Doğrusunu söylemek gerekirse, bu savaşa girerken İmparatorluk Ordusu ile savaşmayı, üstelik de adil bir şekilde çarpışmayı bekliyorduk. Fakat geriye dönüp baktığımızda, acınası derecede safmışız.
Şartları tamamen yanlış okumuştuk: İmparatorluk, Topyatun Savaş mefhumunun o iğrenç doğası söz konusu olduğunda bizden yıllarca ileride olan tam bir uzmandı; bizler ise mertçe, göğüs göğüse bir çarpışmaya gireceğimizi sanan, kulaklarının arkası henüz kurumamış toy bir güruhtuk.
Bizi böylesine yanılgılarla dolu bir beklentiye sokan şartlar altında, hedefi ıskalamamıza hiç şaşırmamak gerek. Gerçi her şey olup bittikten sonra geriye dönüp düşündüğünüzde taşlar yerine tam oturuyor. Baş düşmanımız Zettour’un, işgalin daha en başından beri adil bir şekilde savaşmak gibi bir niyeti katiyen yoktu; bunu artık sonsuz bir özgüvenle söyleyebilirim.
Bu adam, savaşın temel kaidelerine son derece sadıktı. Bilhassa da düşman ordusunun zayıflıklarını istismar etmek için kendi ordusunun güçlü yanlarını kullanma konusunda. Karşı tarafın kuvvetlerini üzerine çekebilmek adına kendi ordusunun avantajlı olacağı muharebe alanları yaratması onun için kritik bir zorunluluktu.
İldoa’daki savaşın zeminini hazırlarken izlediği prensip de tam olarak buydu. O piç kurusu, orada inisiyatifi asla elden bırakmamayı sağlama almıştı.
Bizler başrol olduğumuzu sanarak muharebeye atılmıştık; oysa gerçekte, İmparatorluk tarafından bizim için yazılmış bir senaryoda sadece iki paralık bir figüranlık yapıyorduk.
İldoa’da yaşanan o fecaat, İttifak’ı tongaya düşüren tarihi bir el çabukluğuydu. Daha da kötüsü, asıl almamız gereken önemli dersler tam aksine göz ardı edilmişti.
Halkın gözünde muharebeyi İmparatorluk kazanmış, ancak savaştan biz galip ayrılmıştık. Nihai netice göz önüne alındığında, bu bir bakıma doğru sayılabilir. Tarihsel açıdan bakıldığında, İmparatorluk gerçekten de İttifak’a karşı kaybetmişti; bu da bize zerre kadar da olsa bir gurur ve güven aşılayan bir sonuçtu.
Ama ne olmuş yani? Konuya bu şekilde yaklaşmayı her zaman son derece narsistçe bulmuşumdur. Tek bir zaferin ışıltısına kapılıp bariz sorunları görmezden gelmenin yapıcı hiçbir yanı yoktur. Bu ihtiyar adamın ders verir gibi konuşmasını bağışlayın, fakat savaşı bizzat yaşamış biri olarak İldoa yarımadasında geçirdiğimiz o günleri ancak derin bir iç çekişle hatırlayabiliyorum.
İmparatorluk taktiksel olarak mı üstündü? Askerleri son derece yetenekliydi ve bizimkilerden daha mı iyi savaşıyordu? İsimli büyücüleri ve as pilotları mı vardı? Bunların hepsi zaten herkesin bildiği şeyler. Bu ferdi hikâyelerin hiçbiri tamamen asılsız değildi ve muharebe alanında anlatılacak anekdotların, efsanelerin veya mitlerin bir eksikliği de kesinlikle yoktu. Birisi kalkıp kolayca ilgi çekici bir roman yazabilir ya da en azından bir barda eski silah arkadaşlarıyla bu anıları yâd edip eğlenebilirdi.
Ancak ne yazık ki, bütün bunlar teferruattan ibarettir.
Benim asıl tartışmak istediğim şey ise gerçekte neler olup bittiğidir.
Yarımadada kaybetmemizin asıl nedeni… mesele Topyatun Savaş olunca temel bir düzeyde dahi uyum sağlamakta çuvallamış olmamızdı.
Çatışmanın kuralları değiştiğinde, bir ordunun buna olabildiğince hızlı bir şekilde adapte olması gerekir ve bunu başaramamanın bedeli muazzam büyüklükte olmuştur.
Gerçi, bahsetmem gereken daha pek çok etken var. Örneğin bunların en büyüklerinden biri, düşmanımızın kokuşmuş aşağılıklardan oluşan bir sürü olmasıydı. Belki de fazlasıyla eski kafalıyım, ama o pisliklere katlanamamamın asıl sebebi her şeyden çok buydu. Onun milyonda bir görülen bir general olmadığını iddia etmek samimiyetsizlik olsa da… o piç Zettour’un, lojistiğimize yük bindirmek için mültecileri kullanması dâhiyane olduğu kadar ahlaken de iğrençti. Bu, taktiksel bir bombardımandan çok daha sinsi bir hamleydi ve bu saldırıyı bir haklılık kisvesine bürüdüğü için bütün dünyanın gözü önünde tereyağından kıl çeker gibi halletmişti.
İldoa mültecilerinin aç midelerini kullanarak ordumuzu dize getirmeye çalıştı. Sadece bu tek saldırısı bile, hepimizin bildiği o üçkâğıtçı lakabını sonuna kadar hak etmesine fazlasıyla yetmişti. Nihayetinde İmparatorluk’un sonunu getiren şey ‘her şeyden önce taktik’ politikaları olsa da Zettour’un önderliğindeki İldoa harekâtı başlı başına ayrı bir canavardı. Bütün bir harekâtın her virajını, baştan sona en ince ayrıntısına kadar hesaplamıştı.
Orta Çağ’da kaleleri nasıl kuşatırlardı biliyor musunuz? Bırakın büyüyü, daha bombaların bile icat edilmediği o dönemlerde, bir kalenin taş surları bir duvarın olabileceği kadar aşılmazdı ve yaklaşan bir saldırganın en büyük derdi bu kaleyi nasıl düşürebileceğiydi.
O zamanların hâkim taktiği, çevrede yaşayan halkı evlerinden sürüp kalenin içine sığınmaya zorlamaktı; bu, Orta Çağ taktisyenlerinin muhtemelen kendilerinden öncekilerden ödünç aldığı, doğrudan saldırmadan kazanmaya yönelik bir yöntemdi.
İyi ya da kötü, insanlık tarihi bir savaş hikâyesinden ibarettir ve İmparatorluk’un İldoa’da uyguladığı taktikler, zamanında denenmiş ve işe yaramış tarihi yöntemlerin basit bir dirilişiydi. Bu açıdan bakıldığında, İmparatorluk’un klasikleri yaşatma konusunda olağanüstü bir varis olduğu söylenebilirdi ve bilhassa General Zettour’un oldukça okumuş bir adam olduğu anlaşılıyordu.
Bugünlerde akademisyenler tarafından da sıkça dile getirilen bir husus vardır: General Zettour’un uyguladığı ve genelde fantastik ve tuhaf olarak övülen taktikler, çoğu zaman geçmişteki bilgi birikiminden feyzalan son derece sağlam stratejilerdi.
Bunun en güzel örneklerinden biri, Ren Cephesi’ndeki Döner Kapı Harekâtı’ydı. Her ne kadar manevra savaşının dramatik bir uygulaması olarak yüceltilse de savunma hattının çökmesini sağlayan asıl ağır yükü çeken şey tünel savaşıydı; bu da patlayıcıların yaygınlaşmasından önceki dönemlere ait kale kuşatması savaşlarının yepyeni bir klasik örneğiydi. Doğu cephesindeki o dudak uçuklatacak kadar agresif manevra savaşı tarzı bile bir başka örnektir; düşmanı bir meydan muharebesinde tuzağa düşürmek, kuşatmak ve imha etmek gibi klasik savaş teorilerini alıp bu konseptin sınırlarını sonuna kadar zorlamıştı. İnsanların onu sık sık mucidi olarak gördüğü baş kesme taktiklerinin de tarih boyunca rastlanan pek çok suikastte fazlasıyla emsali bulunmaktadır. Önemli komuta subaylarını kaybettikten sonra kaosa yenik düşen orduların örneği hiç de az değildir.
General Zettour’un bu taktikleri uygulaması hakkında takdir edilmesi gereken bir şey varsa, o da bunları modern savaşa son derece rafine bir şekilde adapte etmiş olmasıdır. Aynı şey İmparatorluk’un bütünü için de söylenebilirdi. Alayı birer piç kurusuydu, evet, ama savaşa karşı inanılmaz bir yatkınlıkları vardı. Düşünebilen vahşi birer canavar sürüsü gibiydiler.
Eğer biz deniz piyadelerine, düşmanla doğrudan sıcak çatışmaya girme emri verilmiş olsaydı kazanırdık. Şayet milletimiz o emri vermiş olsaydı, sonunu getirirdik. Sorun şuydu ki oraya vardığımızda savaşacak tek bir düşman bile yoktu.
Neden mi? Çünkü düşmanımız o orospu çocuğu Zettour’du. Daha en başından beri bizimle savaşmaya hiç niyetlenmemişti. Şundan kesinlikle eminim ki o üçkâğıtçı, İldoa’daki koca harekât alanını hiçbir zaman kendi oyuncak kutusundan başka bir şey olarak görmemişti. Orası, kafasına eseni yapabileceği, İmparatorluk’un egosunu okşamaya yarayan bir katalizördü.
İşte tam da bu yüzden orada gönlünce oyunlar oynayıp ülkeyi altüst etmiş, sonra da hiçbir şey olmamış gibi kuzeye geri dönmüştü. Arkasında bıraktığı enkazı temizleme işini ise biz yetişkinlere bırakmıştı.
İldoa zerre kadar umurunda değildi. Orası onun için zaman kazanmanın ve bizi içine çekip sıkıştırmanın bir yolundan başka bir şey ifade etmiyordu.
Bu bakış açısının geçerli olmasının da haklı bir nedeni var. Başka yere bakmanıza gerek yok, lojistik ve ikmal kayıtları her şeyi anlatıyor.
Bizim için ne hazindir ki, halk çoğu zaman sadece sahaya sürülüşümüzü kahramanca ve savaşın zirve noktası olarak görür. Sayısız tarihçi meydan muharebelerini detaylandırmak için okyanuslar dolusu mürekkep tüketmiştir ve bu durum büyük deniz muharebeleri için de farksızdır. Tarih kitaplarına girecek olan şey yalnızca ilk muharebedir. Buna karşın, lojistik dünyası, dürüst olmak gerekirse, son derece yavan bir yerdir. Kitleleri büyülemek için gereken o ihtişamdan yoksun, fazlasıyla katı bir yapısı vardır. İşte tam da bu yüzden tarih kitapları, en ince ayrıntısına kadar inceledikleri kahramanca muharebelerle dolup taşarken ikmal hatlarındaki zaferlerden neredeyse hiç bahsetmezler.
Büyük bir muharebenin çerçevesi içerisinde düşmanın ikmal hattına yapılan bir saldırının başarısına değinebilirler veya erzak eksikliğinin belirli bir stratejinin başarısında belirleyici faktör olduğu örneklere de girebilirler. Ancak bu tür örnekler, her daim konuya çok daha vakıf olan bilgili okurlar içindir. Bunları kavramak zordur. Yeterince bilgili olmayan kitleler; küçük bir asker grubunun cesaret ve zekalarıyla imkansızı başarıp zaferi hezimetin pençesinden söküp almasına dair o kadim hikâyeyi her zaman çok daha ihtişamlı bulma eğilimindedir.
Bu, böylesi muazzam bir başarıya imza atan komutanların övgüleri hak etmediği anlamına gelmez. Ancak bir devletin, komutanlarından standart olarak bu kadarlık bir başarı beklemesi son derece sorumsuzca bir tutumdur. Zira bir kahramanlık senaryosu, aktörlerinin en başından beri sahip olmaları gereken destekten mahrum bırakıldığı anlamına gelir. Şayet vazife sorumluluklarının fersah fersah ötesine geçenleri öveceksek, kendi üzerine düşen vazifeyi yerine getirmekten aciz kalan bir devleti de aynı şekilde azarlamalıyız.
Asıl ihtiyaç duyulan şey yaldızlı övgü sözleri değil, düzgün bir eğitim ve teçhizattır. Ön cepheye tek bir bardak su dahi ulaştırabilmek, gerideki birilerinin o suyu bir yerlerden taşıması gerektiği anlamına gelir. Burada karşı karşıya olduğumuz hakikat tam olarak budur.
Barış zamanında bir yudum suya ulaşmak musluğu açmak kadar kolaydır. Oysa savaş zamanında seçenekleriniz son derece kısıtlanır; ya o suyu kaynağından muharebe alanına kadar taşıyacaksınız, ya arazide bulduğunuz suyu arıtacaksınız ya da askerlerinizin ihtiyaçlarını tamamen göz ardı edeceksiniz.
Ordular devasa insan topluluklarıdır ve insanlar acıkır, susar. Zaten açlıktan ve susuzluktan kırılmakta olan askerlerin dövüşerek ölmelerini beklemek vicdansızlığın ve gaddarlığın diktiridir.
Bunun önüne geçebilmek için ordunun bir organizasyon olarak işlemesi gerekir. Tek bir kahramanın savaşa yanında götürebileceği yiyecek, su ve mühimmat miktarı devede kulaktır; işte bu yüzden zafer için takım çalışması şarttır ve yalnızca savaşa yiğitçe atılan öncü birliğin ihtişamına odaklanma alışkanlığımızı bir kenara bırakmamız gerekir.
Savaşı geriden desteklemek için gereken o muazzam insan sayısı asla unutulmamalıdır. Barış zamanında kanıksanan, insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri ne zaman ve nerede gerekiyorsa oraya ulaştıran şey işte bu sistemdir. Asıl muazzam olan da işte budur—bunu mümkün kılan insanlar ve sistemdir—ve bu, Birleşik Devletler’in İldoa yarımadasında destansı boyutlardaki tarihi bir insani çağrıya yanıt verirken gayet iyi öğrendiği bir derstir.

BİRLEŞİK YIL 1927, 20 ARALIK, İMPARATORLUK BAŞKENTİ GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
İldoa Karargâhı, kuzeyden gelen mültecileri kabul edeceğini açıkça belirtmişti. Birleşik Devletler ve İttifak’ın geri kalanından gelen sistemli destek sayesinde İldoa’nın kitlesel bir panikten kaçındığını teyit eden General Zettour, nihayet omuzlarındaki gerginliği atabilmişti.
“Aklıselimlerine güvenmekle iyi etmişim.”
Zettour kendisini hiçbir zaman bir kumarbaz olarak görmemiş olsa da bu bahsi kazanmıştı. Üstelik bu, hayatının kumarıydı. İldoa vatandaşlarının hayatlarını yasak birer koz olarak düşmanlarının rasyonalitesine ve insanlığına karşı öne sürdüğü bir kumar. Ve doğru ihtimale oynamıştı.
“Zettour ismiyle sonsuza dek anılacak bir başka kalleşçe, iğrenç eylem daha. Görünüşe göre arkamda bırakacağım tek miras bu olacak—kötülükten ibaret bir miras.”
Zettour bu yolu kendisi seçmişti ve bunu yaparken neyin içine girdiğinin gayet farkındaydı. Etrafındakileri kandırabilirdi belki ama bu konuda kendini kandırmaktan elde edeceği hiçbir şey yoktu.
Bu da durumu garip kılıyordu. Kötü adamı oynamaya hazır olduğuna kendini inandırmış olmasına rağmen, içinden bir ses bu sonuçla haklı çıkarıldığını hissediyordu.
“Ne kadar da… duygusal.”
Ruhu huzur bulmuş gibiydi. Sanki suçluluk hissetmekten muaf tutulmuş gibi hissettiriyordu. Derin bir iç çekerek ciğerlerini o çok ihtiyaç duyduğu tütünle doldurmak için bir paket sigaraya uzandığı sırada zihnine tuhaf bir düşünce düştü. Daha birkaç an önce kendi kendine mırıldandığı gibi… suçluluk duygusundan kurtulmuş olmak kulağa öylesine duygusal geliyordu ki.
Peki ama tam olarak ne kurtarılmıştı? Kendi vicdanı mıydı? Yoksa İmparatorluk’un stratejik çıkarları mı? Zettour genzinden bir horultu çıkararak kendi hâline acı acı güldü.
“Ben artık… kendime ait değilim.”
Devlet benim. Kendisini gerçekten bu kadar yüksekte görse işi daha kolay olurdu, fakat mütevazı bir meslek askerinden başka bir şey olamayacağını iyi biliyordu. Yine de şu sıralar bir askerî darbenin elebaşına dönüşüyor olma ihtimali bir hayli yüksekti… fakat hâlâ güneşin batışını izleyen zavallı bir faniydi.
Zettour güneşin kendisi olamazdı. Arzuladığından çok daha fazla farkındaydı bunun. Umabileceği en fazla şey, dünyanın kendisini güneş sanmasıydı. Bulunduğu konumda olmasının ve işlediği kötülükleri hayata geçirmesinin yegâne sebebi de buydu.
Zettour, İldoa mültecilerinin büyük bir kısmını güneye sevk etmişti. Ülke nüfusunu, geçmişte kaleleri teslim olmaya zorlayan kuşatmalar gibi ülkenin kendisine karşı bir silaha dönüştüren bu taktik; korkakça ve kötücül olduğu kadar yalındı da.
Fikir Zettour’a aitti ve emri veren de bizzat Zettour’du. Başka bir deyişle, tüm bunlar Zettour’un eseriydi. İmparatorluk’un değil.
“Mültecilerin iyiliğini gerçekten umursuyormuş gibi yapacak kadar vicdan kırıntısına hâlâ sahip miyim, merak ediyorum doğrusu.”
Hafifçe güldü… Sınırı çoktan aşmış bir asker olarak, bu duruma karşı takınabileceği tek tavır da buydu.
“Ancak benim insan dalgası taktiği yorumumun böylesine canice bir hal alıp düşmanın midesini hedef alacağını düşünmek… Çok aşağılığım. Tanrı benden gerçekten nefret ediyor olmalı.”
Suçlu Zettour’du. Bir İmparatorluk askeri olmanın onuru ve gururu uçup gitmişti. Gideceğini zaten biliyordu—İmparatorluk’un kaçınılmaz yenilgisi ufukta net bir şekilde belirmişken, tek mantıklı sonuç da buydu. Ulusunun temelleri sarsıntı içindeydi.
“Bu ipin üzerindeki yürüyüşümü tamamlayabilecek miyim acaba? İçimi kemiren endişeler zaten tek başlarına devasa bir yük. Dert edecek daha fazla şeyi sırtlanmanın kimseye bir faydası yok.”
Zettour’un yüzünü ekşiten ağzından dökülen bir duman bulutu, duygularını da beraberinde sürükledi.
“Ben sadece iyi biri olmak istemiştim.”
Hatta öyle olduğunu da sanıyordu; en azından bir zamanlar öyle sanırdı.
“Fakat yaşadığımız devir bu.”
Belinde bir tabanca asılıydı. Tek yapması gereken namlusunu ısırmak… ve tetiği hafifçe çekmekti…
“İşleri kolaylaştıracağına eminim.”
Vazifeyi dert etmeye son vermek…
Ardından Zettour bu düşünceyi kafasından atmak için başını salladı. Düşüncenin kendisinden ziyade kendi zayıflığına şaşırmıştı—zaman zaman hâlâ böyle düşüncelere kapılabiliyor olmasına şaşırmıştı.

AYNI GÜN, İLDOA’DAKİ BİRLEŞİK DEVLETLER KARARGAHI
İmparatorluk ile İttifak arasındaki çatışmanın tüm şiddetiyle sürdüğü İldoa Yarımadası’nda; tükenen ikmal malzemelerini, barutu ve insan gücünü ikmal edebilmek için dış yardıma ihtiyaç vardı. Savaş bu bakımdan gerçekten de doymak bilmez bir açgözlülüğe sahipti.
Silahlar sürekli bakım gerektiriyor, mühimmat ise doğası gereği yalnızca bir kez kullanılabiliyordu. Her şeyden önce, askerler nefes alan canlı insanlardı. Truger’ın komutası altında İldoa’da konuşlandırılan Birleşik Devletler birliklerinin doğa kanunlarına karşı gelmesi elbette beklenemezdi. Bu durum, anakaradan ikmal malzemesi sevk edilmesini talep etmelerini zorunlu kılıyordu.
Cephede savaşan kadın ve erkeklerin silaha ve mühimmata ihtiyacı olduğu kadar, yiyecek ve su gibi diğer temel kaynaklara da ihtiyacı vardı. Lüks maddeler de sağlıklı ve düzenli işleyen bir ordu için önemliydi; hatta neredeyse vazgeçilmezdi. Memleketten gelecek basit bir mektuptan başka bir şey arzulamayan bu askerler, savaş alanında canlarını ortaya koyuyorlardı. Yiyecek ya da eğlence şeklinde olsun, biraz olsun neşelenmeyi istemek çok mu fazla şey talep etmekti? İçinde bulundukları tehlikeli koşullara rağmen moralleri yüksek tutmak için büyük çaba harcanıyordu.
Bu hususta Birleşik Devletler, yurt dışında konuşlandırılan askerlerine iyi muamele edilmesini sağlamak adına geçmişteki hatalarından titizlikle ders çıkararak askerlerinin hakkını veriyordu.
“Her şey mükemmel. Ön cephedeki birliklerimize dondurma ve biftek bile ulaştırabiliyoruz.”
Lojistik görevlilerinden biri bir gün işinin başındayken bu yerinde tespiti yapacaktı. Kurdukları güçlü ikmal hatlarıyla gurur duyuyorlardı.
Mühimmatın her an el altında bulunduğunu söylemeye gerek bile yoktu. Ülke, dünya çapında iyice kökleşmiş olan ödünç verme-kiralama programı sayesinde muazzam bir stoğa sahipti; bu da askerlerini İmparatorluk’un düş bile edemeyeceği ölçüde iyi beslenmiş ve silahlandırılmış tutmalarına olanak sağlıyordu.
Üstelik dağıtım ağları da kusursuzdu. Her biri eskort gemileriyle korunan çok sayıda taşıma gemisi ve geniş hava kuvvetleriyle dünyanın tüm denizlerini ve semalarını kuşatmışlardı; üstelik sistemi tam kapasite çalıştıracak miktarda, kolayca taşınabilir yakıta da sahiptiler.
Bu, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir lojistik standardıydı. Birleşik Devletler’in kusursuz bir sistem olarak gördüğü şey, Tanya’ya “Korkaklar!” diye haykırtıyordu. İmparatorluk’un ikmal malzemelerinin çoğunu hâlâ atlarla taşıdığı, hatta tanklarını nehirlerden geçirmek için büyücülerine römorkör çektirmek zorunda kaldığı bir ortamda, Birleşik Devletler’in nakliye ağı tamamen motorize edilmişti. Ülkenin o kadar çok üretim fazlası vardı ki, bunun üzerine İttifak’ın diğer üyelerini de eksiksiz şekilde besleyebiliyordu. Mükemmelliğin adeta canlı bir timsaliydi.
Bir ülkeyi mutlak zafere ulaştırmak için sağlam bir lojistik kadar denenmiş ve başarısı kanıtlanmış çok az yöntem vardı; Birleşik Devletler de tam olarak bu yüzden, cephe hattının kazanmak için ihtiyaç duyduğu her şeye sahip olduğundan emin olmak adına tükenmez görünen kaynaklarını destansı bir cömertlikle seferber ediyordu.
Cephe hattı bu iş için en kalifiye personel ve ekipmanla takviye edilirken, kaderin bu ülke için farklı planları vardı. Birleşik Devletler yarımadaya ulaştığında, topyekün savaşın kendi vaftiz törenini yaşadı; çaresiz, henüz yeni doğmuş Birleşik Devletler Ordusu’nun alnına o kutsal suyu acımasızca, kötülükçe ve amansızca döken kişi ise korkunç General Zettour’dan başkası değildi.
Birleşik Devletler generalleri ve bürokratları beceriksiz miydi? Hayır, alakası bile yoktu—hem İldoa hem de Birleşik Devletler, o sahtekar Zettour’u en ince ayrıntısına kadar incelemişti.
İki güç de kurnaz düşmanlarını mağlup etmek için açık bir stratejik ve taktiksel üstünlükle savaşa girmişti: Ezici sayısal üstünlük. Kulağa ne kadar basit gelse de, sorunun doğru cevabı bu olmalıydı. Birleşik Devletler, Milletler Topluluğu ve İldoa; denizlerde hakimiyet kurmuş, karada fazlasıyla kuvvete sahip ve hava üstünlüğünü elde edebilecek büyücü ve uçak kombinasyonuna sahip büyük deniz güçleriydi. Açıkça söylemek gerekirse, üç devlet de her şeyi doğru yapmıştı ve askeri liderleri, İmparatorluk’a ve Zettour’a karşı diğer tüm güçler kadar çetin bir mücadele verebileceklerinden emindi.
Bu arada, birçok kişi General Zettour’un düşmanına hayranlık duyduğunu söylüyordu.
“Düşmanımızı kıskanmamak elde değil. Şu devasa ordularına, bol kaynaklarına ve tükenmek bilmeyen ikmallerine bakın. Buna adil bir dövüş demek zor. Gerçekten, neredeyse çocukça bir yaklaşım.”
Korkunç Zettour, genel olarak kurnaz bir taktikçi ve eşi benzeri bulunmaz bir stratejist olarak kabul görüyordu. Kusursuz bir askeri-endüstriyel kompleksin kurulmasının arkasındaki Birleşik Devletler yetkilileri, onu endişelendirmeyi başardıkları için gurur duymalıydı.
Üstün kaynaklarıyla düşmanı yok edeceklerdi. Birleşik Devletler’in güvenebileceği basit ve etkili bir yaklaşım. Kaynak yetersizliği yüzünden kaybetmekten yakınan mağlup bir ordunun en baştan savaşa girmemesi gerekirdi. Zettour’un nihayetinde tarihe mağlup bir general olarak geçmesine neden olacak şey de tam olarak buydu.
Ancak, korkunç Zettour’un tarihe geçeceği bir başka kimliği daha artık iyice kesinleşmişti: Bir sahtekar. Onun bu ünü yalnızca doğu cephesinde değil, batıda da kök salmıştı.
Birleşik Devletler, İldoa’daki güçlerini İmparatorluk Ordusu’na karşı görkemli bir karşı taarruza hazırladığı sırada, topyekün savaşın uzmanı tarafından ayaklarının dibine bırakılan bomba patlayacaktı. Öyle bir patlamaydı ki bu, Birleşik Devletler bürokratlarının son raporları okurken adeta düşüp bayılmalarına sebep olacaktı.
“Yeterince gemimiz yok! Malzememiz de yok! Neler oluyor kahretsin?!”
Ticaret filolarının çaresiz durumuna yanan lojistikten sorumlu planlamacılar için gerçekler mide bulandırıcıydı.
Dünyada böyle bir şeye ne yol açmış olabilirdi ki?
Sebebini anlayabiliyorlardı.
Her şey beklenmedik bir talep patlamasından kaynaklanıyordu ve bunun iki nedeni vardı. Birincisi, İldoa Ordusu’nun kritik kaynaklardaki yetersizliği. İkincisi ise topyekün savaşın İldoa’daki coğrafi etkisiydi.
Birleşik Devletler’in baş etmek zorunda kaldığı sorun bunlardan sadece biri olsaydı, muhtemelen zorluğun üstesinden sorunsuz bir şekilde gelebilirdi. Ancak her ikisinin de olabilecek en kötü zamanda bir araya gelmesi, devasa bir ikilem yarattı.
General Zettour’un İldoa’yı yıldırım harbiyle işgal etmesi, ülkenin kuzeyindeki ağır sanayi bölgesinin İmparatorluk Ordusu tarafından ele geçirilmesine yol açtı ki bu durum, savaşın en felaket olaylarından biri olarak anılacaktı.
Sanayi tabanını, cephaneliğini ve hatta stoklarını kaybeden İldoa, kendi başına yeniden silahlanabilecek durumda değildi; bu durumda yardım sağlama görevi Birleşik Devletler’e düşen dış destek hayati önem taşıyordu.
Birleşik Devletler’in bunu çözmek için hazırlanmış bir acil durum planı vardı elbette. Ülkenin ihtiyaç duyduğu tüm silah, teçhizat ve mühimmatı göndereceklerdi, bu kadar basitti.
İldoa gençliği, Birleşik Devletler gençliği savaşmak zorunda kalmasın diye İmparatorluk’la savaşmaya gönüllüyse, onlara ihtiyaç duydukları şeyleri göndermek Birleşik Devletler politikacıları için vermesi kolay bir karar olurdu. Uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında Sam Amca, İldoa Ordusu’nun ön cephede savaşmaya devam etmesine yardım etmeye dünden razıydı. Yine de bunun kısa vadeli bir sorun yarattığı da bir gerçekti. Seferber edilmiş onlarca birliği silahlı tutmaları gerekiyorsa… o halde bu, Birleşik Devletler’in kendi ordusu için ayırdığı kaynak miktarını azaltması gerektiği anlamına geliyordu.
Ayrıca müttefikinin ihtiyaç duyduğu her şeyi fiilen sevk etmek zorunda kalmanın getirdiği kabus da vardı. Bunu gerçekleştirmesi emredilen Birleşik Devletler levazım sorumlularından biri şu yerinde sitemde bulunacaktı:
“Ne yani, bu silahların ağaçta yetiştiğini mi sanıyorlar?!”
Ülke muazzam bir silah ve mermi fazlasına sahip olsa da, bunlar yine de sınırlıydı.
Birleşik Devletler’in övündüğü devasa üretim altyapısı için bile, bir yandan kendi hızla büyüyen ordusunu eksiksiz donatırken diğer yandan Milletler Topluluğu, Serbest Cumhuriyet ve hatta Federasyon ordularını silahlandırmak hiç de kolay bir iş değildi.
Bütün bunları yapmak zorunda olmanın üzerine, İldoa kuvvetlerine bir düzineden fazla tümenlik malzeme göndermeleri bekleniyordu.
Sadece silahları temin etmek bile tek başına zorlu bir görevken, bunları en kısa sürede deniz aşırı bir yere ulaştırmak tam anlamıyla bir kabustu.
Böyle bir emir karşısında herkes dertlenirdi.
“Milletler Topluluğu ve Federasyon’a gönderdiğimiz miktarı azaltmak ve kendi ordumuzun büyüme hızını düşürmek zorunda kalacağız…”
Lojistiği yönetenler bu vahim kararı ortak bir kasvet duygusuyla aldılar; zira önlerinde uzanan devasa iş yükünün farkındaydılar.
Kesintileri yapmak zorunda kalanlar için durum ne kadar zorsa, o ikmal malzemelerini bekleyen taraftakiler için çok daha çetindi. Federasyon, Milletler Topluluğu ve Serbest Cumhuriyet kendilerine ayrılan payın azaltıldığını öğrenince, her ülkenin yetkilileri kendi paylarını sağlama almak için hummalı bir çabaya girişti. Sözde üç müttefik arasındaki derin karşılıklı güvensizlik, bu yeni tutsak ikilemine girdikçe daha da tırmandı. Yalvarmanın, talep etmenin, ağlamanın ve büyükelçileri ağırlamak için gösterilen amansız çabaların yetersiz kaldığı perde arkasında, yabancı diplomatların rüşvete ve şantaja bile başvurdukları sonradan ortaya çıkacaktı.
Kapalı kapılar ardında dönen dolapların ve sinsi taktiklerin miktarı tam anlamıyla tiksinti vericiydi. Bu durum, ülkelerin İttifak çatısı altında kurduğu eğreti bağı koparmaya fazlasıyla yetmeliydi. Doğu ve batıdaki düşünce kampları arasındaki kesin ayrışma henüz kök salmadan önce bile, iki tarafın arasına çoktan net bir kama girmişti. Aşikar ve ortak bir düşmanın varlığı olmasaydı, ikmal tahsisatındaki bu değişiklik yeni bir çatışmayı körükleyecek kadar büyük bir düşmanlık yaratmıştı.
Bu doğrultuda Birleşik Devletler, tüm tarafların isteksizce de olsa kabul edebileceği bir karar aldı. Ülkenin kriz içindeki İldoa’ya öncelik vermesi soylu bir karar olsa da, bu girişimi başlatmak için harcanan çabaların çoğu boşa çıkacaktı. Birleşik Devletler’in tüm gayretlerine rağmen, İldoa Ordusu ihtiyaç duyduğu ikmal miktarını düzgünce sevk edebilecek bir dağıtım ağından tamamen yoksundu. Ülke içinde yeni ikmal hatları kurulana kadar İldoa Ordusu, tek bir kurşundan bir lokma ekmeğe kadar tamamen Birleşik Devletler’e bağımlıydı. Kaldı ki İldoa’ya silah ikmali sağlama meselesi… Birleşik Devletler’in ulusça karşılaşacağı nispeten kolay sorunlardan biriydi.
Patlak veren en kötü problem, İldoa vatandaşlarının yaşaması için hayati bir kaynak olan ülke çapındaki gıda kıtlığıydı. Bu durum Birleşik Devletler yetkilileri için tam bir kör noktaydı ve büyük bir baş ağrısına yol açtı.
Gıda kıtlığını hiç hesaba katmamış değillerdi elbette. İşgal edebilecekleri bölgelerdeki mültecilere gıda sağlamak için planlar yapmışlardı ve gittikleri yerden temin etmek yerine bu tür bölgelere yiyecek taşımak konusunda son derece kabiliyetliydiler.
Birleşik Devletler lojistik yetkilileri, İmparatorluk’u işgal etmeleri ve askeri yönetim altında halkın ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalmaları ihtimaline karşı bile bir yapı kurmuşlardı. Aynı şey François Cumhuriyeti toprakları için de geçerliydi. Serbest Cumhuriyet’in veya onun bürokratlarının yönetimi devralmasını beklerken orada geçici bir idare kurabilirlerdi.
Dolayısıyla, beklenmedik sivil talebi ihtimali lojistik yetkililerinin hesaba kattığı bir şeydi. Ancak öngöremedikleri şey, müttefik bir ülkeye ulaştıklarında sivillere ne kadar muazzam miktarda tahıl teslim etmek zorunda kalacaklarıydı!
Savaşa girerken yaptıkları tüm tahminler yalnızca askeri destek ve mühimmat üzerineydi. Bu nedenle, İldoa’ya öncelik verme yönündeki ilk kararları sağlam bir politikadan ziyade bir slogandan ibaretti.
Savaşa girerken diğer müttefiklerine verdikleri desteği azaltmaları gerekeceğini biliyorlardı, ancak bu birdenbire değil, ne kadar azaltılacağıyla ilgili bir meseleydi. Lojistik ekibi, ikmal ağının geri kalanını korurken öncelikli olarak İldoa’yı destekleyebileceklerini düşünmüştü.
Bu yanlış hesap, İldoa büyükelçilerinden ülkenin büyük miktarda buğdaya ihtiyaç duyabileceği haberinin gelmesiyle bir anda dağılıp gidecekti—herkesin kulaklarına inanmakta güçlük çekeceği bir talepti bu. Düşüncenin kendisi bile tüm mantık kurallarına aykırıydı.
“Bahsettiğimiz yer İldoa!”
Yetkililer şüphelerini pat diye dışa vurdular.
“Orası bir tarım ihracatçısı!”
“Bu kadar çok üreten bir ülkenin gıdası nasıl tükenir?!”
Hükümet yetkililerinin panik içinde birbirlerine bağırdıkları gibiydi durum: İldoa ulusu, geleneksel olarak bir tarım devi olarak bilinirdi.
Ülke, kuzeyden güneye uzanan zengin ve dünyaca ünlü bir mutfak kültürüne sahipti.
Bu kültür ne kadar zengin olursa olsun, kendine has tuhaflıkları da yok değildi. İldoa’nın iklimi kuzey ve güney bölgelerinde farklılık gösteriyor, bu da ülkenin çok çeşitli ürünler hasat etmesine olanak tanıyordu.
Özellikle kuzey bölgesi ülkenin temel tahıl ihtiyacının büyük kısmını karşılarken, güneyde yetiştirilen tek tahıl yalnızca kendi öz tüketimlerine yönelikti; ana ticari ürün ise meyve ağaçları ve meyvecilikti. Tarım ürünleri arasında zeytin, üzüm ve narenciyenin yanı sıra şaraplar ve diğer işlenmiş türevler gibi çok çeşitli mahsuller yer alıyordu. Ayrıca koyun ve keçilerin sütü ile eti de buna dahildi.
İldoa’nın nam saldığı bollukta ürün vardı ve dünyada tarımsal ihracat ölçeğinde bu ülkeyle yarışabilecek çok az ulus bulunuyordu. Ülkenin tarımsal yapısıyla ilgili bir zorluk varsa, o da ticari ürünlerinin büyük çoğunluğunun temel gıda maddesi olarak kullanılmasının zor olmasıydı.
Barış zamanında olsalardı bu bir sorun teşkil etmezdi. Ülke, Ricardo’yu gururlandıracak türden bir karşılaştırmalı üstünlüğün tadını çıkarıyordu.
Ancak bu topyekün savaştı.
Savaş yüzünden tüm ithalat durmuşken, ülke kuzeyden güneye doğru muazzam bir mülteci akınına uğruyordu.
Savaş nedeniyle boş kalan oteller kısa sürede mültecilerle dolup taştı. Güneyliler bu zor zamanda kuzeyli soydaşlarına yardım etmeye çalışmıyor değildi, fakat ne kadar yardım etme arzusu olursa olsun, kaynak kıtlığının yarattığı boşluğu doldurmaya yetmiyordu.
Arz azalmış, talep ise muazzam bir şekilde artmıştı. Fiyatlar o namlı İmparatorluk büyücülerinden bile daha hızlı tırmanmaya başladı ve bu kimsenin suçu olmasa da, Birleşik Devletler ordusu vardığında ülke artık kırılma noktasına ulaşmıştı.
Ağırlıklı olarak Birleşik Devletler ve İldoa birliklerinden oluşan çok uluslu gönüllü birliği İldoa’yı savunmak üzere konuşlandırıldığında, İldoan makamları doğal olarak orduya depoladıkları gıdaları sağlarken, bir yandan da piyasadan gıda alarak bu stokları tazelemeye çalıştı. Aynı zamanda Birleşik Devletler, alışkanlık gereği yabancı para birimlerini kullanarak toplayabildiği her şeyi satın almak suretiyle kendi yerel stoğunu oluşturmaya çalıştı ve güney İldoa’daki gıda fiyatlarının astronomik şekilde fırlamasına doğrudan katkıda bulundu.
Yetkililer durumu fark ettiğinde, fiyatlar çoktan kimsenin kontrol edemeyeceği seviyelere ulaşmıştı. Gıdanın yarın daha yüksek fiyata, ertesi gün ise daha da yükseğe satılabileceği aşikardı; bu da sürekli artan fiyatlar yüzünden çiftçilerin ürünlerini erkenden satmaktan kaçınmasına yol açtı.
Fiyatlar ne olursa olsun, böyle zamanlar için hazırlanan kuzeydeki stokların İmparatorluk’un eline geçmesi nedeniyle ülkeyi doyuracak kadar gıda yoktu. Sonuç: İldoa-Birleşik Devletler Karargahı beklenmedik yeni bir düşmanla karşı karşıyaydı—sivil piyasada gıda fiyatlarının inanılması güç şekilde aniden fırlaması. Buna ek olarak, hem Birleşik Devletler hem de İldoa vatandaşlarının Büyük Savaş’ın ilerleyen zamanlarına kadar refah dolu bir yaşam standardının tadını çıkarmış olması da durumu hiç kolaylaştırmıyordu.
Her halükarda, topyekün savaşın ülke üzerindeki en büyük etkilerinden biri emsali görülmemiş bir gıda kıtlığı oldu. Memleketteki herkes öfkeden küplere biniyor, dizlerinin üzerine çökerken kadere lanetler yağdırıyordu.
“Güney İldoa bir kıtlığın eşiğinde mi?!”
Nesnel bir perspektiften bakıldığında, bu yeni gelişmenin tetikleyicisi Birleşik Devletler Ordusu’nun ülkedeki varlığı değildi. Her kıtlıkta olduğu gibi, fiyatların yükselmesi her şeyden önce sadece bir zaman meselesiydi. Güneyde yaşayanların daha fazla işgal korkusuyla toplu panik alımları yapıp fiyatların yükselmesine neden olmaları da aynı derecede muhtemeldi; ancak olası tüm nedenler yalnızca bundan ibaretti—hiç gerçekleşme fırsatı bulamamış nedenler.
İldoa halkının ve dünyanın gördüğü şey ise Birleşik Devletler kuvvetleri İldoa kıyılarına ayak bastığı anda gıda fiyatlarında yaşanan muazzam artıştı. Bu durum, Birleşik Devletler Ordusu’nun tüm gıdayı stokladığı yönünde olumsuz eleştirilere maruz kalmasına yol açtı. Gerçekte, yirmi otuz bin askerin milyonlarca sivilin beslenmesi üzerindeki etkisi devede kulak kalırdı, ancak önemli olan dışarıdan nasıl göründüğüydü.
Dünya kamuoyunun bu konudaki fikri kemikleşmişti. Zaten derin bir panik içinde olan yetkililer, tam da bu sıralarda daha da kötü bir haber alacaklardı: Güney İldoa’daki kilit bir liman, İmparatorluk saldırısı nedeniyle işlevini yitirmişti.
Güneydeki tüm büyük liman tesislerinin bir İmparatorluk saldırısının menzili içinde olması, nakliye rotalarının güvenliğini sağlama konusunda Müttefikler için yeni ve ciddi bir sorun teşkil ediyordu. Müttefikler İmparatorluk Ordusu’nu kuzeyden püskürtebilseydi bu kadarı çözülebilirdi elbette.
“Ama bu çok büyük bir ‘eğer’.”
Bürokratlardan birinin son derece isabetli bir şekilde ifade ettiği gibiydi: İmparatorluk’u püskürtebilselerdi zaten hiçbir sorun kalmazdı.
Böylece, Korgeneral Truger komutasında İldoa’ya getirilen müfreze birlikleri lojistik kaosun içine çekildi. Acilen İldoa başkentinin dış mahallelerine sevk edilen kara kuvvetlerinin İmparatorluk tarafından çoktan bozguna uğratıldığı göz önüne alındığında, ilk planı; kuzeye doğru ilerleyip düşman mevzilerine baskın yapmadan ve İldoa hatlarının istikrara kavuşmasına yardım etmeden önce, güneydeki mevzileri olabildiğince hızlı bir şekilde tahkim etmekti… ancak bu plan hızla suya düştü.
Güneydeki bir İldoa şehrindeki mevzisine ulaşıp karargahını kurduğunda her şey yolunda gidiyordu; ancak güneyindeki bir askeri limana bir İmparatorluk görev gücünün saldırdığı haberini almasıyla tüm takvimi altüst oldu ve ikmal gemilerini korumaya yardımcı olmak için derhal büyücü takviye birlikleri sevk etmek zorunda kaldı.
Ardından birlikleri bitap düşmüşken ve onları doyuracak gıda da yokken, Truger bir karşı taarruz başlatabilecek durumda olmadığını biliyordu. General ofisinde saldırının idari artçı şoklarıyla ilgilenirken, astı yeni bir raporla içeri girdi.
“Komutanım, anakaradan en yüksek öncelikli bir mesaj aldık. Lütfen bunu okuyun.”
“Bu amblem de ne böyle?”
Korgeneral Truger, dağ gibi yığılmış evrakların arkasından şaşkınlığını dile getirdi.
“Ben de daha önce böyle bir şey görmedim. Burada ne yazıyor? Entegre Form 1 mi?”
“Savaş Bakanlığı’nın Savunma Bakanlığı olarak yeniden yapılandırılmasıyla birlikte deniz ve kara kuvvetleri artık aynı komuta altında birleşti. Tüm evrak düzenini değiştireceklerini duymuştum.”
Elini sallayarak astını savuşturdu ve belgeyi okurken derin bir iç çekti.
“Bizimkiler memlekette böyle abur cubur işleri kaşla göz arasında hazırlayıp ‘en yüksek öncelik’ etiketiyle buraya postalamayı pek iyi biliyorlar.”
İkmal malzemelerinin bir türlü ulaşamadığı yere, böyle abuk sabuk meseleler jet hızıyla varıyordu. Korgeneral Truger, gözlerinde derin bir pişmanlık ve kederle raporu okudu.
Muhasebecisinin getirmek hususunda pek nazik davrandığı bu belge, İldoa genelinde baş gösteren lojistik krizini en açık netliğiyle gözler önüne seriyordu.
“Meydan savaşında her türlü kazanırız kazanmasına da, savaş alanına varmamız çok uzun sürüyor.”
Ateş güçleri tamdı. Topları ve mühimmatları vardı. Bunları sevk edecek kamyonları ve gözetleme ekipmanları da mevcuttu. İsteyebilecekleri kadar yakıta da sahiptiler.
Emir verse, cesur askerleri ikirciklenmeden kuzeye doğru marşa geçerdi. Deniz kuvvetleri doktrinini takip edecek olsa, birliklerini güneyde tutması için neredeyse hiçbir sebep yoktu; fakat şu an kuzeye yürümek, İldoalıları açlığa mahkûm etmek anlamına geliyordu.
“Biz buraya İmparatorluk Ordusu’yla savaşmaya geldik. Bu meret de neyin nesi şimdi?”
Truger derin bir ah çekti.
“Sevkiyat sorunu kontrolden çıkmış durumda. Bir de İldoalıların boğazını beslemekle uğraşmak zorunda kalmasaydık…”
Ağzındaki puroyu hırsla ısıran adam, masasında serili duran stratejik haritaya dikti gözlerini.
“Şu an itibarıyla İmparatorluk Ordusu’nun bölgede on üç tümeni ve üç zırhlı tümeni bulunuyor.”
Anladığı kadarıyla bu birliklerin teçhizat durumu hâlâ gayet iyiydi. İttifak ise aksine, perişan bir haldeydi.
İldoa kâğıt üzerinde otuz tümenle, Birleşik Devletler’in piyade tümenleri ve tek bir deniz filosuyla övünse de… Muhafız birlikleri hariç tutulursa, bu askerlerin çoğu silahtan yoksundu.
“Onları silahlandırabiliriz, ama…”
İldoa’ya gerekli silahları taşıyacak kadar gemileri yoktu. Anakarada gemiler tam kapasite inşa ediliyor olsa da, şu an ihtiyaç duyulan her şeyi tek seferde getirmek imkânsızdı.
Yeni Dünya ile Eski Dünya’yı devasa bir okyanus ayırıyordu. Sadece bu kadar askeri ve onları ayakta tutacak muazzam ikmali engin denizlerin ötesine taşımak bile başlı başına bir başarıydı.
“Gemilerimiz buğday taşımak için harcanmıyor olsaydı, kendi birliklerimizden yirmi tümeni ve birkaç İldoa tümenini kuzeye sevk eder, İmparatorluk’un ana kuvvetlerini kuşatıp imha edecek B Planımızı tıkır tıkır uygulardım.”
Birleşik Devletler’in önünde iki seçenek vardı: ya İldoa’ya buğday taşıyacaklardı ya da birliklerini kuzeye süreceklerdi. Ne kadar gözü kara bir savaşçı olursa olsun, iyi bir askerin burada yapabileceği gerçek bir tercih yoktu.
“Askerlerimizi kuzeye gönderirsek… güneydekilerin açlıktan ölmesinin faturası bize kesilecek.”
Askeri bir zafer, sivillerin hayatına değer miydi? Demokratik bir ulusun asla yüzleşmek istemeyeceği türden bir askeri ikilemdi bu.
“Memleketteki bürokratlar buna asla izin vermez… Ayrıca masum insanların ölmesine de göz yumamayız.”
Purosunu küllüğe bırakıp belgeleri imzaladı; ardından kısıtlamaları ve yetersizlikleri listeleyen yeni bir evrak destesine dikti gözlerini.
Gemileri vardı. Ama bu gemiler ülkenin ihtiyaç duyduğu malzemeleri taşıyordu.
“Şu rezalete bak.”
Güney İldoa’nın bakımını üstlenmek gibi zahmetli bir yükün altında ezilen Birleşik Devletler’in acı içinde kıvranması, Truger’ın acı acı kıkırdamasına sebep oldu. İmparatorluk’un bundan sonra ne yapacağını az çok tahmin edebiliyordu.
“Mevcut gidişata bakılırsa… İldoa başkentini ve kuzeydeki büyük şehirleri ele geçirdiğimiz an, ikmal hatlarımızın sırtındaki yük katlanarak artacak.”
Nüfusun kahir ekseriyeti başkentte ve kuzey şehirlerinde yoğunlaşmıştı. Birleşik Devletler savaşa girerken asıl endişesi meskûn mahal çatışmalarıydı; ancak şimdi kuzeye ilerlemenin ordudan ziyade lojistik hatlarını felç edeceği günden güne daha net anlaşılıyordu.

BİRLEŞİK YIL 1927, BU SEVGİ MEVSİMİNDE SEVGİNİN HERKESLE PAYLAŞILACAĞI SEVGİ YUVASI
Randevu dediğin, birlikte dışarı çıkıp gezmekti. Loria, kıymetli perisiyle gezintiye çıkmaya sadece ve sadece kendisinin layık olduğunu ve aşkına engel olmaya kalkanların öz elleriyle gebertilmekten başka bir şeyi hak etmediğini gayet iyi biliyordu. Bu su götürmez bir gerçekti; yine de içi içini yiyordu, çünkü o lanet Zettour’a karşı elinden pek bir şey gelmiyordu!
Tam da bu sırada Loria’nın can düşmanı—gebertilmesi gereken o aşağılık mahluk, tarihten silinmesi gereken o kara leke—ona ve tüm dünyaya bir kez daha haksızlık etmişti. Bu kez İldoa’da. O affedilmez, son derece tiksinç Zettour’un, Loria’nın içindeki o saf duyguları beslediği kıymetli periyi el üstünde tuttuğunu bilmek, ruhunun derinliklerinden fışkıran köpüklü bir öfkeyle dolduruyordu içini.
Başka bir düşman olsa, onu öldürmek her şeyi bitirmeye yeterdi… ancak onun aşk yoluna böyle alenen taş koymaya çalışan habis bir kötücülle mücadele etmek, bu işi bir savaşa dönüştürüyordu.
Adamın öfkeyle ve tutkuyla yanıp tutuşması tamamen aşk ve saflık uğrunaydı. Aldığı her bir nefes, dünya görüşünü zehirleyen bu akıl dışılığa ve adaletsizliğe karşı küstahça bir başkaldırıydı.
Loria’nın aldığı her nefes, değerli perisini doğu cephesinden koparan o affedilmez can düşmanına savurduğu bir bedduaydı. Böylece Loria’nın dünya görüşü devasa bir dönüşüm geçiriyordu.
Bir bakıma neredeyse samimiydi. Loria kendisini saf bir aşk yaşayan, bu aşkın peşinden yılmadan koşan tertemiz bir adam olarak görüyordu.
Federasyon’un üst düzey bir yetkilisi olarak önünde sayısız seçenek ve bunlara bağlı çeşitli sonuçlar mevcuttu, ancak yine de öyle patadak hareket etmeyecekti.
Aşikâr olmalıydı ki, aşk uğruna her türlü işin altından kalkabilecek güçteydi. Kendi geleceği uğruna. Bizim geleceğimiz uğruna!
Derin bir kararlılıkla Loria, o kehanet gibi büyük toplantı günü gelene kadar Federasyon bünyesinde titizlikle hazırlıklar yaptı; o gün geldiğinde meslektaşlarına İmparatorluk tehdidine karşı büyük bir gayretle tehlike çanlarını çalacaktı.
“Gördüğünüz üzere… İldoa cephesindeki durum olabilecek en kötü noktaya vardı. Bu da İmparatorluk’un o habis ve insanlık dışı hilelerinden bir yenisi yüzünden. İliğine kadar çürümüş o pislik Zettour, tüm dürtüselliğiyle mantığı ve ahlakı bir kenara attı ve tüm dünyayı kandırmaya çalışıyor ki—”
“Yoldaş Loria. Bugünkü toplantıyı organize etmenizi takdir etsem de bu açıklamanızın amacını anlayabilmiş değilim.”
“Ah, doğru ya, Genel Sekreter Yoldaş. En derin özürlerimi sunarım… Görünüşe göre elimizdeki meselenin absürtlüğü beni biraz fazla galeyana getirdi.”
Loria başını salladı ve nefesini düzene sokmak için bir an duraksadı. Maruz kaldığı bu adaletsiz dünyayla yüzleşebilmek için soğukkanlılığını koruması hayati önem taşıyordu. Bu gizli toplantı için parti sekreteryasıyla paylaştığı oda dondurucu derecede soğuk olsa bile, kendi sinirlerini yatıştırmak için hâlâ muazzam bir çaba sarf etmesi gerekiyordu.
“İzin verin ne demek istediğimi açıklayayım… İmparatorluk, İldoa’yı bir tezgâha sahne olarak kullanıyor.”
Loria konuşurken diğer elinde tuttuğu bir deste belgeye sertçe vurarak onları işaret etti.
“Bu belgeler, Birleşik Devletler’i İldoa’ya sürüklemek için hazırlanan kurnazca ama son derece mantıklı planı detaylarıyla açıklıyor. Düşmanımız aşağılık bir leke olsa da oldukça ustaca bir plan tasarlamış.”
Her şey gün gibi ortadaydı. Loria’nın meslektaşlarının bunu anlamak için onun kadar kurnaz olmalarına gerek yoktu, ancak yine de bir şekilde bunu kavrayamıyorlardı; bu da onu, aşktan nasibini almamış bu kişilere gördüklerini anlatmaya mecbur bırakıyordu.
“Evet, evet. Şimdi sakin olun, bu konuda galeyana gelmeye gerek yok. İlk bakışta İmparatorluk, Birleşik Devletler’i bu savaşa çekerek kendi kuyusunu kazmış gibi görünse de… son derece kısa vadeli de olsa, bu durumun İmparatorluk için beklenmedik faydaları olmadı değil.”
Bütün mesele gelip buraya dayanıyordu.
Loria sesini bir kez daha yükseltti.
“Birleşik Devletler’in İldoa’ya yaptığı, özellikle de insani yardım odaklı destekler, ister istemez deniz aşırı sevkiyatları üzerinde muazzam bir baskı yaratacak. Bu da ülkemizin dışarıdan daha az yardım alabilmesine yol açıyor. İmparatorluk’un ticaret filolarımıza düzenlediği baskınlar bile bize bu kadar ağır bir darbe indiremezdi.”
Meslektaşlarından birkaçı kafasını kaldırdı, yüzlerinde ortak bir acının izleri okunuyordu. Federasyon da çok ihtiyaç duyduğu kaynakları temin etmek konusunda çetin bir darboğazdan geçiyordu. Gerekirse yardım almadan da başlarının çaresine bakabilirlerdi belki, fakat topyekün savaşın ülke üzerindeki ağır yükü göz önüne alındığında, ellerinden geldiğince desteğe erişebilmeleri çok daha iyiydi.
Loria bir sonraki konuşmasında daha neşeli bir edaya büründü.
“Daha olumlu bir açıdan bakarsak, yeni müttefiklerimiz İmparatorluk’u İldoa’da cephesini bölmeye zorlayacak. İkinci bir cephenin varlığı bizim tarafımızdaki yükü hafifletmeli. Bu bir gerçek. Ayrıca bu, Milletler Topluluğu da dahil olmak üzere İttifak üyesi müttefiklerimizden defalarca talep ettiğimiz bir şeydi.”
Loria devam etmeden önce kısa bir ara verdi. Adeta kazıklanmış gibi hissediyordu. Bunu yüksek sesle söylemek onun için acı vericiydi, ama söylemesi gerekiyordu.
“Taleplerimize henüz dişe dokunur anlamda tam bir yanıt vermiş değiller. Bunun sebebi ise İldoa’nın daracık coğrafyası. İmparatorluk’u oraya gerçekten hapsetmek için daha geniş bir manevra alanına ihtiyaçları var.”
Bunu hayal etmek için haritaya bakmaya bile gerek yoktu. Savaşta coğrafya her şey demekti ve İldoa’daki mücadele; kuzeyden güneye uzanan, doğudan batıya ise inanılmaz derecede dar olan uzun, ince bir yarımadada yürütülüyordu. Federasyon ile İmparatorluk’un paylaştığı o devasa kara parçasıyla kıyaslandığında, İldoa’da kuzey ile güney arasındaki sınır bir avuç topraktan ibaretti.
Yarımadanın genişliği, cephenin ulaşabileceği azami boyuttu.
Verimli bir savunma hattı inşa etmek için fazlasıyla ideal bir coğrafyaydı. Buna rağmen, uzun yarımadada derinlik kazanmak da gayet kolaydı. Savunması kolay, taarruz etmesi ise çetin bir coğrafyaydı.
Loria yakınmaya devam ederken bir iç çekti.
“Bu gerçekten de tezgâhladığı şirretçe bir düzenbazlık. Milletler Topluluğu, Birleşik Devletler ve İldoa burada İmparatorluk’la savaşacaklar. Sanki bu kahramanlık destanının yegâne başrolleri kendileriymiş gibi.”
Diğer ulusların Federasyon ile silah arkadaşıymış gibi davranırken art arda yapacakları hamleleri ve geri çekilmeleri hayal etmek kolaydı, peki ya tüm bunların gerçekliği?
Loria konuşmasına devam ederken şaşkınlığını gizlemeye çalışmadı.
“Tüm yaptıkları, İmparatorluk’un kedi fare oyununa çanak tutmak. Üstelik biz burada, bizi bitkinliğin eşiğine getiren çok daha mahrem bir dansın içindeyken.”
Loria’nın tek arzusu, kıymetli perisiyle tam da böylesine mahrem bir dans etmekti. Kıymetli perisinin masumiyeti, saflığı solup gitmeden önce ona duyduğu o derin hayranlığın meyvelerini tatmalıydı. Birlikte dans etmeli, birlikte şarkı söylemeli, birlikte feryat etmeli, birlikte soluk soluğa kalmalı ve birbirlerinin aşkını hissetmeliydiler. Buna rağmen, çakılıp kaldığı Federasyon’da en ufak bir hareketlilik yoktu. Bir aşk avcısı ve muallimi olarak Loria, bu dünyada hakiki bir şer varsa onun kesinlikle Zettour olduğundan emindi. Bu arlanmaz adama karşı yoldaşlarının içinde kin ve öfke uyandırma görevi Loria’ya düşüyordu.
“İşte bu yüzden yoldaşlar, sırf bize ayrılan kaynakların yeni cepheye kaydırılması yetmiyormuş gibi, batıdaki İttifak üyelerinin bu büyük savaşın zaferini kendi hanelerine yazma tehlikesiyle karşı karşıyayız.”
Gözlerinde nefret kıvılcımlarıyla toplantıdakilere sert bir bakış fırlatan Loria, maruz kaldıkları haksızlıkları lanetlemek üzere sesini yükseltti.
“Bu, binbir emekle hazırladığımız yataktan sevgilimizi göz göre göre çalmaya benziyor!”
Bunu hayal etmek bile Loria’nın göğsündeki kalbin güm güm atmasına yetiyordu.
Ah, benim perim. Benim kıymetli, biricik perim. Dizlerimin dibinde çöküp o zarif şarkını şakımaktan başka hiçbir şeye layık değilsin! Ait olduğun yerde, tam da burada! Tamamen açıp yaprakları yere dökülmeden önce bu çiçeği koparmak benim vazifem!
“Bu haksızlığa müsaade edemeyiz! Ne pahasına olursa olsun bunun önüne geçilmeli! Duyuyor musunuz beni? Ne pahasına olursa olsun! Bunu durdurmalıyız!”
“Yoldaş Loria, son söylediklerinin biraz… sükûnetten uzak olduğunu belirtmek zorundayım.”
“Lütfen bağışlayın. Federasyon’un geleceğine dair endişelerim, sosyalizmin ideallerini ve dünyanın nasıl bir yer olması gerektiğini yayma arzusu söz konusu olduğunda heyecanıma yenik düşebiliyorum.”
“Şüphesiz. Şimdi İçişleri adına konuş bakalım. Bunun sonunu nasıl görüyorsun?”
Dile benden ne dilersen.
Loria için bu oldukça basit bir karardı.
“İmparatorluk Ordusu’nun şu anda işgal ettiği Ildoa başkentini yakında terk etmesinden endişe ediyoruz.”
“Bu durum… Birleşik Devletler’in orayı başarıyla geri alacağı varsayımına dayanıyor, değil mi?”
“Aynen öyle, Genel Sekreter Yoldaş. Biz burada asıl savaşı yürütüp kendi cephemizde santim santim ilerlerken, savaşa daha yeni giren Birleşik Devletler kuvvetleri, cahil kitlelerin gözünde görkemli bir zafer gibi algılanacak bir başarıya konacaklar. Bu da propaganda açısından azımsanamayacak bir sorun teşkil ediyor.”
Aşk her şeye kadirdi.
Tam da bu yüzden her zaman kazanırdı.
Sadece aşk için yaşayan Loria’nın, Zettour’un Ildoa sahnesinde sergilediği bu ucuz tiyatronun arkasını görebilmesinin sebebi tam olarak buydu.
“O aşağılık pislik Zettour, birinci sınıf bir sahtekârdır.”
“Bunu hepimiz çok iyi biliyoruz.”
“Genel Sekreter Yoldaş…” Loria samimiyetle içinden geçen bir tavsiyede bulundu. “Hile yaptığı ellerini kesmez, tıslayan dilini koparmaz ve işaretler çaktığı gözlerini oymazsak… dünya onun bu numarasına seve seve kanacaktır.”
“Yoldaş. Söylediklerin mantıklı olsa da fazla soyut kalıyor.”
Soyut bir kavram. Evet, hayatlarında aşktan nasibini almamış adamların Loria’yı tamamen anlayamaması doğaldı elbette. Aşk ve ihtiras kokteyliyle sarhoş olmamış bir adama bunlar muhtemelen bir şey ifade etmezdi. Hakiki aşka uyanmış olan Loria, tek yaşama gayesi işleri olan üstlerine acıyarak baktı.
Mütevazı bir edayla duruşunu dikleştirdi, Genel Sekreter’in doğrudan gözlerinin içine baktı ve kısa bir duraksamadan sonra söze girdi.
“Haklısınız, özür dilerim. Asıl tehdit, Ildoa cephesinin dünyanın dikkatini gereğinden fazla çekmiş olmasıdır. Şu anda, Ildoalı sivillerin çektiği çilelerin, İmparatorluk Büyükelçiliği’nin ilişkilerini sürdürdüğü üçüncü taraf ülkelere yayılma olasılığı giderek artıyor; bu da insani yardım faaliyetlerinin daha da Ildoa’ya kaymasına yol açacaktır.”
Propaganda savaşında medyayı kullanmak söz konusu olduğunda, İmparatorluk bu noktaya kadar pek bir tehdit oluşturmuyordu; ancak bu durum, ülkenin medyayı yalnızca kendi askeri eylemlerini meşrulaştırma çabasıyla sınırlı tutmasından kaynaklanıyordu. Medyadaki İmparatorluk karşıtı tutum kaya gibi sağlamdı; dolayısıyla medyanın, İmparatorluk’un işgal ettiği halkı açlığa mahkûm ederek insanlık dışı davrandığına dair haberler yapmasını engellemek imkânsızdı. O kirli şeytan Zettour, Federasyon’un oluk oluk kan ve alın teri döktüğü propaganda makinesinden oturduğu yerden faydalanmaya çalışıyordu.
“Bu durum, İmparatorluk ile göğüs göğüse hakiki bir savaşa tutuşmuş birliklerimize gönderilen ikmal malzemelerinde ciddi bir düşüşe sebep olacaktır. Birleşik Devletler kuvvetleri ise, kendilerini bu savaşın hakiki kahramanları gibi göstermeye çalışırken İmparatorluk’un zaman kazanmasına izin vermekten başka bir şey yapmıyor.”
Federasyon böyle bir haksızlığa müsaade edemezdi ve tezgâhlanan bu hıyaneti kararlılıkla püskürtmek için yoldaşlarını bir araya getirme vazifesi Loria’ya düşüyordu.
“Doğudaki inisiyatifi kendi elimize almalı ve bunu sonuna kadar kullanmalıyız. Dünya, İmparatorluk’u dize getirenin Federasyon olduğunu bilmeli. İttifak’ı zafere taşıyan ve bu zafere en büyük katkıyı sağlayan gücün Parti olduğunu anlamalı.”
Bu da Loria’yı asıl teklifine getirdi.
“Kışın taarruza geçmemizi teklif ediyorum.”

25 ARALIK, BİRLEŞİK YIL 1927, ILDOA BAŞKENTİNİN DIŞ KESİMLERİ
Ildoa başkentine yayılmış durumda bulunan İmparatorluk Ordusu’nun 203. Hava Büyücü Taburu ve liderleri Yarbay Tanya von Degurechaff, şu anda İmparatorluk Ordusu’nun artçı birliği olarak görev yapmaktadır. Büyücülerin her biri, bu yılki Noel ikmal istihkaklarına dahil edilen birer fincan yumurta likörünü titreyen elleriyle tutmaktadır.
Ordunun ana gövdesi başkenti çoktan terk etmiştir. Aynısı Semender Muharebe Grubu’nun büyük bir kısmı için de geçerlidir; nitekim Albay Uger, Yüzbaşı Meybert ve tüm ağır teçhizatının nakliyesi için özel düzenlemeler yapmış olup bunların İmparatorluk başkentine doğru yola çıkmış olması gerekmektedir.
Tanya ve büyücüleri ise eve en son dönecek bekçi köpekleri olarak geride bırakılmıştır.
Açıkçası, başkentte sözde “işgalci” sıfatıyla varlığını sürdüren birkaç İmparatorluk birliği hâlâ mevcuttur. Anladığım kadarıyla, bu seçkin birliklerin de çok geçmeden tamamen geri çekilmesi için gerekli hazırlıklar yapılmıştır. Emir verildiği anda hepsi kuzeye yönelecektir; Tanya’nın emri ise intikal halindeyken onları korumaktır. En kötü senaryoda, hâlâ burada çakılı duran Semender Muharebe Grubu kuzeye doğru savaşarak ilerlemek zorunda kalacaktır.
Bu nedenle, Teğmen Wüstemann gibi daha az deneyimli büyücülerin mevcut konuşlanmamızdan biraz tedirgin olması son derece doğaldır. Sağ ve sol kolum olan Teğmen Serebryakov ve Binbaşı Weiss’ın bile yüzlerinde her zamankinden daha gergin bir ifade var.
Benim zihnim ise endişeden ziyade bir soruyla meşgul.
Düşman saldırdığı takdirde süratle geri çekilmek için hazırlık yapmış olmamız güzel, fakat ilk hamleyi düşmanın yapmasını beklemeye gerçekten gerek var mı, merak etmeden duramıyorum.
“Baksana, Binbaşı Weiss.”
“Emredin komutanım?”
“Birliklerimizin aslan payı çoktan ayrıldığına göre, düşmanlarımıza kırmızı halı serme vaktimizin geldiğini düşünmüyor musun?”
Birinci subayım kafası karışmış bir ifadeyle karşılık veriyor.
“Bir saldırıyı önlemekle görevli olduğumuzu sanıyordum.”
“Peki ya görevimizin asıl amacı nedir? Müttefiklerimiz geri çekilirken onlara zaman kazandırmak değil mi?”
“Şey, evet, doğru.”
Birinci subayım başıyla onaylıyor ama yüzündeki şüpheci ifadeyi saklayamıyor; ben de bunu doğrudan dile getiriyorum.
“Neden onları buraya davet etmiyoruz?”
“Bunu yapmamız uygun olur mu…?”
“Plan her kârda bu mevziyi terk etmek üzerine kurulu ve inisiyatifi düşmana kaptırmaktan kesinlikle hoşlanmam. Biz geri çekilirken bir Noel partisi ya da bir tür kargaşa süsü vermek zihnimde çok daha makul bir senaryo oluşturuyor.”
O an aklıma yeni bir fikir gelince ellerimi hafifçe birbirine vuruyorum.
“Başkent varoşlarında belirenler İttifak kuvvetleri miydi?”
“Evet. Birleşik Devletler, Ildoa ve Milletler Topluluğu kuvvetlerinden oluşan karma bir görev gücü gibi görünüyor.”
“Şöyle küçük bir silahlı keşif yapıp bu bölgenin boş olduğunu ayan beyan ortaya koysak… Peşimizden buraya kadar gelirler mi dersin?”
Binbaşı Weiss kollarını kavuşturup gözleri kapalı bir süre düşündükten sonra en sonunda başını sallıyor.
“Onları dışarı çekebileceğimizi düşünüyorum. Ildoalı askerleri ikna etmek zor olmayacaktır.”
“İdeal olanı, bir Birleşik Devletler birliğini dışarı çekmek olurdu.”
Binbaşı Weiss bu söz üzerine başını yana eğiyor.
“Nedenini sorabilir miyim?”
“Siyasi sebeplerden ötürü. Birleşik Devletler sanki günü kurtarmak için aniden sahneye fırlıyormuş gibi görünmesini istiyoruz.”
Binbaşı Weiss “Anlıyorum,” diyor; ses tonu Tanya’nın mantığını tam olarak kavrayamadığını açıkça belli etse de çenesini sıvazlayarak biraz daha düşünüyor.
“Üslerinin de yakında olduğunu sanıyorum… Birleşik Devletler Deniz Piyadelerinin nereye konuşlandığını biliyoruz. Orada konuşlandırılmış büyücüleri var, bu yüzden yolumuzu kesmeye çalışacaklarından eminim.”
Bu yanıt Tanya’nın aradığı cevap olsa da iç çekmeden edemiyor.
“Uluslararası savaş hukukunu çiğneyen ve şikâyetimi görmezden gelen büyücülerin ta kendileri.”
Tanya gibi insanlar için bahriye mensuplarını anlamak her zaman en zorudur. Deniz piyadeleri vatanseverlik uğruna bu işe gönüllü olurlar ama aynı zamanda insanlara karşı pompalı tüfek kullanırlar. Yasaların İmparatorluk yorumuna göre, pompalı tüfek tarzı silahların kullanımı, hedefleri sakat bırakarak gereksiz ıstıraba yol açtığı için gayriinsani kabul edildiği oldukça açık bir şekilde belirtilmiştir.
“Kahraman olanların onlar olmak zorunda kalmasından nefret ediyorum.”
“Tam olarak anlayamadım…”
Birinci subayım kafası karışmış halde bakıyor; bu da beni kararlı bir ton takınarak mevcut endişelerim hakkında bilgilendirme yapmaya sevk ediyor.
“Bak, bize lazım olan şey buraya çekebileceğimiz deli fişek bir aptal. Deniz piyadeleri her ne kadar tez canlı olsalar da… tam anlamıyla avcumuzun içine düşecek kadar disiplinsiz değiller.”
İç geçirip başımı iki yana sallıyorum.
“Belki de bayraklarını çalmalıyız. Evet, sevimli bir bayrak kapmaca oyunu tam da aradığımız şey olabilir.”
“Bayrak kapmaca mı…?”
“Üslerine baskın yapıp kocaman bir bayrak çalarsak, kesinlikle peşimizden buraya kadar geleceklerine bahse girerim.”
Boğa güreşindeymiş gibi peşimizden koşacaklar.
Gerçi bunlar epey tehlikeli boğalar ve matadorlardan çok daha az onur ve itibar kazanacağız. Ne yazık ki bu da kasvetli bir çalışma ortamının başka bir cilvesi.
Son iç çekişimi de yutup kararımı verirken sinirlerimi çelikleştiriyorum.
“Başkentte kalan birlikleri uyarın. Düşmanı içeri çekeceğiz!”
“Anlaşıldı!”
“Bu Noel’i neşeli bir hale getirelim.”

AYNI GÜN, İTTİFAK BÜYÜCÜ BİRLİKLERİ
Adalet nihayetinde galip gelecekti. Adaletin fıtratı böyleydi; haklı olanların kazanmasının tek sebebi de buydu. Her zaman. Dünya böyle bir yer olmak zorundaydı. Mantık ya da akıl gereği değil. Sadece olması gereken şey buydu ve adil bir insan olarak Üsteğmen Mary Sue, ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu.
“Müttefiklerimiz saldırı altında mı?!”
Bu korkunç haberi alır almaz ayağa ilk fırlayan Mary oldu.
Çok uluslu gönüllü birliğin bir büyücüsü ve Milletler Topluluğu saflarında dövüşen bir asker olarak, kendisini Birleşik Devletler Deniz Piyadelerine borçlu hissediyordu. Birkaç gün önce limanı savunurken çok uluslu gönüllülerin yanında omuz omuza çarpışmaya gelenler onların büyücüleriydi. Muharebe bittikten sonra İmparatorluk büyücülerine resmi bir şikayet mektubu çektirmeyi başaracak kadar güvenilir müttefiklerdi.
Başı dertte olan müttefiklerini öylece eli kolu bağlı izleyemezdi.
Bir anlık dürtüyle doğrudan komuta merkezine doğru koştu.
“Albay Drake! Lütfen beni gönderin!”
“Üsteğmen Sue…”
Sue’nun komutanı afallamış görünüyordu. Bu çıkıştan belirgin bir şekilde rahatsız olarak Mary’ye dik dik baktı ve ardından derin bir iç çekti.
“Üsteğmen, elimize ulaşan tek rapor düşmanla temas sağlandığı yönünde. Henüz bir takviye talebinde bulunmadılar.”
“Dostlarımız saldırıya uğrarken burada öylece duracak mıyız?!”
Mary son derece ciddi bir ifadeyle karşılık verdi; Albay Drake ise ağzında sigarasıyla gayet tembelce yanıtladı.
“Biz ihtiyat birliğiyiz, Üsteğmen.”
“Yani ihtiyat birlikleri müttefiklerinin yok oluşunu seyretmek için mi var?!”
“Beni iyi dinlemen gerekiyor, Üsteğmen. Bizler İttifak’ın Ildoa’da konuşlandırılmış stratejik ihtiyat kuvvetleriyiz.”
Drake konuşurken ağzından yoğun bir duman kümesi yükseldi.
“Bu ne demek biliyor musun? Canımız her istediğinde kafamıza göre kalkıp gidemeyiz demek. İhtiyat kuvvetlerini elde tutmanın önemini eğitimdeyken öğrenmiş olman gerekiyordu, değil mi?”
Karşısında bir çocuk varmış gibi konuşuyordu. Mary gözleriyle itirazını ne kadar belli etmeye çalışsa da Albay Drake’in sigarasını tüttürürken onun yalvarışlarına kulak asmaya hiç niyeti olmadığı açıktı; bu durum Mary’nin çileden çıkmasına yetti.
“Albayım, yeni rütbenize terfi ettiğinizden beri fazla rehavete kapıldınız.”
“Ne demeye çalışıyorsun sen, Üsteğmen…?”
“Rütbeniz sizin için gerçekten bu kadar önemli mi?! Silah arkadaşlarınızın ölümünü öylece oturup izleyecek kadar hem de?!”
Albay Drake, Mary’nin bu bağırış çağırışlı sözlü saldırısı karşısında kaşlarını çattı ve sigarasını küllüğe bastırıp sandalyesinden yavaşça kalktı.
“Üsteğmen, şu an ne söylediğinin farkında mısın?”
“Hiç mi utanmanız yok diye soruyorum!”
“Siyasetten anlamanı beklemiyorum ama ordunun senin kahramancılık oynayacağın bir yer olmadığını öğrenmenin vakti geldi de geçiyor bile! Eğer bunu o kalın kafana sokamıyorsan, doğruca memleketine geri dönebilirsin!”
“Ben bu çok uluslu birlikte, geri dönebileceğim bir vatanı yeniden kazanmak için bulunuyorum!”
Albay Drake elini güm diye masaya vurarak Mary’ye bağırdı.
“O zaman bunu anlamak zorundasın! Anlamayacaksan da çekip git!”
“Giderim o zaman ben de!”
Mary, arkasından kapıyı sertçe çarparak kapatırken sesli bir iç çekti. Ne yapacağını bilemediği muazzam bir öfkeyle dolup taşan Mary, havalanarak komuta karargâhını terk etti.
Ne de olsa ona çekip gitmesi söylenmişti.
Madem gitmesini bu kadar çok istiyordu, o da bu iyiliği yapmaktan memnuniyet duyacaktı.
Artık doğru insanlarla doğru olanı yapma vaktiydi.
Mary, kendisiyle aynı fikirde olan insanları bulmayı umduğu kışlaya doğru yönelmeden önce kendini sakinleştirdi.
Ne söyleyeceğini ya da kimsenin onunla gelip gelmeyeceğini bilmiyordu.
Herkes burada onun haklı olduğunu anlayacak mıydı?
Mary samimi olduğu sürece her şeyin yoluna gireceğini biliyordu.
Onunla aynı fikirde olan birileri mutlaka olmalıydı; ona hakiki yoldaş olabilecek insanlar. Elbette olacaklardı. Sonuçta doğru olanı yapıyordu.
Mary kışlanın kapısını açtığında, konuşmak için toplayabileceği tüm cesaretini topladı.
“Arkadaşlar! Lütfen beni dinleyin!”
Mary, önce durumu silah arkadaşlarına anlatmakla söze başladı.
Sözleri kulaklarına ulaştı ve ruhlarına işledi.
Onların her biri iyi insandı.
Hepsinde iyilik yapma arzusu vardı.
Yüreklerindeki cesaretle doğru olanı yapmak istiyorlardı.
Bu bir lanet miydi? Yoksa bir lütuf mu?
Silah arkadaşlarının hepsi onun bu çağrısını kabul etmeyecekti ama hepsi birden geri de çevirmeyecekti.
Ne hissederlerse hissetsinler, çoğunluk inandıkları şeyin peşinden gitmeyi seçti.
Bazıları müttefiklerini kurtarmak için Mary’nin peşinden savaşa girmeyi tercih etti.
Bazıları ise daha tereddütlü yaklaşıp sonunda teklifi reddetti.
Yine de kesin olan bir şey vardı.
Mary Sue’nin çağrısı bir büyüden farksız, adeta bir lanet gibiydi; sözleri dünyaya yardım etme arzusu ve son derece derin bir samimiyetle sarf ediliyordu.
Ve birçoğu onun bu çağrısına karşılık verecekti.
Böylece havalandı.
Ve tam da kendisine söylendiği gibi, çekip gitti.
Doğrudan İmparatorluk saldırısı altında olan müttefiklerine doğru uçtu.
Arkasında kendisiyle aynı kafadaki yoldaşlarıyla birlikte, tehlike altındaki diğer yoldaşlarına doğru süzüldü.
“İşte oradalar! Onları korumalıyız!”
Mary ve arkadaşları, gözlerini bile kırpmadan, saldırgan bir İmparatorluk büyücü filosu ile onlara dişini tırnağına takarak direnen deniz kuvvetleri arasındaki amansız muharebenin ortasına daldı.
Kanlı bir savaşa hazırdı. Hepsi hazırdı; ancak haklı bir dava uğruna dövüşmeye gelen Mary ve yoldaşları, İmparatorluk birliklerine karşı daha önce hiç tatmadıkları bir kolaylıkla İmparatorluk Ordusu’nu geri püskürtmeyi başardılar.
İmparatorluk o ana kadar çetin bir direnç gösteriyordu.
Ancak Mary ve büyücü arkadaşları adalet çığlıklarıyla ışıldayarak savaşa dahil oldukları anda, düşman hattı bir anda çöktü ve tam bir bozgun havası içinde arkasına bakmadan kaçmaya başladı.
Kaçarken öylesine cılız, öylesine aciz görünüyorlardı ki.
Bu ani değişim karşısında afallayan Mary ve arkadaşları, düşmanın canını kurtarmasına engel olmak için peş peşe büyü formülleri fırlatmaya başladılar; fakat düşman büyücüleri kıl payı sıyrıklarla bu saldırıları atlatmayı başarıyordu. Düşman komutanının mevzilerini korumaları yönündeki öfkeli kükremelerine rağmen, İmparatorluk büyücüleri korkaklar gibi kaçıyordu.
Deniz kuvvetlerinin karşı taarruzuna destek veren Mary, yüreğinde zerre kadar korku duymadan doğrudan savaşa atıldı. Normalde Albay Drake’in hizaya girmesi için ona bağırıp çağıracağı bir durumdu bu; ancak Mary, adaletin mızrak ucu olarak bu alçak düşmanın peşine düşmenin kendi ulvi görevi olduğunu biliyordu.
İmparatorluk’un geri çekilme düzenine geçmesi uzun sürmedi. Büyücülerden biri Mary’nin önünden acınası bir halde kaçarken, belki de bir savaş ganimeti olarak yanına aldığı Birleşik Devletler bayrağı arkasından dalgalanarak çözüldü. Diğer büyücüler onun güvenliğinden endişe ediyor gibiydi; zira geri çekilmesi yönünde sesler yükseliyordu. Bu endişe için minnettardı ama yeminli düşmanını alt etmek için eline geçen fırsatın bu olduğunu biliyordu.
Yanındaki sarsılmaz yoldaşlarıyla birlikte Ildoa’yı ve tüm dünyayı bu İmparatorluk belasından kurtaracaktı. Zihninde net bir hedefin olması dövüşmeyi çok daha kolay hale getiriyordu. Normalde endişelenecek, hatta kederlenecek pek çok şey varken, Albay Drake denklemin dışına çıkarıldığında dünya çok daha yalın bir yer haline geliyordu.
Mary var gücüyle ileri atıldı. Ildoa’nın berrak, mavi göklerinde o hain İmparatorluk büyücülerinin peşine düştü ve hak ettikleri cezayı kesti. İmparatorluk Ordusu arada bir durup karşı koymaya çalışıyordu ama Mary’nin heybetini görmeleri onları tekrar topuklamaya yetip artıyordu.
“Kaçmayın! Sizi hain korkaklar! Adalet hak ettiğiniz cezayı tez vakitte kesecek!”
Yüreğindeki öfkeyle peş peşe patlama formülleri yağdırdı. Büyü ve ısı etkisiyle bükülen atmosfer, öldürücü bir patlama serisine dönüştü. İmparatorluk büyücülerinin bu alev çemberi karşısında böyle acınası bir paniğe kapılması insanı coşturuyordu.
Kaçan düşmanın peşini bırakmadılar. Düşünecek başka hiçbir şey yoktu. Düşmanı tam da istedikleri yere kıstırmışlardı. En sonunda düşman komutanı da büyücülerine mevzi korutma çabasından vazgeçmiş gibiydi. Mary, yeminli düşmanı olan o sefil Ren’in Şeytanı’nın tıpkı emrindekiler gibi paniğe kapılıp canını kurtarmak için kaçışını izledi.
Büyücünün son sürat uzaklaşırken sergilediği dizginlenemez hızlandırma, korkudan kaçan bir düşmanın halini gözler önüne seriyordu. Mary ve büyücüleri ise çoktan sınırlarına dayanmıştı. Düşmanı gökyüzünden vurmaya çalışmak, canını kurtarmak için kaçmaya kıyasla bir büyücüyü çok daha fazla yıpratıyordu. Yine de… Düşmanı başarıyla püskürttüğünü görmek, Mary’nin yüreğindeki yangını biraz olsun dindirdi.
Adaletin kılıcı olarak dövüşmek harika bir duyguydu. Mary anın tadını çıkarırken, tam altında bir şehrin uzandığını fark etti. Hatta gözün görebildiği her yer binalar ve evlerle kaplıydı. Haritayı çıkardı; yanılıyor olamazdı.
“Burası… başkent mi…?”
Burası İmparatorluk’un işgali altında olan şehirdi. Düşman büyücülerini şehrin içine kadar takip etmiş ve onları sürüp atmıştı. Oysa bu şehrin İmparatorluk işgali altında olması gerekiyordu. Buna rağmen ne kendisine ne de diğer büyücülere ateş açan tek bir uçaksavar vardı.
Bir anda şüpheye kapılan Mary, peşinden buraya kadar gelenlere seslendi. Birlik, neler olup bittiğini anlamak için şehrin üzerinde hızlı bir keşif turu attı. Tam o anda neyle karşı karşıya olduğunu kavradı.
“Burada kimse yok…”
İmparatorluk askerlerinin barındığı binaların hepsi bomboştu. Geride yalnızca İmparatorluk dilinde yazılmış evrak yığınları ve terk edilmiş araçlar kalmıştı. Ortalıkta tek bir sefil İmparatorluk askeri bile görünmüyordu. Şehrin üzerinde attıkları birkaç turdan sonra, içten içe beliren o şüphe yerini kesin bir kanaate bıraktı.
Sonunda neyi başardığını idrak eden Mary’nin yüzü bir anda aydınlandı. Bütün bir İmparatorluk Ordusu’nu geri püskürttüklerinin farkına varamamıştı. Kazanmak için her zaman kurnazca ve kalleşçe oyunlara başvuran o lanet askerleri. Mary daha önce karşı koyacak güce hiç sahip olamamıştı. Onların bu kötülüklerini durduramadığı, çaresizlik içinde ağlayarak uykuya daldığı geceler olmuştu.
“Biz şimdi… şehri özgürleştirdik mi?”
Adalet her zaman galip gelirdi. Gurur, onur ve kararlılık karanlığı her daim alt ederdi. İmkânsız gibi görünürse görünsün, doğru olanı yapmak onun ve yanında dövüşen büyücüler için mümkündü.
Mary kısa süre sonra büyücü arkadaşlarıyla yeniden bir araya geldi ve içlerinden birinin Birleşik Devletler’den çalınan bayrağı geri aldığını gördü. Çok uluslu gönüllü garnizonunda Birleşik Devletler’den gelen pek çok asker vardı.
“Geri aldığımız bu bayrağı gururla göklere çekelim!”
Mary, Birleşik Devletler bayrağını şehrin merkezinde dalgalandırarak yürütmeye karar verdi. Şehir bu noktada bir hayalet şehri andırıyordu. Noel gecesi olmasına rağmen dışarıda tek bir insan evladı bile göze çarpmıyordu. Şehrin daha az öncesine kadar işgal altında olduğu düşünülürse, bunun sebebi hiç de gizemli değildi.

Şehirde ilerlerken bile bunu anlamak hiç de zor değildi. Her köşe başında, İmparatorluk menşeili olduğu her halinden belli olan ve bu zavallı şehir üzerindeki tiksindirici hâkimiyetini haykıran bir afiş ya da tabela göze çarpıyordu. En tiksinç olanıysa… şehir meydanında herkesin görebileceği şekilde yükseklerde dalgalanan İmparatorluk bayraklarıydı.
Bunlar kötülüğün simgesiydi.
İmparatorluk’un boyunduruk altına aldığı o huzurlu kentin üzerinde küstahça dalgalanan bayraklar, Mary’nin yüreğinde büyük bir öfke ateşi yaktı.
“Bu yanlış.”
Mary, bu yanlışı düzeltmek zorunda olduğunu hissediyordu.
Yanlış olan bir şeyin varlığına asla müsamaha gösterilemezdi.
Müsamaha gösterilmemesi gereken şeylerin ise kökü kazınmalıydı.
İmparatorluk ve tüm kötülükler bu dünyadan silinmeliydi; bunu yapması gereken kişi de Mary’ydi.
Dünyadaki kötülükleri düzeltmenin ve ona bir zamanlar sahip olduğu huzuru geri getirmenin tek yolu buydu.
Mary bayrağını kaldırdı.
Hakiki bayrağı.
Adaletsizliği söküp atan bayrağı.
Ildoa’nın kurtarıcısı olarak, onu şehrin merkezinde yükseklerde tuttu.
Bayrak, rüzgârda azametle dalgalandı.
Tüm dünyaya İmparatorluk’un sonunun yaklaştığını ilan ediyordu.
Ildoa başkentinin geri alındığını bildiriyordu.
“Kaybetmeyeceğiz!”
Dünyaya adaleti getirecekti.
“İmparatorluk’u yok edeceğiz!”

AYNI GÜN, İMPARATORLUK BAŞKENTİ
Haberlerin İmparatorluk’a ulaşması uzun sürmedi.
O sırada Danışman Conrad ile birlikte keyifli bir sigara molasının tadını çıkaran Zettour’un masasına bir telgraf bırakıldı.
Ağzından koyu bir duman bulutu yükseldi. Diplomatik meseleleri tartışırken bir elinde Rudersdorf’un zulasından yürüttüğü puroyu, diğer elinde ise bir fincan kahveyi tutuyordu. Konuşmanın ortasına pat diye dalma talihsizliğini yaşayacak kişi ise Albay Uger’di.
“Komutanım, acil bir haber var.”
Albay Uger, generale bir kâğıt parçası uzatırken odayı kaplayan yoğun dumanın arasında kaşlarını hafifçe çattı. General Zettour kâğıdı aldı ve yüzüne bile bakmadan albaya sordu:
“Ildoa başkentini kaybettik mi?”
Albay hafifçe başını salladı; bu da Zettour’un yüzünde bir tebessüm belirmesine yetti.
“Teşekkür ederim.”
“Sağ olun komutanım.”
General, astının odadan çıkışını izledikten sonra oturduğu yerde bacak bacak üstüne attı. Keyifle purosunu tüttürüyor, arada bir tavana bakıp kendi kendine gülüyordu; hiçbir tarih kitabında yer almayacak ama romanlarda kesinlikle betimlenecek bir sahneydi bu.
“Ne yani, bu İttifak’a vereceğin Noel hediyesi mi olacaktı? Gerçekten tam bir suçlusun.”
“Planladığım bir şey değildi.”
“Tarihi değil belki ama olayın kendisini planladın.”
“Danışman Conrad, bunu sizden duymak beni üzüyor.”
General Zettour, böbürlenirken çenesini ovuşturup gözlerini kıstı.
“Dünya hayal kurmak istiyor.”
“Sanırım bu da seni bir kâbus yapıyor, öyle değil mi?”
Danışman Conrad bu sözleri Zettour’a mırıldandı; general ise onaylarcasına başını sallayarak buruk bir tebessümle karşılık verdi.
“Muhtemelen haklısınız. Nihayetinde ben de aynı şekilde hissediyorum.”
“Peki sözde İttifak neden böyle bir tuzağa düşsün ki?”
“Aslında durum tam tersi, görüyorsunuz ya. Onları ben kandırmadım; aksine, kandırılmayı isteyen taraf kendileriydi. Herkes basitlik ister.”
General Zettour puroyu ağzından çıkarıp ellerini iki yana açtı.
“Mesele bu kadar basit: Adalet, kötü İmparatorluk’a galip gelecek. Bayağı basit, değil mi? İşte bu yüzden… kendi kendilerini kandırdılar ve bu oyuna geldiler.”
Sizce de öyle değil mi? General gülümsedi. Öyle neşeyle dolu, yumuşak bir tebessümdü ki bu. General Zettour o kadar mutluydu ki, bir sonraki sözlerini adeta şarkı söylercesine dile getirdi.
“Ve eğer dünya bu kadar umutsuzca kandırılmak istiyorsa, ben de onları kandıracağım.”
(Youjo Senki, Cilt 12: Mundus Vult Decipi, Ergo Decipiatur, son)





