7 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, FEDERASYON
Şafak Yükselişi Harekâtı’nın hazırlıkları sürerken, Federasyon yetkilileri “İmparatorluk’un savunma stratejilerini bir şekilde etkisiz hale getirmenin” yollarını bulmak için beyinlerini patlatıyordu. Karşılarına çıkan temel sorun, İmparatorluk’un uyguladığı “müstahkem mevzi” veya “direnek noktası” taktikleriydi.
Hatlarda yarma harekâtlarının gerçekleşebileceği ve gerçekleşeceği varsayımına dayanan müstahkem mevzi yöntemi; yarılan savunma hattını korumaya çalışmak yerine, hat boyunca konuşlandırılmış birliklerin önceden inşa edilmiş mevzileri elde tutmasına odaklanıyordu. Doğal olarak, hatları yarıldıktan sonra cephe yakınındaki stratejik bir mevziye kapanmak, kuşatılmak anlamına geliyordu. Fakat İmparatorluk mensupları bunu kaçınılmaz bir gereklilik olarak kabul etmeye razıydı.
Bir bakış açısı değişimi. Bunu kuşatılmak olarak düşünmek yerine, neden düşmanı bağlama fırsatı olarak düşünmeyesiniz ki?
Başka bir deyişle, tek yapmaları gereken kendilerini kurtaracak takviye birlikler gelene kadar dayanmaktı. Bir bakıma, kuşatma altında kalmak gibiydi. Direnek noktaları, tüm cephelerde esnek savunma için gerekli ihtiyat kuvvetlerinden yoksun olan İmparatorluk açısından son bir çare gibi görünebilirdi. Ancak aslında oldukça sıkıntı vericiydi; zira bu müstahkem mevzileri göz ardı edip ilerlemek, arkadan tehdit edilmekle sonuçlanacaktı. Öte yandan düşmanın ekmeğine yağ sürüp bu tahkim edilmiş mevzilere saldırmaya kalkarlarsa, batağa saplanacaklardı. Federasyon, bu şekilde mevziye kapanmış bir düşmanı hızlıca etkisiz hale getirmenin bir yolunu bulmak için saçını başını yoluyordu.
Savunma hatları yer yer zayıf olsa bile, bu tür tahkim edilmiş mevziler sayesinde nispeten dayanıklıydı. Piyadeyle yapılacak yakın saldırılar zayiatı artıracak, ağır topçu ateşi ise ikmal durumu belirsizliğini korurken muazzam miktarda zaman ve çelik gerektirecekti. Üstelik ağırdan alırlarsa, o şarlatan Zettour kadar gaddar olan İmparatorluk Ordusu kesinlikle karşı saldırıya geçecekti.
Dolayısıyla bu direnek noktalarını etkisiz hale getirmek büyük bir mesele olsa da… Şafak Yükselişi’nin planlanmasına öncülük eden General Kutuz basit bir çözüm bulmuştu. Doğrudan çatışmaya girmeyi gerektirmeyen bir çözüm.
Eğer İmparatorluk saha ordusu hattı yaran birlikleri—yani yani ilerleyen birinci kademeyi ve onların lojistik güzergâhlarını—tehdit edebiliyorsa, yapılması gereken tek şey birinci kademeden ayrı olarak, düşmanı kendi direnek noktalarına hapsedecek ayrı birlikler bulundurmaktı.
Başka bir deyişle, iki ayrı kuvvet. Biri ilerlemek, diğeri ise düşmanı kuşatmak için. Kristof Kolomb’un yumurtası misali yalın bir çözüm. Devasa bir gücün doğru şekilde ve uygun zamanlamayla kapsamlı bir şekilde konuşlandırılması. Şafak Yükselişi Harekâtı’nın, İmparatorluk’un bu derece dirençli çıkan savunmasını ezme anahtarına dönüşmesi için gereken tek şey buydu.
General Kutuz’un tarzı pek yaratıcı sayılmazdı belki; ancak girişimleri, teoriyi gerçeklikle sarsılmaz biçimde harmanlayan ve her türlü kurnazca hileye karşı bağışıklık kazanmayı hedefleyen güçlü bir mantıkla destekleniyordu.
Ne var ki Federasyon, fikirler ülkesiydi.
Bir sorunun daha sonra halledilebileceği önerisine karşılık, şu teklif geldi: “Peki ama bununla hemen ilgilenebilseydik nasıl olurdu?” Ve bundan sonraki soru da şuydu: “Peki bunu nasıl gerçekleştireceğiz?”
Başka bir deyişle, düşmanın direnek noktalarını doğrudan ezip geçebilselerdi çok daha iyi olurdu.
Fikir olarak bakıldığında mantık oldukça açıktı. Aranan cevap, “düşman tahkimatlarını yarıp açabilecek bir konserve açacağı” elde etmekti. Peki buna verilen karşılık neydi? “O halde, ihtiyacımız olan o konserve açacağını icat edelim.”
Vakit kaybetmeden araştırmalara başladılar.
Bu süreçte dikkatleri İmparatorluk’un taktiklerine çekildi. Yani büyücülerin tanklar üzerinde, piyade desantı şeklinde intikal etmesi uygulamasına.
Aslında bunu ilk başta sadece baskın unsurunu korumak ve intikal sırasındaki mana sinyallerini gizlemek için yapılan bir yöntem sanmışlardı; fakat Federasyon, uygulamanın asıl mucidi olan İmparatorluk Ordusu’nun bile farkında olmadığı başka bir avantaj keşfetti. Yani bu taktiğin, direnek noktalarına saldırmada devrim niteliğinde bir yöntem olarak kullanılabileceğini fark ettiler.
Zırhlı bir birlikle bir direnek noktasına taarruz ederken, mekanize birliğin tamamı büyü yeteneğine sahip personelden oluşturulursa, hem zırhlı hem de son derece hareketli bu piyadeler sayesinde söz konusu noktaların ele geçirilmesinin teorik olarak mümkün olacağını gördüler.
Elbette büyü yeteneğine sahip koskoca bir tugayı bir araya getirmek zordu; bu yüzden bir deneme olarak… 1. Deneysel Mekanize Büyücü Alayı, söz konusu konserve açacağı görevini üstlenmesi umuduyla sahaya sürüldü.
General Kutuz’un dürüst görüşü, kuşatılan birlikleri kendi haline bırakmaktı; fakat parti içi hassas dengelerin farkında olduğundan, böylesine beyhude bir fikri dile getirmeyecek kadar akıllıydı. Ne de olsa Parti’nin bu fikri çoktan benimsediğini görebiliyordu. Ve üst kademelerin hoşuna giden planlara karşı çıktığınızda başınıza nelerin geleceğini çok iyi biliyordu.
Karşı çıktığınız plan başarılı olursa, doğal olarak itibarınızı kaybederdiniz. Hatta bu, olabilecek en iyi senaryoydu. Asıl felaket olan, karşı çıktığınız planın başarısızlıkla sonuçlanmasıydı. Üstleriniz bunu, onların çöküşünü ukalaca tahmin etmişsiniz gibi algılardı. Bundan daha kötüsü olamazdı.
Uzman konumunuzu kullanarak amatörlerin nispeten zararsız fikirlerini kestirip atmak, Gulag’a giden tek yönlü bir bilet ayırtmakla eş değerdi. Yalnızca gerçekten felaketle sonuçlanacak fikirlere ölçülü bir şekilde karşı çıkmak fazlasıyla yeterliydi. En azından General Kutuz’un benimsediği yaklaşım buydu.
Böylece, Parti merkezinin hem ilgisini hem de onayını kazanan 1. Deneysel Mekanize Büyücü Alayı, çok geçmeden doğu cephesinde boy gösterdi.
Yeni, iddialı ve yenilikçi. Fiili bir standart haline kolayca gelebilecek bir düzenleme. Ancak…
O gün, Şafak Yükselişi’nin başlamasından hemen önce son derece talihsiz bir şey yaşandı.
Federasyon’un yoluna bir kertenkele çıktı. Alev püskürten türden bir kertenkele.
Adı: Semender—İmparatorluk’un alev kusan gururu.
İrtifasını artırıp kısa bir süre düşmanı aradıktan sonra Üsteğmen Grantz, yüzünde şaşkın bir ifadeyle geri dönüyor. Tanya’nın yanında süzülerek bulduklarını rapor ediyor.
“Tam karşıda bir şey tespit ettim! Zayıf bir sinyal ama öngörülen hedef konumumuzla örtüşüyor. Konum tespit edildi!”
“Tespit mi ettin? Bu mesafeden mi?! Emin misin?”
“Rapor edilen bölge efendim! Onlar olduğuna neredeyse eminim!”
Biz kendi tarafımızda telsiz kullanmaktan bile kaçınıyorduk. Kendimizi belli etmemek için gösterdiğimiz özeni düşününce, düşmanın da en az bizim kadar dikkatli davranacağını varsaymıştım.
Bir an tereddüt ediyor, ardından kararımı veriyorum.
Sırf keşif yapmak için mana sinyalimizi tekrar tekrar sızdırmaktan nefret etsem de, her ihtimale karşı aniden dikilip irtifa kazanıyor ve kendimi şüpheli bölgeye yönlendirerek alandaki olası sinyalleri tarıyorum.
“İnanılmaz.”
Tam karşıda hissediyorum. Bunu tarif edecek başka bir kelime yok. Bir mana sinyali. Dürüst olmak gerekirse, bunu bu mesafeden alabiliyor olmamız… Sinyalini olabildiğince gizli tutmaya çabalayan ve güçlü bir uçuş formülü sinyali yaymamak için sürekli alçak irtifada sürünen benim gibi biri için, düşmanın şu an yaptığı gibi devasa bir sinyal sızdırmak tamamen akıl dışı.
Bu yaptıkları bir tür strateji değilse, düşman acınacak derecede vurdumduymaz davranıyor demektir.
“Binbaşı Weiss! Her ihtimale karşı siz de bir tarama yapın!”
“Anlaşıldı,” diye kusursuz bir edayla karşılık veriyor Binbaşı Weiss ve derhal irtifa kazanıyor. Hım? Yüzünde şaşkınlık beliriyor. Ardından bir, Nasıl yani? Endişeli bir ifade. Yok artık, der gibi mırıldanarak tekrar alçalıyor.
“Üsteğmen Grantz’in bildirdiği gibi, ben de sinyal aldım.”
“İkinizin de benden şüphe duymasına inanamıyorum! Ne kadar kaba!”
“Kusura bakma!” Üsteğmen Grantz’e seslendikten sonra Weiss’a dönüp soruyorum. “Ne düşünüyorsunuz Binbaşı? Bir fikriniz var mı?”
“Düşmanın büyülerini gizleme konusunda bu kadar beceriksiz olabileceğine inanmak zor… Acaba bizi dışarı çekmeye mi çalışıyorlar?”
Hım? Kaşlarımı çatıyorum. Tip 105’lerde olduğu gibi, Binbaşı Weiss pratik fikirler üretme konusunda kendini defalarca kanıtlamış bir isim. Gözümden kaçan bir ihtimal aklına geldiyse, onu dinlemek işime gelir.
“Bir dakika Binbaşı! Bunun bir şaşırtmaca, bir tuzak veya aldatmaca olabileceğini mi düşünüyorsunuz?!”
“Kendilerini çok fazla açık ediyorlar!”
Hımpf. Tanya kollarını kavuşturuyor. Dünkü subay keşfinde de yakaladıkları mana sinyalinin bir tuzak olma ihtimalini ciddi şekilde değerlendirmişti. O zaman öyle olmadığı ortaya çıkmıştı… ama bu sefer farklı olacağının bir garantisi yok. Düşmanı hafife almak tehlikeli bir hatadır.
“Ne derler bilirsin…? Kibir, felaketi getirir mi?”
Düşmanı hafife almak sadece bir hata değildir; dik bir uçurumdan aşağı atılan cüretkâr bir ilk adımdır. Kendi becerilerimi ya da birliklerimin yetkinliğini gözümde fazla büyüttüm diye düşmanın nişangâhına balıklama atlamayı hiç istemem.
Tedbirli olmak—korkaklık derecesinde bile olsa en kötüsünü düşünebilmek—takdire şayan bir niteliktir.
“Binbaşı Weiss, bir saniye bekleyin! Tekrar kontrol edeceğim!”
Dürüst olmak gerekirse, sürekli böyle irtifa kazanmaktan hiç hoşlanmıyorum. Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana… Yani hayır, bunun burayla pek bir alakası yok sanırım. Fakat biz onların mana sinyalini alabiliyorsak, onların da bizimkini alabildiğini varsayabiliriz.
Amacımız onları gafil avlamaksa, elbette onları kendi hallerine bırakmak daha iyi olurdu. Ama kafamızı bir tuzağa sokmaktansa, en fazla bir şok saldırısıyla yetinmeyi tercih ederim. Yükseliyor ve uzaktaki sinyali bir kez daha arıyorum.
Uzakta olmasına rağmen, şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir sinyal sızıntısı var gibi görünüyor. Tip 105’lerden ya da önceki o sefil Federasyon büyücülerinden gelenler gibi değil, gayet bariz bir sinyal.
Yalın ve açık bir sinyal sızıntısı. Bunu tarif etmenin başka yolu yok.
“Evet… Acemi olmalarından başka bir açıklaması yok gibi görünüyor.”
Ya da bir tuzaksa, bu da mantıklı olurdu. Sinyallerini bilerek sızdırıyor olmaları tamamen imkânsız değil. İrtifamı düşürüp saflara tekrar katılırken, Binbaşı Weiss yüzünde sorgulayan bir ifadeyle bekliyor. Hiç konuşmadan yanımda süzülüyor ama ne düşündüğünü biliyorum. Sadece omuz silkip geçiyorum.
“Yem olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
Cevap olarak Binbaşı Weiss kararlı bir şekilde başını sallıyor.
“Ildoa’da biz de aynısını yapmıştık! Çaylak gibi davranıp düşmanı dışarı çekmiş, sonra da pusuya düşürmüştük!”
Gerçekten de Ildoa’dayken Birleşik Devletler’in o büyücü alayını avlarken benzer bir şey yaptıklarını hatırlayarak yüzümü ekşitiyorum. Düşman da aynısını yapar mıydı? Adamlarının sağlıklı bir tedbir duygusuna sahip olması güzel bir şey. Fakat Binbaşı Weiss’ın bazen yersiz bir şekilde mantıklı—ya da belki karamsar—olabildiğini ve düşmanı gözünde büyütmek gibi bir alışkanlığı olduğunu daha önce de fark etmiştim.
“Bizi dışarı çekmeye çalışıyor olsalardı, savunma kalkanları açma zahmetine girip savaşa hazır olduklarını açıkça belli edeceklerini sanmıyorum.”
Kesinlikle. Düşmanın mana reaksiyonu, bir kamuflaj ya da yem olmak için fazla döküntüydü. Büyülerini gizlemeyi beceremeyip kazara konumlarını açık etmiş olsalardı bu anlaşılabilirdi; ancak bir yem için, savaşa hazır olduklarını gösteren bir sinyal sızdırmak pek de ince düşünülmüş sayılmazdı.
Elbette tüm bunlar, bizi ateşe koşan pervane böceği gibi çekmek için kurgulanmış daha derin bir aldatmaca da olabilirdi. Muhakememizi bulandırmak için kasten yapılmış bir hamle. İmkânsız değil. Yine de…
“Bu bir yemse bile, en başta neyin yemi olabilir ki?” Artık neredeyse emin bir şekilde, kararlılıkla söylüyorum.
ABD Hava Kuvvetleri’nin Vietnam’da gerçekleştirdiği Bolo Harekâtı’nda olduğu gibi, düşmanı dışarı çekmek için birlikleri başka bir şeymiş gibi gizleme stratejisi duyulmamış bir şey değildi. Ancak genel olarak bu tür taktikler, gelişmiş kamuflajlar kullanılarak yapılan sinsi bir kedi-fare oyununun parçası olarak hedef düşmanı çekmek için kullanılırdı.
“Ne demek istiyorsunuz? Bu acemi mana sinyalinin sadece küçük bir çatışma için kamuflaj olduğunu mu?”
“Federasyon Ordusu acemi değildir. Son derece tehlikelidirler.”
“Tamamen katılıyorum. Federasyon Ordusu acemi değildir ve son derece tehlikelidir. Ama bu, bir bütün olarak Federasyon Ordusu için geçerli. Büyücü birliklerinin kalitesine gelince, orada tartışmaya pek yer yok.”
Geçen gün kalkanları bile olmayan o büyücülerle karşılaşmamız bunu fazlasıyla netleştirmişti. Bir örgüt olarak Federasyon Ordusu korkutucu olabilir ama bireysel düzeyde genellikle zayıflar.
Ancak genelde Tanya’nın sözlerine bu derece karşı çıkmayan Binbaşı Weiss, bugün katı bir muhalif kesilmiş gibi görünüyor.
“Yarbayım, düşmanlarımızı hafife almak tehlikelidir. Onlar bir mekanize birlik, üstelik sadece bir alay değil—koskoca bir tugay. Ve sadece sinyale bakarsak, büyücüler de bir tabur kadar var. Eğer bu bir tuzaksa, doğrudan aslanın ağzına uçuyoruz demektir.”
Yüzü ciddi ve endişeli görünen astım konuşurken kaşlarımı çatıyorum. Kendisine bir asker olarak çok değer verdiğim içindir ki, böylesine kritik bir anda böyle bir görüş ayrılığı yaşamak kafamı karıştırıyor.
“Görmüyor musunuz? Düşmanı gözde büyütmek de en az o kadar tehlikelidir. Bu sadece zafer fırsatlarının kaçırılmasına yol açar.”
“Söylediklerinizi anlıyorum Komutanım—çok iyi anlıyorum. Ama bu cephede bir şeyler bana tuhaf geliyor…”
“Doğunun havası her zaman şüphelidir. Bu konuda size tüm kalbimle katılıyorum.”
Fakat bu kez durum farklı. Federasyon Ordusu’nun kurnazlığı, bir şiddet aygıtı olarak sergiledikleri o incelikli karmaşıklık, taktiksel düzeyden ziyade stratejik düzeyde ortaya çıkıyor.
“Taktiksel ve stratejik kurnazlığı bir kenara bırakırsak, taktiksel düzeyde bu kadar açık ve aleni bir şey yapmak mı? Federasyon’un bu kadar döküntü bir kamuflaja başvuracak bir yapıya sahip olduğunu sanmıyorum.”
“Prensip olarak kesinlikle haklısınız, fakat…”
“Her halükarda, bir tur attığımızda her şey netleşecek. Bir tuzak varsa da, tırnaklarımızla söküp geçmekten başka çaremiz yok.”
Bu uzayıp giden sohbet devam ederken, önce Ildoa’ya, sonra başkente ve şimdi de tekrar doğuya sürüklenip durmanın, böyle telaşlı bir koşturmaca içinde oradan oraya savrulmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu bir kez daha derinden hissediyorum.
Ön cephede belirli bir süre savaştıktan sonra, geri çekilip toparlanmak için zamana ihtiyaç duyarsınız. Nihayetinde, en güçlü birlik bile yalnızca bireylerin bir araya gelmesinden ibarettir. Enerjileri tükendiğinde, hayati önem taşıyan muharebe gücü de kaybolup gider.
Bir birliğin en güçlü halinin sürekli savaşırken olduğunu iddia edenler, belki de kendileri doksan saat boyunca uykusuz ve dinlenmeksizin savaştıktan sonra, dinlenmiş ve kendilerine denk bir düşmanla kafa kafaya gelmeyi bir denemelidirler. Düzgün bir birlik, genellikle uygun bir dinlenme ve eğitimle takviye edilmiş olandır. Ne kadar acınası olsa da, esasen Tanya’nın kendi öz çocuğu sayılan 203. Tabur da bu kuralın bir istisnası değildir.
Binbaşı Weiss ile yaşanan bu görüş ayrılığı için de aynı şey geçerlidir. İhtiyaç duyulan şey, muharebe meydanına intikal etmeden önce cephe gerisinde ayarlanmaların yapılacağı düzgün bir zamandır.
“Yüzeyde her şey yolunda görünüyor ama derinlerde kökler göründüğünden çok daha fazla çürümüş…”
“Albayım? Ne demek istiyorsunuz?”
“Endişelenmeyin, önemli bir şey değil Binbaşı Weiss. Lütfen muharebe hazırlıklarını tamamlayın.”
Binbaşı Weiss başıyla onaylar fakat kafası karışmış görünmektedir.
Tanya elbette bu emrin gereksiz olduğunun farkındadır. Hava büyücüleri için muharebeye hazırlanmak basit ve nettir. En kötü senaryoda ihtiyaçları olan tek şey mücevherleri, tüfekleri ve birkaç formülden ibarettir.
Ancak. Büyü harbi konusunda bir uzman olan Tanya, bir hususu daha ekler. Büyücüler söz konusu olduğunda asıl kritik nokta uygulamadır.
Teknik özelliklere hakimiyete ve beklenen çevre koşullarının dikkatle değerlendirilmesine dayanan azami gayret, muharebe meydanında vazgeçilmezdir.
“Kusura bakmayın, zihinsel hazırlığı kastetmiştim.”
“Ahh,” diye devam eder Tanya. “Çok ciddisiniz Binbaşı. Olayları çok karmaşıklaştırıyorsunuz, farkında mısınız?”
“Yine mi bu…”
“Her gölgede bir kötülük aramak yerine, belki de düşmanın sadece beceriksiz olduğunu kabul etsek? Her şeyden öte, büyük resmi asla gözden kaçırmamalıyız.”
Konuşma bitince uçmaya devam ederler. Çok geçmeden aradaki mesafe, alçak irtifada dahi düşmanın sinyalini yakalayabilecek kadar daralır. Düşman tam da oradadır, bunda hiçbir şüphe yoktur. Arama bile yapmadan düşmanın mana sinyalini muğlak da olsa alabilmemiz, oldukça yakınlarında olduğumuz anlamına gelir.
Yaklaştıkça, 203. Hava Büyücü Taburu akıllarında hava-hava muharebesi ihtimaliyle, ikili kollar halinde doğal olarak irtifa kazanmaya başlar. Bu bir alışkanlık haline gelmiştir. Büyücüler doğaları gereği yukarıdan baskılanmaktan nefret ederler.
İyi eğitimli büyücüler bile arazi örtüsünü takip eden uçuş rotalarını yalnızca bir zorunluluktan ibaret görme eğilimindedir. Düşmanla temas sağlandığında, nihayetinde ben bile mümkün olan her fırsatta irtifa kazanmayı tercih ederim. Şimdi dizginleri çekmenin bir anlamı yoktur.
“Sokuluyoruz. Muharebe hazırlığı için hızı ve rotayı koruyun, altı bin metreye tırmanın.”
Tabur çarpıcı bir hızla karşılık verir.
“Altı bin metreye tırmanılacak, rota ve hız korunacak! Ve formasyonu bozmayın!”
Emirleri tekrar ederlerken tırmanan saflarında en ufak bir düzensizlik yoktur. Muharebe manevraları söz konusu olduğunda en ufak bir pürüz dahi bulunmamaktadır. Hız, aralık ve en önemlisi koordinasyon eksiksiz bir şekilde muhafaza edilir.
Ancak irtifa kazandıkça, belirsiz bir heyecan dalgası hissettirmeye başlar.
“Büyünüzü olabildiğince gizleyin. Ancak düşmanın tespit edilmesine öncelik verin.”
“Anlaşıldı,” yanıtı takdire şayan bir şekilde gelir.
Düşmanın durumunu keşfetmeye devam ederken geriye kalan tek şey muharebeye girmek için uygun bir nokta belirlemektir… ya da en azından, süreç normalde böyle işlerdi. Fakat bu kez koşullar biraz farklıdır. Daha doğrusu, garip bir şekilde düşmanın durumunu tespit etmek için fazladan çaba sarf etmeye gerek yok gibidir.
İlerlemek istercesine biraz önde konumlanan Üsteğmen Grantz, muharebenin o tanıdık gerginliğinden uzak bir edayla, bıkkınmış gibi omuz silker.
“Düşmanın sinyalini bu kadar net sızdırması işimizi kesinlikle kolaylaştırıyor.”
Taburun çoğunun Grantz’a katılarak başlarıyla onayladığını fark eden Tanya, kaşlarını hafifçe çatar. Düşmanı doğru değerlendirmek iyidir, ancak zayıflıklarıyla alay etmek ile rehavet arasında ince bir çizgi vardır.
Onu düzeltip düzeltmeme konusunda tereddüt ederim; fakat subayların koruması gereken bir itibarı vardır, kaldı ki hiyerarşik açıdan bir komutan, muharebeden hemen önce herkesin içinde bir üsteğmeni kasten azarlamadan önce iyice düşünmelidir.
Tanya geri döndüklerinde bir şey söyleyip söylemeyeceğini hâlâ tartarken, tereddüdüne derhal karşılık veren Binbaşı Weiss sorunu onun elinden alır. Şaşırtıcı bir şekilde, hızla öne doğru uçar ve adeta şakalaşır gibi rahat bir edayla Üsteğmen Grantz’a seslenir.
“Akıllı adam başkalarının hatalarından ders çıkarır, Grantz.” Grantz’ın yüzü ciddileşirken Weiss başıyla onaylar ve gerekli uyarıyı oracıkta yapar. “Kendi büyümüzü gizlemeye odaklanalım. İşi sağlama almak önemlidir.”
Weiss sorunu fark etmiş ve anında halletmiştir. Üstelik üsteğmenin itibarını zahmetsizce koruyarak. Bu şekilde uyarılması üzerine savunmaya geçmek yerine Grantz, düzeltmeyi alçakgönüllü bir şekilde kabul etmiş görünerek yanıt verir.
“Anlaşıldı, Binbaşı Weiss!”
Benzer şekilde, Grantz’ın bu hafif muzipçe yanıtı ortamın gerginliğini dağıtmaya fazlasıyla yeter. Düzeltildiği için sineceği ya da içerleyeceği yönünde hiçbir belirti göstermez. İşte olumlu bir iş atmosferi tam olarak budur. Tanya, zihnindeki Binbaşı Weiss değerlendirmesine “iyi insan ilişkileri becerisi” notunu sessizce ekler.
Övünmek gibi olmasın ama astlarına her zaman özel bir özen gösteren amirleri olarak, bunu muhtemelen beni izleyerek öğrenmiştir. Çalışanlarınızın gelişimini görmek harika bir duygudur. Nihayetinde, eğitimlerinden sorumlu kişi olarak onlar geliştikçe benim de değerim ve konumumun güvenliği artar. Ve bir profesyonel olarak, kendi mesleki dokunuşunun meyve verdiğini görmek ve yönettiğin bir departmanda yeşeren açık iletişim atmosferinin tadını çıkarmak her zaman keyif vericidir.
Ancak Tanya’nın göğsü bu yeni keşfin gururuyla kabarmaya devam ederken, bir yandan da mevcut durumu enine boyuna tartar. Görünüşe göre düşmanın durumunu keşfetmemize gerek yok. Peki o halde, kapsamı genişletip diğer düşmanları keşfetmek için yeterince hareket alanımız var mı? I encountered an error doing what you asked. Could you try again?
“’Net değil’ derken… düşman unsurlar mı var?”
“Net bir tespit yapmak için çok fazla gürültü var. Semender 01, lütfen düşmanın durumu hakkında bilgi verin.”
“Anlaşıldı,” diyor Tanya, karargâhtaki kontrol subayına yanıt vererek. İçimden subayın beceriksizliğine lanet okuyorum ama elbette profesyonel otokontrol duygum bu kısmı yüksek sesle söylememi engelliyor.
“Görsel temasla doğrulama süreci hâlâ devam ediyor. Beklendiği gibi, düşman en fazla tugay büyüklüğünde mekanize bir birlik. Mana sinyalinden anlaşıldığı kadarıyla, kendilerine büyücü olduğu tahmin edilen bir bölük eşlik ediyor olabilir. Bahsi geçen düşman kuvveti bu, değil mi?”
“Karargâh doğruluyor. İmhası mümkün mü?” diyor hattın diğer ucundaki ses. Tanya’nın kulakları adamın söylediği şeyin anlamını kavrayamıyor.
“Semender 01’den Karargâha. Son sorunuz anlaşılamadı. ‘İmhası mümkün mü?’ Lütfen açıklayın.”
“Karargâhtan Semender 01’e. Birliğiniz takviye destek almadan haydutlara karşı bir taarruz gerçekleştirebilir mi? Tek başınıza taarruz mümkünse, lütfen devam edin.”
Tanya, kontrolörün sorusu karşısında sararmaktan kendini alamıyor. Desteksiz bir taarruz mümkün müymüş? Ne halt demek bu şimdi?! Kulaklarıma inanamıyorum. Genelkurmay bu birliğe taarruz etmemiz için bizi buraya gönderdi, sonra Doğu Komutanlığı aynı şeyi talep etti ve şimdi Karargâh’ta kıçının üstünde oturan bir kontrolör bu kadar büyük bir işi küçücük halimizle tek başımıza halledip halledemeyeceğimizi sorma cüretini mi gösteriyor?!
Nasıl bir birliğe komuta ettiğim hakkında en ufak bir fikirleri yok mu bunların?
“Semender 01’den Karargâha. Subay efendi, ne zamandır görev yapıyorsunuz?”
“Ha?”
“Çömez olduğunuz izlenimine kapılıyorum. Benimle ve askerlerimle nasıl konuşacağınıza dikkat etseniz iyi edersiniz,” diyor, bir hışımla ve iç çekerek kontrolörü azarlarken.
Kendini ucuza satmak kabul edilemez. Beceri sergilenmelidir. İyi bir şirket çalışanı, yetenekleri konusunda her zaman net bir mesaj vermeli ve haksız yere düşük değer biçilmesini önleyecek şekilde hareket etmelidir.
“Benim birliğim acemilerden oluşmuyor.”
“H… ha…?”
Tanya, bu aptal çömezin hâlâ anlamadığını görünce tekrar iç çekiyor.
Bir zamanlar İmparatorluk, profesyonel olan ve profesyonel iş bekleyen kontrol personeliyle doluydu. Çalışkan ve sadık. Böyle bir şeyin düşünülmesi bile imkânsızdı. Ya şimdi? Tanya’nın bir kontrolörün zekâsından bile şüphe duyacağı bir günün geleceğini düşünmek!
İnanılmaz. İşlerin gidişatı yüzünden Tanya çığlık atacak gibi hissediyor ama öfkesini dizginlemeyi başarıyor. Dişlerini gıcırdatarak, kendisini kontrolörle adeta kıt akıllı biriymiş gibi konuşmaya zorluyor.
“Dinleyin. Bunca… Bunca saçmalık arasında. Henüz uçmasını bile bilmeyen bir çömezin, batıda bile hava muharebelerinden sağ çıkmış biz seçkin büyücülerin kendi başımıza bir taarruzu yönetip yönetemeyeceğimizi sorgulaması ha?”
Devlerle savaştık biz. İnanılmaz imkânsızlıklar karşısında galip gelmek, telafi etmek ve eşitlik sağlamak için kan, ter ve gözyaşı döktük.
İmparatorluk büyücü tümeninin mottosu adeta “gördüğün yerde taarruz et”tir. Daha ilk muharebesinde Tanya ve yanındakilere koskoca bir bölüğü oyalama emri verilmişti. Telsizdeki kontrolör gözünü bile kırpmadan vermişti bu emri.
Elbette gerektiğinde geri çekilmeye izin verilir… ama bunca yıl İmparatorluk’un daima saldırgan ve cesur yırtıcı tazısı olmamız beklendikten sonra, aniden “Küçük köpekçik, havlayabileceğini düşünüyor musun?” diye sorulması çileden çıkarıcı.
Kesinlikle abes.
“Kendi gözlerinizle görmeye hazır olun. Biz mızrak başıyız. Biz şiddetin kusursuz enstrümanıyız!”
Birçok başarımızın küçümsenmesine izin vermeyeceğim. Değerlendirmeler doğru yapılmalıdır. Başarı kelimesinin anlamını bile bilmeyen sıradan bir enik bizim için endişelenmeyecek.
Güvenilirlik ve başarılar ciddiye alınmalıdır. Tanya’nın sarsılmaz görüşü —liyakata dayalı ekonomide yaşayan iyi ve sıradan bir vatandaş olarak inancı ve gururu— bunu talep ediyor. Dürüst ve nazik biri olmaktan gurur duyan biri olarak bu, başka insanlarla iş yapan insanoğlu için asgari şarttır.
Savaş alanında böyle alaya alınmak mı? Adalet, hakkı olana hakkını teslim etmek yok mu hiç?!
“Daha geçen gün Ildoa’da Birleşik Devletler’in uçaksavar ateşini yarıp geçtik. Biz muharebede yetiştik; düşmanın çığlıkları ninnilerimizdi bizim! Ve bu bocalayan acemilerin bize zorluk çıkaracağını mı sanıyorsunuz? Bu saçmalığa gerçekten inanıyor musunuz?!”
Tanya bir an duraksıyor ve ardından alaycı bir şekilde tıslıyor.
“Ne komik ama! Yeni yılın ilk hakiki kahkaha tufanı! Bizimle dalga geçildiğini düşünüyor olmalısınız! Ama izin verin de şimdi kan ve çelikle gerekli düzeltmeyi yapayım.”
“A… düzeltme mi…?”
“Evet, Komutanlığın baş ağrılarından birinin sebebini sizin için bizzat, kaba kuvvetle ortadan kaldıracağız. Bir özür niyetine ekstra erzak görmeyi bekliyorum. Semender 01, tamam.”
Öfkemi kontrol etmeyi oldukça feci bir şekilde becerememiş olarak telsizi kapatıyorum. Bayağı rezalet çıkarmış olmalıyım. Tanya’nın yanında sessizce beklemesi gereken Binbaşı Weiss, yüzünde tereddütlü bir ifadeyle çekine çekine lafa girmeye yelteniyor.
“Karargâh ne dedi Albayım?” diye soruyor, endişeli bir tavırla.
Tanya önemli bir şey değilmişçesine omuz silkip gülüyor.
“Doğu Komutanlığının pek kıymetli genç kontrolörü, düşmana karşı bir harekâta girişip girişemeyeceğimiz konusunda endişeleniyor görünüşe göre.”
“Harekât mı…?”
“Evet Binbaşı. Bizim için endişeleniyorlar. Düşmanla sıcak temasa girmeye uygunluğumuz hususunda. Bize pek değer vermiyorlar anlaşılan. İnanılır gibi değil,” diyor Tanya, gözlerini kısıp düşmana doğru işaret ederken. “Şunlara karşı hem de! Rezillik!”
Binbaşı Weiss iki kez gözlerini kırpıştırıyor, başını yana eğiyor ve Tanya’nın işaret ettiği düşmana dürbününü çevirmeden önce maharetle kaşlarını kaldırıyor.
“Şunlara karşı mı?”
“Evet Binbaşı, şunlara karşı.”
“Şaka yapıyor olmalısınız,” diyor Binbaşı Weiss, dürbünü yüzünden çekip gözlerini kısarak. Aşağıda ağır teçhizatlı bir Federasyon kolu beklemektedir. Büyüklük açısından bakılırsa en fazla bir tugay gibi görünmektedirler.
Görülebildiği kadarıyla bu kara gücü, en azından vasat bir beceriye sahip görünmektedir. Gizlenmeye verdikleri önem fena sayılmaz ve karda intikal etmelerine rağmen safları şaşırtıcı derecede düzenli. Birlikler arasındaki mesafe de kabul edilebilir standartlar dahilinde. Düz, mekanize piyade kıstasına göre makul bir seviyedeler. Ne var ki bu olumlu izlenim, kendilerine eşlik eden büyücü birliği yüzünden tamamen heba oluyor.
Dışarı sızdırdıkları mana sinyali, mekanize birliğin kamufle olma çabalarını tamamen mahvetti. Üstelik komutanın, haberleşmenin ve diğer yüksek değerli hedeflerin konumunu açığa çıkardılar; bu da elbette mekanize birliğin büyücü birlikleriyle koordineli hareket etme konusunda yeterli deneyime sahip olmadığını gösteriyor.
Bu, sinerji yaratmak amacıyla bir araya getirilen iki güçlü kuvvetin birbirini beslemek yerine birbirinin ayağına bağ olması ve toplam güçlerinin ya da değerlerinin düşmesine yol açması hususunda klasik bir örnektir.
“İştah kabartan bir av gibi duruyorlar. İnsan adeta onları ham yapmak istiyor. Yem olduklarını düşünsem bile, bu kadar kolay bir lokmayı es geçmeden önce aralarında bizzat bir avcı görmem gerekirdi.”
Federasyon birliği pratikte keklik gibi avlanmayı beklemektedir. Kesinlikle yiğit bir savaşçının karşı karşıya gelmekten gurur duyacağı türden bir düşman değiller. Yine de av avdır. Nihayetinde, görkemli ve heybetli düşmanlara karşı cesaret, şan ve ölümüne mücadeleler yerine kolay lokmaların pestilini çıkarmayı çok daha tercih ederim.
Sonuçta bu bir savaş. Hayatımı riske atacaksam, bunun zahmetsizce olmasını tercih ederim.
“Binbaşı Weiss, kara taarruzu için hazırlanın. Düşman büyücülerini daha önleme irtifasına ulaşamadan yukarıdan etkisiz hale getirelim.”
Tanya alışılagelmiş hazırlıkları hızlıca sıralar. Yanıt beklerken gözlerini, kafası biraz karışmış görünen Binbaşı Weiss’a çevirir.
“Binbaşı Weiss? Bir sorun mu var?”
Binbaşı Weiss’ın uçarken zihni başka bir yerdeymişçesine boşluğa baktığını fark ediyorum. Kısa bir an sonra Tanya anlamış gibi görünmektedir.
“Alo? Binbaşı Weiss? O kontrolörün dedikleri yüzünden şaşkına döndüğünüzü anlıyorum ama artık aramıza dönün,” diyor Tanya, dikkat dağılmış astını kendine getirmeye çalışarak.
“B… bağışlayın efendim. Tamamen beklenmedik bir şeydi. Ne diyordunuz…? Büyümüzü tamamen gizleyerek onları yukarıdan etkisiz hale getirmek mi?”
“Benim söylediğim şey bu değildi.”
“O halde standart hava büyücüleri gibi bir hava baskını mı? Tek taraflı bir kara taarruzu mu?”
“Evet. Hava büyücüleri uçmayacaklarsa ne işe yararlar ki Binbaşı? Kitaba uygun, klasik bir kara taarruzu görmek istiyorum. Büyücülerin işini daha havalanamadan bitirin. Keklik gibi avlanmayı bekliyorlar, unuttunuz mu?”
“Anlaşıldı efendim! Hâlen iki boyutta yaşıyorlar. Onları üç boyutlu çağla tanıştıralım!”
Binbaşı Weiss’ın bu ifadesi ukalaca olsa da son derece makuldür. Katıksız birer profesyonel olan 203. Hava Büyücü Taburu, bu acemilere dersini vermeye hazır bir şekilde tam hızla manevra yapmaya başlar. Düşman temas anından hemen öncesine kadar bizi fark edemez; bu da Federasyon Ordusu birliğini yukarıdan vurmamıza imkân sağlayarak şans eseri neredeyse tam bir baskın taarruzuna dönüşür.
Pratik açıdan bakıldığında, muharebenin sonucu zaten belli olmuştur. İrtifa her şeydir. Yerden havalanmaya çalışan her düşman büyücüsü kolay birer hedef olacaktır. Çevrede saklanacak bir siper de olmadığından, karada kargaşa içinde kaçışanlar yukarıdan birer birer köpek gibi avlanacaktır. Sonuç zaten bellidir.
“Zafer bizimdir.”
Kendimi hazırlıyorum. Düşman için ya şimdi ya da hiçbir zamandır. Her an havalanmaları gerek… her an…
“Ha?”
Düşünmeye bile fırsat bulamayan Tanya, ne olup bittiğini kavrayamayarak dürbününe sarılır ve umutsuzca etrafı tarar. Sonunda gerçeği kabullenmek zorunda kalır: Düşman büyücüleri aslında havalanmamaktadır.
“Kesin bir imhayla karşı karşıyalar ama kalkış yapmaya bile yeltenmiyorlar mı?”
Akıl alır gibi değil. Tanya, düşmanın panik halinde havalanmaya çalıştığı anda tepelerine binip onları avlamaya o kadar odaklanmıştır ki, hiç havalanmayabilecekleri ihtimali aklının ucundan bile geçmemiştir.
“Şaka mı bu?! Gerçekten uçmayacaklar mı?!”
Hava büyücüsü muharebelerinde irtifa genelde belirleyici unsurdur. Ortalama altı bin metre irtifaya ulaşabilen düşmanlara karşı, sekiz bin metre muharebe irtifasına sahip Elenium Tip 97’nin ne denli büyük bir taktik avantaj sağladığı düşünüldüğünde, bir düşman büyücüsünün kuyruğunuza geçmesine izin vermenin neredeyse ilkel bir korku olduğunu söylemek mübalağa olmaz.
Yine de Tanya, saldırılarına karşılık mevzi almaya çalışıyor gibi görünen düşmana yukarıdan baktığında, kaçışan piyadelerin arasına karışmış, karada ileri geri koşturan büyücüler görür. Tanya kaşlarını çatar. Bu mantıksız.
“Ne yapıyor bunlar?”
Düşman bilerek mi havalanmamayı seçti?
Hayır, komutanları uçmamalarını emretmiş olsa bile, bu şartlar altında en azından birkaç tanesi kesinlikle havalanırdı. Federasyon Ordusu’ndaki disiplin ve emir-komuta zinciri gerçekten bu kadar katı olabilir miydi? İnsanoğlu böyle bir disipline muktedir midir ki? Peki düşman bu kadar disiplinliyse, neden karada böyle karmaşa içinde koşturuyorlar? Hesap tutmuyor.
Uçabilen her düşman uçardı. Ve sonra birden, zihnimde kritik bir ihtimal beliriyor.
Kendi kendime mırıldanıyorum: “Belki de mesele uçmak istememeleri değildir. Belki de uçamamalarıdır.”
Ufak bir fark, ancak ufak bir farkın dünyalara bedel olduğu pek çok durum vardır. Uçmak istemeyen büyücüler değil. Uçamayan büyücüler.
Tamamen karaya bağımlı büyücüler! Gördüğüm şeyin ne olduğunu anlayınca, Federasyon’un bu zekice hamlesi karşısında hemen şapka çıkarıyorum. Bu somut bir paradigma değişimidir.
“Hakkını vermek lazım. Akıllıca… Lanet olsun ki çok akıllıca.”
Nasıl kullanıldıklarına bağlı olarak, uçamayan büyücüler emsalsiz üstünlükte birer piyadeye dönüşebilir.
Savunma kalkanları açıkken tüfek ateşini muhtemelen hiç umursamayacaklardır; bu da onları şimdiden mükemmel birer hücum piyadesi yapar. Ayrıca hafif makineli tüfekler veya el bombaları kadar ateş gücünü kolaylıkla üretebilirler. Yeterince iyi hesaplama mücevherleriyle, piyade boyutunda kalıp çok daha kolay gizlenebilirken, bir tanka eşdeğer ateş gücü ve zırh bile sergileyebilirler.
Nizamı harp dışındaki gayrinizami harpte özellikle büyük bir tehdit oluştururlardı.
Ben bunu neden düşünemedim? Kahredici bir durum! Ne muazzam bir zihniyet değişimi. Kolomb’un Yumurtası gibi.
Ancak düşman, hava büyücüsü muharebelerinde deneyimden yoksun. Bu yüzden mana sinyalleri sızdırıyorlar… Başka bir deyişle, hâlâ el yordamıyla ilerliyorlar. Yani bu fikri henüz fikir aşamasından çıkıp tam olgunlaşmadan keşfetmiş durumdalar.
Doğal olarak, uçabilme yeteneği hava büyücülerinin inisiyatifi ele geçirmesini sağlar. Şu anda bu kara büyücüleri açık hedef olmaktan öteye geçemiyor ve gelecekte bile havadaki muadillerine karşı pek bir tehdit oluşturamayabilirler. Fakat bu bir savaş. Topyatun Savaş. Uçamayan büyücülerin, uçan büyücülerle çatışmaya girmek için kendilerini zorlamalarına hiçbir sebep yok.
Aslına bakılırsa, böyle bir beklentiye girmek bile mantıksız. Düşman neden dezavantajlı olduğu bir alanda kendi rızasıyla savaşsın ki? Tanya böyle çarpık ve çıkar doğrultusundaki prensiplere prim vermez. Dürüstçe savaşmak demek, kendi kayıplarını en aza indirirken yasal ve meşru sınırlar içindeki her türlü yöntemi tepe tepe kullanmak demektir. Asıl geçerli ilke budur.
“Düşman akıllı… Büyücü karada da olsa yine büyücüdür. Federasyon gerçekten dâhiyane bir fikir bulmuş.”
Ancak Tanya, düşüncelerini tekrar önündeki muharebe meydanına çevirir. Uzun vadeli, kuş bakışı değerlendirmeler bekleyebilir. Birlik komutanlarının tamamen önlerinde cereyan eden olaya odaklanmaları gereken anlar vardır. Ve bu da o anlardan biridir.
“Onları ezme vakti. Şimdi, bakalım… Bu işi nasıl halletsek?”
Federasyon birlikleri kesim tahtasındaki balık gibiler. Üzerlerine neyin geldiğinden haberleri bile yok. Onları en etkili şekilde nasıl bertaraf edeceğimi düşünürken, birden canlı mermili bir eğitim için biçilmiş kaftan olduklarını fark ediyorum.
Bu devirde böyle fırsatlar kırk yılda bir ayağa gelir.
Bu birliğin bir yem olma ihtimaline karşı bölgeyi önceden keşfetme zahmetine katlandığımız için, yakınlarda bir düşman takviyesiyle karşılaşma riskimizin olmadığını biliyoruz. Olabildiğince izole durumdalar ve koordinasyonları son derece kopuk.
Yere yakın kaldıkları için büyü sinyali tespitinden gizlendiklerini sanmış olmalılar. Kasıtlı olarak dikkat çekmemeye çalışıyorlar. Bu kadar izole ve sıra dışı görünmelerinin sebebi de bu. Bu onların hatası, ancak en azından mantıkları zihnimde yerine oturmaya başladı.
“Herkes dinlesin! Düşman havalanamıyor olabilir! Bunları yalnızca kara birlikleri olarak kabul edin! Hava muharebesi taktikleriyle vakit kaybetmeyin, tamamen kara taarruzuna odaklanın! Düşmanın uçaksavar ateşinin nispeten güçlü olabileceğini hesaba katın!”
Hava üstünlüğü konusunda endişelenmeye gerek yoksa, taarruz bir safha öne çekilebilir. Gereksiz işten kaçınma fırsatı her zaman baş tacıdır. Tanya rotayı değiştirir.
“Üsteğmen Grantz, Üsteğmen Wüstemann, gerisini size bırakıyorum. Üsteğmen Wüstemann’ın bölüğünü ana eksen alarak karadaki düşmanları biçin.”
“Ne? Benim… benim bölüğüm mü?” der Tabur’un en genç subayı olan Wüstemann; beklenmedik bu durum karşısında yüzünde şaşkın ve boş bir ifade belirerek.
“Üsteğmen Wüstemann, birliğinizin öncü olmasına mı şaşırdınız?”
“Şey, sadece…”
“Artık hepiniz neredeyse birinci sınıfsınız. Görelim bakalım, rüştünüzü ispatlayın.” Tanya ses tonunu değiştirir. “Hayır, sizin değerinizin zaten gayet farkındayım, Üsteğmen Wüstemann. O yüzden bunu bana ispatlamanıza gerek yok. Kendinize ispatlayın. Bu işi yapabileceğinizi kendinize gösterin.”
Hızlı bir bakış, yüzündeki cesareti ortaya çıkarır.
“Emredersiniz!”
“Güzel,” der Tanya nazikçe, ardından emirlerini tekrarlar. “Kara taarruzu düzenine geçin ve iş bitene kadar üzerlerine bombalar yağdırın. Ayrıca düşman uçaksavar ateşine karşı tetikte olun. Unutmayın, koruyucu tabakalarınıza aşırı güvenmeyin; kalkanlarınızı da açık tutmaya odaklanın.”
“Bize bırakın!” diye haykırır Üsteğmen Wüstemann coşkuyla. Tanya alicenap bir tavırla başını sallar.
Ancak emirler sadece Üsteğmen Wüstemann için değil, her iki subay içindir. Tanya, duruma göz kulak olmasını beklediğini çaktırmadan hissettirmek amacıyla Üsteğmen Grantz’a da gizli bir bakış fırlatır.
“Üsteğmen Grantz, siz destektesiniz. Anlaşıldı mı? Gökyüzüne çıkacak bir düşman beklemiyorum ama çıkarlarsa, Üsteğmen Wüstemann’ın birliğini destekleyecek şekilde gerekeni yapın.”
“Tabii ki.”
“Güzel,” der Tanya onaylarcasına başını sallayarak. Yine de astının hâlâ çekinceleri var gibi görünmektedir.
“Fakat… düşman uçamıyorsa, sadece zayıfları ezmiş olmuyor muyuz? Bu biraz haksızlık gibi hissettiriyor.”
Üsteğmen Grantz için oldukça cesur bir fikir. Düşmanın zayıflığı çenesini düşürmüş gibi görünmektedir. Tanya, onu hafifçe haşlamanın vaktinin geldiğine karar verir.
“Ne kadar takdire şayan bir ruh, Üsteğmen. Madem dürüst ve adil davranmak istiyorsunuz, o zaman siz gidin daha güçlü düşmanlarla çatışın. Buradaki işimiz bittiğinde, size sırf size özel, şanlı bir görev vereceğim. Sizi Federasyon topraklarına gönderip oradaki konuşlu bir hava büyücüsü taburuyla teke tek kapıştırabiliriz. Kulağa nasıl geliyor?”
Üsteğmen Grantz, kendi başını yaktığını fark ederek irkilir; fakat Tanya ona sadece sevecen bir edayla tebessüm eder. Astının, artık sözünü geri almak için çok geç olduğunu anlamasına yetecek bir tebessümdür bu.
“Yarbayım, şey… Özür dilerim, kastettiğim şey bu değildi…”
“Hayır Üsteğmenim, haklısınız. Bu düşman bir ısınma turu sayılacak düzeyde bile değil. Size tamamen katılıyorum. Ne zaman isterseniz haber vermeniz yeterli. Bugün olması şart değil. Gerekli ayarlamaları derhal yaparım.”
“Düşünceliliğiniz… beni çok mutlu etti ama…”
Tanya’nın astı, gergin bir yüz ifadesiyle merhamet diler. Tanya sırıtarak karşılık verir.
“Bu kadar utangaç olmanıza gerek yok, Üsteğmen Grantz! Size tam olarak arzuladığınız şeyi vereceğim! Harika değil mi?”
“Ben… Bu bir onurdur.”
Görüyorsunuz ya? Tanya, askerlerinin fikirlerine değer veren türden bir birlik komutanıdır. Son darbeyi vurmak üzere bir kez daha sırıtır.
“Evet, mutlu olmanıza sevindim Üsteğmenim. Elimize geçen ilk fırsatta, bu yeni kazandığınız hevesi tepe tepe kullanacağımdan emin olabilirsiniz; ama bugünlük bir sakıncası yoksa Üsteğmen Wüstemann’a destek olmaya odaklanın.”
Bunun üzerine üsteğmen, ayaklarını sürüyerek oradan uzaklaşır. Tanya’nın tabur komutan yardımcısı da yüzünde bıkkın bir ifadeyle arkasından seslenir.
“Yapma ama Üsteğmen…”
“Üzgünüm,” der Üsteğmen Grantz, Binbaşı Weiss’a da mahcup bir edayla başını eğerek. Ama Grantz kötü bir subay değildir. Sadece bazen fazla çocuksu olabiliyor.
Binbaşı Weiss da durumun gayet farkındadır. Hafifçe kaşlarını çatarak Üsteğmen Grantz’ın omzuna vurur. Kaşlarını hafifçe çatarak Üsteğmen Grantz’ın omzuna vurur.
“Bir dahakine konuşmadan önce düşün.” “Bir dahakine konuşmadan önce düşün.”
“Emredersiniz Binbaşım.” “Emredersiniz, Binbaşım.”
Artçı müdahale ve noktayı koyma. Durumu toparlama ve sonuca bağlama. İşte Binbaşı Weiss; her zamanki gibi iyi polisi oynuyor. Klasik Binbaşı Weiss; her zamanki gibi iyi polisi oynuyor.
“Yine de… “Gerçi…” ” diye mırıldanıyorum bir an duraksayarak. diye mırıldanıyorum bir an duraksayarak. Neden kötü polisi her seferinde ben oynamak zorundayım ki? Neden kötü polisi oynamak zorunda olan hep ben oluyorum ki? En şefkatli eğitmen sayılmam belki ama en azından merhametli olarak tanımlanabilecek bir edayla hareket etmekten gurur duyarım. Belki en sevecen eğitmen sayılmam ama tutumlarımın en azından hayırsever olarak nitelendirilebilecek düzeyde olmasından gurur duyarım.
Böyle düşünceler sonraya kalabilir. Böyle düşünceler sonraya kalabilir.
“Tüm tabur personelinin dikkatine. “Tüm tabur mensuplarının dikkatine. Bölük komutanlarınızın önderliğinde bölüklere ayrılın ve düşmanın mekanize büyücü birliğini imha edin. Komutanlarınızın önderliğinde bölüklere ayrılın ve düşmanın mekanize büyücü birliğini imha edin. Ayrıca düşman takviye birliklerinin gelme ihtimaline karşı hazırlıklı olun. Ayrıca düşman takviye birliklerinin gelme ihtimaline karşı da hazırlıklı olun. Bu da demek oluyor ki zaman bizim için çok kıymetli. Yani zaman bizim için son derece kritik. Her zamanki gibi işlerini hızlıca bitirelim!” Her zamanki gibi işlerini hızlıca bitirelim!”
Emirleri alan her bölük, tatmin edici bir hızla harekete geçer. Emirleri alan her bir bölük, tatmin edici bir hızla harekete geçer. Üsteğmen Wüstemann, ikmal erlerinden oluşan bir birliğe komuta etmesine rağmen, diğerlerine kıyasla göze çarpan hiçbir eksiklik göstermiyor. Üsteğmen Wüstemann, bünyesinde yeni takviye erler barındıran bir birliğe komuta etmesine rağmen, diğerlerine kıyasla göze çarpan hiçbir eksiklik göstermiyor.
Her şeyin yolunda göründüğünü düşünen Tanya, Binbaşı Weiss’ın yüzündeki endişeli ifadeyi fark eder. Her şeyin yolunda olduğunu düşünen Tanya, Binbaşı Weiss’ın yüzündeki endişeli ifadeyi fark eder.
“Bunun doğru olduğuna emin misiniz?” “Bunun doğru olduğundan emin misiniz?”
“Üsteğmen Wüstemann’ın bölüğünü öne sürmemden mi bahsediyorsunuz?” “Üsteğmen Wüstemann’ın bölüğünü en öne yerleştirmemi mi kastediyorsunuz?”
“Evet,” der Binbaşı Weiss; Tanya sanki rahatsız olmuş gibi başını sallar. “Evet,” der Binbaşı Weiss. Tanya ise rahatsız olmuşçasına başıyla onaylar.
“Önemli olan ilk taarruz. “Önemli olan ilk taarruz hattı. Doğrusunu söylemek gerekirse Federasyon birlikleri dayanıklı… Dürüst olmak gerekirse Federasyon birlikleri dayanıklıdır… ancak benim anlamak istediğim şey, bu düşman mekanize birliğiyle koordineli çalışan büyücülerin ne kadar güçlü olduğu,” diye açıklar. Ama benim asıl derdim, bu düşman mekanize birliğiyle koordineli çalışan büyücülerin ne kadar güçlü olduğunu kavramak,” diye açıklar. “Başka bir deyişle, seçkin olsa da Ünvanlı olmayan bir birliğe karşı durup duramayacaklarını görmek istiyorum. “Başka bir deyişle, seçkin olsa da henüz Unvanlı sayılmayan bir birliğe karşı koyup koyamayacaklarını görmek istiyorum. Üsteğmen Wüstemann’ın adamlarının standart bir birlik yerine iyi bir emsal olacağını düşündüm.” Üsteğmen Wüstemann’ın adamlarının standart bir birliği temsil etmek adına biçilmiş kaftan olacağını düşündüm.”
“Anlıyorum… “Anlıyorum… demek silahlı keşif yapıyorsunuz.” Demek bir çeşit keşif taarruzu.”
“Evet,” der Tanya, ancak binbaşıyı düzeltmeye devam eder. “Evet,” der Tanya ama hemen ardından binbaşıyı düzeltir.
“Üsteğmen Wüstemann ve adamlarının değerinin de gayet farkındayım. “Üsteğmen Wüstemann ve adamlarının değerinin de gayet farkındayım. Neredeyse birinci sınıflar. Neredeyse birinci sınıf sayılırlar. Dolayısıyla beklenenden yetenekli çıkıp düşmanı kolayca bozguna uğratırlarsa, bu da gayet kabulümdür.” Bu yüzden şayet fazla yetenekli çıkıp düşmanı kolayca bozguna uğratırlarsa, bu da gayet kabulümdür.”
Tanya, anlayıp anlamadığını görmek için Binbaşı Weiss’a soru sorar gözlerle bakar, ancak binbaşının daha fazla şey duymasına gerek yoktur. Tanya, anlayıp anlamadığını görmek için Binbaşı Weiss’a sorgulayan bir bakış atar fakat binbaşının daha fazla şey duymasına gerek yoktur. Kendi birliğini toplamadan önce sessizce başını sallar. Kendi birliğini toplamadan önce sessizce başını sallar. Tanya, sinir bozucu ama rahatlatıcı bir edayla omuz silkerken Üsteğmen Serebryakov yanına yaklaşır, hemen yanı başında biter. Tanya sıkkın ama rahatlamış bir edayla omuz silkerken, Üsteğmen Serebryakov tam yanına yanaşarak dibine kadar girer.
Tanya’nın subaylarıyla bu kadar rahat konuşabilmesinin tek sebebi, ekürisinin gözünü dört açıyor olmasıdır. Tanya’nın subaylarıyla bu kadar rahat konuşabilmesinin tek sebebi, kanat adamının gözünü dört açıyor oluşudur. Böyle sağlam ve güvenilir bir emir subayı bulunmaz bir nimettir. Böyle sağlam ve güvenilir bir emir subayı bulunmaz bir nimettir.
“Her zamanki gibi teşekkür ederim, Üsteğmen Serebryakov.” “Her zamanki gibi teşekkürler, Üsteğmen Serebryakov.”
“Yarbayım?” “Albayım?”
“Boş verin, önemli değil. “Boş ver, önemli bir şey değil.
“Pekala,” diyorum muharebenin başlamasına hazırlık olarak tüfeğimi doğrultarak. Pekala o zaman,” diyerek çatışmanın başlamasına hazırlık amacıyla tüfeğimi doğrultuyorum. O böyle yaparken, Tanya’nın yanı başında durumu takip eden emir subayı gördüklerini rapor eder. O bunu yaparken, Tanya’nın hemen yanında durumu gözetleyen emir subayı gördüklerini rapor eder.
“Wüstemann’ın birliği taarruza başladı. “Wüstemann’ın birliği sızma harekâtına başladı. Takdire şayan bir biçimde hareket ediyorlar.” Takdire şayan bir performans sergiliyorlar.”
Tam da Üsteğmen Serebryakov’un dediği gibi, taarruz eden bölük etkileyici bir iş çıkarıyor. Tam da Üsteğmen Serebryakov’un dediği gibi, taarruz eden bölük etkileyici bir iş çıkarıyor. Saldırı düzenine geçiş hızları. Saldırı düzenine geçme hızları. İkili düzenlerini koruma şekilleri. İkili düzenlerini koruma biçimleri. Kara taarruzlarının zamanlaması. Kara saldırılarının zamanlaması. Bir kusur bulacak olsaydım, bu ihtimalen saldırılarının fazla kitabi ve esneklikten yoksun olması olurdu. Şayet tek bir şikayet bulacak olsaydım, bu muhtemelen saldırılarının fazla kitabi kalması ve yeterince esnek olmaması olurdu. Ancak darmadağın olmaktansa uygun bir düzen seçip ona sadık kalmak daha iyidir. Yine de darmadağın olmaktansa uygun bir biçim seçip ona sadık kalmak daha iyidir.
Taktiksel açıdan bakıldığında her şey kabul edilebilir sınırlar dahilinde. Taktiksel açıdan bakarsak her şey kabul edilebilir sınırlar dahilinde.
Tanya izlerken, hava büyücüleri dalarak karadaki tankları patlama formülleriyle tararlar. Tanya izlemeye devam ederken hava büyücüleri süzülerek ayrılır ve karadaki tankları patlama formülleriyle tarar. Taarruz ederken manevraları üst düzeyde; birden fazla ikili sürekli koordinasyon halinde, böylece asla hepsi aynı açıdan gelmiyor. Saldırırken sergiledikleri manevralar üst düzeyde; birden fazla ikili grup sürekli koordineli hareket ediyor, böylece asla hepsi aynı açıdan yaklaşmıyor. Karadaki düşman muhtemelen karşılık verecek bir hedef seçmekte zorlanıyordur. Karadaki düşman muhtemelen karşı ateş açmak için hedef seçmekte zorlanıyordur. Düşman mermileri kalkanlarımızı bırakın koruyucu tabakalarımızı bile sıyırıp geçemiyorsa, bu durum büyü tüketimini kesinlikle azaltacaktır. Düşman mermileri savunma kalkanlarımızı delmeyi bırak, koruyucu katmanlarımıza bile teğet geçemiyorsa bu kesinlikle mana tüketimimizi azaltacaktır.
“Hava büyücüsü standartlarına göre fena sayılmazlar.” ⟦ “Bir hava büyücüsü birliği için hiç fena değil.”
Benim açımdan gayet iyiler. Hiç ama hiç fena değiller. Bir başka deyişle, İmparatorluk’un mevcut savaş zamanı standartlarına göre, bir zamanların bu acemi takviye erleri hiç şüphesiz gazi mertebesine ulaşmıştır.
“Gördün mü Serebryakov? Sen ne düşünüyorsun?”
“Bana oldukça etkileyici göründüler.”
“Öyle. Muharebe tecrübesi ile eğitimin birleştiğinde insanları nasıl değiştirdiğinin mükemmel bir örneği sanırım.”
Kendi eğittiğim astlarımı iş başında görmek beni biraz duygulandırıyor ancak savaş meydanında bu tarz duygusallıklara vakit yoktur. Yere fırlatılan patlama formüllerinin sesleri arasında, telsizden garip bir parazit sesi işitiyorum.
Düşmanın kafası son derece karışmış olmalı. Saldırımız tıkır tıkır işliyor gibi görünüyor. Elbette bu düşmanlar öncekiler gibi tek bir patlama formülüyle yok edilecek cinsten değil… Neyse ki böyle yetenekli birlikleri henüz karadayken taciz edebilecek kadar şanslıyız. Ben bunları düşünürken, hâlâ yakınımda uçmakta olan emir subayım söze giriyor.
“Saldırı iyi gidiyor.”
“Bana kalırsa fazla iyi gidiyor. En azından ufak bir direniş beklemiştim.”
“Ne de olsa İmparatorluk, büyücü muharebesi söz konusu olduğunda bir miktar önde.”
“Bir miktar mı?” Eğlenerek böğrümü tutuyorum. Hiç üsteğmene göre bir laf değil. “Durumu böyle yanlış okumak sana hiç yakışmıyor, Üsteğmen.”
“Ha?”
“Bir miktar mı öndeyiz? Aramızdaki fark yarım asır kadar uzun!”
Ha? Emir subayımın yüzünde şaşkın bir ifade beliriyor ama hemen ardından dikkatini yeniden çatışmaya çevirip tespit ettiklerini rapor ediyor.
“Federasyon birliğinin telsiz trafiğinde bir artış saptıyorum. Muhtemelen destek talep ediyorlar.”
“Kuvvetle muhtemel,” diye yanıtlıyorum.
“Bizim gibi düşman da doğal olanı yapacak. Şaşıracak bir şey yok. Pekala, işte şimdi zamana karşı yarış başlıyor…”
Zamanın kısıtlı olduğu bana bir kez daha hatırlatılınca seçeneklerimizi değerlendiriyorum. Astlarımın beceri seviyesini zaten teyit ettim. Şimdi ne yapmalı? Muhtemelen yolda olan takviye birlikleri de ezerek başarımıza başarı mı katmalıyız?
Hayır, hayır; yukarıdan gelen emir tek bir baskın harekâtı düzenlemekti. Silahlı keşif olsun ya da olmasın, çatışmanın kapsamını takviye birlikleri göğüsleyecek seviyeye kadar kademeli olarak genişletmemizi istediklerini hiç sanmıyorum. Asıl görev düşmanın yerleşim düzenini ve durumunu anlamak.
“Evet, ne eksik ne fazla.”
Amacımıza zaten ulaştık. Şu anda adamlarımı üst üste çatışmalara girmeye zorlamanın hiçbir anlamı yok. Gereksiz mesaiye kalmadan önce yapılacak en doğru şey, işi hızlıca bitirip belirlenen zamanda karargâha dönmektir.
“Pekala herkes, geride kalan düşmanları hızlıca temizleyelim! Hadi bakalım,” diyerek telsize bağırırken emir subayıma da el işareti yapıyorum.
“01’den Binbaşı Weiss’a! Ne olur ne olmaz diye birliğinizi önleme harekâtı için hazır tutun! Geri kalan herkes, ateşe başlayın! Üsteğmen Wüstemann’ı takip edin!”
“Anlaşıldı!”
“Anlaşıldı!”
“Anlaşıldı!”
Hesaplama mücevherlerine büyü aktaran ve beklemede olan diğer bölükler, emredildiği gibi taarruz koşusuna başlar. Genellikle yaklaşımımız kelebek gibi süzülüp arı gibi sokmaktır. Ancak karadan gelen uçaksavar ateşinin oldukça seyrek kaldığını fark ediyorum.
“Epeyce cılız…”
Son zamanlarda oldukça yoğun uçaksavar ateşiyle karşılaşmaya alışmıştık ama bugün bir istisna gibi görünüyor. Neye uğradığını şaşıran düşman kara birliklerinin bize ağır makineli tüfek doğrultacak hali bile kalmamış gibi.
“Hmm?”
Elimdeki Tip 97 Hesaplama Mücevheri’ne bakıyorum. Çift çekirdekli olması, kullanım şeklinize bağlı olarak Tip 95’in yapabildiği bazı şeyleri yapabileceği anlamına geliyor. Kullanıcının ruhuna yük bindirmemesi daha da önemli. Esas itibarıyla sürdürülebilir bir mücevher. Çevre dostu olmayabilir ama en azından temiz.
Tekrar etmek gerekirse—ki bu çok önemli—kullanıcının bakış açısından Tip 97’ler son derece temiz ve sürdürülebilir birer şaheser mücevherdir.
Yani bu mücevherlerle yapılabileceklerin sınırını genişletmek muazzam avantajımıza olacaktır.
“Pekala, yeni bir şey deneyelim.”
Ekstra güç, deneme yanılma yapabilmemiz için biraz hareket alanı anlamına gelir.
Son keşif uçuşumuz sırasında bu yaklaşımı kullanışsız bularak eleştirmiştim ama böyle bir kara taarruzu sırasında uygulanıp uygulanamayacağını yeniden değerlendirmekte fayda var.
“01’den tüm personele. 01’den tüm personele. Mekânsal patlatma uyarısı yürürlükte, tekrar ediyorum, mekânsal patlatma uyarısı yürürlükte. Tüm dost birlikler etki alanını terk etsin.”
Tanya’nın uyarısı üzerine İmparatorluk büyücüleri derhal geri dönüp yüksek hızla hedef bölgeyi tahliye etmeye başlar. Saldırıdan vazgeçtiğimizi sanarak aynı anda yeniden toparlanan aşağıdaki düşmanları görünce kendi kendime kıkırdıyorum. Aşağıdaki hiç kimse sabit bir taret mevzisi kurduğumu fark etmiş gibi görünmüyor.
Şimdilik güvenliğimizi sağladığımıza göre, sınırlarını zorlamak istercesine Tip 97 Hesaplama Mücevherime muazzam miktarda büyü yüklüyorum, hatta yedeklerime bile başvuruyorum. Aşırı yüklenmenin eşiğinde olsalar da çekirdekler hem uçuş formülünü hem de kara taarruzu mekânsal patlatma formülünü eşzamanlı olarak çalıştırmayı ucu ucuna başarıyor.
Ne yazık ki muharebe hızında çatışma manevraları yapıp rastgele kaçınırken formül fırlatmak hâlâ mümkün değil ama bunun Tip 95’ten pek bir farkı yok.
Mekânsal patlatma türü formüllerin sabit taretlere benzer bir biçimde kullanılması gerektiğinden, muharebe meydanındaki stratejik kullanışlılıkları genellikle sınırlıdır. Ancak bu kısıtlamaları göz ardı edebileceğiniz bir durum olursa—mesela uçaksavar ateşinin kısıtlı olduğu bir senaryoda…
Neyin geleceğini bilen taarruzdaki İmparatorluk büyücüleri, uyarı verilir verilmez korkmuş tavşanlar gibi kaçışmıştı. İnanılmaz yıkıcı gücü yere doğru serbest bırakıyorum.
Sonuç adeta bir termobarik bomba etkisi yaratıyor. Karada minyatür bir güneş beliriyor ve ardında yalnızca paramparça olmuş kalıntılar bırakıyor. Görevimiz tamamlandı.
Uzun menzilli telsizimle Karargâh’ı tekrar aramadan önce birliklerime geride kalan düşmanları temizlemeleri emrini veriyorum.
“Karargâh, Karargâh. Burası Semender 01. Düşman mekanize birliğini imha ettik.”
“Kayıp var mı Semender 01?” diyen hattın diğer ucundaki hafif endişeli ses, beni bir kez daha çileden çıkarıyor.
Bir dost veya sevilen biri için hissedilen türden bir endişe olsaydı, gösterdikleri ilgi için belki teşekkür edebilirdim… Ne yazık ki bu ses, adeta inançsızlıktan kaynaklanan bir endişeyle dolup taşıyor. İşte bu yüzden cevabımda bilhassa gösterişli kelimeler kullanıyorum.
“Bizler İmparatorluk hava büyücüleriyiz. Bize direnebilecek hiçbir düşman yoktur. Tekrar ediyorum. Bizler İmparatorluk hava büyücüleriyiz. Bize direnebilecek hiçbir düşman yoktur. Tamam.”
Hafif bir iç çekişle iletişimi keyfi bir şekilde kesiyorum. Şu günlerde kontrolörlerin kalitesi kesinlikle gözle görülür şekilde düştü. Soğukkanlı ve sakin kalmak vaktiyle onların uzmanlık alanıydı. Böyle profesyonellerin yerini sızlanıp duran çaylakların alacağını kim tahmin edebilirdi ki? Nispeten güvenli bir ortamda arkalarına yaslanmış otururken, cephe gerisi personelinin sergilediği bu tavır da neyin nesi?
Önce karada çırpınan şu düşman çaylakları, şimdi de kendi kontrolörlerimizden gelen bu deneyimsizce davranışlar… Savaş alanı olsun ya da olmasın, başımı arkaya atıp hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Aniden başımı kaldırıp bakıyorum.
“Ne var, Binbaşı Weiss?”
“Bu söz kulağa hoş geliyor. Ne var, Binbaşı Weiss? Umarım bir gün bunu söylemek bana da nasip olur.”
“Siz de mi caka satma modundasınız, Binbaşı?”
“Bunu siz söylüyorsunuz, Albayım. Kontrol Merkezi ile oldukça büyük konuştunuz.”
“Doğru,” diyerek başımla onaylıyorum; böyle düşünceli bir komutan yardımcısına sahip olduğum için minnettarım. Sonuçta atıp tutan bendim.
“Sadece değerimin altında görülmekten nefret ediyorum.” Bunlar benim tamamen yalın ve süssüz hislerim. “Burada, en ön cephede siz ve ben sonuç üretiyoruz. Cephe gerisindeki bir çaylağın bu konuda ne söylediğinin hiçbir önemi yok.”
“Anlıyorum. Açıklamanız için teşekkür ederim. Umalım da onlar da anlamış olsun.”
“Kesinlikle,” diyorum Binbaşı Weiss’a tebessüm ederek.
“İşimiz bittiğine göre burada oyalanmamız için bir neden kalmadı. Acele edelim de üsse dönelim.”
Dönüş yolunda aklıma bir şey takılıyor. General Zettour’a rapor etmem gereken konu oldukça ciddi, ancak savaş alanındayken omurgamdan aşağı süzülen o ürpertiyi tam olarak aktarabilecek miyim?
“Federasyon, büyücüleri tamamen yeni bir yöntemle silahlandırmayı hedefliyor.”
Düşman, büyücüleri tamamen kara birlikleri olarak konuşlandırma yönünde ilerliyor gibi görünüyor. Üzerinde düşündükçe, bunun açık, acil ve son derece ciddi bir tehdit olduğunu daha net görüyorum.
Uçuş seyrüseferini öğretme ihtiyacını ortadan kaldırdığınızda, piyade muharebe eğitimlerinin ötesinde çok az eğitime gerek kalıyor. Küreler ve formüller söz konusu olduğunda bile, tek bir formülü öğrenmek dahi fazlasıyla yeterli bir güç sağlıyor.
Başka bir deyişle Federasyon, büyücüleri son derece kısa sürelerde savaşa sürebilecek. Örneğin gelecekte bu imkânı geliştirip hava büyücüleriyle aynı yetenek düzeyine sahip birlikler üretebilirlerse—bu birlikler yalnızca harcanabilir, daha dayanıklı piyadeler olarak kullanılsa ve sadece savunma kalkanlarına değil, koruyucu zarlara da sahip olsalar bile—tek bir erin savunma gücü katlanarak artacaktır.
Dahası, mütevazı bir saldırı gücü için patlama formülleri ya da manga düzeyinde ateş desteği için optik formüller gibi unsurların eklenmesi, mekanize piyade birliklerinin kabiliyetlerini artırmada çok büyük rol oynayacaktır.
Bu, büyücülerin çoklu rollere muktedir uzman hava birlikleri olarak her alanda yetkinleşmesinin beklendiği İmparatorluk yaklaşımından tamamen farklı bir düşünce. Ama kimse yanılmasın, stratejik açıdan son derece mantıklı.
En önemlisi de büyücüleri hızlı bir şekilde eğitebilecekler. Üstelik kıyasla daha kolay ve İmparatorluk’tan çok daha büyük sayılarda… Gerçi dürüst olmak gerekirse, gerçek saha koşullarında bu sayılara ulaşıp ulaşamayacakları şüpheli.
Fakat başarırlarsa, bu ciddi bir tehdit oluşturur.
Ne de olsa, onlara kaliteyle karşı koymaya çalışsak bile İmparatorluk’un elinde yeterli sayıda büyücü yok. Doğrusu, İmparatorluk’un büyücüleri her işe yarayan bir İsviçre çakısı gibi kullanma fikri en başından beri fazla cüretkârdı.
İmparatorluk’un büyücü yetiştirme yönteminin sürdürülemeyeceği ortada. Bunu herkes görebilir. Yan tarafa göz attığımda, Binbaşı Weiss’ın bozuk gibi görünen ama gayet koordineli olan birliğinin düzenini doğal bir şekilde koruduğunu görüyorum. Üsteğmen Wüstemann ve adamları ise bu sırada nizami saflar halinde uçuyorlar. İlki ders kitaplarına konu olacak türden, ikincisi ise o kitapları okuyarak hareket eden türden.
Şimdiye kadar İmparatorluk ilki için çabaladı. Ancak savaş zamanında böyle bir standart ummak imkânsızdır.
Üsteğmen Wüstemann’da özellikle yanlış bir şey olduğundan değil tabii. Kendi çapında elinden gelenin en iyisini yapıyor. Ama bildiğim kadarıyla, savaş öncesindeki büyücü üsteğmenlerin standartlarına kıyasla Üsteğmen Wüstemann’ın formasyonu umutsuz derecede ham kalıyor.
Yine de işin aslı, bu hamlık İmparatorluk Ordusu’nun büyücülerden her şeyi ve her görevi yapmalarını talep etme ısrarından kaynaklanıyor. Eğer birisi ona, “Uçma, kalkanlarını aç ve tam teşekküllü bir güç kaynağı olmak yerine düşmana karşı tek bir formüle sadık kal,” deseydi, az önceki Federasyon askerlerinden çok daha takdire şayan bir iş çıkaracağına hiç şüphe yok.
Güç bakımından hâlâ üstün olan biziz.
Ancak bu, herkesin eşit sayılardaki takımlarla oynadığı bir spor karşılaşması değil. Savaşta her şey mübahtır. Farklı silahlar arasındaki güç farkı teoride ne olursa olsun, sayıca az olmak devasa bir dezavantajdır.
Mevcut şartlar altında Federasyon’un yaklaşımı en optimum çözüm olabilir.
Bu endişemin yanı sıra, buna karşı koyacak hiçbir tedbirimizin olmadığının da fazlasıyla farkındayım. İmparatorluk bütün dünyayı kendine düşman etti. İstediğimiz kadar çabalayalım, temel insan gücü kapasitemiz birleşmiş süper güçlerle kıyaslanamaz bile.
Bu basit bir aritmetik meselesidir.
Daha iyi bir kayıp/kazanç oranını koruyor olmamız yalnızca küçük bir avantajdan ibaret. Kaçınılmaz son eninde sonunda gelecektir. Bu kaçınılmazlığı erteleyebilecek tek şey yeni acemileri hızla eğitmek, fakat… Düşüncemin ortasında aniden başımı sallıyorum.
“Çok ileriye dönük düşünüyorum.”
İnsan Kaynakları’nın değerlendirme standartlarını hislere ve durumlara göre değiştirmesi haksızlıktır. Ne olursa olsun, personel değerlendirmeleri adil ve liyakate uygun olmalıdır. Kurumsal bir çalışan olarak bu, tartışılmaz bir sağduyu kuralıdır. Her şeyden çok, savaşın bu tür temel normları zayıflatmasına izin verildiği şu acınası gerçeklik beni huzursuzlukla dolduruyor.
Hiç şüphesiz bu, Varlık X’in kaba saba kumpaslarının içimdeki değer ve etik anlayışına pençe geçirmesinin başka bir yolu. Buna direnmek benim görevimdir. Adil ve liyakatli bir değerlendirici olarak, bir insan olarak, neyin gerçekten önemli olduğunu tespit etmek ve maiyetimdeki çalışanlar hakkında hakkaniyetli değerlendirmeler sunma görevimi yerine getirmek için çabalamaktan başka çarem yok.
İşte tam da bu yüzden. Şimdi o astlarımdan birine samimi bir tonla sesleniyorum.
“Çok iyi iş çıkardınız, Üsteğmen Wüstemann.”
“Teşekkür ederim Albayım. Beni onurlandırdınız.”
“İyi iş çıkardın. Ildoa’da da fark etmiştim ama kendini geliştirmeye devam ediyorsun. Etrafın bu kadar çok tecrübeli gaziyle doluyken kendini başkalarıyla kıyaslamak kolaydır, ancak her şey tekrar ve kararlılıkta biter. Beklentilerimi yükseltmeye devam et, Üsteğmen.”
Performans değerlendirmeleri ilgili çalışanla uygun şekilde paylaşılmalıdır.
Sıra dışı bir potansiyel hissettiğinizde ve gelişimi gördüğünüzde, gerçek bir yöneticinin bunu takdir etmekten kaçınmaması gerektiğini iyi bilirim. Sonuçta insan kaynakları yönetimi konusunda benim de kendime göre ilkelerim var.
“Biraz gurur duy, Üsteğmen. Bugün kendini kanıtladın.”
“Bunları sizden duymak beni biraz utandırıyor, Albayım…”
“Başarı başarıdır. Biraz özgüven göstermenin tam sırası.”
Şimdi Üsteğmen Wüstemann’ın yüzünde bu özgüvenin hafif bir emaresi beliriyor. Bunu fark ettiğimde, duymak istediğini tahmin ettiğim sözleri söylüyorum.
“Bir dahakine sana güveniyor olacağım.”
“Emredersiniz efendim!” diye yüksek sesle haykırıyor Üsteğmen Wüstemann. “Teşekkür ederim… Albayım.”
“Sana ve müfrezenin yeteneklerine güveniyorum. Üsse döndüğümüzde sana bir içki ısmarlamama izin ver. Ne içersin?”
“Bana kalırsa damıtılmış her şey olur.”
“Sanırım elimizde biraz şnaps vardı. Daha sonra arayıp bulurum.”
“Sağ olun efendim!”
“Elbette,” diyerek elimi sallıyor ve Üsteğmen Wüstemann’ın birliğinden uzaklaşırken Üsteğmen Grantz’a yanıma gelmesini işaret ediyorum. Neyse ki imayı hemen anlayıp derhal yanıma geliyor.
“Az önceki Federasyon birliği…?” diye soruyorum rahat bir edayla. “Onlara ne demeli? Mekanize bir büyücü birliği mi? Bizzat çatıştığına göre üzerindeki izlenimleri ne oldu, Üsteğmen Grantz?”
“Sağlam bir birliktiler. Doğrusu şaşırdım. Büyücülerin beceri seviyesi biraz kaba sabaydı ama…”
“Evet? Sorun değil, devam edebilirsin.”
“… Uçamasalar bile birer büyücü olarak savunmaları normal piyadelerden gözle görülür şekilde daha güçlüydü,” diyor genç üsteğmen, şaşırtıcı bir sezgi gücü sergileyerek. “Bizim için sorun teşkil etmediler ama… Dost piyadeler ya da sıradan seviyedeki büyücüler için oldukça çetin bir rakip olduklarını kanıtlayabilirler.”
“Bu sadece benim şahsi fikrim,” diyerek nihai kanaatine varıyor Üsteğmen Grantz.
“… Fakat bu tür birlikler gerçek bir tehdit haline gelebilir. Ortalama altı büyücüler bile hafif bir makineli tüfeğe denk ateş gücü toplayabilir. Bu da onları sıradan piyadeler için tehlikeli bir düşman yapar. Yeterli sayıya ulaştıklarında çok büyük bir tehdit oluşturabilirler.”
“Yerinde bir görüş. Peki ya bizim tarafımız? Birliklerimiz onlara karşı nasıl durmalı? Bu mükemmel bir fırsat. Fikrini duymak isterim.”
Üsteğmen Grantz konuşmadan önce bir an düşünüyor.
“Şey, kara hedefi olduklarını düşünürsek… Koruyucu kalkanlarını esasen birer zırh olarak kabul edersek, acaba tanklara karşı koyduğumuz gibi mi karşılık vermeliyiz?”
“Somut olarak nasıl? Tank mı sevk ederdin?”
“Yaklaşmaktan kaçınmaya çalışıyorsak belki havan topları. Düşman uçamadığına göre, mana sinyallerini aldığımız anda elimizdeki her şeyle onları topa tutarsak sanırım bu işlerini bitirir.”
Bu cevabı tartarken ne yanıt vereceğimden emin olamıyorum. Söylediklerinde mantık olduğu açık. Nihayetinde ateş gücü dertlerine derman olacaktır. Birliklerin üstlendiği roller açısından bakıldığında da cevabı büyük oranda doğru. Düşmanı yaklaşamadan etkisiz hale getirme yaklaşımı da genel olarak makul. Ancak astımın gözden kaçırdığı tek bir husus var.
“Üsse döndüğümüzde Yüzbaşı Meybert’a sormam gerekecek.”
“Ha?”
“Kalan mühimmat durumunu. Rakamları detaylarıyla çıkarabileceğinden eminim.”
Birliklerin konuşlandığı yere döndüğümüzde, Üsteğmen Tospan iyi çıkarılmış bir işin verdiği tatmin dolu tebessümle karşılamaya çıkıyor. Üslerini düzene sokma konusunda mükemmel bir iş çıkarıyordu. En azından bir sahra kampı standartlarına göre.
“Burası tanıyamayacağım kadar değişmiş, Üsteğmen. Beton kullanmayı da planlıyor musunuz?”
“Evet. Ne olur ne olmaz diye tahkimat için ayrılmış bir miktar betonu bize tahsis etmelerini sağladım.”
“Elbette,” diyerek başımla onaylıyorum. “General Zettour’un savunma tahkimat planlarına uygun olarak.”
Tam teşekküllü bir planlama şüpheli görünse de, en iyi ihtimalle genel bir taslak seviyesinde kalsa bile, saha çalışmaları konusunda İmparatorluk oldukça hevesli davranmış, hatta malzeme tedarikini bile hesaba katmıştı. Mükemmel. Takdirle başımı sallıyorum. Savunma tesislerinin bulunması, bulunmamasından her zaman iyidir. Çukur kazma fikrine burun kıvıran o kibirli aptallar muhtemelen çoktan geberip gitmiştir.
Ve nihayetinde tahkimat tahkimattır, bu tahkimat derme çatma bir sahra tahkimatı olsa bile. Rüzgâr alan yatakhanelerdeki delikleri eğreti bir şekilde kapatmaktan öteye geçmese bile.
“Teşekkür ederim, Üsteğmen Tospan. Çalışmalarınızın devamını dilerim.”
“Sağ olun Albayım,” diyor astım. Onu geride bırakarak büyücü subaylarımı topluyorum ve yokluğumda komutayı devralan Yüzbaşı Meybert’ın yanına gidiyorum. Komuta merkezine vardığımda, rüzgâr giren deliklerin tamamen kapatılmış olduğunu görünce şaşırıp kalıyorum!
Kelimenin tam anlamıyla ısınmış olan komuta merkezinin içinde rahatlamayla gülümsüyorum. Gerçi yokluğumda komutayı üstlenen Yüzbaşı Meybert’ın yüzü pek de sıcak ve neşeli görünmüyor. Yine de bu sade ve gösterişsiz komuta odasında, insanı karşılayan o vazgeçilmez sıcak kakao bizi bekliyor. Anlaşılan bir şekilde yüzbaşının kendisi tarafından temin edilmiş.
“Vay canına!”
“Kış uçuşundan döndüğünüz için iyi gider diye düşündüm.”
Makul ve düşünceli. Topçu komutanına dair değerlendirmem bir anda tavan yapıyor.
“Teşekkür ederim Yüzbaşı.”
“Hayır demeyiz,” diyen subayların hırslı elleri her taraftan hızla ileri uzanıyor. İkram edilen kakaonun midelerine inmesi pek uzun sürmüyor.
“En azından biraz tadını çıkarsaydınız,” diye gülümseyerek söyleniyor Yüzbaşı Meybert, düzgün bir adam olma itibarının hakkını vererek. Bu arada, kakaoyu aniden nasıl ele geçirmeyi başardığı sorulduğunda, yüzbaşı acı acı gülümsüyor.
“Doğu Komutanlığı’ndan paylaştılar. Harp okulundan eski bir sınıf arkadaşım onların levazım birliğinde. Eski bir dost.”
“Harika. Kestirme yollara her zaman kapımız açık.”
Gelecekte de böyle bir muamele bekleyip bekleyemeyeceğimizi merak eden birkaç sorgulayıcı bakış çok geçmeden Yüzbaşı Meybert’a dönüyor. Yanıt olarak, ciddiyet sahibi bir topçu komutanı olan yüzbaşı, üzüntüyle başını sallıyor.
“Pek sanmıyorum. Ama elimden geleni yapmaya çalışırım.”
“Yazık oldu,” diyor hepsi, buzları eriterek. Ardından Yüzbaşı Meybert, yokluklarında yaşananları ustalıkla rapor ediyor. Ancak elbette, üstekiler tam anlamıyla kakaonun verdiği o huzur ve sessizlik içindeydi. Dürüst olmak gerekirse, Tanya’ya zaten bildiği bir şeyi bildiriyordu: Üsteğmen Tospan’ın saha çalışmalarını yürütmede son derece çalışkan olduğunu, yerlere özenle çukurlar kazıp duvarlardaki delikleri yamadığını.
Geniş saha tecrübesine sahip bir subay olarak Yüzbaşı Meybert, aslında Tanya ve diğerlerinin karşılaştığı yeni birliklerle çok daha fazla ilgileniyordu.
“Peki o halde, asıl konumuza gelelim. O yeni birlikler nasıldı?”
“Asıl konu bu mu, Yüzbaşı?”
“Düşmanın mevcut durumunu kavramayı gerektiriyor. Kuşkusuz bu çok önemli. Ayrıca bir topçu gözüyle bakarsak, düşman mekanize birlikleri büyüyü entegre etmeye ve savunma kalkanları konuşlandırmaya başlarsa… nasıl endişelenmeyeyim?”
Hmph. Dediklerindeki haklılığı kabul ederek yüzümü ekşitiyorum.
Birlikle bilgi paylaşımı yapmak son derece önemlidir. Görev sonrası değerlendirme de öyle. Ve belki de büyücü olmayan bir subayın bakış açısı yerinde olacaktır.
“Açık konuşmak gerekirse, tek bir birlik olarak pek bir şey ifade etmiyorlardı. İzole edilmiş bir mekanize piyade tugayına saldırmak gibiydi. Sonuç açısından bakarsak, tam teşekküllü bir büyücü taburuyla saldırmak muhtemelen gereğinden bile fazlaydı.”
“Peki ya… tek bir birlik olmadıklarında?”
“Dürüst olmak gerekirse bilmiyorum, Yüzbaşı Meybert,” diyerek belirsizliğimi dile getiriyorum. “Bizim standartlarımıza göre şaşırtıcı derecede zayıftılar. Mana sinyallerinin tüm mekanize birliğin yerini belli edecek kadar feci şekilde sızması bariz bir eksiklik. Üstelik bu kombinasyon işleseydi bir tehdit oluştururdu. Ancak şu anda, her iki tarafın da avantajlarını nötralize ettiği bir durumdayken? Bir tehdit olabilir mi? Bunu söylemek zor.”
“Hmm.” Yüzbaşı Meybert bir an için düşüncelere dalmış görünüyor. Ancak yanında duran Üsteğmen Grantz, aklına bir şey gelmiş olacak ki söze giriyor. Evet ama…
“… Biz de benzer bir şey yapıyoruz. Özellikle büyümüzü tamamen gizlememiz gereken bölgelerde ilerlerken. Yüzbaşı Ahrens’ın tankları da dahil olmak üzere araçlardan epey iyi yararlandık.”
“Doğru,” diyerek onaylıyorum. Bu sadece tank desant taktiklerinden ibaret değil. Büyücüler, nakliye uçaklarından hava indirmesi de dahil olmak üzere diğer yöntemlerle oldukça sık intikal ettiriliyor.
“Yarbayım, Üsteğmen Grantz haklı bir noktaya değiniyor. Baskın saldırılarını göz önünde bulundurursak, düşman bu yöntemi geliştirirse son derece tehlikeli bir taktiğe dönüşebilir, değil mi?” diye soruyor Binbaşı Weiss, sesinde belirgin bir aciliyet tonuyla.
Emir subayım da onaylayarak başını sallıyor.
“Binbaşının endişelenmekte haklı olduğunu düşünüyorum. Üsteğmen Grantz gibi ben de bir düşmanın tepesine binene kadar mana sinyalini gizleyip beklemenin ne kadar muazzam bir baskın unsuru oluşturabileceğini çok iyi biliyorum.”
Üsteğmen Grantz hâlinden memnun görünüyor. Binbaşı Weiss ve Üsteğmen Serebryakov gibi ben de Grantz’ın söylediklerine pek itiraz edecek değilim.
“Sihir yeteneğine sahip tecrübesiz askerleri silahlandırmanın basit bir yolu olarak, taktiksel açıdan bakıldığında, baskın unsuruna odaklanırlarsa devasa bir tehdit oluşturabilirler. Ancak…”
Kariyerini bir hava büyücüsü olarak inşa etmiş biri olarak şundan şüphe duymadan edemiyorum: Nihayetinde, hava büyücülerinin art arda gerçekleştireceği saldırılar neredeyse her zaman daha üstün kalmaz mı? Aslına bakılırsa, gizliliğin taktiksel avantajları su götürmez olsa da, nizamî birlikler açısından stratejik avantajları çok daha sönük kalmaz mı?
“Açık konuşmak gerekirse,” diye mırıldanıyorum. “İyi ya da kötü, sizin fikirleriniz kıdemli büyücülerin bakış açısını yansıtıyor. Kıdemliler söz konusu olduğunda böyle bir uygulama pratik olabilir, peki ya uçmayı bile beceremeyen yeni askerler için?”
Herkesin rahatlıkla kullanabileceği bir koz en güçlü olanıdır. Ancak o koz yalnızca seçkin bir azınlık tarafından kullanılabiliyorsa değeri değişir. Eğer bu koz, her duruma uyum sağlayan mükemmel bir jokeyse şüphesiz güçlü olurdu. Fakat eliniz yalnızca belirli koşullarda güçlü olan kartlarla doluysa, şartlar ve çevre değiştiğinde aslında çaresiz kalırsınız.
“İmparatorluk, hava büyücüsü taktiklerine aşırı derecede bel bağlamış olabilir ve uçamayan büyücüleri kara birliklerine bağlayıp kullanılana kadar gizli kalan güçlü piyadeler olarak silahlandırmanın muhtemelen bir mantığı vardır. Fakat bu durum, karada konuşlu büyücülerin maliyetini haklı çıkarmaya yeter mi?” diye soruyorum şüpheyle.
Ancak topçu sınıflarında rütbe atlayarak yükselen Yüzbaşı Meybert şaşırtıcı bir bilgi paylaşıyor.
“Albayım, maruzatımla birlikte soruyorum, böyle bir kullanımın geçmişte emsali olduğunu biliyor muydunuz?”
“Emsal mi? Üzgünüm, pek bilgim yok…”
“Kendi başıma piyade talimnamelerini ve tüzüklerini yeniden inceliyordum. Kişisel merakımdan eski metinleri karıştırıyordum ki… vaktiyle büyücülerin güçlü kara birlikleri olarak kullanılması bekleniyormuş.”
“Somut olarak nasıl kullanılacaklarmış?”
“Bir zırhlı yumruk olarak. Yürüyen ağır süvariler gibi. Onlara tank demek biraz abartı olur ama fikir, piyadeleri desteklemek amacıyla onları hafif sahra toplarıyla donatılmış hareketli müstahkem mevkiler gibi kullanmaktı.”
“İlginç,” diyor Üsteğmen Grantz gülerek ellerini birbirine vururken. “Hareketli hafif topçu! Elbette, fikir büyücülerin ateş gücünü hafif topçu gibi kullanmak üzerine kurulu! Şimdi siz söyleyince, büyücü kalkanları ve zarları da savunma sağlardı… Gerçekten de birer müstahkem mevki gibi iş görürlerdi.” Üsteğmen Grantz yüzünü buruşturarak sözlerini bitiriyor. “General Zettour’u korurken benzer bir şey yapmıştım. Yüzbaşı Meybert’ın tarif ettiği şeyi az çok gözümde canlandırabiliyorum.”
“Devam et, Üsteğmen. Günümüzde nizamî birlikler için böyle bir kullanımın avantajlı olacağını düşünüyor musun?”
“Önemli şahsiyetleri korumak için muhtemelen evet… ama sadece piyadeleri korumak için… belki hafif silahlara karşı işe yarar ama ağır silahlara karşı pek bir siper oluşturabileceklerini hayal edemiyorum.”
Sırada yanıt veren Binbaşı Weiss oluyor.
“Federasyon’un o daha dayanıklı savunma kalkanları bile odaklanmış optik formül ateşiyle kolayca kırılabilir. Grantz’ın dediği gibi, böyle tek bir atışa dahi dayanabilseler şaşırtıcı olurdu.”
“Doğru,” diyerek Binbaşı Weiss’ı onaylıyorum ve gözlerimi Yüzbaşı Meybert’a çeviriyorum.
“Haklılar, Yüzbaşı. Nizamî birlikler söz konusu olduğunda büyücünün yeri gökler gibi görünüyor. Ne de olsa indirme taktiklerine ve kilit noktaların kontrolüne imkân tanıyan şey bu…”
Yüzbaşı Meybert’ın yüzünde bir kavrayış ifadesi beliriyor. İfadesi kaş çatmayla değişiyor.
“Ildoa’daki gibi mi demek istiyorsunuz?”
“Evet, o da dahil.”
Tanya ve diğerleri omuz silkiyor. Ildoa cephesinde ne badireler atlatmışlardı. “Her neyse, anıları tazelemek bu kadar yeter,” diyerek konuşmayı tekrar ana eksene oturtuyorum. “Nihayetinde bir hava büyücü taburu olarak bize pek de büyük bir tehdit gibi gelmediler. Ancak kara birliklerinin kendilerine özgü bir bakış açısı var. Büyücüler olmadan, birlik düzeyinde onlara karşı koymak zor olabilir.”
“Aşırı derecede zor,” diye dürüstçe yanıt veriyor Yüzbaşı Meybert. “Daha önce limanda, büyücü desteği olmadan düşman bir büyücü birliğiyle yakın muharebeye girdim ve inanın bana, çok çetindi.”
“Tabii ya, Karargâh’tan o konuk geldiğinde.”
“Evet,” diyor Yüzbaşı Meybert, acı bir şey yutmuş gibi bir ifadeyle. Söze devam ediyor: “Bu Muharebe Grubu, büyücülerle başa çıkma yolları konusunda şanslı. Çoğu, büyücülerin neler yapabileceğine gayet hâkim. Fakat… ya acemi erlerden oluşan bir birlik için? Büyücülerle sistemli bir yakın muharebede durum ne olur?”
Durumun ne kadar müşkül olacağı hepsinin malumu. Üstleri olarak Tanya, tatsız bir varsayımı dile getiriyor.
“Peki o halde, lafın gelişi en kötü ihtimali değerlendirelim. Düşmanın bu büyücü birliklerini bir yarma harekâtına öncülük etmek için kullanma olasılığının yeterince yüksek olduğunu varsayalım.”
Hepsi bu olasılığı kabullendikten sonra bir sonraki sorumu soruyorum.
“Peki? Böyle bir durumda genel savunma hattımız böyle bir taarruza karşı dayanabilir mi?”
Yüzlerindeki hoşnutsuzluğun yerini karamsarlığa bırakışını izlemek görülmeye değer. Tam o sırada çekingen bir tavırla arkada durmakta olan Üsteğmen Wüstemann elini kaldırıyor. Tanya sorgulayan gözlerle ona dönüyor, o da konuşmaya başlıyor.
“Öncelikle bu olasılığı değerlendirmemiz gerektiğini biliyorum… ancak bununla başa çıkmanın en hızlı yolu hava büyücüleriyle karşı taarruza geçmek olmaz mı? Yani, göze göz, dişe diş, değil mi?”
“Doğru,” diyerek hepsi onaylıyor.
“Yine de yeterince büyücü yok, Üsteğmen.”
“Evet, Albayım. Ancak eninde sonunda yine topçu ateşine başvurmak zorunda kalacağımızı düşünüyorum.”
Düşman savaş gemilerine karşı, müttefik savaş gemilerine karşı. Düşman savaş uçaklarına karşı, müttefik savaş uçaklarına karşı. Ve düşman büyücülerine karşı, müttefik büyücülere karşı. Eğer bu da yetmezse, topları süreceksiniz sahaya. Tüm sorunları ezici bir ateş gücüyle yerle bir edeceksiniz.
Fakat Yüzbaşı Meybert tam da bu noktada içine düştükleri mali darboğazdan bahsediyor.
“Tıpkı büyücülerde olduğu gibi, elimizde yeterince mühimmat da yok. Elimizde fazladan top mermisi olsaydı Üsteğmen Wüstemann haklı bir noktaya değinmiş olurdu ama…”
“… Yok mu?”
“Maalesef,” diyor topçu komutanı huzursuz bir tavırla başını sallayarak. “Siz yokken Karargâh’la müzakere etmeyi denedim, hatta levazımcıların kapısını çaldım; fakat konu mühimmat ve yakıta gelince boş vaatlerden başka hiçbir şey elde edemedim. Görünüşe göre bize ayrılan mutat tahsisatın tamamı Ildoa cephesine kaydırılmış…”
Meybert levazımcılardan kakao sökmeyi bile başarmıştı ama iş top mermisine geldiğinde aldığı yanıt koca bir sıfırdı. Mühimmat rezervlerinin acınası hali. İkmal durumunun tamamıyla felaket boyutu.
Ama elbette, komuta merkezinde toplananlar işlerin bu raddeye nasıl geldiğini gayet iyi anlıyor. Güney Ildoa cephesindeki o şatafatlı savurganlık, doğunun gelecekteki bütçesinden avans olarak çekilmişti. Bugünlerde eşine az rastlanır türden o emsalsiz destek bolluğu, ikmal seviyesi ve Ildoa’da sağlanan eksiksiz muharip güç sevkiyatı; aslında doğuya gitmesi gereken ek —hatta zaman zaman temel— ikmallerden ve takviye personelden kesilerek yapılmıştı. Uçaklar bile oraya yönlendirilmişti; ne var ne yoksa.
Hiç kimse yoktan var edemez. General Zettour bile bir istisna değil. Doğu cephesi, bunun bedelini buna uygun bir fedakarlıkla ödemek zorunda kalmıştı; bu kadar basit.
İlkbahar çamur sezonunun sunduğu müsamaha süresine rağmen, hattı hızlıca tahkim etmeleri gerekirse ne olacaktı? Federasyon’un kaçınılmaz karşı taarruzu karşısında kâğıttan bir kaplan gibi dağılıp giderlerdi.
Bu durumda, bu belirsizlik karşısında dövünmek yerine ellerindekilerle çarkı döndürmenin bir yolunu bulmak zorundaydılar. İç çekiyor.
“Büyücü yok, mermi yok, hiçbir şey yok. Üsteğmen Wüstemann, elimizde olmayan şeylerin hayalini kurmanın kimseye faydası yok. Elimizdekilerle bir hal çaresine bakmak zorundayız.”
Elbette buna karşı çıkabilecek tek bir kişi bile olamazdı. Önlerindeki yolun ne kadar çetin geçeceği ise acı bir şekilde ortadaydı. Ne de olsa barut ve yakıt kıtlığını sırf kuru bir idealizmle kapatamazsınız. Ve eğer dışarıda bunu yapabileceğini sanan biri varsa, cephedeki herkes tek bir vücut olup o kişinin kendi yerlerine geçip bunu denemesinden memnuniyet duyacağını söylerdi.
Asıl sorun, savaşta her şeyin fütursuzca heba edilmesidir. İşte tam da bu yüzden ben, Tanya olarak, yalnızca aptalların kazanılamayacak savaşlar yürüttüğüne inanıyorum. Aptallar. İçimden bir ses bu insanların tamamen bundan ibaret olduğunu söylüyor.
Ancak iş dünyası zihniyetine sahip bir insan olarak, telafi edici tedbirleri değerlendirmek zorundayım. Biraz düşündükten sonra düşüncelerimi paylaşıyorum.
“Mühimmat takviyesi muhtemelen gelecektir. Fakat büyücü tarafındaki kayıp çok ağır.”
Büyücüler tamamen bireysel kaliteye bağımlıdır! Eğitilmeleri zordur ve kayıpların telafi edilmesi tam bir felakettir. O cepheden bekleyebileceğimiz pek bir şey yok. Oysa top mermileri seri üretilebilir!
“Ama sırf hayatta kalmakta ısrar ettiğimiz için,” diye mırıldanıyor Tanya, “bizi bu kadar eşek gibi çalıştırıyorlar. Bizler nadir bulunan piyonlarız. Üst kademelerde General Zettour gibi pek çok saygıdeğer üst rütbeli subay var. Fakat konu bizim birliğe gelince, en kıdemli büyücü subay benim, benden sonraki ise Üsteğmen Serebryakov. Trajikomik olmasa güler geçerdim.”
Her zaman böyle değildi.
“Ren cephesinde Visha da ben de henüz kıdemsiz birer teğmenden, en alt basamaktaki büyücülerden ibarettik! Üstümüzde sürüyle insan vardı.”
“Hatırlıyorum,” diyor emir subayım, yanakları tebessümle gevşerken.
“Harp Okulu’ndan çıkar çıkmaz Ren cephesine fırlatılmıştık. O zamanki üstümüz, üzerinde tecrübeli subay havası taşıyan heybetli bir takım komutanıydı.”
Evet, bir de yarbay vardı… Yüzünde eski günleri anımsayan bir ifade belirmeye başlayan Teğmen Grantz’a sert bir bakış atıyorum. Ardından derin bir iç çekiyorum.
“Savaş çok fazla uzadı. Bizler—bizim gibiler—artık yaşayan birer fosilden farksızız.”
Huzurlu bir iş değişikliği söz konusu olamıyorsa da en azından tayinimin çıkmasını isterdim. Ya da en azından çalışma saatlerinin azaltılmasını.
Fakat bunlar boş şikayetlerden ibaret. Elimden hiçbir şeyin gelmediği ve dolayısıyla verimlilikten tamamen uzak sızlanmalar. Şikayet etmenin somut bir amacı olsa neyse, ama sırf şikayet etmiş olmak için sızlanmak zaman kaybından başka bir şey değildir.
Savaşta, zamanı heba etmekten daha nefret uyandırıcı bir lüks yoktur.
Sade de olsa görev sonrası bilgilendirme toplantısı çoktan bitti. Bu yüzden astlarımı lüzumsuz mesaiye zorlamam için hiçbir sebep yok. Zaman, kime ait olursa olsun saygı duyulması gereken sınırlı bir meta. Tartışmayı sonlandırıyorum.
“Yüzbaşı Meybert, şimdilik bu kadar yeter. Bir sonraki vardiyaya kadar komutayı size devrediyorum. Ben ve adamlarımın uçuşun ardından biraz dinlenmeye ihtiyacı var.”
“Bana bırakın.”
“Böyle devam edin,” diye karşılık verip, adeta şefkatin kendisi olan bir tebessümle ast subaylarımı azlediyorum. Hepinizin eline sağlık. “Zamanınız size ait—isterseniz biraz kestirin.”
El sallayıp, hafif bir şeyler atıştırmak için şu anda geçici yemekhanemiz olarak hizmet veren ahıra doğru hızlı adımlarla yöneliyorum. Ancak görünüşe göre diğer büyücü subaylar da aynı şeyi düşünmüş. Bak sen şuna, hep birlikte bir yemek he. Nöbetçi subaydan yeniden ısıtılmış yahni ve ekmeklerini alıp harabe ahırın içinde halka şeklinde oturuyorlar.
Aşikar ki, hiç de gösterişli ya da subay sınıfına yakışır bir şey değil. Çatal bıçaklar sahra tipi, yemekse tekrar ısıtılmış. Sıcak içeceklerin bulunması bile bir lüks sayılır, gerçi içeceklerin pek de dumanı üstünde tüttüğü söylenemez.
“Başkentte akşam yemeği yemeyeli ne kadar oldu acaba?” diye mırıldanıyor emir subayım. Ben sadece gülüyorum.
“Aman, daha geçen gündü, yarım günlük iznimizde! Şimdi cüzdanımı açsam, kesin senin yediğin o kadar yemeğin kabarık fişini bulurdum…”
“Hiç de bile! Genelkurmay onun için size kupon vermişti!”
“Bak, nasıl da hatırlıyorsun!” diye lafa giriyor diğerleri.
Utanan Üsteğmen Serebryakov hızlıca ekmeğini tıkıştırıyor. “Biliyor musunuz, bu ekmek aslında bayağı iyiymiş,” diyor sırıtıp masumu oynayarak.
Yüzümü ekşitiyorum ve sorgunun esas yükünü atlattığı için üzerine gitmeyip onu rahat bırakmaya karar veriyorum.
“Siz ne alemlesiniz, Üsteğmen Wüstemann? Uzun zaman sonra başkentte geçirdiğiniz vakit hoşunuza gitti mi?”
“Gerekli olduğunu biliyorum ama evrak işlerine gömülüp kaldım… ,” diyor hafif sitemkâr bir edayla. Omuz silkiyorum.
“Yine de size en azından makul miktarda boş vakit sağladığıma inanıyorum.”
“Evet, neyse ki uzun zamandır ilk kez ailemi ziyaret edebildim. Dürüst olmak gerekirse, küremi eve kişisel bir uçuş yapmak için kullanacağım hiç aklıma gelmezdi…”
“Bunun için Teğmen Serebryakov’a teşekkür etmelisiniz. Herkes eve gitmeye hazırlanırken geçici kurye görevi ayarlama işini harika bir şekilde halletti.”
“Şey, işlerini vaktinden önce bitiren biri olarak söylüyorum ama… elimden gelenin en azı buydu,” diyor Üsteğmen Serebryakov her zamanki azimli edasıyla gülerek.
“Gerçekten tam bir kıdemlisiniz, Teğmen Serebryakov… İşinizde hızlı ve muharebede yetenekli. Hem akıl hem güzellik bir arada derler ya, tam öyle,” diye karşılık veriyor Üsteğmen Wüstemann.
Gerçekten mi? Üsteğmen Serebryakov onun bu sözlerinden gurur duymuş gibi görünüyor, ancak Üsteğmen Serebryakov’u daha uzun süredir tanıyan ben, Weiss ve Grantz biraz şaşkınlıkla bakışıyoruz.
Visha’nın çok güvenilir olduğu doğru. Ama…
“Hem akıl hem güzellik mi?” diye soruyor Üsteğmen Grantz inanamayan bir ses tonuyla, düşüncelerimi tamamlayarak. Ancak Üsteğmen Serebryakov’un gözlerini doğrudan kendisine diktiğini fark edince hemen ağız değiştiriyor.
“Evet! Teğmen Serebryakov’un muharebedeki muazzam yetenekleri ve örnek duruşu hepimiz için bir ilham kaynağı!”
“Böyle daha iyi.”
“Böyle daha iyi”ymiş, yesinler! Hem ayrıca, ufak bir bakışın kendisini korkutmasına neden izin veriyor ki? Weiss ile ben Grantz’ın bu hallerine iç çekiyoruz.
“Eski günlerde her emir subayından beklenen şey buydu, Üsteğmen Wüstemann.”
“Cidden mi?!”
“Evet,” diyorum henüz toy olan genci bilgilendirerek.
“Üsteğmen Grantz, General Zettour tarafından sağa sola koşturulduğunu hatırlıyor musun?”
“Evet, terfimden sonra pestilim çıkmıştı.”
Ciddi tavırlı genç üsteğmenin sözlerine karşılık, vaktiyle kendince genç ve hırslı olan bir diğer erkek üsteğmen yavaşça nefesini veriyor.
“Payına düşen koşturmacayı bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum ki, benim emir subayımın işini yapabilen her kimse sonsuz saygımı kazanır. Yine de nedense, konu Visha olunca…”
“Ren’den beri benim kanat adamımdı. İnsan bu kadar yakın olunca işler daha kolay yürüyor muhtemelen.”
Yanımdan gelen hışır hışır sesleri duydukça yüzümü ekşitiyorum—Üsteğmen Serebryakov’un kafasını bir öne bir arkaya sallamasının sesi. Aşikar ki ‘evet’ demek için başını sallıyor olmalı, ama bu kadar hevesli olmaya ne gerek var!
“Vay canına, Visha! Bu işi bu kadar kolay bulduğunu hiç bilmiyordum!”
“Ne? Şey… Yani… Şey demek istedim…”
Nezaketle gülümsüyorum. Bir ast için yaptığı işin kolay olduğunu itiraf etmenin utanç verici bir şey olduğunu biliyorum.
“Rahat olun, Teğmen Serebryakov. Benim gibi son derece anlayışlı, rahat ve kaprissiz bir üst subaya emir subaylığı yapmaktan gurur duymalısınız!”
“Şey, Albayım?”
“Ne oldu, Binbaşı Weiss?”
“‘Son derece anlayışlı ve rahat’ derken… neye kıyasla son derece?”
“Neden olsun ki, açık değil mi?” diyorum astıma başımla onaylayarak yanıt verirken. Evet, kahramanlıklarla dolu başarılardan nasibimi aldım. Ancak içimde, olabildiğince sıradan biriyim. Sadece sıradan bir çark dişlisiyim. İnsanın kendisine sıradan demesi acı verici, ama hakkımda takdire şayan tek bir şey varsa, o da muhtemelen aşırı çalışkan olmamdır.”
“Bunca zamandır orduda olmanın getirdiği bir şey herhalde,” diyor Binbaşı Weiss oldukça donakalmış bir halde kısaca.
Sözleri beni oldukça etkiledi. Doğruya doğru. İnsan askeriye gibi eğitimin bile kendi bünyesinde verildiği ve mutlak tektiplilik talep eden bir örgütte bunca zaman geçirdiğinde, doğal olarak o kurumun standart kalıbına girmeye meyilli hale gelmesi gayet mantıklı.
Evet, oldukça keskin bir gözlem. Onun bu kavrayış yeteneğini takdir etmeye karar veriyorum.
“Haklı olabilirsiniz, Binbaşı Weiss. Bu bakımdan, gerçekten de kurumun standart bir ürünü sayılabilirim. Tabii, geçmişin standardı demeliyim.”
“Anlıyorum,” diyor Binbaşı Weiss, yüzünde şaşkın bir ifade belirirken. Biraz tereddütle konuşmaya başlıyor. “O halde Albayım, siz geçmişin standardıysanız… sizce günümüzün standardı tam olarak ne kadar gerilemiş demektir?”
“Şöyle diyeyim, Teğmen Serebryakov ile bana henüz kabuğunu kırmamış bir çift yumurta muamelesi yapılıyordu. Yani şimdikiler yumurtadan bile sayılmaz herhalde?”
Binbaşı Weiss’ın bir sonraki sözleri neredeyse kabullenmiş bir edayla geliyor. Yüzünde düşünceli bir ifade var.
“… Bu savaş nasıl sonuçlanacak?” deyip sessizce önüne bakıyor.
Ne sorduğunu anlıyorum ve endişelerini doğrulamak konusunda olabildiğince dürüst olmaya çalışıyorum.
“Gereğinden fazla uzayan bir topyekün savaş.”
“Yani…”
“Bunun ne anlama geldiğini siz de gayet iyi biliyorsunuz Binbaşı. İşler böyle gitmeye devam ederse, bir noktada sınıra dayanacağız.”
İmparatorluk’un yenilgisini açıkça dile getirecek kadar ileri gidemez.
“Bir dayanıklılık savaşı.”
“Hayır, o kadar da takdire şayan bir şey değil,” diye mırıldanıp omuz silkiyorum.
“Albayım?”
“Ne oldu, Teğmen Serebryakov?”
“Sizce kazanacak mıyız…?”
Doğrudan bir soru. Hâlâ yahnilerini kaşıklaması gereken diğer subaylar göz ucuyla bakıp yanıtımı beklerken ahıra bir sessizlik çöküyor.
Fakat verebileceğim tek bir yanıt var.
“Kaybedeceğimizi düşündüğümü mü ima ediyorsun…?”
“Hayır, ama…”
kazanacak mıyız? Devam etmesine fırsat vermeden elimi kaldırıp onu durduruyorum.
“Tek bir ülke bütün dünyaya karşı kazanabilir mi?”
“Şey…”
“Ahmakça sorular sormayı kes. Düşünmem gereken bir makamım var.”
Yüksek sesle dile getirilemeyecek şeyler vardır. Ama elbette çoğu insan bundan tatmin olmaz.
“Yani doğru mu?” diyor Üsteğmen Grantz; ses tonu rahat ama bir o kadar da kararlı. Doğrudan gözlerimin içine bakıyor.
“Albayım…”
lütfen bize cevabınızı söyleyin. Ancak o sorusunu bitiremeden ben çoktan söze giriyorum.
“İçinde bulunduğumuz berbat duruma rağmen, bu konuda daha ileri gitmek küstahlık olur. Bizim rütbemizdekilerin tek endişelenmesi gereken şey burnumuzun dibindeki düşmanı yenmektir. Dünyanın ve ulusların meseleleri bizim görev alanımızın ötesinde.”
“Fakat!”
Üsteğmen Grantz, ağzında kemik tutan bir köpek gibi her zamanki inatçılığını sürdürüyor. Bir dakika. Bir an düşünüp tartıyorum. Belki de Üsteğmen Grantz vaktiyle General Zettour’un mırıldanmalarını bir miktar kapmıştır. Eğer öyleyse, ona verilecek yanıt açık.
“Bir vatansever için yanıt ortadadır.”
Artık doğru kelimeleri biliyorum. Ne de olsa batan bir gemideyken kelime seçiminiz hayati önem taşır.
“Savaşmazsak hayatta kalamayız. Bu yüzden yapmamız gereken şey belli. Savaşmak ve hayatta kalmak! Henüz kaybetmedik, ama kaderciliğin sizi ele geçirmesine izin verirseniz, yüreğinizdeki o irine yenik düşersiniz!”
“Albayım, teşekkür ederim…!”
“Önemli değil,” diyorum omuz silkerek. Yine de ucuz atlatmıştık. Diğer büyücü subaylar neredeyse meselenin özüne ulaşmak üzereydi. Ancak yenilgiden bahsetmek için henüz çok erken. Koşullar bu fikrin uluorta konuşulması için henüz olgunlaşmadı. Bu aşamada, bozgunculuk olarak yorumlanabilecek her türlü söylemin yayılmasını önlemek en iyisidir.
Gerçekle doğrudan yüzleşmek önemlidir, ancak ne yazık ki acı bir gerçeğin de farkındayım. Gerçeğin yüzüne doğrudan bakabilenler gerekli tedbirleri alabilir. Buna şüphe yok. Ancak ne kadar üzücü olursa olsun, insanların çoğunluğu bu gerçeği kabullenecek durumda değilken, onunla ilk yüzleşebilen o güçlü kişiler genellikle kurbanlık koyun olmaya zorlananlar olur.
Tanya bunu iyi bilir. Komşunun evi yanarken bile herkes yangının ne kadar büyüdüğünü fark edip hortuma sarılamaz.
Bu nedenle, gerçek bir yöneticinin rolü astlarının yön levhalarını görmesine yardımcı olmaktır; neyse ki bu konuda uzman olmamla gurur duyuyorum.
“Zafer, düşmanın karşı taarruzundan önce ne kadar toparlanabileceğimize bağlı.”
Sözlerim üzerine ast subaylarım zihinlerinde takvim hesaplamaları yapmaya başlıyor. Muharebe Grubu, Ildoa’da ciddi miktarda kaynak ve personel tüketti. İnsan kaynaklarında kısmi bir takviye yapılmış olsa da bu yeni gelenlerin çoğu henüz toy çömezlerden oluşuyor. Bize tanınması muhtemel iki üç aylık mühlet içinde eğitim ne kadar ilerletilebilir ki?
Şu an için bu acemiler etten siper olmaya bile yaramayan birer yükten ibaret; fakat bütün askerler başlangıçta böyledir. Bir organizasyonun doğası, bu tür insanların değerlendirilip eğitilmesine ve daha büyük başarılara ulaşılmasına imkân tanımasında yatar. Başka bir deyişle, yeni katılanlar her zaman ve daima gelecektir.
Tabii zaman elverdiği sürece.
Gelecekteki zorlu zamanların üstesinden gelmemizi sağlayan da budur.
Ne var ki Tanya ve diğerlerinin şu an bilmediği şey, zorlu zamanları bu kadar zor yapan şeyin genellikle sizin seçtiğiniz zaman ve yerde meydana gelmemeleridir.
Dolayısıyla Tanya ve ekibinin o gün ustalıkla kaleme aldığı ve “Komünistlerin garip bir işler çevirdiğini” belirten raporun, aklı başında hiçbir insanın öngöremeyeceği bir kimyasal reaksiyona yol açacağını bilmelerinin imkânı yoktu. Gerçek şu ki, düşmanın mekanize büyücü birliğini mağlup edip hızla hazırladıkları ve pek çok kişiye sunulan bu rapor, bizzat kendileri için zorlu günleri başlatacaktı.
Yeni kurulmuş ve etkili bir düşman gücü ihtimali. Doğuda yeni bir doktrinin ortaya çıkışı. Ya da belki de sadece genç bir ataşenin askeri başarıları.
Tetikleyici etken her ne olursa olsun, Muharebe Grubu’nun raporunu okuyan İmparatorluk Sarayı erkanı arasında, bilhassa son derece ciddi bir mizaca sahip biri vardı.
Temelde tamamen iyi niyetli biri. Buna kimse itiraz edemezdi.
Bu kişinin adı Alexandra idi. Hazret-i İmparator’un en küçük kızı olarak, İmparatorluk Ordusu’nda doğuştan gelen unvanıyla 23. İmparatorluk Muhafız Alayı’nın komutanlığını yürütüyordu.
Dar anlamda bakıldığında bir Muhafız Alayı olarak bu birlik müstakil bir birim değildi. 23. İmparatorluk Muhafız Alayı, 13. Alay ile birlikte 3. Muhafız Tümeni’nin bünyesindeydi.
Doğal olarak muharebe harekâtları söz konusu olduğunda komuta 3. Muhafız Tümeni’ndeydi. Alay, doktrinsel olarak cepheye tek başına sevk edilecek şekilde teşkilatlandırılmamıştı. Yine de 3. Muhafız Tümeni Komutanı’nın mevcut İmparator’un öz küçük kardeşinden başkası olmadığı düşünülürse, tüm bunların göstermelik olduğu söylenebilirdi.
Asıl durum, yeğenine göz kulak olan bir amcanın vaziyetinden ibaretti. Nihayetinde Muhafız Birlikleri, önemli şahsiyetler için ayrılmış konforlu makamlardı. Üç tümen büyüklüğündeki mevcut Muhafız Gücü’ndeki tüm kritik pozisyonlar, Hanedan’ın muhtelif mensupları tarafından tutulmuştu.
Çağ dışı bir kalıntı olarak zamanlarını genellikle hiç gerçekleşmeyecek görkemli geçit törenlerinin talimleriyle, yaralı askerler için yaldızlı bir geçiş makamı olmakla veya nişanlı subayların dinlenip moral depoladığı bir uğrak yeri olarak geçirirlerdi. Zaman zaman da eğitmen tedariki için bir kaynak olarak kullanılırdı. Ancak alay komutanı gibi unvanlar, sembolik törenler dışında asla fiilen kullanılmazdı.
Ne var ki, imtiyazlı ve dokunulmaz bir soylu nesebine mensup bu özel alay komutanı, askeri görevlerini son derece ciddiye alıyordu.
“Muhafız Birlikleri’nin vazifesi İmparatorluk Sarayı’nı korumaktır, buna itirazım yok. Lakin fiilen sıcak çatışmaya girmemiş olmaları büyük bir talihsizliktir. Harpten çıkarılan dersler muvacehesinde, benim alayımın da cephe hattına sevk edilmesi gerekmez mi? Birliğin veya en azından alay komuta heyetinin cephede tecrübe kazanmasının en doğrusu olacağına inanıyorum”… Ve benzeri sözlerle son derece ciddi bir tavırla ısrar edip duruyordu.
Bir bakıma haklıydı.
Tabii ki Hanedan mensuplarını başka hiçbir yer değil de kilitlenmiş Doğu Cephesi’ne göndermenin doğuracağı sonuçları hiç hesaba katmıyordu. Belli bir düzeyde ferdi eğitime sahip olsalar da aralarında muhtelif seçkin ve yüksek rütbeli soylu ailelerin kadınlarının da bulunduğu bir dizi önemli şahsiyetten müteşekkil alay komuta kademesinin tamamının ona eşlik edecek olması da cabasıydı.
Yani Muhafız Birlikleri bir vitrin ordusuydu; süs olarak mükemmel eğitilmişlerdi ancak kesinlikle cepheye sürmek isteyeceğiniz türden bir birlik değillerdi. Askercilik oynamak isteyen Hanedan üyeleri ve aristokratlar için kurulmuş bir kurumdan ibaretti. Hepsi bundan ibaretti.
İmparatorluk, modası geçmiş pek çok mevzuata ev sahipliği yapıyordu. Bu tür makamların varlığını sürdürmesinin sebebi de buydu.
Muhafız Birlikleri’nin kökenine inilirse, Hanedan’ın kadın mensupları ve nüfuzlu aristokratların çocukları (kızlar dahil) için ayrılmış pek çok makam mevcuttu. Kadın askerlerin nispeten nadir görüldüğü bir dönemde bile Muhafız Süvari Alay Komutanlıkları buna dahildi. Sarayda olduğu gibi Muhafız Birlikleri’ndeki önemli pozisyonlarda da kadın ve erkeklerin neredeyse eşit temsil edilmesi alışılmadık bir durum değildi.
Birliğe bağlı askerler açısından da eğitim oldukça kapsamlıydı; hatta aralarında geçici olarak başkentte bulunan veya izinli olanlar dahil gerçek muharebe tecrübesine sahip birkaç kişi de vardı. Teçhizatları da gayet iyi durumdaydı.
Ancak ister Muhafız Tümeni ister Muhafız Alayı olsun, bu birlikler bir bütün olarak savaş meydanını tecrübe etmemişlerdi. Birlik tecrübesi açısından bakıldığında çoğu askerin deneyimi en fazla bölük düzeyindeydi; istisnalara bakılacak olursa belki arada sırada tabur düzeyine çıkıyordu.
Çoğunluğu tören askeri ya da merasim muhafızlarından oluşuyordu.
Aynı zamanda, bu kadar geniş çaplı bir birliği sırf fantezi olsun diye tutmak israf olacağından, tabur düzeyinde eğitilmek üzere yeni erleri de kabul ediyorlardı. Lakin bu acemiler işe yarar birer asker olur olmaz, Genelkurmay sihirli değneğini sallayıp onları hemen kapıveriyordu.
Bir kalem hareketi, biraz mürekkep ve birkaç evrakla, vaktiyle bir “Muhafız Taburu” olan birlik “genişletme ve yeniden yapılanma” adı altında bölünebiliyor, kayda değer muharebe tecrübesine sahip neredeyse tüm personel başka yerlere naklediliyordu. “Eski Muhafız” etiketi, yeni kurulan piyade alaylarındaki çekirdek personel için elverişli bir prestij kaynağı işlevi görüyordu.
Orijinal Muhafız Taburu’nda geride kalanların çoğunluğunu ise yüksek rütbeli soyluların çocukları veya “özel muamele” gerektiren az sayıdaki diğer kişiler oluşturuyordu.
Bu düzenleme ilgili herkesin işine yarıyordu.
Tabii ki lanet olası derecede ciddi bir asilzade çıkıp da aniden bir “noblesse oblige” (asalet sorumluluğu) hissiyatına kapılıp bu topyekün savaş zamanında süs gibi oturmanın doğru olmadığına karar vermediği sürece.
Herkesin büyük talihsizliğine, normal zamanlarda bile takdire şayan bir sorumluluk bilincine sahip olan Prenses Altesleri, fahri görevlerinin harfiyen yerine getirilmesi gerektiği takıntısına kapıldı. Cepheden gelen raporlar görünüşe göre sabrını taşırmıştı.
“Peki ya 23. İmparatorluk Muhafız Alayı’nı takviye olarak cepheye sevk edersek?!” Gerçeklerden haberdar olan herkesin dehşetle geri çekileceği türden bir teklifti bu.
Genelkurmay da Doğu Komutanlığı da başlarını ellerinin arasına almak zorunda kaldı.
Normal şartlar altında kibarca reddedebilirlerdi. Fakat bu, Hanedan’ın vazifesine sadık ve iyi niyetli bir üyesinden gelen bir teklifti. Muhafız Birlikleri için bir rol… Cephe hattında! Hanedan soyundan gelen böylesine soylu bir kızdan, bu derece nazik ve onurlu bir teklif… İmparatorluk resmen bir monarşiydi ve ordu mensupları Hanedan’a sadakat yemini etmişti. Bizzat İmparator da “Saha ortamında bir haftalık bir tecrübeden zarar gelmez,” diyerek son sözü söyleyince, ferman karşısında boyun eğmekten başka yapacak bir şey kalmadı.
General Hans von Zettour bile buna bir istisna değildi.
General, haberi getiren yaverine anlık bir öfkeyle dik dik baktı.
“Gecikmeksizin saraya gidip Hazret-i İmparator ile görüşmeliyim…”
General Zettour’un ağzından çıkan tek şey bu oldu.
Gerçekten de General derhal ayağa kalktı ve adeta yarı koşar adımlarla odadan çıktı. Kıdemli yaver Albay Uger, saraya giriş izni almak için panik içinde sağa sola koştururken, geride kalan yaver Genelkurmay Başkanlığı koridorlarında halsizce sendeleyip kendini en yakındaki tuvalete attı.
Günün erken saatlerinde bizzat Prenses Alexandra Altesleri’nin elinden bir içecek, ardından da General Zettour’dan bir fincan kahve içmiş olan bahtsız kurye, çok geçmeden midesindeki o çalkalanan karışımı Genelkurmay’ın klozetiyle paylaşırken buldu kendini.
Kısacası adam kustu. Mide özsuyuyla birlikte ne var ne yok çıkardı.
Ne var ki, o gün bu şekilde ıstırap çeken tek kişi o yaver değildi. O gün General Laudon da kustu. Hatta General Zettour da kustu. Evet, bütün önemli şahsiyetler birer birer çıkarıyordu.
İçinde yaşadıkları İmparatorluk’un, yani imparatorluk sisteminin doğası böyleydi işte. Yine de mücadele etmeyi denediler. Çabaladılar, didindiler ve en nihayetinde alayın tamamının sevk edilmesini engellemeyi başardılar. Belki tarihi başarılara geçecek bir zafer değildi ama kurumun kültürü ve kısıtlamalarıyla elleri kolları bağlıyken bu kadarı bile var güçlerini ortaya koymalarını gerektiren bir başarıydı.
Fakat bu tam bir zafer değil, bir uzlaşmaydı.
Alayın tamamı gidemiyorsa, en azından bir saha denetimi yapılamaz mıydı? Ne de olsa aşırı ciddi bir insan, kafasını son derece ciddi bir şeye takmayagörsün, onu durdurmanın hiçbir yolu yoktu.
