Youjo Senki Cilt 13 – Bölüm 6 / Şafak

Şafak

9 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, DOĞU KOMUTANLIĞI KABUL SALONU

Donakalmış.

Yüzündeki şaşkınlık ifadesiyle Tanya, Albay Lergen’e dik dik bakıyor.

Doğu Komutanlığı’nın kabul salonundayız. Buranın sahibi olan General Laudon, saha denetimlerinden başını kaldıramadığı için odaya adımını bile atamamış durumda… ya da Albay Lergen’in söylediğine göre durum böyle. Anlaşılan İmparatorluk genelinde işler epey sarpa sarmış.

Yine de odanın kendisi pırıl pırıl. Üstelik dışarıdan tamamen yalıtılmış. Dahası, önüme dumanı üstünde tüten sıcak bir çay ve yanında bir de çörek ikram edilmiş.

İnsan bir savaş bölgesinde olduğunu neredeyse unutacak. Fakat muharebe meydanından çok daha uzakta yer alan bir yerler var. “Peki o yüksek makamlardaki insanlar ne düşünüyor acaba?” Albay Lergen’e dönüp soruyorum. Albay Lergen, başkentten bir ulak olarak gönderilmiş.

Sorumu bir kez daha yineliyorum.

“Bağışlayın, Prenses Altesleri bir denetim mi gerçekleştirmek istiyor? Mümkünse tam bir ay boyunca öyle mi?”

“Doğru. Hem de şahsen. Prenses Alexandra Altesleri bizzat teşrif etmek arzusu içindeler.”

“General Laudon’u ziyaret etmek için değil mi? Bizzat cephe hattında mı bulunmak istiyor?”

Cephe hattında yüksek siyasi değere sahip bir hedef. Böyle bir şey stratejik olarak mantıklı görülse dahi, taktiksel açıdan tehlikenin de ötesinde bir hezimete davetiyedir.

Dahası var. Zihnimde başımı ellerimin arasına alıyorum.

“Şimdi, tam da bu zamanda cephe hattında mı Albay Lergen? Böyle bir dönemde mi?”

“Doğru, Albay. Saray, sahadaki komutanı rahatsız etmek yerine, subayların cephe hattında bizzat ne gördüklerini kendi gözleriyle gözlemlemek istiyor.”

Saray mı! Demek bu işin arkasında Genelkurmay bile yoktu!

“İmparatorluk Hanedanı’na olan bağlılığımın kimseden aşağı olmadığını biliyorsunuz; lakin sahadan biri olarak, Majestelerine duyduğum samimi sevgiden ötürü söylemeliyim ki, böyle bir şeyin uygulanabilirliği ve güvenlik hususu insanı ciddi şekilde endişelendiriyor…”

“Açık konuşun.”

Albay Lergen’in samimi baş sallamasından cesaret alarak, “Çok fazla tehlikeli,” diyorum. “Eğer Altesleri illa ki gelecekse, General Laudon’un kıymetli vaktini ayırıp kendisiyle ilgilenmesi çok daha yerinde bir karar olur.”

“Durum o kadar mı kötü? Yani tahmin edebiliyordum ama yüzünüzdeki çatık kaşlara bakılırsa düşündüğümden de vahim.”

Soruyu değerlendirip yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde kelimelerimi özenle seçiyorum.

“Düşman gerillaları bile son derece ürkütücü bir tehdit oluşturuyor. Bunu ancak doğuya döndükten sonra öğrendim ama asayiş birliğimiz, tankların da dâhil olduğu bir karşı taarruzla yarı yarıya imha edilmiş.”

“Ha…” diyor Albay Lergen, kaşlarını çatarak başını sallıyor. “Tümen karargâhından sevk edilen bir piyade taburu ve bir hava büyücü bölüğünden müteşekkil kuvvetle yürütülen süpürme harekâtını mı kastettiniz?”

“Evet,” diyorum. “Ve bu sadece tek bir üssü temizleme operasyonuydu.”

“Yine de General Zettour’un üzerinde bu kadar çok durduğu Özerk Yönetim Konseyi ile yapılan iş birliği sayesinde cephe gerisindeki güvenlik bir hayli düzeldi…”

İçimden Albay Lergen’in sözlerine katılmayarak Tam tersi, diye düşünüyorum.

Komünist Parti yönetimi altındaki halkın, Komünizm’i kalpten kucakladığı ve Parti’yi güvenilir bir veli olarak gördüğü fikri koca bir illüzyondan ibaret olabilir; ancak halk, Parti’nin uyguladığı terörün ne kadar gerçek olduğunun bal gibi farkında.

Federasyon’dan ayrılma hayalleri, ancak İmparatorluk Ordusu’nun onları Parti’nin gazabından koruma kararlılığına bağlı, şartlı hayallerdir.

İmparatorluk Ordusu hâlen direniyor. Fakat mutlak zafer garanti altına alınmadığı sürece, Kendi Kaderini Tayin Etme hayalleri ne olursa olsun, Özerk Yönetim Konseyi büyük olasılıkla nabza göre şerbet vermeye, iki tarafa da açık kapı bırakmaya devam edecektir. Albay Lergen’in umutlarına soğuk su serperek, “Başka bir deyişle,” diyorum. “Özerk Yönetim Konseyi ile Federasyon Ordusu gerillaları mış gibi savaşıyorlar. Yani daha açık ifade etmek gerekirse, esasen birbirleriyle uzlaşmış, kilitlenmiş durumdalar.”

“Ajanların olduğunu tahmin ediyorduk. Fakat cephe gerisindeki teşkilatlarımız düşmanla temas halindeyse…”

“Hayır, Albay Lergen,” diyerek yanlış anlamasını düzeltiyorum.

Örgütsel düzeyde bir hıyanete uğramış değiliz. En azından Özerk Yönetim Konseyi’nin henüz bu denli radikal bir karar almış olması düşük bir ihtimal. Koşulların elverdiği ölçüde sadık kalıyorlar. Ne de olsa Federasyon ile kıyaslandığında İmparatorluk çok daha yeğlenebilir bir seçenek. Lakin İmparatorluk batacak olursa, onunla birlikte batmaya niyetleri yok. Mevcut durumu yaratan şey, sadece bu duruş farkından ibarettir.

“Bu bir aşk üçgeni.”

“Bir… aşk üçgeni mi?”

“Özerk Yönetim Konseyi sırf mecbur olduğu için aldatıyor. Asıl sevgilileri biziz; fakat biz onları yüzüstü bırakırsak, alternatifleri değerlendirmekten başka çareleri kalmaz.” Bu, içinde yaşadıkları talihsiz ama kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bakın, İmparatorluk için ikmal ve iletişim hatlarının emniyeti her şey demektir. Federasyon gerillalarının saldırıları azalırsa, bu durum moral açısından işlerin yoluna girdiği şeklinde yorumlanacaktır. Özerk Yönetim Konseyi bıçak sırtında yürüyor. Gerçekten biat etmeye mi yanaşıyorlar? Nihayetinde bunun cevabı hem bize hem de Federasyon’a bağlı.”

Özerk Yönetim Konseyi İmparatorluk’tan umutlu olsa bile, en kötüsüne hazırlıklı olmak ve Federasyon’a dönme ihtimalini cepte tutmak zorunda. Yani mevcut durum, Özerk Yönetim Konseyi’nin İmparatorluk’a olan inancını sarsmış durumda.

“Özerk Yönetim Konseyi düşmanla oynaşıyor veya şaibeli bir durgunlukla saldırıları dizginliyorsa, bu sadece varlıklarını sürdürebilmek için başvurdukları zorunlu bir çıkar yoludur. Aynı zamanda bu durum bizim şartlarımızı da iyileştiriyor. Ancak gelecekte epey güçlü bir tehdit haline gelmesi muhtemel Federasyon gerillalarına, bizim etki alanımız içinde gelişip güçlenme zamanı tanıyor.”

“Ne demek istediğinizi anlıyorum sanırım Albay… Özerk Yönetim Konseyi iki tarafa da şirin göründüğü için bu garip aşk üçgeni ortaya çıkmış. Dahası,” diyor Albay Lergen bıkkın bir edayla, “gün gelecek bu üçgen çökecektir. Ve…”

“Çökecek de. Özerk Yönetim Konseyi’nin bizim kaderimizi paylaşmak için hiçbir nedeni yok.”

Özünde Federasyon’a karşı bir örgütler. Fakat bu oluşum, her şeyini bu muhalefete yatırmaya hazır insanlardan ibaret değil. Bu yüzden, havlu atmalarını önlemek adına İmparatorluk dimdik ayakta durmaya, güçlü görünmeye ve çöküşü geciktirmek için elinden geleni yapmaya mecburdur.

“Albay Lergen, mevcut durumumuzda işler yoluna girene kadar her şey yolundaymış gibi davranmalı, arzuladığımız şeye zaten sahipmişiz gibi bir duruş sergilemeliyiz.”

İmparatorluk’un şu anki hali acınası bir durumda. Yapabileceğimiz tek şey, çöküş fiilen gerçekleşene kadar çökmüyormuş gibi davranarak günü kurtarmaya çalışmak. İşte bu yüzden gereksiz dikkatleri üzerimize çekmemek çok önemli.

Komünistlerin uzun vadeli planlama kapasitelerine kıçımla gülebilirim ama ne denli fırsatçı olduklarını gayet iyi biliyorum. Bir kez kan kokusu alırlarsa, üzerimize çullanmaktan geri durmazlar.

“Güç gösterilerini bir kenara bırakırsak, cephe gerisinde sağlandığı iddia edilen ilerleme kâğıttan bir kaplandan ibaret. Cephenin sakin olduğu doğru, lakin…”

Prenses Altesleri’nin doğuda bir denetim yapması. Böyle bir şeyin yaratacağı zehirli etkiyi düşünmek bile midemi bulandırıyor. Albay Lergen başını sallıyor.

“Albayım, daha fazla bir şey söylemenize gerek yok. Üst kademe de Prenses Altesleri’nin fikrini değiştirmek istedi.

“Ne var ki,” diye devam ediyor Albay Lergen yüzünde ızdırap dolu bir ifadeyle, “Bu talep doğrudan Saray’dan geldi; uzun zamandır orduya iletilen ilk talep bu. Sistem gereği böyle bir şeye açıkça karşı çıkmak son derece zordur. Onları vazgeçirmeye çalıştık ama…” Albay Lergen başını iki yana sallıyor.

“Faydası olmadı.”

“Yani?”

“Şu an için bir ziyaretin uygun olduğuna karar verildi. Biz her ne kadar son derece riskli bulsak da.”

“Ordu kendisine telkinde bulunmak için bir hamle daha yapsa nasıl olur?”

“Albay Alexandra son derece çalışkan biri… her bir harp raporunu en ince ayrıntısına kadar inceleyen türden. Belgelerden bahara kadar emniyette olunacağı sonucunu çıkarmış. Neticede General Zettour’un ikazları bile bir işe yaramadı.”

“General Zettour bile mi kendisini ikna edemedi? İnanılır gibi değil,” diyorum ama Albay Lergen’in cevabı gayet net.

“Şüphen olmasın,” diyor. Uzaklara bakarak iç çekiyor. “Bunu Albay Uger’den duyduğumda şaşkına döndüm.”

Anlaşılan General Zettour sarayı ziyaret etmiş, hem bizzat İmparator’la hem de Prenses Altesleri ile görüşüp görülmemiş bir ikna kabiliyetiyle konuşmuş.

“Benimki sadece acizane bir tahminden ibarettir; fakat düşman hareketliliğinde bir düzensizlik var gibi görünüyor. Doğu Ordusu, Federasyon’un karşı taarruzunun en erken baharda geleceğine inanıyor fakat bundan şüphe etmek için haklı sebeplerimiz var. Tam bir gizlilik içinde açıkça konuşmak gerekirse, acı gerçek şu ki düşmanın taarruzu an meselesidir. Nitekim General Laudon’un sevk edilme sebebi de bu denli yakın bir riske hazırlık yapmaktı. Şu anki durum son derece tehlikelidir,” demiş; hepsi birer zırvalıktan ibaret olsa da uzmanlık makamını kullanarak tehlikenin altını çizmiş.

Fakat Prenses Altesleri bütün raporları okuduğu için en doğrusunu kendisinin bildiğine inanıyordu. “Ordunun genel kanaati düşmanın en erken baharda geleceği yönünde değil miydi?” demiş anlaşılan.

“Dürüst olmak gerekirse,” diyor Albay Lergen, hayretle kaşlarını çatarak.

“Yarım kulaktan öğrenilen bilgi tehlikelidir.” Lergen öylesine söyler gibi konuşmaya devam ediyor. “Yine de düşünüyordum ki… mesela uygun bir birimden gelen uygun bir rapor, en uygun zamanda başkente ulaşsa—hani diyorum, bu gayet uygun olurdu. Tek ihtiyacım, bunu cephe hattından yazacak uygun biri.”

Ne ima ettiğini anlıyorum sanırım. Lakin yüzüm asılıyor. Bütün mesele Genelkurmay’ın işine neyin geldiğiydi. Kendisinden ne beklendiğini kavramak için üstün bir sezgi gücüne gerek yok.

“Yani benden derhal sahte bir rapor tanzim etmemi istiyorsunuz.”

“Gerçek detaylar içeren ama işimize yarayacak bir yanlış anlamaya yol açacak şom ağızlı bir rapor da kabulümüzdür,” diyor Albay Lergen, parmak uçlarıyla masaya vurarak üst kademenin ne istediğini açıklarken. “Hususen, Federasyon Ordusu’ndan yakın bir tehdit geleceğini öngören bir rapor ideal olurdu.”

Kaçıncı kez olduğunu bilmeden bir kez daha iç çekiyorum.

“Bağışlayın ama doğrudan Genelkurmay’a bağlı olduğumuz için raporlarımız oldukça lafzi ve net olma eğilimindedir.”

Dikkatsizce bir şey yazarsak, aşırı ciddi bazı askerler bu dikkatsiz fikirleri ciddiye alıp hayal bile edilemeyecek bir kaosa yol açabilir.

“Bu durum potansiyel olarak hatalı askeri değerlendirmelere yol açacak bir rapora sebebiyet verebilir. Belki genişletilmiş uzun menzilli stratejik keşiflerin sonuçlarını doğru bir şekilde detaylandıran bir rapor yazabilirim ama bundan fazlasının sözünü veremem.”

Bir azarla karşılaşmayı bekliyorum. Şirket terbiyesi almış bir çalışan olarak cevabımı verirken kendimi yarı yarıya kaderine razı olmuş hissediyorum. Lakin bunun aksine, beklenmedik derecede olumlu bir tepkiyle karşılaşıyorum.

“Bu fena bir fikir olmayabilir.”

“Ha?”

“Şöyle düşünün… Keşif görevinizden bir şey çıkmazsa, bu bize biraz olsun rahatlama fırsatı verir.”

“Ne…?”

Albay Lergen, bu beklenmedik tepki karşısında gözleri fal taşı gibi açılan Tanya’yı tamamen görmezden gelerek, son derece memnun bir edayla ellerini birbirine vuruyor.

“Hemen General Zettour ve Albay Uger’in yanına dönüp bir keşif harekâtının şart olduğunu bildireceğim. İmparatorluk Hanedanı’na olan sevgim en az sizinki kadar büyük, Albayım. Hem güvenlik temin edilebildiği sürece Altesleri’nin sahadaki durum hakkında daha fazla bilgi edinmesinde kesinlikle bir sakınca yoktur.”

Albay Lergen gizlemediği bir beklentiyle kendisine bakarken, Tanya’nın verebileceği tek bir cevap vardır.

“Elimden gelen her şeyi yapacağım efendim.”

Madem yapacak bir işimiz var, o halde bunu yapmaktan başka çaremiz yok.

Basit bir mesele olmasına rağmen Tanya, “Muharebe Grubu Komuta Merkezi” şeklinde iddalı bir isim taktıkları ahırdaki muhtemelen tarım işlerinde kullanılan ahşap bir oturağa kurulmuş, katlanır saha masasına serilmiş haritaya pürdikkat bakan diğer subaylara Albay Lergen’in emirlerini aktarıyor.

“Arkadaşlar, Genelkurmay’dan özel emirlerimiz var. Doğu Komutanlığı’ndan General Laudon da bir kez daha onay verdi. Başka bir deyişle, üst makamların hepsi aynı fikirde. Bize stratejik keşif yapmamız emredildi.”

Savaş çığırtkanlarından fazla bir anlayış beklemiyorum. Aslında böyle bir şey yapamayacaklarını gayet iyi biliyor. Dolayısıyla bu hususta kendilerini işe adamaktan ve bu keşif görevini son derece ciddiye almaktan başka çareleri yok.

“Albay Lergen’in belirttiğine göre, keşif görevine geçmişteki önyargılardan arınmış, taze bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekiyor.”

Toplanan subaylar hep birlikte başlarını sallıyor. Nihayetinde onlar Semender Muharebe Grubu. Eğer Genelkurmay Doğu Ordusu’nun varsayımlarını sorgulamak istiyorsa, doğrudan Genelkurmay emrindeki saha Muharebe Grubu olarak bu işi yapacak olanlar doğal olarak Semender Birlikleri’dir.

Gelgelelim sorun şu ki…

Subaylardan biri elini kaldırıyor.

“Evet, Teğmen Wüstemann?”

“Bağışlayın Albayım, lakin ‘bakış açısı’ derken buna analiz de dâhil mi? Yoksa sadece işin gözlem kısmında mı kalacağız?”

“Güzel soru,” diyorum gülerek.

Bir keşif kolunun görevi gördüklerini rapor etmektir. Bu bakımdan onlar birer gözdür. Lakin bunun üzerine bir analiz ekleyip eklememek ayrı bir meseledir.

Genellikle insanların gördükleri şeylere kendi yorumlarını katmak gibi bir eğilimleri vardır. Üsteğmen Wüstemann’ın buna izinleri olup olmadığını titizlikle teyit etmesi olumlu bir izlenim bırakıyor.

“İkisi de. Bizler hem gözüz hem kulak; üst kademelerin kokusunu aldığı bir şeyi rapor etmekle görevlendirilmiş tazılarız. Doğrudan Genelkurmay emrinde olmamızın sebebi de işte bu.”

İçimden kendi kendimi uyarıyorum. Kıdemli subaylar yaptıkları işe o kadar alışkındır ki izin mekanizmaları belirsiz bir gri alana dönüşebilir; lakin yeni katılan genç acemilerin fikirlerine hak ettiği değeri vermek önemlidir.

“İlk olarak kendi tarafımızı bir kontrol edelim. İşe her bir bölükle devriye atarak başlayacağız. Cephe hattı yakınındaki durumu kavramak üzere bir devriye uçuşu. Dost unsurların savunma hatlarını teyit etmenizi istiyorum.”

“Bağışlayın ama az önce bunun stratejik keşif olduğunu söylememiş miydiniz? Federasyon Ordusu’nu keşfetmeyecek miyiz?”

Bu toyca soru karşısında Üsteğmen Grantz, “Hadi ama,” diyerek Üsteğmen Wüstemann’ın böğrüne dirseğiyle vuruyor.

“Sorun değil Üsteğmen Grantz. Onun da öğrenmesi gerekiyor.”

“Bağışlayın Albayım, sadece… Bu biraz garip görünmüyor mu?”

“Siz ikiniz neden bahsediyorsunuz…?” diyor Üsteğmen Wüstemann, kafasının tamamen karıştığı her halinden belli olarak. Binbaşı Weiss yüzünü ekşitiyor ve elini ağır bir şekilde onun omzuna koyuyor.

“Savunmanın başında sen olsaydın, senin tarafını keşfeden düşman kollarında aniden bir artış gördüğünde bu seni bir miktar alarma geçirmez miydi?”

Keşif yapmanın pek çok faydası vardır; fakat fazla bodoslama yürütülürse ne peşinde olduğunuzu açık etmiş olursunuz. Aşırı bir örnek vermek gerekirse, Normandiya Çıkarması hazırlıklarının bir parçası olarak Müttefik kuvvetlerinin defalarca ve yakından sadece Normandiya çevresini taradığını düşünün, sizce ne olurdu? Muhtemelen Almanları teyakkuza geçirecek, Normandiya etrafındaki olağan dışı keşif artışını fark edip sebebini sorgulamalarına yol açacak ve neticede zayiatın manasızca artmasına neden olacaktı.

“Şu anki keşif görevi, düşmanı yanıltıp bir taarruzun yaklaştığına inandırmayı amaçlayan bir sahte bayrak harekâtı değildir. Amacımız sadece ve sadece durumu tartmak, hepsi bu.”

“Yani düşmanın ne yaptığımızı fark etmesine izin vermemeliyiz.”

“Kesinlikle Visha. Niyetlerimizi gizlemeli ve onların niyetlerini açığa çıkarmalıyız. En iyi keşif, düşmana hissettirilmeden yapılan keşiftir.”

İşte bu yüzden uydular en iyisidir, diye düşünüyorum içimden; her ne kadar bu tür düşüncelerin manasız olduğunu bilsem de. Teknolojik kısıtlamaların ötesine geçilemez ve harekât sınırlarını her daim göz önünde bulundurmak önemlidir. Yine de uydularımız olsaydı, casus uçaklar bile sevk etmeden düşmanın niyetlerini keşfedebilirdik.

Tabii ki casus uydular olsa bile keşif faaliyetleri yine de gereklidir. Uzun menzilli bir keşif kolunun kaderinin canı çıkana kadar çalıştırılmak olduğunu gayet iyi anlıyorum. Nihayetinde ne olursa olsun, hangi çağda bulunursak bulunalım, ordular her zaman kendi niyetlerini gizlerken başkalarının niyetlerini açığa çıkarmak için yanıp tutuşurlar.

Zihnimdeki bu konudan sapmaya bir fren koyup doğrudan konuya giriyorum.

“Doğu Komutanlığı durumu nasıl değerlendirmiş olursa olsun, dost kuvvetler veya düşman vaziyeti hususunda, kendi durumumuzu —yani düşmanı keşfettiğimizi— Federasyon’a açık etmemizi istemiyorum. Başka bir ifadeyle,” diye devam ediyorum, “düşmanın keşif faaliyetleri ne durumda? Bu durum kendi hatlarımız üzerinde uçarken bile bir dereceye kadar tespit edilebilir. Üslerimize yönelik düşman keşifleri artmışsa, bu başlı başına çok önemli bir işaret olabilir. Keşifler azaldıysa, bunun sebebinin de araştırılması gerekecektir. Anlaşıldı mı?”

Bunun üzerine Üsteğmen Wüstemann hızla başını sallıyor. Dahasını istemeye ne hacet?

11 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, DOĞU ORDUGAHI SEMALARI

Büyücü bölüğü denetimleri ve keşif harekâtları uzun menzilli uçuş gerektirir. Ancak 203. Hava Büyücü Taburu, derin intikal kabiliyetine büyük önem vermiş seçkin bir birliktir. Genelkurmay’ın onlara böyle imkânsız görevleri boş yere vermediği aşikârdır.

En azından tabur mensuplarının dudaklarında neşeli bir ıslıkla uçabilmeleri, keşif yapabilmeleri, icap ettiğinde çatışmaya girebilmeleri ve gerektiğinde takip görevlerini icra edebilmeleri beklenir.

Keşfin gizlilikle yürütülmesi gereken böyle bir görevde, iki ya da üç günlük uzun menzilli keşif uçuşunun, birkaç yorgun söylenme dışında fazla bir külfet getirmesi beklenmez. Büyücüler gökyüzünde sessizce nizam alıp neşeyle doğu semalarında süzülürler; onlar İmparatorluk’un şiddet aygıtındaki çiçektir.

Fakat mızrağın ucu ne kadar parıldarsa parıldasın, sapı yine de sönük kalabilir.

Mesela yatacak yer düzenlemelerini ele alalım. O parıltılı şiddet aygıtının özü olan büyücülerin şu an uyuduğu bu binalar, bir üs için fazla basit ve döküntüdür.

Gerçi Üsteğmen Tospan’ın çabaları sayesinde ordugahımız olan bu köy, Potemkin köylerinin en âlasına dönüşmüştür.

Çünkü Üsteğmen Tospan’ın sahra tahkimatı yalnızca kamuflaj ve konfora odaklanmıştır.

Yine de onun yaratıcılığını ve zekâsını takdir etmek gerekir. Biz uzaktayken Üsteğmen Tospan’ın yaşam koşullarımızı iyileştirmek ve üssümüzü gizlemek için harcadığı muazzam çaba, cereyandan endişe etmeksizin herkesin kapalı mekânda toplanıp uyumasına ve dinlenmesine ucu ucuna da olsa imkân tanımıştır.

Ne var ki bunun karşılığında, savunma hususunda neredeyse tek bir avcı boyu siper bile yoktur. Savunma kabiliyetinin sıradan bir köyden pek farkı kalmamıştır. Üstelik vaat edilen beton da gelmemiştir. Yine de kamuflaj açısından böylesi daha iyidir. Yukarıdan kaç kez bakarsa baksın, benim gibi son derece şüpheci gözlere bile ordugah, yeniden inşası yarıda kalmış terk edilmiş bir köyden başka bir şey gibi görünmüyor.

Geçici bir konut olarak burası, yarım yamalak savunma mevzilerinden oluşan bir çevre hattı kurmaktan muhtemelen çok daha güvenlidir. Ancak tek sorun, diye düşünürüm yüzümü ekşiterek, kamuflajın o kadar iyi olması ki burayı diğer köylerden ayırt etmek epey güç.

“Bak sen şuna. Şanslıyız ki köy Doğu Komutanlığı’nın hemen yanında. Aksi takdirde fark etmeden yanından geçip gidebilirdik.”

Bölüğün başında önderlik ederek alçalmaya başlıyorum. Yere yaklaştıkça Üsteğmen Tospan’ı fark ediyorum.

“Hayırdır Üsteğmen?”

Bir subay onları karşılamak için neden dışarı çıksın ki? Bir şey mi oldu acaba? Tuhaf görünüyor.

“En son siz kaldınız Albayım, ben de sizi yarı yolda karşılayayım dedim.”

“Teşekkürler Üsteğmen! Hiç gerek yoktu.”

İma edilen anlam, herkesin onları beklediğidir. Tanya, selama karşılık vererek görünmek üzere komuta merkezine dönüştürülen samanlığa doğru yönelir.

Yüzbaşı Meybert, Binbaşı Weiss, Üsteğmen Grantz ve Üsteğmen Wüstemann. Dışarıda nöbet tutan Üsteğmen Tospan ile araç tamiri yüzünden şu an başka bir yerde olan Yüzbaşı Ahrens de eklenince, Tanya ve Visha ile birlikte Muharebe Grubu’nun tüm komuta kademesi tamamlanmış oluyordu.

Muharebe Grubu’nun lider kadrosu işte bunlardan ibaretti. Sayıca epey azız, ancak iyi tarafı bunun yakın koordinasyona imkân tanıması. Gerçi dürüst olmak gerekirse, aslında sadece adam eksikliği çekiyoruz. Özel bir komuta personeli olmayan bir Muharebe Grubu olarak komutayı idare etmek ağır bir yüktür.

Başımı iki yana sallayıp konuşmaya başlıyorum.

“Döndük. Sanırım en son ben kaldım,” deyip geride kalan komutana dönüyor ve doğrudan konuya giriyorum. “Yüzbaşı Meybert, yokluğumuzda rapor edilecek bir şey var mı?”

“Doğu Komutanlığı’ndan düzenli raporlar alıyoruz. Bütün doğuda hava üstünlüğü çekişmeli olduğundan derin keşif kaçınılmaz olarak kusursuz değil, ancak belirli bir dereceye kadar sonuç toplandı.”

Öyle mi? Dost birliklerin kararlı çabalarının haberini alınca yüzümde bir tebessüm beliriyor.

“Hava keşfinden anlaşıldığı kadarıyla düşman kış uykusuna yatmış gibi görünüyor.”

Bunların iyi mi yoksa kötü mü sonuçlar olduğundan emin olamayarak yüzümü ekşitiyorum.

Düşünüyordum da… Eğer Hava Filosu en ufak bir yolunda gitmeyen şey sezip ortaya çıkarabilseydi, bu tüm taburun cebri keşif yapması ve raporlarda Federasyon Ordusu’nun oluşturduğu tehdidi abartması için bir mazeret olacaktı. Her şeyin huzurlu ve sakin olması ne kadar harika görünse de bizi müşkül durumda bırakıyor.

Yüzbaşı Meybert devam ediyor:

“Doğu ordusunun ön hat birlikleri de defalarca cebri keşif müfrezeleri gönderdi ancak mukavemet epey sınırlıydı.”

Yüzbaşı Meybert’ın paylaşacak daha da iyi haberleri var.

“Hava Filosu’nun teyit edebildiği kadarıyla, husumete rağmen İmparatorluk’un etki alanındaki hava üstünlüğü genel olarak korundu. Topraklarımıza giren az sayıda casus uçak oldu ama genel olarak her şey normal görünüyor.”

“Anlaşıldı,” dedikten sonra gözlerimi bölükleriyle farklı bölgelere gönderilen diğer komutanlara çeviriyorum. “Pekala, diğerleri… siz ne buldunuz?”

Cevap olarak Üsteğmen Grantz yavaşça ayağa kalkıyor ve yeni derlediği raporu sunuyor.

“Tam Yüzbaşı Meybert’ın rapor ettiği gibiydi. Birkaç küçük ölçekli düşman birliğini püskürtmek dışında birliğim hiçbir çatışmayla karşılaşmadı.”

“Küçük ölçekli keşif birlikleri mi?”

“En büyüğü yaklaşan bir düşman büyücü bölüğüydü.”

“Cebri keşif mi?”

“Cebri keşif sayılacak olursa epey pasiftiler. Beceri seviyeleri idare eder düzeydeydi ama tespit alanlarına girdiğimiz an arkalarını dönüp kaçtılar. Düşman anlaşılan epey ürkek. Birkaç kez arkalarından seğirttik… hatta takip edebileceğimizi düşünerek etki alanlarına hafifçe girmeyi bile denedik. Ancak engelleme hamleleri son derece cılızdı. Söyleyeceğim tek şey, uçaksavar ateşlerinin standartların üzerinde olduğudur. Sanırım kendilerini biraz tahkim etmiş olabilirler.”

“Hava savunma ağlarını mı güçlendirmişler?” İster istemez soruyorum, Binbaşı Weiss’ın ciddi bir yanıt vermesine sebep oluyorum.

“Hmm. Belki de mevzileniyorlardır.”

“Sizde durumlar nasıl, Binbaşı Weiss?”

“Üsteğmen Grantz’ınkiyle hemen hemen aynıydı. Düşman topraklarına herhangi bir taarruz düzenlemedik ancak karşılaştığımız düşmanlar da aynı şekilde kaçmakta gecikmedi. Ya sizde durum nedir, Albayım?”

“Bizde de durum farklı değildi. Üsteğmen Serebryakov’un ekleyecek bir şeyi yoksa, görünen o ki cephenin tamamında semalar aynı durumda.”

“Anlaşıldı,” diyen Binbaşı Weiss, geri bir adım atarak sanki başka bir şey var mı dercesine gözlerini Üsteğmen Wüstemann’a çevirir. Üsteğmenin yüzünde hafif gergin bir ifade belirir.

“Binbaşı Weiss, rapor edeceğim bir husus var. Arka hatlarda gördüklerimle ilgili… bana tahsis edilen özerk bölgede. Artırılan güvenlik tedbirlerinin etkisi görülüyor. General Laudon’un bizzat denetimlerde bulunması epey etkili olmuş gibi. Her halükarda partizan faaliyetleri yatışmış durumda.”

Arka hatları gözetlemekle görevlendirilen bu yeni takviye subayın verdiği rapor karşısında kaşlarımı çatmadan edemiyorum. Durumun sakinleşiyor olması genel olarak iyi bir haberdir. Ancak…

“… Saldırıların olmamasıyla ordumuzun bölgede asayişi tamamen sağlamış olması aynı şey değildir,” diye sertçe karşılık veriyorum.

“Bölgede başarılı temizlik harekâtları yürütüldü.”

“Üsteğmen Wüstemann, düşman saldırılarının durmuş olmasının, düşmanın başarıyla etkisiz hale getirildiği anlamına geldiğini mi iddia ediyorsun…?”

“Evet—yani, hayır. Albayım, gelen raporlara göre birkaç bölge başarıyla temizlenmiş ve çok sayıda partizan üssü etkisiz hale getirilmiş.”

İkmal hatlarımızı kemiren ve zamanla biriken hasarlara yol açan düşman partizan grupları. Onların bastırılması, doğudaki İmparatorluk Ordusu için hayati bir meseledir; dolayısıyla bu, haklı olarak kutlanması gereken olağanüstü bir başarı sayılırdı.

Tanya’nın adamın söylediklerine hemen inanamamasının sebebi de işte budur.

“Dur bir dakika, ciddi misin?”

“Özerk güvenlik güçleri ve İmparatorluk Sahra Jandarması başarılı bir ortak tenkil harekâtı gerçekleştirdi.”

“Özerklik Konseyi gerçekten bir işe mi yaradı?”

“Evet,” diyen Üsteğmen Wüstemann raporu uzatır. Rapora göz atarken şaşkınlığımı gizleyemiyorum.

Asayiş operasyonları genel olarak pis işlerdir. Bu tür operasyonların ön saflarında yer almak zordur ve çoğu kişi bu tür faaliyetlerden kaçınmayı tercih eder. Üstelik Özerklik Konseyi’nin hâlâ iki tarafa birden oynamaya devam ediyor olması gerekirdi. Nasıl olabilir ki? Bölgeyi iyi tanıyan Konsey öncülük ediyor!

Uygun yönlendirme ve destekle, ağır teçhizatlı İmparatorluk Ordusu birlikleri, en az ikincil hasarla noktaya yönelik bir operasyonla düşmanı tasfiye etmeyi başardı! Ve elde edilen bu sükûnet, Özerklik Konseyi güçlerinin işgal altındaki topraklarda artık belli ölçüde asayişi sağlamasına imkân tanıyor!

Daha geçen gün Albay Lergen ile Özerklik Konseyi’nin “ikili oynamaları” üzerine konuşuyordu, şimdi ise sanki İmparatorluk’un gururlu birer ortağıymış gibi hareket ediyorlardı.

“Bu gerçek olamayacak kadar iyi… General Laudon’un çabaları bir yana, bu kadar hızlı sonuç almayı gerçekten bekleyebilir miydik? Üzgünüm ama bu bana şüpheli geliyor.”

“Fakat,” diye itiraz ediyor Üsteğmen Wüstemann, “birçok partizan grubu çökertildi. Bölüğüm bile son kısımda bazı düşmanların tasfiyesine yardım etti… gerçi sadece bir kez.”

Hmph. Başımı sallayarak devam etmesini işaret ediyorum.

“Bu durum, önceki nakliye güzergâhı girişimlerimizi tamamen yoluna soktu mu?”

“Girişimler mi?”

“İstihkâmcıların önderliğinde, ücret ve erzak karşılığında yerli halkın işe alınması. Kısacası, teşvik odaklı asayiş operasyonlarının bir parçası olarak yol yapımı ve bakımı. Uygulanıyor mu ve sonuç almayı bekleyebilir miyiz?”

Düşman partizanları ezmek ve nakliye hatlarının güvenliğini sağlamak. Baharda veya sonrasında gelmesi muhtemel karşı taarruza göğüs germek ve güç toplamak istiyorsak, son derece önemli sayılabilecek bir zafer.

Kusursuzdan da öte bir sonuç.

Bu raporu getiren Üsteğmen Wüstemann, lafından dönecek ya da raporlarını şişirecek türden bir subay değildir. Mizaç olarak iyi ya da kötü, ciddi bir subaydır ve henüz tecrübesiz olsa da kesinlikle aptal değildir. Gördükleri ile kendi fikirlerini birbirinden ayırabilecek zekâya sahiptir.

Yine de bir şey Tanya’nın içini kemirmeye devam etmektedir.

Her iki tarafa da sadakat besleyen bir örgütün aniden taraf değiştirip bu kadar sadık ve sevecen hale gelmesine inanmak zor mu acaba?

Bunu biraz düşünüyorum.

Belki de bu sadece General Laudon’un, General Zettour’un kendisine olan inancını boşa çıkarmamasının bir örneğidir? Hayır, çalışkan bir üst subayın takdire şayan sonuçlar elde etmesi fikrinde yanlış bir şey yok ama… Düşüncelere dalarak kollarımı kavuşturuyor ve sessizliğe gömülüyorum.

“Albayım…?”

Emir subayının endişeli sesine karşılık başımı kaldırıp iki yana sallıyorum.

“Biliyorum. Telsiz kayıtlarını alabilir miyim? Ne kadar iletişimin yakalandığını görmek istiyorum. Partizan güçleri ile Federasyon yetkilileri arasındaki.”

“Ama şifrelenmiş durumda.”

“Evet, biliyorum. Dürüst olmak gerekirse şifresinin çözülmesine gerek yok. Sadece ikisi arasında ne kadar iletişim trafiği olduğunu bilmek istiyorum.”

“O halde,” diyen Üsteğmen Serebryakov, muhabere personeli tarafından sunulan raporu uzatır. Hızlıca göz gezdiriyorum. Çoğunlukla basit notlardan oluşan rapora göre, temizlik harekâtı yürütülürken hafif bir artış yaşanmasına rağmen, toplam iletişim hacminde kayda değer bir değişiklik olmamıştır.

Esasen burada özellikle şüphe uyandıracak bir şey yoktur.

“Ve düşman aktif bir eylemde bulunabilecek durumda görünmüyor, öyle mi…?”

Öyle görünüyor. Teoride. Dolayısıyla…

“Federasyon hâlâ toparlanma sürecinde,” diyorum. “Ve düşman partizanlar da kış uykusuna yatmış durumda. Yani onları nispeten az bir zahmetle temizleyebildik, öyle mi?”

Kulağa harika bir haber gibi geliyor. Bizzat sahada bulunan Tanya bile bu açıklamayı çürütecek net bir dayanak bulamıyor.

Fakat. Fakat. Fakat.

“İçime sinmeyen bir şey var… ” diye mırıldanıyorum gerçek hislerimi dışa vurarak. “Arka hatlardaki bölgeler yatıştırıldı, savunma hattımız rayına oturuyor ve düşman hâlâ güç toplamakla meşgul. General Zettour’un üzerinde o kadar endişelendiği doğu muharebe düzenini yeniden organize etmek için General Laudon bizzat sahaya indi. Eğer tüm bunlar doğruysa, her şey tıkırında gidiyor demektir…”

Talih İmparatorluk’un yüzüne gülüyor. Tüm bu gelişmeler göründüğü gibi kabul edilecek olursa durum giderek iyileşiyor. Anavatan. Doğu Komutanlığı. Arka hatlar. Hepsi de mükemmel durumda.

Bir başka deyişle, tablo gayet parlak. Karanlık kış neredeyse bitti, bahar ise eli kulağında. İmparatorluk adeta müjdeli haberlere boğulmuş vaziyette.

Umut harika bir şeydir. Ancak en lezzetli yemekler bile aşırıya kaçıldığında insanın midesini bulandırabilir. İşte bu yüzden muğlak bir şüphe zihnimi kemirmeye devam ediyor.

Yoksa biz… korkunç bir tuzağa mı düşürüldük? Dolandırıldık mı?

Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı’nın görev alanı son derece genişti; İmparatorluk karşıtı casusluktan ülke içi karşı istihbarata, müstemlekelerle ilgili hususlardan eski sömürgelerde destek sağlama kurgularına ve müttefik uluslara iyi bir danışman gibi görünme çabalarına kadar teşkilat bünyesinde çok çeşitli çalışmalar yürütülüyordu.

Doğal olarak bu çalışmaların büyük bir kısmı gizli tutuluyordu. Aşırı yoğun, üst düzey bir ajan, kendini hiçbir koşulda ifşa edilmemesi gereken birkaç projeyi birden yürütürken bulabilirdi.

Dinsizin hakkından… Neyse, gerisini anlamak zor olmasa gerek. Bu yüzden zihninde, Bay John olarak bilinen adam… …diğer ulusları yüzsüzlüklerinden ötürü pek de suçlayamıyordu.

Fakat bu sefer, Bay John… …alçakgönüllülükle şapka çıkartmak zorunda kalmıştı.

“Komünistlerden beklenmeyecek kadar yüzsüzce… Gerçekten son derece yüzsüzce.”

İstihbarat Teşkilatı ofisi şu sıralar Habergram ve John gibi neşeli bir ikiliye ev sahipliği yapıyordu. Çalışma masalarının nitelikleri konusunda kendine has güçlü fikirleri olan bu iki adam, şu anda karargah ofisinin sıkı kontrol altındaki bir köşesinde yüz yüze oturmuş, doğudaki irtibat subaylarının elde ettiği son bilgi karşısında şaşkınlık ve hoşnutsuzlukla dişlerini sıkıyorlardı.

“Efendim, bu bir hata olabilir mi?”

“Pek muhtemel değil.”

“Anlıyorum,” dedi Bay John… …üstünün sözlerine karşılık hafifçe başını sallayarak.

Görevlendirdikleri subaydan acil bir rapor gelmişti. Rapora göre, Federasyon Ordusu’nun eli kulağında geniş çaplı stratejik bir taarruza girişeceğine dair emareler vardı. Eğer bu doğruysa, sonuçları muazzam olurdu.

Böyle bir zamanda saldırıya geçmek ha!

Müttefik savaş çabalarının bir parçası olmasına rağmen Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı, kod adı Yükselen Şafak olan bu saldırı planlarını öğrendiğinde tamamen gafil avlanmıştı.

Federasyon’da görevlendirilen ajanlar nutku tutulmuş vaziyette kalmıştı; hatta karizması ciddi şekilde çizilen kısım amirinin, yaşadığı utancı ağır alkolde boğmayı seçtiğine dair söylentiler bile dolaşıyordu—ki bu onun karakterine hiç uymayan bir davranıştı.

Bu da Milletler Topluluğu yetkililerinin Yükselen Şafak’ı tahmin etmede ne kadar yetersiz kaldığını gösteriyordu.

Ve aksi şekilde, Federasyon yetkililerinin tezgahladıkları şeyi Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı’nın bile sezmesine izin vermeyecek kadar titiz davrandıklarını kanıtlıyordu.

Kusursuz bir aldatmaca. En nihayetinde kasıtlı bir dolandırıcılıktan farksızdı.

Ve eğer insan gördüklerinin aslında Federasyon’un göstermek istediği şeyler olduğu varsayımıyla muhtelif istihbarat kırıntılarını yeniden değerlendirecek olursa, diye düşündü Bay John… …kendi sorusunu sorup yine kendi yanıtlayarak.

“Evet, şimdi anlıyorum. İmparatorluk’un kendi hayalini gözünün önünde sallama çabaları.”

Yükselen Şafak’ın amacı stratejik bir baskındı. Düşmanı hazırlıksız yakalayan her saldırı daima etkili olurdu. Federasyon, saldırı zamanlamasına işaret eden hiçbir emareyi İmparatorluk’a sezdirilmemek için büyük çaba sarf etmiş olmalıydı.

Ancak saldırıdan haberdar olmak, geriye dönük bakıldığında Federasyon’un son zamanlardaki hamlelerini fazlasıyla açıklığa kavuşturuyordu. Bay John… …direktöre ne demek istediğini anladığını belirten ekşi bir tebessüm attı.

“Komünistlerin son zamanlarda Özerklik Konseyi’nin altını oymamasının tuhaf olduğunu düşünmüştüm…”

“Tam aksine. Altını oyma işini bitirdiler ve nifak sokup bölme safhasına geçtiler.”

Özerklik Konseyi güçleri İmparatorluk Ordusu ile son derece iş birliği içinde hareket ediyordu. Normalde Konsey, hem Federasyon hem de İmparatorluk arasında denge kurmak, her ikisini de idare etmek zorundaydı. İlk bakışta… bu kadar net bir taraf seçmiş görünmeleri İmparatorluk’un galip geldiğine işaret eder gibiydi.

Ancak bu, aslında Federasyon yetkilileri tarafından tezgahlanan bir düzmeceyse?

Bir başka deyişle, İmparatorluk yanlısı çizgide duranları kasıtlı olarak bir temizlik harekâtına kışkırttılarsa? Onları partizanlarla savaşmaya sürüklemek, bir yandan Federasyon karşıtı güçlerin sivri ucunu törpülerken diğer yandan halkın gözündeki algıyı da zedeleyecekti… Üstelik İmparatorluk Ordusu’na arka hatların güvende olduğuna dair sahte bir izlenim verecekti.

Öte yandan, Özerklik Konseyi içindeki gizli Yeni Federasyoncular bu sayede güçlerini epey artırmışlardı.

“Sızmanın mükemmel bir örneği.”

“Evet, kendi teşkilatımız bile böyle bir şeyi görmezden gelemez.”

“Düşmanı dosttan ayırmak. Bölmek ve sonra da yönetmelerini söylemek. Şahsen bizim bile bu denli kötü niyetli bir şeye muktedir olabileceğimizden şüpheliyim.”

Hmph. İstihbarat dünyasının bu iki ferdi, centilmenlere yaraşır muhitlerinden, centilmenliğe sığmayan bu davranışa burun kıvırarak hoşnutsuzca kıkırdadılar.

Federasyon Ordusu ketum davranmaya devam etmişti. İşte bu yüzden Milletler Topluluğu’ndaki müttefikleri bile son ana kadar karanlıkta kalmıştı. Bir başka deyişle bu durum, Federasyon’un zafer konusunda ne kadar açgözlü olduğunu gösteriyordu.

“İmparatorluk durumu fark etmişe benzemiyor. Görünüşe göre doğudaki İmparatorluk Ordusu, yataklarına kurulmuş mışıl mışıl uyurken sadece bahar hayalleri kuruyor. Bu gidişle…”

“Evet,” dedi Habergram, astının sözlerini onaylayarak. “Sözde büyücülere o kadar muhtaçtılar ama yine de çok uluslu gönüllü birliğini uzak diyarlara sefere gönderiyorlardı.”

“Şimdi mantığa oturuyor,” dedi Bay John… …direktörün ne demek istediğini anlayarak. “Zaferi gerçekten de tek başlarına elde etmek istiyor olmalılar.”

“Anlaşılabilir bir durum. İttifak güçleri Ildoa’da bocalamaktayken, bu Federasyon için devasa bir başarı madalyasını tek başına kapma fırsatı.”

“Sinir bozucu,” diye tükürürcesine konuştu.

İkili askeri tütünlerini tüttürdüler fakat izmaritleri küllükteki biriken yığının içine attıktan sonra bile ağızlarındaki o acı tat geçmedi.

Federasyon ve Milletler Topluluğu aynı taraftaydı. Birleşik Devletler ile birlikte Büyük İttifak’ı oluşturuyorlardı. Kulağa çok hoş gelen bir tabirdi ancak propagandalar ya da dünyanın onlar hakkında ne düşündüğü bir yana, en nihayetinde aynı gemide buluşmuş iki düşmandan farksızdılar.

Kaldı ki Bay John… …durumun acı bir şekilde farkındaydı. Milletler Topluluğu, Birleşik Devletler, Ildoa, hatta François ve Anlaşma İttifakı’nın kalıntıları… İmparatorluk karşısında sürekli kaybetmeye devam ediyorlardı.

“Dişimizi sıkıp dayanıyoruz demek kulağa daha hoş geliyor ama…”

“Anlıyorum, kamuoyu pek müsamahakar davranmayacaktır.”

Bay John’un… …açıklamaya ihtiyacı yoktu.

Savaş gereğinden fazla uzamıştı ve insanlar artık bıkkınlık getirmişti. Halk, birilerinin artık bir şeyler yapması için can atıyordu. Böyle bir zamanda Federasyon zaferi tek başına göğüsleyecek olursa ne olurdu?

Siyasi açıdan bakıldığında bu muazzam bir kazanım olurdu. Adeta bir altın madeni. Federasyon’un nüfuzu tavan yapacak ve dış nüfuzu ölçülemez bir seviyeye ulaşacaktı.

İmparatorluk’a karşı yürütülen bu savaşta hepsi zafer istiyordu. Fakat devlet dediğin açgözlü bir müesseseydi. Zafer ufukta göründüğünde ve insan onu nasıl kazanacağını seçecek lükse sahip olduğunda, elbette kendisine en çok fayda sağlayacak yöntemi seçerdi.

Kendi adına konuşmak gerekirse, Bay John… …zaten isteksizce muhatap oldukları bu sevimsiz komşularının yakında eskisinden daha da çekilmez bir edayla caka satacak olması ihtimalinden hiç mi hiç hoşnut değildi.

“İnsanın gerçekten kafasını kurcalıyor. İmparatorluk da Federasyon da beraber batsa daha iyi olurdu.”

“Daha çok katılamazdım.”

“O halde,” dedi Bay John… …beklenmedik bir teklifte bulunarak, “ya içimizden geldiği gibi İmparatorluk’a bir uyarıda bulunacak olursak?”

“Saldırının eli kulağında olduğuna dair mi?”

“Evet,” diyerek onayladı John.

İmparatorluk’a şu an bir uyarı gönderecek olsalar, mevcut duruma rağmen İmparatorluk’un elinde hâlâ General Zettour kozu vardı. Bu bilgiyi uygun kanallardan sızdıracak olurlarsa, o harp köpeğinin hünerlerini sergileyeceğinden emin olunabilirdi.

“Kullanılacak kanallara bağlı. Ancak doğru yapılırsa, bizi gerçekten mükemmel bir geleceğe taşıyacak şeref tribünündeki yerimizi garanti edebilir.”

Bu öneri karşısında Habergram bir an için kollarını kavuşturdu ve sanki kendi içinde bir vicdan muhasebesi yapıyormuşçasına inledi.

“Son derece cazip bir teklif…”

“Çok teşekkür ederim.” İkili şakayı bir kenara bıraktı. “Ancak pek mümkün değil, öyle değil mi?”

“Sanırım değil. Çok fazla pürüz çıkacaktır. Ne de olsa bir ittifakın içindeyiz. Bu sızıntı ortaya çıkacak olursa, başımıza bir dizi çorap örebilir.”

“Ayrıca,” dedi İstihbarat Teşkilatı başkanı, Milletler Topluluğu’nun asıl konumunu kıdemli ajanla paylaşarak. “Şu an için belli bir derecedeki başarı tamamen kabul edilemez sayılmaz.”

“Ama fazlası öyle mi?”

“Yani, evet, sanırım asıl sorun da burada yatıyor. Peki ama sence Yükselen Şafak dedikleri bu taarruz ne kadar etkili olacak? Sadece kendi kişisel tahminine dayanarak soruyorum.”

“Federasyon Ordusu operasyonun gizliliğini korumak için azami gayret gösterdi. Şu an için sahada bulunan ajanımızın elde ettiği bilginin ne kadar güvenilir olduğunu kestirmenin bile imkanı yok. Bu durumda…”

bir şey söylemek imkansız. Direktör kollarını kavuşturdu ve başını iki yana salladı. Bay John’un… …verdiği cevap kesinlikle doğruydu.

“İmparatorluk’un Doğu Komutanlığı’na aniden General Laudon’u atamış olması kafamı kurcalıyor. Böyle bir zamanda komuta kademesini neden takviye etsinler ki? O tilki Zettour’un kolunun altında bir koz bulundurmadığını varsaymaya dilim varmıyor.”

“Doğru,” diyerek katıldı John. “Orgeneral Laudon yaşlanmış olabilir ve yedek kadroları doldurmak üzere kenara çekilmişti belki ama savaş başlar başlamaz onu geri çağırdılar. İlk başlarda bir süre yatan kadroda bulunduğu için, sırf subay sayısını tamamlamak üzere getirilmiş sıradan biri olduğunu düşünmüştük… fakat kendisi vaktiyle Orgeneral Zettour’un üstüydü. Böyle bir adamı hafife almak pek akıl kârı olmayabilir.”

“Onun hakkında topladıkları bilgilere bakılırsa öyle görünmüyor,” diye mırıldandı ikisi kendi kendilerine.

Fiilen emeklilikten döndürülen bu Orgeneral Laudon, kâğıt üzerinde onursal bir makam olan görevin fiili komutasını ele alarak Alay Komutanı Laudon sıfatıyla derhal doğuya gönderilmişti. Ardından son Ildoa savaşında, yüksek danışman olmasına rağmen Hava Filosu koşullarını inceleme bahanesiyle çift motorlu bir hafif bombardıman uçağına binmişti. Onursal alay komutanlığı yatan bir kadroydu, yüksek danışmanlık ise geçici bir idare etme pozisyonuydu; ancak adamın gerçekte yaptıklarına bakılırsa Orgeneral Zettour’a çok daha fazla benziyordu.

“En önemlisi de doğunun ona emanet edilmesi muhtemelen o pislik Zettour’un ricasıyla oldu, değil mi?”

“Öyle görünüyor. Her neyse, Zettour’la aynı seviyede olsun ya da olmasın, kesinlikle aynı kumaştan yazıldığı belli.”

Hmph. Şef ve ajanlar kollarını kavuşturdu. Mesele basitti. İmparatorluk ve Zettour, Yükselen Şafak ile ilgili durumu kavramış mıydı? Yoksa kavrayamamışlar mıydı? Fakat bu konuyu daha fazla enine boyuna tartışamadan direktör konuştu.

“Bir saldırıdan şüphelenseler bile kesin olarak emin olmadıkları açık. Yükselen Şafak aslında başarıya ulaşabilir. Ultra’dan gelen bilgilere göre, şu anda İmparatorluk hanedanının yapacağı bir teftişe hazırlık olarak savunmalarını tahkim ediyorlar…”

“Bekleyin. Affedersiniz, az önce İmparatorluk hanedanının teftişi mi dediniz?”

“Evet, neden?” diye sordu direktör, sigarasını küllükte ezerken. “Anlıyorum,” dedi John, sıkılmışçasına iç çekerek. “Belki de İmparatorluk’taki o aptallar ne de olsa hiçbir şeyden şüphelenmiyordur.”

Bay John’un, savaş dışındaki konularda İmparatorluk’un yetkinliğine dair şüpheleri vardı. Fakat en kötü organizasyonların bile en azından uzmanlaştıkları bir alan olduğuna inanıyordu. Evet, elbet komutayı pekiştiriyor gibi görünüyorlardı ve bu tür şeyler konusunda doğaüstü bir koku alma duyusuna sahip olan Orgeneral Zettour ellerinin altındaydı. Ancak…

“İmparatorluk’un en azından savaş söz konusu olduğunda ne yaptığını bildiğini sanıyordum.”

“Evet, bunu gözden kaçırmış olmaları muhtemel. Aksini iddia edemem. Yine de fark etmiş olsalar bile bir saldırının kokusunu tam olarak alamamışlar gibi görünüyor. Bu durumda Yükselen Şafak’ın başarıya ulaşması muhtemel,” diye mırıldandı Habergram, sesindeki hoşnutsuzluğu gizlemeye çalışmayarak.

“Sosyalizmin şafağı söküyorsa, seninle benim gibi iki ihtiyar için pek de hoş bir durum olmayacak.”

“Hadi ama, ne de olsa müttefikiz. Sadece sönük bir zafer olması için dua edelim.”

Federasyon’un kaybetmesini umduklarını söylemek aşırıya kaçmak olurdu. Ne de olsa kibar insanlardı. Aynı zamanda kaşlarını çatmaktan da kendilerini alamıyorlardı. Doğu cephesinde Federasyon adına büyük bir zafer adeta kaçınılmaz görünüyordu.

Ama çok geçmeden göreceklerdi:

Zettour’un mucizesini.

13 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, SEMENDER MUHAREBE GRUBU KAMPI

Düzmece Raporlama Harekâtı, Albay Lergen’in talebi üzerine başlatılmıştı.

Hayır, “düzmece” kelimesi yanıltıcı. Bir tehdit yoksa, raporda da bu belirtilecektir. Buna daha ziyade “Aşırı Spekülasyon Harekâtı” demek daha doğru olur.

En önemli şey, baş belası konuğumuzun ziyareti sırasında herhangi bir soruna yol açmamasını sağlamaktır. Her halükarda, bu rapor için malzeme toplamamız gerekiyor.

Böylece keşif harekâtı başladı. Ancak elde edilen sonuçlar, Tanya için bile ciddi şekilde sıkıntı verici bir hal alıyor. Orgeneral Laudon’un sağladığı doğu ordusuna ait keşif raporlarıyla birleştirildiğinde, Tanya’nın içindeki kötü his giderek kontrolden çıkıyordu.

Elbette ters giden hiçbir şey yok. Kesinlikle hiçbir şey. Her şey tam da temenni edileceği kadar kusursuz ilerliyor.

Bu durum huzursuzluk verici. Kelimelere dökülmesi bu kadar zor olan böyle bir huzursuzluk genellikle asılsız çıkar. Fakat bu his, öyle kolayca gülüp geçilemeyecek kadar tekinsiz.

Karar netleştiğinde, kararlılık da peşinden kolayca gelir.

“Gönüllü keşif amacıyla düşman hatlarının derinliklerine sızmamız gerekiyor. Bunu bizzat ben yapacağım.”

Ayağa kalkıp ikinci komutanıma dönüyorum.

“Binbaşı Weiss, birliği geçici olarak size emanet ediyorum. Muharebe Grubu komutası da sizde olacak. Ancak büyücü taburuna liderlik ederken, yokluğunuzda her zamanki gibi işlerle Yüzbaşı Meybert ilgilensin.”

“Albayım?” diye soruyor Binbaşı Weiss şüpheyle. Kaşlarımı çatıp durumu netleştiriyorum.

“Ayının karnının içine bir göz atmak istiyorum. Yarıp açana kadar içinde ne olduğundan emin olamayız.”

“Fakat… defalarca kontrol ettik ve bulduğumuz her şey elimizdeki mevcut bilgileri doğruladı. Federasyon Ordusu sessiz. Dürüst olmak gerekirse bu hem anlamsız hem de tehlikeli görünüyor.”

Weiss’ın endişesi için müteşekkirim fakat düşündüklerimi yineliyorum.

“Durum ciddi. İmparatorluk hanedanının aziz üyeleri teftiş için cepheye gelecekler. Prenses Alexandra Hazretleri’nin başına talihsiz bir şey gelmesine asla izin verilemez. Bu sadece, böylesi bir talihsizlik ihtimalini kökten ortadan kaldırdığımızdan iki kat emin olmak için.”

“Evet ama… o halde neden ben gitmiyorum?”

Binbaşı Weiss’ın benim yerime gönüllü olmaya bu kadar hazır olması sevindirici. Duygulandım doğrusu. Daha tehlikeli bir durum çıktığında belki bu teklifini değerlendiririm.

Ancak gözlerinle görmeden inanmayacaksın. Ve bazen, o şeyi kendi gözlerinle görmen gerekir.

“Gönüllü olduğunuz için teşekkürler. Ancak ben gideceğim. Kanat adamıma gelince… Üsteğmenim, bana eşlik eder misiniz?”

“B-benim gelmemi istemiyor musunuz?!” diye bağırdı Visha, şaşkınlık içinde olduğu her halinden belliydi.

Yanıt olarak ona doğru döndüm. Şaşkın görünen tek kişi Visha değildi.

“Grantz ile mi keşif uçuşuna çıkacaksınız? Bu oldukça alışılmadık bir durum. Nedenini sormamda bir sakınca var mı Albayım?” dedi Binbaşı Weiss, yüzündeki kafa karışıklığı daha da artarak.

Hmph. Kollarımı kavuşturdum. Görünüşe göre yaptığı açıklama yetersiz kalmıştı.

“Üsteğmen Serebryakov ile çok uzun zamandır birlikte uçuyoruz. İyi günde kötü günde tam bir uyum içindeyiz. Üsteğmen Grantz ise Orgeneral Zettour tarafından seçildi. Daha önce göremediğimiz bir şeyi fark edeceksek, bu sefer bu iş için doğru adamın Üsteğmen Grantz olduğunu düşünüyorum.”

“Yine de sizin ve Üsteğmen Grantz’in gitmesi gerektiğinden emin misiniz Albayım?”

“Böyle söyleyince Binbaşı Weiss, madem gönüllü oldunuz, her şeyi benim yerime size ve Üsteğmen Grantz’e de bırakabilirim…”

“Nasıl emrederseniz,” diye yanıt verdi Binbaşı Weiss. Binbaşı Weiss sadık ve kıdemli bir askerdir. Kendisine uygun bir görev verildiğinde, beklentileri karşılayacağına her zaman güvenilebilir. Normal şartlar altında bu görevi ona devretmekte hiçbir sakınca görmezdim.

Fakat üst yönetim sahayı bizzat tanımıyorsa, geri kalan her şey anlamsızdır.

“Sonuçta bunu bizzat gidip kendim kontrol etmem gerektiğini hissediyorum.”

“Hissediyor musunuz…?”

“Komik, değil mi? Makul olmadığını biliyorum. Ama sahanın nabzını bizzat tutmam lazım.”

Ana noktaları özetleyen raporlar kullanışlıdır. Ancak bir durumu analiz ederken, bazı hallerde ham veriyi yine de kendiniz görmelisiniz.

Ama sadece bazı hallerde.

Tepedeki önemli şahsiyetler genelde analiz yeteneğinden yoksundur. Ham veri hiyerarşide o kadar yukarı gönderildiğinde, bu durum genelde sadece trajediyle sonuçlanır. Çoğu durumda bu tür kişiler, doğru bilgilerden tamamen yanlış çıkarımlar yaparlar ve bu çıkarımların dayanağı gizli belgelerse, bu belgeleri inceleme yetkisi olmayan astlar da patronun vardığı sonuçları çürütemez. Bu durumda, kritik karar alma süreçleri yanlış varsayımlara dayanarak gerçekleşebilir.

İşte bu yüzden herkesin ham veriyi görmesi gerektiğini söylemek yanlıştır. Ancak, bilgiyi yorumlamakla görevli personelin sahadaki nabzı hissetme yetisini kaybetmesi de kesinlikle bir o kadar zararlıdır. Doğru bilgi ve bunu yorumlayacak doğru bir çerçeveniz yoksa, en ince detayına kadar düşünen üstün bir analiz zekasına sahip olsanız bile doğru bir sonuca varamazsınız.

Sahadaki duruma yabancı olmak, fiili koşullara dayanarak karar verememekle eşdeğerdir.

“İşte böyle, buradaki işleri size bırakıyorum. En fazla iki ya da üç gün sürer. Bir hafta içinde dönmezsek görev başında kaybolduğumuzu var sayabilirsiniz… Ben yokken buralar size emanet,” deyip barakadan çıkıyorum.

Bu ani gelişmeye rağmen Üsteğmen Grantz hızla vaziyete ayak uydurup dirayetli ve becerikli bir edayla arkasından geliyor. Görev aniden çıkmıştı ama üsteğmen artık bu tür şeylere alışkındı.

Her zamanki ikilileri değildi ve uçuş plansızdı; fakat bir büyücü subayından bekleneceği üzere Üsteğmen Grantz hiç vakit kaybetmedi.

Tanya ve Grantz kusursuz bir ikili kolda gökyüzüne havalanırlar. Tamamen pürüzsüz gitmeyen tek şey Doğu Komutanlığı’ndaki hava kontrolörüyle uğraşmak olur. Ardından sekiz bin irtifaya yükselip, seyir uçuşu için oldukça canlandırıcı sayılacak neredeyse muharebe hızında cepheye doğru uçmaya başlarlar.

Fakat güneş çoktan batmaktadır. Federasyon’un kasvetli kış gökyüzünde güneş çabuk batar.

Çok geçmeden, zaten zayıf olan güneş ışığı tamamen kaybolur ve onları yalnızca gecenin karanlığında uçmak zorunda bırakır. Normalde bu saatler bir uçuşu askıya alma zamanıdır. Ancak iki kıdemli asker olarak, günün bu saatinde seyrüsefer yapma konusunda bolca deneyime sahiplerdir ve bu durum onları zerre rahatsız etmez. Aksine, karanlık perdesine minnet duyarak kısa sürede cepheyi çok gerilerde bırakır ve düşmanın nüfuz alanına doğru ilerlerler.

Doğal olarak, tespit ekipmanları gece bile uyumaz. Bu yüzden mana sinyallerini olabildiğince bastırıp tespit edilebilir alanlarını sınırlamak adına adeta yere sürünürcesine alçaktan uçarlar.

Normal keşif uçaklarının uçmasının mümkün dahi olmadığı bir irtifadır bu.

Belki de tam olarak bu yüzden, gece vakti olmasına rağmen Tanya ve Üsteğmen Grantz biraz garip duran bir şeyi fark edebilirler. Altlarındaki yeryüzü neredeyse fazla nizamî görünmektedir.

“Her yer gümüş rengi bir örtüden ibaret… Ama bana mı öyle geliyor? Şuradaki bir yol değil mi?”

Yere indiklerinde, şüphe yerini kesinliğe bırakır.

Karın altında gömülü olması gereken yol, tam da ayaklarının altındadır. Beyaz görünse de çömelip parmaklarımızla dokunduğumuzda, yolun boyanmış olduğu anında anlaşılır.

“Sırf beyaza boyamak için epey uğraşmış olmalılar.”

Bu belirgin bir şekilde kasıtlı bir kamuflajdır. Havadan geçen bir keşif uçağının şöyle tek bir taramayla tespit etmesinin muhtemelen imkânsız olduğu türden bir yol. Araziyi okumaya alışkın olmadıkları sürece, büyücülerin bile bunu fark etmesi pek mümkün olmazdı.

Hatların gerisinde böyle bir askeri yolun varlığı hayra alamet olamazdı.

“Bu yol bayağı aktif kullanılıyor gibi.”

“Evet,” diyorum Üsteğmen Grantz’e doğru başımla onay vererek ve zihnen kendimi en kötüsüne hazırlayarak. Bu ölçekte bir yol mu? Dehşet içinde bakakalmaktan başka elimden bir şey gelmiyor.

Büyük ölçekli bir konvoy ya da daha düzenli, aralıksız bir sevkiyat için yapılmış olmalı. Ya da ihtimal dâhilinde, düşmanın devasa bir güç topladığının işareti olabilir miydi? Yine de bu ana damarı bulacak kadar şanslı olduğumuza göre yapacak tek bir şey vardı; o da burayı derinlemesine keşfetmekti.

“Bir ordugah kuracağız. Bir gözetleme noktası. Öncelikle gece boyunca yolu gözetim altında tutmamız gerek.”

“Ancak pek erzakımız kalmadı…”

“Ne? Yanında en az iki öğünlük yüksek kalorili büyücü azığı var, değil mi?”

Hafifçe irkilen Üsteğmen Grantz göğüs cebine vurup yüzünü ekşitiyor.

“Üzerimde iki günlük azık var. Ekstra rasyonları da sayarsak üç gün. Ya sizde durum ne, Albayım?”

“Bende de aynı. Dua edelim de düşmanı çabuk tespit edelim.”

“Sahi mi? Buradan mı?”

“Evet,” diyerek onaylıyorum. “En kötü senaryoda yarın da burada çakılı kalabiliriz, bu yüzden en iyisi yerleşmek.”

Karın içinde zor olsa da fark edilmesi güç bir gözetleme noktası oluşturuyoruz. Gecenin karanlığında gizlice çalışmak zor ama yapılması gerek.

Gözetleme işi sabır meselesidir.

Birbirimizi bu kadar iyi tanıdığımız düşünülürse, Üsteğmen Serebryakov ile böyle siperlenip pusmak daha kolay olurdu… Tam o sırada Üsteğmen Grantz, bir şey fark etmişçesine elini hafifçe oynatıyor. Görüş zayıf olduğu için iyice yaklaşıyorum ve Üsteğmen Grantz’in parmağıyla bir şeyi işaret ettiğini fark ediyorum.

Işık. Cılız ama kesinlikle hareket halinde. Bir araç.

Bu da bir konvoy demek olmalı. Ve mesafe göz önüne alındığında oldukça büyük ölçekli bir konvoy.

“Farları karartılmış kamyonlar mı? Gerçekten de çabuk geldiler.”

İyi şeylerin hiç beklemediğin anda gerçekleştiğini söylerler ama bu adeta üst üste gelen bir şans zinciri. Keşfe çıkalı daha hiç zaman geçmeden yolu bulduk, şimdi de bu. İşlerin zahmetsizce yolunda gitmesi güzel şey.

Tanya hafifçe gülümsüyor ama ardından derhal yüzünü asıyor. Gözlerinin önünde aniden beliren konvoyu, büyük ölçekli dışında başka bir şekilde tanımlamak imkânsız. Gecenin kısıtlı görüş şartlarında bile seçebildiğimiz kadarı azımsanmayacak boyutta. Tanya, dürbününden bu tekinsiz manzaraya bakarken yutkunuyor.

Araçların yükle dolu olması normal. Ne de olsa kamyon bunlar. Mantıklı olan da bu. Fakat görebildiğimiz kadarıyla lastikler gayet iyi durumda. Bu kötü haber. Hayret verici demek yetersiz kalır.

İyi durumda lastikler mi? Bir nakliye kamyonunda hem de? Nakliye kamyonları genelde aşırı yıpratılır.

Belki de kamyonun bakımı iyi yapılmıştır. Ya da özenli kullanmışlardır. Belki de ellerinde yedek vardı. Ya da hepsi birden?

Kamyonun bakımlı olduğu ve yükle doldurulduğu tek bir bakışta anlaşılabiliyor. Bir ikmal güzergâhı olduğu anlaşılan bu yolun varlığıyla birlikte, Federasyon’un hazırlıkları düşündüğümüzden çok daha ileri bir safhada gibi görünüyor.

“Üstelik becerikliler de,” diye mırıldanıyorum. “Bu iş riskli. Buralarda ışıldak yakacak halleri de yok.”

Farları karartıldığı için görüş zayıf, üstelik yolun zemini de zaten pek parlak değil. Bu koşullar altında bir konvoyu böyle intizamlı bir şekilde yürütmek sadece çetrefilli değil; açıkça tehlikeli.

“Yine de oldukça disiplinli görünüyorlar.”

“Doğru,” diyerek Üsteğmen Grantz’in sözlerini zihnime not ediyorum. “Federasyon ölçeğinde değerlendirilirse, tıkır tıkır işleyen bir harekât yürütüyorlar…”

Hım? Karın üzerinde hareket eden gölgeler fark ediyorum.

“Avcı ekibi mi? Çılgınlık. Şunlar… savaş köpekleri mi?”

Gözcü piyade ekibi olduğu anlaşılan bir grup fark ediyoruz. Grantz ve ben en başından beri karda yatıp izimizi kaybettirmiştik ama yine de dikkatli olmasaydık yakalanabilirdik. Gizlenirken düşman tazılarının varlığı bilhassa tehlikelidir. Peşinize düşerlerse, şans eseri bir hava büyücüsü değilseniz kaçmak ciddi bir sorun haline gelebilir.

“Bunu havadan keşifle fark etmelerinin imkânı yokmuş.”

“Hayır. Gece keşif uçuşları yapıyorlardı ama böyle bir şeyi…”

“Aynen öyle,” diyorum Üsteğmen Grantz’in sözleri üzerine kederle başımı sallayarak. Keşif uçakları geceleri ancak bir yere kadar görebilir. Üstelik düşman gözcülere karşı tetikterse, herhangi bir şeyi fark etme güçlüğü katbekat artacaktır. Öte yandan, bir piyade mangasısının düşman topraklarının bu kadar derinlerine sızması son derece zor olurdu. Ve ne olup bittiğini keşfetseler bile, gözcülerin o bilgiyle tek parça halinde geri dönebilmesi neredeyse imkânsızdı.

“Erken bir bahar taarruzu neredeyse kesin gibi… Buranın da taarruz için ana üslerden biri olma ihtimali yüksek.”

Sağlığım yerinde olmasına rağmen, şiddetli bir baş ağrısının yaklaştığını hissedebiliyorum. İmparatorluk hanedanının yapacağı teftiş düşünülürse, bunun kesinlikle rapor edilmesi gerekiyor. Bunu bulduğumuz için lanet olasıca derecede şanslıyız, diye düşünüyorum rahatlayarak.

“Yine de gerçekten şanslıydık, değil mi?”

“Hım? Nedenmiş o, Üsteğmen Grantz?”

“Çünkü düşman tam da bizim tesadüfen keşif yaptığımız bir alanda böyle toplanmış. Demek istediğim, fark ettiğimiz için şanslıyız.”

“Evet, seni yanıma aldığıma iyi etmişim. Gerçekten de epey… Bekle bir dakika.”

Şansın lütfuna mı uğramıştık? Yutkunuyorum. Bir şeyler yanlış. Başından beri bir şeyler ters gidiyor.

“Albayım, ne oldu?” diye soruyor Üsteğmen Grantz, sesi endişeli gelerek. Fakat o yolunda gitmeyen şey hissi Tanya’nın zihninde o kadar yüksek sesle büyüyor ki, onu neredeyse duyamıyor.

“Bu sadece bir tesadüf mü…?”

Eğer öyleyse, bunu kutlamalıyız. Yaşasın, oley! Düşmanın neyin peşinde olduğuna sırf bu şekilde tesadüfen rastladıysak, bu beni dünyadaki en şanslı insan yapar.

Ama bu gerçekten şans mı?

Düşmanın durumunu kavramak için düşman topraklarına ilerledik. Böylesi bir şeyi anında gün yüzüne çıkarmak devasa bir şans olurdu. Tüm bu engin doğu cephesinin ortasında düşmanın gerçek niyetini keşfetmek gerçekten bu kadar kolay olabilir miydi?

“Düşmanlar sırf denk geldiği için mi buradaydı?”

Ya da ya bu bir tesadüf değilse?

“Ya… bu sadece bir parçaysa?” diye mırıldanıyorum, olduğum yerde kalakalırken.

Ya bu bütünün küçük bir parçasından başka bir şey değilse ve düşman tüm hat gerisi boyunca toplanıyorsa? Bu düşünce aklıma gelince, aniden bastıran kusma isteğine engel olmaya çalışarak elimi ağzıma götürüyorum.

Mümkün olabilir mi? Bahara kadar vaktimiz yok mu yani?

“İnanamıyorum…”

Ne inanabiliyorum ne de çürütebiliyorum.

“Olabilir mi? Baharda değil de…?”

“Baharda değil mi? Albayım, neden bahsediyorsunuz?”

Kafa karışıklığı içindeki üsteğmen endişeyle Tanya’ya bakıyor ancak Tanya bir açıklama yapamıyor.

“Bak, Üsteğmenim. Düşmanın gölgelerine,” diye tıslıyorum nefretle, düşman konvoyunu işaret ederek. “Ters bir şey görüyor musun?”

“Affedersiniz, ‘ters’ mi?”

“Sıradan bir Federasyon birliği gibi görünüp görünmediklerini soruyorum!” diye üsteleyerek sesimi ustalıkla boğuk bir fısıltı seviyesinde tutuyorum. Dürbününden bakıp Federasyon birliklerine odaklanıyor.

Son derece iyi teçhizatlandırılmış piyadeler. Mana sinyali yok. Geçen gün tespit ettikleri mekanize büyücü birliğinden çok farklı. Bu tesadüfen özel bir birlikse, bunda sorun yok. Ama ya bu standart bir durumsa?

“Geri dönmeliyiz, Üsteğmenim…! Derhal, elverişli ilk anda!”

“Ha?”

“Bütün büyücü taburuyla uzun menzilli keşif gerçekleştirmemiz gerekiyor. Ben… Bunu söylemekten nefret ediyorum ama…”

Durum gerçekten son derece vahim olabilir.

Sözlerimi yutarak, Federasyon birliği geçer geçmez Grantz ile birlikte apar topar havalanıp azami muharebe hızında ve zemine olabildiğince yakın seyrediyoruz.

İhtiyatı o denli elden bırakmazlar ki, dost komutanlığın hava devriyesinden tamamen sıyrılırlar; ardından yaklaşırken Üsteğmen Tospan komutasındaki nöbetçi piyadeler tarafından düşman sanılıp neredeyse ateş altında kalırlar.

Bu karışıklığa rağmen Tanya, onları azarlamaya bile ayıracak vakti yokmuşçasına doğrudan karargâh barakasına yönelir. Aceleyle içeri girerken neredeyse kapıyı kıracak gibi tekmeler.

İçeride, onu ilk başta bir davetsiz misafir sanıp saldırmaya hazır halde yanı başındaki küreğe uzanan Binbaşı Weiss’ın şaşkın yüzüyle karşılaşır.

“Albayım, ne oluyor Tanrı aşkına?!”

“Binbaşı Weiss, üzgünüm, derhal geçerli olmak üzere tüm faaliyetleri iptal edin. Tüm taburu uzun menzilli keşif için hazır hale getirmemiz gerekiyor…”

tam ikinci komutanıma emirler yağdırarak bunu söylemek üzereyim ki, daha lafımı bitiremeden—

“Acil bir rapor var!” Telsizdeki subay aniden bağırıyor.

Hem Tanya hem de Weiss ellerinde olmadan dönüp bakıyorlar. Telsiz subayının sesi genelde hiç bu kadar panik dolu çıkmazdı.

Muharebe Grubu’nun bir ve iki numaralı komutanları tarafından bu şekilde süzülmek normalde subayın utançtan donup kalmasına neden olurdu, ama bugün durum farklı. Yüzü kireç gibi kesilen subay, boğuluyormuşçasına ellerini sallıyor.

“Federasyon Ordusu harekete geçti!”

“Sakin ol. Rapor tam olarak ne diyor? Yine önceki gibi büyük ölçekli bir mekanize büyücü birliği mi? Yoksa cephenin bir yerinde söndürülmesi gereken bir yangın mı çıktı? Zamanlama berbat… ama nerede bu? Devam et, raporunu ver,” diyor Binbaşı Weiss yatıştırıcı bir tonla. Ancak telsiz subayı onu neredeyse tamamen görmezden geliyor; bunun yerine gözlerini çaresizce Tanya’ya çeviriyor ve düğümlenen bir sesle konuşuyor.

“Onlar… Her yerdeler.”

“Ne?”

“… Federasyon Ordusu. Bütün A Harekât Alanı’nda.”

Derin bir iç çeken Tanya, gözlerini yukarı dikiyor.

Başının üzerinde ahırın köhne çatısı duruyor. Ve onun da ötesinde, iyi biliyor ki, her yeri kaplayan bir karanlık uzanıyor. Varlık X’in kötü niyetiyle adeta patlamaya hazır, nefret dolu Federasyon kış gökyüzü.

“Bu… Federasyon Ordusu’nun tam ölçekli bir taarruzu. Düşman, A Harekât Alanı’ndaki tüm cephelerde ilerliyor!”

Telsiz subayı adeta ağıt yakarak konuşmaya devam ederken, Tanya kısık sesle sitem ediyor.

“General Zettour… bunu konuşmamıştık. Konuştuğumuz şey kesinlikle bu değildi.”

Büyük ölçekli bir saldırı. Düşmanın tam ölçekli karşı taarruzu. Tam da Zırhlı Tümen Ildoa’ya kaydırılmışken. Olabilecek en kötü zamanlama.

Beynimde kırmızı bir alarm ışığı yanmaya başlasa da, istesem de istemesem de ne olduğunu anlamaktan kendimi alamıyorum. Bu açıkça stratejik bir taarruz; siyasi hedefler uğruna askeri gücün sergilenmesi.

Ve esasen, gafil avlayan ezici bir güç gösterisi.

Tam emir vermeye başlayacakken, aniden içimden kusma isteği yükseliyor.

“Ne…?!”

Bu dürtü aniden ve ezici bir şekilde geliyor; hiçbir anlam veremiyorum.

“Bu sinirsel bir bozukluk mu…? Uzun uçuşun ve kendimi çok fazla zorlamamın etkileri mi?”

Ama hayır, fiziksel olarak iyi durumdayım.

Kendi bedeninin içinde neler olup bittiğini bilmek şaşırtıcı derecede zor olabilir, ancak son zamanlarda, o köle tacirleri General Romel ve General Zettour için çalıştığım zamanlarla kıyaslandığında, fiziksel yıpranma çok daha az hissedilir düzeydeydi.

Uyku, yemek. Nispeten konuşursak, saha koşulları yönetmeliklere çok daha uygundu.

Yine de her ne hikmetse, şu an bedenim titriyor. Sanki korkuyormuşum gibi, ama neden?

Önemi yok; düşman geliyor. Derhal kendimi toparlamam gerek.

“Binbaşı Weiss, derhal müdahaleye hazırlanın. Tüm personel, muharebe mevzilerine! Yüzbaşı Meybert ve Üsteğmen Tospan’ı çağırın! Ve alarmları çalın!”

Ah. Bir şey daha ekliyorum.

“Ayrıca gerideki Yüzbaşı Ahrens’e kendi inisiyatifiyle hareket etmekte serbest olduğunu söyleyin! Ama sadece yetkilendirme olarak! Geride güvenliğin sağlandığı falan yok!”

Peş peşe emirler yağdırdıktan sonra, yatakhanem olarak tahsis edilen döküntü evin odasına dalıyorum; başımı ellerimin arasına alıp nefesimi kontrol altına almaya çalışıyorum.

Birkaç saniye bile yeterli, ama düşünmek için zaman istiyorum. Durumu olabildiğince kavramaya çalışarak derin bir nefes alıyorum; beynim berraklaşmaya başlayana kadar zihnime oksijen pompalıyorum.

Saldırı, azgın bir dalga gibi. Düşmanın gizli üssü. Bu mümkün mü? Yoksa…?

“Yanılmışız… Her konuda yanılmışız…?”

General Zettour bile hedefi tamamen ıskaladı. Zettour, en kötü senaryoda bile Federasyon Ordusu’nun en erken ilkbaharda saldıracağını varsaymıştı.

Ama mevcut durum, bir kış taarruzunun başladığını gösteriyor.

Düşmanın bu kadar fazla güce sahip olmaması gerekirdi; bu tüm beklentileri boşa çıkarıyor. Mevcut gelişmelerin de gösterdiği gibi, fena halde yanlış hesap yaptık. Ya durum göründüğünden de beterse?

“Bizi tamamen hazırlıksız yakaladılar…!” Durumu kısaca özetleyerek gayriihtiyari bağırıyorum. “Nasıl bu kadar yanılabilirdik?”

Tabii ya, diye düşünüyorum. Önsezi dediğin şeyin yarattığı fark işte bu. Bir analist olarak General Zettour nesneldir, bilgedir ve bir adım daha öteye gidersek bir realisttir; yani bir iyimserden olunabilecek en uzak noktadadır… Ama nihayetinde, başkentte yapılan analizler cepheden gelen raporlara dayanan çıkarımlardan ibaret.

Peki ya cephe hattında bir hata yapıldıysa?

“Yanlış varsayımlara dayanan bilgi, sanırım ancak yanlış cevaplara yol açabilir.”

General Zettour yanlış verilerden yanlış sonuçlar çıkardı; ona duyduğum güven yüzünden sahadaki bir şeylerin neden bu kadar ters hissettirdiğini anlamakta çok geç kaldım.

Aldatmaca, kamuflaj, kalleşçe bir baskın. Bunlar Sovyetlerin en iyi bildiği işlerdi. Bu dünyadaki Federasyon’un da farklı olmayacağını bilmeliydim. Korkunç bir hata yaptım.

Federasyon çok kurnaz.

General Zettour bizzat burada olmasa bile, dikkati doğu ordusunun üzerindeydi. Ona hangi bilgilerin ulaşacağını titizlikle kontrol etmek az buz bir iş değildi, ama inanması güç gelse de bunu başarmışlardı.

Yanlış bilgiler yanlış sonuçlara yol açtı ve bu zehir İmparatorluk’un savaşa hazırlık durumunu içten içe kemirerek bugünkü baskına zemin hazırladı.

“Sonuçta General Zettour bile sadece bir insanmış demek ki…”

Keşke oturup buna gülebilselerdi. Ama ne kadar gülerlerse gülsünler, sorunları bekleyecek değil. Artık kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok. Saat her tıkırdadığında durum daha da kötüleşiyor.

İmparatorluk’un stratejik ihtiyat birliklerinin çoğu kuzey Ildoa’ya gönderildi. Eski Büyük Ordu’dan eser kalmadı. Takviye kuvvetlere güvenilemez; gelse gelse çok azı gelebilir, şanssızlarsa belki de hiç gelmez.

Savunma hattı tamamlanmamış durumda. Tek çaremiz bu mu gerçekten?

Yine de Tanya’nın zihninde sinsice bir korku büyümeye başlıyor.

Doğu çok engin.

Dehşet verici derecede engin.

Ren Cephesi’ndeki korkunç çatışmalar sırasında inşa edilenler gibi çok kademeli savunma mevzileri olmayacak burada.

Olsa olsa, hafifçe tahkim edilmiş müstahkem noktalarla desteklenmiş iğreti bir hat.

Federasyon’un hareketlerini keşfetmeden önce kendi savunma hattımızın üzerinde defalarca uçtuk ve üslerimizi kontrol ettik; bu yüzden ne durumda olduklarını biliyorum: Delik deşik ve vahim derecede ihtiyat birliklerinden yoksun. Ren Cephesi’nde inatla kurulan o esnek savunma anlayışını oluşturmaktan fersah fersah uzaktayız.

Üstelik kışın bir saldırı gelmeyeceğini varsaydığımız için kışlık hazırlıkları ve kış kilitlenmesini çoktan tamamladık.

Eğer.

Ya şöyleyse?

Eşzamanlı ve derinlemesine saldırı, kesintisiz ilerleme, mekanize birlikler, tam kuşatma ve imha.

Bu dört unsurun birleşimi, savaşın en korkunç modellerinden biri… Ya Federasyon Ordusu’nun şu an kalkıştığı şey tam olarak buysa?

“Biz ince bir kılıcın keskin hamlesine karşı savunma yapmaya hazırlanıyorduk. Ama düşman bunun yerine devasa bir giyotin hazırladıysa…”

O zaman İmparatorluk bunca zamandır kendinden emin bir şekilde yanlış karşı önlemi uygulamakla vakit kaybetmiş demektir. Bir başka deyişle, kendi varsayımlarımızın kör noktasından tam anlamıyla gafil avlanmak üzereyiz.

Peki, asıl sorun ne?

Ya durum altüst olur ve bastığımız zemin belirsizleşirse?

Meydana bir giyotin çıkarıyorlar. Boynumuz o giyotine girdi mi, artık kaçış yoktur. Kelleler uçacak.

“Siktir… Siktir.”

Sovyetlerin derin savaş doktrinine karşı tek bir gerçek karşılık vardır. Ve bu, Tanya’nın zaten çok iyi bildiği bir şeydir.

O da Hava-Kara Muharebesi.

Ancak Hava-Kara Muharebesi, elbette piyade sayısı bakımından geride olmasına rağmen teknoloji ve hava gücü üstünlüğüne sahip ABD’nin Avrupa’da hava hakimiyetini elinde tutacağını varsayıyordu.

Şu anda İmparatorluk, ne düşmanın ihtiyat kademelerini ezecek hava gücüne ne de üstün Ana Muharebe Tanklarından oluşan mobil bir darbe kuvvetine sahip. Hava hakimiyetimiz bile yer yer şüpheli. Disiplinli bir büyücü muharebesi yürütme kabiliyetimizin bile sorgulandığı bir noktaya kadar geriledik.

En önemlisi de durumu ölümcül bir şekilde yanlış okuduk. En kötü senaryoda, üslerimize barikat kurup bizi bu kuşatmadan kurtaracak bir karşı taarruzun hayalini kurarak öleceğiz. Bunun son anlamına gelmekten başka bir şey olabileceğini hayal etmek imkânsız.

Saha orduları yok oluşun eşiğindeyken, onlar da tatlı bir karşı taarruzun hayalini kurarlar mı acaba?

“Ha-ha… Ha-ha-ha…”

13 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, FEDERASYON BAŞKENTİ MOSKVA

Loria çok çalışıyordu.

Hem de nasıl, ölesiye çalışıyordu.

Neredeyse herkes ilkbahar taarruzunu kışa çekmeyi gaddarca bir delilik olarak görerek karşı çıkmıştı, ancak Loria ulusal çıkarlar uğruna son gücüne kadar mücadele etmişti.

Olması gerektiği gibi.

Yükselen Şafak uğruna dürüstçe, doğru bir şekilde ve sarsılmaz bir kararlılıkla çalışıyordu.

Bunun altında gizli bir ima ya da süslü laflar yoktu. Federasyon’un zafer kazanması için bedenini ve ruhunu adeta adamıştı.

Tabii ki Loria asker değildi. Yükselen Şafak taarruzu General Kutuz tarafından yönetiliyordu. Pratikte Loria bu planlamanın hiçbir aşamasında yer almamıştı. İlla bir şey söylenecekse, istihbarat ağlarını sağladığı veya partizanlarla koordinasyonu kolaylaştırdığı söylenebilirdi. Ama hepsi bundan ibaretti.

Orduyu coşkuyla destekliyor olabilirdi, ama konu İmparatorluk’u devirmeye geldiğinde Loria kendince bir figürandan başka bir şey değildi. Yine de elbette, gizli polisin başındaki adamın askeriye açıkça başrol olarak kabul etmesi ve ayak bağı olmaya çalışmaması, Federasyon Ordusu’nun umabileceğinden çok daha büyük bir destekti.

Ne de olsa söz konusu olan gizli polisti; hem gölge etmemeyi hem de orduyu kulislerden desteklemeyi seçmişti. Loria’nın General Kutuz’a ne kadar büyük bir destek verdiğini bilseydi Tanya muhtemelen şaşkınlıktan içtiği şeyi püskürtürdü.

Sonuçta, Federasyon’un güç yapısına aşina olanlar için bu, tüm mantık kurallarına aykırı bir tuhaflıktı.

Ve böylece izledi ve bekledi, bekledi ve izledi; derken nihayet, o uzun zamandır beklenen an gelip çattı. Bir alkış tufanı ve coşkulu bir tezahürat.

“Yükselen Şafak! Gece bitti, gün başlıyor!”

AYNI GÜN, İMPARATORLUK BAŞKENTİ

Başkentte hâlâ uzayıp giden tatilin izleri seziliyordu… yeni başlayan bir yılın havası.

Coşku ve heves hususundaki o en büyük kopuşun hissedildiği zamandı.

Bu durum özellikle Genelkurmay Başkanlığı’nda son derece belirgin bir şekilde hissediliyordu. Ne de olsa günlük iş yükü giderek altından kalkılmaz bir hal aldıkça, büroda çalışanlar tatil neşelerinin bir noktada kendilerini terk edip gittiğini fark ediyorlardı.

Bu askerlerin arasında, Personel Dairesi Başkan Yardımcısı olarak bilinen ve General Zettour’a bağlı olan kıdemli yaverin görevleri neredeyse eşi benzeri görülmemiş bir boyuttaydı. Başından iş eksik olmayan bu albay rütbesindeki subayın sağa sola koşturup durması artık nadir görülen bir manzara olmaktan çıkalı epey zaman olmuştu.

Ancak bunun iyi yanları da vardı.

Örneğin, Albay Uger’in bile elinde kötü haberlerle haberleşme odasından fırlayıp General Zettour’un makamına koştuğunu görseniz—eğer yaver siz olsaydınız, sadece “Yine mi?” diye düşünebilirdiniz.

Sanal bir kâbusun içindeymişçesine, Albay Uger seğiren yüzünü kontrol altına almaya çalıştı—kontrol edemediği kısmı saklayabilmek için dua ederek—ve bu kadar kötü haberleri getirenin kendisi olduğuna lanetler yağdırarak generalin makamına daldı.

“Generalim, acil bir durum var!”

“Albay Uger? Ne oldu?” diye sordu General Zettour, sakince ve durumu kontrol altında tutarak.

Buna karşılık Albay Uger, titreyen elinde neredeyse buruşturduğu mesajı öne uzattı.

“Doğu ordusundan bir alarm bildirimi. Buyurun.”

“Teşekkür ederim.”

General Zettour mesajı alırken düzgün kaşları hafifçe havalandı.

Şimdi, bakalım.

Eski güzel günlerde Genelkurmay subayları böyle davranmaya özen gösterirdi. Teşekkürler ve tebessümlerle, duygularını gizlemek için çabucak arkalarını dönerek. Güven veren bir edayla.

Böyle bir zamanda bile bir subay, ağırbaşlılığını koruma sanatına kafa yorabilirdi.

Peki ama…

neden? Tanrım, neden?

Albay Uger’in şu an tanık olduğu şey de neydi? Görmezden gelmeyi başaramadı.

Omurgadaki bir kırılma. Gerçekliğin acımasız çaresizliğiyle bükülmüş, tek kelime etmeyen, yalnızca kâbuslara sarılan yaşlı bir adamın gücünü yitirmiş sırtı.

Uger bunu daha sonra anlayacaktı.

Yükselen bir Şafak tarafından neredeyse ezilmek üzere olan yaşlı bir adamı izliyordu. Tarihin bir tanığı olarak Uger her şeye şahit oldu.

O anda General Zettour kendi iblisleriyle boğuşuyordu. Kendi hatalarıyla. Durumu yanlış okumasıyla.

O tek bir anda, o bilge zihni başarısızlıklarının her birini en son detayına kadar kavradı.

Çöküşlerini zaten görmüştü ama bunu ertelediğini sanıyordu. Şimdilik güvende olduklarına dair yanlış bir inanca kapılmıştı. Federasyon’un henüz güçlerini toparlayamadığına… Ildoa’ya göndermek için doğudan toplayabildiği kadar piyonu bu yüzden bir araya getirmişti.

Zamanları olması gerekiyordu. Yarım yıl. En azından dört ay. Hâlâ zaman vardı. Ölmeden önce küçük bir müsaade. İp incecikti, evet, ama yine de karşıya geçilebilecek bir ipti. Bir örümcek ağına bile tutunulabilirdi.

“Nasıl? Anlamıyorum…”

1 MIA: Çatışmada Kayıp, yani yani bir kişinin çatışma esnasında kaybolması durumudur. Genel olarak biri kaybolduğunda, genellikle öldüğü varsayılabilir. Hikâyelerde bu durum genelde ileride geri döneceğine dair bir işaret fişeği çakar, ama gerçekte durum neredeyse hiç öyle değildir. Gerçeklik acımasızdır.

2 Hava-Kara Muharebesi: Sovyet Ordusu henüz sapasağlamken ABD ordusunun bir kısmı tarafından geliştirilmiş bir doktrin. Düşmanın durmaksızın üzerinize gelmesi tehlikeli olabilse de düşünce şuydu: Kara ve hava kuvvetleri arasındaki akıllıca koordinasyon ve manevra taktikleriyle, düşmanı bölerken ihtiyat kuvvetlerini de ağır bir şekilde vurarak sayıca az olmayı bir engel olmaktan çıkarmak.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla