikte birlik, yalnızca sürekli tekrarla kazanılabilecek türden pratik bir beceri sergileyerek saldırmak üzere dağılıyor. Askerler akın için hazırlanıyor.

Güzel. Komutanları olarak başımı sallıyorum. Yakında topluca alçalmaya hazır olacağız.

“Pekala, şimdi sıra bizde… Biraz şevk gösterelim bakalım, Visha!”

“Evet, Komutanım. Teğmen Grantz’ın heves payını da kapatacağımdan emin olabilirsiniz!”

“Bu azmini sevdim ama neden Teğmen Grantz’ın payından bahsettin ki?”

“Önemli bir şey değil. Aslında sadece kendi adıma söylemiştim.”

“Hadi ama, dökül bakayım,” diyerek astıma kulak veriyorum.

“Sadece kanat arkadaşınız olarak yerimi onunla değiştireceğinizden endişeleniyorum.”

Visha’nın yerini değiştirmek mi?! Haa, tabii ya. Başımı sallıyorum. Düşününce, Tanya o uzun menzilli keşif uçuşunda kendisine eşlik etmesi için Grantz’ı istemişti.

“Aha-ha-ha, ne harika bir fikir! Ama endişelenme, alışık olduğum kanat arkadaşımı tercih ederim. En güvenilir olanı sensin, Üsteğmen. Her zamanki gibi sana güveniyorum.”

“Elimden gelenin en iyisini yapacağım!”

“Dört gözle bekliyorum,” diye yanıt verip alaya doğru bir göz atıyorum.

Pozisyon almayı bitirmişler. Artık kara taarruzumuza geçebiliriz. Tam teşekküllü bir alay olduğumuz için her şeyin yerli yerinde olduğunu teyit etmeye ekstra özen gösteriyorum. Verilecek tek bir emir var.

“Tüm birlikler, harekete geçin! Kara hedeflerini vurun!”

Sırtımda Üsteğmen Serebryakov ile birlikte emri verirken karaya doğru bir optik keskin nişancı formülü ateşliyorum. Tutuşan nakliye aracından yükselen alevler, sinek cız lambası gibi davranarak İmparatorluk büyücülerini hedeflerine çekiyor.

Muharebenin sesleri korkunç bir senfoni oluşturuyor.

Patlama formüllerinin pırıltısı. Optik keskin nişancı formülleriyle delik deşik edilen, bir zamanlar insan olan canlıların çığlıkları. Delici formüllerle yüklenmiş hafif makineli tüfek mermilerinin takırtısı, mermiler karadaki taarruz araçlarını parçalarken çıkan ışık ve ses… Neredeyse bu seslerin ölüm dağıttığına inanmayı zorlaştıracak kasvetli ve tuhaf bir ciddiyetsizlik barındırıyor.

Ama hâlâ çok yavaş! Büyücüleri galeyana getirmeye çalışıyorum.

“Herkes daha hızlı çalışsın! Her saniye önemli! Silah arkadaşlarınızı düşünün! Çabuk ve verimli olun!”

Teoride düşmanın ikmal hatlarını imha etmek basittir. Ancak teori ve tekil eylemler yalın görünse de, iş icraata geldiğinde durum hiç de öyle değildir. Verimliliğin her bir zerre kadar kırıntısı, son damlasına kadar nerede imkân varsa oradan sökülüp alınmalıdır.

İkmal hatlarını vurmak aşikâr bir hamleyse, buna karşı alınacak önlemler de bir o kadar bellidir.

“Düşmanın ana damarı çok kalın! Her bir ikmal güzergâhını cerrahi bir hassasiyetle tek tek kesmeye vaktimiz de imkânımız da yok! Kolun tamamını tek hamlede kesip atmalıyız—hızlı, görkemli ve acımasızca!”

Zamandan ve mekândan bağımsız olarak, ister acemi ister üstat olsun herkes aynı fikirde birleşir: İkmal hatlarını imha etmek harika bir fikirdir.

Bir ordu devasa bir tüketicidir.

Henüz işin içine sıcak temas girmeden bile, askerlere düzgün yiyecek, dinlenme ve istirahat imkânı sağlanmazsa o ordu çöker. Muharebe başladığı anda ise mühimmat bir göz kırpma süresinde tükenebilir, yakıt depoları kuruyabilir ve bir zamanlar bomboş olan hastane yatakları göz açıp kapayıncaya kadar dolup taşabilir.

Elbette bir ordunun lojistik can damarlarını kesmenin etkisi muazzamdır. Zaman geçtikçe, ikmal hatlarını idame ettiremeyen bir ordu kaçınılmaz olarak ve hızla dağılmaya başlayacaktır.

Dolayısıyla, bir avam bile düşman lojistiğine saldırmanın ne kadar yararlı olduğunu kolayca kavrayabilir. Evet, bu harika bir fikir. Uzmanların bunu bir parlak fikir olarak övmesinin sebebi de budur. Ancak pratik açıdan bakıldığında buna tek bir şerh düşülmelidir: Şayet bunu başarabilirseniz harika bir fikirdir.

Tanya bu pratik zorluğun gayet bilincindedir. Aşikar ve ortodoks bir yaklaşım olarak, ikmal hatlarının kesilmesine karşı alınacak tedbirler de bir o kadar yaygın ve mufassaldır.

İşte sorunun düğümlendiği ana nokta da burasıdır: Tek bir hava büyücü tümeninin, yüz tümeni aşan büyüklükteki Federasyon ordusunu destekleyen bir ikmal katarını tamamen imha etmesi ne kadar kolay olabilir ki? Cevap son derece basit: Bu imkânsızdır.

Bu cevabın aşikâr olması gerekirdi. Düşman bu tür saldırılara karşı teyakkuzda. En önemlisi de, saldırı ile savunma arasında devasa bir ölçek farkı var. Bu şartlar altında, küçük ama seçkin tek bir birliğin faaliyetleri gerçekte ne kadar fark yaratabilir ki?

Yerel düzeyde kazandığımız ufak tefek başarılarla istediğimiz kadar övünelim, yine de şu soru akılları kurcalıyor: Yaptığımız şeyin hastalıklı bir askeri romantizm duygusundan başka bir değeri var mı?

Son derece mantıklı bir soru. Kesin bir rasyonellikle hareket edilirse tartışmanın burada bitmesi gerekir. Ne kadar çabalarsak çabalayalım, İmparatorluk hava büyücülerinden oluşan tek bir tümen böyle bir gidişatı değiştiremez. Oyun, set ve maç. Savaştaki zafer Federasyon’un oluyor… Sağduyulu bir zihnin varacağı sonuç bu olurdu.

Fakat.

Savaşta sağduyu diye bir şey var mıdır ki?

Şayet olsaydı, savaş dediğimiz şey en başından hiç patlak vermezdi. Olmaması gereken bir savaş zaten patlak vermişse, İmparatorluk büyücülerinin kendilerini sağduyuyla sınırlandırmak ve uysalca yenilgiyi kabul etmek gibi bir zorunlulukları yoktur.

Hayır. Hava büyücülerinden oluşan bu tek tümen düşmanın lojistiğini yutup yok edecek.

Ne var ki savaş, absürtlükler sarmalıdır. Eğer biz imkânsızı başarabiliyorsak, düşmanlarımız da başarabilir. Düşman sahasının üzerinde uçarken, telsizden Yüzbaşı Meybert’in sesi bana bu yalın gerçeği bir kez daha hatırlatıyor.

İrtifa, 6.000. Düşmanın nüfuz alanına sızarken şu anda keşif modundayız. Dikkatimin dağılmasını en son isteyeceğim kritik bir andayız; haliyle gıyabında yönettiğim karargâhtan tam da bu sırada acil bir bildirim almak hiç hoşuma gitmiyor.

Ancak kriz haberlerini hoş karşılamayan türden bir komutana dönüşmenin getireceği tehlikelerin de farkındayım. Telsizi açıyorum.

“A-Albayım!”

Bu bizim topçu subayının sesi, bariz bir şekilde paniğe kapılmış! Yokluğumda komutayı bıraktığım bu kıdemli gazi korkuyor mu? İçimde kötü bir his olduğunu söylemek durumu çok hafifletmek olur. Yine de sırf bu his yüzünden müsamahakar bir ton takınarak yanıt veriyorum: “Yüzbaşı Meybert, ne oldu? Sakin olun. Bu haliniz hiç sizlik değil.”

Karşımdaki heyecanlı subayın beni net bir şekilde duyabilmesi ve buna bağlı olarak umarım sakinleşebilmesi için her kelimeyi tane tane, yavaşça söylüyorum.

“A-ama! Acil durum efendim!”

Bütün bu nezaketim ve çabama rağmen Tanya’nın sesi onu yatıştırmaya yetmiyor.

“Albayım, acil durum. Düşman! Karargâha indirme harekâtı düzenliyorlar!”

“Ne?”

Ağzım açık kalıyor. Sözlerinin anlamını bir anda kavrayamıyorum. Yüzbaşı Meybert neredeyse ağlamaklı bir halde tekrarlıyor.

“Hava indirmesi yapıyorlar! Federasyon Ordusu Doğu Karargâhı’nı hedef alıyor! Bu bir komuta kademesi imha saldırısı!”

Bak sen şu işe. Dudaklarımı büzüyorum. Federasyon, İmparatorluk’un en sevdiği numarayı kopyalıyor.

“Kahretsin, Yüzbaşı Meybert. Bu hiç iyi bir haber değil.”

Komuta merkezine hava indirmesi harekâtı. Bu bizim uzmanlık alanımız ama doğrusu bunu başarmak için illa büyücülere gerek yok. Dönüşü olmayan tek yönlü bir görev olduğu varsayılırsa, sıradan indirme birlikleri bile muhtemelen iş görür.

Aşikar ki Federasyon böyle uç önlemleri alırken gözünü bile kırpmaz. Bir köprübaşı veya hava üssü tutabildikleri sürece, gerisi bir şekilde hallolurdu. Suratımı ekşitiyorum. Tam da o komünistlerden beklenecek bir hareket; komuta zincirimizi darmadağın edecekse bu kanlı pazarlığa girmeye dünden razılar.

Kafamın içindeki bir ses “Şimdi kusmak için harika bir zaman” diye fısıldıyor. Ancak bir başka ses cevap veriyor: “Bu sadece kaçış olur.”

Başımı sallıyorum ve neredeyse bir refleksle Yüzbaşı Meybert’e daha fazla soru sormaya başlıyorum.

“Yakınlarda başka hangi birlikler var? Ne kadar kötü olduğu umurumda değil. Karargâhtaki durumu öğrenmek zorundayım.”

“Hâlâ karanlıktayız! Şimdiye kadar netleşen tek şey, çoktan çatışmaya başladıkları!”

Derhal bir karar veriyorum.

Doğu Komutanlığı General Laudon’u kaybetmiş olabilir, ancak bu sadece karar vericilerini kaybettikleri anlamına gelir. Komuta kademesinin tamamen yok edilmesine izin veremeyiz; bu, tüm organize muharebe kabiliyetimizi kaybetmemiz demek olur.

En kötü senaryodan kaçınmak bizim görevimizdir, bu kadar basit.

“Size yardım sağlamanız emrini veriyorum. En yüksek öncelik. Gerekirse Teğmen Tospan’ın piyadeleri de dâhil tüm Muharebe Grubu’nu kullanın, umurumda değil. Doğu Ordusu Komutanlığı’na yardım etmek üzere şu an elinizin altındaki tüm kuvvetleri sürme yetkisini size veriyorum.”

“Ü-üssü kim koruyacak?”

“İş o noktaya varırsa, sadece kripto ekipmanlarını imha etmeye yetecek kadar adam bırakın. Geri kalan herkesle intikal edin. Bedeli ne olursa olsun umurumda değil; Doğu Ordusu Komutanlığı’nın düşman tarafından saf dışı bırakılmasına izin vermeyin.”

“Bedeli ne olursa olsun mu?”

Astımın sorusuna karşılık sertçe hırıldıyorum.

“Evet, Yüzbaşı Meybert. Açık konuşayım: Muharebe Grubumuzun tamamen yok olması anlamına gelse bile, komutanlığın kaybı çok daha vahim olur.”

“Derhal başlıyorum. Büyücülerden yardım bekleyebilir miyiz?!” diye soruyor, çaresizce destek arayışıyla.

Ancak Tanya ona acı gerçeği yalnızca sert bir ses tonuyla söyleyebilir: “Destek zor olacak. Zamanında yetişemeyiz. Şu anda düşman topraklarının derinliklerindeyiz, unuttun mu?”

Şu anda ikmal hatlarını hedef almak üzere düşmanın artçı bölgesine sızmış durumdayız. Uçabiliyor olsak bile, arkamızı dönüp sıcak pizza getiren bir kurye gibi beş dakikada kapılarına dayanacak hâlimiz yok.

“Geri dönemez misiniz?!”

“Sana az önce söyledim, zamanında yetişemeyiz.”

“Ama, ama…!”

Nasıl hissettiğini anlıyorum. Bu durum onlar açısından hiç iç açıcı görünmüyor. Karargâha yönelen düşman hava indirme birliklerinin işi bitirmeye geldiğini anlamak için Yüzbaşı Meybert’in yalvarmalarını dinlememe gerek yok.

Bir Muharebe Grubu’nun özü, Müşterek Harp doktrinidir. Hem Yüzbaşı Ahrens’in zırhlı birlikleri hem de benim büyücülerim şu anda uzaktayken, onlardan sadece topçu ve piyadeyle savaşmalarını beklemek oldukça fazla şey istemek olur.

Üstü olarak ne yapabileceğimizi düşünüyorum. Şartlar dâhilinde mevcut en iyi seçeneği tercih etmekten başka çarem yok. Karargâha zamanında ulaşamayacak olsak da, en azından takip eden takviye kuvvetlerin önünü kesmek üzere mevzilenebiliriz.

“Takviye birliklerin hava başı mevziine ulaşmasını engellemek için burada harekete geçeceğiz. Zamanında yetişebilirsek, sonrasında yakın hava desteği sağlamaya çalışacağız… ama umutlarınızı buna bağlamayın.”

“Elimden geleni yapacağım… Yine de tek bir bölük bile gönderebilirseniz…”

“Bu bizim karargâhımıza yapılan bir hava indirme saldırısı. Takip eden birliklerin ölçeğine bağlı olarak, tam kadro olsak dahi onları bu tarafta geri püskürtebileceğimizin bir garantisi yok. Tekrar ediyorum, takviye beklemeyin.”

Bu, bir çalışanın patronundan duyabileceği en kötü şeydir. Fiilen yardım geleceğinin hiçbir garantisi yok. Havada iç çekiyorum. Tanya ne kadar da zavallı bir patron kılıfına dönüştü böyle.

Hiçbir zaman iyi bir asker olmak istemedim. Sadece öyle değerlendirilmek, buna uygun muamele görmek ve daha iyi kariyer seçeneklerine sahip olmak istedim. Ama bir seçim imkânı verilseydi, kariyer yolumu değiştirmeyi yeğlerdim. O zaman geldiğinde, sicil dosyamda çalışanlarının kendi başlarının çaresine bakmasını bekleyen türden bir patron olduğumu belirten bir not bulunmasını istemem.

İşe alımlardan ben sorumlu olsaydım, takım çalışmasına yatkın birini işe almayı tercih ederdim. Kim istemez ki? İçten içe kimse kendini fedakârlığa zorlanmak istemez. Ancak asgari sosyal davranış kuralları, kişinin başkalarının bakışlarını dikkate almasını ve ihale başkasına kalmış gibi görünmekten kaçınacak kadar olsun bir takım çalışması sergilemesini gerektirir.

Toplumun işleyen bir üyesi olarak Tanya, şu an Yüzbaşı Meybert’e iyi niyetli bir destek sağlamasını gerektiren bir konumda olduğunu kabul ediyor. Kahretsin, şansa bak! Ancak yüksek sesle şikâyet edecek hâlim yok. Bunun yerine farklı bir şikâyette bulunuyorum.

“Kahrolası Federasyon komünistleri. Ne ara savaşmakta bu kadar iyi oldular böyle?!”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla