Youjo Senki Cilt 14 – Bölüm 5 / Büyücü Mezarlığı

Büyücü Mezarlığı

İmparatorluk Ordusu olarak bilinen teşkilat; yalnızca askeri rasyonelliğin peşinden koşan muvazzaf askerlerin, askerler tarafından ve askerler için kurduğu bir yapıdır. Aşırı uzmanlaşmış, tek bir doğrultuda ilerleyen örgütlenmenin klasik bir örneğidir.

Belki de askeri itibarlarına yakışır şekilde yaşamanın getirdiği bir gurur meselesidir. İster iyi ister kötü olsun, İmparatorluk Ordusu bir karara varıldı mı harekete geçme konusunda olabildiğince çeviktir.

Doğu Ordusu Komutanlığı da bu durumun bir istisnası değildir.

Genelkurmay aracılığıyla Orgeneral Zettour’un kesin emirlerini alan Doğu Komutanlığı’nın önceki dikbaşlılığı bir anda buharlaşıp gitti. Şüphelerini bastıran kurmay subaylar, Orgeneral Zettour adına tüm doğu ordusu birliklerine çekilmelerini ve yeni savunma hatlarını tutmalarını emreden katı talimatlar yayınlamaya başladılar.

Bu basit bir geri adım değildir. Meşru bir emir alındığı anda, diğer tüm konular ikincil plana düşer. Belirlenmiş savunma hattını tamamen terk edecekler ve derhal, kararlı bir şekilde 4 Nolu Savunma Planı’nı uygulamaya koyacaklardır.

Birlikler arasında bazı uyuşmazlıklar olsa da ve emirler önceki varsayımlarla çelişmesine rağmen, bunları nispeten çevik bir şekilde uygulamaya koyuldular. İmparatorluk Ordusu tükenmenin eşiğinde olabilir ve muazzam kayıplar vermiş bulunabilir, ancak askeri bir aygıt olarak sarsılmazdır; kontrolü elinde tutan bir teşkilattır. Savaş yürütmek söz konusu olduğunda takdire şayandır.

Geri çekilmeler genelde başarılması zor işlerdir; özellikle de çökmeye ramak kalmış bir cepheden büyük ölçekli bir çekilme icra etmek son derece güçtür. Yine de İmparatorluk Ordusu, inanılmaz zaman baskısı altında bu zorlu görevin üstesinden gelmiştir.

Dışarıdan bakan bir göz için İmparatorluk Ordusu’nun örgütlenme düzeyi neredeyse kusursuzdur.

İmparatorluk Ordusu, Federasyon Ordusu’nun taarruzunun ölçeğini ve amacını sezdiği anda, onu cepheden durdurma düşüncesinden tamamen vazgeçti. Önceki varsayımları bir kenara bırakıp batık maliyetleri zerre umursamadan, bir büyücü tümeni düşmanın arka hat altyapısını döverek kargaşa yaratırken, Federasyon Ordusu’nun ilerleyişiyle eş zamanlı tam kapsamlı bir geri çekilme başlattılar.

Sonuç olarak İmparatorluk Ordusu, Federasyon Ordusu’nun varsaydığından çok daha hızlı alan terk etti ve aynı zamanda ana kuvvetin gücünü koruma şeklindeki temel hedefini de başardı.

Elbette bu durum, hâlâ düşman tarafından sıkıştırılırken icra edilen bir geri çekilme şeklindeydi. İmparatorluk kaçıyor, Federasyon ise kovalıyordu.

Yine de, eğer Federasyon Ordusu İmparatorluk saha ordusunun François Cumhuriyeti Ordusu’nun ana kuvvetine düzenlenen kesin sonuçlu taarruzun bir benzeriyle ön hatta çakılı kalmasını bekliyorsa, çok geçmeden bu düşüncenin yanlış olduğunu anladılar.

Bir ordu için hareket etmek, yıpranmak demektir.

Piyadeler bile yürümekten yorulur. Su, yiyecek ve dinlenme yerleri temin etmek elzemdir. Araçlar da belirli bir kullanımdan sonra bakıma ihtiyaç duyar ve yakıtın da bir yerden gelmesi gerekir.

Harekât merkezinden ne kadar uzaklaşılırsa, sorunlar da o kadar büyür. Lojistik yapılarınız ne kadar eksiksiz olursa olsun, bir ordu her zaman mesafelerin yıkıcı etkisine maruz kalır. Kaçan taraf sığınacağı üslere doğru ilerlerken, takip eden taraf kendi üslerinden yalnızca daha da uzaklaşır.

Sonuç olarak, ister istemez, kovalayan mütecaviz konumundaki Federasyon Ordusu bir şeyi hatırlamak zorunda kalacaktır. İmparatorluk’un hedefi her zamankiyle aynıdır: Bir karşı taarruz. Bu, İmparatorluk’un standart uzmanlık alanıdır. Federasyon, Demiryumruk Harekâtı sırasında tecrübe ettikleri yemleme çekilmesi ve hareketli harp benzeri bir şey bekliyor olacaktır.

Bu noktada Federasyon Ordusu, Orgeneral Zettour’un niyetini neredeyse noktası noktasına okumuştur. Bu tür bir çıkarım; yaratıcılık, ustalık veya büyük mantık sıçramaları gerektirmez. Aksine, askeri sağduyunun gereğidir.

İmparatorluk Ordusu’nun bu tür bir karşı taarruza girişme ihtimali, Yükselen Şafak başlamadan önce bile öngörülmüştü. Ya İmparatorluk Ordusu, Federasyon Ordusu’nun ana kuvveti ilerlerken geri çekilir, ardından yeniden toparlanıp karşı taarruza kalkışırsa? Federasyon Ordusu bu tür ihtimalleri en başından beri planlarına dâhil etmişti.

Federasyon’un temel hedefine ulaşabilmesi, ancak karşı taarruz umudunu tamamen ezip geçmesiyle mümkündü. Düşman taraftaki İmparatorluk mensupları bile İmparatorluk’un köşeye sıkıştığını ve mantıklı bir karşılık verebilmek için çabaladığını muhtemelen kabul edecektir. Muvazzaf bir asker öngörüsüne sahip olan Tanya bile bu değerlendirmeyi makul görerek sakince kabul etmiştir.

Zettour’un nasıl bir mahluk olduğunu gayet iyi bilirken sağduyuya kapılmam ne büyük dikkatsizlik.

Bu saflığın bedeli, büyücülerin uzun zamandan sonra ilk kez vaktinde gelen performans rasyonlarındaki çikolatayı atıştırdığım sırada Üsteğmen Grantz tarafından çok geçmeden önüme koyuluyor. Başkentten henüz dönmüş.

Astımı selamlayıp prosedürleri yerine getiriyor ve mesajımı ilettiği için kendisine yürekten teşekkür ediyorum. Bu süreç daha tamamlanmadan Üsteğmen Grantz, üzerine Genelkurmay antetli kâğıdıyla bir mektup karalanmış mühürlü bir paket çıkarıyor.

“Size efendim,” diyerek mektubu adeta ellerime pimi çekilmiş bir bomba bırakırcasına uzatıyor. “Mühürlü emirler, Komutanım. Yanında bir mektupla birlikte. Anavatanda Orgeneral Zettour tarafından teslim edildi. Lütfen önce mektubu okuyun.”

“Tabii ki. Demek orgeneralden geldi ha? Ne olabilir ki…?”

Mektubu alıp içeriğini sindirmeye başladığım anda, beynimin rasyonel kısmı anlamını kavramayı reddediyor ve bunun hiçbir mantığı olmadığını haykırıyor.

Aynı zamanda, mantıksız emirlere ve taleplere alışkın olan beynimin diğer yarısı sonuçları çoktan kavramıştı bile; Tanya’nın kalbinin bu şokla ezilmesini önlemek için derhal ana safra tanklarının boşaltılmasını emretti.

Mektup sayfasından sadece tek bir kelimeyi çekip çıkarıyorum.

“Hava indirme mi?” Zihnim aşırı yüklenmeden önce bu kelimeyi derhal dile getirip egomun ağır bir darbe almasını engellemeye çalışarak temkinli bir şekilde söylüyorum bunu.

“H-hava indirme mi…?” Derin bir nefes alıp Üsteğmen Grantz’ın getirdiği haberle istemeye istemeye yüzleşerek tekrarlıyorum.

Astım, Orgeneral Zettour’dan resmi olarak tam ve eksiksiz onay almış. Doğal olarak bu, Yüksek Komuta’nın da onayladığı anlamına geliyor. Bu harika bir haber.

Gerçekten öyle.

Acil durum tahliyesini gerçekleştirmek için olsa bile Tanya emirlerde sahtecilik yapmıştı. Üst kademe subayım eylemlerimi meşrulaştırıp beni bağışlamakla kalmamış, açıkça aynı hareket tarzını sürdürmeye karar vermiş.

Mantıken bu, kutlanması gereken bir sonuçtur. En çılgın hayallerimin bile ötesinde iyi bir haber. Daha başka ne isteyebilirdim ki? Fakat boğazımdan aşağı inmesini sağlayacak böyle iyi haberler olsa dahi, Üsteğmen Grantz’ın getirdiği Orgeneral Zettour imzalı mektup yutması oldukça acı bir hap.

“Üsteğmen Grantz, bir şeyi teyit etmek istiyorum.”

“Buyurun Komutanım.”

“Orgeneral Zettour’dan gelen bu mektup. İçeriğinden haberin var mı?”

“Evet, Komutanım.”

“Bir büyücü tümeniyle düşmanın iletişim hatlarını keseceğiz…” Gönüllülerden oluşan bir hava indirme baskını. Detaylar bu mühürlü emirlerin içinde. Doğru mu?”

“Evet, Albayım,” diye yanıtladı astım, adeta bir döngüdeymişçesine neredeyse mekanik ve monoton bir ses tonuyla bu cümleyi tekrarlayarak. Daha fazla açıklama beklemeden, Üsteğmen Grantz’ın getirdiği paketi sanki her an patlayabilirmişçesine büyük bir dikkatle masamın üzerine bıraktım.

Dürüst olmak gerekirse, hiç açasım yoktu. Ne yazık ki başka çarem yoktu.

Mührün bozulmadığını ve protokole uyulduğunu teyit edip, mührü kırma kurallarını metodik bir şekilde takip ederek Grantz’a şahit sıfatıyla imza attırdım… bu benim için küçük bir kaçış hamlesiydi. Yüzleşmek istemediğim bir durumla karşılaştığımda Tanya bile zaman zaman insani bir yön sergileyebiliyordu.

General Zettour’un kişisel ayak işlerini koşturan 203. Hava Büyücü Taburu, General’in arsızca hazırladığı bu (sözde) harekat planına kan çanağına dönmüş gözlerle bakıyordu.

“Üç ayrı kilit noktanın her birine büyücü tümenleri sevk etmek mi?”

Hedefi okumayı daha yeni bitirmiştim ki başımı döndüren, ezici bir baş dönmesi hissi her yanımı sardı. Üç kilit nokta ha, bak sen şu işe!

Bunca akıl dışı talep arasından olacak iş mi! Zettour, İmparatorluk’ta kafası çalışan az sayıdaki insandan biriydi, değil mi?! Böyle bir fanteziyi nasıl ciddiyetle düşünebilirdi?

“Federasyon Ordusu’nun yakıt ve mühimmatı üzerinde baskı kurarak operasyonel sınırlarını tetiklemek. Harekat merkezlerinden uzağa açılmış olan Federasyon Ordusu’na en düşük maliyetle ağır bir darbe indirmek…”

Arkasındaki mantığı anlıyordum. En ufak bir askeri mantık kırıntısı bile General’in niyetini kavramaya yeterdi: Düşmanın artçı kilit noktalarına baskı uygulayıp iletişim hatlarını kesmek.

İkmal hatlarına saldırırken ana kuvveti kullanarak alanı kuşatmak adeta ders kitaplarına girecek türden bir taktikti. Ve bu bana acı verici derecede tanıdık geliyordu.

Nitekim bu durum, İmparatorluk Ordusu’nun geçen yıl 5 Mayıs’ta başlattığı Demir Çekiç Harekâtı’na son derece benziyordu. Açık konuşmak gerekirse, yer yer tamamen bir önceki harekâttan kopyalanmış gibi görünüyordu; bu da yüzeyin altında aceleyle hazırlanmış derme çatma bir alternatifin yattığını ele veriyordu.

Ancak hedefe gelecek olursak… fikir o kadar akıl almazdı ki, Demir Çekiç Harekâtı’nda yer almış subaylardan biri olarak, o zamanki aşırı gözü pek ve tehlikeli kumar bile bunun yanında dağ gibi sağlam kalıyordu. Ki bana göre o harekât da neredeyse tamamen riskten ibaretti!

Geçen yıl İmparatorluk Ordusu’nun doğuda hâlâ aktif zırhlı tümenleri vardı. Peki doğu ordusu şu an kaç tank toplayabilirdi? İhtiyatların neredeyse tamamı ya Ildoa’da güneşleniyor ya da güneş yanığının acısını çıkarıyordu.

Dahası, Demir Çekiç Harekâtı sırasında düşmanın artçı birliklerini engellemek için havadan indirilen birliklere destek sağlanabiliyordu. Şimdi zırhlı tümenler yokken hâlâ böyle bir yardım bekleyebilirler miydi?

Masanın üzerine saçılmış çikolataların hepsini ağzıma tıkıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Şeker almazsam başım tekrar dönebilirdi.

İçinde bulunduğumuz bataklığı düşünürken, şaşkına dönmüş Üsteğmen Grantz’a doğru hava büyücüleri için özel hazırlanmış yüksek kalorili çikolatalardan fırlatarak “Sen de al,” dedim.

Zırhlı birlikler imkânsızdı, bu yetmezmiş gibi hava üstünlüğü ise hayalin de ötesinde bir rüyaydı.

Geçen yıl, yüksek manevra kabiliyetine dayalı bir harp için az da olsa hava üstünlüğü sağlamak adına İmparatorluk genelindeki tüm hava unsurlarını bir araya toplamıştık. Bu gerçek, planlı ve kararlı bir taarruzdu. Fakat bugün İmparatorluk artık bu imkâna sahip değildi. General Zettour, Hava Kuvvetleri’ni Ildoa’da son damlasına kadar tüketmişti.

Sonuç olarak, hava indirme harekâtlarının en büyük ön koşulu olan hava hâkimiyetini geçtim, hava üstünlüğünü bile unutabilirdik. Hatta kayda değer miktarda büyük nakliye uçağını dahi temin edebileceğimiz şüpheliydi.

Ancak General Zettour sırf bu sorunların farkında olduğu içindir ki bu harekât için standart hava indirme piyadeleri yerine, az sayıda olsalar bile etkili olabilen biz büyücüleri seçmişti. Muhtemelen ateş gücümüzü ve savunma kabiliyetlerimizi kullanarak İmparatorluk’un sayısal dezavantajını telafi etmemizi bekliyordu. Mantık, en azından kâğıt üzerinde makul görünüyordu… Tabii bu kadar çok büyücüyü nereden bulup çıkaracağımız sorusunu göz ardı ederseniz.

Mevcut şartlar altında, doğrudan Genelkurmay’a bağlı olan 203. Hava Büyücü Taburu’na bile herhangi bir takviye beklememeleri söylenmişken bu nasıl mümkün olabilirdi? İmparatorluk Ordusu yetkilileri yeni hava indirme tümenleri çıkarabilmek için nasıl kırk takla atmak zorunda kalacaktı acaba?

Kaldı ki, bu sorun bir mucize eseri çözülse bile…

“… işin en kötü yanı, aynen bu şeyi daha önce de yapmış olmamız,” diye mırıldandım; Üsteğmen Grantz’ın şikayetlerimi duyabileceğini bilmeme rağmen.

Temel çatı bakımından Demir Çekiç Harekâtı’ndan kopyalanmış gibi duran bu plan her iki tarafça da biliniyordu. Dünya, İmparatorluk’un nasıl hareket ettiğini o zaman öğrenmişti. Düşmanımız artık bu tür taktiklere karşı bağışıklık kazanmıştı. Şimdi de aynı derecede başarılı olmasını beklemek aptallıktı.

Düşman eskisinden daha güçlüydü. Biz ise daha zayıftık. Eski taktikleri ısıtıp sürüp işlerin yolunda gitmesini umarak, bir önceki kumarımızdan bile daha düşük başarı şansına sahip bir harekâta her şeyimizi yatırıyor olacaktık.

Tek yolun bu olduğu varsayılsa bile, bu plan aşırı derecede gözü pek ve fazla cüretkârdı. Gülünç derecede aceleciydi.

“Hava hareketliliği ve stratejik birliklerle geniş çaplı bir sıçramalı ilerleyiş. Bu…”

“İmkânsız” kelimesi, konumumu hatırlamadan önce neredeyse dudaklarımdan dökülüyordu. Üsteğmen Grantz oradaydı. Daha diplomatik bir ifade bulmak için beynimi zorladım.

“… bir harcamadan ibaret. Dürüst olmak gerekirse, büyücüler katledilecek. Fikir, zaman satın alıp bunu zaferle takas etmek üzerine kurulu. Ancak… tamamen imha edilene kadar dayansak bile, harekâtın başarıya ulaşma şansı makul olmaktan çok uzak.”

Mühirlenmiş belgelere göre, “düşman arkasına sızıp ikmal yollarını mümkün olduğunca uzun süre kesmemiz” gerekiyordu. Takviye birlikleri gelene kadar değil, mümkün olduğunca uzun süre. Belki de bir sahra subayı olarak edindiğim mükemmel tecrübe, satır aralarını okumamı sağlıyordu. Hiçbir destek gelmeyecekti.

Kısacası, kurtarma birlikleri olmayacaktı.

Düşman topraklarına indikten ve kendi gücümüzü kullanarak baskı uyguladıktan sonra, izole edilmiş ve yapayalnız kalmış bu birlikler, Federasyon Ordusu’nun ana kuvvetinin ikmalsizlikten çökmesini beklerken her yönden gelecek darbelere göğüs germek zorunda kalacaktı. Takas oranı kazançlı görünebilirdi ancak bu, İmparatorluk büyücü tümenlerinin Federasyon’un ana kuvvetiyle takas edilmesi demekti.

Bize resmen gidip orada ölmemiz söylenmişti. Reddetmeyi düşündüm ancak sahte emirler yüzünden Zettour’a daha yeni borçlanmıştım. Gayriihtiyari gözlerimi kapatıp kendimi en kötüsüne hazırladım.

“Bu…”

Üsteğmen Grantz’a bir göz attım. “Emeğin için teşekkürler,” dedim. Ardından, sanki birinin gizlice dinlemesinden korkuyormuşçasına ona bir görev verdim: Binbaşı Weiss ile Üsteğmen Serebryakov’u çağır ve kim olursa olsun başka hiçbir kimsenin harekât merkezine yaklaşmadığından şahsen emin ol.

Odaya çağrılan Binbaşı Weiss, beklenmedik bir manzarayla karşılaştı.

“Binbaşı, geldin demek. Biraz kahve alır mıydın?”

Harekât merkezindeki ahşap kasalardan birinin üzerinde oturan komutanıydı bu; bir elinde kahve fincanı tutuyor, yüzünde bir tebessüm taşıyordu. Dahası, başkentteki kafelerden birinden fırlamışçasına son derece sakin bir edayla kahve ve çikolata ikram ediyordu.

“Hadi, kurul şöyle. Hakiki kahvedir. Bak?”

Her köşede kan ve çeliğin pusuda beklediği ön cephenin ortasında onu çay sohbetine davet ediyordu!

Şaşkına dönen Weiss, Yarbay’ı kendisinden daha uzun süredir tanıyan Üsteğmen Serebryakov’un çoktan orada olduğunu ve bir parça çikolatayı ısırmakla meşgul olduğunu fark etti.

“Ne var? Gayet güzel işte.”

“Peki, madem.”

Weiss ne diyeceğini bilemiyordu… ama tuhaf bir şekilde gerginlik dağılmıştı. Farkında bile olmadan, sandalye niyetine sunulan ahşap kasanın üzerine kurulurken buldu kendini.

“Lütfen, konuşmak istediğim meseleye girmeden önce tatlı bir şeyler atıştır. Biraz da kahve iç. Yapabiliyorsan biraz rahatlamaya çalış. Konuşacaklarımız kesinlikle oturarak dinlemek isteyeceğin türden bir şey, söz veriyorum,” diye açıkladı Weiss’ın komutanı yatıştırıcı bir tonla.

İmparatorluk bu halde savaştayken, kahve ve çikolata paha biçilemez lüks maddeler haline gelmişti. Bu krallara layık ziyafetin ardından Binbaşı Weiss yerine iyice yerleşti ve kendini en kötüsüne hazırladı. Komutanı bu kadar ileri gittiğine göre sorun ortadaydı: Çok büyüktü.

“Ben gönüllüyüm. Mesele her neyse, emretmeniz yeterli.”

“Binbaşı Weiss?”

Komutanın kafası karışmış gibi görünüyordu. Normalde savaşın çilesini çekmiş kıdemli bir asker edası saçarken, o anda yüz ifadesi yaşına daha uygun duruyordu. Binbaşı Weiss buna içten içe güldü ama bu eğlenceli düşünceyi hemen zihninin arka planına itti.

Komutanları bu tuhaf derecede resmi ikramı, onlara söylemesi zor bir şey olduğu için hazırlamıştı. Başlarının belada olduğu kesindi. Doğu’da dirsek çürütüp her türlü çileyi çekmiş olan Weiss, acılardan nasibini fazlasıyla almıştı ve geleceği zaten seziyordu.

“En başından beri buna hazırlıklıydım. Taburumuz Semender Muharebe Grubu’na atanmadan önce bile bizi nasıl bir görevin beklediği söylenmişti. Ne kadar zor olursa olsun, her türlü göreve gönüllü olmaya hazırım.”

Yarbay Degurechaff, Üsteğmen Serebryakov’a doğru bir göz attı. Weiss, bu küçük hareketten Serebryakov’a ne sorulmak istendiğini anladı. Yarbay, onun da aynı şekilde hissedip hissedemediğini öğrenmek istiyordu.

Aynı zamanda üsteğmene bir can simidi uzatıyordu. Serebryakov isterse itiraz etmekte özgürdü fakat hiçbir şey sesli söylenmedi. Aksi görüşteyse sadece sessiz kalabilirdi; komutanlarının, astlarının karşı karşıya gelmeden itiraz etmelerine olanak tanıyan düşünceli bir jestiydi bu.

Weiss, Yarbay’ın düşünceliliğine hürmeten sessizliğini korudu; ne de olsa üzerine vazife olmayan bir şeydi.

Üsteğmen Serebryakov hafifçe mırıldandı. “Tehlikeli yolculuklar, azıcık maaş ve aylar sürecek çatışma ile kargaşa için…”

Bunlar Weiss’ın çok değer verdiği sözlerdi. Cesur, soylu sözler. Kahramanlara layık kelimeler. Fakat gerçeklik, savaş alanında romantizme yer olmadığını acı bir şekilde açıklığa kavuşturmuştu. Yine de, hâlâ böylesine yüce sözlere tutunan bir birlik sahnenin merkezine geçecek olsa ne olurdu?

“Sanırım yanlış bir izlenim edindiniz. Biz Ren Cephesi’nden beri ikili uçuş partneriyiz. Tabii ki gönüllü olmayı amaçlıyordum Yarbayım.”

“Anladım.”

“Evet, anlıyorsunuz.”

Yarbay alçak sesle mırıldandı, ardından bakışlarını Weiss’a çevirdi.

“İkinizin de buna hazır olduğundan emin misiniz?”

““Kesinlikle,”” dedi ikisi birden.

“Bu tabura gönüllü olduğumda, kahramanlık düşüncesi aklımı çelmişti. Kahramanlığın sadece hayatı yaşama biçiminizden ibaret olduğunu nihayet anlıyorum Yarbayım.”

“Sağ salim dönme ihtimalimizin düşük olduğunu anlıyorsunuz, değil mi…?”

Weiss emindi ki, korktuğunu itiraf edip taahhüdünü geri çekmek istese bile Yarbay Degurechaff onu azarlamayacaktı. Gerçekten gönüllü olmak isteyip istemediğini tekrar sorarken yüz ifadesi son derece samimiydi. Daha önce emin idiyse, şimdi iki kat emin olmuştu. Saçma sapan bir görevden kaçmak için son şansıydı bu.

Weiss hafifçe omuz silkti ve duygularını kelimelere dökmeye çalışarak konuştu: “Bu bir savaş. Ne gerekiyorsa emredilmelidir.”

“Bu talebi yapmadan önce bir kez daha sormak istiyorum… Ee, Üsteğmen Serebryakov? Sen ne diyorsun? Lütfen şimdi açıkça konuş.”

“Ne mi diyorum?”

Ağzına çikolataları tıkıştırmakla ve kahvesini dikmekle meşgul olan Yarbay’ın emir subayı, başını yana eğdi. Yarbay Degurechaff diken üstünde ona bakakaldı.

Derken Weiss, bu diyaloğun ne kadar alışılmadık olduğunu aniden fark etti. Yarbay, emir subayına fikrini değiştirmek isteyip istemediğini zaten bir kez sormuştu ve şimdi bir kez daha soruyordu. Bu vedayı kabullenmekte tereddüt mü ediyordu? Üsteğmeni kararını yeniden gözden geçirmeye mi zorluyordu? Felaketin eşiğinde böyle bir endişe gösterecek Yarbay Degurechaff’tan başka kim olabilirdi ki?

Weiss elinde olmadan rahatsız bir tebessüm kondurdu yüzüne.

“Yarbayım, bağışlayın ama…”

“Hayır, Binbaşı. Sözümü kesme. Ee, Üsteğmen Serebryakov, sen de Binbaşı Weiss gibi gönüllü olmakta kararlı mısın? Açık konuş.”

“Kusura bakmayın. Ama… bunu bana neden soruyorsunuz?”

“Neden mi?”

“Evet, neden?” Üsteğmen Serebryakov elinde kahvesiyle, kafası karışmış bir halde başını salladı. “Kendimi net bir şekilde ifade ettiğimi sanıyordum… Ren Cephesi’ndeyken, siz nereye giderseniz oraya gitmeye karar vermiştim. Bunca şey yaşadıktan sonra, şimdi neden her şeyi yeniden düşünmemi istediğinizi anlamıyorum.”

Komutanlarının yüzünde boş bir şaşkınlık ifadesi belirdi.

“Ha-ha-ha!” Weiss, bir üstünün huzurunda olmasına rağmen kahkaha atmaktan kendini alamadı. “Gördünüz mü? Ne demiştim?”

Yarbay Degurechaff’ın emir subayı olarak Üsteğmen Serebryakov, Ren Cephesi’nden beri her zaman onun arkasını kollamıştı. Degurechaff’ın endişe göstermesi güzel bir şeydi ama Serebryakov için böyle bir muamele görmek kafa karıştırıcı gelmiş olmalıydı.

İnsan ilişkilerine gelince, komutanımız hiç beklenmedik şekillerde beceriksizleşebiliyordu. Bıyık altından gülen Weiss, aniden bir şey fark etti. Düşününce, karşısında duran bu büyük kahraman aslında kendisinden birkaç yaş küçüktü! Kusursuz görünse de o da nihayetinde bir insandı.

Bu hoş aydınlanmanın tadını çıkaran Weiss, konuşurken daha ağırbaşlı bir ifadeye büründü. “Bağışlayın Yarbayım, ama kararlılığımızı sorgulamanız gereken noktayı çoktan geçtik. Kararımızı çok, çok uzun zaman önce verdik.”

“Öyleyse sanırım etrafım tamamen savaş çığırtkanlarıyla sarılmış… ” dedi yarbay bıkkın bir edayla.

Weiss tam “Üzüm üzüme baka baka kararır,” demek üzereydi ki Üsteğmen Serebryakov ondan önce davranıp daha güzel bir karşılık verdi.

“Hayır, bir istisna var.”

“Öyle mi?” diye sordu Yarbay Degurechaff, kimi kastettiğini sorar gibi bakışlarını Üsteğmen Serebryakov’a çevirerek.

“Tahmin edemiyor musunuz?” dedi üsteğmen kıkırdayarak ve ardından baklayı ağzından çıkardı: “Lergen Muharebe Grubu’ndaki tek normal insan Albay Lergen!”

Tabii ya, Albay Lergen! Weiss hak verircesine ellerini birbirine vurdu.

“Evet, bu doğru. Albay Lergen son derece aklı başında bir adam!”

Üçü de içtenlikle güldü. Gerginliği üzerlerinden atıp yeniden sıcak ve neşeli hissettiklerinde Weiss, Yarbay Degurechaff’ın uzattığı yazılı emri alıp göz gezdirdi ve içinin ısındığını hissetti.

“Bu bayağı zorlu bir görev.”

“Bütün söyleyeceğin bu mu? Bayağı temkinlisin, Binbaşı.”

“İnsan bir şeyi kabullendikten sonra başka ne diyebilir ki?”

Karar verilmişti. Weiss bunu net bir şekilde hissetti. Odadaki hava bir anda değişip yerine oturdu.

“Kaderimize hazırlanalım.”

Bir an önce komutanları kendi yaşında görünmüş olabilir ama şimdi emir verirken saçtığı aura ile muharebe meydanında Ak Gümüş unvanını kazanmış görmüş geçirmiş bir subay olduğundan kimse şüphe duyamazdı.

“Vakit geldi. Demir Çekiç’i aşma vakti… Ve bu bizim elimizle yapılacak.”

Açık konuşmak gerekirse kafam çok karışık. Neden kimse reddetmedi? Dünya bazen çok tuhaf bir yer olabiliyor.

Belki de bu, çözülemeyen gizemlerden biridir. Ancak geriye başka seçenek kalmadıysa, en kötü sonuçtan kaçınmak için elimden geleni yapmaya yine de kararlıyım.

Böylece, General Zettour’un emri, sahadaki komutanın onayı, sahadaki personelin mutabakatı ve karşı çıkan tek bir kişinin bile olmamasıyla, insanın herkesin akıl sağlığını sorgulamasına neden olan türden bir askeri kumar olan hava indirmesi fazla sorun çıkmadan onaylandı.

Onaylandı ve harekete geçirildi.

İmparatorluk Ordusu gerçekten de savaşa doymak bilmiyor.

Kafada hâlâ pek çok şüphe var ama durup bekleyecek vakit yok. Her birimiz üzerimize düşen görevleri yerine getirmeliyiz. Kusursuz bir şekilde.

O zamanlarda tuhaf bir şey vardı. İmparatorluk’tan bir büyücü o anı canlı bir şekilde tarif etmişti.

Kim bilir kaç saattir durmaksızın uçuyorlar—hangi günde olduklarını bile kimse bilmiyordu—Federasyon Ordusu’na karşı amansız kara saldırıları düzenliyorlardı. Burası muharebe alanıydı ve herkes uykuya muhtaçtı. “Lütfen, sadece beş dakika!” Ve ardından komutanlarının öfkeyle “Uyuyacak vakit yok! Uçarken ikmal yapın! Derhal yeniden toplanıyoruz!” diye bağırması… bitkin haldeki büyücülerin ellerine yüksek kaliteli çikolatalar tıkıştırırken.

“Bayanlar, baylar, yiyin, uyuyun! Uyandırılana kadar ölüm uykusuna yatın!”

Birkaç dakika kestirebilmek için dünyaları verirlerdi ama birdenbire uykuları tamamen açıldı.

“Uyuma iznimiz mi var…?”

“Efendim?”

“Unutmayın, yakın gelecekte bir daha uyku yüzü görmeyi beklemememiz söylendi.”

Yiyebildikleri kadar çikolatayı mideye indirip hızla gözlerini kapadılar ve uykunun her bir saniyesini yakalama arzusuyla düşler alemine daldılar.

Bu sırada büyücü subaylar, Doğu Başmüfettişi’nin gürlediği emirleri hatırlayarak yorgunluktan kan çanağına dönmüş gözlerini kırpıştırdılar. “Tüm komutanların dikkatine, komutan olduğunuz güne lanet edin! Yapılacak işler var! Komutanlar toplantısı vakti geldi! Önce bir saat kestirmek için vaktiniz var!”

Acil emirler almışlardı, bu yüzden sadece bir saatliğine de olsa uyumalarına izin verilmesi muazzam bir lütuftu. Bu emirler çok büyük olmalıydı.

Müfettiş onlara yeşil ışık yakar yakmaz, pestili çıkmış subaylar domino taşları ya da bez bebekler gibi yere yığıldı ve hızla horlamaya başladı.

Ve ardından, tam bir saat sonra.

Tam uykuya daldıktan hemen birkaç an sonra sarsılarak uyandırılmış gibi hissettiler. Bedenleri hâlâ uyku diye feryat ederken, bu subaylar sürünerek harekât merkezine gittiler; hatta bazıları zihinlerini zorla canlandırmak için hesaplama mücevherlerini kullandı. Rollerinizin ne olacağını öğrendikleri gün o gündü.

Tabii ki 203. Hava Büyücü Taburu dışındakiler hariç, muharebe harekât merkezinde toplanan büyücü komutanlar durumdan haberdar edilir edilmez feryat figan bağırmaya başladılar.

“İnanılmaz! General aklını mı kaçırdı?!” “Mevcut kuvvetlerimizle bölgeyi ele geçirip elde mi tutacağız?! Ama en fazla iki yüz kişi falandırız!” “Masa başı bir aptallık bu! Kilit noktalar elbette savunulacaktır!” “Karadaki uçaksavar ateşinin ne kadar yoğun olacağını kesinlikle hesaba katmamışlar!” “Yeterli ikmalimiz yok! Bu işi sadece ele geçirdiklerimizle yapmamızı mı bekliyorlar?!” “Çok ama çok az büyücü var!”

Başka bir deyişle, İmparatorluk askerleri itiraz etme yetisine sahipmiş gibi görünüyordu. Onlar adına ne yazık ki, hâlâ İmparatorluk askerleriydiler.

Öz bir şekilde yanıt veriyorum. “İtirazlarınızı anlıyorum. İsterseniz şikâyetlerinizi yazılı olarak kayda geçireyim. Ancak emir çoktan verildi. Dahası, görev tazminatları da yatırıldı.”

Kadim deyişte de belirtildiği gibi, emir emirdir. Komutanlar kuzu gibi bir sessizliğe gömülüyor. Hatta bazıları bana umut dolu bakışlar fırlatıyor. “Tazminat mı dediniz?”

“Birlikleri takviye edecekler. Baylar, işte beklediğimiz takviye nihayet geliyor. Görevi tek bir tümenle icra etmeye çalışmamıza gerek kalmadı. Yüksek komuta bize daha fazla personel sağlayacak.”

Üst kademe şapkalarından birkaç tümen çıkaracak gibi görünüyor. Kıs kıs gülüyorum. Diğerleri espriyi anlamışa benzemiyor ve beni son derece ciddi sorularla sıkıştırmaya başlıyorlar. Ne kadar takviye bekleyebilirlerdi?

“Sayılar nedir?”

“Anavatandan iki ilave tümen.”

“Ne? Bağışlayın, iki mi dediniz?” diye soruyor büyücü subaylardan biri, inanamayarak öne doğru eğilerek. Hislerini anlayarak başımla onaylıyorum. “Başkenttekiler bu konuda son derece ciddi. İki tümen dolusu büyücüyü ne yapıp edip sıkıp çıkarmayı planlıyorlar.”

Üst kademenin kaç asker sözü verdiğini duyduklarında, derhal bir soru yağmuruna tutuluyorum.

“Tümenler nasıl teşkil edilecek? Gerçek muharebe düzenleri nasıl?”

“Tümen başına üç alay, alay başına üç standart bölük. Halihazırda mevcut olan tümenle birlikte toplam dokuz alay etmeli.”

“Albay Degurechaff, eğer alayların kadroları tam doldurulursa, bu bine yakın büyücü demek…”

“Evet,” diyorum başımla onaylayarak. “Tam kadro olduklarını varsayarsak.”

“Albayım, tüm saygımla soruyorum, tam kadro derken bizden gizlediğiniz bir şeyler mi var acaba?”

“Haksız sayılmazsınız,” diye itiraf ediyorum. “Görünürde bu güç, savunması şu an ne kadar çürük olursa olsun Moskva’yı bile ezip geçmeye yeter. Tabii bunu tek yönlü bir intikal olarak göze aldığımızı varsayarsak.”

Doğuda halihazırda komutam altında bulunan büyücü tümeninde bile en fazla iki yüz kadar büyücü var, bu da gücümüzün yaklaşık üçte ikisi seviyesinde olduğumuz anlamına geliyor.

“Ancak generale bakılırsa, ne yapıp edip tam kadroyu toplamayı planlıyorlar.”

“Yani en azından elimizde rakamlara dair bir senet var,” diyorum sırıtarak.

“Tüm saygımla Albayım,” diyerek sözümü kesiyor Üsteğmen Grantz, “Gönderecekleri büyücülerin bir işe yarayıp yaramayacağı şüpheli.”

“Bunu söylemek için mantıklı bir sebebiniz var mı, Üsteğmen Grantz?”

“Evet, Albayım. Başkent Hava Savunması’ndaki büyücülerle sohbet etme fırsatım oldu; görünüşe göre bugünlerde sadece düz uçabilmek bile insanı takdirname almaya yetiyor.”

Sözleri odadaki çoğu kişiyi huzursuzluğa sürüklüyor gibi görünüyor. Endişeyle gözlerini bana ve Grantz’a çeviriyorlar.

“Üsteğmen Grantz, ben buna şahit olmak için orada değildim. Lütfen somut endişelerinizi paylaşın.”

“Elbette,” diyerek devam ediyor. “Gözlemlediğim kadarıyla, bir büyücünün en yüksek notla geçmesi için başkent hava sahasında kol uçuşu yapması bile yetiyordu. Şahit olduğum beceri seviyesine bakarak, hava koridorunu koruyup hedefe ilerleme kabiliyetlerinden bile şüphe duyuyorum…”

“Eğer söyledikleriniz doğruysa bize takviye değil, yük gönderiyorlar. Uçmayı bile beceremeyen büyücüleri çuval gibi yanımızda taşımak zorunda kalacağız… ” dedi başka bir alaydan gelen irtibat subayı kaşlarını çatarak.

Rahatsız edici bir tebessümle ona hatırlatıyorum: “Unutuyorsunuz, Subay Bey. Bu bir hava indirme harekâtı.”

“Ama nakliye uçaklarımız hedeflere ucu ucuna ulaşabiliyor. Onları cepheye kadar taşısak bile…”

“Sadece nakliye uçaklarının menzilinden bahsediyor olsaydık bu doğru olurdu.”

“V-1 uzun menzilli roketleri gibi bir şey mi hayal ediyorsunuz? Ama koskoca tümenleri taşıyacak kadarına sahip miyiz ki…?”

Gerçekten de makul bir itiraz. Yine de görünen o ki, İmparatorluk Ordusu generallerini en azından belli ölçüde anlaması gereken büyücü subaylar bile neyin gelmekte olduğunu öngöremiyor. İnliyorum… General Zettour’un bu çılgınca planı en nihayetinde işe yarayabilir.

“Albayım?”

Omuz silkip geçiyorum.

“İtirazlarınız, beklenmedik bir şekilde General Zettour’un planının aslında başarı şansı olabileceğini fark etmemi sağladı.”

Subaylar bana boş gözlerle bakıyor; sadece diğer birliklerden toplanan irtibat subayları değil… Tanya’nın emrinde en uzun süredir görev yapan Üsteğmen Serebryakov bile benzer bir tepki veriyor. Üsteğmen Grantz’ın yüzünün hafifçe bulutlandığını görüyorum.

“Üsteğmen Grantz?”

“Bağışlayın ama… Sonuçta bahsettiğimiz kişi General Zettour. Gizli bir kozu olduğunu mu söylüyorsunuz?”

“Bingo,” diyerek içgüdülerini alkışlıyorum.

“Bizim açımızdan büyük şans ki Federasyon Ordusu Komutanlığı’nda değilsiniz.”

“Bakın,” diyerek masanın üzerindeki haritaya vuruyorum. “Herkes haritaya baksın. Varış noktalarımızı görüyor musunuz?”

“Elbette,” diye yanıtlıyorlar. Sırıtıyorum.

“Üç hedef de en yakın hava nakliye biriminin muharebe harekât menzilinin fazlasıyla dışında kalıyor. Bunda şüphe yok. Peki ya ağır nakliye uçaklarımız tek yönlü bir intikal yapacak olsaydı? O zaman menzil içinde kalırlar mıydı?”

