Büyücüler, ulaşılması zor yerlerdeki kaşıntıları giderebilen genel amaçlı bir ağrı kesici gibidir. Ne yazık ki onlar sadece semptomları hafifleten bir tedavidir, kesin bir iyileşme sağlamazlar.
Yine de kullanıldıklarında geçici bir rahatlama sağlarlar. Neticede olağanüstü ateş gücü ve savunmaya sahipler, hareket kabiliyetiyle kutsanmışlar ve konuşlandırılmaları son derece kolaydır. Mücevherlerin bakımını yapmak ve yeteneklerinin körelmemesini sağlamak çaba gerektirir; fakat bunun dışında genel olarak piyadelerle aynı kategoridedirler.
Yakıt meseleleri basittir. Sıradan piyadelere kıyasla daha fazla kaloriye ihtiyaç duysalar da, standart piyade tayınının üzerine eklenecek biraz ekstra yiyecek bu sorunu hızla çözer. Diğer araçlara kıyasla nispeten esnek olan motosikletler bile yakıt deposuna bir parça ekmek tıkmakla çalışmaz. Ayrıca, uzun mesafeler katetmek zorunda kaldıklarında bile büyücüler ağır makineler gibi kolay kolay arızalanmazlar.
Bir ev ecza dolabı ilacı gibi, devletin bir şiddet aygıtı olarak hizmet etmeye fazlasıyla uygundurlar ve bir bakıma ecza dolabının hayati bir parçasıdırlar. Bir bakıma, neredeyse fazla kullanışlıdırlar.
Bir attan daha faydalı. Büyü tabanlı taktikler ilk ortaya çıktığında bu sıkça kullanılan bir slogandı, ama aynı zamanda belirleyici olan şey de buydu. Büyü mühendisliği büyünün modern uygulamalarını dünyaya kazandırdığında —yani büyünün kapısı aralanıp İmparatorluk Ordusu hesaplama mücevherleri ile tüfeklerin birleşimi sayesinde büyücü birliğini kurmayı başardığında— her şeyden çok bu kullanışlılığın üzerinde durulmuştu.
Bu yeni çağın şafağında, deneme yanılma yoluyla pek çok şey denendi. Eğitimler ağırlaştırıldı. Teknolojiler araştırıldı. Muharebe teknikleri geliştirildi. Bir noktada, gösterilen büyük çabalar sayesinde büyücüler gökyüzünde uçma yeteneği kazandı. Bu da nihayetinde hava büyücülerinin doğuşuna yol açacaktı.
Başlangıçta uçma yeteneği aslında o kadar da önemli görülmüyordu. Ekstra ve kullanışlı bir avantajdan fazlası değildi. Doğrudan uçan birlikler değil, tesadüfen uçabilen birliklerdi. Başlangıçta büyücülerin, deniz piyadeleri veya keskin nişancılar gibi bir tür seçkin piyade olarak kullanılması öngörülmüştü.
Peki bu durum neden değişti? Cevap aşikâr. Her sömürücü ticarethane gibi, İmparatorluk Ordusu da kendi gelenek ve güven dolu gururlu bir geçmişe sahiptir. Şüphesiz ki bu alışkanlıklarını şimdi değiştirecek değildir. Büyücülerin uçabiliyor olması, savaş alanındayken kolayca emir yağdırılabilecekleri ve kendilerine her türlü akıl almaz görevin verilebileceği anlamına geliyordu.
“Uçan piyadeler mi? Bundan daha iyi ne olabilir ki?!”
Ve iş başa düştüğünde… büyücülerin gerçekten de her şeyi yapabildiği ortaya çıktı. Çok geçmeden hava büyücülüğü, büyücülerin konuşlandırılmasında fiili standart haline geldi.
Büyücülerin gökyüzünü ana muharebe alanına dönüştürme derecesi öyle bir noktaya ulaştı ki, bugün tüm büyücüler fiilen birer hava büyücüsüdür. Fakat bu düşüncenin çok önemli bir istisnası vardır; bu da esas olarak yalnızca iyi eğitilmiş büyücülerin bu görevleri yerine getirebilmesinden kaynaklanır.
Başka bir deyişle, onları ayıklama ve eğitme ihtiyacı mevcuttur.
Savaştan önce, küçük çatışmalarda yaşanan zayiat oranı göz ardı edilebilir düzeydeydi. O günlerde, özünde sınırlı olan departmanlar için bile kayıplar asla “kabul edilebilir” sınırları aşmazdı.
Tekrar etmek gerekirse, büyücüler kullanışlıdır. Hiç kimse böyle bir esnekliğe ve kullanım kolaylığına karşı koyamaz. Yine de savaş zamanlarında hiçbir ülkenin kaçınamayacağı acı bir kusuru da bünyelerinde barındırırlar.
Yani, hiçbir zaman yeterince büyücü yoktur.
Bir noktada tam sayı sağlansa bile, zamanla kenardan köşeden eksilmeye başlarlar. Ordular sürekli olarak yeni büyücülerin peşinde koşar. Tedarik açısından bakıldığında, mevcut büyücü havuzu bireysel niteliklerle sınırlıdır ve bu nedenle asla yeterli değildir. İdeal olan büyücülerin ekipler halinde konuşlandırılmasıdır, fakat herkesin elinden gelen çabayı göstermesine rağmen bunu gerçeğe dönüştürecek kadar büyücü hiçbir zaman bulunmaz.
Ayrıca büyücülerin eğitilmesi gereken pek çok alan vardır. Yeni bir harbiyeliden faydalı bir büyücüye dönüşmek zaman gerektirir. Bunun yerine erken konuşlandırma tercih edilir ve gelecek vaat eden toy çömezler cepheye çok çabuk sürülürse, yeni acemileri çekirdek kuvvete dâhil etmek zaman geçtikçe daha da zorlaşacaktır.
Bu acınası bir durumdur fakat büyücüler topyekûn savaş konseptiyle pek bağdaşmaz. Verilen zayiatın yerini doldurmak asla mümkün olamaz.
Ancak Federasyon ve İmparatorluk doğuda çatışmaya devam ettikçe, her iki ordunun da hava büyücü kuvvetlerinde yaşanan ağır erime şaşırtıcı bir gerçeği ortaya çıkardı. O da uçamayan büyücülerin bile hâlâ birer büyücü olduğu gerçeğiydi.
İnsan kaynakları katmanı, hava büyücüleri için nitelik açısından bariz bir şekilde fazla niteliksizleşmişti. Fakat bakış açısındaki hafif bir kaymayla, geriye kalanlar hâlâ uçamayan muazzam büyücülere dönüştürülebilirdi.
Büyü teknolojilerini konuşlandırma konusunda sınırlı deneyime sahip olan Federasyon Ordusu, kalıplaşmış alışkanlıklara daha az bağlıydı ve büyücülerin her zaman uçması gerektiği ön yargısından kendisini daha kolay kurtarabildi.
Yeni bir gözlük camı çoğu zaman dünyayı farklı gösterebilir. Bu sayede Federasyon Ordusu, büyücüler hakkındaki basit bir gerçeği hızlıca yeniden keşfetti: Büyücüler aynı zamanda güçlü piyadeler de olabilirlerdi. Diğer piyadeler kadar çok yönlü. Fakat süvarilerden daha yüksek bir hareket kabiliyetine sahip. Ve zorda kalındığında ağır silahların yerini dolduracak kadar büyük bir ateş gücüyle. Yine de ikmalini sağlamak piyadeler kadar kolay.
Bundan daha kullanışlı ne olabilirdi ki? Kendi ayakları üzerinde yürüyebilen, normal teçhizatlar kadar sık arızalanmayan ve tanklarla topların yerine kullanılabilen insan silahlar!
Teorik olarak üstün birliklerdi ve yapılan deneyler varsayımsal olarak en ideal kullanım şeklini ortaya çıkardı. Değişken büyü yatkınlığına sahip kişilerin kitlesel olarak askere alınmasıyla oluşturulan kara büyücü alayları, cepheyi yarıp geçmekte son derece etkili olabilirdi. Bu da düşman topraklarının derinliklerine kadar ilerleyen harekâtlar için potansiyel olarak güçlü bir öncü birlik sunuyordu.
Başka bir deyişle, büyücü birlikleri bir kez daha dünya hâkimiyeti için bir güç haline gelebilirdi.
Ve şüphesiz ki dünyanın sürüklendiği yön de bu gibi görünüyordu. Ancak bir sorun vardıysa, o da bu tohumların serpildiği toprağın çoktan çoraklaşmış olmasıydı. Bu zamana gelindiğinde büyücü birliklerinin varlığını sürdürmesi zaten meçhuldü.
Büyücülerin Alacakaranlığı: Büyücüler Neden Yok Oldu?
6 OCAK BİRLEŞİK YIL 1928, DOĞU CEPHESİ SEMALARI
“Saçmalık…”
Tanya von Degurechaff, dünyanın bu saçmalığı karşısında dişlerini sıkıyor; tiksintiden ziyade hafif bir gururla gerçekliği kucaklayarak mevcut durumu özetliyor.
“Burada, doğudakilerin işi cidden kolaymış.”
Ildoa cephesi; General Zettour’un niyetlerini çözme gerekliliğiyle aşırı derecede siyasiydi ve askeri pragmatizm bile daha büyük stratejinin emrine verilmişti. Tanya’nın o savaş alanında hissettiği endişe, yukarıdan kendisine yüklenen tüm taleplerin çok ötesindeydi.
Oysa doğu cephesi bambaşka bir canavar.
“Buranın ana harekât alanı olması gerekiyordu,” diye mırıldanıyorum; gözlerimi ovuşturmadan önce omuz silkerek. Yine de o güzel gerçeklik varlığını sürdürüyor.
İmparatorluk ile Federasyon’un uluslarının kaderini üzerine yatırdığı ana muharebe alanı: Doğu cephesi. Savaş siyasetin bir uzantısı olabilir; ancak savaş fazla uzadığında, uç durumlarda kendi içinde bir amaca dönüşebilir. Bu anlamda doğu, tam manasıyla bir savaş alanıdır. Burada yapılan siyasi pazarlıklar bile savaş uğrunadır; savaşın siyasetin bir aracı olduğu fikrine benzer, fakat ondan oldukça farklı bir fenomendir bu.
Mutlak savaşın en uç noktasıdır.
Tamamen beyhude bir muharebe alanı. Fakat bu durum, yapılması gerekenin bariz olduğu anlamına gelir. Savaş ve kazan. Ya da savaşın talihi ne getirirse ona boyun eğ. Başka hiçbir seçeneğin değerlendirilmesine gerek olmayan, basitleştirilmiş bir dünya.
Güç bakımından zayıf olan tarafın hilelere başvurması için daha az alan kaldığı anlamına da geliyor bu tabii.
Kazanıp kazanamayacağımız konusuna gelirsek.
Kazançlı bir durum olsaydı, belki İmparatorluk Ordusu saf gücü sayesinde işin içinden çıkabilirdi. Ancak İmparatorluk sevdalısı iyi bir vatansever muhtemelen umutsuzluğa kapılsa daha iyi eder; nitekim mevcut şartlar altında başarılabilecek şeylerin sınırı, İmparatorluk için kesin bir zafer elde etmekten ziyade, neredeyse tamamen yenilgiyi mümkün olduğunca geciktirmekle sınırlıdır.
Ne var ki ben bu kategoriye girmiyorum. Bakışlarımı gökyüzüne çevirirken içimden omuz silkiyorum. En azından bu hususta, devletin kaderini paylaşmak zorunda olduğuma inanmıyorum.
İrtifamız dokuz bin fit. İkili kollar halinde keşif ve devriye görevi icra ediyoruz.
Emir subayım dışında sesimi duyabilecek mesafede kimse yok. Uçarken sessiziz. Arada bir çıkan şikâyetler veya seyrüsefere dair açıklamalar dışında dünya sessizliğe bürünmüş durumda. Huzurlu doğu gökyüzü uzayıp giderken, garip bir şekilde felsefi düşüncelere dalmaya başlıyorum.
Gökyüzü, öylesine geçiştirilmeyecek kadar huzur verici. Keskin, dondurucu hava bile insanı zinde tutuyor. Muharebe için hızlanmadığı zamanlarda Tip 97, adeta lüks bir spor araba gibi uçuyor. “Saldırı mücevheri” ifadesi kulağa iddialı ve heybetli gelse de, olağanüstü derecede pürüzsüz ve istikrarlı bir uçuş kapasitesini de gizliyor.
Huysuz bir küheylan; fakat ehlileştirmeyi başarırsanız son derece sadık. Hesaplama mücevherleri, kullanıcı yeterli beceriye sahip olduğu sürece beklentileri asla boşa çıkarmayan mükemmel birer zanaat eseridir.
“Üsteğmen Serebryakov, bu Tip 97 derin bir sanat eseri. Yine de tasarımcıların zamanlarını silah geliştirmeye ayırsalar daha iyi edeceğini düşünüyorum.”
“Bizim ellerimizde yeterince kullanışlı savaş araçlarına benziyorlar efendim.”
“Haksız sayılmazsın ama asıl mesele de bu ya.”
Tip 97 Saldırı Hesaplama Mücevheri. Elinium Silah Fabrikası’nda Başmühendis Schugel tarafından yaratılan bir başyapıt. Çift çekirdekli bu mücevher, askeri açıdan bakıldığında elbette hem teknolojik bir mucize hem de tam bir kâbustur.
İlk olarak, korkunç üretim maliyetleri. Yarış arabalarını üretmenin bile Tip 97 Saldırı Hesaplama Mücevherleri’ni üretmekten daha kolay olduğunu duymuştum. Üretilen kusurlu mücevherlerin sayısı insanı çileden çıkaracak düzeydeyken, standartlardaki en ufak bir gevşeme bile muharebe sırasındaki hızlanmalarda çekirdeklerin patlamasıyla sonuçlanacaktır. İhtimal dâhilinde falan değil; kesin olarak.
Eğitmen birliği kusurlu mücevherleri kullanmaya kalkıştığında, İmparatorluk için ağırlığınca altın değerindeki değerli birer varlık olan tecrübeli büyücülerin görev başında hayatını kaybettiği vakalar bile yaşandı.
Bu arada, tamamlanmış ürünler ise ancak huysuz birer küheylan olarak tanımlanabilir. Nihayetinde, bir büyücünün Tip 97’yi resmi olarak kullanabilmesi için asgari gereklilik olarak en az sekiz yüz saatlik solo uçuş deneyimi şart koşuldu. İşi garantiye almak istiyorsanız bin altı yüz uçuş saati ve mücevhere özel dört yüz saatlik eğitim.
Bunlar eğitmen birliğinin talep ettiği standartlardı ama asla ciddiye alınmadılar. İşte bu yüzden Tip 97 Saldırı Hesaplama Mücevherleri kullanılırken gelecek vaat eden yeni acemiler arasında bu kadar çok kaza sonucu ölüm meydana geldi. Asgari eğitimlerini daha yeni tamamlamış değerli insan kaynakları, pahalı teçhizatlarıyla birlikte yitip gidiyor. İmparatorluk vatandaşlarının toprağa ödediği büyük bir kan vergisi.
Bunu düşünerek alaycı bir tebessüm konduruyorum yüzüme.
“Biz bunları etkili bir şekilde kullanamasaydık Tip 97’lerin hali ne olurdu dersin Visha?” Öylesine soruyorum.
Cevap olarak Üsteğmen Serebryakov kollarını kavuşturup bir an düşünceye dalıyor. Durumu kavramış bir edayla gülümsüyor.
“Eminim ‘bir çaresine bakın’ derlerdi. Sonuçta her işe koştukları favori sorun çözücüleriyiz.”
“Peki ya kâğıt üstünde harika görünüp icraatta bir halta yaramayan bu yeni oyuncaklar? Gerçekten sahada işe yarayacaklarını düşünüyor musun?”
Umarım yaramazlar, diye geçiriyorum içimden kıs kıs gülerek. Daha da kötüsü, Üsteğmen Serebryakov muhtemelen tam noktayı vuruyor. İmparatorluk gerçekten tam bir sömürücü ticarethane.
Mücevherlerin sahaya ilk dağıtıldığı zamanlardaki sonuçlar hayal kırıklığı yaratmıştı. Üst kademedekiler muhtemelen sahadaki performansın kâğıt üstündeki özelliklere eriştiğini görmek için can atıyorlardır.
“Bizler büyücü olarak modern bilimin uygulayıcılarıyız. Mucizeler yaratan ya da yoktan çözüm üreten birer kurtarıcı değiliz…”
“Yine de zaman zaman Tanrı’nın elini uzatıyor gibi görünüyorsunuz Albayım.”
Emir subayımın bu yanlış algısını hemen düzeltiyorum.
“Hayır, ben bir insanım. Tanrı değil.”
İsteyeceğim en son şey Varlık X gibi biriyle aynı kefeye konmaktır. Bunun yerine serbest ve açık piyasayı seven, kendi halinde, barışçıl sıradan bir vatandaş olmayı tercih ederim. Özünde Tanya tam olarak budur.
Yeri gelmişken, pek duygusala bağlayacak bir tip sayılmam. Yine de bu hoş sohbet ve güzel gökyüzü içimde yeni bir sayfa açmış gibi görünüyor. Bazen uçuş devriyesi o kadar da kötü olmuyor.
Tıpkı hafif bir koşunun iyi gelmesi gibi güzel bir şey. Savaştayken böyle şeyler düşünmenin sırası değil belki ama şu anki uçuş o kadar kartpostallık ki sanki altına bir alt yazı yazılması gerekiyor.
Fakat kusursuz da değil. Zaman geçtikçe keyfim kaçmaya başlıyor. Doğu soğuk neticede. Sadece fiziksel olarak değil, kavramsal olarak da düşmanca.
“Bunca yol katettik, hâlâ düşmandan ne bir iz ne bir emare var…”
“Ne ses var ne seda.”
“Evet, ne ses var ne seda,” diyerek Üsteğmen Serebryakov’a katılıyorum. “Visha, herhangi bir telsiz yayını yakaladın mı?”
“Tamamen sessiz; sadece arada bir dost birlik sinyali alıyorum.”
“Sence düşman kablolu hat mı kullanıyor? Yoksa bizim kabloları döşeyen istihkâmcılar aşırı iş yükünden mi bitap düştü?”
“İkisi birden olamaz mı?”
“Mümkündür. Partizanlar ve sıradan aşınma-yıpranma hesaba katılırsa, hatlar kopmuş da olabilir…”
Bu da tespit edilebilir telsiz sinyalleri oluşturmak anlamına gelse bile başka yollarla iletişim kurmayı gerektirirdi. Her halükarda, geniş çaplı bir saldırı veya hava konuşlandırmasından önce yoğun bir telsiz trafiği yaşanırdı. Demek ki sessizlik altındır.
Karlarla kaplı toprağa bakarken, seslerin o beyaz denizde ne kadar çabuk kaybolup gittiğini hatırlıyorum. Bir yanım karların bir an önce eriyip çamur mevsiminin gelmesini istiyor.
Eğer General Zettour’un öngördüğü gibi o zamana kadar cephede önemli bir hareketlilik olmazsa, bir süreliğine nispeten güvende olacağız. Fakat o sadık çamur mevsimine hâlâ var.
Çamur mevsimini umutla beklerken verilen bir mola. Kar örtüsüne bürünmüş aşağıdaki karada düşmana dair en ufak bir iz bile yok. Gökyüzü her köşesiyle sessizliğe bürünmüş.
“Yine de ortalıkta hiç iz olmaması garip. İçime hiç sinmiyor.” İçimde kötü bir his var ama umarım yanılıyorumdur. “Nedenini bilmiyorum ama bu durum hiç hoşuma gitmedi.”
“Siz de mi Albayım?”
“Sen de mi aynı şeyi hissediyorsun?”
“Evet,” diyor Üsteğmen Serebryakov. Güvenilir bir emir subayı. Yanımda Serebryakov varken, karşılaştığımız her türlü önleme birliğini yarıp geçebilmeliyiz. Ancak düşmanın etki alanına daha da yaklaştıkça sezgilerimize kulak vermek en iyisi olacaktır.
“Tüyler ürpertici bir sessizlik tabiri caizse.”
İster istemez geriliyorum. Evhamlarımın boşa çıkmasını umuyorum ama işin aslını gayet iyi biliyorum. Muharebe meydanında böyle temenniler bir lükstür.
Yine de etrafı temkinle süzmeye devam etsek de hiçbir şey değişmiyor gibi. En azından gözün görebildiği kadarıyla her yer temiz.
Sadece temiz değil, adeta ıssız. Doğu cephesinin alışılmadık derecede huzurlu bir bürünüm kazanan semaları neredeyse tamamen bakir kalmış. Anlık bir tereddüdün ardından kendimi toparlıyorum.
“İrtifamızı artıralım ve bakayım onları saklandıkları delikten çıkarabilecek miyiz.”
“Anlaşıldı Albayım.”
Yem olarak mana sinyallerimizi kasten açığa çıkarıyoruz. Ancak…
“Hiçbir tepki yok,” diyor Üsteğmen Serebryakov.
Şaşkın bir edayla, istemeyerek de olsa başımı sallıyorum.
“Öyle görünüyor.”
İrtifa kazanmak, sinyallerin daha uzak mesafelerden algılanmasına yol açar. Bir başka deyişle, bu irtifa artışının düşmanda bir reaksiyon tetiklemiş olması gerekirdi. Doğu cephesinin jargonunda bu, aleni bir kışkırtmaydı. Ama yine de tık yok.
Albay Uger’in ani tayin kararıyla kendimi yeniden Doğu’ya savrulmuş bulduktan sonra, devriye sırasında birkaç tesadüfi temas yaşayacağımı umuyordum. Şimdiyse tek bir temas bile yaşanmamış olması, elimde olmadan beni huzursuz ediyor.
Düşmanı tespit etmekten bile daha ürkütücü bir durum.
“Tam da bize söylenildiği gibi…” Emir subayımla birlikte bölgeyi bir kez daha tararken kendi kendime mırıldanıyorum. “Buranın ne kadar huzurlu olduğunu anlattıklarında pek kulak asmamıştım ama…”
Bu kadar sessiz olması normal mi? Gerçekten şaşkınım. Emir subayım onaylarcasına başını sallıyor.
“Dürüst olmak gerekirse komutanım, buranın gerçekten Doğu olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum.”
İkisinin de Doğu’ya dair hatırladığı şey, insanın içini donduran gökyüzüydü. Hava adeta savaşın geniz yakan leş kokusuyla doluydu. Düşman hava saldırılarını önlemek için apar topar havalanmalar. Kara kontrol merkezinin çaldığı alarmlar. Hava savunma ağından gelen telsiz çağrıları. Düşmanın telsiz parazitleri.
Ya şimdiki hâli?!
O leş kokusu neredeydi? Kaşlarımı çatıyorum. Benim gibi kıdemli bir asker için bu temiz hava, her şeyden daha şüpheli kokuyor.
Tehlike hissi önemlidir. Bu tür güdüler asla hafife alınmamalıdır. Kanıksama eğilimi, insanı gafil avlayıp erkenden mezara sokabilir. Bu yüzden Doğu Karargâhı bize “cephede her şey sakin” bilgilendirmesini yaptığında, sadece başımla onaylayıp gülümsedim. “Göreceğiz bakalım,” diye homurdandım içimden. Hatta bir karşılama partisi düzenlemeyi bile teklif ettiler. Neredeyse çığlık atacaktım ama soğukkanlılığımı korumayı başardım.
General Johan von Laudon, General Zettour tarafından atanmış biriydi. Doğu Karargâhı’ndaki diğer kıdemli subayları ne zaman dize getireceğini iple çekiyorum. Şimdilik, verdikleri o bilgilendirmeye şüpheyle yaklaşmaktan başka çarem yoktu.
Doğu Karargâhı’ndakilere bir süre iyi davranıp yuvamıza döndükten sonra, Visha ile birlikte acil bir keşif görevine çıkmaya karar verdim. Eşyalarımızı daha yeni yerleştirmiştik.
“Bunca patırtı sadece bunun için miydi?”
“Düşmandan en ufak bir iz bile yok. En azından göze çarpan bir şey yok, Albayım.”
“Karargâhla hâlen düzenli temas halindeyiz… İleri karakollardan da bildirilen bir şey yok. Hava önleme kontrolü de sorunsuz görünüyor. Aptal yerine konmak için yılın henüz çok erken bir vakti. Tüm bunlar gerçek olamayacak kadar iyi görünüyor.”
Havada kollarımı kavuşturup, cepheye çöken bu tuhaf, hatta neredeyse rahatsız edici huzur karşısında şaşkınlıkla başımı yana eğiyorum.
“Albayım. Yere bakın.”
“Hmm?”
“Dost birlikler. Bir kara birliği şapkalarını çıkarmış bize sallıyor.”
Ne kadar da şirin, değil mi? Yüzümün gevşemesine izin verirken içimden böyle geçiriyorum.
“Onlara doğru süzülelim.”
Kar için beyaz kış kamuflajı giymiş olsalar da, aşağıdaki insan siluetleri şapkalarını çıkarmış, neşeyle bizim tarafa doğru sallıyorlar. Bunun üzerine Tanya ve Visha, kusursuzca icra edilmiş bir hava manevrasıyla karşılık vererek selamlarını çakarlar.
Karadaki birlikleri selamladıktan sonra uçuşumuza devam ediyoruz ama sıradışı hiçbir belirti yok. Bölge o kadar temiz ki, dost üsleri denetleyecek vaktimiz bile kalıyor.
“Belki de General Zettour’un tahminleri doğruydu.”
Belki de Federasyon Ordusu gerçekten de korkunç bir yıpranma süreci yaşıyordur. Soğuk, omurgamdan aşağı bir ürperti gönderirken kaşlarımı çatıyorum. Ildoa’daki sıcaklığa fazla alışmışım.
Renklerin, kültürün ve öyle ya da böyle ışıl ışıl canlılığın hüküm sürdüğü o dünyadan kalkıp buraya, Doğu Cephesi’ne tayin edilmek! Doğu’ya alışkın olabilirim ama soğuğu hâlâ iliklerime kadar hissedebiliyorum.
Yine de ben bir subayım. Soğuk bir mazeret olamaz. Hatta tam da böyle zamanlarda öne çıkmak benim sorumluluğumdur.
“İnisiyatif almak, örnek olmak ve liderlik etmek tam olarak budur.”
İnsanların liderliği sorgulamaya başladığı anlar, her şeyden çok zor zamanlardır. İnsan örgütlenmeleri söz konusu olduğunda bu, her çağda ve her dönemde evrensel bir gerçektir.
Astların gözü her zaman patronun üzerindedir. Üst kademedekiler istediklerini söyleyebilirler, ancak icraat bunu takip etmiyorsa sözlerinin hiçbir anlamı yoktur. İşleri gereği canlarını ortaya koyan askerler söz konusu olduğunda ise, doğal olarak komutanlarından kusursuz bir duruş beklerler.
Tanya’nın askerleri uğruna ölmek gibi en ufak bir niyeti yoktur; fakat askerlerinin kendisi için en iyi etten kalkan olduğunu bilir ve sırf kendi çıkarı uğruna onlarla ilgilenmekten, halden anlamaktan ve gerektiğinde haklarını vermekten çekinmez. İşte tam da bu yüzden şu anda devriyeye bizzat kendisi çıkmıştır.
“Gerçekten de ne bir iz var ne bir emare… Belki de gerçekten kış uykusuna yatıyorlardır,” diyorum, dürbünümü bir kez daha ayarladıktan sonra. Söylediğim şeye kendim de ancak yarı yarıya inanıyorum. “Sanki ucuz bir dolandırıcılık numarasına kanıyormuşuz gibi hissediyorum.”
“Ya da belki de düşman gözünüzün önündeyken rahatlamak, hiç görünmediği zamanlara kıyasla daha kolaydır, Albayım.”
O pis Komünistlerden ne kadar nefret ettiğime dair felsefi nutuklar atasım geliyor ama bunun yerine sadece omuz silkmekle yetiniyorum.
“Düşman özlemi çektiğim falan yok. Ama ne mal olduklarını iyi biliyoruz.”
“Komünistleri kastediyorsunuz.”
Aynen öyle. Başımı sallıyorum.
“Burada olmaları gerektiğini bildiğimiz hâlde ne bir iz var ne bir emare. Kim rahat edebilir ki? Ona ne diyorlardı? Maskirovka mı?”
“Düşmanın gerçekten ne düşündüğünü bilememek ürkütücü. Ama Doğu Karargâhı bu durgunluğun, sadece iki tarafın da kuvvetlerini yeniden toparlamaya çalışmasından kaynaklandığına inanıyor.”
“Evet… Belki de kulağa en mantıklı gelen açıklama budur.”
Yarım yamalak bir kabullenişle başımı sallayıp kollarımı kavuşturuyorum.
Bugünlerde İmparatorluk ana topraklarında bile, aşağıyı keyfince süzebilecek kadar olaysız geçen bir uçuş yapmak pek alışılmadık bir durum. Ama işte buradayız; rahatça uçarken bir yandan da laflıyoruz.
“Tamamen imkânsız görünmüyor ama yine de…”
Gökyüzü ister kış havasına bürünsün ister bürünmesin, şu anda tespit menzilinde bulunan yegâne büyücüler ben ve Üsteğmen Serebryakov’dan ibaret. Birlik komutanı olmama rağmen, şu an içimdekileri dökmek için biraz daha fazla serbestliğe sahibim. Birkaç ufak şikâyette bulunmam muhtemelen hoş görülecektir.
“Madem bu kadar mantıklı ve ortalık bu kadar huzurlu, en azından tatili başkentte geçirmeyi tercih ederdim. İzinlerimizi iptal etmelerine hiç gerek yoktu. Bu konuda onlara iki çift laf etmek isterdim doğrusu.”
“Haklısınız… Yeni yıla daha yeni girdik ama bizi şimdiden başsız tavuklar gibi koşturmaya başladılar.”
“Kesinlikle,” diyerek yüzümde hoşnutsuz bir ifadeyle onu onaylıyorum. Şikâyetlerimin geri kalanını kendime saklıyorum ama Genelkurmay, esnek çalışma modeli kavramına sanki biraz fazla bağlanmış gibi görünüyor. Gerçi konuşmaya pek de hakkım yok. Bir konsept doğrulama deneyi yürütmek adına adamların üç günlük yılbaşı iznini iptal eden bendim; fakat fikir Binbaşı Weiss’tan çıkmıştı, bu yüzden ihale ona kaldı diyelim.
Her halükarda, bu durum ansızın Doğu’ya intikal ettirilmemiz için de geçerli. General Zettour’un tek bir el hareketiyle kendinizi yollarda buluyorsunuz. Üstelik Albay Lergen’in o garip ricasına ne demeli? Lergen’in burada bürokratik bir sidik yarışına kapılmamdan endişelendiğini biliyorum; bu yüzden benden beklenen tek şey, boyumu aşan sulara atlayıp bir şekilde savaş alanında yetenek ve özerklik sergilemem. Sömürünün bu kadarına da pes yani.
Ah, birazcık iş standartları kanununa ne kadar da muhtacım.
“Aslına bakarsanız…”
İş standartları dediğin, yasalarla güvence altına alınmış işçi hakları mücadelesinden başka bir şey değildir; ancak devletin gücü bu yasaları sürekli bükmeye muktedirdir. Ya da başka bir deyişle, mantık savaş uğruna çarpıtılmaktadır.
Nihayetinde hepsi aynı kapıya çıkar.
“Savaş berbat bir şey.”
“Albayım?”
“Yok bir şey. Bunca zaman sonra Doğu’ya dönmek muhtemelen kafamı biraz karıştırdı. Nedense aklıma hep en kötü senaryolar geliyor.”
Emir subayım yarım yamalak bir anlayış, yarım yamalak bir şaşkınlıkla iç çekiyor. Huzursuzca gülümsüyor.
“Gerçekler ile içgüdüler arasındaki uçurum çok korkutucu, değil mi?”
“Ağzından bal damlıyor. Yine de… Paranoyak olmak, huzurun rehavetine kapılmaktan iyidir. Fazla tedbirli olmak da sorun yaratabilir belki ama en azından sonradan gülüp geçebileceğin türden bir sorundur.”
İşte bu yüzden, bir komutan olarak, güvenilir emir subayım arkamı kollamaya devam ederken bu hava keşfinde biraz daha ileri gitmek muhtemelen en doğrusu. Tabii ki neyin en doğrusu olduğu nihayetinde yere ve zamana göre değişir, bunun gayet bilincindeyim.
“Her neyse, görünen o ki korkularımız bu kez boşa çıktı.”
Zorlu ve uzun bir mesaiydi. Ve savaş standartlarına göre bile pek eğlenceli değildi.
“Genelkurmay’ın bizi buraya sevk etmek için acele etmesi yüzünden kendimi biraz fazla kaptırmış olabilirim… Yılbaşı iznimizi sırf burada gölgelerden korkalım diye mi iptal ettiler dersin?”
“Yine de karşı taraftakiler de muhtemelen aynı şeyi düşünüyordur, Albayım.”
“‘Karşı taraftakiler’ mi? Federasyon’u mu kastediyorsun?”
“Evet. Bizim başkentte sefa sürmemizi tercih edeceklerine eminim.”
Dürbünümü kaldırırken gülüyorum. Visha beni tam 12’den vurdu.
“Anlaştığımız ne çok şey varmış.”
“Doğal olarak.”
Onaylarcasına başımı sallıyorum.
“Kesinlikle. Pekala madem, düşman henüz yüzünü göstermediğine göre biraz daha ilerleyelim mi?”
“Silahlı keşif mi?”
“Aynen öyle,” diyorum emir subayıma tebessüm ederek. “Görkemli bir gösteri yapmak gibi olmasın ama buraya kadar gelmişken kapılarını çalıp yeni yıllarını kutlasak fena olmaz. En azından bir merhaba dememek nezaketsizlik olur!”
“Anlaşıldı komutanım! Gidip o Komünistlerin yeni yılını kutlayalım!”
FEDERASYON, RESMİ ADI: İLERİ GÖZLEM ÜSSÜ / HAVA ÜSSÜ KOMUTANLIĞI
Yükselen Şafak Harekâtı’nın gizliliğini korumak, elbette son derece ciddiye alınan bir meseleydi. Federasyon’un niyetinin eksiksiz bir şekilde gizli kalması gerekiyordu. Komutanlar hariç, ön saflardaki askerlere bile plandan bahsedilmemişti.
Fakat niyetleri gizlemek, her türlü teferruatı gizlemek anlamına gelmiyordu. Önemli olan, “ne zaman” sorusuydu. Başka bir deyişle, taarruzun ne zaman başlayacağını muğlaklaştırmaktı. Gizli tutulması gereken pek çok başka husus da vardı elbette, ancak en kritik olanı zamanlamaydı.
Nihayetinde İmparatorluk’taki en aptal adam bile meselenin Federasyon’un vurup vurmayacağı değil, ne zaman vuracağı olduğunu anlayabilirdi. Federasyon yetkilileri zaten “büyük bir karşı taarruzun” faziletlerini davul zurna çalarak duyurmuyor muydu? Üstelik taarruz pozisyonu da almışlardı. Üst üste yapılan ani tatbikatlar. Habersiz harbe hazırlık manevraları. Ve ufukta devasa bir taarruz varmış izlenimi yaratmak için başvurulan her türlü kurnazca tezgâh.
Taarruza geçme niyetlerini saklamıyorlardı, yalnızca o kritik zamanlamayı gizliyorlardı.
İlkbahar mı? Yaz mı? Bu tür fısıltılar her iki orduda da ayyuka çıkmıştı.
Fakat bu söylentiler asılsızdı. Taarruz o kadar da uzakta değildi. Kapıya dayanmak üzereydi.
En azından cephedeki tabur komutanı ile siyasi komiser gerçeği biliyordu. Engin, uçsuz bucaksız bir ovada konuşlanmış olan bu mevzi, resmiyette bir ileri gözetleme üssüydü. Keşif ve gözetleme bahanesiyle içeriye türlü türlü teçhizat sokulmuştu.
Müttefik birliklerle paylaşılan belgelerde bile burası bir gözetleme üssü olarak geçiyordu. Oysa hakikat, buranın bir hava üssü olduğuydu. Üs personelinin gözetleme amaçlı sandığı teçhizatlar, aslında hava trafik kontrolü için de kullanılabilecek gereçlerdi. Yeni açılan pistten uçaklar havalanıyordu.
Taarruz başladığında, İmparatorluk’a ağır bir darbe indirmek için hava unsurlarını sahaya süreceklerdi. O kader anı için sürekli teyakkuz halindeydiler. Bayram havasına bürünmüş erlerin aksine, neyin yaklaştığını bilenler beklentiyle kemerleri sıkmaya, hazırlık yapmaya başlamışlardı.
İşte bu yüzden, etrafı burnunu sokup duran iki İmparatorluk hava büyücüsünün varlığı şu anda hiç de hoş karşılanmıyordu.
Gerçek durumdan bihaber olan Federasyon askerleri, saklanmalarının yegâne sebebinin güçlü görünen bir düşmanın dikkatini çekmemek olduğunu sanıyorlardı; fakat üssün gerçek amacını bilen komutan, o iki büyücünün bu tarafa gelmemesi için dua ediyordu.
“İki kişilik bir İmparatorluk büyücü unsuru istikrarlı bir şekilde yaklaşmakta,” diye rapor verdi gözetleme görevindeki subay. Ne yazık ki komutanın bu mütevazı ricası kabul olunmayacak gibi görünüyordu.
Hilenin bir parçası olarak, üs gözetleme teçhizatıyla dolup taşıyordu. Sinyalin yanlış okunmuş olma ihtimali yoktu. Komutan hafifçe omuz silkti, ancak içinden “Gidin buradan! Evinize dönün!” diye haykırmak geçiyordu; iki büyücünün uçuş rotası şaşırtıcı derecede saldırganca ve küstahçaydı.
“Yılın bu kadar başındayken amma da yüzsüz misafirler.”
“Evet, Yoldaş Komutanım. Bayağı yüksekten uçuyorlar… Belki de karargâh keşfidir.”
“Yani stratejik keşif olabilir.”
Komutanın midesine bir ağrı oturdu. Adamlarının önünde böyle bir endişeyi sergileyemezdi. “Uçsuz bucaksız bir arazi işte, burada görecek pek bir şey yok” tarzındaki muğlak zevahiri kurtarma çabalarına rağmen, zihninin bir köşesinde acı bir hakikatin farkındaydı: Federasyon kritik bir stratejik taarruzun eşiğindeyken, sorumluluk alanının tam kapı eşiğinde son derece tehlikeli iki misafir belirmişti.
Parti ateizmi zorunlu kıldığı için inanmanın yanlış olduğunu biliyordu ama içten içe aklına gelen tüm tanrılara dua etmekten kendini alamıyordu. Yine de derin bir iç çekişle, her gün kamuoyu önünde sergilediği inançsızlık beyanlarının manevi bilançosunu çoktan eksiye düşürdüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Anlaşılan o ki tepeden herhangi bir lütuf veya ilahi yardım gelmeyecekti.
“Gözlemci! Mana sinyalini doğrulayabiliyor musun?”
Gözlemci bir an teçhizatına baktı, ardından üzüntüyle başını salladı.
“Veri kütüphanesi bozulmuş. Eşleşme sağlayamıyorum.”
Hımpf. Komutan derin bir iç çekti. Ellerinde bolca gözetleme teçhizatı bulunsa da, yeni yedek parçaların tedarikindeki gecikme ciddi boyutlara ulaşmıştı. Özellikle Ödünç Verme-Kiralama kapsamında gelen çeşitli gözetleme cihazlarının parçaları tehlikeli derecede kıttı.
Doğrusunu söylemek gerekirse stoklar tamamen tükenmiş değildi. Depolarda hâlâ bir miktar vardı. Ancak deniz aşırı tedarik zincirinin kesilme ihtimali belirir belirmez, tüm departmanlar en kötü senaryodan korkmaya başlamış ve ellerindeki parçaları tahsis etme konusunda son derece cimri kesilmişlerdi. Neticede, sahadakilere ulaşan yedek parça miktarında ciddi bir düşüş yaşanmıştı.
“Bağışlayın. Ekipmanlar bir süredir kötü durumdaydı…” diye özür diledi gözlem subayı mahcubiyetle büzülerek.
Hiçbir subay, kendi sorumluluğundaki kıymetli ekipmanın arızalandığını rapor etmeye hevesli olmazdı elbette. Ne de olsa şahsen sabotajla suçlanma riski her zaman mevcuttu.
Ancak iyi ya da kötü, acımasız savaş alanında Federasyon gerçekçi bir felsefe izliyordu. Komutan hoşnutsuzluğunu dışa vururken, siyasi komiser samimi bir tebessümle araya girme fırsatını kaçırmadı ve elini gözlemcinin omzuna koydu.
“Elbette, yerli üretim parçalarımız hâlâ pek güvenilir sayılmaz. Bu zor koşullar altında elinizden gelenin en iyisini yaptığınız için size saygı duyuyorum. Teşekkür ederim, yoldaş.”
“Yoldaş Komiserim?”
Gözlemci şaşkınlıkla bakarken, siyasi subay içten ve samimi bir tebessümle karşılık verdi.
“Mekanik güvenilirlik sorunları üst makamlara rapor edilebilir. Tıpkı benim de kendi görevimi yerine getirebileceğim gibi. Açık konuşayım, rapor edilmesi şart demiyorum; edilebilir diyorum,” diye onayladı siyasi subay, konuşurken cihaza hafifçe vurarak. “Bu senin suçun değil, yoldaş. Bu sana sağlanan ekipmanla ilgili bir sorun. Öyleyse üst makamları bilgilendirmek bana düşer.”
Yöneticilerin sahadaki uzmanlara saygı duyması, çalışma ortamlarını düzenli tutması ve gerektiğinde onları koruması gerekiyordu. Federasyon’un şeffaf bir organizasyon olarak görülmesini sağlamak adına, siyasi komiserlerin sergiledikleri duruşla psikolojik bir güven ortamı tesis etmeleri son derece kritik bir husustu.
“Sorunları saklamak ve yokmuş gibi davranmak çok daha büyük bir mesele. Partinin yaltaklanan, dalkavuk soylulara değil; iyi, çalışkan ve dürüst proletaryaya ihtiyacı var.”
Siyasi subay, yüksek sesle söyleyemediği şeyleri içinden ekledi. Federasyon Ordusu bir yana, Parti liderleri büyücülerden nefret ediyordu. Bu gerçek o kadar iyi biliniyordu ki sahadakiler olumsuz rapor vermekten imtina ediyordu. Ancak insanların bilmediği şey… son zamanlarda üst kademelerin asıl öfkesinin, büyücülerle ilgili konularda doğru rapor sunulmamasına yönelik olduğuydu.
Hakikatin allanıp pullandığı anlaşıldığı an, İçişleri Komiserliği derhal sevk ediliyordu. Dürüst raporlar Yüksek Karargâh’taki ketum kafaları biraz huzursuz etse de kolay kolay sümen altı edilmezdi. Hatta yeri geldiğinde, vakti gelince yapılacak değerlendirmelere olumlu katkı bile sağlayabilirdi.
Komiserlik, düşman büyücüleri hakkında detaylı bilgiye o kadar açtı ki siyasi subaylardan doğrudan, ayrı raporlar talep ediyorlardı. Ele geçirebilecekleri her bir hakikat kırıntısına muhtaçtılar. İşine gelmediği için bilgiyi saklamak yalnızca ölüme davetiye çıkarırdı. Elçiye zeval olmazdı. En azından bu konuda.
Yine de. Siyasi subay ile tabur komutanı göz göze geldi.
“Almanlar kesinlikle çok agresif. Ne düşünüyorsun, yoldaş?”
“Evet, devriyelerinde çok ısrarcı görünüyorlar, Yoldaş Komutanım. Belki de nerede olduğumuzu anlamak için etrafı kurcalıyorlardır.”
İkisi de zımnen mutabıktı. Önlerinde tek bir seçenek vardı: Şüpheci düşmanın görmesi için kamuflajlarını belli etmek.
Birkaç ileri gözetleme üssü hariç, ordunun ana gövdesi gerideydi ve sanki kış uykusuna yatmışlar gibi görünmek için titiz önlemler almışlardı.
Bu birliklerden bazıları mobilizasyona başlamıştı bile ancak hem içerde hem dışarıda bu durum sıradan bir ikmal ve eğitim görevi olarak yansıtılıyordu. Casusların varlığından korktukları için, niyetlerini müttefiklerinden bile gizlemek adına öylesine bir yılbaşı kutlaması hazırlığı dahi yürütüyorlardı. İşi daha da garantiye almak adına, hiçbir şeyden haberi olmayan dost birliklerin müfettişlerinden şüpheli hareketleri rapor etmelerini istemişlerdi; böylece düşman gözünün ne görebileceğini kestirmeye çalışıyorlardı.
Deşifre olma riskleri düşüktü. Daha tehlikeli olan ise aptalca bir şey yaparak kendilerini açık etme riskiydi.
“Onları yakından izlemeye devam edin. Biraz daha yaklaştıklarında Karargâh’ın veri kütüphanesiyle kimliklerini tespit edip edemeyeceğine bakın. Ondan sonra da…”
Ancak tam kararlılığını toplamışken durum aniden yön değiştirdi. Ekipmandan ikaz alarmları haykırmaya başladı.
“…! Geniş ölçekli bir sinyal reaksiyonu alıyoruz! Uzamsal bir patlama formülü gibi görünüyor…!” diye bağırdı gözlemci; yüzündeki kan çekilip kireç gibi olurken uyarıyı güçbela dile getirebildi. Komutan derhal masaya koşup ahizeyi kaptı.
“Uyarı! İki düşman karargâh keşif unsuru silahlı keşif yürütüyor! Önleme yapın! C Planı!”
Gücü ne olursa olsun, geniş ölçekli uzamsal patlama tipi büyü formülleri, Büyük Savaş’ın başından beri savaş alanındaki en kullanışsız formüllerden biri olarak görülmüştür. Pervasızlığın dik alası. Ağır topçunun dolaylı atış yerine direkt atış yapmasından bile daha pervasızca.
Topçular genellikle ilk atışlarına kadar varlıklarını gizli tutmak için ellerinden geleni yaparlar. Oysa büyücü formülleri bütün dünyaya verilmiş bir salvo gibidir; hatta “müdahale formülleri” olarak da bilinirler.
Yani biri böyle bir formül kullandığında kabak gibi ortada kalır.
Eğer formül bütün bir bölgeyi muazzam bir güçle patlatmayı içeriyorsa, müdahalenin ölçeği de bir o kadar büyür ve kaynağın çok uzak mesafelerden bile tespit edilmesini kolaylaştırır. Sonuç olarak bu tür formülleri hazırlamak zaman gerektirir.
İmparatorluk’un Tip 95’i veya çift çekirdekli Tip 97’si gibi üst düzey hesaplama mücevherleriyle zorlansa dahi, bu formüller uzun süre açıkta durmayı gerektirir ve dolayısıyla formülü güvenle çalıştırmak için zaman ister.
Bir yandan, görkemli ve gösterişli bir gövde gösterisi olarak işe yararlar. Ancak diğer yandan, kullanıcının kolayca ters tepebilecek şekilde göze batmasına neden olduğu için pratik kullanımları sınırlıdır. Ne de olsa aşırı uzak mesafelerden tespit edilebilmek, sizi uzun menzilli optik formüller için keklik gibi ava açık hâle getirir. Bir başka deyişle, uzamsal bir patlamaya kalkışmak geniş çaplı bir dikkat çeker ve yakındaki tüm düşmanları karşılık vermeye zorlayabilir.
Tabii formülü dikkatle, titizlikle ve kasıtlı olarak işlerseniz… bu böyledir.
“Herhangi bir karartma veya parazit yok gibi görünüyor.”
Tanya başıyla onaylayarak formülü harekete geçirir. Onu uzaklara salmayı dener ama…
“Gelişigüzel yapmanın işe yaramayacağını tahmin etmeliydim.” İç çeker.
Nihayetinde, bu gerçekten de büyük ve gösterişli bir şovdan ibarettir. Muazzam bir patlama, evet; fakat esasen tek yaptığım ıssız bir kar tarlasında büyük bir ateş topu belirmesine neden olmak oldu. Tip 97 iyi bir hesaplama mücevheri, ancak güç konusunda oldukça yetersiz kalıyor. Hiç gücü yok değil elbette, ama dakikalarca çakılı kalıp tüm hareketlerinizin kısıtlanması karşılığında havaya biraz kar savurmak pek de adil bir karşılık sayılmaz.
“Üsteğmen Serebryakov. Fazla bir şey beklemiyorum ama… hasar tespiti nedir?”
“Bir saniye. Bu kadar uzun menzilde ve bu kadar büyük bir patlamanın ardından görsel teyit yapmak…”
“Evet, biliyorum… Hmm?”
İlk fark eden ben oluyorum. Uzaktan gelen zayıf bir reaksiyon.
“Bir sinyal reaksiyonu olabilir mi?”
“Sinyal mi? Hayır, bir dakika…”
Üsteğmen Serebryakov bir an sonra bunu fark etmiş gibi görünüyor, ancak sinyal farklı duruyor. Gerçekten de bir mana sinyaline benziyor fakat onda—söylemesi zor ama—tanıdık gelmeyen bir şeyler var. Yine de yapısı bana özellikle tek bir şeyi hatırlatıyor.
Tabii ya… Binbaşı Weiss’ın hazırladığı sahte sinyal! Düşmanın neyin peşinde olduğunu anladım galiba.
“İldoa cephesinde de benzer bir şey yapmıştık.”
“Düşman büyücü birliklerine karşı yapılan ani karadan havaya saldırı, değil mi?”
Kesinlikle.
“Vay vay, sonunda demek. Düşmanın asıl hamlesi aşağıdan geliyor gibi ha?”
Klasik bir yem. Büyü manevrası yaparak kendimi kurnazca bir pusuya hazırlıyorum. Sahte bir mana sinyaliyle dikkati dağıtırken asıl saldırıyı başka bir yönden düzenlemek. Bu numarayı daha önce bizzat çevirmiş olsam da roller değiştiğinde aynı tuzağa düşmek hâlâ mümkün. En azından savaş alanında gafil avlandığınızda durum böyle olur.
Tek ihtiyacınız olan zihinsel bir kör noktadır. Kolları sıvarken gülüyorum. Ne yazık ki bu numarayı zaten biliyorum.
“Üsteğmen Serebryakov, gözünü dört aç.”
“Anlaşıldı efendim.”
Üsteğmen bir yandan karayı tarayıp diğer yandan ustalıkla arkamızı kollarken, ben de yaklaşan sinyale odaklanıyorum. Zayıf mana sinyali hâlâ irtifa kazanıyor gibi görünüyor. Sahte yem ya kendi kendine belirli bir seviyeye yükselecek kadar gelişmiş ya da bir uçağa çoktan monte edilmiş. Hayır… Bunu unut gitsin. Mekânsal patlamanın kalıntı gürültüsü nedeniyle tam olarak tespit etmek zor olsa da sinyal dikey kalkış ve inişe işaret ediyor.
Bir hava büyücüsü olabilir mi? Ancak mücevherin özelliklerini net olarak okuyamıyorum.
Görebildiğim kadarıyla Federasyon’un hesaplama mücevherleri; dayanıklı ve mükemmel bir ateş gücüne sahip olsalar da manevra kabiliyeti açısından genellikle ortalamanın altında. Yine de erişilebilirliğe odaklandıkları için kullanımları nispeten kolay. Hayatta kalma kapasitesi bakımından da fena sayılmazlar.
“Fakat karşılığında gizlilik ve tespit edilmeme konusunda zayıf olmaları gerekirdi…”
Savunma kalkanı, koruyucu film ve uçuş formülü aynı anda aktifken, angajman mesafesindeki herhangi bir İmparatorluk büyücüsünün bu büyücüleri anında tespit edebilmesi gerekir.
Gerçek dünya koşulları kâğıt üzerindeki teorilere her zaman uymaz ama düşman tespit edilebilecek kadar yakın bir mesafeden havalandıysa çok daha net bir sinyal alıyor olmam gerekirdi… Başka bir olasılığı değerlendirme vakti.
“Bu sinyal bir Tip 105’e mi benziyor? Yoksa mücevherine henüz alışamamış biri mi… Uyum yeteneği ucu ucuna yeten biri mi?”
Sorun ya mücevherin kalitesinde ya da kullanıcıda olabilir. Şüphelerim artıyor. Bu durum giderek daha fazla tuzak kokmaya başladı. Ancak Üsteğmen Serebryakov’un bir sonraki söylediği şey aklımı karıştırıyor.
“Karada düşman izine rastlanmadı. Bizi görsel olarak tespit etmiş gibi de görünmüyorlar.”
“Bekle. Yani bu bir şaşırtmaca değil mi? Dikkatimiz dağılmışken bize baskın yapmaya çalışmıyorlar mı?”
Bunun Birleşik Devletler büyücülerine karşı uyguladığımız hilenin birebir aynısı olduğuna kendimi çoktan inandırmıştım. Karada tek bir düşman izi bile olmadığını duymanın yarattığı şok muazzam.
“Düşmanın asıl saldırısının altımızdaki karadan geleceğinden emindim.”
“Ben de öyle düşünmüştüm Albayım. Fakat kontrol ettim ve… Kimseyi bulamıyorum. En azından aşağıda saklanan düşmanlar varsa bile, bir birlik olarak adlandırılamayacak kadar az sayıdalar.”
“Unvanlı birinin tek başına saldırısı mı yani? Hayır ama… Her ihtimale karşı biraz irtifa kazanalım. On bin metreye tırmanın. Baskın ihtimalini de şimdilik rafa kaldıralım.”
“Anlaşıldı efendim!”
İkisi irtifalarını artırır.
Karadan bir saldırı gelse bile, irtifa kazanarak elde edecekleri potansiyel enerji—yani kinetik enerji farkı—Tanya ve Visha’nın üstünlüğünü garantileyecektir. Yüksek mevziyi ele geçirmek her zaman iyidir.
Yükseklik eşittir enerji. Üstelik daha fazla irtifa daha iyi bir görüş alanı sağlar.
“Sinyal hâlâ biraz uzak görünüyor. Mesafe belirsiz.”
Üsteğmen Serebryakov ön taraftan gelen sinyali hızla yakalar. Ben de aynı şekilde tespit ettiğim şeyi yeniden incelemeye başlıyorum.
Vardıkları sonuç, bu sinyalin bir tedbir gerektirmediğidir.
“Tip 105’leri önceden incelemiş olmamız iyi oldu. Düşman da benzer bir şeyi sahaya sürüyor gibi görünüyor… Yine de tırmanma hızları salyangoz kadar yavaş. Bomba yüklenmiş olduklarını mı düşünüyorsunuz?”
Yine de bu dünyada bomba yüklü avcı uçaklarının bulunmadığından hemen hemen eminim. Üstelik konu önleme uçakları olduğunda tırmanma hızı hayati önem taşır. Ateş gücüne ne kadar düşkün olurlarsa olsunlar, Federasyon bile nihayetinde fizik kurallarına tabidir. Önleme birliğine dair gereksinimlerinin bizimkilerden pek farklı olması mümkün değil.
İmparatorluk ordusunun deneyimli iki büyücüsü hemfikirdir. Sinyal bir anlam ifade etmiyor.
“Bu… bir takım mı?” “Hayır. Arkalarından gelen başkaları da var. Sinyale bakılırsa düşman büyücülerinden oluşan bir bölük gibi duruyor. Fakat toplanma biçimleri…” Serebryakov’un lafı ağzında kalıyor.
“Rezalet, değil mi? Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama sanki birbirlerine çok sıkışık uçuyorlar, değil mi? Bu şekilde uçmak oldukça tehlikeli.”
“Yakın dövüş beklentisiyle ikili kollar halinde manevra yapmak standart bir uygulamadır ancak neredeyse el ele tutuşacak kadar yakın uçmak insanı sadece iyi bir hedef yapar. Normalde büyücüler makul bir denge tutturmaya çalışır…”
“Bunun hiçbir anlamı yok,” diye mırıldanıyorum. “Sinyallerini takip edebildiğim kadarıyla hareketleri çok hantal… Belki de sadece savaşmak istemiyorlardır. Ama öyleyse neden bize doğru geliyorlar?”
“Sinyale bakılırsa pek hız yapmadıklarını düşünüyorum. Peki ama bu ne anlama geliyor? Hiçbiri bir mantığa oturmuyor…”
“Ben de çözmekte zorlanıyorum. Belki de… sorun mücevherlerde ya da yeteneklerinde değildir.”
“Her halükarda bu sinyal fazla zayıf. Gizlenme cihazları yoksa, sanki sadece koruyucu filmlerini açık tutmuşlar gibi görünüyor.”
Emir subayımın bu kafası karışık önerisi karşısında huzursuzca gülümsüyorum.
“Bahsettiğimiz ülke Federasyon. Mücevherlerinin en iyi yaptığı şey sağlam savunma kalkanları oluşturmaktır.”
“Yani… Mücevherle uygulanan sinyal engelleme veya gizlenme teknolojisinde aniden böyle devrimsel bir sıçrama yaptıklarını sanmıyorum.”
“Evet, bu biraz fazla büyük bir sıçrama olurdu, değil mi? Peki savaşa kalkan olmadan, sadece bir filmle girmek mi? Bu, üstü açık bir kundağı motorlu obüsün bir tanka kafadan dalmasına benzer.”
Hava büyücüleri önce koruyucu filmlerini açarak çevre koşullarına uyum sağlar, ardından bunun altına bir zırh gibi savunma kalkanlarını giyerler. Teorik olarak uçmak için sadece film yeterli olabilir ve eğer kişi çok yetenekliyse filmini bir kalkan kadar sertleştirebilir bile… Ancak ortalama bir büyücünün savaşa zırhı—yani kalkanı—olmadan girmek gibi bir çılgınlık yapması mı? Bu akıl kârı değil.
“Yine de büyü yeteneği olanların çoğunun bizim taburdakilerle aynı seviyede olması gerekmiyor. Eğer Federasyon da bizimle aynı seviyede bir insan gücü kaybı yaşıyorsa…”
“Sadelikten mi yana tercih yaptılar yani? Bize çılgınca geliyor… Yine de kalkanlar olmadan mı?”
Bu, zırhsız bir ana muharebe tankı üretmeye benzer. Büyücüleri kundağı motorlu top gibi kullanıyorlarsa belki bir derece ama onları bu şekilde ön cepheye sürmek mi? Büyücülerden az çok anlayan herkes bundaki garipliği görebilir…
“Büyücülerden az çok anlayan herkes…”
Hm. Kendi sözlerimi tartıyorum. İyisiyle kötüsüyle İmparatorluk, büyücülerin ne zaman pes edeceğini düşünmeden önce onları ne kadar riske atabileceğini gayet iyi bilen bir büyücü sömürü merkezidir. Ancak Federasyon bu sömürü oyununda henüz yenidir. Belki de büyücüleri en başta ne zaman ve nasıl sömüreceklerini bilemeyecek kadar amatördürler? İş Standartları Kanunu’nu geçtim zaten.
“Üsteğmen Serebryakov, bu aslında düşmanın büyüsel muharebe kabiliyetleri hakkında daha fazla bilgi edinmemiz için emsalsiz bir fırsat olabilir. Onları vuralım.”
“Anlaşıldı efendim!”
Geleceği görmek mümkün olsaydı, apar topar askere alınan bu zorunlu büyü birliği, ihale kendilerine kaldığı için herhalde acı acı feryat ederdi.
Komutanları gulagdan henüz yeni dönmüştü. Birliğe atanan siyasi subay bir ideologdu. Birlikteki askerler ise ellerine çiçeği burnunda hesaplama mücevherleri tutuşturulmuş, büyü taktiklerinin b’sinden bile haberi olmayan acemilerden ibaretti.
Üstelik çoğunun büyü yeteneği, var denebilecek sınırın hemen üstündeydi.
İnsan gücü kaybı İmparatorluk’un da standartları esnetmesine neden oluyordu fakat İmparatorluk çıtayı ne kadar düşürürse düşürsün, savunma kalkanı açabilme kabiliyetini büyücüler için her zaman asgari şartlardan biri olarak görüyordu.
Çünkü İmparatorluk, büyücülerin esas olarak diğer büyücülerle girecekleri hava çatışmalarına dayanabilmesini bekliyordu. Oysa Federasyon askeri komuta kademesinin büyücü anlayışı, onları büyü yeteneğine sahip askerlerden ibaret görmekten öteye geçmiyordu. Gerisi sadece azim, doktrin ve eğitim meselesiydi.
Katı ve net kararlar her zaman örgütsel mantıktan türetilirdi. Varsayımlardan azade bu kararlar, kendi içinde bir tür ihtimaller silsilesini temsil ediyordu. Ancak gerçekte, bu tür kararlar bozulmaktan ve çarpıtılmaktan kaçınamazdı.
Her seviyedeki yöneticiler ister istemez kotaları düşünmek zorundaydı. Böylece çarkın bir katmanı kotayı doldurmak için büyü yeteneği olan kimi bulduysa topladı; ardından bürokratik mekanizma toplanan bu personelle—yine kotaları tutturmak adına—çok sayıda büyü birliği oluşturup bunları harekât dairesine teslim etti. En azından kâğıt üzerinde görev tamamlanmıştı. Yeni kurulan büyücü birliklerinin kitleler halinde cepheye sürülmesi!
Bu yeni birlikler oluşturulurken Federasyon’da, deneyimli büyücüler ve benzer durumdaki diğer kişiler arasında bunun gerçekten doğru bir yaklaşım olup olmadığını merak edenler elbette vardı. Hatta sahada şüpheleri olanlar bile mevcuttu.
Ancak süreç en tepeden o kadar büyük bir şatafatla başlatılmıştı ki henüz ciddi sonuçlar elde edilmemişken bu denemeleri durdurmak—en azından bu derece katı bir hiyerarşiye sahip bir örgütte—son derece zordu. İşte acemilerin esasen savaş alanına tek başlarına sürüldükleri noktaya bu şekilde gelinmişti.
Bu askerlerin çoğu için koruyucu film açıp havalanmak bile kapasitelerinin sınırındaydı. Onlar için Unvan Sahibi iki İmparatorluk büyücüsüyle—yani iki yetkin büyücü avcısıyla—yüzleşmek, koca bir bölükle çatışmaktan farksız ve imkânsızdı.
O iki İmparatorluk büyücüsünün önünü kesmek için göğe yükselen o zavallı, bahtsız pislikler. Yaptıkları şeye “uçuş” demek neredeyse fazla nazik bir tanımlama olurdu.
Ne de olsa bu devşirme birliklerin doğru düzgün uçmayı öğrenmeye bile vakti olmamıştı. Bir balon gibi gelişigüzel havada süzülüyor, sağa sola savrularak silahlarını binbir güçlükle hazırlayıp düşmanın olduğu genel yöne doğrultmaya çalışıyorlardı.
Tüm bunların üstüne, az önceki mekânsal patlamanın yarattığı elektromanyetik parazit kaynaklı bir arıza yüzünden, onlara yön vermesi gereken komutan askeri gözlemci modunda çakılı kalmıştı. Kendi dost topraklarında olmalarına rağmen, esasen tek başlarına ve tecrit edilmiş durumdalardı.
Sonuç iç acısıydı. Tam anlamıyla bir katliam.
“Tamamen yok edildiler,” diye mırıldandı siyasi subay; kabullenmiş bir edayla aşikâr olanı alçak sesle dile getirmişti. Sıradan ve özgünlükten uzak bir tespit olsa da bir buz tabakasına taş atmakla aynı etkiyi yarattı.
Komutan başıyla onayladı ve bir şekilde konu hakkında en az diğeri kadar sönük bir yorum yapmayı başardı.
“Hiç şansları yoktu, değil mi?”
En son model mücevherlerle donatılmış bu büyücü bölüğü onların ellerine—deneyimli komutanın ve sadık siyasi subayın sorumluluğuna—teslim edilmişti. E madem öyle, neden önleme yapmaya gönderilmesinlerdi ki?
Sonuç: Bölük tek bir saldırıyla yok edilmişti.
Kafa kafaya girdiklerinde İmparatorluk büyücüleri, düşmanı baskı altına almak için genellikle açılışı patlama formülleriyle yaparlardı. Bu durum o kadar çok raporda o kadar sık vurgulanmıştı ki okumaktan neredeyse bıkmışlardı.
“İşte bu yüzden karşı tedbir olarak sağlam savunma kalkanları üretebilen mücevherler tahsis edilmişti… En azından kâğıt üzerinde yazan buydu.”
“Belki de o iki büyücü son derece yetenekliydi.”
Doğru. Akıcı manevraları, koordinasyonları ve komuta keşfi yapıyor gibi görünmeleri dikkate alındığında, muhtemelen en iyilerin en iyisiydiler.
Ancak tam da bu yüzden işi sıkı tutmuşlar, düşmanı sayıca ezip önlemek için koca bir bölük göndermişlerdi.
“Bu sadece bir eğitim meselesi değil. Gördün, değil mi? Düşman bile o patlama formülünün en fazla baskı ateşi görevi göreceğini tahmin ediyordu muhtemelen. Ama bizim bölük o kadar bitişik bir düzende uçuyordu ki anında yok oldular.”
Belki sadece karadan bakıldığında öyle görünüyordu fakat Federasyon’un siyasi subayı dost olsun düşman olsun bu manzarayı gören herkesin şoka gireceğinden emindi. Düşman bile tek bir patlama formülünün ortalığı süpürmeye yettiğini görünce bir an tereddüt etmiş gibiydi.
Düşmanın muhtemel amacı, hareketlerini kısıtlamak için formüller fırlatıp avantajlı bir yakın it dalaşı için sokulmaktı. Patlamayı ateşledikten hemen sonra ikili, yaklaşan muharebe için hızlanarak ivme kazandı fakat bölük ortadan kalkınca, sanki şoka girmiş gibi manevraları bıçak gibi kesildi. Bir an için dümdüz bir hat üzerinde uçmaya devam ettiler.
Federasyon’un karadaki mevziinden bakıldığında bu tepki komik denecek kadar barizdi.
“Büyücülerimizi düşmanla savaştırmayı düşünmeden önce düzeltmemiz gereken o kadar çok sorun var ki. Gözlemci açısından bakarsam, bizim adamların kalkanlarını açıp açmadıklarından bile tam emin değilim. Bu birliği oluşturmaktan kim sorumluydu? Bu gidişle bu yeni mücevherler ucuz süs eşyasından farksız kalacak…”
Pek de haksız sayılmazsın, diye düşündü komutan; içsel olarak siyasi subayın değerlendirmesine hak veriyordu ancak konuşma tehlikeli sulara girmeye başlamıştı. Konuyu çaktırmadan tekrar düşmanın hareketlerine getirdi.
“En azından düşman sonunda geri döndü gibi görünüyor. Sen ne düşünüyorsun, yoldaş?”
“Muhtemelen daha fazla ilerlemeyi planlamıyorlar… Keşif görevleri tamamlanmış olmalı. Yine de öyle elini kolunu sallaya sallaya dönmeleri insanı kendi içinde biraz çileden çıkarıyor.”
“Keşke biraz daha içeri girselerdi.”
Komutan, o iki büyücünün komuta kontrol merkezinin kimlik tespiti yapabileceği kadar ilerlememiş olmasının pişmanlığını içten içe yaşıyordu. Bu korkunç düşmanların kim olabileceği konusunda tahminde bulunmaya çalıştı.
“Unvan Sahibi olmalılar. Komuta keşfi olsun olmasın, o kalibrede bu kadar çok büyücü olamaz. Değil mi?”
İmparatorluk büyücülerinin yarattığı tehdit neredeyse efsanevi boyuttaydı. Özellikle Unvan Sahipleri son derece ölümcül kabul ediliyordu.
“Belki de sadece inanmak istediğim şey budur ama sıradan, ortalama büyücülerinin bile böyle olduğunu düşünmek istemiyorum.”
Komutan iç çekti, bir anlık zayıflığa izin vererek. Artık bitmişti. Kafasını toparlamak için yüzüne bir tokat attı. Yükselen Şafak Harekâtı için hâlâ hazırlanmaları gerekiyordu.
“Biz amatörden de öteyiz, onlarsa usta. Durum ideal olmaktan çok uzak. Ancak bunu harekât planlarıyla telafi etmeye kararlı olduğumuz sürece yapabileceğimiz çok şey var.”
Başka bir deyişle, inisiyatifi ele geçirip kendi kurallarına, kendi şartlarına ve kendileri için en avantajlı yönteme göre ilerleyebilecekken neden düşmanın güçlü yönlerine oynasınlardı ki? Düşmana kafa kafaya yaklaşıp adil ve dürüstçe savaşmak gibi bir zorunlulukları yoktu.
“Nihayetinde sorunlar en iyi çelikle çözülür.”
Planımız zorlamalı keşif yapmaktı. Düşmanın acemi olabileceğini biliyordum. Yetersiz kabiliyetlerini ve hatta savunma kalkanı bile açmamış olabilecekleri ihtimalini hesaba kattığımı sanıyordum.
İlk kez en kötüsüne hazırlanma alışkanlığım ters tepti.
“Şey, bu pek de planladığımız gibi gitmedi.”
“Hem de nasıl… Tek bir atış. Kimin aklına gelirdi ki?”
Düşmanın hareketlerini dizginlemek için aynı anda üç patlama formülü tecelli ettirmiştik. Bunun yerine patlamalar onları tamamen haritadan sildi.
Visha ve benim açımdan sonuç o kadar garipti ki manevranın ortasında dönüp birbirimize bakmaktan kendimizi alamadık.
Ne de olsa doğudaki büyücülerin ağır zırhı genelde aşırıya kaçan türdendir. Çift çekirdekli bir mücevher olan Tip 97, kendi çapında oldukça sağlam savunma kalkanları oluşturabilir. Oysa Federasyon dengeyi bir kenara fırlatmış, savunma kalkanı gücünü adeta bir motto haline getirmişti. Bu tür teknik gelişmeler, bir zamanlar mevcut en etkili büyücü savar taktiklerden biri kabul edilen patlama formüllerinin artık gözle görülür derecede zayıf kalması anlamına geliyordu. Ya da en azından öyle sanıyorlardı.
Patlama formülleri belki bir anti-materyal tüfeği işlevi görebilirdi fakat temelde tanklara karşı hiçbir gerçek faydası olmayacak kadar zayıf bir anti-tank topundan ibaretti. Etkinliklerinin sınırı buydu. Deneyimli subayların bunları baskı ateşi için kullanma eğiliminde olmasının sebebi de buydu.
Ateş açtığımız sırada, sadece koruyucu film açmış olmalarının hiçbir yolu olmadığını düşünüyordum. Dünyada mucizeler bitmiyor gerçekten de.
“Test bile sayılamazdı bu…”
Düşman ana muharebe tankına sırf gıcık etmek için birkaç el ateş edip karşılığında koskoca bir zırhlı bölüğün havaya uçuşunu izlemek gibiydi. Şaşkınlıktan donakaldım!
“Peki, Visha, sanırım haklıymışsın.”
“Öyle söylediğimi biliyorum ama mermilerinin olmadığını görmek hâlâ inanılmaz geliyor. Bu… cidden çok…”
Zavallı, acınası pislikler. Düşman büyücüsü olsun ya da olmasın, ben bile hallerine acıyorum. İşbaşı eğitimi kılıfı altında, asgari düzeyde bile eğitim almadan aslanların önüne atılmışlar. Kullan-at malzeme misali.
İş hukuku kurulu bunu görse bayram ederdi.
“Albayım… Düşmanın büyücüleri tükeniyor olabilir mi?”
“Bilemiyorum. Ama önleme birliklerinin hali buysa, kimsenin onların harekete geçmeye hazır olduğunu düşünmemesini anlıyorum.”
Hem İmparatorluk hem de Federasyon, insan kaynaklarını küstahça heba etmeye devam ediyor. Bir zamanlar iyi birer vatandaş olan insanları toprağa serpiyor, bu yetenekli figürlerin gelecekte inşa edebileceği potansiyelleri kesip atıyor ve iyi disipline edilmiş, eğitilmiş insan sermayesine yaptıkları uzun vadeli yatırımların geri dönüşünü alma şansını sonsuza dek kaybediyorlar. Bunun bilançosu devasa.
“Düşman da kurumaya başlıyor. Belki köklerinden değil ama en azından uçlarından.”
Eğer bu, düşman kalitesinin düştüğünün bir göstergesiyse, bünyesinde hâlâ kıdemli askerler barındıran İmparatorluk biraz daha iyi durumda demektir. Yine de gerçekliğin bu kadar basit olmadığını biliyorum.
“Savaşma arzuları hâlâ eskisi kadar vahşi…”
Dürüst olmak gerekirse, bu her şeyden daha sıkıntılı bir durum. Düşmanın yerinde olsaydım, bu seviyedeki teçhizat ve eğitimle asla savaşa sürülmek istemezdim. Komünistler kaçmamı engelleyip beni zorla askere alsa bile, böyle bir azim ve kararlılıkla canımı ortaya koyup savaşa girmeye razı olur muydum? Kesinlikle hayır. Ama Federasyon askerlerinin… garip zevkleri var. Ve bu tehdidin farkındayım.
“Savaş çığırtkanlarının çağı.”
Düşmanın bu akıl almaz savaşma iradesi içten içe endişe verici. Sonuçta bizim birliğin üyeleri de oldukça saldırgandır ama onların özgüveni gerçek bir yetenekle destekleniyor.
Fakat düşman işte, ne yapacağı belli olmaz. Hafifçe ürpererek, içinde bulunduğumuz bataklığı kendime bir kez daha hatırlatıyorum. Ancak yeterince istihbarat topladık. Zamanı geldi.
“Üsteğmen Serebryakov, artık geri dönmeye başlayalım.”
“Gerçekten mi? Hâlâ biraz daha ilerleyebiliriz,” diyor Üsteğmen Serebryakov, keşfe devam etmeye hazır olduğunu belirterek.
Çok takdire şayan ama huzursuzca gülümsüyorum. Karşılıksız mesai yapmakla ilgilenmiyorum.
“Bizimki gibi savaşa her daim hazır bir birlikte bu tuttuğunu koparan azmin takdire şayan ama insan bedeninin de sınırları var. Fırsat bulduğunda dinlen ve hevesini en çok ihtiyaç duyulacağı ana sakla.”
Her fırsatta dinlenmek, verimlilik sağlamanın önemli bir parçasıdır. Tıpkı astların yeteneklerini doğru şekilde kullanmanın yönetimin hayati bir parçası olması gibi. Çalışma ortamını standartlara uygun tutmazsam, küçük et kalkanlarımın işlerini yapmasını nasıl bekleyebilirim?
“Dinlenmek de işin bir parçasıdır, Teğmenim.”
“Başkentte yeterince dinlendim, o yüzden göreve hazırım!” diyor emir subayım.
Görünen o ki içi içine sığmıyor, enerji dolu.
“Yani diğer tüm subaylar çalışmakla meşguleyken senin dinlenmekle meşgul olduğunu mu söylüyorsun?”
“Elbette hayır, Albayım. Ne kadar işkolik olduğumu bilirsiniz.”
“Bunu bir hakaret olarak söylemedim. İşini çok ciddiye alıyor, hızlıca bitiriyor ve gerçek bir kültür insanı gibi asgari düzeyde emek harcamanın keyfini çıkarıyorsun. Tam da olması gerektiği gibi.”
“Dürüst olmak gerekirse başkentte biraz daha vakit geçirebilseydik keşke. Bizi buraya bu kadar çabuk yeniden sevk ettiklerinde gerçekten şoke olmuştum.”
“Karar yüksek makamlardan geldi.”
Üst kademelerin işlerin nasıl yürütülmesi gerektiğine dair kendilerine göre fikirleri var. Bunu çok iyi biliyorum.
“Üst komuta kademesi, sadece kağıt üzerinde bile olsa doğu cephesine stratejik ihtiyat birlikleri sevk etmek istemiştir. İşimizde bu kadar iyi olmamızın bedeli de bu işte, Üsteğmenim.”
Stratejik ihtiyatlar bir nevi sigortadır, her B planının zorunlu parçasıdır. Beklenmedik durumlara karşı bir plan yapmadan savaşa girme aptallığında bulunmak için delirmiş olmak gerekir. Ya da belki de en başta savaşa girmek için zaten delirmek gerekiyordur. Ama bu başka bir zamanın konusu.
“Bizim Muharebe Grubu’nun gerçekten konvansiyonel ihtiyat birliği olarak konuşlandırıldığından emin misiniz? Bir karşı taarruz durumunda ana hareket ve darbe gücünü sağlamamızı bekliyorlarsa, mevcut gücümüzle bunun pek iyi sonuçlanacağından emin değilim.”
Semender Muharebe Grubu’nun savaş kabiliyeti şu anda epey ham durumda. Hiç olmadığı kadar zayıf ve düzensiz. Büyücüler Ildoa’dayken son damlasına kadar sömürüldü. Piyadeler ve topçular elbette büyücülerle birlikte ilerledi, bu yüzden mühimmat depoları tükenmenin eşiğinde. Yine de ellerinde az da olsa mühimmat bulunması, onları bazı birliklerden daha iyi bir konuma getiriyor. Ne olursa olsun, Yüzbaşı Ahrens’in zırhlı birliklerinin bakımı bile ertelenmiş durumda.
Üsteğmen Serebryakov’un korktuğu gibi, eğer şu an ön cepheye hareket emri alırsak, adamların yiğitçe ölmekten başka çaresi kalmayabilir. Kısacası… şu anda tam gücümüzde olduğumuzu söylemek son derece zor olurdu.
Tüm bunların acı bir şekilde farkındayım. Top mermisi sıkıntısı Tanya’nın adeta saçını başını yolduruyordu. Ancak üst makamlar duruma onay mührünü basmış, şimdilik bunun o kadar da acil bir mesele olmadığına karar vermişlerdi.
“Henüz çok fazla endişelenmemize gerek yok sanırım.”
“Nasıl yani?”
“General Zettour, cephede en azından bir süreliğine durgunluk yaşanacağı görüşünde; ayrıca—şey, bu tamamen General Laudon’a bağlı ama… üst komuta muhtemelen bizim için elinden geleni yapacaktır.”
“Bu fazla iyimser bir yaklaşım olabilir.”
“Doğru,” diyerek Üsteğmen Serebryakov’un sözlerini başımla onaylıyorum. Haksız sayılmaz ama bu ihtimali dile getirmeye değer diye düşünmüştüm.
“Yine de yaptığımız taarruzla bir şeyi kesinleştirmiş olduk. Ne mutlu ki düşman da pek iyi durumda görünmüyor. Buradan yola çıkarak, toparlanmak için hâlâ vaktimiz olduğunu söyleyebiliriz.”
İmparatorluk Ordusu şu anda döküntü bir halde. Ancak bizi bu hale getiren Federasyon Ordusu da sıkıntı çekiyor gibi görünüyor. Bu kadarı oldukça açık. En azından Federasyon Ordusu şu anda saldırgan bir harekata girişecek durumda değil.
Belki bu bariz bir sonuç ama General Zettour’un bir kumar oynayıp stratejik ihtiyatları yerinden sökerek Ildoa’ya göndermesine yetti. Peki bu kumarın sonucu ne mi oldu? Bildiğimiz üzere, General orada büyük oynayıp büyük kazandı ve muhtemelen İmparatorluk’a hatırı sayılır bir stratejik hareket alanı kazandırdı. En azından benim değerlendirmem bu yönde.
“Ildoa’daki İttifak lojistiğinin durumu olabilecek en acınası halde. Üstelik mevcut durum, kuzey Ildoa’da bize stratejik derinlik kazandıracaktır. Öngörülebilir gelecekte İttifak’ın takviye birliklerinin ve Federasyon’a olan malzeme desteğinin azalmasını bekleyebiliriz.”
Yani bu zamana karşı bir yarış olsa bile, şimdilik durumumuz iyi. En azından henüz paniklemeye gerek yok. Zihnimde bu oldukça makul bir değerlendirme gibi duruyor.
“Her şeyi göz önüne aldığımızda, üst komutanın düşmanın da toparlanmak için zamana ihtiyacı olacağı yönündeki değerlendirmesi mantık sınırlarını zorlamıyor.”
“Ama Birleşik Devletler’in savaşa dahil olmasıyla durum ciddi bir hal almadı mı? Ildoa cephesi deniz yoluyla düzenli takviye alacaktır kuşkusuz, ama Birleşik Devletler aynı şeyi Federasyon için de yapamaz mı?”
“Bu her zaman bir ihtimal… Ama şu anda zayıf noktalarını yakalamış durumdayız. En azından bir süreliğine onları dizginleyebilmeliyiz.”
“Şilep eksikliği mi?”
“Kesinlikle,” diyorum adeta şeytani bir edayla gülümseyerek. “Okyanusun ötesinde dev bir güç olabilirler ama devler bile eski dünyayı turlamadan önce deniz yoluyla gelmek zorunda. Söylemeye bile gerek yok, asıl darboğaz gemiler ve liman tesisleri olacaktır.”
Güney Ildoa’daki ikmal maddelerinin durumuna gelince… şimdi Tanya’nın geçmişteki kendi başarılarıyla övünme vaktiydi.
“Onlar adına üzgünüm ama gerek benim gerekse İttifak’ın sayesinde güney Ildoa’daki limanlar yerle bir edildi.”
Doğru, diyerek Üsteğmen Serebryakov başıyla onaylıyor ama yüzü hâlâ gergin.
“Gördün mü Teğmenim? İçin rahat olsun. Güney bir süreliğine emniyette.”
Evet, sadece bir süreliğine. Hoş olmayan gerçek apaçık ortada. Emniyette, ama yalnızca şimdilik. Bu durgunluk geçici. Peki ya sonrası? Düşmanın neredeyse kaçınılmaz üstünlüğü sistemsel bir durum. Ve böyle bir avantaja sahip bir düşmanın karşı taarruza geçeceği neredeyse kesin.
İmparatorluk’ta azıcık aklı olan herkes gibi Visha ve ben de bizi bekleyen aşikâr geleceğin farkındayız.
“Bana kalırsa vakit varken birliklerimizi yeniden eğitmeye bakmalıyız. Umarım bu süreçte doğu savunma hattı takviye birliklerle güçlendirilir.”
“Peki o sırada biz ne yapmalıyız…?”
“Bunu sorduğuna sevindim,” diyerek Üsteğmen Serebryakov’a sevimli bir tebessüm sunuyorum. “Yapabileceğimiz tek şey var: Askerlerimizin üstüne titremek, mühimmat ve yakıtı olabildiğince stoklamak. Gerekirse dost birliklerin eğitim görevlerini üstlenmekten de çekinmemeliyiz.”
“Dost birlikleri bizim mi eğitmemizi kastetmiştiniz?”
“Zahmetli olacak ve hemen sonuç almak zorlaşacak ama çaresizlikten olsun ya da olmasın, başka yol yok. Bazen acı hapı yutmak gerekir.”
Piyasalar düzgün işliyor olsaydı, nitelikli personel temini için beyin avcılığına başvurabilirdik. Savaştaysak, emeklileri göreve çağırmak dışında umut edebileceğimiz tek şey giriş seviyesi acemi alımlarıdır. Yeni erlerin ayağının tozuyla hemen işe koyulması beklendiğinden, eğitim de doğrudan işbaşı eğitimi (OTJ) şeklinde olur.
Semender Muharebe Grubu’nun eğitimi iyileştirme çabası son derece kısıtlı bir etki yaratacak olsa da doğu cephesine yeni gelen acemileri yeterince sıkı bir çarktan geçirebilirsek en azından yeni fırsatlar doğurabiliriz. Eğer bu acemiler dik kafalı çıkarsa, biz de burunlarını sürte sürte hizaya getiririz. Belki de o merdiven altı sömürühanelere bile bir iki ders vermiş oluruz.
Ancak unutmamak gerekir ki, insan taştan bir duvardır. İnsan taştan duvardır, insan kaledir, insan hendektir. Topyatun savaş çağında insan unsurundan en iyi nasıl yararlanılacağını özetleyen Takeda Shingen’in sözleridir bunlar. Klasiklerin ne kadar önemli olduğunu bana hatırlatan işte böyle anlardır.
Laflarken lafı açıldı, ne de olsa yetki devri yapmak hayati önem taşır. Astıma dönüp yönlendirici bir soru soruyorum.
“Ne dersin Teğmenim? Öğretmenin keyfini keşfetmek ister misin?”
“Siz neredesiniz ben oradayım, Albayım!”
“Öyleyse arkamı kollamanı bekliyorum. Arkamdan birileri beni devirmeye kalkışırsa gözünü dört açacağına güveniyorum.”
“Sizi devirmek mi? Buna cesaret edebilecek kadar yürekli tek bir yiğit bile olduğunu sanmıyorum!”
“Şaşıp kalırsın,” diye alçak sesle mırıldanıyorum. Önceki yaşamı gibi sözde barışçıl ve sağduyulu bir dünyada bile böyle insanlar vardı. Toplumsal kuralları, ilkeleri ve sözleşmeleri anlamayan, en akılalmaz eylemleri bile gerçekleştirmekten çekinmeyen türden insanlar.
Hatalardan ders çıkarmak önemlidir. Artık sırtımı sağlama almayı kaçınılmaz bir masraf olarak görüyorum.
“Gaflet en büyük tehdittir. Yanımda her zaman sırtımı kollayacak birinin olmasını isterim. Mesele basit, Visha. Düşman eninde sonunda gelecek. Hazırlıklı olmak tam da bunu gerektirir.”
“Ancak gerçekten gelip gelmeyeceklerini bir kenara bırakırsak… o ‘eninde sonunda’ tam olarak ne zaman?”
“Bunun cevabını kesin olarak bilmenin bir yolu yok. Hava Filosu’nun keşif raporlarına ve Doğu Komutanlığı’nın tahminlerine bakılırsa, Federasyon Ordusu ihtimallerini yaz aylarına veya sonrasına oynuyor. Son izlenimlerimize bakılırsa, bu tahmin pek de yanlış sayılmaz.”
Emir subayım rahat bir nefes alıyor.
“O halde en kötü senaryoda bile çamur mevsimi boyunca iki ila üç aylık bir mühletimiz var demektir. Hatta belki altı ay kadar bir süre.”
“Kesin bir şey söylemek zor…”
Başımı iki yana sallıyorum. Üst kademelerin tahminlerine göre en az iki ayımız var. En fazla altı. Temel eğitimleri muhtemelen ilk iki aya sıkıştırabilir, kalan vakti de takviye eğitimlere ayırabiliriz. Bu da olasılık yelpazesini her bakımdan genişletebilir.
Belki en ideal öğrenme yöntemi sayılmaz; ancak sırf uygulamalı becerilere odaklanıp bunları parçalara böler, acemilerin temelleri ezber ve tekrarlar yoluyla belirmesini sağlarsak en azından bir şeyler umut edebiliriz.
Önümüzde tam altı ay olursa, yazı iyice tahkim edilmiş bir savunma hattıyla karşılayabiliriz. Dört ay bile bir şeydir.
“Her şey zamana karşı bir yarışa dayanıyor ama yine de yapabileceğimiz çok şey var… Doğu cephesi o takviyeleri aldığı sürece, onları adama çevirebiliriz.”
Cılız bir umut ve sayısız endişe.
Zihnimizin arkasında bu düşünceler dönüp dururken, Visha ve ben keskin bir dönüş yapıp üsse doğru yöneliyoruz. Belirlenmiş bir hava koridorunu kullanarak hedeflenen hava sahasına hızla varıyorlar.
Adet olduğu üzere, Semender Muharebe Grubu’nun doğudaki konaklama yerleri genelde sırf askeri mantıktan oldukça farklı mülahazalarla seçilir. Örneğin General Zettour, Federasyon Ordusu’nu dışarı çekmek amacıyla bizi geçit vermez bir araziye yerleştirip “hayatınız pahasına koruyun” emri verebilir. Üst komutanın askeri mantığına dayanan bu tür çılgınca stratejik intikaller, tüm ordunun perspektifinden bakıldığında makul olabilir.
Ancak bu kez doğrudan Doğu Komutanlığı’nın yanı başına konuşlandırıldık. Ne komutanlık ihtiyatı olan ne de doğrudan onların emrinde bulunan bir birliği komutanlığın dibine konuşlandırmak onlar için tam bir baş belası olmalı. Komutanlık açısından bakıldığında, ellerinden gelen tek şey bize çizgiden çıkmamamız yönünde baskı yapmaktan ibaret.
Ne yazık ki bütün bu düzenleme bürokratik bir sidik yarışından başka bir şey kokmuyor. Nitekim konumumuz bizi cepheden dönerken tuhaf bir rota izlemeye zorluyor, çünkü Komutanlık yakınındaki alana yaklaşmak için Kontrol’den izin almamız gerekiyor.
“Ost Kontrol, burası Fairy 01. Kimlik doğrulaması talep ediliyor.”
“Burası Ost Kontrol; kimliğiniz doğrulandı. Komutanlık Hava Savunma Sahası’na giriş izni verildi. Rota değişikliği var mı?”
Kontrolöre kısaca cevap veriyorum.
“Burası Fairy 01, değişiklik yok.”
“Burası Ost Kontrol, anlaşıldı. Bağlantı kapatılıyor.”
Telsiz yayını kısa süre sonra kesiliyor. Telsizime bakıp sırıtıyorum.
“Duydun mu, Visha? Bizim müttefikler, Federasyon ne kadar rahatsa o kadar kasıntı görünüyor.”
Düşman hava sahasına girmek, kendi evimize dönmekten daha kolaydı!
“Şey, başımızı doğrudan Komutanlığın yanı başında dinlendiriyoruz… Biraz prosedür olması muhtemelen normaldir.”
“Evet. Birazcık.”
Komutanlığın yakınında, teyakkuzda bekleyen bir ihtiyat birliği.
Dışarıdan bakan biri için bu katıksız bir askeri mantığın tecellisi gibi görünebilir ama yetki alanı çekişmeleri hiç de şakaya gelmez. Üstelik asıl sorun, görevlendirmemizin Komutanlıktan farklı olması. Semender Muharebe Grubu, Genelkurmay’ın piyonlarından biridir. Doğu birlikleri bizi sadece ödünç alıyor.
“Sadece bir bağlılık meselesi. Sorun çıkarana kadar göze pek bir şey gibi görünmeyebilir.”
Şirket düzenini bilen her çalışan bunu anlar. Semender Muharebe Grubu doğrudan Genelkurmay’ın emri altındadır. Başka bir deyişle, sadece doğudaki komuta zincirinin dışında olmakla kalmıyoruz, aynı zamanda konuşlandırılmamız da geçici bir önlemden ibaret. İşte bu yüzden mana sinyallerimiz bizi bir İmparatorluk birliği olarak tanımlasa bile hâlâ IFF protokollerine tabi tutuluyoruz.
“Yine de saçmalık,” diye mırıldanıyorum öfkeleme hakim olamayarak. “Kütüphaneler çökmüş olsa neyse ama otomatik olarak halledilebilecek bir şey için her seferinde bizi böyle sorguya çekmelerine gerek var mı? Ne yani, yolda yolumuzun kesilmesi riskini mi tercih ediyorlar?”
“Bu kadar ileri gitmeye razılarsa, doğrudan daha geride bir yere konuşlandırılmalıydık.”
“Kesinlikle,” diyerek bu değerlendirmeye katılıyorum. Ancak orta düzey bir yönetici olarak, üst kademelerin endişesini anlayabiliyorum. Huzursuzca gülümsüyorum. “Bizi geriye yerleştirmekten muhtemelen korkuyorlar… ve sanırım bu bir israf da olurdu.”
Doğu Komutanlığı kurmay subayları ne düşünüyor acaba? Büyük olasılıkla işler sarpa sararsa diye bizi ellerinin altında tutmak istiyorlar. Aynı zamanda bizi yanlış kullanmanın belaya yol açabileceğini bildiklerinden, bundan olabildiğince kaçınmaya çalışıyorlar.
“Sanırım Semender Muharebe Grubu şu anda çorbalık kemik gibi.”
“Çorbalık kemik mi…?”
“Yiyecek kadar eti yok ama çöpe atmak da israf olur. Başka bir deyişle, canları çorba kaynatmak isteyene kadar sadece ayak altında dolanıyoruz.”
Şüphesiz ki güçlü bir muharebe kuvvetiyiz. Sahaya sürüldüğümüzde muazzam sonuçlar elde edebilecek mükemmel bir birlik. Ancak bizi sıcak bölgelere çok bodoslama sürer de bataklığa saplanmamıza ya da daha kötüsü ağır kayıplar vermemize sebep olurlarsa, emri veren kişinin sorumluluğu sorgulanabilir.
“Üst makamlarca gönderilen her tayinin karşılanması biraz… nahoş olmaya mahkûmdur.”
“Genelkurmay’a bağlı olmamız gerçekten o kadar önemli mi?”
Gülüyorum.
“Emir subayı olarak bunu biliyor olman gerekirdi. Kıdemli bir subay için bana sıra dışı miktarda yetki verildi… Doğruca Genelkurmay ile irtibat hâlinde olan sıradan bir kıdemli subay. Olağanüstü durumlar gerektirdiğinde, baş kurmaylarla eş değer düzeyde liderlik bile sergileyebiliyorum—bu, Komutanlığa bile müdahale etmeme izin veren bir yetki seviyesi.”
“Bu size güvenildiği için.”
“İşte sahada görev yapan üst düzey subayların bu kadar diken üstünde olmasının sebebi de tam olarak bu. Sorun çıkarabileceğimden endişeleniyorlar.”
“Öyle mi? General Laudon ile General Zettour aynı fikirdeyse, uyum sağlamakta neden sıkıntı çıksın ki, anlamıyorum.”
“Evet, alt kademe bir subay için son derece doğru bir görüş.”
Taktiksel düzeyde de doğru. Üsteğmen Serebryakov’un dediklerini başımla onaylıyorum.
Önlerindeki iki seçenekle—ya burnunun ucundaki düşmanı yok etmek ya da yok oluşlarını izlemek—savaş alanında sıkışıp kalmış, gözleri kan bürümüş saha komutanları için net yaklaşımları olan bir komutan muhtemelen en güçlüsüdür. Sonuçları, ancak yarını görecek kadar yaşadıktan sonra kaygılanılacak bir şey olarak gören biri.
“Yine de yukarıdakiler anlaşsa bile sahadakilerin kendilerine göre kaygıları var. Ya da kaygı demek yerine nüfuz alanı desem daha doğru olur. Kurtarılması gereken itibar. Bürokratizm, örgütlerin kronik hastalığıdır. Yine de er ya da geç işlerin düzeleceğini umabiliriz.”
“Er ya da geç mi?”
“General Zettour’un Laudon’u neden tayin ettiğini tahmin etmek zor değil.”
Gülümseyip devam ediyorum. Bunu Genelkurmay Başkanlığı’nda duymuştum ama…
“Söylentiye göre General Zettour’un yılın bu kadar başında Doğu Komutanlığı’nın personel atamalarına müdahale edip General Laudon gibi önemli birini oraya yerleştirmesinin sebebi, büyük kesintiler bekliyor olmasıymış.”
“Söylentilere bakılırsa… bu kulağa epey ucu açık geliyor.”
“Kaynağım Personel ve Harekât Daireleri’ndeki iki albay. Başkentte çay içiyorduk.”
“Ama… bilgi hâlâ kesin değil.”
General Laudon’un sicili kâğıt üzerinde yeterince etkileyici, ancak daha da önemlisi, bir zamanlar General Zettour’un amiri ve akıl hocasıydı; yani Zettour ondan kişisel ricalarda bulunabilir.
İmparatorluk Ordusu nispeten açık, liyakate dayalı bir kurumdur ama nihayetinde yine de bir kurumdur. Ne de olsa torpil ve tanıdık iş yapar.
Ayrıca Komutanlıkta çalışanlar için açık olan pek çok çıkış stratejisi mevcut. Askerleriyle birlikte ölmeye hiç niyeti olmayan komuta kademesinden yakınan askerleri haklı çıkaracak kadar, sorumluluktan kaçmaya hazır subay var. Fakat aralarında General Zettour’un cesur ve deneyimli akıl hocası varken, belki de kurmayların eninde sonunda kendilerine çeki düzen vermesi beklenebilir.
“Önemli ve güçlü kişilerin kendilerine göre kaygıları olmalı.”
“General Zettour’u anlamak son derece kolay, değil mi?”
“Visha… dünyada o adam kadar anlaşılması zor başka kimse olduğunu sanmıyorum. Onu bu kadar kolay anlaşılır kılan şey tam olarak nedir sana göre?”
“Ha?” diyor emir subayım, anlamamış gibi geniş ve hoşgörülü bir edayla cevap vererek.
“Ama o da tıpkı sizin gibi, Albayım.”
“Benim gibi mi?”
“Gerektiğinde her şeyi yapmaya hazırsınız, değil mi?”
“Buna… ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Onur mu duymalıyım? Yoksa sığ biri olduğumu mu ima ediyorsun?”
Astımın kelime bulmakta zorlanıp kem küm etmesini izlemek sevimli. Yine de doğu göklerinin ortasında böyle geyik yaparken bile savaş zamanında iki büyücüyüz ve her an muharebeye hazırız.
Üsteğmen Serebryakov’un ifadesi bir şey fark etmişçesine aniden değişiyor. Yüzü o sıcak ve samimi halinden sıyrılıp tecrübeli bir askerin sert ifadesine bürünüyor.
“Albayım, bir mana sinyali alıyorum. Doğrudan Komutanlığın üstünde. Saat bir yönünden geliyor.”
Evet, diyerek başımla onaylıyorum, bunu daha önce fark etmiştim. Ancak biz konuşurken Üsteğmen Serebryakov’un hâlâ çevremizi taradığını görmek güzel.
“Farkındayım. Görünüşe göre onlar da hummalı bir çalışma içinde… Yine de bu kadarı da fazla. Doğrudan Komutanlığın üzerindeki bir muharebe hava devriyesi için uçuşları son derece odun gibi. Yeterlilik seviyelerinden endişe duyardım.”
Açık bir mana sinyali yayan dost bir büyücü takımı, o sırada kolda devriye geziyordu.
“En azından az önce gördüğümüz Federasyon elemanları kadar kötü değiller…”
“Kötü mü? Belki değillerdir. Ama neyi neyle kıyaslıyoruz? Bu büyücüler tam da Karargâhın tepesindeler. O Federasyon büyücüleri ise bir ileri karakoldaydı.”
Doğu cephesindeki vahim durum göz önüne alındığında, Karargâhın güvenliğinin sadece bir takıma emanet edilmiş olmasına mı yansam, yoksa böylesine değerli personeli en baştan Karargâha bağladıkları için onları eleştirsem mi bilemiyorum.
Yoksulluk her şeyi mahvediyor! İçim kan ağlıyor. “Cebi hafif olanın gönlü ağır olur” sözünün tam karşılığı tam olarak bu.
“Böyle koşullar altında stratejik ihtiyat olarak görev yapmamız mı bekleniyor?”
Semender Muharebe Grubu’nun şu anki resmi tanımı stratejik ihtiyattır. Yani işler çığırından çıktığında yangını söndürmek için göreve çağrılacak olanlar biziz. Doğu ordusu bizi hemen ön cepheye sürmeyerek itibarını korumaya çalışıyor olabilir, ama acil bir durumda derhal intikal ettirebilmek için yine de yakınlarında tutuyorlar.
Tanya’nın bu tür incelikleri kavraması beklenir.
Aynı zamanda, göklerde hüküm sürebilen bir hava büyücüsü olarak işlerin nasıl yürütülmesi gerektiğine dair kendi fikirlerim var.
“Dönen ucuz oyunların haddi hesabı yok. Düşünceli olmak güzel hoş da, Karargâhtaki o peruklu bürokratlar bir savaşın ortasında olduğumuzu unuttular mı?”
Adı üstünde, stratejik ihtiyat bir strateji meselesidir. Etkili harekât anlayışları, kullanımı zor birlikleri ihtiyat birliği diye rafa kaldırmaktan ibaretse, işlerini gerçekten yapıyorlar mı acaba…?
“Başımız sıkıştığında bizi kullanma kararını bile alabilecekler mi? Tereddüt edeceklerse, kuvvet toplamak adına bizi arkada konuşlandırmalarını çok daha tercih ederdim.”
Ev yanarken itfaiyeyi çağırmak için beklemek felakete davetiye çıkarmaktır. İtfaiye aracını çağırmak bir insanın yapması gereken ilk şeydir… ya da en azından öyle sanırsınız. Ne yazık ki insan algısının doğası gereği, kısıtlı ve yüksek stresli ortamlar altındaki insanlar tuhaf şekillerde davranabilirler. Normal şartlarda akıllarının ucundan bile geçirmeyecekleri yollara başvurabilirler.
Kurşun yağmuru altında, siperin güvenliğinden çıkıp açık alana koşmanın açıklanamaz derecede mantıksız bir hareket olduğunu kimse inkar edemez. Bu, bile bile güvenli alandan kaçıp tehlikenin kucağına koşmak anlamına gelir. Fakat böylesi bir baskıya maruz kaldığında, birkaç askerin sınırına ulaşıp sinir krizine girmesi kaçınılmazdır.
“Karşı taarruz için özel bir kuvvet ayırmak güzel hoş da…”
İhmal önyargısının devreye girmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Sonuçta yetki alanı meseleleri muazzam bir engeldir. O an geldiğinde ne olacaktı? Kararlılık gerektiğinde? Karargâhta o cesaret bulunacak mıydı?
Herkes General Zettour olamaz ya.
“Gerçi bu da kendi içinde yeterince ürkütücü olurdu.”
“Albayım?”
“Doğu ordusundaki herkes General Zettour olsaydı nasıl olurdu diye düşünüyordum. Bütün bir Zettour ordusu! Ne kadar korkunç.”
“Her birimiz birer Zettour olsaydık mı? Muhtemelen hayal bile edilemeyecek şeyler yaşanırdı.”
“Zor zamanlar olurdu tahminimce, ama hepsinin bir amacı olacağına eminim.”
İç çekip bıyık altından gülümsüyorum.
“Son zamanlarda amma çok şikâyet eder oldum. Ama başkasına karşı bu kadar rahat şikâyet edebileceğimi sanmıyorum. Bu konuşma aramızda kalsın, olur mu?”
“Benim için bir onurdur efendim.”
Ben özür dileyip başımı eğerken Visha hafifçe başını sallıyor. Ancak kendilerini şımartmanın zamanı değil. Yüzümde hoşnutsuz bir ifade beliriyor.
“Her neyse, eninde sonunda General Laudon ile ayrıntıları netleştirmemiz gerekecek ama şimdilik kendi başımıza elimizden geleni yapalım…”
“Durum hayli gergin. İnsanın midesini bulandırmaya yeter.”
“Çok haklısınız.”
Karargâhın yakınında uçmak, tesislerine göz atmamıza imkân tanıyor. Sıcak ve sağlam inşa edilmiş görünen bina kümesini fark edip anlık olarak yavaşlıyoruz. İniş yapacağımız kendi ordugahımız ise soğuk ve rüzgâr alan sıradan bir köyden ibaret. Bu manzarayı gördükçe içimdeki safra yükseliyor.
“Soğuk tehlikelidir…”
Doğu cephesi kışlarına dayanabilmek için soğuğa hazırlık yapmak en acil gereksinimlerden biridir. Yegâne tesellimiz, bu köyün aslen bir Federasyon yerleşimi olması ve tamamen terk edilmiş görünse de evlerin başlangıçta hatırı sayılır bir yalıtımla inşa edilmiş olması… Gerçi terk edildikleri için durumları mükemmel olmaktan çok uzak.
Harabeye dönmüş bir köyde, dökülen bir birlik. Birliğimiz vardığı andan itibaren, kışı burada geçirmek üzere hazırlık yapmak için nefes almadan çabalıyoruz.
“Bir de Genelkurmay’ın kıymetli stratejik ihtiyatı olarak özel muamele görmemiz gerekiyordu,” diye mırıldanıyorum dalgınca.
Serebryakov ile birlikte yavaşça alçalarak yerleşimin tam ortasına iniyor. Doğru dürüst bir iniş alanı bile değil, sadece düz bir açıklık. Yere indiğimizde bile bölge hâlâ bildiğimiz sıradan bir köy gibi görünüyor. Ne de olsa hâlâ tek kişilik avcı çukurlarını kazmaya çalışıyoruz. Bu işin başında Üsteğmen Tospan var.
Havadan bakıldığında bu son derece aleladelik taşıyan köy neredeyse kasvet verici. O kadar sönük ki, düşmanın bizi tespit etmesini zorlaştırmak adına burayı tamamen terk etsek mi diye düşünmeden edemiyorum. İşte kuvvetlerimizi yeniden toparlayacağımız üs!
Her şey bittiğinde usta birer hayatta kalma uzmanına dönüşebiliriz, ama zamanımızı bunun için harcamanın uygun bir kullanım olup olmadığı ayrı bir konu.
“Düşmanın bu köye bir birliğin ulaştığını fark etmesini önlemek için dikkat mi etmeliyiz? Yoksa Doğu Karargâhı ile sorun yaşayacağımızı bile bile geriye çekilip yeniden mi toparlanmaya çalışmalıyız? Ne yapacağımızı enine boyuna düşünmek için bu bizim fırsatımız.”
İndiğim yerdeki sıkışmış karı hafifçe tekmeliyorum, içim can sıkıcı endişelerle dolu.
Omuzlarımı oynatıp işe koyulmaya karar veriyorum. Komuta merkezi bile… ya da artık her ne demek isterseniz… bahsettiğimiz bu alelade komuta yeri, yıkılmaya yüz tutmuş sıradan bir köy evinden ibaret. İntikalimizin üzerinden daha sadece yirmi saat geçtiği göz önüne alınsa bile lüks olmaktan fersah fersah uzak.
Olumlu bir açıdan bakarsak, en azından kamuflajı gayet iyi. Buraya bir saldırı emri verecek olsaydım, ilk nereyi vurmam gerektiğini hemen kestiremezdim. Yine de ufacık bir avantaj bulabilmek adına epey zihinsel jimnastik yapmak gerekiyor tabii. Bunun şikâyet etmeye değip değmeyeceği ise kişiden kişiye değişir herhalde.
Asıl mesele, yapının içinde bulunduğu berbat durum.
“Umarım biz uyurken tepemize çökmez.”
Siper savaşının en büyük dehşetlerinden biri, diri diri toprağa gömülme riskidir. Fakat yerin üstünde uyurken bile böyle bir endişe taşıyacağım hiç aklıma gelmezdi… Döküntü kapıyı zorlu bir hamleyle aralıyorum. İçeride, yokluğumuzda ortalığa göz kulak olması için bırakılan Binbaşı Weiss bizi endişeli bir ifadeyle karşılıyor.
“Albayım, keşif nasıl geçti?”
“Sessizdi. Karada hiçbir düşman izine rastlamadık. Bir önleme harekâtı başlattılar ama…”
“Sayıları çok mu azdı?”
“Hayır, neredeyse tam bir bölük kadarlardı. Ama gökyüzünde adeta kurşun külçesi gibi hantal kaldılar.”
“Anlaşıldı,” diye başıyla onaylıyor yardımcım, yüzündeki gerginlik bir nebze hafifleyerek. “Düşmanın yeteneklerinin son derece zayıf olduğunu mu kastediyorsunuz?”
“Sadece zayıf olsa iyi—yüz saatten fazla uçuş deneyimleri varsa şaşarım. Ayrıca bu konuda bir rapor kaleme almamız gerektiği kanaatindeyim ama… üzerlerinde sadece koruyucu katman vardı.”
Bu detayı paylaştığımda Binbaşı Weiss hayretle gözlerini kırpıştırıyor. “Savunma kalkanı olmayan büyücüler mi?!” diye hayretle nida ediyor; yaşadığı şok öyle büyük ki aklına geleni dosdoğru dışarı vuruyor. Hislerini çok iyi anlıyorum ama gerçek bu. Konuyu tekrar keşif uçuşumuza getiriyorum.
“Açıkçası asıl zor olan geri dönmekti.”
“Dönüşte bir aksilikle mi karşılaştınız?”
“Hava savunma teşhis bölgesinde ısrarlı bir sorgulamaya maruz kaldık,” diye yanıtlıyor Üsteğmen Serebryakov, yüzü asık bir halde. “Nihayetinde resmi olarak doğu kuvvetlerine tayin edilmiş değiliz.”
“Fakat şimdiye kadar…”
Hiç böyle bir bürokrasiyle uğraşmak zorunda kalmamıştık. Neticede doğudakiler eski tanıdıklardı. Eskiden komşu birlik olmamızı ince eleyip sık dokumaktan ziyade, insan gücü eksikliği çekmeleriyle ve yardıma muhtaç olmalarıyla ilgilenirlerdi.
Şimdiyse…? Kollarımı kavuşturuyorum. Belki de General Zettour’un sabrı tükendiği için ortalığı çalkalamak adına akıl hocasını buraya sürmesindendir.
“Olumlu tarafından bakarsak, yalnızca kurallara uyuyorlar. Diğer taraftan bakarsak da bu, bürokrasinin hortlamasından başka bir şey değil. General Zettour doğudayken işler farklı yürüyebilir ama şimdilik…” Cümlemi yarım bırakıyorum; aynı sorgulamaya maruz kalmış olan Visha da bıkkın bir edayla onaylarcasına başını sallıyor.
“Bize ekstra külfetten başka bir şey değil. Emir kulunun kendi kafasına göre hareket etmesine izin verilmediğini bilirim; ancak sorumluluk almaktan kaçıp kuralcılığa soyunacaklarsa, daha savaşa tutuşamadan başımız belaya girecek demektir.”
“Tam bir saçmalık,” diye söze giriyor biri. “Yani, bunun doğurabileceği zararların farkında olmalılar.”
Muharebe tecrübesine sahip bir komutan olan Binbaşı Weiss, bunun kantarın dozunu kaçırmak olduğunu düşünüyor. Bizzat siperlerin tozunu yutmuş bir adam bu. Komuta yerinin daracık alanında bıkkınlıkla derin bir iç çekiyor ve Doğu Karargâhı’nın artık gerçeklerle yüzleşmesi gerektiğini dile getiriyor.
“Nasıl bu kadar inatçı olabiliyorlar? Böyle bir hengamede kim takar öyle kuralı? Burunlarını şu talimnamelerden bir kaldırabilseler…” Binbaşı Weiss aniden duraksayıp yüzünü ekşitiyor. Hızlı hızlı konuşmaya başlıyor. “Lütfen tam da şu anda geçmişimi yüzüme vurmayın.”
Vaktiyle Dakya’daki muharebe esnasında Weiss vahim bir hata yapmış, işleri harfiyen kitaba göre yürüttüğü için Tanya’nın gazabına uğramıştı. Fakat bu saatten sonra onu aynı mesele yüzünden tekrar azarlamanın bir manası yok. Konunun hâlâ aklını kurcaladığını görünce yüreğine su serpmeye karar veriyorum.
“Binbaşım, o çok eskide kaldı.”
Binbaşı Weiss başını kaşıyıp geri çekilerek iç geçirirken, ben de keşif sırasında tanık olduklarımızı özetlemeye başlıyorum.
“Her halükarda, düşmanın bir intikal veya hareketlilik içerisinde olduğuna dair hiçbir iz yoktu. Her yer sessiz sedasızdı.”
“Savaşa yönelik devriye uçuşları ya da önleme harekâtları açısından biraz daha fazlasını bekliyordum ama demek ki kapasiteleri bu kadar.”
“En azından Doğu Karargâhı’nın ortalığın sakin ve olaysız olduğuna dair iddiası tamamen temelsiz sayılmazmış.”
Yine de… bu iyimser tahmini dile getirir getirmez yüzüm ekşiyor.
“Bana ters gelen bir şeyler var. Ortalık fazla sakin.”
“Düşmanın bir kumpas peşinde olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diye soruyor Binbaşı Weiss.
Başımı sallayarak onaylıyorum.
“Rehavete kapılma lüksümüz yok. Düşman saf olsaydı, onlara karşı bu kadar zamandır bu denli zorlanmazdık.”
Şayet aptal ve zayıf birer lokma olsalardı, İmparatorluk onları hor görme lüksüne sahip olabilirdi. Ama başkasına taş atmadan evvel dönüp bir kendine bakmalı insan. Tabii dönüp bakabilecek kadar şuur sahibi olunduğu varsayımıyla.
“Düşmanı vurabiliriz ama çabuk öğreniyorlar. Bunu sakın aklınızdan çıkarmayın. Dikkat etmezsek bizden bile daha pragmatik çıkabilirler.”
Yenilgiden ders çıkarabilen bir örgüt, başarısızlığa tahammülü olmayan bir örgütten çok daha güçlüdür. Tecrübe en iyi öğretmendir ama ders ücreti fahiştir. Demir ve kandan yoksun olsa da devlet, savaş talep ettiğinde bu ders ücretlerini ödemekten asla tereddüt etmez.
İşte bu yüzden böylesine elverişli bir duruma şüpheyle yaklaşmaya devam ediyorum.
“Düşman kuvveti gerçekten hareketsiz mi? Bu sorunun dikkatle araştırılması gerekiyor. Karargâhtan herhangi bir bilgi geldi mi?”
“Geldi,” diyen yardımcım başıyla onaylayarak muhtemelen vaktiyle bu evin oturma odası olan geniş alanın ortasına yerleştirilmiş eğreti masadan birkaç zarf alıp bana uzatıyor.
“Hava Filosu’ndan gelen en son istihbarat bu. En yeni raporlar bile değerlendirmenizi doğruluyor Albayım. Düşmanın yığınak yaptığına dair hiçbir emare yok. Ara sıra tek tük düşman izine rastlanıyor ama kış için kabuklarına çekilmiş gibi görünüyorlar. Beklendiği üzere, herhangi bir hareketlilik belirtisi yok.”
“Hmm? Raporlar şimdiden elimizde mi? Beklediğimden daha çabuk oldu.”
“Evet. Geçen yılla kıyaslandığında işler çok daha pürüzsüz ilerliyor gibi.”
“Anlaşıldı.” Yüzümde bir tebessümle başımı sallayarak zarflara uzanıyorum. Mührü söküp içine göz attığımda ağzımdan şaşkınlık dolu bir nida kaçıyor.
“Bak bu tam bir sürpriz oldu işte. General Laudon’dan beklenildiği gibi! Bak, Üsteğmen Serebryakov! Fotoğraflı hava keşfi raporu. Üstelik yeniler de!”
Karargâh personeli bize soğuk davranıyor olsun ya da olmasın, bu kesinlikle ayağının tozuyla gelen General Laudon’un marifeti olmalı. Harekât Dairesi ile yakın çalışmanın bariz avantajları var.
İyi ya da kötü, günün sonunda iş iştir. İşlerin bu kadar net ve keskin yürütülmesi güzel bir şey.
“Umarım her şey bu kadar iyi gidiyordur ama durumun pek de öyle olmadığını tahmin ediyorum.”
“Doğru,” diyen Binbaşı Weiss, yüzünde hoşnutsuz bir ifadeyle raporuna devam ediyor.
“Yüzbaşı Ahrens’in tank birliğinin yaşadığı süspansiyon sorunlarıyla ilgili olarak bakım ekibinden gelen haberler beklenenden daha kötü.”
“Kendimi hazırlamıştım ama ne kadar kötü?”
“İç açıcı değil. İldoa’da çok zorlandılar, ardından yeni intikal emri de aniden geldi. Buraya vardığımızda birkaç araç zaten servis dışı kalmıştı ve, şey…”
Sayıyı duyduğumda ister istemez kaskatı kesiliyorum. Üç! Muharebe Grubu’ndaki tanklardan sadece üç tanesi şu an savaşa hazır durumda!
“Bir takıma bile yetmez bu. İmha edilmişizden hiçbir farkı yok. Başkentteyken tankları bakımdan geçirmeye vakit ayırabilselerdi…”
Mesele sadece Doğu Karargâhı’nın pislik yapıp tamirat yapmamıza engel olmasından ibaret olsaydı, bu konuda bir şeyler yapabilirdik. Makama başvur, bağlantıları devreye sok, kamu yararını öne sür. Temelde siyasi baskı yani. Hatta General Zettour vasıtasıyla General Laudon’un merhametine bile oynayabilirdik. Veya Albay Uger’in yetkisini kullanarak işi zorlayabilirdik. Ancak konu yalın bir imkânsızlığa ve tesis yetersizliğine dayandığında, böyle oyunlar oynamanın hiçbir anlamı kalmıyor. Tüm başaracağımız şey, namuslu çalışanların başına iş açmaktan ibaret olur.
İç çekip yıpranmış ve küf kokan duvara dik dik bakıyorum.
“Üstelik yatakhane düzenimiz bile acınası bir halde.”
Binalar eski olabilir ama en azından yalıtımlı.
Karbonmonoksit zehirlenmesi riski korkutucu, ama bizler büyücüyüz. Büyü kürelerini sürekli kuşanıp koruyucu katmanları açık tutmak biraz yorucu olsa da, karbonmonoksit seviyesi tehlikeli boyuta ulaştığında alarm verecek şekilde ayarlamak şaşırtıcı derecede basit.
Dahası, ordugahımız ile karargâh arasındaki yolu açmak insan gücümüzü zaten son sınırına kadar zorladı. Doğu cephesindeki gayrimenkuller düşünüldüğünde, bundan çok daha kötüsüne de düşebilirdik. Rüzgâr alıyor olsa bile!
Savaşta da gayrimenkulde de belirleyici olan konumdur.
“Bir savaş yürütmek için ihtiyacımız olan her şeyde öylesine aşikâr bir eksiklik çekiyoruz ki can acıtıyor. Sadece bunu düşünmek bile başımı döndürmeye yetiyor. Üstelik düşündükçe işler daha da kötüleşiyor.”
Derin bir iç çekerek Binbaşı Weiss ile Üsteğmen Serebryakov’a dönüyorum. “İşimiz başımızdan aşkın,” diyorum belirsiz bir tebessümle. “Yapacak bir şey yok sanırım. Yüzbaşı Ahrens’i elinden gelen tamiratı yapması için geriye göndereceğiz. Bu sırada biz de elimizdekilerle idare etmek zorunda kalacağız. Üsteğmen Serebryakov, daha yeni döndük biliyorum ama bana bir kahve getir. Becerinizi esas böyle zamanlarda takdir ediyorum işte. Binbaşı Weiss, siz de bir fincan alır mıydınız?”
“Zahmet olmazsa efendim!”
“Ne demek,” diyorum hafifçe gülümseyerek. “İki kahve lütfen. Siz de isterseniz üç olsun Üsteğmenim.”
“Teşekkür ederim Albayım!”
Emir subayım neşeyle kahveyi hazırlamaya koyulurken gözlerimi tekrar Binbaşı Weiss’a çevirip konuşmaya başlıyorum.
“Şimdi, kahve gelmeden önce iş meselelerini konuşmayı bitirelim diyorum. İşleri güzel organize etmişe benziyorsunuz ama birlikler ne durumda?” diye soruyorum öylesine. Ancak yanıt şaşırtıcı derecede çabuk geliyor.
“Üsteğmen Tospan’ın bildirdiğine göre bir kısmı derhal harekete geçmeye hazır.”
“Bir kısmı mı?”
“Bunlar henüz takviye er almamış birlikler. Başkentteyken takviye alan birliklere gelince, şey…”
Binbaşı Weiss’ın dile getirmekte tereddüt ettiği şeyi gayet iyi anlıyorum.
“Anlaşıldı. Lütfen daha fazla konuşmayın.”
“Albayım?”
“Deneyimli bir birlik bile, saflarında ortama uyum sağlamak için bir aydan az zamanı olmuş acemi erler varken hiçbir işe yaramaz. Bu noktada, en hafif tabirle acemi eğitim kampından farksız sayılırlar. Üsteğmen Tospan güvenilirdir ama akıllı biri olduğunu söyleyemem.”
Yeni acemileri en iyi şekilde nasıl değerlendireceğini bilecek türden bir adam hiç değil. Bir subay olarak kendisine ne söylenirse harfiyen yerine getirme konusunda çok başarılıdır. Bundan fazlasını beklemek ona aşırı yüklenmek olur.
Gerçi bu devirde söyleneni başarıyla yerine getirmek de az buz bir maharet değil.
“Başım ağrıyor,” diyorum iç çekip kaşlarımı çatarak. “Manevra savaşı yürütebilecek piyadeden yoksunuz. Hiç de iç açıcı bir durumda değiliz.”
Büyücülerle bunu bir dereceye kadar telafi edebilirdik ama bu da büyücülerin vakti olduğu varsayımına dayanıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, büyücüleri denkleme dahil etmenin haricinde oynayacak başka kozumuzun olmaması vahim bir sorun.
“Zırhlı birliklerimiz devre dışı. Piyadeyi siperlere doldurmaktan başka gerçekçi bir seçeneğimiz yok. Bu gidişle, ilkbaharda çamur sertleşir sertleşmez saldırırlarsa, bir Federasyon seline kapılıp sürüklenmemiz işten bile değil.”
Fakat kış bir geçsin, bu konuda bir şeyler yapabiliriz belki.
Buradaki kışı geçirdikten sonra en çiçeği burnunda acemiler bile doğunun soğuğuna daha alışkın hale gelecektir. Tecrübe kazanmanın bir parçası da budur zaten. Ancak yapılması gereken o kadar çok eğitim var ki, zaman da aleyhimize işlemeye devam ediyor.
“Bu hususta, Üsteğmen Tospan ve Teğmen Grantz ortak bir eğitim planı sundular.”
“Görelim bakalım.”
“Buyurun efendim,” diyen Weiss evrakları uzatıyor. İlk bakışta kabul edilebilir görünüyor. Fırsat maliyeti ve ikmal malzemelerinin kullanımı biraz can sıkıcı, ancak becerilerimizin bir an önce keskinleştirilmesi gerektiğinden bu durum göz ardı edilebilir.
Söz konusu mühimmat olduğunda ön cephe komutanları daima diken üstündedir. Yüksek miktarda mühimmat kullanılan tatbikatlar her zaman biraz müsrifçe görünecektir. Ayrıca piyadenin karda manevra yapması pek de ideal bir durum değil. Herkesi kurutmak için gerekecek yakıtı düşünmek bile insanın başını ağırtmaya yetiyor.
Bir dakika… acil durum çorap ve eldiven tedarikini düşünmek benim işim mi? Hiç emin olamıyorum. Yine de soğuk ısırması ciddi bir mesele olabilir. Bir şeyler yapmam gerekecek.
“Şahsen benim için biraz zahmetli olacak ama genel olarak gayet sağlam. Kötü bir plan değil. Gerekli ikmal malzemelerini temin etmek zor olacak ama ben doğu ordusuyla ve Genelkurmay’la konuşurum.”
İmkânsızı istediğimin farkındayım. Bir yandan üs inşa edip kaynak istiflerken, diğer yandan eksik eğitimleri tamamlamak. Acemilere doğu coğrafyasını ve muharebe tatbikatlarını öğretmek. Yine de… Subaylarımın işleri tam da umduğum gibi iyi yürüttüğünü görmek beni tatlı bir şaşkınlığa uğratıyor.
Astlar üstlerini iyi kullanır, üstler de astlarını iyi kullanır. Bu da iş hayatının bir parçasıdır. Tospan eskiden sadece birinin ona ne yapacağını söylemesini bekleyen bir üsteğmendi, ancak şimdi kişisel inisiyatif alabilen yetkin bir kurmay haline geldi. Eski Tospan’ın amirinden çekinmeden ikmal malzemesi talep ettiğini hayal etmek imkânsızdı.
Büyük olasılıkla Grantz’ın fikriydi ama yine de Tospan’ın bunu bu kadar kolay kabul etmesi takdire şayan. Tanya, yetiştirme tarzıyla gurur duyabilir.
“Piyadeyi eğitmeye değer sanırım.”
“Albayım?”
“Gerek büyücü subaylarında gerekse kurmay subaylarda göze batan şeylere odaklanmak kolaydır. Fakat insanlar… En nihayetinde her şey insanla ilgili. Bana göre, sıradan insanların yapılması gerekeni yapabileceğinden emin olduğun sürece… Her neyse, lafı uzatıyorum işte.”
Omuz silkip konuyu tekrar iş meselelerine getiriyorum.
“Piyadeyi ne kadar çabuk savaşa hazır hale getirebilirsek o kadar iyi. Ne de olsa her ordunun temeli piyadedir. Günün sonunda zaferi mümkün kılanlar onlardır.”
“Hava büyücüsü subayları olarak böyle bir şey söylememiz tuhaf gelebilir ama haklı olabilirsiniz,” diyor Binbaşı Weiss eğlenerek. Tamamen katılarak başımı sallıyorum.
“Sporda müsabakalar seçkinlerin seçkini tarafından yürütülür. Ama bu bir savaş. Topyatun savaş. Herkesin bu işe dahil olması gerekiyor. Durum böyleyken, en hızlı yolu oluşturan şey basamağın en altıdır.”
“Fakat sadece piyadeyle…”
“Sadece piyadeye güvenilemeyeceğini mi kastediyorsunuz? Aslına bakarsanız tam tersi geçerli.”
“Mantığı anlıyorum. Ancak şu anki asıl sorun zırhlı araç eksikliği. Ve bunun sonucunda, bu eksikliği büyücülerle telafi etmeye çalışıyoruz. Piyadeden fazlasını istersek, kayıplar tavan yapar.”
Doğru. Weiss’ın söyledikleri gayet mantıklı.
“Anlıyorum. Sonuçta hareketli harpte, topçunun yetişemeyeceği bir hızda ilerlemeye hazırlıklı olmak gerekir. Piyadeyi bu tempoda koşmaya zorlamak nafile bir çaba olur… Baş ağrısından başka bir şey değil.”
Mırıldanarak bir ah çekip kollarımı göğsümde kavuşturuyorum.
“Biz yokken Yüzbaşı Meybert’i komutan vekili olarak atayalım. Bereket versin ki Üsteğmen Tospan ile uyumlu çalışıyorlar.”
Muhtemelen elimizde yeterli topçu da yok. Ve pratik olarak zırhlı birliklerimiz de yok oldu sayılır. Şu anda bel bağlayabileceğimiz tek şey piyadelerimiz ve büyücülerimiz. Piyade ve topçuların da istenen seviyeye gelene kadar üste bırakılması gerekecek. En fazla taktik ihtiyat olarak kullanılabilirler. Zafer, bu birliklerin yaza kadar ne kadar takviye edilebileceğine bağlı olabilir.
Yaz bir gelsin bakalım. Savaşla dolu bir yaz. Her şey muhtemelen General Laudon’un komutayı devralıp devralmayacağına bağlı olacak… ancak işler General Zettour’un beklediği gibi giderse durum o kadar da kötü olmamalı.
“Her halükarda, bir sonraki harekât başlayana kadar tamamen hazırlıklara odaklanmalıyız. Ne kadar verimsiz ve adaletsiz görünse de.”
“Nihayetinde bu bir savaş.”
“Evet, aynen öyle,” diyerek omuz silkiyorum.
Savaş, spordan çok farklıdır. Savaşta adalet diye bir kavram yoktur. Ama bu aynı zamanda savaşta kazanmanın başka yolları olduğu anlamına da gelir. Doğrudan kazanamasanız bile, sadece kaybetmemek bile yeterli olabilir.
Ama başımı iki yana sallıyorum. Zafer ve yenilgi, ne kadar büyük olduklarına ve elde edilen sonuçları nasıl kullandığınıza göre tanımlansa bile, bir savaşı yürütenler her şeyden önce kendi kucaklarındaki sorunları bertaraf etmeye öncelik verirler.
“Nihayetinde… tüm sorunlarımız elimizdeki piyonların yetersizliğine dayanıyor. Yukarıdan gelen bu saçma taleplerin sebebi de büyük ihtimalle bu.”
“Yukarıdan derken… Genelkurmay’ı mı kastediyorsunuz?”
“Muhtemelen. Doğuda günü kurtarmaya, el yordamıyla hareket etmeye çalışıyorlar. General Zettour bizi bir an önce sahaya sürmekte haklıydı.”
Şahsen ben bu karmaşanın ortasında kalmamayı tercih ederdim. Ancak üst kademenin neden gerçekten kullanabilecekleri bir piyona bu kadar hevesli olduklarını anlayabiliyorum.
“Farklı makamlar farklı bakış açıları getiriyor, sanırım.”
“Albayım?”
“Düşünsenize Binbaşı. İkimiz de adeta birer iş beygiri gibi kullanılıyoruz, değil mi? Yine de siz de ben de, şu an en işe yarar unsur oldukları için Üsteğmen Tospan’ın piyadelerini nasıl aynı şekilde pestilini çıkarana kadar çalıştıracağımızı düşünüyoruz. Ya da Yüzbaşı Ahrens’in zırhlı birliklerini, içinde bulundukları berbat duruma rağmen en iyi nasıl tepe tepe kullanacağımız hususunda kafa patlatıyoruz. En nihayetinde hepimiz aynıyız.”
Mesele kimin haksız olduğu meselesi değil. İş hayatının gereklilikleri ve piyasadaki tıkanıklıklardır nihayetinde sömürü atölyelerini besleyen ortamları yaratan. Piyasa düzgün işleseydi, ister yeni alımlarla ister transferlerle olsun, çalışma koşullarının iyileşmesini kuşkusuz sabırsızlıkla bekleyebilirdik!
“Binbaşı Weiss… Savaştan ne kadar nefret ettiğimi bir kez daha hatırladım. Hepimizden çok fazla şey götürüyor.”
“Bağışlayın efendim, ordumuz gerçekten o kadar kötü bir durumda mı…?” diye soruyor astım, gözlerini bana dikerek. Başımı kararlılıkla sallıyorum ama aynı zamanda bu anı bir ders vermek için kullanıyorum.
“Binbaşı… bunu zaten biliyor olmanız gerekmez miydi?”
“Yeterince dersime çalışmamışım sanırım.”
“Hayır… az önce söylediğime bakmayın, bilmemeniz gayet doğal. Sizi eleştirmem belki de haksızlıktı.”
Hmph. Bu hususu bir anlığına tartıyorum.
Binbaşı Weiss muvazzaf bir asker. Birlikteki ikinci adamlık pozisyonu, geniş bir bilgi birikimi gerektiren ağır bir sorumluluk taşıyor; ancak adil olmak gerekirse, ekonomi bilgisinden yoksun oluşu pek de onun suçu sayılamaz.
“Boş verin, benim… benim hatamdı.”
Yaptığım bu patavatsızlık için çabucak özür dilediğimde, emrimdeki ikinci komutan boş gözlerle bakakalıyor.
“Kusura bakmayın, Binbaşı Weiss. Çok fazla şey bekledim.”
“Ne?! Hayır, bu tamamen benim kendi cahilliğim!” diye ısrar ediyor ikinci komutanım, ama elimi sallayarak geçiştiriyorum.
“Utanmanıza hiç gerek yok. Benim şahsi tecrübelerim biraz sıra dışıydı sadece. Bu tür bilgiler öğrenilmesi zaman alan şeylerdir. Yeterince uzun yaşarsanız, nereden bahsettiğimi muhtemelen anlarsınız.”
“Açıkçası… bu birlikteki tüm tecrübeler zaten hep sıra dışı uçlarda seyretme eğiliminde.”
Binbaşı Weiss’ın biraz kafası karışmış görünüyor. Normalde son derece ciddi biridir. Belki de üzerindeki baskı artık ağır gelmeye başlamıştır.
Yine de muğlak varsayımlara dayanarak etrafa nasihat dağıtmamak gerekir. Daha birkaç saniye önce adama yersiz bir çıkış yaptım zaten. Şimdilik sadece onaylarcasına başımı sallamakla yetiniyorum.
“Uzun bir hayat, her türlü sıra dışı anla doludur. Burada oturup size böylesine ukalaca nutuk çekebilmemin tek sebebi, sizden biraz daha fazla tecrübe edinmiş olmam.”
“Ah, şey… muharebe tecrübesinden bahsediyor olmalısınız. Elbette, bağışlayın efendim.”
Pekala. Böyle inanmak istiyorsa, benim için hava hoş. Bir an durumu açıklığa kavuştursam mı diye düşünüyorum ama astımın itibarını korumasına fırsat tanımanın daha önemli olduğuna hızlıca karar veriyorum.
Zaten odağım çoktan elimizdeki bir sonraki meseleye kaydı bile. Vaktimi insanların yüzünü kara çıkarmakla harcamaktansa, ordunun şu an karşı karşıya olduğu sorunları incelemek çok daha iyi.
“Sizin de bildiğiniz gibi Binbaşı Weiss, bizim birliğimiz nispeten şanslı. Buradaki standartların başka yerlerden çok farklı olduğunu unutmayın.”
“Evet… Şey, yani hayır. Yani…”
Binbaşının bakışları kafa karışıklığıyla etrafta geziniyor. Şimdiye kadarki konuşmamızı şöyle bir zihnimde süzgeçten geçiriyorum. Alkol düşkünlüğü bir yana, ikinci komutanım genel olarak gayet kuralcı ve ciddi biridir. Gerçekten böylesine garip bir tepkiyi hak edecek kadar tuhaf bir şey söyledim mi ki…? Kısa bir düşüncenin ardından sorunu kavradım.
Tabii ya, kafam neredeydi benim? Nasıl kendimi bu kadar serbestçe konuşmaya kaptırabildim?
“Saçmalamama bakmayın. İnsan kaynağı açısından bu kadar şanslıyken, kalkmış burada sızlanıp daha fazlasını arzuluyorum. Üstelik bunu bir de astımın önünde yapıyorum.”
Görünüşe göre, Binbaşı Weiss gibi uysal biri bile üstü korkunç bir çam devirdiğinde ne diyeceğini bilemeyebiliyormuş. Katıksız ve tecrübeli bir şirket adamı olarak daha iyisini bilmeliydim. Bütün o tecrübeme rağmen hem de! Hatamı hızla fark ederek tekrar özür diliyorum.
“Kusura bakmayın. Sözlerim sizi rahatsız etti. Sakıncası yoksa, az önce hiçbir şey söylememişim gibi varsayalım.”
“Hayır, asıl özür dilemesi gereken benim. Mükemmel tavsiyelerde bulunuyordunuz. Teşekkür ederim.”
Yine onun düşünceli yapısının bir örneği. Ancak ona teşekkür etmeme fırsat kalmadan, burnum elinde cezveyle dönmek üzere olan emir subayımın kokusunu alıyor.
Evet, o özgün ve yumuşak aromasıyla buram buram tüten gerçek bir kahve. Bulunduğumuz ortama ne kadar aykırı olursa olsun, bu muazzam kokuyu almak için savaş kaşarı olmaya gerek yok.
“Teşekkürler Üsteğmen Serebryakov. Harika bir zamanlama.”
“Bir kahve molası verelim mi?”
“Evet… arada bir rahatlamak önemlidir.”
Sahra kullanımı için yapılmış katlanır masa kullanışsız bir yükseklikteydi ama bu yıkık dökük kır evinde bir fincan kahvenin tadını çıkarmak için fazlasıyla yeterliydi.
Binbaşı Weiss, minyonluğu kadar varlığı da inanılmaz olan bu muazzam amirinin karşısında dururken içten içe hafifçe gülümsedi. Şu anda kahvesini zarafetle yudumlayan Yarbay, tarihin en büyük askeri dehalardan biriydi.
Weiss, kendi astı ve muvazzaf bir asker olmasına rağmen Yarbay Degurechaff’a derin bir saygı besliyordu.
Fakat bazen, düşünmekten kendini alamıyordu… Çoğu zaman Weiss’ın aklından çıkıyordu ama yarbayın boyu, yaşının bir yansımasıydı. Yaşı ona nadiren hatırlatıldığında, tuhaf bir hisse kapılmadan edemiyordu. Bir yandan bakıldığında şüphe götürmez derecede yüce bir figürdü; ama dikkatlice baktığınızda, nihayetinde küçücük bir kız çocuğuydu.
Üsteğmen Serebryakov rahat bir edayla kahvesini yudumluyor, yarbayla tatlı tatlı sohbet ediyordu. Bu ikili de kendince eğlenceli bir manzara oluşturuyordu. Bazen, askerçilik oynayan bir kız çocuğu ile ablası gibi görünüyorlardı.
Weiss başını iki yana salladı. Böyle saçma düşünceleri kendine saklaması en doğrusuydu. Gerekirse mezara kadar. Dışarıdan bakıldığında evcilik oynuyor gibi görünebilirlerdi ama gerçek şu ki her ikisi de Unvan Sahibi askerlerdi. Kıdemlilerin bile kıdemlisiydiler.
Üstelik Weiss’ın komutanı, en başında Gümüş Kanat Hücum Nişanı olmak üzere göğsünü dolduran madalyalarla donatılmıştı. Acımasızlığı muharebe meydanlarında kanıtlanmıştı. Savaşlardan defalarca sağ çıkmış ve her seferinde zaferler kazanmış bir büyücüydü. Boy gibi önemsiz bir mesele yüzünden böyle birine laf atmaya kim cüret edebilirdi ki?
“Ancak canına susamış biri yapabilir,” diye mırıldandı Weiss kendi kendine. Birazcık risk yönetimi bilinci olan hiç kimse buna cüret edemezdi.
“Görev devir teslimine gelince…”
“Keşiften henüz yeni döndünüz Komutanım. Komutayı bir süre daha ben devralayım mı?”
Yarbay, Weiss’ın bu düşünceli teklifini kestirip atarak reddetti.
“Teşekkürler Binbaşı. Ancak talimatlarda belirtildiği gibi, sizin uygun şekilde dinlenmenizi tercih ederim. Fiziksel yorgunluğu üzerimizden atsak bile odaklanma kabiliyetimizin aşınmaya devam ettiğinin farkındasınızdır herhalde? Yoksa odaklanma gücünüz dinlenmeye ihtiyaç duymayacak seviyede mi?”

“Hayır, komutanım.”
“Düşünceliliğiniz için teşekkür ederim. Fakat bu tür hususlarda gereksiz esnekliklerdense yönetmeliklere uymak daha makbuldür. Üstelik, amirler her zaman astlarından daha çok çaba sarf etmelidir. Yetki sahibi olanların görevi budur.”
Weiss hak vermekle birlikte, destek almak umuduyla gözlerini Üsteğmen Serebryakov’a çevirdi. Ancak üsteğmen, yüzündeki “tartışmanın bir anlamı yok” ifadesiyle sadece sessiz kalmayı seçti.
Ne yapacağını bilemeyen Weiss komuta merkezinden ayrıldı; dışarı çıktığında kollarını kavuşturup gökyüzüne baktı.
“Yetenekli insanların anlayışı biraz farklı oluyor sanırım.”
İyisiyle kötüsüyle, komutanı olağanüstü bir sorumluluk duygusuna sahip olmasının yanı sıra, aşırı derecede tutarlı ve mantıklı biriydi.
Ne var ki, son derece düz bir mantığı vardı; kendisinin yapabildiği bir şeyi başkalarının da yapabileceğini sanıyor gibiydi. Bu açıdan bakılınca, onun ağzından “Çok fazla şey bekledim” sözlerini duymak insanı biraz utandırıyordu.
“Büyük beklentiler ağır bir yüktür.”
İster General Zettour ister Yarbay Degurechaff olsun, Weiss’ın etrafı her daim deha abideleriyle sarılıydı!
“Çabalayabilirim ama onlara yetişip yetişemeyeceğimden emin değilim.”
Elinden gelen tek şey iç çekmekti. Açıklaması zordu ama Weiss’ın komutanı, onun kavrayış sınırlarının ötesindeydi. Belli bir general tarafından iki kez zora koşulan zavallı Teğmen Grantz’in bir zamanlar dediği gibi, böyle insanlar sadece farklı bir kumaştandı.
“Acaba…”
Komutanı sık sık onun anlayamayacağı şeylerden, sanki dünyadaki en doğal şeylermiş gibi bahsederdi. Weiss’ın pek temas kurma fırsatı bulamadığı General Zettour’u bir kenara bırakın. Weiss, Yarbay Degurechaff’ı her gün görmesine rağmen onun bakış açısını anlamakta sürekli zorlanıyordu. Bakış açılarının bazen bu kadar farklı olması cidden garipti.
“Gerçi bunu düşünmenin kimseye bir faydası yok.”
Bir iç çekişle, subay Weiss bu düşünceleri şimdilik rafa kaldırdı. Düşünmekte bir sakınca yoktu ama zihni dinlendirmekten daha önemli çok az şey vardı. Söylemeye bile gerek yoktu ki, kafa yormak gerektiren işler insanı yorardı. Savaş alanı tecrübesi olan bir subay olarak Weiss, yorgun bir zihnin ne kadar tehlikeli olabileceğini iyi biliyordu. Yorgunluk, normalde akla bile gelmeyecek hatalara yol açabilirdi.
İşte bu yüzden fırsat varken iyice dinlenmek hayati önem taşıyordu.
Kulağa ne kadar basit gelse de, olması gerektiği gibi dinlenmeye vakit ayırmak zor bir işti. 203. Hava Büyücü Taburu için dinlenmek her zaman muharebenin bir parçasıydı. Tecrübe bu gerçeği Weiss’ın kemiklerinin iliğine kadar işlemişti.
Önüne konan yemeği tıkınmak, kendisine sağlanan azıcık şilteden (hiç yoktan iyiydi) medet umup başını koymak ve uyuyabildiği kadar uyumak. Hayatta kalmayı başaran tecrübeli askerler, fırsat buldukça yemeyi ve uyumayı iyi bilirlerdi. İyi bir asker olmanın şanındandı bu.
Sonuçta savaş alanları, yapacak hiçbir şeyin olmadığı boş vakitlerle doluydu. İnsan bu vakti akıllıca kullanmanın bir yolunu bulamazsa kafayı yiyebilirdi.
Şekerlemesini bitiren Weiss mahmurlukla uyandı; kendine gelmek için birlikteki diğerleriyle sohbet ederek vakit geçirdi, askeri postanın aksamasından dert yanıp moral bozukluğunu üzerinden attı ve omuzlarını iyice esnetti. Çok geçmeden yeniden görev vakti geldi.
Kendini tekrar işe hazır hale getirmek için ilave konserve rasyonları yerine biraz askeri çikolata atıştırıp kendilerine dağıtılan o garip kahve ikamesinden yudumladıktan sonra Weiss görev yerine geri döndü.
“Günaydın.”
Weiss kafasını komuta merkezinden içeri uzatırken, biraz uykulu görünen amiri onu yanına çağırdı.
“Ah, Binbaşı Weiss. Şanslıymışsınız!”
“Ne demek istediniz, Komutanım?”
“Uykunuzu alabildiğiniz için şanslıymışsınız diyorum. Ben de görevi devraldıktan sonra kestirmeyi planlıyordum ama yukarıdakiler başımıza yine saçma sapan bir iş açtı,” diye mırıldandı Yarbay Degurechaff, sahte bir gülümseme bile takınamadan iç çekerek. “Görünüşe göre piyango bana vurdu.”
Weiss onun neden bahsettiğinden emin değildi ancak yarbay normalde pek şikâyet eden biri değildi. Weiss’ın zihninde sanki bir şalter attı. Bu sırada amiri, yırtıcı bir kaplanı andıran sert bir maskeyle gözlerini ona dikmişti… Ren’in Şeytanı olarak kulaktan kulağa fısıldanan birine yakışır şekilde.
“Bir dakika, emir mi? Doğrudan yukarıdan mı?” diye sordu Weiss, her ne kadar yarbay pek istifini bozmuş gibi görünmese de. “Ne emri peki?”
“Genelkurmay’dan keşif taarruzu emri. General Laudon’un da onayıyla, Federasyon Ordusu’nun yeniden yapılanma durumunu çözmeye çalışmamız emredildi.”
Vardiyanın sonuna doğru uykumuz geldikçe, biz insanların pek de sevecen olmama gibi bir eğilimi var sanırım. Tam nöbeti devretme vakti gelmişken Tanya’nın kucağına yeni bir bela düşüyor. Başımı ellerimin arasına alıp dertlenmeyi tercih etsem de, dağ gibi birikmiş evraklar ve emirlerle ilgilenmeye devam ediyorum. İşte tam da bu anda ikinci komutanım, fişek gibi zinde bir halde kafasını komuta merkezinden içeri uzatmayı seçiyor. Ona dik dik baktığıma pişman oluyorum… Belki biraz çocukçaydı yaptığım.
Yine de bunu hak etti. Şikâyet etmeyi tam anlamıyla hak eden bir durum bu.
“Açıkçası emir doğrudan 203. Hava Büyücü Taburu’na verilmiş. Düşmanın bazı hareketleri yer yer şüpheli görünüyor, bu yüzden gidip onları vurmamızı istiyorlar. Anlaşılan emir General Zettour’un bizzat ikramı.”
Tanya burnundan soluyarak devam ediyor:
“Pekala… en azından vur-kaç taktiklerinde başarılı olduğumuzu unutmamışlar,” diyerek üst kademenin kendileri hakkındaki yüksek takdirini açıkça dile getiriyor. Hava büyücüleri elbette ki sadece yetenekli oldukları sürece işe yarar kitlelerdir. Bu sırada iyi ve sadık orta kademe yöneticiler için, bu tür değerlendirmeleri doğru şekilde paylaşmak işin asgari gereklerinden biridir.
“Hafızası kuvvetli bir amir… dertten başka bir şey değildir,” diye samimiyetle karşılık veriyor Binbaşı Weiss, ama ben başımı iki yana sallıyorum.
“Karargâhtaki hafıza kaybı çeken heriflerden daha iyidir. Yine de her halükarda kıçımızı yırtan biz oluyoruz.”
Becerilerimizin takdir edildiğini astımın anladığından emin olurken, bir yandan da işin zor olacağı konusunda aynı fikirde olduğumuzu netleştiriyorum. “İşaret et ve söyle” yöntemi. Bu tür küçük ek adımlarla işi sıkı tutmak her zaman faydalıdır.
“Pekala Binbaşı, sadede gelelim.”
Masanın üzerine serilmiş belgelerden bir kısmını seçip Binbaşı Weiss’a uzatıyorum.
“Bunlar Hava Filosu’ndan gelen havadan keşif fotoğrafları. Şaşırtıcı bir şekilde, Federasyon birlikleri arasında bazı hareketlilikler yaşanmış gibi görünüyor.”
Açıklamaya devam ederken fotoğraflara bakmasını işaret ediyorum.
“Görünüşe göre ayı kış uykusuna tam yatamamış ve mekanize bir birlik kılığında deliğinden dışarı süzülmüş.”
Fotoğraflara dikkatle baktıktan ve belgeleri iyice okuduktan sonra Binbaşı Weiss başını kaldırıyor. Yüzünde aşikâr bir şüphe okunuyor.
“Görünüşe rağmen… Tahminimce bu sadece sıradan bir mekanize birlik değil. Sonuçta kalkıp bize kadar emir gönderdiklerine göre… durumun bu kadar basit olması pek olası görünmüyor.” Binbaşı Weiss şüphelenmekte haklı.
Mekanize birlikler baş belası düşmanlardır, ancak Genelkurmay’ın sırf bunun için bizi buraya stratejik ihtiyat olarak konuşlandırmışken 203. Hava Büyücü Taburu’nu sahaya sürmesini gerektirecek kadar tehlikeli değildirler. İhtiyat kuvvetleri söz konusu olduğunda zamanlama her şeydir. Cephe boyunca beliren her mekanize birliğe müdahale etmeye kalkarsak, gerçek anlamda ihtiyaç duyulduğunda elimizde hiçbir stratejik kuvvetin kalmadığı acı bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.
Üstelik, ilk olarak Doğu Ordusu’ndan General Laudon ile koordinasyon sağlamış olmaları, emrin bir hevesle verilmekten öte gayet sistemli bir şekilde çıkarıldığını gösteriyor.
Ne var ki. Ne var ki…
“Hayır, hayır, tam da göründüğü gibi Binbaşı. Federasyon’a ait bir mekanize birlik.”
“Peki ama üst kademe neden bizim gibi ele avuca sığmaz itleri böyle bir birliğin peşine takmak istesin ki? Onlarda özel bir şey mi var?”
Mükemmel bir sezgi. Astımın bu sorusunu bir tebessümle karşılıyorum.
“Görünüşe göre güçlü bir mana sinyali yayıyorlarmış.”
Elbette. Bunun ne anlama gelebileceğini net bir şekilde kavrayan Binbaşı Weiss’ın yüzü geriliyor. Mekanize bir birlikten gelen mana sinyali. Doğuracağı sonuçlar oldukça büyük. Genelkurmay’ın harekete geçmek istemesi son derece doğal.
“Bir mekanize birlik. Ve mana sinyali yayıyor… Bu işte gerçekten de bir bit yeniği var.”
“Aynı fikirdeyim Binbaşı Weiss. Mana sinyali yayan bir mekanize birlik, tıpkı bizim bir yarma harekâtı denerken kullandığımız yönteme benziyor. Eğer Federasyon’un büyüyü bu şekilde kullanma ihtimali varsa, bunu göz ardı edemeyiz.”
Tam da Binbaşı Weiss’ın dediği gibi, bu işte bir bit yeniği kokusu var. Mana sinyalleri büyücüler tarafından yayılan şeylerdir. Genellikle de havada tespit edilirler. Çünkü niyetleri ne olursa olsun neticede uçuyorlar.
Söylemeye bile gerek yok ama uçan büyücüler tanklardan daha hızlıdır. Hızları bir, hatta iki basamak daha fazladır. Ancak çok yönlü birlikler olmalarına karşın büyücülerin tespiti kolaydır, bu yüzden gizli bir yarma harekâtı denenirken bir sürü sorun yaratırlar. Büyücüler tek başlarınayken bu sorun çetrefilli olsa da, nakliye kamyonları veya uçaklar gibi taşıma yöntemleriyle birleştirildiğinde işin rengi değişir.
Nitekim küçük ölçekte çalışırken büyücüleri bu şekilde kullanmak stratejik açıdan nadir görülen bir şey değildir. Büyücülerin kullanılmaya ve dolayısıyla sinyal yaymaya hazır olacakları ana kadar yürütülmesi veya bir araca bindirilmesi —böylece bir baskın düzenlemek için sessizce yaklaşmaları— ders kitaplarında bile yer alır.
Ama böyle bir şeyin daha büyük ölçekte, tam teşekküllü birliklerle yapılması…
“Eğer Federasyon Ordusu, büyücü ve mekanize birlikleri birleştirerek sistemli ve gizli bir şey planlıyorsa, bunu görmezden gelemeyiz. Yakından incelenmesi gerektiği aşikâr.”
Her halükarda tüm şartlar oluşmuş durumda. Doğu cephesinin bu kadar sakin ve sessiz olması İmparatorluk Ordusu’nun şüphelerini körüklemekten başka bir işe yaramadı. Üst kademe için doğru karar belliydi. Bunu görmezden gelemeyiz; şimdi güçle keşif yapma zamanı!
“İyice düşününce, Federasyon baharda bile saldırabilir,” diyorum, içimde tarif edilemez bir nefret hissi kabarırken endişelerimi yüksek sesle dile getirerek.
“Ciddi olamazsınız! Çamur mevsiminde bir taarruz mu?!” diyor Binbaşı Weiss inanamayarak.
Mantıklı bir tepki. General Zettour bile bu ihtimali düşük görüyor. Ama ya öyleyse?
“Gizlice tank desant tatbikatları yapıp durmalarını açıklıyor bu… Bir taarruz aslında tahmin ettiğimizden çok daha yakın olabilir.” “Tam da şansımıza,” diye mırıldanıyorum, Binbaşı Weiss’a birliği toplama emri vermeye hazırlanırken. Ancak tam o sırada Üsteğmen Serebryakov’un bize doğru koştuğunu fark ediyorum. Anlaşılan haberleşme odasından geliyor. Elinde telgraf mesajına benzeyen bir kâğıt tutuyor ve resmiyeti bir kenara bırakıp hemen konuşmaya başlıyor.
“Komutanım, Doğu Karargâhı’ndan bir talep var.”
“Teşekkürler,” diyerek kötü zamanlamaya kaşlarımı çatarak mesaja göz gezdiriyorum. “Doğu ordusunun ricasını kırmak istemem ama zaten yukarıdan emir almışken…”
Ancak sözlerim kısa sürede yerini şaşkın bir ifadeye bırakıyor.
“Aaa, bu da ne böyle?!”
“Komutanım?”
Kafası karışan Binbaşı Weiss ile şaşkınlığımın sebebini paylaşıyorum.
“Doğu Karargâhı’na göre ortalıkta şüpheli bir mekanize birlik varmış. Görünüşe göre General Laudon ile General Zettour aynı fikirde. Genelkurmay’ın emrine uymamızı bizzat emretme inceliğini göstermesi ne hoş. Bu, bürokratik sürtüşmeleri azaltmada oldukça işimize yarayacaktır.”
Neredeyse kahkaha atacaktım.
Genelkurmay, paylaşılan paradigmalar aracılığıyla “aynı koşullar altında her bir bireyin belirli bir düzeyde birlikte çalışabilirlik sergilediği, ortak kararlar alma yetisine sahip paylaşımlı bir taktik zihin” yaratmayı amaçlıyordu. Ancak o gün gelene kadar, pratik kaygıları göz önünde bulundurduklarını görmek sevindiriciydi.
“Tüm üst kademe aynı teklifi onaylamış durumda. Güzel. Bu işi çabucak bitirelim.”
Karar verildiğine göre, hazırlıklar sorunsuz bir şekilde ilerliyordu. Birlik konuşlandırmasına gelince, hiçbir şeyi geride bırakmayarak tam taburla harekete geçmeye derhal karar veriyorum. Yokluğumda komutayı devralan Yüzbaşı Meybert’e, gizlenmeyi sürdürmesi ve herhangi bir olay durumunda karşı saldırıya geçmesi gerektiğine dair her zamanki nutku çekiyorum; fakat ikimiz de artık buna alışkınız.
Komuta tek bir sözle devrediliyor.
Geride kalan tek şey havalanmak. Koskoca bir hava büyücüsü taburunu konuşlandırmak çetin bir iş; ancak yine de uykumuzda baskın yedikten sonra aceleyle bir sorti yapmaya çalışmaktan katbekat daha kolay.
Herkes hazır olduğunda, kalkış öncesinde kısa talimatlar veriyorum. Ardından Binbaşı Weiss, hedeflerinin “mana sinyali yayan mekanize bir birlik” olduğunu bildiriyor ve onları genel durum hakkında bilgilendiriyor.
Derken birbiri ardına gökyüzünde bölük düzeni alıyorlar. Aşağıya göz attığımda, üssün mükemmel bir şekilde kamufile edildiğini görebiliyorum.
“Üsteğmen Tospan bu işte epey ustalaşmış.”
Bulunduğum yüksek noktadan bile ilk bakışta sıradan bir köyden farksız görünüyor. Hatta harabe olarak nitelendirebileceğiniz türden bir yer. İçinde bir Muharebe Grubu birliğinin konuşlandığını kimse tahmin bile edemezdi. Ellerine bir hava fotoğrafı verilse, en keskin gözlü, en dikkatli analizciler bile bunu fark etmekte zorlanırdı.
Üssümün orada olduğunu bilmem bile onu tespit etmemi kolaylaştırmıyorken, düşmanın durumdan şüphelenmesi neredeyse imkânsızdı. Köyün yoksul olmadığını, bu döküntü halin kamuflajın bir parçası olduğunu varsaydığınızda, binalar gözünüze bir anda biraz daha parlak görünmeye başlıyor.
Ben hâlâ aşağıya bakmaktayken, emir subayım aniden söze giriyor.
“Gülümsemenize sebep olan bir şey mi var, Yarbayım?”
“Evet, var Visha. Aşağıya bak.”
“Üssümüzle ilgili bir sorun mu var…?”
“Kamuflajın ne kadar başarılı yapıldığına hayran kalıyordum sadece.”
“Ah, elbette. Kendi karargâhımız olduğunu bilmesem, buradan bakınca tıpkı sıradan bir köy gibi görünüyor…”
“Öyle,” diyorum gülerek. “Herhangi bir birlik savunma mevziisini kamufile edebilir ama koskoca bir ordugahı tamamen gizlemek bambaşka bir maharettir.”
“Haklısınız,” diyor emir subayım onaylayarak başını sallarken, fakat ardından iç çekiyor. “Yine de… Döndüğümüzde gece olmuş olursa başımız belaya girebilir.”
“Bunun için endişelenmene gerek yok,” diyerek emir subayımın kaygılarını gülüp geçiştiriyorum. Böylesine iyi kamufile edilmiş bir üssü gece vakti aramak muhtemelen büyük dert olurdu. Ancak bu sefer yakınlarda belirgin bir nirengi noktası var. “En kötü ihtimalle, gözümüzü Doğu Karargâhı’ndaki komşularımıza dikebiliriz. Rica edersek muhtemelen bize telsizle rehberlik bile ederler.”
“Ah, elbette.”
Karargâh’ın bitişiğinde olmanın faydalarını dile getirdiğim anda aniden bir şey dank ediyor. Kusursuz kamuflajımıza rağmen, Karargâh’a bu kadar yakın olmak düşmanın gözünü ve kulağını üzerimize çekecektir. En nihayetinde yine de fark edilebilirler.
“Kamuflaj, gizleme ve aldatma… Bazen bir köyün tamamını gerektirir.”