“Ne? Ama… bu demektir ki…”

Büyük nakliye uçakları, İmparatorluk Ordusu için son derece kıymetli, yüksek değerli askerî unsurlardır. Normal şartlar altında gözünüz gibi korumanız gereken türden bir teçhizattır. Kesinlikle kullan-at gözüyle bakamazsınız. Sıradan bir hava indirme harekâtı uğruna böyle kıymetli teçhizatı kumara yatırmak dudak uçuklatıcı bir şey. Yine de…

“Sonunda gözden çıkaracaksak gidiş-dönüş yapmalarına gerek kalmaz, değil mi?”

İrtibat subayları şaşkınlıktan donuklaşıyor. Ciddi olamam.

Doğrudan emrim altında çalışan Binbaşı Weiss söz almayı daha kolay buluyor. Diğer subaylar melül melül bakarken, herkesin aklındaki o soruyu dile getiriyor: “Biz… gözden mi çıkaracağız… nakliye uçaklarını mı? Onlar planör değil ki, uçak…!”

Binbaşı Weiss’ın düşüncesi son derece makul. Gerçekten çok makul.

“Herkes Binbaşı Weiss ile aynı fikirde mi?”

Başlarıyla onaylıyorlar. Açıklamaya karar veriyorum. Hakikat şu ki, General Zettour muhtemelen bir ‘seçim ve yoğunlaşma’ stratejisi izliyor.

“Sağduyuya saplanıp kalmaya gerek yok. Gerektiğinde esnek olunmalı. Nihayetinde, ister planör ister nakliye uçağı olsun, her şey maliyet ve getiri dengesine dayanır.”

Mantıklı sonuç son derece açık. Elinizin altına girecek kârla orantılı olduğu sürece, büyük bir harcama bile gayet rasyoneldir. Derinleştirerek açıklıyorum: “Eğer Federasyon Ordusu’nun stratejik taarruzunu burada kırabilirsek, onlarca nakliye uçağı pahasına bile olsa bu İmparatorluk için muazzam bir kazanç olur. Bu, generalin aldığı cesur ve pratik bir karardır ve ben buna tamamen katılıyorum. Nakliye uçakları değerli teçhizatlar olabilir, ancak stratejik açıdan bakıldığında bu harcama son derece makuldür.”

Elbette, sonrasında ne olacağını şimdiden gözümde canlandırabilsem de bu kısmı dikkatle gizli tutuyorum. İmparatorluk Ordusu’nun hava nakliye tümeni muhtemelen bir daha belini doğrultamayacak.

Yine de, maliyet ve etki açısından General Zettour’un tercihi fevkalade rasyonel. Devlet politikası perspektifinden bakıldığında, en hayati stratejik askerî unsurlar bile devletin bekası karşısında sadece birer teminattan ibarettir.

Başka bir acı mantıksal gerekliliğin de farkındayım. İmparatorluk sadece stratejik nakliye uçaklarını ve stratejik intikal kabiliyetini kaybetmekle kalmayacak, nakliye araçlarının bile feda edildiği böyle bir muharebe meydanına sürülen insan unsuru da büyük ihtimalle tek yönlü bir bilet almış olacak.

“Bağışlayın ama böyle bir harekâtla—”

“Evet,” diyerek lafını kesip Binbaşı Weiss’ın düşüncesini tamamlıyorum. “Büyücüler de nakliye uçakları da büyük ihtimalle heba olacak.”

Kötü haberi bizzat ilk veren ben olmaya karar veriyorum. Tanya’nın amirleri olarak öne çıkıp kötü haberi saklamaması, hakikati itiraf etmekten kaçınan kıdemli bir subay gibi görünmesinden çok daha iyi bir izlenim bırakır.

Bu berbat bir hakikat. Ancak bunu birliklerime izah etmek bir subay olarak benim görevim.

“Nakliye uçaklarıyla tek yönlü olarak taşınacağız, harekât tamamlanana kadar komünistleri oyalayacağız ve ardından uçup gitmekte serbest olacağız—ardımızdaki pisliği temizleme işini ise başkasına bırakacağız. Kısacası harekât, şiddetli çatışmaların tam ortasına fırlatılmamızı, ardından ya kıl payı kaçmamızı ya da ölümü kucaklamamızı gerektiriyor.”

“Pek çok adam ölecek, değil mi… ” dedi irtibat subaylarından biri karamsar bir edayla.

Acı dolu bir ifadeyle yanıt veriyorum. “Uzun menzilli uçuşa alışkın olmayan yeni acemi erlerin zayiatı muhtemelen muazzam olacak… Ve üst üste gelen muharebelerle, bugüne kadar hayatta kalmayı başarmış kıdemli askerler bile tehlike altında.”

Hepsinden kötüsü, Tanya için bile risk son derece yüksek olacak.

“Fakat ne yazık ki, ordunun şu an elinde bulunan fedakarlık seçenekleri arasında maliyeti en düşük olanı bu. Baylar, sizin de bildiğiniz üzere, doğu ordusu şu anda ağır teçhizatının büyük bölümünü kaybetmiş durumda. Muhtemelen şu anda hareketli bir karşı taarruz yapabilecek tek birlik Ildoa’daki zırhlı kuvvetler.”

Ancak ne yazık ki, tankların bizim için Ildoa’dan geri döneceğine dair umut yok denecek kadar az. Sesli olarak söylemesem de, bu tankları sadece kâğıt üzerinde bir kuvvet olarak düşünmek daha doğru olur. Sonuçta sırf hareket etmek bile tankları yıpratır. Bakım gerektirmeyen makine diye bir şey yoktur. Böyle ağır donanımlar, arada hiçbir donatım ve bakım olmadan gıcır gıcır bir halde savaştan savaşa koşamaz.

Zırhlı kuvvetler Doğu’ya hızla intikal etmek için ellerinden geleni yapsalar bile, tanklar için kitlesel seferberlikten çok daha büyük sorunlar var. Bakım olmadan o tanklar hiçbir işe yaramaz. Buraya doğrudan sürükleyebilecekleri tek araç türü ancak sabit koruganlar olur.

Başka bir deyişle, stratejik açıdan bakıldığında, diğer endişeler ne olursa olsun, zırhlı kuvvetler zamanında yetişemeyecektir.

Dolayısıyla, General Zettour’un elinde satranç tahtasında kalan tek piyon, tükenmiş haldeki doğu ordusu ana kuvvetidir. Bu da demektir ki General Zettour, olabildiğince ivedi ve anlık bir karşı taarruza muhtaç durumda.

Federasyon Ordusu kuvvetlerine bir zayıflatma uygulamak kaçınılmaz olarak elzem bir hal alıyor. Bu ışık altında, ikmal hatlarını kesmenin askerî mantığı son derece açık.

Tabii ki bunun yapılabilmesi kaydıyla. Bu muazzam bir görev. Çözümü zorlamak adına birkaç büyücü tümenini birden yoğun bir şekilde konuşlandırmaya kadar gitmiş olmaları, bu işin ne kadar kritik görüldüğünü kanıtlıyor.

Bu yüzden coşkulu bir çağrıda bulunarak devam ediyorum.

“Elimizde muharebe tecrübesiyle pişmiş bir tümen ve yeni acemilerin en iyileri var. Birden fazla tümen içinde birden fazla birlik. Başka bir deyişle… hayatta kalanlar ve döküntülerden oluşan karma bir topluluk.”

“Ama aynı zamanda onurumuz var!” diye kükrüyorum. “Bizi büyücü subaylar yapan da bu zaten. Baylar, siz ve ben, alelacele sevk edilen bu takviye birliklerini adamakıllı üç hava büyücü tümenine dönüştürmek için elimizdeki her imkânı sonuna kadar kullanmak zorundayız. Doğu Cephesi’nde hesaba katılması gereken bir güce dönüştürmeliyiz.”

Başka çaremiz yok. Dolayısıyla bunu yapacağız. Yapacağız, çünkü yapmak zorundayız. Aptalca, dairesel bir mantık. İnsanları muharebeye sürmeden önce böyle tiyatral gösterilerle gaza getirmek zorunda kalmak ne kadar sefilce bir his.

Tam bir orta kademe yönetici kâbusu.

Fakat kâbus olsun ya da olmasın, bu bir tiyatrodan ibaret kalsa bile büyücü subaylara hitap etmeye devam ediyorum.

“Mevcut üç hava büyücü tümeniyle bile bunu başarabiliriz. Tıpkı Demir Balyoz Harekâtı’nda yaptığımız gibi Federasyon Ordusu’nun lojistiğini keseceğiz. Düşmanın ana kuvvetini oksijensiz bırakabilirsek zafer bizimdir.”

Kazanabiliriz. Zafer ufukta göründü. Bunların hepsi, yapmak üzere olduğumuz şeyin bir anlamı olduğuna insanları görünürde de olsa ikna etmek için söylenen süslü laflar. Bu sadece bir gözü karalık değil.

“Gerçek şu ki İmparatorluk’u sadece ama sadece biz kurtarabiliriz.”

Bu çağrıyı yaparken her birinin gözlerinin içine dik dik bakıyorum. Vatan sevgisi için, onur için, mesleki gurur için… ne olursa kabulüm. Tehlikenin üstesinden gelip tek bir vücut gibi çalıştıkları sürece, tavsiye edilen doza bakmaksızın gerekli olan her ilacı, her miktarda zerk etmeye hazırım.

“İmparatorluk’u ve dahi dünyayı komünistlerin hain ellerinden koruyacak olan bizleriz. Eğer askersek, işte vakit bu vakittir. Sahne sizindir.”

Savaşçı bir edayla sırıtıyorum. Onları kendi korkaklıklarından uzaklaştırmak için, heyecanımı bastıramıyormuş gibi caka satarak bir an duraksıyorum.

“Ve bu harekâtın hazırlığı olarak…”

Bekliyorum. Sözlerin en ağır şekilde oturduğu anı bekliyorum ve sonra, bam, yumruğumu avucuma indiriyorum.

“Gönüllü baskınına hazırlanırken, bir yandan da düşmanın ikmal hatlarına yönelik anlık operasyonlara ve kara taarruzlarına aralıksız devam etmeliyiz.”

“Ne…? Düğüm noktalarına taarruza hazırlanırken bir yandan da ikmal engelleme harekâtına devam etmemiz mi bekleniyor?”

Subaylar neye uğradıklarını şaşırmış gibi bakıyor.

Bunun fazla şey istemek olduğundan şikâyet etmelerine fırsat vermeden konuşmaya başlıyorum.

“Bu bilgiye sahip subayların esir düşme riskini göz ardı edemeyiz. Netice itibarıyla, şu andan itibaren siz bayların sahaya çıkması yasaklanmıştır. Ancak askerleriniz görev uçuşlarına ne olursa olsun devam etmek zorunda.”

Ön saflarda olmayacaklarını bilmenin verdiği rahatlama ve kendi yerlerine adamlarını tehlikeye atmanın yarattığı suçluluk duygusu. İnsanların kendi duygularını sindirmesi bazen biraz zaman alır.

İtiraz etme fırsatını kaçırmalarına yetecek kadar bir zaman belki de. Ne de olsa İmparatorluk Ordusu denen kurum kültürü, bir kez karar verildikten sonra o yolun sonuna kadar takip edilmesi gerektiği yönündeki standart askerî ilkeyi subaylarına başarıyla aşılamıştır.

“Şimdi baylar. Son derece basit. Siz burada hava indirme harekâtının hazırlıkları için geberene kadar çalışırken, adamlarınıza da olabildiğince çok hava taarruzu düzenletin. Sadece hayatta kalmanıza yetecek kadar kestirin. İki işi birden işte böyle halledeceğiz.”

20 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, DOĞU

İkmal hatları bir ordunun can damarıdır. Her devirde ve her coğrafyada ordular, kuşatma ve imha hayalleri kurarak düşmanın ikmal hatlarını kesmeye çalışmıştır.

İmparatorluk Ordusu’ndan Hans von Zettour da düşmanın ikmal hatlarını kesmeye cüret eden uzun generaller tarihine eklenen yeni bir figürden ibarettir. Ve selefleri gibi o da bunun söylemesi kolay, yapması zor bir iş olduğunu gayet iyi bilmektedir.

Bu bakımdan General Zettour kurdu kocamış bir askerdir. General, kendi kuvvetleri tükenmiş olsa dahi, tam olarak düşmanın lojistiğini hedef alarak devasa orduların yürüttüğü büyük taarruzları defalarca püskürtmeyi başarmıştır. Bu da onun stratejistlik kudretinin, bir lojistik uzmanı olarak edindiği birikimin ve kendisini tüm dünyanın düşmanı haline getiren o sahtekârca zekâsının bir kanıtıdır.

Fakat nihayetinde, konuşan şey sayılardır. İşte bu yüzden kuvvetlerin yoğunlaştırılması ve dikkatle uygulanması her şeyden önemlidir. Sıradan, basmakalıp bir yaklaşım geçerliliğini koruduğu sürece, kitabi ve sıradan bir yöntem her zaman en güvenilir olanıdır.

Ancak iş bir kumara kaldığında, erimiş bir kuvvet dengeleri altüst etmek adına düşman lojistiğine saldırmak gibi bir mucizeye kalkıştığında artık hiçbir şeyin garantisi kalmaz… Öyle ya da böyle, zorunluluklara sıkı sıkıya bağlı olan İmparatorluk’un Federasyon’un lojistiğini hedef almaktan başka çaresi yoktur.

Bu yüzden, bu zorunluluğun peşinden giden İmparatorluk, büyücülerini bir araya toplamak için varını yoğunu ortaya koymuştur. Duruma bu açıdan bakınca kulağa neredeyse epik ve kahramanca geliyor. Ancak sahada, yaldızlı kelimelerin ötesinde kahramanlık namına beklenecek pek bir şey yoktur. Onun yerine, sahada olan bizlerin payına sadece hüzün düşüyor.

Haklı ya da haksız, bir şekilde kırpılıp toplanan İmparatorluk büyücülerinin toplamı gerçekten de üç tümen ediyor. Yakın zamanda Doğu Müfettişliği adına kararlılıkla icra edilen ve emsalsiz denilebilecek o büyük çaplı büyücü hava taarruzlarının bile tek bir büyücü tümeniyle yapıldığı düşünüldüğünde, bu rakamlar İmparatorluk’un toplayabildiği son büyücü kırıntısını bile temsil ediyor olabilir.

Doğal olarak… ordu işleri nizami ve usulüne uygun yollardan halletmeye çalışsaydı, asla böyle bir sayıya ulaşamazdı. Sonuç olarak elimizde kalan şey nizamdan da usulden de son derece uzak.

“Ha-ha-ha… Ha-ha-ha, ha-ha-ha-ha, gülmekten başka ne yapılır ki?”

Kendimi tutamıyorum. Durum göz önüne alındığında, hasatın arasına birkaç ham, toy ürünün karışmasını zaten bekliyordum. General Zettour eğitim birliklerinden eğitmen bile çekmekte zorlandıklarından bahsetmeye başladığında… eh, tam olarak bunu tahmin etmeye başlamıştım. Ama… en azından biraz ölçü bekliyordum!

“Bırakın eğitmenleri ve erken mezunları… Bu büyücüler görünüşe göre hâlâ eğitim aşamasındaymış.”

Zerre kadar büyü yatkınlığı olan kimi buldularsa cepheye mi sürmüşlerdi? Doğru ya, veletlerin yanına bir refakatçi verelim de günlük geziye çıksınlar. Bu küçük okul gezisinin tam da ön saflara denk gelmesi kimin umurunda? En azından onlar için ömür boyu unutamayacakları bir deneyim olur.

“Ne derler bilirsiniz; eve dönene kadar piknik bitmiş sayılmaz.”

Tanya’nın zihni huzurlu, modern dünyanın anılarıyla doluyor. Onca savaş alanı gördükten sonra, eve sağ salim dönmeden gevşememek gerektiğini bildiğimi sanıyordum ama bu olay bana yeni bir şey öğretti.

İyi ya da kötü, Tanya meseleleri birbirinden ayırmayı başarabiliyor. Her şey kendi yerine. İster yeni çömezler ister kursiyerler olsun, günün sonunda hepsi birer asker. Yani hukuki açıdan bakıldığında, savaşa sürülmelerinin önünde hiçbir engel yok.

Gönüllü askerler ile zorunlu askerler arasında bir fark olsa da, onları kullanan kişi olarak bu benim değil, başkasının sorunu.

Yine de günün sonunda ben kendi çıkarını düşünen bir yaratığım. Diğer tümenlere göz atarken gözlerimin kenarlarını ovuşturuyorum.

“İmparatorluk beni kesinlikle çıldırtmaya kararlı…” Bulunduğum konumda böyle bir şey söylememem gerektiğini biliyorum ama sanırım gerçek hislerimin dışarı sızmasına engel olamadım.

Peki şuradaki adamlar da kim? Malul gaziler mi? Saflar arasında yaşları o kadar ilerlemiş birkaç küçük grup var ki, insan İmparatorluk’un bir sonraki adımda cepheye bir iki uzvu eksik askerler göndermesini bekleyebilir. Yeter ki büyücü olsunlar, mantık bu.

“Degurechaff… Yarbayım…?! Bayağı terfi etmişsiniz bakıyorum!”

“Hım? Yoksa bu… Kahteijanen mı? Astsubay Kahteijanen?!”

Astsubay Anluk E. Kahteijanen. Sanırım Birleşik Yıl 1925 civarında, sakatlığı nedeniyle Ren Cephesi’nden tahliye edilen eski bir astım. Ama doğru hatırlıyorsam Kahteijanen emekli olmuştu.

“Patatesten gıda zehirlenmesi geçirdikten sonra ordudan ayrılmamış mıydın?”

“Şey, evet, her şeyi tetikleyen o oldu. Ama doktora göre, müzminleşen gıda zehirlenmesi yüzünden karaciğerim düzgün çalışmayı bırakmıştı…”

“Yani sadece patates değilmiş o zaman.”

“Eh, dönemin şartları işte, başım derde girdi ve emekli olmak zorunda kaldım. Ama ordu daha sonra benimle tekrar iletişime geçti.”

Ne kadar şanssız olursa olsun, en azından altın bilet niteliğindeki sakatlığı sayesinde emekli olabilmişti. Ama bu köle tüccarı İmparatorluk’a tam oturan bir hareket; zavallı adama acımayıp onu her halükarda emeklilikten geri çıkardılar.

“Şimdiki görevine ne zaman döndün?”

“Eğitmen olarak daha yeni döndüm. Günlerimi, şimdilerde ‘aşırı derecede uygulamalı eğitim’ diye yere göğe sığdıramadıkları o ikinci sınıf programı acemilerin kafasına kakarak geçireceğimi sanıyordum… Beni gerçekten tekrar muharebeye göndereceklerini rüyamda görsem inanmazdım,” diye ekliyor, alçak sesle mırıldanarak.

“Peki ya kursiyerler? Gerçek beceri seviyeleri nedir?”

“Sadece uçuş süresine bakacak olursak, iki yüz saatin üzerindeler.”

Hım? Bu beklenmedik rakam karşısında şaşkınlıkla kafamı yana eğiyorum.

Cephe standartlarına göre iki yüz saat hâlâ çok az olsa da günümüzde içinde bulunduğumuz topyekûn savaş durumu göz önüne alındığında o kadar da kötü sayılmaz. Her şey uygulanan müfredata bağlı. Fakat en azından uçuş bakımından, asgari standartları kıl payı da olsa karşılayabilecekmişiz gibi duruyor.

“Şaşırdım doğrusu… General Zettour’un acımasız zorunlu askerlik yaklaşımını bildiğimden, eğitime tabi tutulanların da dahil edileceğini duyduğumda karşıma sadece birkaç onlarca saatlik uçuş tecrübesi olan adamların çıkacağını sanıyordum.”

İnanılır gibi değil ama General gerçekten de işimize yarayacak bir şeyleri toparlamayı başarmış gibi görünüyor. Bu hoş sürpriz karşısında tam tebessüm etmeye başlamışken, yaşça daha büyük olan büyücünün yüzünün asıldığını fark ediyor ve bir şekilde yanıldığımı anlıyorum. Dudaklarımı büzüyorum.

“Albayım, bugünlerde nasıl bir eğitim tarzı uygulandığından haberiniz var mı?” diye soruyor Astsubay Kıdemli Başçavuş Kahteijanen, sesini alçaltarak. Dürüstçe başımı iki yana sallıyorum.

“Keşke olsaydı ama cephe gerisiyle pek bir bağlantım yok. Şu sıralar hızlandırılmış bir oryantasyon programı uyguladıklarını biliyorum. Böyle bir eğitimle pek çok şeyin basitleştirildiğini tahmin edebiliyorum ama… Pekala, siz anlatın.”

“Basitleştirilmiş demek hafif kalır. Temelde Federasyon’un yaklaşımını benimsedik.”

“Ne?”

Federasyon yaklaşımı mı? Doğru duyduğumdan emin olamıyorum. Ya da belki de sadece duymak istemiyorum.

“İmparatorluk Ordusu büyücü taktikleriyle zeytinyağı ve su gibi asla bağdaşmayan, Federasyon’un eğitim yaklaşımı mı?”

“Henüz büyücü kelimesinin nasıl yazıldığını bile bilmeyen bir grup acemiyi etkili bir savaş gücüne dönüştürmenin en verimli ve güvenilir yolunun Federasyon yöntemini benimsemek olduğuna karar verdiler.”

“Aptallar.” Engel olamadan, laf ağzımdan kendiliğinden dökülüveriyor. “Bunun bizim mücevherlerin tasarım konseptine tamamen aykırı olduğunu bilmiyorlar mı…? Birliklerimiz en iyi ihtimalle ortalama savunma kalkanlarına sahipken, bunları Federasyon’un kullandığı şekilde kullanmamızı mı istiyorlar? Elimizde bir ceset dağından başka bir şey kalmayacak…”

İmparatorluk tarzı mücevherler hareket kabiliyetine önem verir. Kelebek gibi uç, arı gibi sok. İmparatorluk yaklaşımının özü budur. Federasyon tarzı mücevherler ise dayanıklılığa önem verir. Dağ gibi sarsılmaz, yanardağ gibi ateş gücüne sahip.

Biri diğerinden daha iyidir denemez, fakat felsefeleri birbirinin taban tabana zıttıdır. Ve doğal olarak, büyücülerin donatıldığı mücevherlerin arkasındaki tasarım konsepti gibi, birliklerin kullanım şekli de farklılık gösterir.

Sonuç olarak, İmparatorluk nitelik ve nicelik dengesini hedeflese de… en düşük bütçeli mücevherleri bile üst düzey bir standartta kullanılacakları varsayımıyla tasarlanmıştır.

İmparatorluk Ordusu büyücü teçhizatını bu parametrelerin dışında kullanma düşüncesi bile akıl dışı! Tıpkı Federasyon gibi, sırf inat uğruna mevzi korumaya çalışmak! Bu, bir kamyonu çekmek için F1 yarış arabası kullanmak kadar saçma olurdu. Teçhizatın bu görev için ölümcül derecede elverişsiz olduğu son derece açık.

Ben şaşkınlıktan donakalmış hâlde dururken, “Yine de bu yöntem daha hızlı,” diyor Astsubay Kıdemli Başçavuş Kahteijanen isteksizce.

“Yani sırf zamandan tasarruf etmek için eğitimi basitleştirdiler.”

Tabii ya, diye düşünüyorum nihayet kavrayarak. Sadece savunma kalkanlarına ve uçuş formüllerine odaklanıp optik yanılsama formüllerini çalıştırmadıklarını veya birden fazla formül arasında geçiş yapmadıklarını varsayarak, teorik ders süresini muhtemelen büyük ölçüde kısaltabilmişlerdir. Çeşitli teorik konulara harcanan zamanı kesip ilk etapta sadece uçuş tatbikatlarına odaklansalardı… önceki eğitimi ciddi oranda basitleştirmek ve o süre zarfında iki yüz saatlik uçuşa ulaşmak imkânsız olmazdı, değil mi?

Ancak bunun bedeli ağır olacaktı.

“Uçamadığın için ölmek mi daha iyi, yoksa uçabildiğin için mi?” diye soruyor Astsubay Kıdemli Başçavuş Kahteijanen, meseleyi rahatsız edici bir tam isabetle özetleyerek.

Geçmişin hava büyücüleri birer uçan muharebe uzmanıydı. Bugün ise bu hızlandırılmış eğitimle fırından yeni çıkmış büyücüler, yalnızca uçmayı bilen acemilerden ibaret. Dobra olmak gerekirse, bu tür askerleri savaşa sürmek taranamaz bir insan kaynakları israfı olacaktır.

Her şeyden önce, böylesi bir basiretsizliği tek kalemde kestirip atamıyor oluşumuz, ordunun son günlerini yaşadığının açık bir göstergesidir. Fakat söz konusu Tanya’nın öz koruması olduğunda, zerre kadar taviz vermeye niyetim yok.

“Bu bozgunucu bir söylem, Astsubay Kıdemli Başçavuş. Başkentteki su size pek yaramamış anlaşılan.”

“Ben de sizin gibiyim Albayım.”

“Benim gibi mi?”

“Cephe hattında kendimi çok daha huzurlu hissediyorum.”

Astsubay Kıdemli Başçavuş Kahteijanen’in bu tuhaf hassasiyetleri karşısında biraz şaşırsam da kişisel fikrine saygı duymayı seçip sessiz kalıyorum. Ne de olsa dışarıda her çeşit insan var. Diledikleri gibi düşünme özgürlüklerine saygı duymak muhtemelen en doğrusu. Yine de Tanya’nın da o insanlardan biri olduğu fikrini kafasından silip atmak istiyorum.

“Düşmüş göründüğünüz bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek isterim. Cephe gerisinin güvenli ortamından işlerimize burnunu sokan o işgüzarlara derin bir saygı duyuyorum. Savaşmaya devam edebilmemiz yalnızca onların sayesindedir.”

Yeri gelmişken, ben de öyle bir iş yapmaktan memnuniyet duyardım ama şimdi bunun yaygarasını koparmanın bir anlamı yok. Astsubay Kıdemli Başçavuş Kahteijanen sanki Tanya’ya cephe gerisinde rahat bir masa başı iş ayarlayabilecek bir konumdaymış gibi de değil zaten.

Yine de, toplumun sorumlu bir bireyinin hassasiyetlerine sahip biri olarak, Tanya’nın cephe gerisindeki bir pozisyona ne kadar uygun olduğunu belirtme fırsatını asla kaçırmam.

“Yeni acemileri görmek bana bazı fikirler veriyor. Galiba eğitimi kendim vermeyi tercih ederdim.”

Sağduyuya yönelik sürekli vurgularım karşımdaki adamda derin bir iz bırakmış gibi görünüyor.

“Bunu söylediğiniz için teşekkür ederim… Yine de bu görevde öğrencilerimden mümkün olduğunca azını kaybetmeyi umuyorum.”

“Üzgünüm. Tek söyleyebileceğim elimizden gelenin en iyisini yapacağımız. Nitekim gireceğimiz savaş alanının türü düşünüldüğünde, siz ve ben bile kendi hayatta kalmamıza öncelik vermek zorunda kalacağız…”

“Elbette…”

Birbirimize iyi dileklerde bulunurken, iç çekme isteğimi bastırıyorum. Bu yeni piyonların hepsi acemi. Teçhizatları bile yalnızca oradan buradan alelacele toparlanabilmiş şeylerden ibaret. Raflardaki son fosili bile göreve çağırmak için depoları altüst etmiş olmalılar, ama bu bile yeterli gelmemiş. Müzelerdeki sergi parçalarına—daha doğrusu tarihi hatıralara—bile el koymuş gibi görünüyorlar. Müzeden doğruca muharebe meydanına.

Yarının hasadı için tohum ekmeyi geçtim, artık dünün anıtlarını söküyoruz. Tarihi zamanlarda yaşıyoruz, gerçekten izlemesi muazzam bir manzara.

“Şu an karşı karşıya olduğumuz şey, geçmişin tecrübeli gazilerini bile çaresizlik içinde pes ettirecek kadar zor bir görev.”

Söylenmem boş havada kaybolup giderken, boynumda sallanan Elenium Silah Sanayi Tip 95 Taarruz Hesaplama Mücevherini elime alıyorum. Muhtemelen yine bu cihaza bel bağlamak zorunda kalacağım gün yaklaşıyor.

Lanet olsun.

“Ama konu hayatta kalmak olunca müşkülpesentlik edecek lüksümüz yok…”

Üç büyücü tümeniyle cephe gerisinde kargaşa yaratmak. Odaklanma ve titiz bir seçimle bölgesel üstünlüğü sağlamak. General Zettour, elindeki her şeyi sahaya sürmekten en ufak bir tereddüt duymadı.

Bu muazzam kuvvet tahsisi uzun vadeli bir bakış açısıyla mı yapılmıştı? Uzmanlar bu konuyu yıllarca tartıştı. Ne kadar müthiş bir komutan olursa olsun… belki de o anda General Zettour, yalnızca yetenekli bir ordu komutanı zihniyetiyle hareket ediyordu diyenlerin sayısı az değildi.

Önde gelen bir otoritenin de belirttiği gibi: “General Zettour’un merkez askeri yönetimindeki tecrübesi engin olabilir. Ancak bu tecrübe büyük ölçüde Doğu’daki bir stratejist olarak kazanılmıştı. Genel işlerin başında daha önce General Rudersdorf bulunuyordu. Ani ölümünün ardından Rudersdorf’un yerini alana kadar, General Zettour’un mevcut kuvvetlerle idare etme konusundaki operasyonel tecrübesi sınırlıydı. Belki de hâlâ elinin altındaki her şeyi hemen kullanmaya hazır bir bölge komutanı zihniyetiyle düşünüyordu.”

Bu hususta pek çok teori vardır; bunların azımsanmayacak bir kısmı söz konusu iddiaları reddederek General Zettour’un tercihini, “Yarın acı getirecek olsa bile, bu acıyı hissedecek kadar uzun süre hayatta kalabilmek adına bu kuvvet tahsisinin gerekli bir adım olduğu zihniyetiyle verilmiş kararlı bir stratejik takdir” olarak görür.

Bununla birlikte, sonraki nesillerden pek çok kişinin kabul ettiği bir şey var ki, o da bu zaferin muazzam derecede bir Pirus zaferi olduğudur. Büyücüler bir el çabukluğundan ibaretti ve yüce General Zettour, bir asker olarak içgüdülerine karşı koyamayarak amansız zafer arayışında onların büyük bir kısmını feda etti.

Hatta meseleye kuş bakışı bakıldığında, savaşın kaderinin tam da o anda belirlendiğini söyleyenler bile vardır. İmparatorluk muazzam, geçici bir zafer kazanırken, aynı zamanda kaçınılmaz ve acı sonunu da mühürlemişti.

O anda İmparatorluk büyücüleri dünyanın zirvesinde duruyordu. O ışıltılı sahnenin merkezine kuruldular ve aralıksız dökülen kanların ortasında, kendi sararmış kemikleri ve feryatlarıyla toprağa kök salarak zaferi söküp aldılar.

İmparatorluk Ordusu’nun hava büyücüleri muharebeyi kazandı ve neredeyse tamamen yok oldu.

İşte bu yüzden dünya artık şunu biliyor: Ölümün eşiğindeki bir büyücünün mutlak ve kıyaslanamaz dehşeti.

“Biz İmparatorluk’un hava büyücüleriyiz! Kimse karşımızda duramaz!”

Büyücüler, sanki Minerva’nın baykuşunun kanat açtığı o alacakaranlığa doğru uçarcasına, mutlak bir vahşetle kendilerini muharebenin ortasına attılar. Çağlarının sonunu müjdeleyen, Valhalla’ya doğru kanat çırpmadan hemen önce dünyada derin bir iz bırakan bir muharebe.

Dost birlikler orada olabildiğince ciddi, kanlı ve korkunç bir savaş verirken, ben cephe gerisindeki bir üste kestiriyor, öte tarafa dönüyor, uyanıyor ve hemen çikolata arıyorum.

Tabii ki sadece gerçek, kaliteli çikolata. Ucuz şeylerle işim olmaz. Genelkurmay Başkanlığı tarafından sağlanan lüks çikolatayı afiyetle atıştırıyorum. Bir elimde sadece gerçek olmakla kalmayıp taze kavrulmuş buram buram kokan bir kahveyle, diğer elimle bal kaplı bir bisküvi daha kapıyorum.

Ah, az kalsın unutuyordum. Diğer elime de şekerli bisküvilerden bir tane sıkıştırıyorum.

Özdenetim mi? Tasarruf mu? O cimri kelimeleri kendinize saklayın. Dışarıda savaşta olsak ne yazar? Vardiyalı çalışan askerlerin sıcak bir yemeği bile olmasa ne olur ki? Kimin umurunda? Şimdilik, içi bol ve iri et parçalarıyla dolu sıcak yahninin tadını çıkarabiliyorum. Evet, nihayet. Karnım doymuş ve tatmin olmuş bir şekilde uçağa kuruluyor ve gece yarısı uçuşuna koyuluyorum.

Sadece bu tasvirden bile dost semalarda zarafet dolu bir yolculuğa çıkmak üzereymişiz gibi geliyor. Ne kadar da skandal bir durum. Belki de dışarıdaki bazı yüce fikirli insanlar, ahlaki açıdan bu düşünceleri kınamak isteyebilir; onları bu yolculukta bize katılmaya seve seve davet ediyorum.

Ne de olsa bu bizim Son Akşam Yemeğimiz sayılır.

Tepeden tırnağa silahlanmış ve donatılmış askerlere, geri dönüş umudunun neredeyse hiç olmadığı tek yönlü bir gece uçuşuna çıkmadan önce üssün ikmalcileri tarafından bu kadarcık incelik gösterilmiş. Bu yüzden böyle bir şeyi lüks diye eleştirmeye kalkan olursa onlara derim ki, belki de özdenetim yapması gereken kişi sizsinizdir.

Askerlerle tıkabasa dolu nakliye uçağı sorunsuzca havalanırken kafamda hâlâ bu düşünceleri evirip çeviriyorum.

“Pilot ile makinenin izdivacı muazzam bir şey,” diye mırıldanıyorum etkilenmiş bir şekilde.

Gece vakti havalanmak en iyi şartlarda bile kolay bir iş değildir. Üstelik yükle dolu, hantal ve devasa bir nakliye uçağında… Dahası, pistin zemini pek de iyi durumda değil. Bu koşullar altında böylesine ağır bir nakliye uçağını pürüzsüzce havalandırabilen bir pilot, nadir bulunur türden tecrübeli bir gazi olmalı.

“Bayanlar ve baylar, kaptanınız konuşuyor, Hava Kuvvetleri’nden Üsteğmen Hans Schulz. Şu anda üs hava sahası üzerinde kör uçuşla turluyoruz. Gözlem uçaklarından gelen raporlara göre, hedefimize giden güzergâhtaki bulut örtüsü yoğunluğu onda yedi seviyesinde.”

İmparatorluk Ordusu 472. Nakliye Kanadı’ndan olan pilot, devam etmeden önce bir an duraksıyor.

“Kule bize çakar sinyalini veriyor. Tüm uçaklar başarıyla havalandı. Şu anda düzene giriyoruz. Planlanan zamana ulaştık, bu yüzden ne kadar canımı sıksa da mürettebatın uçağı kaçırma işlemine hazırlanmasını rica ediyorum.”

Pilot dahili mikrofondan konuşurken “canımı sıksa” ifadesini tuhaf bir şekilde vurguluyor ve uçaktaki büyücülerin kahkahayı basmasına neden oluyor. Bu tür profesyonel mizah anlayışını takdir edebilirim.

“Ha-ha, baylar, görünüşe göre zavallı pilotumuz kızgın. Binbaşı Weiss, Teğmen Serebryakov, beni takip edin. Uçağı kaçırma vakti geldi. Üsteğmen Grantz, sen de gel.”

İkinci komutanım, emir subayım ve Üsteğmen Grantz peşimde dar kokpite girdiğimde, uçuş mühendisinin motoru pışpışladığını ve pilotun otomatik pilot sistemine dikkatle son ayarlamaları yaptığını görüyorum.

Normal şartlarda gideceğimiz yere varana kadar uçakta kalmalarını tercih ederdim, ancak böylesine uzman teknisyenleri tek yönlü bir uçuşta heba etmek kabul edilebilir bir maliyet-fayda dengesi dâhilinde değil. Bu yüzden pilotlar ne kadar itiraz ederse etsin, bu iki adamdan burada inmeleri isteniyor.

Doğrudan ve açıkça konuşuyorum. “Emeğiniz için teşekkürler Üsteğmenim. Uçağınızı kaçırmak için buradayız. Tabii ki yasal yollardan, askeri hukuka uygun olarak. Kontrol lövyesini devrederseniz sevinirim,” diyorum.

Pilot sadece başını çevirerek bana bakıyor, iç çekiyor ve dramatik bir edayla kafasını iki yana sallıyor.

“Ben Hava Kuvvetleri’nden Üsteğmen Hans Schulz. Bu uçak benim bebeğimdir. Üst kademe benden nasıl böyle bir şey isteyebilir?”

“Bu nakliye uçağı terk edilecek. Bu kadarı bile yeterince aşırı bir durum. İkinizi de kendisiyle birlikte dibe çekmesine gerek yok. Hizmetleriniz için teşekkürler, ancak artık inebilirsiniz.”

“Çok naziksiniz ama benim için endişelenmenize gerek yok. Sakıncası yoksa, sonuna kadar uçakta kalmayı tercih ederim.”

Ses tonu da gözlerindeki bakış da son derece ciddi. Bu pilot gemisiyle birlikte batmaya hazır. Fakat başımı iki yana sallıyorum. Dürüst olmak gerekirse bizimle gelmesini çok isterdim. Ne var ki iyi bir şirket çalışanı olarak Tanya, şirketin çıkarlarını her şeyin üstünde tutmak zorunda.

“Ne yani, bir uçağı sevk ve idare edemeyeceğimizi mi sanıyorsunuz? Otomatik pilot sistemimiz bile var. Tek yapmamız gereken düz bir hatta uçmak; her şey yolunda giderse göz açıp kapayana kadar hedefimizde olacağız. Gerekirse birkaç ufak ayarlama da yapabiliriz. Üstelik kabalık etmek istemem ama gece uçuşu söz konusu olduğunda ne de olsa biz çok daha tecrübeliyiz.”

“Giderse, yapabiliriz, ederiz… Ya bir kaza olursa? O zaman ne yapacaksınız?”

“En kötü ihtimalle, hedef hava sahasına ulaştığımız sürece bir hal çaresine bakarız. Unutmayın, uçak zaten gözden çıkarılacak.”

“Tek bir kez bile vurulmamış olmanın gururunu yaşarken, günün sonunda bebeğimi böyle bir şey yüzünden kaybetmek de varmış!” diye yakınarak derin bir iç daha çekiyor pilot. Gözleri ışıl ışıl parlayan gösterge paneline takılıyor. Son bir veda olarak onları bir güzel parlatmış gibi görünüyor… Lövyeye sarılan pilotun yüzü, ağlasa mı yoksa gülse mi bilemediğini gösteriyor.

“Düşman avcı uçaklarını bile atlatmıştım… İnanılır gibi değil. Sonunda beni yere serecek şeyin kendi tarafımın barbarlığı olacağı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Şansa bak,” diye şaka yapıyor, ancak söylediklerinde şüphesiz bir doğruluk payı var. İşini bu kadar mükemmel yaparken, mesleğinin en sevdiği araç gereçlerinin üst yönetimin keyfi istekleri doğrultusunda elinden alınmasına kim sitem etmez ki?

Kovmak istemeyeceğiniz birini kovmayı gerektirecek kadar anlamsız bir işle karşılaşmak nadirdir. Şahsen ben de işi profesyoneline bırakmayı ve böylesi profesyonel araçları imha etmemeyi tercih ederdim. Ne de olsa gerçek bir çalışma örneği bu değilse nedir?

Onca insan varken neden böylesi bir israftan ben sorumlu olmak zorundayım ki?

En azından halinden anlayabilirim. Kendi içimdeki çelişkiyi bastırarak, pilot Üsteğmen Schulz’a elimi uzatıp teselli edici sözler fısıldıyorum.

“Sizin gibi birinci sınıf bir pilotun rehberliğinde gökyüzünde zarif bir yolculuk yapmayı çok daha fazla tercih ederdim. Ancak emir emirdir, Üsteğmenim.”

“Peki tam olarak neymiş bu emirler?”

Üzüntüyle yanıtlıyorum. “Neyse ki sizi bir paraşüte bağlayıp uçaktan aşağı atmamız gerekiyor. Bize verilen emirler böyleydi. Gerçekten çok üzgünüm Üsteğmenim… fakat artık kontrolleri devretmeniz gerekiyor.”

“Bunun yerine uçağı benim kullanmamın hiçbir yolu yok mu…?”

“Bırakmak istemeyişinizi anlıyorum. Fakat bu tek yönlü bir gidiş Üsteğmen Schulz. Kendi başına uçma imkânı olmayan bir pilotun bu işe sürüklenmesine izin veremeyiz.”

“Ama bu uçağı ben tanıyorum, gideceğiniz yere varmanızı sağlayacak en yetkin kişi benim. Bu onun son uçuşu olacak…”

Pilot, faydalı bir varlığa karşı takdire şayan bir sorumluluk duygusu sergileyerek uçağı bizden daha iyi idare edebileceğini öfkeyle öne sürüyor. İşine benzer bir gurur ve güven duyan duyarlı bir vatandaş gözüyle baktığımda, Üsteğmen Schulz’un halini gayet iyi anlıyorum.

“Ayağınıza kadar böyle talihsiz bir mesele getirdiğim için üzgünüm. Fakat sizin gibi bizim de elimiz kolumuz bağlı.”

“Tek bir kişiyi görmezden gelemez misiniz?”

“Yapamam,” diyerek üzüntüyle başımı sallıyorum. “Mesele tamamen emirlere dayanıyor. Tecrübeli pilotlar kolay yetişmiyor. Tek bir tanesini bile heba edecek olursam bunun hesabını çok ağır vereceğim söylendi.”

“Ne kadar da vicdansızca. Böylesi bir tehdidi kim savurdu?”

“Nereden olacak, tabii ki Genelkurmay’ın o adı çıkmış işe yaramazlarından. Ancak tazminat için hükümete dilekçe vermek isterseniz desteğim tamdır. Faturayı Genelkurmay Başkanlığı’na kesmeniz yeterli.”

Hüzünlü bir teselli belki ama en azından üsteğmen muharebe meydanından paçayı sıyırmış oluyor. Benim yerimde olsaydı sanırım kutlama yapardım.

“Gerekirse ben de bir not ekleyebilirim. General Zettour gerekli olanı emreden biridir ama endişelenmeyin, şikâyetleri kestirip atacak bir tip değildir.”

“General Zettour’a şikâyet mi? Eksik olsun, o tarz ağır toplardan uzak durmayı tercih ederim. En ufak bir fırsat bulsa omuzlarıma daha da fazla bela sarmaktan memnun kalacağına eminim,” diye ağzından kaçırıyor Üsteğmen Schulz.

Bu teknik olarak bir üst subayın eleştirisi sayılsa da, cephe hattında bu tür konuşmaları affedilebilir gördüğüm için görmezden gelmeye karar veriyorum. Fakat tam o sırada, yanımda duran genç subay söze giriyor.

“Sen az önce ne dedin?” diye gürlemesiyle gayriihtiyari ona doğru dönüyorum. “Bağışlayın, Yüzbaşı Schulz. General Zettour hakkında az önce ne dediniz siz?” diye soruyor Üsteğmen Grantz; ayağa kalkıp Schulz’un omzuna elini koyarken gözlerini öfkeyle dikerek.

Ancak pilot, zerre istifini bozmadan doğrudan önüne bakarak yanıt veriyor. “Bana bela çıkarmaktan çekinmeyecek hatırı sayılır bir ağır top olduğunu söyledim. Ne olmuş?”

Üsteğmen Grantz anında kahkahayı basıyor.

“Ha-ha-ha-ha!”

“Oho, bu tepki de neyin nesi?”

“Harfiyen aynı şeyleri hissediyorum! Yüzbaşı Schulz, yerden göğe kadar haklısınız! Bu harekât bittiğinde bana da bir fırsat verin de kafanızı şişireyim. İçkiler benden. Anlatacak bir sürü şikâyetim var!”

“Bana mı?”

“Aynen öyle,” diye haykırıyor Üsteğmen Grantz, kafasını hırsla sallayarak. “Sadece General Zettour değil, Genelkurmay Başkanlığı’ndaki bütün o ağır toplar… Onların hepsi birer canavar. Çok doğru düşünmüşsünüz: Onlarla hiç bulaşmamak en iyisi! Kafadardan birini bulduğuma çok sevindim, belki de cidden şanslı bir günümdeyimdir!”

Astımın adamın elini sıkıca sıkmasını izlerken içimde ufak bir pişmanlık kırıntısı beliriyor. Üsteğmen Grantz çekingen biri değildir ama belki de General Zettour gibi kıdemli bir subayla başa çıkacak yapıda değildi. Bu bir stres tepkisi olmalı. Muharebe meydanında işleri kusursuz bir şekilde yürütse de, konu ikili ilişkilere geldiğinde Grantz’in beklemediğim bir yönü varmış demek ki.

“Üsteğmen Grantz, şaşırdım doğrusu. Senin gibi savaş tutkunu biri — sırf cepheye dönmek için General Zettour’un yanındaki konforlu makamından nasıl koşa koşa çıktığını gördüm — nasıl olur da öyle yaşlı bir adamın arkasından atıp tutar!” diye takılıyorum, fakat Üsteğmen Grantz şiddetle itiraz ediyor.

“Bağışlayın, Albayım! Ama eğer ben bir savaş tutkunuysam, General Zettour dünyanın en büyük düşmanı olmalı! Bu onun arkasından atmak değil, yalnızca doğru bir tespit!”

Yüzbaşı Schulz, üsteğmenin bu nükte dolu cevabını coşkuyla karşılıyor. “Ağzına sağlık, Üsteğmen Grantz!”

“Ağzımdan aldınız, Yüzbaşım!”

İkisi tam anlamıyla aynı frekansta görünüşe göre. Muhtemelen can ciğer kuzu sarması olurlar.

Ben ise, onların üst subayı olarak, astımın bu şekilde “ağır toplar” hakkında ileri geri konuşmasına fren mi koysam diye düşünmeye başlıyorum… ama kısa sürede bunu da geçiştirmeye karar veriyorum. Ne de olsa Grantz’in söylediği her şey doğru ve insan gerçeğe her zaman saygı duymalıdır.

Her neyse. Omuz silkip geçiyorum. Ama artık konuyu bağlama vakti geldi. Rayından çıkan sohbeti tekrar yoluna sokmak üzere harekete geçiyorum.

“Pekala, sevin bakalım Üsteğmen Grantz, nitekim dünyanın o en büyük düşmanı olan General Zettour’un şimdiye kadarki en görkemli harekâtına katılma onuruna erişmiş bulunuyorsun.”

Şaşkına dönen Üsteğmen Grantz’ten başımı çevirip yüzbaşıya nazikçe hitap ediyorum.

“Her halükârda, tüm bu eğlenceyi kaçırmanıza sebep olduğum için üzgünüm ama bu parti yalnızca büyücülere özel.”

“Bu, büyücü olmayanlara karşı yapılan bir ayrımcılıktır. Utanmalısınız.”

“Çok aydın ve ilerici bir düşünce. Bütün kalbimle katılıyorum. Lütfen bu hislerinizi üst makamlara iletmekten çekinmeyin. Gerekirse altına imzamı atarım. Ancak ilerleme kademelidir ve zaman alır. Belki bir gün işler değişir ama bu gece için çekilmek zorundasınız.”

Lövyeyi hâlâ sıkıca kavrayan Yüzbaşı Schulz, vakur duruşunu bozmadan bir cevabi karşılık daha vermeyi başarıyor.

“Eğlence cidden sadece büyücülere özel yani?”

“Aynen öyle, sırf bizim keyfimiz için düzenlenmiş özel bir etkinlik.”

Şahsen işlerin bu şekilde olmasını istediğimden değil tabii, ama Federasyon Ordusu ile bu Yılbaşı kaynaşmasını düzenleyen hami olarak kuralları General Zettour koydu. Patronun arzusu böyle. Sadık bir çalışan ise ancak buna itaat eder.

“Şimdi lütfen uçaktan inin ve kulağınız üssün telsizinde olsun. Belki de sadece ve sadece bizim vereceğimiz, bu dünyanın gördüğü en muhteşem âlemde Federasyon Ordusu’nun attığı o coşkulu karşılama çığlıklarını duyarsınız,” diyorum.

Cevap olarak Yüzbaşı Schulz yavaşça başını sallıyor ve ayağa kalkıyor.

“Kızım size emanet… Dışarıdan iyi görünse de içi tam bir hurdalık. Umarım siz büyücüler yolu düzgün bulabilirsiniz. Bir uçuş mühendisi olmadan uçmak zor olacak. Sizin yerinizde olsam motor yağına pek güvenmez, düzenli bakımının yapılmış olmasını falan beklemezdim. Saygısızlık etmek istemem ama fazla zorlamayın.”

“Bu durumdaki bir makineyi layıkıyla uçurabilecek pilotlar yetiştirmenin, makinenin kendisini inşa etmekten çok daha uzun sürdüğünü tahmin edebiliyorum.”

“Dev gibi bir miniksiniz.”

“Bunu söylememenizi tercih ederdim,” diyorum, bilerek gayriresmî bir tavırla omuz silkerek. “Boyumun son derece elverişli olduğu kanıtlandı.”

“Neden? Hâlâ çocuk indiriminden faydalanabiliyor musunuz?”

“Aynen öyle. Özellikle siper ve hava muharebelerinde, daha küçük bir hedef olduğum için vurulma ihtimalimde muazzam bir indirim alıyorum. Hayatta kalma maliyeti söz konusu olduğunda harika bir kelepir. Her neyse…” diyorum yüzbaşıya bir paraşüt uzatarak ve hafifçe tebessüm ederek, “vedalaşma vakti geldi.”

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu durumdan kaçıp kurtulabilen bu yüzbaşıyı deli gibi kıskanıyorum. Onunla yer değiştirebilseydim, hiç tereddüt etmeden hemen oracıkta değiştirirdim… ama o komünistlerin dünyayı ezip geçmesine de izin veremem. Sonuç olarak, Tanya’nın kendi üzerine düşen görevi yapmasından başka çare yok gibi görünüyor.

“Bir dahaki sefere görüşmek üzere,” diyorum pilotları uğurlarken.

“Büyücülere bol şans dilerim.”

“Teşekkür ederim, Teğmenim.”

Kısa bir vedanın ardından pilotlar uçaktan nizamı bir şekilde atlıyorlar. Sağ salim inmelerini umarak yanımda duran ikinci komutanıma sesleniyorum.

“Şenliklerin başlamasına az kaldı desenize,” diyorum, içten içe ayvayı yediğimi hissetsem de alaycı bir şekilde sırıtarak. “En azından paraşütçü rozeti ve ek tazminat talep edebilseydik keşke.”

Mütevazı bir istek. Böyle canını dişine takıp çalışan saha personelinin en azından bu kadarlık bir beklentiye hakkı olmalı. Fakat bir organizasyonun mantığı içinde bu denli küçük ve bencilce hayallere bile yer yoktur.

“Ah, ama Albayım, mevcut yönetmeliklere göre hava büyücüleri olarak muharebe atlayışı bonus ödemesi talep edersek, uçuş kalifikasyonlarımız askıya alınır ve maaş kadememiz düşer.”

“Ne? Bu doğru mu, Üsteğmen Serebryakov?”

“Doğru efendim. Geçenlerde benimle aynı dönemden biri benzer bir şey düşünüp başvuracakmış ama görünüşe göre kurallar değişmiş… Yeni protokol dağının ortasına balıklama dalarak kendilerini çözümsüz bir kargaşanın içinde bulmuşlar.”

Emir subayıma şok içinde bakakalıyorum.

“Ne? İmparatorluk Ordusu neden böyle bir şey yapsın ki?”

“Söylenene göre Ren Cephesi’nde büyücüler siperlere destek verirken, savaşmak için havadan atlayan büyücü vakaları çoğalmış ve arka bürolarda atlayış tazminatının uygulanıp uygulanmayacağı sorusu gündeme gelmiş… Uzun değerlendirmelerden sonra, daha önce geçici bir ödeme olsa da geçen yılın sonu itibarıyla, büyücü niteliğine sahip askerlere atlayış tazminatının uygulanmayacağı yönünde yeknesak bir karara varılmış.”

“Yani başka bir deyişle,” diyorum emir subayıma şaşkınlıkla, “bu hava indirme harekâtı başlamadan hemen önce esasen maaş kesintisine mi uğradık?”

Serebryakov kaşlarını çatarak başını sallarken, ben anında cevaben feryat ediyorum.

“O vicdansız pislikler!”

İş gücüyle sıfır müzakere yürütülerek ödeneklerimizde yapılan tek taraflı bir kısıntı. Maliyetleri düşürmek gayet güzel hoş da, maliyet etkinliği açısından zaten mükemmel bir performans sergiliyorken sadece büyücülerden kesinti yapmanın ne mantığı var? diye düşünüyorum, aniden haklarımı savunma konusunda şiddetli bir ihtiyaç hissederek.

Bir dakika, diye düşünüp aniden kalakalıyorum. Savunmak da ne demek? Hukuk ilmi bize bir şey öğrettiyse, o da hakların ancak sürekli bir teyakkuzla korunabileceğidir.

“Belki de bu, haklarımı kullanmayıp üzerlerinde yatmamın bir sonucudur. Düşününce, atlayış tazminatına başvurma konusunda pek proaktif değildim. Bu durum, talep hakkının doğal zaman aşımına uğramasının bir örneği olabilir… fakat içtihat değişikliğine dayandığı göz önüne alınırsa, belki karşıt bir mütalaa sunabilirim.”

Bu o kadar temel bir hata ki — ders kitaplarında yazan türden bir şey. Savaşın, Tanya’nın kültürel ufkunu bu derece tahrip etmesine nasıl izin verebildim? Hayatta neyin gerçekten önemli olduğu bana bir kez daha hatırlatılıyor.

Şu komünistler gibi, güya kamu yararı için çalışıyormuş gibi davranıp aslında herkes için işleri daha da kötüleştiren bir yola sapmaya asla izin vermemeliyiz. Haklar talep edilmelidir. Zihnimdeki yapılacaklar listesine bunu büyük ve koyu harflerle not ediyorum.

Ancak nakliye uçağının içindeki durum, geleceğe dair derin hülyalara dalmama izin verecek kadar sakin değil. Doğrusunu söylemek gerekirse, pilot koltuklarında oturan astlarıma sayamayacağım kadar çok uyarıda bulunuyorum.

“Pilotlar! Göstergelerinizi kontrol edin. Onları pusulayla karşılaştırın.”

Büyücüler uçuş kontrol uzmanı değildir ve bir uçağı uçurmak basit bir iş değildir.

Dürüst olmak gerekirse, bu nakliye uçakları otopilot sistemleriyle donatılmış olmasaydı, düz bir hatta bile uçabileceğimiz şüpheliydi. Yine de üst kademe, gemide temel uçuş destek sistemleri olduğu sürece, seyrüsefer eğitimi almış büyücülerin gerekli her türlü “düzeltmeyi” yapmaya fazlasıyla muktedir olduğunu beyan etmişti.

Ne yazık ki teori ile gerçeklik bir ve aynı şey değildir. Hava büyücülerinin aslında bir uçak için en berbat uçuş mürettebatı olduğunu hızla idrak ediyorum.

Seyrüsefer yapamayacak durumda olduğumuzdan değil. Rüzgârları okuma yeteneğimize gelince, havayı genellikle koruyucu zarlar aracılığıyla hissettiğimiz için zihnimiz profesyonel pilotlarınkinden kesinlikle daha yetersiz sayılamaz.

Buna rağmen, eline bir lövye tutuşturduğunuz anda bir büyücünün işe yaramaz hale geldiğini idrak etmek zorunda kalıyorum. Ne de olsa büyücülerin, uçağın motoru olarak bilinen o çetrefilli kalbinin hizmetkârlığını yapma konusunda hiçbir deneyimleri yok.

“Formasyonu bozmayın! İkinci uçağa sinyal verin! Pozisyonun dışına çıktılar! Çok fazla yana kayıyorlar! Arkanızdaki uçağın burnunu kesmeyin!” Yüzümden soğuk terler boşanarak dürbünümle bakarken, sinyal lambasını kullanan Üsteğmen Serebryakov’u çabuk olması için sıkıştırarak bağırıyorum.

Formasyonda uçmak en temel muharebe operasyonlarından biridir — ya da en azından öyle olmalıdır. Ancak görünüşe göre büyücüler için tek başına uçmak ile bir nakliye uçağı sevk ve idare etmek bambaşka iki canavarmış. Arkamızdaki uçak yalpalayarak sürüklenirken, havada çarpışma ihtimaline karşı hazırlanmaya başlıyorum. Bu korkunç.

Lütfen, Allah aşkına, rotanızı düzeltin.

Arada bir düzeltme talimatı vererek gerginlikle izliyorum ve en sonunda rahat bir nefes almayı başarıyorum.

“İkinci uçak nihayet rotasını toparlamayı başardı gibi görünüyor. Ucu ucuna da olsa…”

Düz bir hatta uçmak bayağı çetin bir işe dönüşüyor. Ben henüz bu keşfi kabullenmeye çalışırken, Üsteğmen Serebryakov omuzunun üzerinden sesleniyor.

“Şey…”

“Ne oldu, Üsteğmenim?”

“Dördüncü uçağın sinyal lambasından yanıt alamıyorum. Sanırım geride kaldılar.”

“Kahretsin,” diye iç çekiyorum, dürbünümle gece gökyüzünü tararken. Nakliye uçakları karadan görünürlüğü azaltmak için zifiri siyaha boyanmıştı ve görüş koşulları nispeten kötü olduğundan onları tespit etmek zordu.

Zaman alan bir aramanın ardından, nihayet gecenin örtüsü ortasında süzülen karanlık bir gölge seçebiliyorum. Telaşla sinyal gönderilmesini emrediyorum ve yanıt aldığımızda derin bir rahatlama hissediyorum. Birkaç karşılıklı mesajlaşmanın ardından, dört numaralı uçağın rotadan saptığının farkında bile olmadığı anlaşılıyor.

Gece uçuşu bir yana, düşman topraklarına gerçekten ulaşıp ulaşamayacağımız konusunda ciddi şekilde endişelenmeye başlıyorum.

“Öff… Ne zaman varacağız oraya?” Başımı ellerimin arasına alarak gayriihtiyari inliyorum.

Bütün yapmamız gereken lövyeyi kavramak, otopilot sistemlerinden destek almak ve düz bir hatta uçmaktı. Plan en azından buydu ama kâğıt üzerindeki teori ile acı gerçekler pek bağdaşmıyor. Bir uçağı düz bir hatta uçurmanın yıpratıcı bir iş olduğu ortaya çıkıyor. Tabii ki asıl mürettebat bu konuda uyarmıştı fakat kulaktan dolma bilginin uygulamaya döküldüğünü görmek hakikaten nadir bir durum.

“Sadece seyrüsefer bilen acemilerden uçak kullanmasını beklemek delilik… Bir dahakine sakın böyle bir şey yapmama izin vermeyin…”

Bu harekâtın başarısının ya da başarısızlığının tamamen pilotların atlayış başarısına bağlı olduğunu düşündükçe tuhaf bir şekilde terlemeye başlıyorum. Ancak bir an sonra, Binbaşı Weiss’ın şaşkın bir sessizlik içinde bana bakakaldığını fark ediyorum.

“Ne var?” diye soruyorum.

“Yok, şey… ‘bir dahakine’ dediniz de, Albayım.”

“Evet, bunu ikinci kez yapmayı kesinlikle istemem. İsteseler bile reddederim herhalde.”

“Ama böyle bir fırsatın gerçekten tekrar doğabileceğini mi düşünüyorsunuz…?” diye soruyor ikinci komutanım titreyerek.

“Elbette. Unutmayın Binbaşı Weiss, burada bahsettiğimiz kişi General Zettour. Aklına böyle bir düşüncenin düşeceğinden bir saniye bile şüphe duymuyorum.”

“Evet, tabii ki doğru… Ama Albayım, bu sefer şansın bizden yana olmayabileceğinden ve orada ölebileceğimizden endişelenmiyor musunuz?”

“Ölmek mi? Ne saçmalıyorsunuz siz, Binbaşı? En başta ölmek gibi bir niyetim yokken neden ölme endişesiyle vakit kaybedeyim? Bu son derece verimsiz bir şey olurdu, öyle değil mi? Hayatta kalırsak bizi bekleyen zorlu problemler hakkında kafa yormakta çok daha fazla gelecek var,” diyorum, ileriye dönük düşünmenin önemine dair astıma ders vererek.

Ancak dürbünle bir şey fark ettiğimde dilimi ısırma isteğimi bastırmak zorunda kalıyorum.

“Hımm? Bu… altı numaralı uçak mı? Binbaşı, görebiliyor musunuz?”

“Altı numaralı uçak — Asteğmen Adayı Kahteijanen’in bulunduğu uçak mı? Evet, haklısınız; bir şeyler…”

ters görünüyor. Fakat Binbaşı Weiss cümlesini tamamlayamadan, muhabereden sorumlu Üsteğmen Serebryakov bağıra bağıra bir rapor sunmaya başlıyor.

“İkinci uçaktan bir aktarma sinyali alıyoruz. Altı numara bir motor arızası yaşıyor. Görünüşe göre aküleri de bitmiş. Işıkları sönmüş, ellerinde kalan tek ışıklar ise kısa menzilli.”

Cevaben inliyorum.

“Benimle dalga geçiyor olmalısınız.”

Elbette. Makineler uzman eller gerektirir. Uçuş mühendisleri uçakta olsaydı, o huysuz motoru dize getirmeyi başarabilirdi. Fakat uçuş mühendisleri çoktan paraşütle atlamıştı. Bu da demek oluyor ki… Zihnimde hesaplamaları yapıyorum. Altı numaralı uçak düşecek.

“Kahteijanen için şanssızlık, benim için de şanssızlık. Binbaşı Weiss, bir uçak dolusu büyücüden mahrum kalacağız.”

“Düşmesini engellemek için yapabileceğimiz hiçbir şey yok mu? Motor arızası dediler… Belki şöyle bir vurursak, tıpkı bir hesaplama mücevheri gibi kendi kendine düzelir!”

“Bir hesaplama mücevherinin devrelerinde mananın tıkandığı ve vurunca bu mananın serbest kalacağı düşüncesi şehir efsanesinden başka bir şey değil. İnsanlar bunu ilk günlerden beri söyler durur. Hesaplama mücevherleri hassas makinelerdir, bilmiyor musunuz?”

Nitekim Elinium Tip 95 artık istikrarlı hale getirilmiş olsa da, test aşamasında birisi ona vurmuş olsaydı devasa bir patlamaya yol açabilirdi — ki mücevherin tasarımcısı Doktor Schugel bu konuda acınacak derecede az pişmanlık göstermişti. Hatta bunu, mücevheri kullananlardan şikâyet etmek için bir mazeret olarak kullandı.

Her neyse, belki de askerlerin kaba saba yapısına dair bir fikir veriyordur ama hava büyücülerinin bir kısmı ne yazık ki arızalı bir mücevherin sağlam bir tokat atılarak bazen düzeltilebileceğine kendilerini inandırmış durumdalar. Binbaşı Weiss’ın da onlar arasında olduğunu fark ederek iç çekiyor ve Üsteğmen Serebryakov’a alınacak düzeltici tedbirler konusunda talimat vermeye başlıyorum.

“Altı numaralı uçağa sinyal gönderin. Güvenli bir acil inişe öncelik vermelerini ve planlanan harekât başlama saatine kadar büyülerini tamamen mühürlü tutmalarını söyleyin. Harekâtımız başladığında, bize katılmayı denemekte ya da ana cepheye dönmekte serbesttirler. Karar Asteğmen Adayı Kahteijanen’in ellerinde.”

“Bizimle buluşmaları için kesin emir vermek istemiyor musunuz?”

“Kendini kaptırma Visha. Bu tür şartlar altında onların ilerleme veya geri çekilme özgürlüklerini ellerinden alamam.”

Hem Asteğmen Adayı Kahteijanen’e haksızlık etmek istemem ama birliklerinin çoğu henüz kursiyer. Alabileceğimiz her türlü yardıma ihtiyacımız var, fakat yolda bile bile bir kazaya sebebiyet vermenin de bir anlamı yok. İleride bize katılma ihtimallerine açık bir kapı bırakmak en iyisi.

“Fark edilmekten kaçınmaya odaklansınlar. Tespit edilirlerse, geri çekilmeye öncelik versinler. Nefs-i müdafaa haricinde ateş açmak kesinlikle yasaktır; acil durum raporu dışında telsiz kullanımı da öyle.”

Üsteğmen Serebryakov anladığını belirtiyor. Talimatım üzerine maharetle sinyali göndermeye başlıyor.

“Altı numara emirleri doğruladı.”

“Selametle kalmaları için dua ettiğimi ilet.”

Sinyali gönderip yanıtı aldıktan sonra benim için tercüme ediyor.

“‘Muharebede talihiniz bol olsun!’ dediler.”

Yüzündeki ifade, Asteğmen Adayı Kahteijanen’in neler hissettiğini gayet iyi anladığını gösteriyor. Sadece benim duyabileceğim fısıltılı bir sesle, “Zavallı Asteğmen Kahteijanen,” diye mırıldanıyor.

“Bilemiyorum. Belki de bu durumda asıl talihsiz olan bizizdir.”

“Nihayetinde ikimiz de aynı şeyi hissediyoruz belki de… Sonuçlar biraz da şansa kalmış sanırım.”

İçten içe hiç de öyle hissetmesem de başımla onaylıyorum. Şu an en berbat durumda olan açıkça biziz, Visha.

Tek bir taburla değil, üç koca hava büyücüsü tümeniyle gerçekleştirilen bir hava indirme taarruzu — dünyadaki ilk büyük ölçekli, tamamen büyücülerden oluşan hat arkası kuşatma harekâtı — toplayabildiğimiz her bir nakliye uçağını ve büyücüyü gerektiren imkânsız bir kumardan ibaret. Normalde emrinizde üç büyücü tümeni varken, onları düşmanı ön cephede tutmak için kullanmak istersiniz. Zerre istifini bozmadan bizi böyle devasa bir kumara sürmek General Zettour’dan başka kimin yüzsüzlüğü olabilir ki!

“Bir an önce atlasak da kurtulsak.”

En azından o zaman işlerin daha da kötüye gidemeyeceğini bilirdik.

Üsteğmen Grantz’in üst subayı, zaman zaman anlayamadığı şeyler söylerdi.

İç çekerek “bir an önce atlasak da kurtulsak” diye mırıldandığında, yanında duran Grantz ciddi olup olmadığını sorma isteğini bastırmak için kendini zor tutmuştu.

Doğal olarak Grantz da tıpkı Yarbay Degurechaff gibi bir subaydı. Subayların astlarının önünde bir duruş sergilemesi gerektiğini biliyordu. Her hareketleri izleniyor, hiçbir şey gözden kaçmıyordu. Güvenilmez duran birine kimse hayatını emanet etmek istemezdi.

Belki de bu sadece kalıpları yıkmaktı ama elalem ne der kaygısını gütmekte ya da dış görünüşü muhafaza etmekte kötü bir şey yoktu. Eğer Yarbay Degurechaff bir sıkıntı veya endişe belirtisi gösterirse, Grantz boylarını aşan bir işe kalkıştıklarından endişelenmeye başlayabilirdi. İldoa’daki önceki harekât sırasında General Zettour’un kendisine gülümsemesini emrettiği an hâlâ zihninde canlılığını koruyordu.

Üst makamların sözlerine biraz ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini biliyordu. Bu zaten aşikârdı. Ancak bir maske ile gerçek duygular arasındaki farkı sezebilmek de önemliydi; bu yüzden o anda komutanı Yarbay Degurechaff karşısında bu kadar şaşkına dönmüştü. Acele edip bir an önce muharebe meydanına varma konusunda söylediklerinde gerçekten ciddi gibi görünüyordu.

Sırf astlarının hatırı için söylüyor olsaydı, muhtemelen daha cesurca konuşurdu. Kimsenin duyamayacağı şekilde kendi kendine mırıldandığı bir söz, büyük ihtimalle gerçek hisleriydi.

Neye bulaştığını anlamayan çiçeği burnunda bir teğmenin bakış açısından bu mantıklı gelebilirdi. Fakat önceden bilgilendirilmiş ve durumun vahamettini bilen bir komutandan böyle bir şey duymak? Bu düşünce Grantz’in tüylerini ürpertiyordu.

203. Hava Büyücü Taburu genellikle savaş tutkunlarıyla dolu bir birlik olarak görülürdü, ancak derinlemesine düşününce, belki de bu itibar komutanlarının kişiliğinden kaynaklanıyordu. Gerçekten de Grantz kendisini gözlemci biri olarak görürdü ama bu düşünce daha önce aklının ucundan bile geçmemişti.

Yarbayın kendisine gelince, adamlarına her zaman “sağduyulu olmalarını” ve savaştan başka şeylere de dikkat etmelerini tembihlese de, hedefin yakınına ulaştıkları an yüzü katıksız bir heyecanla aydınlanıyordu.

“Vakit geldi. Burası hedef hava sahası olmalı. Teyit edelim.”

Sesi capcanlıydı — yolculuk boyunca yüzünde taşıdığı ifadeyle tam bir tezat oluşturuyordu. Grantz onun ne hissettiğini gözünde canlandırabiliyordu; duygu neredeyse somutlaşmıştı. Artık düşman topraklarının üzerinde olduklarına göre, harekete geçmek için sabırsızlanıyor gibiydi.

Onun bu neşeli ruh halini bozmak istemeyen Grantz, haritayı dikkatle inceledi, aşağıdaki arazi detaylarıyla karşılaştırdı ve bulabildiği yer işaretlerini gösterdi.

“Görüyorum. İşte nehir… ve köprü.”

“Binbaşı Weiss, siz de teyit edin.”

“Teyit ettim. Ben de aynısını görüyorum.”

“Güzel,” dedi Yarbay Degurechaff, varış noktaları teyit edildiği için gülümseyerek. Birlik içi haberleşmede kullanılan hava telsizini eline aldı.

“Tüm birlikler, ben 01. Tüm birlikler, artık büyülerinizin mührünü tamamen kaldırma iznine sahipsiniz. Beni duyuyor musunuz? Şimdi beni iyi dinleyin.”

Yarbay Degurechaff bağırdı, sesi gür bir kükreme gibi yankılandı.

“Önümüzdeki iş son derece basit, hava büyücüsü yoldaşlarım. Bu çocuk oyuncağı olmalı. Her büyücünün hayalini kuracağı türden yalın bir iş.”

Evet, çocuk oyuncağıymış, diye içinden dalga geçti Grantz. Güçlü ve sarsıcı bir darbe vurmak üzere düşman topraklarının derinliklerine sızıyorlardı. Şüphesiz ki bir yiğitlik gösterisiydi… ancak iş yükü açısından bakıldığında, bunun kesinlikle yabana atılacak bir şey olmadığı ortadaydı. Hakkaniyetli olmak gerekirse, Yarbay Degurechaff’ın coşkusuna yetişemese de gaza gelmediğini söylese yalan olurdu.

“Köprüyü ele geçirin. Düşmanın canına okuyun. Ve onları köşeye sıkıştırdığımızda, doğdukları güne lanet ettirin. Basit. Tam da büyücülerin biçilmiş kaftan olduğu türden bir iş.”

Kulağa ne kadar kolay gelse de, hepsi bu işin zor olacağını biliyordu. Yine de düşman topraklarında oldukları şu anda, kendilerini gaza getirmek için tam da duymaları gereken sözler bunlardı.

“Her zamanki gibi yapalım,” dedi yarbay kısaca.

Grantz farkına bile varmadan gülümsediğini hissetti. Bugünün ne farkı vardı ki? Zaten her zaman yaptıkları işti bu. Hepsi ne yaptığını çok iyi biliyordu; bunu daha önce defalarca yapmışlardı. Öyleyse bir kez daha yapmamak için ne sebep vardı ki?

“Kararlılık, cesaret, metanet. Düşmanın tarafında hangi erdemler bulunursa bulunsun, bizim azmimizin karşısında hepsi anlamsızdır. Biz, tecelli eden kaderin ta kendisiyiz. Hayır. Bu, kader diye geçiştirilemeyecek kadar sıradan bir şey; çünkü biz tarihteki yerimizi kendimiz kazıyacağız. Kaderle değil; kendi tüfeklerimizle, kendi mücevherlerimizle!”

Göğüslerinden gür bir haykırış yükseldi. Grantz farkına bile varmadan kendisi de bağırıyordu; sesi öfke ve savaş hırsıyla doluydu.

“Pekala baylar, cümbüşün başlama vakti geldi,” dedi Tanya başıyla onaylayarak. “Ne yapacağınızı biliyorsunuz: beni takip edin.”

Şöyle bir düşünüyorum da. Tanya artık bir nakliye uçağından aşağıdaki kasvetli karaya atlamaya fazlasıyla alışmıştı. Uçak ayaklarınızın altından kayıp gittikten sonra havada ağırlıksızca süzülürken hissettiğiniz o garip, baş döndürücü duygunun bile artık işin sıradan bir parçası gibi hissettirmesinden nefret ediyorum.

Sırtımdaki paraşüt bile ne yazık ki tanıdık geliyor; tıpkı bir kravat gibi, mesleğin sıradan bir ekipmanından farksız. İmparatorluk Ordusu’nun burnumuzu sürtme şekline bakılırsa, cidden çetin bir kariyer bu. En azından…

“Maksimum güçte yayın yapın. Tekrar ediyorum, maksimum güçte yayın yapın.”

Canı cehenneme.

Aklıma ilk gelen, çoğunlukla düşünmeyi felç eden zırvalıklardan ibaret sözlerin Tanya’nın ağzından patlamasına, doğu gökyüzünün radyo dalgalarına binip ulaşması gereken kulaklara doğru süzülmesine izin veriyorum.

“Biz İmparatorluk’un hava büyücüleriyiz! Kimse karşımızda duramaz!”

Sadece bir kelime oyunundan ibaret. Önümdeki imkansız görevin altında ezilen ve çığlık atmaktan kendini alamayan bir orta düzey yöneticinin feryadı. Hiçbir anlamı yok. Sadece rastgele dizilmiş sesler bütünü. Ama her ne hikmetse, başlangıçta söz vardı. Evet, doğru. Kelimeler niyet ve ruh taşır.

“Biz İmparatorluk’un hava büyücüleriyiz! Kimse karşımızda duramaz!”

Adamlarımın sloganlarına katılarak bu cümleyi üçüncü kez tekrarlıyorum.

“Biz İmparatorluk’un hava büyücüleriyiz! Kimse karşımızda duramaz!”

Cephenin epey uzağından dolanan uçaklardan atlıyoruz; bu bir yıldırım baskını indirmesi ve sonrasında tek yapmamız gereken bitişikteki köprüyü elde tutmak. İlk direnişin zayıf olması bekleniyor. Kağıt üzerinde en azından iş kolay görünüyor. Ne var ki, savaşta işlerin beklendiği gibi gitmesi gitmemesinden çok daha nadir görülen bir durumdur. Büyücülerden biri bölgeyi dikkatle inceliyor ve yakındaki bir mana sinyalini tespit edince haykırıyor.

“Düşman! Bir düşman büyücü birliği önleme yapmak üzere havalanıyor!”

Varış noktamızın üzerindeki gökyüzünde mana sinyalleri var. Bize ait olmayan sinyaller.

“Hey, Visha, bölgede hiç düşman olmaması gerekiyordu diye biliyordum.”

“Doğrudur, Yarbayım. Önceki istihbarata göre direnişin hafif olması bekleniyordu.”

“Yani lafı dolandırmadan ‘aslında direniş var’ demenin bir başka yolu.”

İnsan savaşa alıştığında, beklenmedik saldırılar bile tanıdık gelmeye başlar, hatta çelişkili bir şekilde beklenen bir şeye dönüşür. Hem ben hem de kanat arkadaşım Visha saçmalıklara yeterince alışkınız; üst kademe “ortalık temiz” diyorsa durumun kesinlikle bunun tam tersi olduğunu bilecek kadar tecrübeliyiz.

Düşman büyücülerinin önleme yaptığına dair birden fazla teyit alır almaz paraşütümü havada çözüp atıyorum ve sinyallerimizi dağıtmamız gerektiğini anlayarak kendi paraşütlerini çıkaran astlarıma emirler yağdırmaya başlıyorum.

“Önleme yapın!”

Birlik, ben emri verir vermez havada hücum düzenine geçmişti bile. Tabii ki kenarlarda bocalayan yeni acemiler hariç.

Gece vakti veya atlayışın ortasında dahi olsa, Doğu’da bu kadar uzun süre hayatta kalmayı başarmış herhangi bir hava büyücüsü, akşamdan kalma olsa bile böyle bir manevrayı tereyağından kıl çeker gibi yapabilirdi. Yoldaşlar, silah arkadaşları; ikili gruplar oluşturup derhal savaşa doğru hızlanmaya başlıyorlar.

Ne var ki, ilk atlayan kişi olduğum için düşmanla ilk karşılaşan da ben oluyorum. Bu yüzden kendimi doğal olarak düşman ateşinin odağında buluyorum. Hepsi en arkadan atlamış olan acemilere kalkan olmaya hiç ama hiç niyetim yok. Tanya’nın kimseye siper olmak gibi bir düşüncesi yok.

Ne yazık ki bu duruma elden bir şey gelmiyor. Harekâta başladıktan hemen sonra asker kaybetmeyi göze alamayız. Az önce yediğim tüm o ateşe bir teşekkür kartı olarak, eşzamanlı üç patlama formülünü etkinleştirip düşman mana sinyallerinin olduğu yöne fırlatıyorum. Tepe tepe kullansınlar!

“Beni dinleyin! Karşı koyanları ezip geçin. Bu kez sayıca üstün olan taraf biziz!”

Ben bu tiradı atarken, İmparatorluk Ordusu büyücüleri de kendi inisiyatifleriyle iyice bileyip keskinleştirdikleri formüllerini yağdırmaya başlıyorlar. Federasyon Ordusu büyücüleri hızla havalanmayı başarmış olsalar da irtifaları hâlâ düşük; bu da düşmanı yukarıdan kıstırmış olan bizler için biçilmiş kaftan. Saldırıya geçen büyücü arkadaşlarımla birlikte gecenin eğlencesini, düşmanın tepesine yağan bir savaş senfonisiyle başlatıyoruz.

Eskiden İmparatorluk büyücüleri azınlıkta kalarak direnmek zorunda kalırdı. Şimdi ise, bölgesel de olsa, hem sayı hem de irtifa üstünlüğünü ele geçirmiş durumdayız. Haliyle, bu fırsatı kaçırmayıp içimizdeki tüm hırsı ve öfkeyi kusarak olabildiğince yırtıcı davranacağız.

Federasyon Ordusu elbette öylece oturup bunu sineme çekecek değil. Sonuçta bunlar son derece kritik bir üssün savunmasıyla görevlendirilmiş büyücüler. Geniş çaplı bir hava indirmesine anında karşılık verip havalanan büyücüler. Acemi olmaktan çok uzaklar.

Beceri, koordinasyon ve her şeyden önemlisi komuta açısından, tıpkı bizim gibi birinci sınıf askerler. Havada süzülürken öfkeyle burnumdan soluyorum.

“Hmph. Anlaşılan düşman da boş durmamış.”

Hareketleri neredeyse fazla nizami. Yoğun bir karşı ateş açarken tamamen savunma kalkanlarının sağlamlığına güveniyorlar. Optik keskin nişancı formüllerimizle onları avlamamıza fırsat vermemek için düz hatta uçmaktan kaçınırken, baskı ateşi olarak kullandığımız patlama formüllerini ise umursamıyorlar. Dahası, açtıkları karşı ateşin büyük kısmı —doğası gereği optik olsa da— delip geçmekten ziyade alan taramaya yönelik bir dağılma ateşi. Klasik oyalama taktikleri. Klasik ve disiplinli.

İşin kötüsü, manevraları öncü birliğimizi yarıp arkadaki acemileri hedef alacak şekilde tasarlanmış gibi görünüyor; Federasyon komutanının niyeti açıkça ortada.

“Görünüşe göre takım oyununu hedefliyorlar. Bunu not etmek lazım. İkili kol uçuşunu denemeye başlamışlar. Hayatta kalabilirliği ön plana çıkararak direnci en üst düzeye çekmek. Fena değil.

“Lakin.” Sırıtıyorum. “Hâlâ yeterli tecrübeye sahip değiller.”

Federasyon büyücüleri adına ne talihsiz bir durum.

“Hava sahamıza giren tüm düşmanları işaretleyin. Hava büyücüsü taktikleriyle kafa kafaya bir hava muharebesinin ne anlama geldiğini yanlış anlamış gibiler. Sayıca üstünlüğü ve kontrolü elinizde tuttuğunuz sürece bir nokta değil, bir hat oluşturmanın daha iyi olduğunu onlara öğretelim.”

Sayısal üstünlüğümüzün yanı sıra, tesadüf bu ya, disiplinli muharebe manevralarında da korkunç derecede ustayız. Ren cephesinin artık nesli tükenmekte olan geniş çaplı baskılama taktiklerinde uzmanlaşmış bir komutanın rehberliğinde bilenen kusursuz şiddet enstrümanları olarak, dünyanın geri kalanının fersah fersah önündeyiz. Doğrusunu söylemek gerekirse, geniş çaplı bir hava büyücüsü muharebesinin vuku bulduğu tek yer Ren cephesiydi. Tanya’nın kendisi bile rüştünü Ren’de ispatlamıştı.

Ah, o Ren yok mu. Ne kadar iğrenç olursa olsun, o tecrübe artık Tanya’nın kanına işlemişti. Oradan gerçekten kaçabilmiş miydim ki? Şu an bile, siperlerin çamurunda ölüm uykusuna yattığım ya da önleme harekâtı için sığınaklardan dışarı süründüğüm o günler daha dün —hatta bugün— yaşanmış gibi hissettiriyor.

Bu yüzden, Federasyon semalarında mukayeseli üstünlüğümüzden son derece eminim.

“İyi ya da kötü, Federasyon Ordusu büyücüleri disiplinli ve düzenleri sağlam. Açık konuşmak gerekirse, Federasyon Ordusu büyücü birliklerinin standartlarını yükseltmiş gibi görünüyor. Ancak…”

Bu savaş alanında, en azından şu anda…

“Biz, tecrübe denen o öğretmene olan kayıt ücretimizi çoktan ödedik —hem de kanımızla. Onlar da benzer bir bedel ödeyene kadar bizim seviyemize ulaşmak için kırk fırın ekmek yemeleri gerekecek. Şu komünistler de eşitsizlikleri gidermeye ne meraklıdır ya. Pekala, ortamdaki yetişkinler olarak biz de onlara bir yardım eli uzatalım!”

Her şey tek bir noktaya dayanıyor. Federasyon, geniş çaplı bir hava büyücüsü muharebesinin gerçekte ne anlama geldiğini henüz kavrayabilmiş değil. İmparatorluk’un felaket niteliğindeki kayıpların omzuna basarak söke söke edindiği o teknik bilgi ve tecrübeden yoksunlar. Ve şimdi, bir gün aradaki farkı kapatsalar bile —gelecek kaçınılmaz olsa dahi— bilmedikleri şeylerin bedelini ödeyecekler.

“Sadece bugüne mahsus, Ren’de kaçırdıkları dersleri onlara kapsamlı bir şekilde öğretelim.”

Evet. Şimdilik İmparatorluk’un tecrübesi hâlâ üstün geliyor. Biraz da kendimi ikna etmek istercesine içten içe kıkırdıyorum.

“Tarih kitaplarına bir kez daha, vaktiyle neden Ren’in Şeytanı olarak anıldığımı göstereyim.”

Tam bir kâbustu. O geceden sonra, Federasyon Ordusu 153. Hava Büyücü Alayı o geceden bahsetmeye ancak üstü kapalı bir şekilde cesaret edebilmişti. İlk rapor hiç de dikkat çekici değildi; hava savunma kontrol merkezinden gelen genel bir çağrıydı.

“Bir ön cephe birliği birden fazla uçak tespit etti, muhtemelen düşman ağır bombardıman uçakları. Uçak modelleri ve detaylı uçuş rotaları henüz belirsizliğini koruyor. Muharebe bölgemizin arkasına doğru bir bölük halinde uçtukları görülüyor.”

Federasyon Ordusu, devasa taarruzlarına karşılık İmparatorluk Hava Filosu’nun bir karşı saldırı düzenleme ihtimaline karşı çoktan hazırlık yapmıştı. Nöbetçi personel hep birlikte yüzünü ekşitti.

“Onların karşısına çıkacak kişinin yerinde olmak istemezdim.”

İmparatorluk kurnazdı; bu da askerlerin bombardımana maruz kalacak her kimse ona acımasına yol açıyordu. Elbette, kilit bir ulaşım merkezi oldukları için bombaların kendi üzerlerine düşme ihtimali de tamamen imkânsız değildi. Gerçi gece bombardımanlarının isabetsizliği göz önüne alındığında, böyle bir saldırı muhtemelen bir tacizden öteye geçemezdi.

Yine de büyücü alayının harekât merkezine tıkılmış olan genç nöbetçi subay —bir binbaşı— işi şansa bırakmıyordu. Aslına bakılırsa tüm alay yüksek alarm durumundaydı.

Her ihtimale karşı ışıldaklar kontrol edilmiş ve uçaksavar bataryaları gerektiğinde kullanılmak üzere mevzilendirilmişti. Sadece kâğıt üzerinde hazır değillerdi; fiili bir önleme harekâtı icra etmek için teyakkuzdaydılar. Nöbetçi subay da oldukça yetenekliydi; genç yaşına rağmen, daha çok tecrübeli askerlerde görülen bir kurnazlığa sahipti.

Bütün birliği arka hatlara yönelik bir hava indirmesi ihtimaline ikna eden şey, bir hava büyücüsünün taşıdığı bu uyanıklıktı. İmparatorluk’un bilinen numaraları göz önüne alındığında, nöbetçi subay hiçbir şeyi riske atmıyordu. O sırada odasında idari işlerin altına gömülmüş olan huysuz alay komutanına derhal telefonla bir rapor sundu. Birkaç hususu aktardıktan sonra endişelenen komutan, subaya sordu:

“Mana sinyali var mı?”

Ne yazık ki binbaşının o anki düşman mevzilerine dair bilgisi doğruydu.

“Yok, efendim. Üstelik lojistik hatlarımızı amansızca taciz eden İmparatorluk Ordusu büyücüleri de daha yeni geri çekildi.”

“Teşekkür ederim,” diye yanıtladı komutan; ardından ahizeyi kapatıp yorgun dikkatini masasında dağ gibi biriken evrak ve mektup yığınına geri çevirdi.

Alay komutanı Albay Sergei’ye göre, bir büyücü alayının komutanından beklediği ağır talepler üç katlıydı: Bir alay komutanı uçmalı, masa başı iş yapmalı ve komuta etmeliydi.

Aşırı çalışmanın önüne geçmek imkânsızdı.

Bir alay komutanı olarak ortaya çıkan her ağır bombardıman uçağıyla ilgilenecek vakti yoktu. Yine de nöbetçi subayların herhangi bir şeyi rapor etmekten çekinmemelerini sağlamak için elinden geleni yapıyordu. Bu çabası meyvesini vermiş olmalıydı ki, nöbetçi subay kısa süre sonra acil bir başka raporla onunla tekrar iletişime geçti.

Sergei hususi odasında ahizeyi sıkıca kavrayarak raporu aldığında, şaşkınlık içinde mırıldandı:

“Bir hava indirmesi mi… Düşman hava büyücülerinden oluşan koskoca bir tümen tarafından mı?! Ve bunun 2. Bölge Ordu Komutanlığı’nı hedef aldığını mı söylüyorsun?!”

Dehşet içinde, böyle bir şey olamaz, diye düşündü; yine de kollarını kavuşturup düşmanın beklenmedik ölçeği karşısındaki şaşkınlığını bir kenara bırakmaya çalıştı.

“Lider kadroya yönelik bir suikast taktiği ihtimalini bekliyorduk, tedbiri elde tutuyorduk… ama koskoca bir tümen mi? Cidden mi?!” Yeni bir baş ağrısı nüksettikçe başını ellerinin arasına alarak inanamayarak tekrar mırıldandı.

İyi ya da kötü, tüm dünya biliyordu ki hava büyücüleri arasında bile İmparatorluk’unkiler çatışmada bilhassa kurnaz ve güçlüydü.

“Tam bir tümen… Böyle bir sayıyı nereden çıkardılar ki?”

İmparatorluk büyücüleri güçlüydü. Bire bir dövüşte, alelacele yetiştirilmiş çaylakların bir İmparatorluk büyücüsüne karşı hiç şansı yoktu. Ancak yorgun düşmüş bir büyücü, ikili gruplar halinde hareket edilirse yine de alt edilebilirdi.

Nitekim Sergei ve adamları, İmparatorluk büyücüleriyle karşılaştıklarında sayısal üstünlüklerini sık sık lehlerine kullanmışlardı. Taktikleri Unvanlı bir düşman tarafından çok nadiren boşa çıkarılmıştı; genel olarak sayısal üstünlükleri sarsılmazdı. Sergei buna yürekten inanıyordu.

“Yine de, daha geçenlerde tam bir büyücü tümeniyle ikmal hatlarımızı taciz ettikten sonra, şimdi arka hatlarımıza başka bir tümenle hava örtme saldırısı mı başlatıyorlar? Bu sayıları nereden buluyorlar böyle?!”

Bu oldukça makul bir soruydu. Sonuçta, sıradan bir yarbayın tek başına emirlerde sahtecilik yapabileceğini, Doğu’daki son büyücüyü bile toplayıp ön cepheyi terk edeceğini ve şimdi gözleri kan çanağına dönmüş bir halde Federasyon’un arka hatlarına bodoslama dalacağını kim tahmin edebilirdi ki?

“Neler oluyor böyle? Büyücülerin hepsinin Ildoa’ya yeniden konuşlandırıldığını duymuştum. Şimdi ise meyve sineği gibi her yerden fırlıyorlar…” Sergei’nin zihninde korkutucu bir tablo belirmeye başladı. “Artık şüpheye yer yok. Bu stratejik bir karşı taarruz.

“Tam biz ilerlemeye başladığımız sırada hayati lojistik hatlarımızı dövmeyle işe başladılar,” diye inledi Albay Sergei. “Şimdi de bunun üstüne, 2. Bölge Ordu Komutanlığı’nda bizi vurmak için tam bir büyücü tümeni gönderdiler. Lanet olsun, neler oluyor böyle?!

“İşte bu yüzden İmparatorluklulardan nefret ediyorum…!”

Tek bir ülke tüm dünyaya karşı nasıl bu kadarını yapabilir? Sergei yüksek sesle inleme isteğine engel olamadı. Yoğunlaştırılmış bir konuşlanma. Neler olup bittiğini hiç anlamıyordu, ama kaşlarını çatarak bu duyguları bir kenara itti.

“Evet, düşmandan gelecek bir hava saldırısına karşı teyakkuzdaydık… ancak ölçeğini yanlış değerlendirdiğimiz için büyücü birliklerimiz halihazırda birden fazla mevziye dağılmış durumda. Bu şartlar altında hızla yeniden toplanmaya çalışmalı mıyız?”

Düşman büyücü tümeninin konumunu çoktan tespit etmişlerdi. Tüm birlikleri derhal teyakkuz durumuna geçirmeleri gerekmez miydi? Yani, hemen şu saniye?

Albay Sergei hiç tereddüt etmedi.

“İşi şansa bırakmayalım. Bütün birliklerin gerekirse 2. Bölge Ordu Komutanlığı’na yardıma gitmek üzere intikal hazırlığı yapmasını sağlayın ve yoldaş siyasi komiserimizle iletişime geçin. Bu durum en kısa sürede ikimizin de adıyla üstlerimize rapor edilmeli.”

Albay işinde çok iyiydi.

Profesyonelliği ve esnek müdahale kabiliyeti, Federasyon Ordusu’nun sadece koltuk değneği olarak sayılara güvenen bir aptallar sürüsü olduğuna inanan herkesin gözünü açacak nitelikteydi. Ne var ki talih, Federasyon Ordusu 153. Hava Büyücü Alayı’ndan yana değildi.

İlk olumsuz raporlar gelir gelmez alay komutanı en kötüsünü varsaydı. Siyasi komiser müdahale etmedi. Hatta ikisi de adamların muharebe mevzilerini alması, böylece üst komutanlıktan emir geldiği anda harekete geçmeye hazır olmaları konusunda hemfikirdi. Havalanmaya hazır olması için normalden daha fazla büyücü görevlendirdiler.

Bu birlikte, bir komutanın aşırı tepki olarak görülebilecek hareketlerini genellikle baskılayan siyasi komiser bile, komutanın adımlarının askeri mantığını kavrayan, sadık ve son derece yetenekli bir örnek komünistti. İyi bir yoldaş ve iyi bir komşu olan bu adam, içtenlikle güvenilebilir, nadir ve yeni türden bir insandı —büyücülere karşı hiçbir ön yargısı olmayan örnek nitelikte bir sosyalistti. Başka bir deyişle, dürüst ve sevilen bir siyasi komiser. Bu ne kadar nadir bir durumdu? Şöyle diyelim, neredeyse mucizeviydi.

Federasyon’un 153. Hava Büyücü Alayı’nın erkek ve kadın üyeleri, ideoloji ve politikanın cilveleri yüzünden zulüm görmeye alışkın tipik büyücülerdi. Doğal olarak Parti saflarıyla pek uyuşamamışlardı. Böyle askerlerin Parti’de arada sırada bir iki düzgün insan çıkabileceğini kabul etmesini sağlayacak birinin ortaya çıkması pek alışıldık bir şey değildi.

Fakat bu siyasi komiser tam da bunu başarmıştı; birlik onu bir silah arkadaşı olarak bağrına basmış, bir danışman olarak bilgisine güvenmiş ve gerektiğinde kararlı tedbirler almalarına olanak tanıyan türden bir ilişki kurmuştu.

Federasyon Ordusu’nun 153. Hava Büyücü Alayı, bir yoldaş, bir aile olmakla gurur duymalarını sağlayan bağlar kurmuştu. Her bir birey üzerine düşeni yapıyordu.

Bu yüzden alınan tedbirleri öğrenen siyasi komiser, her zamanki gibi bunları onayladı ve izinlerin iptal edilme ihtimalini göz önüne alarak, mektup teslim sürelerinin öne çekilebileceğini büyücülere bildirmek için aceleyle yola koyuldu.

Savaştaydılar. O kargaşanın ortasında, vakit varken aileye haber göndermeyi unutmak işten bile değildi. Siyasi komiser herkesi acele etmeleri konusunda uyararak ve karşı taraftan da mektup gelemeyebileceğini hatırlatarak devriye gezdi. Askeri posta ne kadar esnekten uzak olsa da, birlikler arasındaki bağları korumakta ve bireyleri bir arada tutmakta hayati bir işlev görüyordu.

Komünist Parti’nin düşünceli ve empatik bir üyesi olan siyasi komiser, bu tür küçük ayarlamaları ve talepleri işinin bir parçası olarak görüyor ve bunların halledildiğini bizzat görmekten gurur duyuyordu. O, insani bir yüze sahip, herkesin sevdiği bir komünistti.

Yapılması gerekeni yapın, hazırlanması gerekeni hazırlayın ve birbirinize güvenin. Adamlar 153. Hava Büyücü Alayı’na atandıkları için kendilerini gerçekten şanslı sayıyorlardı.

Sonuç olarak, hızla hazırlanmayı başardılar. Neden başarmasınlar ki? Onlara fırtınanın yaklaştığı söylenmişti, dolayısıyla fırtınaya hazırlanma vaktiydi. Gerçekten de takdire şayan bir manzara oluşturuyorlardı —ama onları bu kadar talihsiz kılan şey de tam olarak buydu.

İşlerine fazlasıyla bağlıydılar.

Teyakkuzdaki nöbetçi gözcüler, tüm Federasyon Ordusu’nda yürütülen hava harekâtını fiilen ilk fark edenler oldu. Sonuç olarak, ister şans ister şanssızlık olsun, Ren’in Şeytanı sorumlu oldukları bölgenin yakınına indiğinde mana sinyallerini tespit edebildiler ve tam kapılarının dibine bir şeyin indiğini anladılar.

“U-uyarı! Birden fazla mana sinyali alıyoruz! Bekleyin! Bu kötü!” Tüm bölgede güçlü mana sinyalleri tespit ediliyor! Veri bankasıyla eşleştirilemeyecek kadar çoklar. Yetişemiyoruz…”

Bu en azından bir tümen olmalıydı.

Birden fazla sinyalin aniden belirmesiyle karargâh personelini panik kapladı; yine de birkaç subay, bunun bir elektronik harp yanıltması ya da sahte sinyal olabileceğini düşünecek soğukkanlılığı koruyabildi.

“S-sahte sinyal olabilirler mi?! Bu imkânsız!” “Yeniden doğrulayın!” “Olamaz! İkinci Bölge Ordusu Komutanlığı’nın tepesinde bir düşman tümeni çoktan belirdi bile!!” “Peki başka ne açıklaması olabilir ki?!” “Şu anda İmparatorluk’un Doğu’da toplayabileceği nihai sınırın bir tümen olması gerekiyordu!” “Ama bir tümen büyüklüğündeki güç çoktan doğrulandı!” “Hiçbir yanlışlık yok!” “Diğer birlik de en az bir tümen büyüklüğünde! Hepsi büyücü!” “Dahası da var! Sinyal tespit cihazı çoktan doymuş durumda!”

Harekât merkezine bir kargaşa havası yayılmaya başlamıştı; ancak görevli nöbetçi subay için, kendi inisiyatifi ve sorumluluğu altında gerekli tedbirleri almayı vazife sayan biri olarak yapılacak tek bir şey vardı.

“Herkes sakin olsun.”

“Ama yoldaş! Büyücüler!”

“Lütfen sakin olun, yoldaşlar. Yapılması gereken hamle zaten açık, değil mi?”

Dudaklarını bir anlığına büzdükten sonra nöbetçi subay, kararını vermiş bir edayla ayağa kalktı.

“Beklemedeki tüm birlikleri uçuş alarmına geçirin! Derhal havalansınlar! Kalan personel, tüm mürettebatı intikale hazırlasın! Ordu komutanlığına derhal müdahaleye hazır olduğumuzu bildirin! Şimdi yapın baylar, derhal!”

“A-anlaşıldı!”

“Emir eri! Kusura bakma ama durumu derhal alay komutanına ve siyasi komisere rapor et. Olabildiğince hızlı ol.”

Nöbetçi subayın bu acelesinin sebebi basitti: Bir hava gücü, en savunmasız anını yerde bekleme konumundayken yaşardı. Sığınakların içinde olsalar bile bu durum pek değişmezdi. Bir asker ne kadar tecrübeliyse, tecrübe denilen o pahalı ve acımasız öğretmen bu dersi kafasına o kadar kazımış olurdu.

Nöbetçi subay, alay komutanı olmamasına rağmen, devasa düşman mana sinyali tespit edildiği anda ipleri eline aldı. Normal şartlarda böyle bir şey mümkün olamazdı; ancak siyasi komiser ile alay komutanının doğru bir kararı onaylamakta tereddüt etmeyeceğine inancı tamdı.

Sadece askeri bir perspektiften bakıldığında, yalnızca birliğin yoldaşlığı ve çelikten güven bağları sayesinde mümkün olan bu karar, takdire şayan bir tutumdu. Tepedekiler dik durduğunda, aşağıdakiler sarsılmazdı.

Görevli muhafızlar, telgraf personeline katılarak muharebenin bulanık sisini aralamak adına henüz tespit edilen mana sinyallerini analiz etmeye başladılar.

“Unvanlı bir büyücünün gücünü artırıp sahte sinyaller üretiyor olma ihtimalini kontrol edin!” “Dalga boylarında son durum ne? Daha hızlı kontrol edin!” “Radarla karşılaştırın. Eğer bir hava saldırısıysa, intikal düzeninde olmalılar.” “Kara birliklerinin haberleşmelerine dikkat edin! Temas sağlandıysa çatışma raporları gelmeli…”

Gürültüye rağmen bir muhafızın sesi oda genelinde net bir şekilde yankılandı.

“Yoldaş Alay Komutanı odaya giriyor!”

Askerler tek bir vücut gibi doğrulup selam durdu. Albay Sergei hızla selamı aldı ve böyle bir durumda aklı başında her saha subayının söyleyeceği şeyi söyledi.

“Görevlerinizin başına.”

Herkes işinin başına dönerken komutan olarak Sergei, nöbetçi subayı durum hakkında kısaca sorguladı.

“Geciktiğim için üzgünüm. Binbaşı, durum nedir?”

“Düşman ciddi görünüyor. İnanması güç ama İkinci Bölge Ordusu Komutanlığı yakınındakilere ek olarak birden fazla mana sinyali alıyoruz.”

Albay Sergei işte tam o anda henüz en kötü haberi almış oldu.

“Ölçeği henüz tam olarak belirleyemedik ama yakınlardaki Baruch Köprüsü’nü hedef alma ihtimali olan en az bir büyücü tümeni var gibi görünüyor.”

“Yanıltıcı sinyaller olabilir mi…?”

“Araştırıyoruz ama en azından bir tümenlik kısmının gerçek olma ihtimali yüksek.”

Başka bir deyişle, o lanet İmparatorlukçuların en az iki tümeni hava harekâtına sevk edecek kadar nefes payı kalmıştı. Sergei işlerin daha da kötüye gidemeyeceğini düşünerek inlemek üzereydi ki görünmeyen bir ses araya girip aslında daha da kötüleşebileceğini kanıtladı.

“Alarm! Nork İstasyonu’ndan her yöne acil yardım çağrısı alıyoruz. Oradaki garnizon güçlü bir hava büyücü birliğinin saldırısı altında ve bozguna uğramak üzere!”

Önce İkinci Bölge Ordusu Komutanlığı ve Baruch Köprüsü, şimdi de bolca manevra hattı ile malzeme deposuna sahip devasa bir kavşak olan Nork İstasyonu’na üçüncü bir saldırı.

“Nork’ta tam bir hava tümeni mi?!” “Haberleşme hatları kilitlendi!” “En kısa sürede destek kuvvet gönderilmesi isteniyor!” “Yüksek komutanlıktan gelen bir emir var mı?!” “Faydası yok, ortalık tam bir kaos…”

Sergei sandalyesine çökerken iniltisini bastıramadı.

“Üç tümen… Bu nasıl olabilir…?” Kelimelerin ağzından döküldüğünün farkına bile varmadan mırıldandı. Neyse ki bir komutan olarak yaşadığı şoku gizlemeyi başardı. Bir kargaşaya sebep olmaktan endişe etmese muhtemelen avazı çıktığı kadar bağırırdı.

İmkânsız! Nork İstasyonu da mı?! Sadece İkinci Bölge Ordusu Komutanlığı ve Baruch Köprüsü değil miymiş?! Tam üç büyücü tümeni mi?!

Bu mümkün olmamalıydı. Federasyon stratejik bir baskın harekâtı düzenlemişti, şimdiyse tam üç büyücü tümeni Federasyon topraklarının derinliklerine iniyordu.

Sergei yarı şaşkın bir halde haritaya bakarken birden donakaldı. Üç kritik nokta. Üç olası darboğaz. Üç.

Bu kadar geniş çaplı bir saldırı, İmparatorluk Ordusu’nun geçmişte düzenlediği başka bir hava harekâtına inanılmaz derecede benziyordu.

“O-olamaz… Aynı numarayı çekiyor olamazlar, değil mi?!”

Sergei neredeyse haykırırcasına bağırdı. Odadaki diğerleri haritaya göz atarken nutukları tutulmuştu.

İnce, kavisli bir çizgi o acı gerçeği, İmparatorluk’un daha önce de başvurduğu aynı hileyi gözler önüne seriyordu. Hava saldırısıyla ikmal hatlarını kesmek, ardından ana gücü başka yöne kaydırarak karşı darbeyi indirmek. İmparatorluk Ordusu bunu daha önce de yapmıştı.

“Bizim darboğazlarımızı hedef alıyorlar. Nasıl olur da bu denli büyük bir ölçekte…?”

Demiryolu kavşağı, büyük nehrin üzerindeki can damarı ve sırf bu kritik noktaları denetlemek üzere konuşlandırılmış bölge komutanlığı. Eğer her üçüne birden, geçen seferkinden de büyük bir hava gücüyle saldırı planlıyorlarsa…

“Birinci Bölge Ordusu Komutanlığı, sahada konuşlu tüm hava büyücülerinin komutasının İkinci Bölge Ordusu Komutanlığı’ndan devralındığını duyurdu!” “Nork İstasyonu ele geçirildi! Dost savunma garnizonu bozguna uğradı. Tekrar ediyorum, Nork İstasyonu garnizonu bozguna uğradı!”

“Ah…! Baruch Köprüsü’ndeki savunma garnizonu ve 121. Hava Büyücü Alayı hâlâ dimdik ayakta! 121. Alay şu anda hava savunması icra ediyor! İmparatorluk büyücü alayı son derece güçlü ama hâlâ direniyoruz!”

Nork düşmüş, İkinci Bölge Ordusu Komutanlığı’ndan ses seda kesilmişti; ancak Baruch Köprüsü hâlâ ayaktaydı. Bu durumda Sergei, kendi inisiyatifiyle bir karar verdi. Belki de örnek bir subaya yakışan bir karardı bu.

“153. Hava Büyücü Alayı, havalanmaya hazırlansın! Baruch’un yardımına gidiyoruz!”

Tereddüt etmedi. Sadece yapılması gerekeni, yapılması gereken zamanda yapıyordu. Görevine sadakat hususunda Albay Sergei’in üstüne yoktu.

Ne var ki savaşta hayatta kalma oranıyla karakter erdemi doğru orantılı değildi. Dönüşlerini bekleyen sevdiklerine gözyaşı ve yas getirmeye mahkûm bu acı gerçek, o gün havalanan adamların aklından bile geçmiyordu. Onlar için önemli olan tek şey, yoldaşlarının yardımına koşma arzusuydu.

Göğe yükselip gökyüzünde saf tuttular. Sergei, derhal intikale hazır bir taburun en önünde bizzat yer aldı. Onu takip eden birlikler peş peşe düzene girerek muharebe hızına yakın bir süratle saflara katıldı.

Federasyon Ordusu’nun 153. Hava Büyücü Alayı, alacakaranlık gece göğünü yararak Baruch Köprüsü’ne doğru mertçe dosdoğru bir hat üzerinde süzüldü.

Düşmanla yüzleşmek üzere zamana karşı yarışıyorlardı. Tam o anda duydular. “Biz İmparatorluk’un hava büyücüleriyiz! Kimse karşımızda duramaz!” İmparatorluk dilinde haykırılan bu sert nida, sanki seslerini uzaktaki yakındaki her kulağa duyurmak ister gibi yükseliyordu.

“Neydi o? İmparatorlukçular ne diye bağırıyor?” der gibiydi adamlar, birbirlerine bakış atarak. Söyleyen şey İmparatorluk dilindeydi ve muhabere personelinden biri gergin bir sesle açıklayana kadar bir anlam ifade etmiyordu: “Övünüyorlar. ‘Biz İmparatorluk’un hava büyücüleriyiz. Kimse karşımızda duramaz’ dediler… Belki de telsiz irtibatını felç etmek için yapılmıştır.”

Sergei hafifçe omuz silkti. “Çok havlayan köpek ısırmaz,” dedi cesaretini sergilemek istercesine bir kahkaha atarak. Bu nida ne amaca hizmet ederse etsin, birliğinin rahatlamasına yardımcı olmuştu. Sergei ve büyücüleri, düşmanın zihninize girmesine izin vermenin daha savaşa girmeden kaybetmenin kesin yolu olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Yine de korkunun yarattığı tehdidi kavrasalar da adamlar örtülü tehlike seviyesini de sezmişlerdi; Albay böyle bir gösteri yapma gereği duyuyorsa, tehdit cidden büyük demekti.

“Görüyorum onları! 121. Hava Büyücü Alayı bu! Onlar… onlar…” Bir asker müjdeli bir haber olması gereken şeyi duyurmaya başladı ama sesi boğazında düğümlendi.

“Ne var?!” diye üsteledi Sergei.

“Yoldaş Sergei, inanamıyorum! Bu… alaydan geriye kalan tek şey gerçekten bu mu?” Askerin sözleri Sergei’in en kötü korkularını doğruladı. Gözlerini kuşkuyla işaret edilen yöne çevirdi.

Karanlıkta genç askerin görüşü kendininkinden daha keskindi. Epeyce çabaladıktan ve en nihayetinde bir formül kullandıktan sonra Sergei nihayet birliği seçebildi. Nutku tutulmuştu. Dost birlikler aşağıdaydı ama ağır ateş altında kaldıktan sonra, koskoca alay olması gereken güç en iyi ihtimalle bir tabur kalıntısına dönmüştü. Ve İmparatorluk birlikleri hâlâ küstahça tepelerinde süzülüyordu.

Kaybetmişlerdi. 121. Hava Büyücü Alayı kaybetmişti.

Sergei düşman tehdidine dair değerlendirmesini derhal yükseltti; yine de silah arkadaşlarını kurtarma kararlılığından taviz vermeyerek sesini yükseltti.

“Buradayız! 153. Birlik burada! Yoldaşlar! Buradan sonrasını biz devralıyoruz!”

Federasyon Ordusu’na bağlı alayla muharebeye girip sayılarını kısa sürede bir tabur seviyesine kadar eritmiş olsak da, bir İmparatorluk komutanı olarak şu an kendimi olabilecek en dip noktada hissediyorum.

Sonuçta karşımızdaki alt tarafı tek bir alayken elimizde koskoca bir tümen olduğu ve adamları iyice erittiğimiz doğru; fakat kaydettiğimiz ilerleme sinir bozucu derecede yavaş. Bunun birkaç sebebi var:

Birincisi, alelacele toplanmış ve neredeyse hiçbir koordinasyon yeteneği sergileyemeyen bu birlikleri sevk ve idare etmek benim için bile son derece güç. Özellikle beceri seviyelerindeki bariz fark, serbest manevra yapmayı bir çileye dönüştürüyor. İkincisi, koskoca bir tümenin komutasını tek başına yürütmek epey yıpratıcı çıkıyor. “Nihayetinde normalde hususi bir harekât kontrolörünün bulunması beklenir. Koskoca bir tümeni sevk etmek için bu işe tahsis edilmiş uzman bir subay fena olmazdı.”

Cephe hattındaki subaylar ve askerler —arkada masa başında oturan tiplerin emir yağdırmasından gına gelmiş olsa da— idrak edemeyebilir, ama bu uzman personelin bu kadar kritik olmasının haklı bir sebebi var.

Ben hâlâ havada komuta kontrolörlüğüne soyunmaya çalışırken, emir subayım kucağıma kasvetli bir bilgi daha bırakıyor.

“Albayım, misafirlerimiz var,” diye rapor veriyor Üsteğmen Serebryakov.

Dikkatimi keşif ve tespite kaydırdığımda haklı olduğunu görüyorum. Birden fazla mana sinyali yüksek süratle yaklaşmakta. Alay büyüklüğünde görünüyorlar ve muharebe hızında ilerliyorlar.

Federasyon büyücülerine kıyasla oldukça çevik sayılırlar.

“Hmph. Bugün de sular hiç durulmuyor.”

Tam bir alayı alt ettiğimizi düşünürken bir yenisi beliriyor. Bu iş iyice can sıkıcı bir hal almaya başladı.

Bir anlığına düşünüyorum. Sırf düşmana köprüyü neredeyse hasarsız geri alabilecekleri illüzyonunu vermek için bile olsa, köprüyü zarar vermeden ele geçirmek istiyordum. Fakat şu an için baskılama harekâtına öncelik vermekten başka çaremiz yok. Hem sadece üssün direnişini patlatıp yok etmeye odaklanmak, çoğunluğu yeni çömezlerden oluşan bir birliği değerlendirmek için fena bir yöntem sayılmaz. Savunma kalkanları konuşlandırılıp patlama formülleri devreye sokulduğunda, büyücüler gerektiğinde adeta beşeri birer tank gibi kullanılabilir. Onları bu yarı Federasyon tarzı üslupta kullanırsak, beceri seviyeleri o kadar da ağır bir sorun teşkil etmeyecektir.

Çömez olsun olmasın, ikincil hasar sonuçta ikincil hasardır. Onlardan oluşan bir alayı derhal yere indirmek en iyisi. Kararımı verince emirlerimi haykırmaya başlıyorum.

“Üçüncü Alay, yere inin! Köprüyü ele geçirmek için ilerleyin! Geri kalan herkes benimle birlikte tepeden koruma sağlasın. Yaklaşan büyücüleri karşılama işini Semender hâlleder!”

“Başlayalım mı?” diyor emir subayım hevesle.

Sırıtıp başımla onaylıyorum. “Hadi gidelim, Teğmen.”

“Emredersiniz komutanım!”

“Harika,” diyorum en önde liderliği alırken.

“Baylar, saflarını yarma vakti! Şu Federasyonculara nasıl dans edildiğini öğretelim!”

Bir düzenin en önünde bulunmak, kişinin mana sinyalinin bilhassa göze batması anlamına geliyordu. Düşman komutanının sinyalini doğruladıktan —ve neredeyse alışkanlıktan, bir eşleşme aradıktan— sonra Sergei gayriihtiyari bir kahkaha patlattı.

“Ha-ha-ha.”

“Albayım?”

Bu, karşılaşmak isteyeceği en son sinyaldi; gereğinden fazla kez gördüğü bir canavar. İmparatorluk büyücülerinin peşine düşmek konusunda hummalı bir çaba içinde olan İçişleri Komiserliği, “görüldüğü anda derhal rapor edilmesini” defalarca tembihlemişti.

Albay Sergei ve İttifak’taki büyücülerin çoğu için, orduları ilerlerken böyle birinin pusuda beklediğini bilmek zihinlerine ağır bir yük bindiriyordu.

“Kahretsin… ” diye fısıldadı Albay Sergei alçak sesle, gerçek hisleri ağzından kaçıvermişti. Elinden gelse avazı çıktığı kadar bağırırdı.

Şeytan mı…?! Ren’in Şeytanı mı?!

“Ildoa’da olması gerekmiyor muydular? İçişleri Komiserliği kesin gözüyle bakıyordu…”

Hatta garanti bile vermişti.

Bu sadece gizli polisin yaptığı bir hatadan ibaret olsaydı, Albay Sergei söver geçerdi. Ama işte tam da bu yüzden gizli polisten nefret ediyorum! Albay Sergei’in bildiği kadarıyla, büyücü karşıtı istihbaratla görevlendirilen İçişleri Komiserliği adeta işkolik insanlardan oluşuyordu. Düşman büyücüleri hakkındaki bilgileri neredeyse her zaman doğru ve günceldi, analizleri ise son derece objektifti.

Açık konuşmak gerekirse, gizli polis olmalarına rağmen son derece faydalıydılar ve destekleyici rollerinin gayet bilincindeydiler.

“Söz konusu şeytan olduğunda gerçekten hata yaparlar mıydı?”

“Komutanım?”

“Ren’in Şeytanı bu,” dedi Sergei, düşman sinyalinin yönünü işaret ederek. “Görünüşe göre bu düşmanlar İmparatorluk’un ateş püskürten kertenkeleleri.”

“Bu kötü, değil mi…? Daha önce onlarla karşılaşmadığımız için şanslıymışız demek ki.”

“Öyle,” diyerek onayladı Sergei. Ama şimdi onlarla yüzleşmek zorundaydılar. Pusuya yatmış bir düşmana karşı sayıca az bir alay olarak bu tam bir kâbustu.

“Kahretsin, bu gece en berbat gecemize dönüşüyor!”

“Buna itiraz edemem!”

Küfredip dişlerini sıktılar. Ve Komünist Parti doktrininde ateizm artık resmi ilke kabul edildiğinden pek izin verilmese de, Tanrı’ya dua ettiler. Ardından, sarsılmaz bir kararlılıkla 153. Alay’ın büyücüleri İmparatorluk büyücülerine saldırmaya cesaret ettiler.

Baruch Köprüsü garnizonunun güç bela ayakta kaldığını ve kendilerine yardım etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını bilen 153. Alay cesurca çabalıyordu. Bu hayati ikmal hattının kesilmesi halinde cephe hattının ne hale geleceğini hayal etmek, düşmanın kudretine ve içlerindeki kaçma arzusuna rağmen onları savaşmaya sevk ediyordu.

Fakat tek başına irade gücü bir muharebeyi kazanmaya yetseydi, dünyayı fanatikler yönetirdi. Yalnızca inançla fethedilmiş tek bir savaş alanı dahi yoktu. Hüküm süren hâlâ stratejinin kendisiydi.

Federasyon Ordusu’nun 153. Hava Büyücü Alayı, İmparatorluk büyücülerinden oluşan bir tümenle şiddetle çatışmaya girdi. Ve o tümen —güçlü, acımasız ve elit— onları tam anlamıyla ezip geçti. Ortada ne bir garez, ne kötü niyet, ne de zerre kadar nefret vardı; sadece işini soğukkanlılıkla icra eden profesyonellerin korkutucu hassasiyeti mevcuttu.

Vatanlarını诞 seven bu iyi adamlar ve kadınlar, acımasız ve belirsiz bir gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalmışlardı. İmparatorluk tarafında ise Tanya zafer edasıyla haykırdı.

“Bir alay bir tümeni yenebilir mi hiç?! Bu basit bir aritmetik! Büyücü yoldaşlarım, düşürün şunları gökyüzünden! Ardından zafer çığlıklarımızı atabiliriz!”

Amansız çatışma sırasında İmparatorluk büyücüleri, zaten muharebeye girmiş olan taburu canlı bir av gibi çembere aldı; tabur geri çekilemeyecek kadar bataklığa saplandığını çok geç fark ettiğinde ise etrafları üst üste binen çapraz ateşlerin eşek arısı kovanına dönüştü. Ya da hatları yardıklarına inanmalarına izin verilerek daha da derine çekildiler.

Federasyon büyücüleri yeni çömezleri avlamak için tam sürat öne atıldıklarında, karşılarında optik formül illüzyonlarını buldular. Düşman boş havaya ateş etmeyi sürdürürken, böğürleri ateş yağmuruna tutuldu.

Nihayetinde, yalnızca büyücüler arasında yaşanabilecek bu absürt derecedeki yakın mesafe hava muharebelerinde, tecrübe ve birikimleri sayesinde üstünlüğü elinde tutan taraf İmparatorluk büyücüleriydi.

Kıdemli büyücüler ikili kollar halinde uçuyor, çekilmiş mana bıçaklarıyla düşman taburunun saflarını yarıyor, hatta düşman ateş etmekte tereddüt ederken sıfır mesafeden patlama formülleri salıyorlardı. Savunma kalkanlarını kırmaya bile gerek yoktu. Sadece dengelerini bozmak kâfiydi. Mana bıçağı öne atıldığı anda Federasyon büyücülerinin gözü korkutulabilirse, dövüş bitmiş sayılırdı.

Üstelik İmparatorluk büyücüleri sadece bağımsız ikililer halinde hareket etmiyorlardı. Aşikâr bir koordinasyonla Federasyon saflarını biçip geçiyorlardı. Birliğin tecrübesi her şeyi gözler önüne seriyordu.

“Yakın dövüşe hazırlanın! Düşman bu mesafede savaşmaya alışkın değil!”

Biri girip biri çıkıyor, yer değiştiriyor ve sürekli karşılıklı destek sağlıyorlardı… Federasyon büyücülerinin hiç şansı yoktu.

İmparatorluk büyücüleri kendilerini hırpalamadan, tam gerektiği kadar çaba sarf ederek onları bastırmayı başarıyordu. Sayıca üstün olmanın sunduğu bir ayrıcalıktı bu.

Yerel düzeyde kalmış olsa da, bu gökyüzünde, şu anda İmparatorluk Ordusu o tatlı ayrıcalığın tadını çıkarıyordu ve Tanya, haklarının hırslı bir icracısı olarak bu fırsatı heba etmeyecek kadar akıllıydı.

“Biz İmparatorluk’un hava büyücüleriyiz! Kimse karşımızda duramaz!”

Büyü mermileri havada uçuştu, büyücüler dağıldı, birikmiş beyaz kar tarlalarına kan sıçradı ve gökten taze kurbanlar süzüldü. İstisnai olarak bugün, gökyüzü İmparatorluk’undu.

En azından bugünlük, Federasyon Ordusu umutsuzca savunma yapmaya çabalarken, terazi İmparatorluk’un lehine ağır bastı. Ve böylece, üç İmparatorluk hava büyücü tümeni, Federasyon Ordusu’nun üç kritik darboğazına çöktü.

Başarmışlardı.

İntikal etmişlerdi.

Onlar İmparatorluk halkıydı.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla