Youjo Senki Cilt 12 – Bölüm 6 / Ağır Mesai

Ağır Mesai

17 ARALIK, BİRLİK YILI 1927, ILDOA KRALLIK BAŞKENTİ

Kusursuz bir şekilde icra edilmiş bir görev bile, eve kazasız belasız dönene kadar tamamlanmış sayılmaz. Daha huzurlu bir dünyada sıradan, tembel bir öğrenci olarak yaşadığım önceki hayatımda öğrendiğim bir şeyi hatırlarken zihnimde bu gerçek canlanıyor.

Sınıfça bir okul gezisindeydik ve bütün gün çocuklarla uğraşmaktan bitap düşmüş öğretmenimiz, nefes nefese bir halde gezinin henüz bitmediğini, bu yüzden herkesin doğrudan evine gitmesi gerektiğini anlatıyordu. Adamcağızın son nefesiyle bunları söyleyişini izlerken kıkırdamamı zor tuttuğumu dün gibi hatırlıyorum.

Ama şimdi, o öğretmene çok daha fazla saygı duyuyorum. Sürekli kendimi çok akıllı sanmama rağmen o zamanlar ne kadar toy olduğumu fark edince yüzümü ekşitiyorum.

Böyle bir kavramın bir çocuğun aklının ermeyeceği kadar derin olması gayet doğal. Muhtemelen okul gezisinin sadece “gezi” kısmında bir anlam görebilmiştim. Apaçık bir hataydı bu, zira tek yönlü bir okul gezisi diye bir şey olamaz. Geç de olsa, böylesine önemli bir hayat dersini öğretmek için o kadar çabalayan öğretmeni içimden takdir ediyorum.

Yoldayken gereksiz bir sakatlık veya aksilik yaşamamak adına, sapmadan dosdoğru eve dönmek, toplumun sorumlu bir bireyi için hayati önem taşır. Bu gerçeği nihayet bu yaşımda, uzak Ildoa topraklarında idrak edeceğim hiç aklıma gelmezdi.

“İnsanın hayatı boyunca öğrenmesi gereken ne çok şey var…”

İşleyen bir toplum için sistemli bir eğitim mekanizmasının her şeyin üstünde tutulması tam da bu yüzdendir. Eski dünyasının ve ülkesinin eğitim sistemi kusursuz olmasa da… çocuklara günlük hayatta hayatta kalabilmeleri için gereken bilgileri sağlama konusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınılmazdı. İlerici ve medeni bir kültür, bolluk içindeki huzurlu bir toplumun tadını çıkardığı bir ayrıcalıktır.

Barışın yüceliğini bir kez daha yâd ederken buluyorum kendimi. Eve dönmek çocuklar için okul gezisinin bir parçasıysa… yetişkinler için de işten eve dönüş yolculuğu öyledir.

İş kazaları, özellikle de işe gidiş-geliş sırasındaki kazalar çok ciddi bir meseledir. Öğretmenim bir keresinde başka bir vesileyle bir hikmetli söz daha söylemişti: Öğrenmek, bir çocuğun işidir. Bu iki kavramı bir araya getirince mantık silsilesi şöyle işliyor: Okul gezileri eğitimin bir parçasıdır. Dolayısıyla, çocuklar için bir iş sayılabilirler. Gerçi… bu durum bir öğrenci için iş kanunlarının bulunmayışını sorgulanır kılıyor. Bunu düşünmek insanı içten içe ürkütüyor. Hukukun korumasından yoksun kalınca insan tamamen savunmasız bırakılıyor…

Mantıksal açıdan pürüzleri olsa da, öğrencilik günlerime dair derin bir özlem kaplıyor içimi. Bir asker ve Genelkurmay’a bağlı bir büyücü olarak, bu katran karası kölece çalışma kültüründen kaçıp bir okul öğrencisinin o huzurlu hayatını yeniden yaşamayı dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Yine de bu temenni beyhude.

Ah, barışa nasıl da susamışım! Harika barış, muhteşem barış. Mantıksızlığın vücut bulmuş hali… Varlık X barışı yok etmeye, altüst etmeye çalışıyor. Muhtemelen bir kavram olarak barışın kendisini bile kıskanıyordur!

Ne olursa olsun, o iblis bozuntusuna boyun eğmeyeceğim. Mantık ve serbest piyasa her şeyin üstünde tutulmalıdır, benim sorumluluğum da tam olarak buradadır. Ne pahasına olursa olsun bu dünyaya barışı getirmek ve piyasanın her zaman kazandığını dünyaya kanıtlamak.

Tanya’nın hayatta kalması tam da bu yüzden şarttır. Buna ulaşmama yardımcı olacaksa, General Zettour’un eve dönüş emirlerine seve seve uyacağım. Başkente sadece doğuya sevk edilmek üzere döndüğümü bilsem bile, en azından evde biraz vakit geçirebileceğim.

Umarım yılın en azından bu son günleri İmparatorluk başkentinde geçer. Orada hâlâ tadını çıkarabileceğim kültürel bir kalıntı kalmıştır kesin.

Dönüş yolculuğu için bavullarımı toplarken bunları umuyorum. Tren saatlerini görüşmek üzere karargâha giderken Albay Lergen ile tesadüfen karşılaşmam bana kendimi şanslı hissettiriyor, ancak bu düşünce çok geçmeden yerle bir oluyor.

Asker selamı verip son intikallerimiz hakkında kısa bir bilgi alışverişinde bulunduktan sonra, dönüş hazırlıklarını konuşmaya geçiyoruz. En azından konuşmamız gereken tek şey buydu. Durumun hiç de öyle olmadığı anlaşılınca, tüm bu saçmalığı sorgulamaktan başka çarem kalmıyor.

“Ne…? Siz az önce ne dediniz, Albayım?”

“Dönüş emirlerinizin iptal edildiğini. Burada kalıyorsunuz.”

En azından bunu söylerken mahcup bir hali var. Yine de bu yıkıcı haber kulaklarımda çınlarken ses tonu olabildiğince kararlı.

“Görev süreniz uzatıldı, Yarbay Degurechaff.”

“Bundan emin misiniz?”

“Eminim. Bunu istemek zorunda kaldığım için üzgünüm ama burada kalıp bir ya da iki harekât daha yürütmenizi isteyeceğim.”

“T-taburumun ne yapmasını istiyorsunuz…? Fakat Muharebe Grubum, Ildoa’dan ayrılmak için General’den emirleri zaten almıştı…”

“Bunun gayet farkındayım. Sizi bu ani emir değişikliğiyle karşı karşıya bırakmak beni ne kadar üzse de, uyum sağlamanıza ihtiyacım var. Harekâtın sizden talep ettiği şey bu. Bu yeni emirler, çekilme emirlerinizden önceliklidir.”

Bahsi geçen emirler incecik bir kâğıt parçasına yazılmış. Tek bir kâğıt parçasının bir insanın kaderi üzerinde böylesine büyük bir güce sahip olabilmesi ne garip.

“Nihayetinde sizin büyücüleriniz diğerlerinden katbekat üstün. Bizim için ön hatları hallaç pamuğu gibi atmanızı istiyorum. Bilirsiniz işte, bir gösteri yapmanızı… Sadece birliklerimiz hattı yeniden düzenleyene kadar.”

“E-emirleriniz bunlar mıdır?”

“Öyledir.”

Albayın sözleri bundan daha açık olamazdı. Neredeyse acımasızca.

“Birlikler geri çekilirken onları koruma gibi önemli bir görev üstleneceksiniz. Yine de, sadece büyücüleri burada tutmanız yeterli. Muharebe Grubu’nun geri kalanı planlandığı gibi eve dönebilir. Güvenle eve ulaşmalarını bizzat sağlayacağım.”

Ağır bir pat sesiyle bavulumu yere düşürüyorum. Ruh halim biraz olsun normal olsaydı, yere çakıldığında açılırken çıkardığı sesi muhtemelen idrak edebilirdim. Normalde yüzüme sahte bir tebessüm kondurup sakarlığımla şakalaşırdım, fakat şu an bunu yapacak zihinsel durumda kesinlikle değilim.

Sonuna kadar hak ettiğim izin hakkımın bir anda buharlaşıp yerini fazla mesai lanetine bırakmasının yarattığı stres yüzünden yaşananları kavramakta güçlük çekiyorum.

Albayın sözleri zihnimde yankılanıp duruyor: İptal edildi. Uzatıldı. Sadece büyücüler.

“Bunun için gerçekten çok üzgünüm Yarbayım, fakat yapılması gereken bu. Düşmanı kışkırtmanıza ihtiyacımız var. Biz geri çekilirken dikkatlerini dağıtın.”

Taş kesilmiş haldeyim. Çantamın yerde olduğunun bile farkında değilim henüz. Nefret ettiği o en korkunç kelime—fazla mesai—zihnimde çakıp duruyor. Tam da eve dönmenin hayalini kurarken böyle bir darbe yiyorum. Biraz izin yapıp eve dönmenin son birkaç haftadır beni ayakta tutan tek şey olduğunu söylemeye gerek bile yok!

“Yarbay Degurechaff? İyi misiniz?”

“Ah, evet, kusura bakmayın lütfen.”

Nihayet stresi bastırmayı başaran beynim, bana yeni emirler verildiğini idrak ediyor. Bitkinliğimin saf noktasına rağmen adeta refleks olarak konuşuyorum.

“Bu haber en hafif tabirle şoke edici efendim, fakat üzerime düşeni yapacağım. Eğer sadece büyücülerimizi kullanacaksak, ağırlıklı olarak baskın harekâtları düzenleyeceğiz demektir. Bu doğrultuda birliklerimi nasıl yöneteceğime dair tam yetkiye sahip olacağımı varsayabilir miyim?”

“Elbette. Tahmin edeceğiniz üzere, bu mevziden tamamen çekilme planlarımız var. Trenlerin ne kadar hızlı hareket edebileceğine bağlı olarak, burayı yakın zamanda terk edeceğiz.”

Başkente saplanıp kalmama yönündeki ilk politika hâlâ yürürlükte sanırım. Bir aydan kısa bir süre içinde başkentin yöneticileri bir kez daha değişecek. Kulağa basit geliyor ama İmparatorluk’un başkenti terk edeceği düşünüldüğünde, çekilmenin zamanlamasını son derece tehlikeli hale getiriyor.

“Öyleyse tam olarak ne zaman gerçekleşecek bu, Albay Lergen?”

“Bunu size henüz söyleyemem. İşte bu yüzden siz büyücülerin hattı yanıltıcı bir şekilde tutmanıza ihtiyacımız var. Zamanı geldiğinde hızla çekilebilirsiniz.”

“Birliklerimizin geri çekilmesi çok yavaş kalırsa, bu durum artçı olarak bizlerin sırtına aşırı bir yük bindirebilir…”

Tanya bu derin endişesini dile getiriyor, Albay Lergen ise bunu onaylarcasına rahatlatıcı bir baş hareketiyle karşılıyor.

“Her şey bittiğinde Albay Uger’e minnettar kalacağız. Trenleri sıkı bir çizelgede tutarak inanılmaz bir iş çıkardı. Yine de karşı istihbarat tüm bu süreçte muazzam bir engel teşkil ediyor.”

“Düşman çekilmekte olduğumuzun farkına vardı mı?”

Albay Lergen sesini alçaltmadan önce kararlı bir şekilde başını sallıyor.

“İşte bu yüzden şaşırtmaca yapmanıza ihtiyacımız var. Düşmanın niyetimizi yanlış yorumlamasını sağlamalıyız. Biz ayrılırken bizi takip etmelerini istemiyoruz.”

“Yani çekilmeyi gizlemek için saldırgan bir tutum mu sergilemeliyiz?”

“Aynen öyle. Ne pahasına olursa olsun bizi sürekli bir tehdit olarak algılamalılar.”

Albayın açıklamasını dinlerken boğazımdan kaçmaya çalışan iniltiyi güç bela yutuyorum. Ani emirlerle baş etmek asla kolay değildir.

Büyücülerimin ordunun hareketlerini gizlemek için sahte taarruzlar düzenlemesi gerekiyor. Asıl amacımız düşünüldüğünde bu mantıklı olsa da, daha birkaç gün önce düşman büyücülerini imha etmiş ve ardından yeni mobilize edilmiş gibi görünen ihtiyatlarıyla çatışmaya girmiştik. Bu iki harekât da hileyi daha inandırıcı kılmak için yapılmıştı.

“Düşmanı aldatmak için elimizden geleni yapıyoruz ama tek bir Muharebe Grubu’nun yapabilecekleri de sınırlı…”

“Bunu sizin büyücüleriniz yapamayacaksa İmparatorluk’ta başka kim yapabilir?”

Albay Lergen bunu söylerken son derece samimi fakat yine de bana emri veren kişi için söylemesi kolay bir şey gibi geliyor. Albay meseleyi nasıl ele alırsa alsın, bu son derece riskli bir görev olacak. Düşman kuvvetlerine zaten ölümcül darbeler indirmiştik, bu yüzden İmparatorluk kanına susamış durumdalar. Daha fazla kışkırtma harekâtı yürütmek için hiç de ideal bir durum değil.

Zihnimde acil durum protokolü devreye girerken, karşı bir argüman oluşturmaya başlıyorum.

“Albayım. Bana verilen emirlere uyacağım fakat askerlerim için kolaylık gösterilmesini talep ediyorum. Günün sonunda onların da birer insan olduğu unutulmamalı.”

“Anlıyorum. Bu harekât tamamlandığında, size ve astlarınıza hak ettiğiniz ek erzak ile izin hakkını sağlamak için yetkimi kullanacağım. Doğrudan General Zettour’a başvuracağıma söz veriyorum.”

Albay Lergen’in yalan söylemediği açık—Tanya’ya ihtiyacı olan her şeyi sağlamak için yetkisinin her kırıntısını kullanacağı kesin—fakat Tanya o kadar saf değil. Albay Lergen General’e hangi gerekçeyi sunarsa sunsun, geleceği belirleyecek tek şey ihtiyaçlar ve yine ihtiyaçlar olacaktır.

Başka bir deyişle, albayın sözü tamamen boş bir vaatten ibaret. Onun adına hiçbir çabayı esirgemeyeceğine söz verebilse de, izin alabileceğine söz veremez. Bu, en yalın haliyle bir dolandırıcılıktır ve benden—içten de olsa—bir inilti koparmaya yeter. Dolandırıcılıktan bahsetmişken, General Zettour çağın en büyük sahtekârıdır. Herkesten önce Albay Lergen ona güvenmenin bir faydası olmadığını bilmelidir.

Derin bir iç çekiyorum. Albayın bana fiilen sağlayabilecek ne gibi bir gücü var ki? Bir kez daha imkânsız bir görevle yüklendirilen benim ve tek başına kurbanlık koyun olmaya hiç niyetim yok.

Taze bir kararlılıkla, taleplerimi hemen albaya iletiyorum.

“Albay Lergen. Madem benim için böyle özel düzenlemeler yapmak adına sınırlarınızı zorlamaya razısınız, o halde ben de son derece ihtiyaç duyduğum bazı teçhizat ve personeli bana tahsis etmenizi talep ediyorum.”

“Tahsis edebileceğim pek bir şey yok. Ne ihtiyacınız var?”

“Hava desteğinizi ödünç almak istiyorum. Ayırabileceğiniz ne kadar varsa.”

“Onlarla ne yapmayı planlıyorsunuz, Yarbayım?”

Tanya kendinden emin bir şekilde gülümsüyor.

“Albay Uger’den ilham alarak küçük bir numara yapmak istiyorum.” Bir darboğaz oluşturup düşmanı bulundukları yere sabitleyeceğim.”

“Bununla tam olarak ne demek istiyorsunuz…?”

“Birleşik Devletler’in deniz yoluyla sağladığı ikmal hattını keseceğim.”

Albay Lergen’in bu konunun devamını dinlemeye fazlasıyla istekli olduğu her halinden belliydi.

“Peki bunu nasıl başarmayı planlıyorsunuz, Yarbayım? Sevkiyat rotalarına baskın düzenleyerek mi? Düşmanın ikmal hatlarını akamete uğratacak kadar ağır bir darbe indirebileceğimizden şüpheliyim.”

“Hayır. Bütün gemilerini arayıp yok etmek zor bir iş olurdu… fakat Ildoa’nın limanlarının tam olarak nerede olduğunu biliyoruz.”

“Hiç bu açıdan düşünmemiştim. Neticede limanlar gayet sabit hedeflerdir.”

“Güney kıtasında savaşırken, ikmal malzemelerini sudan karaya çıkarmanın ne kadar zaman aldığını ve manevra kabiliyetimizi nasıl kısıtladığını dün gibi hatırlıyorum. Düşmanın liman tesislerini bir hava taarruzuyla imha edebilirsek, bu onları bir süre sessiz kalmaya zorlayacaktır.”

Albay Lergen, Tanya’nın bu sözlerini kararlı bir baş sallamasıyla karşıladı.

“Çok iyi. Ne demek istediğinizi anlıyorum, Yarbayım. Neye ihtiyacınız varsa söyleyin.”

“Epey yüklü bir talebim olacağını şimdiden anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.”

Ses tonumda çaresiz bir kabulleniş olsa da, bu sözüm güven veren bir tebessümle karşılandı.

“Elimden geleni yapacağım; karşılığında da sağladığım imkânlara yakışır sonuçlar bekliyorum.”

Tanya’nın talebi eksiksiz bir şekilde karşılandı; Albay Lergen, ordu vasıtasıyla istediği her şeyin tedarik edilmesini sağladı. Hatta nüfuzlu bağlantılarının ve müzakere yeteneğinin bir kanıtı olarak, Genelkurmay’ı Tanya’ya en büyük nakliye uçaklarından birini tahsis etmeye ikna etmeyi bile başardı. Böylece İmparatorluk Ordusu’nun Tanya’nın planına tam destek vermesiyle, başkente dönmesi planlanan hava filosunun önemli bir kısmı taarruza destek vermek üzere rotasını Güney Ildoa’ya çevirdi. Muhtemelen General Zettour planımı epey beğendi.

Planımın böylesine kabul görmesi, askerlerimle de paylaşabileceğim bir coşkuya dönüştü.

“Yoldaşlar! İmparatorluk bizlere büyük bir umut bağladı!”

Onlara bir zamanlar Ildoa’ya ait olan bir hava meydanında hitap ediyorum. Arkamdaki uzun pist boyunca dizilmiş hava filosuyla birlikte, muharebeye bizzat liderlik edeceğim taarruz timine bilgilendirme yapıyorum. Hava büyücülerime ve onların harp kabiliyetlerine güvenim sonsuz; bu görevi başarıyla icra edebilecek birileri varsa, onlar da kesinlikle benim adamlarımdır.

Görevleri son derece basit: Lojistik bir darboğaz yaratmak amacıyla düşmanın limanlarını işlevsiz hale getirmek. Yeterince kolay bir iş olmalı. Düşmanı gafil avlamak için havadan intikal edecekler ki bu, İmparatorluk büyücüleri için oldukça konvansiyonel bir taktiktir.

“Vakit yaklaştı.”

Bir dizi avcı uçağının pistten havalanışını izledikten sonra Tanya ve askerleri o devasa nakliye uçağına bindi. Gökyüzüne yükseldiklerinde, bundan daha sarsıntısız ve sorunsuz bir uçuş isteyemezlerdi. Savaşın bu aşamasında bu büyüklükte bir uçak adeta nesli tükenmekte olan bir türdü; ancak yetenekli mürettebatı sayesinde uçuş, Ildoa üzerinde keyifli bir gezi gibi hissettiriyordu. Askerler bir yandan altlarından kayıp giden yarımadayı izleyip kahvelerini yudumlarken, bir yandan da büyük görev öncesinde karınlarını jambon ve ekmekle iyice doyurmayı ihmal etmiyorlardı.

“Şu an bir savaşın ortasında olmasaydık her şey ne kadar da mükemmel olurdu.”

Kendi kendime bunu mırıldandığımda, hemen yanımdaki koltukta çikolata atıştıran emir subayımın eğlenmiş bakışlarını üzerimde hissettim.

“Savaş olmasaydı şu an ne yapıyor olurdunuz, Yarbayım?”

“Ben mi? Toplumun saygın ve dürüst bir ferdi olarak hayatımı sürdürüyor olurdum.”

Üsteğmen Serebryakov bu yanıt karşısında hafifçe kafası karışmış bir ifade takındı.

“Toplumun bir ferdi mi…?”

“O da ne demek Visha? Bunca zamandır savaşın ortasındasın diye daha önceki medeni hayatın nasıl bir şey olduğunu unuttun mu yoksa?”

“Hayır, ondan değil… Teknik olarak yine de bir…”

“Yine de ne olurdum?” Tanya kibarca emir subayına sordu, ancak sohbet gürültülü bir ikaz sireniyle kesildi. Bütün büyücüler teyakkuza geçerek başlarını kaldırdı; derken pilotun sakin sesi duyuldu.

“Kaptandan acil durum raporudur. Hava kontrolün bildirdiğine göre, önümüzden seyreden bombardıman filomuz düşman avcı uçaklarıyla temas sağladı ve saldırı altında.”

Bu haberle birlikte, büyücü taburundaki herkes anında gerildi. Büyücüler bu rapordan pek çok şey çıkarabiliyordu. Düşmanın uçaksavar kabiliyetinin hâlâ tam kapasiteyle çalıştığı son derece açıktı. Büyücü grubu, yaklaşmakta olan bilinmezliğin getirdiği o huzursuz edici hisse kapıldı. Kabindeki hava gittikçe ağırlaşırken pilot elindeki bilgileri aktarmaya devam etti.

“Hava kontrol durumu değerlendirdi; bombardıman filosunu savunmak için mevcut tüm hava unsurlarımızın kullanılmasına karar verildi. Bu uçağın refakatçileri dışındaki tüm unsurlar, şaşırtma amacıyla düşmanla angajmana girecektir.” Kaptan sakince devam etti: “Bu uçağı düşürecek olurlarsa, yolun geri kalanını uçarak katetmenizi rica etmek zorunda kalacağım. Bizi endişe etmenize gerek yok. Tamamdır.”

Büyücüler uçabilir. Fakat bu uçağın mürettebatı uçamaz. İki tarafın üstlendiği risk hususunda aşikâr bir asimetri vardı ve hava kuvvetleri personelinin sergilediği profesyonellik gerçekten takdire şayandı.

Beni etkileyen sadece sergiledikleri mesleki duruş değildi; mürettebatın büyücülerimi tek bir pürüz dahi yaşamadan hedef noktasına ulaştıran hizmet kalitesi de bir o kadar etkileyiciydi. Hedef noktasının üzerinde olduğumuz anons edildiğinde, büyücülerimin karşısına geçip cesur bir tebessümle dikildim.

“Her zamanki gibi yapacağız. İşimizi yapalım.”

Uçaktan kendimi mavi gökyüzüne bırakarak yer çekimine teslim oldum.

Büyü desteği olmaksızın yere doğru serbest düşüş yaparken, pusuyu kuracağımız noktaya kilitlendim; fakat yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Adını tam koyamıyordum ancak yalnızca muharebe tecrübesi olan birinin tanıyabileceği o soğuk ürperti, hızla omurgamdan aşağı süzüldü. Harbin sisini hafife alacak biri olmadığım için içgüdülerimle hareket etmeye karar verdim. Planı değiştirme vakti.

“Tüm birlikler, büyünüzü kullanın! Tam sürat irtifa kaybedin!”

Mana sinyallerimizin tespit edilmesine yol açsa bile, birliklerin koruyucu kalkanlarını aktif tutmaları her şeyden önemlidir. Sezgilerimin doğrulanması birkaç saniye bile sürmedi. Nakliye uçağı daha görüş alanımdan çıkmaya fırsat dahi bulamadan. Karşımızdakiler o çok uluslu dostlarımızdan başkası değildi. Belli ki Tanya ve İmparatorluk büyücülerini pusuya düşürmek için tetikte bekliyorlarmış.

Etrafımızdaki gökyüzü bir anda kesintisiz uçaksavar ateşiyle kaplandı. Makineli tüfeklerin gürültüsü ortalığı inletirken gökyüzünün büyük bölümü geçit vermez hale geldi. Baraj ateşine karışan patlama ve optik nişancılık formüllerine bakılırsa, karada da bizi bekleyen büyücüler var. Müthiş bir hava savunma gösterisi. Eski dünyamdaki o meşum Amerikan emperyalizmini andıran son derece yoğun ve ezici bir güç gösterisi. Ren Cephesi’ni görmüş kıdemli büyücüler bile göğe savrulan bu muazzam mühimmat miktarı karşısında şaşkına döndü. Bu, daha önce muhatap olmadıkları türden bir ateş gücü seviyesiydi.

“Neler oluyor lan böyle?!”

“Uçacak yer kalmadı!”

“Bu tam bir delilik!” “Tüm bu ateş nereden geliyor?!”

“Pusuya düşen biz miyiz yani?!”

Telsizden yükselen bu kafa karışıklığı seviyesine ben bile ilk kez şahit oluyordum. Anlaşılan taburum tam bir ölüm bölgesinin ortasına bırakılmış. Burada bunun tarih kitaplarında yazan örneklerini okumuş tek kişi benim; ama o anlatılar bile şu an yaşananları tarif etmede yetersiz kalır. Kendi dünyamdaki Amerika Birleşik Devletleri ordusunun bile bu zaman diliminde bu ölçekte bir mermi ve top mermisi yağmuru üretebildiğini hayal etmekte zorlanıyorum.

“Kahretsin! Çoktan bu kadar ilerlediler mi?!”

Şahsen böyle bir şeyle uzak bir geleceğe kadar uğraşmak zorunda kalmayacağımı umuyordum.

Ancak onun yerine birliğim kendini adeta bir çelik tufanının ortasında kapana kısılmış buldu. Bölgeye erişimi engellemeye dayalı bu yöntem, gökyüzünü mümkün olduğunca fazla mermiyle doldurma mantığına dayanıyor.

Düşman mühimmat tasarrufu yapma zahmetine bile katlanmıyor.

Ellerinde ne varsa göğe savuruyorlar.

Bu, ancak dünyanın önde gelen süper güçlerinden biri olan Birleşik Devletler’in harcı olabilecek bir savaş tarzı. Üstelik Ildoa üssünden de ilave ateş açılıyor.

“Kahretsin, Ildoalılar bütün limanlarını bu kadar sıkı mı koruyor?! Birleşik Devletler askerleri de burada!”

Bu devasa ölçek karşısında şaşkınlığa düşsem de, bir noktada bunu tahmin etmiş olmam gerektiğini fark ediyorum. Benim gibi acemi biri bile bir limanın darboğaz oluşturma potansiyelini öngörebilmişti. Birleşik Devletler gibi küresel lojistikte tecrübeli bir ülke söz konusu olduğunda, ikmal hatlarını açık tutmak için hiçbir masraftan kaçınmamaları doğaldı.

Tanya, Ildoa Donanması’nın uçaksavar savunmasını daha önce bizzat tecrübe etmişti. Şimdi her iki ülke de gökyüzünü mühürlemek için el ele vermiş durumda. Acımasız olduğu kadar basit bir çözüm ve 203. Tabur’un en kıdemli üyeleri için bile ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Patlayan top mermilerinin gürültüsüne, büyücülere çarpıp koruyucu kalkanlarını dağlayan şok dalgaları eşlik ediyor. İnkâr edilemez derecede yüksek olan patlama sesleri, muharebe meydanının marşından başka bir şey değil. Asıl korkunç olan, her yöne savrulan şarapnel parçaları.

Bize doğru fırlatılan o absürt miktardaki metal gerçekten son derece sinir bozucu. Şarapnel parçalarından bazıları koruyucu kalkanlarımızı aşındırmayı başarıyor ve atılan her yeni mermi, jilet gibi keskin parçalardan oluşan yeni bir dolu yağdırıyor. Etkili menzillerinde bulunmak zaten yeterince tehlikeliyken, Büyücülerden birine doğrudan isabet edecek tek bir mermi, kalkanını tamamen delebilir.

Tanya’nın cık cıklaması, kulakları sağır eden bu kargaşanın arasında bile neredeyse duyulacak kadar netti. Düşman, gökyüzünde tahmin ettiğimizden çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor.

“Yeni Dünya’nın pislikleri! Ildoalıların da belasını versin!!”

Bu gidişle yere ulaşamadan gökyüzünden vurulup düşürüleceğiz. Onlar kuvvetlerimizi eritmeden önce hemen harekete geçmeliyiz.

“Tabur! Büyük ligdesiniz! Mücevherlerinize tam gaz yüklenin!”

Elenium Arms Tip 97 Taarruz Hesaplama Mücevherime mana aktarıp bir optik kamuflaj formülü hazırlamaya başladığım sırada bir şeyi fark ediyorum: Düşman nişan bile almıyor. Resmen gökyüzüne rastgele ateş açıyorlar.

“Kahretsin! Ne kadar ileri gitmeyi gözü alıyor bunlar?!”

Kurşunların ve top mermilerinin bu alevli vaftizinin ortasında optik kamuflaj formülü hiçbir anlam ifade etmeyecektir; bu da beni çaresiz bırakıyor. Doğrudan karaya doğru mu dalışa geçmeliyiz? İstesek bile bunu yapamayız.

“Dağılın! Düzeni bozun! İkişerli gruplar oluşturup bağımsız hareket edin!”

Güçlerimizi tek bir noktada toplamak yerine düşmanın muhtemel hedeflerini dağıtmak daha mantıklı. Neyse ki büyücülerim kendi başlarına düşünüp hareket edebilecek donanıma ve yetkinliğe sahip. Emirlerin arkasındaki mantığı kavrayıp herkes buna göre harekete geçiyor. Bireyler bir araya gelerek grupları, gruplar birleşerek bir orduyu oluşturur. Komutam altındaki her büyücü görevimizin limanı imha etmek olduğunu bildiğinden, bu görevi nasıl icra edecekleri kararını onlara bırakıyorum.

“Tüm birlikler! İrtifa kaybetmeye öncelik verin ve ikişerli hareket edin!”

Tanya emrini gürledi ve sesini yükselterek bir şey daha ekledi.

“Yoldaşlar! Sarsılmayın. Ateş altında kalmak bizim günlük işimiz! Dünyada biz hava büyücülerini durduracak kadar mermi yok!”

203. Tabur hem hızlı hem de kendini savunma kabiliyetine sahip. İmkânsızı başarmaya çalışmadıkları sürece askerlerin hiçbiri gökyüzünden vurulup düşürülemez. Yine de saldıran taraf olarak karşı taarruza geçmek için bir açık bulmamız gerekiyor.

Fakat büyük huzursuzluğuma rağmen durum giderek kötüleşiyor.

“Kahretsin!” Düşmanın ateş konisinin içinde kapana kısılırsak iş bir yıpratma savaşına döner. Adamların ne kadar ateş gücü var böyle…?”

Bir dakika…

Askerleri cesaretlendirme umuduyla aşağıdaki düşmana arka arkaya büyü formülleri yağdırırken aklıma bir şey geliyor ve aniden yavaşlıyorum.

“Yarbayım?! Uçmayı bırakmayın!!”

“N-ne?!”

Emir subayımın uyarısını hemen dikkate alarak panikle tekrar hızlanıyorum ve kıl payı farkla, az önce bulunduğum noktadan geçen muazzam mermi sağanağını atlatıyorum. Bu ateş yağmurunun içinden geçebilmek ciğerlerimdeki son oksijen damlasına kadar tüketiyor.

“Şakası yok bunun!”

Oksijenim tükenmiş halde nefes nefese kalıyor, sinirlerimi yeniden yatıştırmak için derin derin nefes alıyorum. Şu an büyüyle ürettiğim o tatsız oksijenden daha tatlı hiçbir şey olamazdı.

Vurulmaktan kıl payı kurtulmuş olsam da, bir saniye bile geç tepki verseydim şu an delik deşik olmuş halde yere doğru süzülüyor olurdum.

Tanya bu kez paçayı ucuz kurtarmıştı.

“Beni kurtardınız! Teşekkür ederim Üsteğmen Serebryakov!”

“İ-iyi misiniz?!”

“İyiyim!”

Soluklandıktan sonra kendi halime acı bir tebessümle gülümsüyorum. Nereye uçtuğuna dikkat etmemek için buranın oldukça tehlikeli bir yer olduğu doğru olsa da, az önceki anlık dikkat kaybım bana yeni bir planın ipucunu verdi.

Unutmayın, hedefimiz düşman limanını etkisiz hale getirmek; angarya işi illa bizim yapmamıza gerek yok.

“Tüm birlikler, komutanınızı takip edin! Yere doğru dalışa geçiyoruz. Koruyucu kalkanlarınızı sertleştirebildiğiniz kadar sertleştirin!”

“02’den 01’e! Bir planınız var mı?!”

Binbaşı Weiss sorusunu adeta çığlık atarak soruyor; Tanya ise kendinden emin bir şekilde yanıt veriyor.

“Burunlarının dibine gireceğiz!”

Bunun üzerine, dağılmış düzenin önüne geçip yer çekiminin beni çekebildiği en yüksek hızla aşağıdaki karaya doğru dalışa geçiyorum. Elbette düşmanlarımız eli kolu bağlı oturmuyor. Belli ki beni yeni hedefleri olarak belirliyorlar, fakat… verdikleri tepki yeni plana olan güvenimi pekiştiriyor. Ben ve büyücülerim Tip 97 mücevherlerimizi kullanarak yeryüzüne doğru süzülürken, düşman pes edeceğe benzemiyor.

Yere bu kadar yakın uçan ve ilerledikçe aşağıya büyü formülleri yağdıran bir büyücü, tasmasından boşanmış yırtıcı bir canavardan farksızdır. Düşman bu şartlar altında savaşmaya devam edecek kadar cesur; karaya neredeyse paralel doğrultulmuş yüksek kalibreli uçaksavar ateşiyle doğrudan bodoslama taarruzumuzu karşılıyorlar. En ağır tank zırhını bile önden delip geçebilecek nitelikteki bir mermiden doğrudan darbe almak bir büyücü için son derece tehlikeli olurdu. Yine de bu bir sorun teşkil etmeyecek.

“Tam da tahmin ettiğim gibi! Karşımızda derme çatma bir ittifak var!”

Bunu haykırırken farkında olmadan sırıtıyorum. Düşmana yaklaşmak, onların beklenmedik zayıflığını gözler önüne seriyor. Ve bu zayıflık, koordinasyonsuzluklarından başka bir şey değil.

Farklı uluslardan gelen bu ordular gerçek bir koordinasyon olmadan birlikte çalışıyorsa, yapmamız gereken tek şey aralarındaki boşlukta sürtüşme yaratmaktır. Düşük irtifada uçarak her iki taraftan da üzerime ateş çekiyorum.

Bu karar Ildoa’nın ölümcül hatasını gün yüzüne çıkarıyor: Askerleri fazla titiz eğitilmiş.

“Yani, varını yoğunu ortaya koymak iyi bir şeydir herhalde.”

Koruyucu kalkanını kullanarak uçaksavar ateşi sağanağını savuşturan Tanya, Ildoa Ordusu’nun bu kararlılığı karşısında kıkırdamaktan kendini alamıyor. Yerden birkaç metre yüksekte uçan bu büyücülerin yarattığı tehlikeyi net bir şekilde anlıyorlar; derslerine iyi çalışmış olmaları takdiri hak ediyor. Ildoa Ordusu için işler şimdiye kadar oldukça çetin geçti. Bu harekâtın başından beri İmparatorluk’un en seçkin birliği olan 203. Tabur tarafından azaba uğratıldılar; şimdi ise bu büyücülerin oluşturduğu tehdide aşırı derecede aşinalar, bu da toplarını yatay doğrultmakta en ufak bir tereddüt göstermemelerine sebep oluyor. Arada kim ya da ne kaynarsa kaynasın, ne pahasına olursa olsun büyücüleri yok etmek istemeleri anlaşılabilir bir durum.

Askeri açıdan bakıldığında bu doğru bir karardır. Neticede şu an top atışlarının arasında can havliyle mekik dokuyan kişi Ak Gümüş’ten başkası değil—ya da artık daha çok bilinen adıyla Paslanmış Gümüş, İmparatorluk’un en ölümcül İsim sahibi büyücüsü.

Tamamen mantıklı hareket eden bu son derece diplomatik ve siyasi bilinci yüksek Ildoa Ordusu, trajikomik bir şekilde Tanya’nın tuzağına düşüyor.

“Teşekkür ederim Ildoalı dostlarım! Himaye ateşiniz tam anlamıyla hayat kurtarıyor!”

diye minnetle haykırıyor Tanya. Uçaksavar toplarının dosdoğru üzerlerine uçan büyücülere karşı son derece etkili olduğu doğru olsa da, emir-komuta zincirlerini birleştirecek yeterli zamanları olmadığından ve farklı doktrinlere göre hareket ettiklerinden, Ildoa topları havadaki İmparatorluk büyücüleri yerine karadaki müttefiklerini vuruyor.

“Ha-ha-ha-ha! Berbat birer ev sahibisiniz, öyle değil mi?!”

Birleştiğinde, Birleşik Devletler ve Ildoa’nın uçaksavar ateşi azımsanamayacak bir güç oluşturuyor. Peki birbirlerinin top ateşinin hedefi haline geldiklerinde ne olur?

Sonuç olarak Tanya ve askerlerini durdurmayı hedefleyen ateşin büyük kısmı kesiliyor; tabii bu sırada kontrolden çıkan bazı top mermilerinin yok etmek için geldikleri limana isabet etmesi kaçınılmaz oluyor.

“İşte bu çok iyi!”

Düşmanın ateş gücünü kendilerine karşı bir koz olarak kullanmak, umabileceğinden çok daha büyük bir etki yaratıyor.

“İttifak’a teşekkürlerimizi sunmalıyız!”

Tanya, büyücülerine el sallayıp kendi eserlerini incelemelerini işaret ederken haykırıyor.

“Kargaşa yaratın! O topları ateşlemelerini sağlayın! Limanı bizim yerimize onlar imha edecek! İşte böyle! Yıkın o limanı!”

Büyücüler, kendilerini koruyan kalkanlarıyla, toprağın hemen üzerinde uçarak muazzam bir kargaşaya yol açan güçlü Apache helikopterleri gibi hareket ediyorlar. Düşman ellerindeki her şeyi ateşlese belki onları püskürtebilirdi; ancak düşman büyücülerini vurma ihtimalleri kadar müttefiklerini de vurma ihtimallerinin olduğu aşikâr hale gelince tereddüt etmekten başka çare bulamadılar. İyi bir insan için bu doğru seçimdir ve topyekün bir savaşta bile bu askerlerin hepsinin iyi birer ruha sahip olduğunu gösterir.

Ne var ki ruhlarının iyiliği en nihayetinde canlarına mal olacaktır; zira saldıracak bir yol bulamayan askerlerin elleri tetikten çekilir. Bu anlık tereddüt, İmparatorluk büyücülerinin ordugâha ulaşıp onları kitleler halinde biçmeye başlamasıyla hızla derin bir paniğe dönüşür.

Bu panik düşman kuvvetleri arasında yayılacak olursa, bir avuç büyücü tüm çorbayı kaynatmaya fazlasıyla yeter; ancak bu muharebe meydanında göze göz, dişe diş kuralı geçerlidir. İnsanın en büyük azılı düşmanı yine insan olduğu gibi, bir büyücü için de başka bir büyücüden daha çetin bir rakip yoktur.

Tanya ve onun seçkin İmparatorluk büyücülerinden oluşan küçük grubu Ildoa limanının altını üstüne getirirken, yukarıdaki gökyüzünde inanılmaz bir hızla yaklaşan bir varlık hissedilmektedir.

“Mana sinyalleri yaklaşıyor!”

Telsizden yükselen bu uyarıyla birlikte 203. Tabur, hızla toparlanarak yeni bir düzen aldı. Ne var ki bulundukları düşük irtifa, onları muazzam bir dezavantajın ortasında bırakıyordu.

Ağız dolusu bir küfrün ardından tüm dikkatler yaklaşan düşmanlara çevrildi.

“Düşman büyücüleri! Ve bunlar…?”

Mana sinyallerinden birkaçını Doğu Cephesi’nden hemen tanıyorum. Birebir eşleşen birkaç dikkat çekici sinyalden—ki biri hafızama adeta kazınmıştı—daha önce bu büyücülere karşı savaştığımız gayet açıktı.

“O lanet sapık olmasın sakın! Orospu çocuğu! Niye yine o sapıkla uğraşmak zorundayım ki?!”

Albay Drake, Tanya’nın gıyabında kendisinden bir sapık diye bahsettiğini bilseydi, muhtemelen İngiliz Milletler Topluluğu’nun o zengin dağarcığından cömertçe faydalanıp ona sert bir yanıt verirdi; gerçi kendisinin de muharebe meydanında Tanya’nın varlığına birebir aynı tepkiyi verdiğini belirtmek gerekir.

“Yine mi Ren’in Şeytanı…!”

İkisi de muharebe meydanının iki ucundan birbirlerine sövüp sayıyordu. Zor zamanlarda birliklerini sevk ve idare eden birer orta kademe yönetici olmaları bakımından, ikisi de benzer kaygıları ve çileleri paylaşıyordu. Fakat muharebe meydanında bambaşka bir şeyin derdine düşmüş bir kişi daha vardı.

“İşte oradasın! Seni gidi kâfir Ren’in Şeytanı! O sefil varlığına son vereceğim!”

Sesindeki o katıksız nefret, adeta cehennemin dibinden fırlayıp gelmiş gibiydi. Görmezden gelinemeyecek kadar meşum bir ton taşıyan sesi, hem müttefiklerin hem de düşmanların duyacağı şekilde telsizde yankılandı. Adının anılmasıyla kulakları kabaran Tanya için de durum farksızdı. Gökyüzünde süzülen karaltılara bakıp derin bir iç çekti.

“Emir subayı. İşime duygularımı karıştıracak biri değilimdir ama… beni bu sefil rakiple bir kez daha karşı karşıya getiren kaderin harbi belasını versin. Bu iş artık fazla can sıkıcı olmaya başladı. İç çekmekten kendimi alamıyorum.”

Üsteğmen Serebryakov bunları söylerken komutanını yan gözle izliyordu. Nitekim Tanya, peş peşe iç çekerken cidden yorgun görünüyordu.

“Şu hakaretlere bir bak.”

“Bizden cidden nefret ediyor olmalı…”

Tanya hırladı.

“Üstelik ortada geçerli bir sebep de yok. Onların düşmanı İmparatorluk, ben değilim.”

“Şey… yani… pek emin olamadım…”

“Biliyorum, biliyorum. Sızlanmanın da ne düşündüklerini anlamaya çalışmanın da bir anlamı yok. Mantık çerçevesinde hareket etmiyorlar.”

Tanya, bir büyü formülünü serbest bırakırken acı bir tebessüm takındı.

“Burası bir muharebe meydanı ve düşmanlarımızı seçme lüksümüz olmadığına göre, şu sapıkla kudurmuş boğayı gökyüzünden vurup düşürelim.”

Derin bir iç daha çeken Tanya, üç koldan patlama formülünün büyülü sözlerini mırıldanırken bir kez daha talihsizliğine lanet okudu. Bu ölçekteki bir formülü somutlaştırmak için dünyayı yeniden şekillendirmek, artık onun için çocuk oyuncağı sayılırdı. Bir an sonra bütün gökyüzü alev toplarıyla doldu. Anlaşılan bize nefes alacak vakit tanımayacaklar. Benzer bir formülü kendisi de uygulayan Tanya’nın emir subayı tuhaf bir soru sordu.

“Sapıkla kudurmuş boğa kim oluyor?”

“Sapık olan, komutanları. Kendi büyücülerini etten siper edip üzerimizde intihar saldırısı düzenlemeye kalkan şu Albionlu herif. Sapıklığın dik alası değil de ne bu, değil mi?”

“Bir bakıma öyle sanırım…”

“Bir de kudurmuş boğamız var. Şurada görüyorsun değil mi? Dosdoğru üzerimize doğru uçan kişi. Gözlerine inanabiliyor musun?”

Tanya, kontrolden çıkmış büyücünün üzerlerine doğru uçarak gelişini izlerken ağzına tahtakurusu kaçmış gibi yüzünü ekşitti.

Büyücü çıldırmışçasına düzenini terk etmişti ki normalde bu durum başka herhangi bir büyücüyü keklik gibi avlatırdı. Ancak bu kekliği hayatta tutan şey, gökyüzünden kolay kolay sökülüp atılamayacak kadar muazzam kalınlıkta bir koruyucu kalkandı.

Aptalın teki olsa da ördüğü o güçlü kalkan, 203. Tabur’un en seçkin büyücülerinden birinin elinden çıkma optik nişancılık formülünü bir kenara bırakın, taş duvarları yıkmak için tasarlanmış delici bir formülü bile rahatlıkla göğüsleyebilirdi.

Tanya’nın bu durumdaki tek tesellisi, karşısındaki büyücünün az çok aptalın teki olmasıydı.

Bunu göz önünde bulunduran Tanya bir kez daha seslendi.

“Şu işe bak! Bir sapıkla bir boğa arasında seçim yapmak zorundayım!”

“Bu tiplerden gerçekten hiç hoşlanmıyorsunuz, değil mi Yarbayım?”

“Kesinlikle öyle. Kafasının nasıl çalıştığını anlayamadığın insanların ne halt yiyeceğini öngörmek zordur.”

Tanya, bu iki beladan arınmış bir gökyüzüyle dünyanın çok daha yaşanılır bir yer olacağına inanmak istiyordu. Bu düşünceyle, savaş cephesi boyunca kendisini takıntı haline getiren sapıkla uğraşmanın meşakkatli olacağını bildiğinden kararını verdi.

“Binbaşı Weiss! Sapığı size bırakıyorum!”

Sorunu direkt başkasının üzerine yıkabilirdi. Birlik komutanı olarak bu onun en doğal hakkıydı.

“Anlaşıldı! Siz ne yapacaksınız?”

“Ben boğayla dans edeceğim. Yine de benim için sakın kendini tutma. Dünyayı bir sapıktan daha temizlediğinde, gelip boğadan sen de bir ısırık alabilirsin.”

“Tabii siz işinizi bitirdikten sonra boğadan geriye bir şey kalırsa, Yarbayım.”

“Erken gelen kapar. Tıpkı bu dünyadaki diğer her şey gibi!”

İkisi kısa bir kahkaha paylaştıktan sonra Binbaşı Weiss emri onaylar.

“Öyleyse ben kaçtım!”

Bununla birlikte, yerden zar zor bir metre yüksekte uçan Binbaşı Weiss, süratle irtifa kazanır. Tip 97 mücevheri, kullanıcısının saniyeler içinde muazzam bir yüksekliğe tırmanmasını sağlayarak muharebe meydanındaki nispi üstünlüğünü hâlâ koruduğunu kanıtlar. Bu etkileyici sürat, bir yandan düşmanın reaksiyonunu tartmasını sağlarken diğer yandan kendisini en ideal konuma getirmesine imkân tanır. Hem azami hızda hem de ivmelenmede harikalar yaratan bu mücevher, bir İmparatorluk büyücüsünün gerçekten de en yakın dostudur.

“Taarruz! Ön yargılarınıza veya geçmiş tecrübelerinize saplanıp kalmayın!”

Birliğine liderlik eden Binbaşı Weiss ve adamları, Krallık büyücülerinin etrafını taarruz formüllerinden örülü bir duvarla kuşatmaya başlar. Tanya, Teğmen Serebryakov’a döner.

“Bizim için de hareket zamanı! Bugün bu domuzları denize dökeceğimiz gündür!”

“Anlaşıldı, Albayım!”

Her zaman güven veren bu ikili, mükemmel bir koordinasyon içinde muharebe için harekete geçer. Yukarıdan gelebilecek saldırılara karşı liman tesislerini siper olarak kullanan iki büyücü, bir yandan gözlerini hedeften ayırmayıp düşman kara unsurlarına yaklaşırken diğer yandan yerdeki engellerin arasından süzülür. Nasıl yapacağınızı bildiğiniz sürece, alçak irtifadan da savaşmanın yolları vardır.

“Baskın yapıyoruz! Üç atımlık disiplinli bir atış düzenine geçin!”

Büyü tezahür eder. İkisi birlikte, içine güdüm fonksiyonu işlenmiş son derece karmaşık bir optik formül oluştururlar. İnce ince hesaplanmış bu taarruz doğrudan düşmana doğru fırlayarak tam isabet kaydeder.

Gözü dönmüş bir boğa kolay bir hedeftir; fakat normalde Tanya’nın yüzünde muzaffer bir tebessüm yaratacak olan bu atış, hedefin hâlâ gökyüzünde süzüldüğünü görmesiyle yerini başını iki yana sallamaya bırakır.

“Kahretsin. Saldırıdan sağ çıkacağını tahmin etmiyor değildim ama bunu adeta hiç hissetmedi bile! Şu zırhı ne kadar sert böyle?!”

İki büyücü de öfkeyle söylenir; ancak boğanın onlara vakit tanımaya hiç niyeti yoktur ve dosdoğru üzerlerine doğru dik bir dalışa geçer. Gözlerini bu gaddar hedeften ayırmayan Tanya, daha az incelikli bir taarruza başvurmayı seçer. Doğrudan kaba ateş gücüne dayanan bir saldırı.

“Formülü değiştirin! O kalkanı delip geçeceğiz!”

Bu kararın alınabilmesi, ancak aralarındaki mevcut mesafe sayesinde mümkün olmuştur. Anı fırsata çevirmek isteyen Tanya, Tip 95’ini çıkarır ve mücevherin içine akıtabildiği kadar mana aktarır. Bu muazzam miktardaki manayı yönlendirme süreci, beynini kemiren kurtlar varmış hissi yaratarak Tanya’ya ağır bir bedel ödetse de, ortaya çıkan devasa büyünün gücü bu riske kesinlikle değerdir.

“Ey İlahi Işık! Yolumu aydınlat, ey ebedi haşmet. Tez tezahür et, sonsuzluğun ilahisi! Ey Yüce Rabbimizin azameti!”

Uzun menzilli taarruz tipi optik formül unsurlarından faydalanan Tanya, düşmanın Federasyon tarzı kalın savunma kalkanını delip geçmek için bir delici formül seçer. Nefeslerini senkronize eden Tanya ve Teğmen Serebryakov, bir zırhlının gövdesini bile delecek güçte bir büyü salıverirler.

Büyülerine güvenen ikili, saldırının hedefle buluşmasını izler. Bütün güçlerini arkasına koydukları büyü hedefini tam ortadan vurur; ancak sonuç umdukları gibi olmaz.

“H-hâlâ uçuyor mu…?”

Teğmen Serebryakov’un dudaklarından dökülen bu sözlerdeki dehşet dolu şaşkınlık, Tanya’nın hislerini de mükemmelen özetlemektedir. Işın doğrudan isabet etmiştir. Üstelik açı da mükemmeldir. Eğer bu saldırının hedefi Tanya olsaydı, şüphesiz ki yere çakılırdı. Tip 95’in savunma zırhını bile tereyağından kıl çeker gibi kesip geçerdi. Ve buna rağmen, düşman hâlâ havadaydı.

Ağır bir tankı —ve belki bir zırhlıyı— saf dışı bırakabilecek güçteki bu büyü, büyücünün zırhında küçük bir çatlaktan başka hiçbir şey bırakmamıştı.

“Bu yaratığa insan muamelesi yapamayız. Artık bir canavarı katletme vakti geldi.”

Ve hikâyelerde canavarları alt eden kimdir? Bir kahraman mı? Ne kadar da saçma. Yalnız canavarlar, her zaman iyi işletilen bir organizasyon tarafından alt edilir. Bunu anlamak için insanlık tarihinden öteye bakmaya gerek yoktur. Bu devi devirmenin tek yolunun sayısal üstünlük olduğunu bilen Tanya, derhal altlarına seslenir.

“Teğmen Grantz! Bana yardım et! Çapraz geçiş yaptığımızda onu kıskaca alacağız!”

“Anlaşıldı komutanım!”

Detaylı emirler vermeye vakit yoktur. Ondan yardım istemiş olmak kâfidir. Tanya ve Teğmen Serebryakov, üzerlerine çullanan boğayı üstlerine çekmek için sahte bir geri çekilme harekâtı başlatır. Yemi yutan düşmanı liman kompleksinin daha da derinliklerine çekerler.

Onu imha bölgesine sokmak için sergiledikleri yoğun uçuş manevraları yüzünden ikisi de adeta kan kusacak raddeye gelir.

“Yakaladık onu, Albayım!”

“Vurun!”

Bu kısa nida, Teğmen Grantz’a ne yapması gerektiğini anlatmaya yeter ve teğmen derhal harekete geçer.

Bölüğüne av için önderlik eder.

Kusursuz bir uyum içindeki bölük, hepsi tek bir noktaya odaklanan delici formül yağmurunu serbest bırakır.

Bu yoğunlaştırılmış ateş, bölük ile hedef arasındaki fiziksel dünyayı yarar geçer.

Normal şartlarda bir zırhlının en kalın mukavim zırhını bile darmadağın etmeye yetecek olan bu darbe, öfkeli boğanın savunma kalkanı tarafından tamamen emilir.

Kalkanın kendisi çatlamıştır elbette.

Ne var ki, içinde barındırdığı büyücü tek bir çizik dahi almamıştır.

Darbe onu rotasından saptırmıştır ancak çoktan toparlanmış ve yeni bir kalkan oluşturmaya başlamıştır bile.

“Dalga mı geçiyorsun benimle?!”

“Teğmen Grantz! Ateşe devam edin!”

“A-anlaşıldı!”

Tanya paniğe kapılan astını yatıştırmayı başarsa da, bir tarafı onun endişesine hak vermektedir.

“Lanet olsun, bundan bile sağ çıkmayı başardı. Bu büyücü harbi harbi bir canavara dönüşüyor.”

Tanya yanına bir göz atar; emir subayı da başıyla onaylar.

“Sadece baş belası demek yetersiz kalır. Zırhı, Federasyon büyücülerinin bile ortaya koyabileceğinden katbekat daha sert.”

Tanya buna gönülden katılır. Yine de havlu atıp pes edecek durumda değildir.

“Teğmen Grantz! Bölüğün onu tutabilir mi?!”

“İmkânı yok! Onu fazla baskı altında tutamayız!”

Bunu duyan Tanya dikkatini Binbaşı Weiss’a çevirir. Bir bölük yetmiyorsa iki bölük kullanacaktır. Basit bir matematikti; iki bölük dolusu büyücünün odaklanmış ateşi bu boğayı devirmeye muhakkak yetmeliydi.

Ne yazık ki birinci subayı hâlâ o sapıkla kıran kırana bir it dalaşına tutuşmuş durumdadır. Tanya omuz silker. Gelmeyecek takviyelere umut bağlamanın bir anlamı yoktur.

“Teğmen Grantz! Bir kez daha yapıyoruz! Son bir kez daha!”

“Yapamayız! Bu büyücüye zar zor yetişiyoruz! Hızlı, dayanıklı ve korkusuz!”

“Yapmayın Teğmen Grantz. Düşmanı gözünüzde büyütmeyin. Bir Federasyon büyücüsünden daha az zeki, bir Krallık büyücüsünden daha az kurnaz ve üstelik tek başına uçuyor.”

“O zaman onu tek hamlede devirecek bir planınız olduğunu varsayıyorum?”

Tanya, ümitle soran Teğmen Grantz’ın sorusuna kasvetli bir tonla yanıt verir.

“Sizin de düşmanı küçümsemenizden hiç hoşlanmıyorum, Teğmen.”

“Gerçekten bir gün general olacak kumaşa sahipsiniz, Albayım…”

“Öyle mi? Bilgeliğim seni o kadar etkiledi mi? Sizin için her zaman örnek bir komutan gibi davranmış olmama sevindim.”

Gözü dönmüş boğanın üzerine bildiği bütün formülleri savuran Tanya, makineli tüfeğinin huzursuz edici derecede ısındığını hissetmeye başladığı sırada yeni bir algı yakalar.

“Bekleyin, bir şey geliyor.”

“Ne?”

“Denizden… Bu sefer ne var?”

Albay Drake’in görebildiği kadarıyla durum tek kelimeyle perişanlık olarak tanımlanabilirdi. Düşman, uçaksavar ateşlerinden zerre istifini bozmayıp dosdoğru yere doğru dalışa geçiyordu.

“Tanrım, mükemmel ve sıkı bir nizamda uçup ardından dosdoğru çatışmanın ortasına dalarak kıyameti koparan büyücülerle karşı karşıyayız!”

İşleri daha da kötüleştiren şey, tek bir bölüğün Drake’in büyücülerini uzak tutmaya fazlasıyla yetmesiydi. İçindeki küçük bir ses, Üsteğmen Sue’nun son bir çabayla yürüttüğü o hiddetli taarruzun işe yarayacağını ummuştu; fakat kadın, bir çift düşman büyücüsü tarafından kolayca püskürtülmüş, ardından da düşman büyücü bölüğünün odaklanmış ateşinin hedefi olmuştu. Hâlâ gökyüzünde olsa da, bu kadar amansız bir saldırı karşısında düşmesi an meselesiydi.

İşler kötüye gidiyordu. Drake tüm kalbiyle daha fazla asker diliyordu. Kendi derme çatma büyücü görev gücünü kurtaracak ve onların tek başlarına ileri atılmalarını engelleyecek müttefikler.

“Ama şu lanet olası büyücü bölüğünün gidişatına bir bakın!”

Düşman büyücülerinin kendi adamlarına kıyasla bu denli mükemmel bir koordinasyonla uçmasını izlemek onun için çok zordu.

“Keşke Corinth Alayı hâlâ yanımızda olsaydı.”

Ancak bu yakınması, okyanusun açıklarından gelen sayısız mana sinyalinin belirmesiyle beklenmedik bir şekilde son buldu. Bir sonraki an, muharebe meydanındaki tüm gözler denizden kendilerine doğru yaklaşan çok sayıda karaltıya çevrildi. Büyücüler hava muharebesine uygun mavi üniformalar giymişlerdi ve taarruz nizamında uçuyorlardı.

Müttefik takviyeleriydi bunlar—çaresizce ihtiyaç duyulan takviyeler.

Tümlerin zamanlaması o kadar mucizeviydi ki Albay Drake yanağını çimdikledi ve duyduğu acıyla irkildi. Bunun gerçekten yaşandığını fark eden Albay Drake, birliklerine haykırdı.

“Takviye! Takviye kuvvetler geliyor!”

Herkesin bilmesi —savaşma azimlerinin yeniden alevlenmesi— için bağırarak elini gökyüzünde salladı.

“Deniz piyadeleri! Deniz piyadeleri burada!”

Sözleri saflarda bir dalgalanmaya yol açtı; bu dalgalanma kısa sürede muzaffer tezahüratlardan oluşan bir dev dalgaya dönüştü. O ana kadar İmparatorluk büyücülerinin boyunduruğu altında ezilen Müttefik kuvvetlerinin gözlerine yeniden ışık geldi.

Muharebe meydanını kasıp kavuran İmparatorluk büyücüleri de irtifa kazanarak ve savaşa devam etmeye hazır olduklarını gösteren bir nizama geçerek hızlı bir reaksiyon gösterdiler. Devasa bir yıkıma yol açmış olsalar da, düşman artık sayısal olarak açık bir dezavantaja sahipti. Taktiksel açıdan yapabilecekleri pek bir şey yoktu.

Yine de bu durum Drake’in onlara müsamaha göstermesi için bir sebep değildi. Yere yakın o sıkı mevzilerini terk edeceklerse, uçaksavar mürettabatı aşağıdan yeni bir ateş sağanağıyla onlara seve seve eşlik etmeye hazırdı. Elbette, imkânsız şartlar altında bile İmparatorluk büyücüleri amansız bir düşmandı.

“Lanet olsun! İtiraf etmekten nefret ediyorum ama uçmayı cidden biliyorlar!”

Albay Drake, düşmanlarının ne kadar yetenekli olduğunu görünce yüzünü buruşturdu. İçtenlikle etkilenmiş bir halde, onlara büyü formunda bir selam göndermeye karar verdi. Onlar için hazırladığı bu küçük hediyeyi salıverdiğinde, düşmanın hava sahasında devasa bir patlama filizlendi. Ancak onları öldürme yönündeki samimi gayreti, düşmanın patlamanın etki alanından çaba sarf etmeksizin sıyrılmasıyla boşa çıktı.

“Hay aksi. Hâlâ böyle uçabildiklerine inanamıyorum.”

“Sizce bir şey mi kullanıyorlar, Albayım?”

“Uyuşturucu gibi bir şey mi?”

Drake bir an için bu lafı düşündü; ancak düşmanın ince ince hesaplanmış ve koordineli hareketlerinde, muhakeme yetilerinin bozulduğuna veya gözü dönmüş bir saldırganlığa dair bariz hiçbir iz yoktu. Sayıca az olmalarına rağmen Müttefiklerin etrafında adeta tur atıyorlardı. Üstelik bütün muharebe boyunca bunu yapmalarına rağmen, gitgide daha da hızlanıyor gibiydiler. Müthiş bir ivmeden söz etmişken, Üsteğmen Sue ikinci bir taarruza girişmiş gibi görünüyordu; ancak düşman bölüğünün odaklanmış ateşiyle bir kez daha püskürtülmüştü.

“Teğmen Sue’nun hâlâ enerji dolu olduğunu görmek güzel… Kıskandım doğrusu. Ben şimdiden her nefesim için mücadele veriyorum.”

Albay Drake dilini şaklattı ve yeniden odaklanmaya çalıştı.

Düşman, Üsteğmen Sue ile kafa kafaya savaşabilecek bir sürü canavardan ibaretti. Durum buysa, bu canavarları her insanın yapacağı şekilde —iyi koordine edilmiş bir saldırıyla— katletmeleri gerekecekti.

“Deniz piyadelerinin desteğini fırsata çevireceğiz! Haydi, düşmanı geri püskürtelim!”

Ateşlerini tek bir noktada toplamaları gerekiyordu.

Yerdeki uçaksavarlar ve büyücüler tarafından desteklenen, tam zamanında yetişen Birleşik Devletler Deniz Piyadeleri’nden dostları, İmparatorluk kuvvetlerine yıkıcı bir darbe indirmek için ileri atıldı.

“İnanılmaz! Mükemmel ötesi, lanet olsun!”

Drake yeni yoldaşlarına hayran kalmaktan kendini alamadı; nitekim deniz piyadeleri muharebe meydanına ayak bastıkları anda kılıçlarını çekip hücuma kalkmışlardı. Bu büyücüler denizlerin gerçek savaşçılarıydı.

“Onları koruyun! Siper ateşi sağlayın! Cesaretlerinin boşa gitmesine izin vermeyin!”

Albay Drake bağırarak birliklerine, hücum eden Birleşik Devletler Deniz Piyadeleri büyücülerine siper ateşi sağlama emri verdi. Bir yandan bastırma ateşi ve şaşırtma taarruzlarıyla İmparatorluk birliklerini çivilerken, diğer yandan kendilerini deniz büyücülerini destekleyecek şekilde konumlandırmaya devam ettiler; böylece İmparatorluk büyücülerini, deniz büyücülerinin sıkı bir nizama geçip yakın mesafeden büyülerini salıvermelerine yetecek kadar oyalamayı başardılar. Yanlarında, büyü ateşlerini saçmalı tüfek patlaması gibi dağıtan ve muharebe meydanına tamamen hükmeden yeni bir silah varmış gibi görünen bir şey taşıyorlardı.

Ağır baskı altında olsalar da İmparatorluk büyücüleri öyle kolay pes etmiyordu; dik duruşlarını koruyarak ateşe karşılık verdiler. Yine de bu durum, İmparatorluk birliklerinin üzerine ateş yağdırmaya devam eden cesur deniz büyücülerini durdurmaya yetmedi.

Unvan sahibi İmparatorluk büyücülerini bile bastıran, yürekten kopan haykırışların ve silah seslerinin birbiri ardına yükseldiği bir çatışmaydı. Baskıya daha fazla dayanamayan İmparatorluk büyücüleri geri çekilmeye başladı.

“Ama hâlâ savaşıyorlar.”

Bu manzara Drake’in inlemesine sebep oldu. Aşikâr bir şekilde geri çekiliyor olsalar da, düşmanın kusursuz nizamı takibe pek imkân tanımıyordu. Deniz piyadeleri büyücüleri büyü bombardımanına devam etse de, İmparatorluk büyücüleri intizam içinde sistematik olarak geri çekildiği için kovalamaca fırsatı bulamadılar. İmparatorluk büyücüleri… iyi eğitilmiş, yetkin pilotların tam bir timsaliydi.

“Sanırım onları geri çekilmeye zorlayabildiğimiz için yatıp kalkıp şükretmeliyiz.”

Şansın o gün kendisinden yana olduğuna şükreden Drake, gözlerini düşmandan ayırmayarak kendi kendine böyle mırıldandı. İldoa ve Birleşik Devletler’in amansız uçaksavar ateşinden kaçınmak için en ufak açılarla zahmetsizce rota değiştirmeleri karşısında, onlara yenilmiş bir tabur demek zordu.

“Lanet olsun, geri çekilmeleri bile kusursuz. Dikkatli olmazsak çark edip karşı taarruza geçebilirler.”

Havada gergin bir hava hâkimdi. İmparatorluk büyücülerinin okları hâlâ yayda takılıydı ve dosdoğru Drake’in kuvvetlerini hedef alıyordu. Geri çekilirken bile çetin bir düşmandılar. Sadece varlıkları bile ürkütücüydü.

“Albay Drake! Düşmandan acil durum telsiz mesajı aldık!”

“Ne? Bizimle irtibata mı geçiyorlar? Ne diyorlar?”

Savaş sırasında beklenmeyeni beklemek gerekiyordu. Bir şeyin hiçbir mantıklı izahının olmaması sıradan bir durumdu. Hayatın bu gerçeğini kabullenmek, yeterince tecrübe kazandıktan sonra her askerin eninde sonunda yaptığı bir şeydi. Buna rağmen Drake, raporu duyduğunda yaşadığı derin kafa karışıklığına engel olamadı.

“Evet, şey… acil bir protestoda bulunuyorlar.”

“Protesto mu? Ne hakkında olabilir ki?”

Drake telsizi alıp genel yayın frekansına ayarları yaptı. Duyduğu şey, şifresiz olarak yüksek sesle okunan bir metindi. Konuşan kişi bir kadın subaya benziyordu, acaba? Sakin bir ses tonuyla aynı cümleyi tekrar tekrar söylüyordu. Önce İmparatorlukça, ardından Krallıkça okundu. Subay metni akıcı bir Federasyon diliyle de tamamladı. Muharebe meydanındaki herkesin anlaması için tek eksiği İldoaca konuşmaktı. Okunan metnin, İmparatorluk Ordusu’nun bu konudaki hislerini samimiyetle iletmeye çalıştığı aşikârdı; ancak…

“Ne diyorlar onlar?!”

Drake, duydukları karşısında donakalmış bir halde gökyüzünde süzülüyordu.

“Pompalı tüfek kullanımının savaş hukukuna aykırı olduğunu mu? İnsanlık dışı olduğu için protesto mu ediyorlar…?”

Albay Drake, az önceki analizini yeniden gözden geçirdi. İmparatorluk Ordusu, savaşın bu aşamasında neyi iletmeye çalışıyordu lanet olsun? Albay gerçekten söyleyecek söz bulamıyordu.

“Sağduyulu oldukları konusunda yanılmış olabilirim. Bu kadar önemsiz bir şey için bizimle iletişime geçecek ne yaşadı bu adamlar?!”

“Albayım! Yanıt bekliyorlar!”

Drake’in astı ona doğru haykırdı; ancak albayın bağırarak karşılık vermesiyle lafı ağzına tıkandı.

“Ne dememi bekliyorlar ki lanet olsun?”

Muharebenin ortasındaki bu tiyatro albayın başını döndürüyordu. Aniden bastıran şiddetli baş dönmesini durdurabilmek umuduyla başını ellerinin arasına aldı.

“Albayım…? İyi misiniz…”

“Yok, iyiyim. Fakat merak etmeye başladım…”

“Neyi merak ediyorsunuz?”

“Bu İmparatorlukçuların gerçekten kafayı bulup bulmadığını.”

Drake, geri çekilen İmparatorluk büyücülerinden nişanını ayırmazken bu düşünceye kıkırdadı. Gerçek bir yanıt vermek yerine onlara tam isabet bir büyü formülü gönderecekti.

“Lanet İmparatorlukçular. İnsanlık dışı eylemlerden bahsedecek en son kişiler onlar…”

Drake’in rahatsızlığı gözlerinden okunuyordu fakat keskin bir İmparatorluk aksanıyla, Commonwealth dilinde yapılan öfkeli bir duyuruyla bir kez daha gafil avlandı.

“Bizimle bir kez daha temas kurdular. Bu İmparatorluk komutanı. Doğrudan İttifak komutanına sesleniyor!”

Telsizden bir çocuğun hafif tiz ve bağırışlar içindeki sesi duyuluyordu.

Konuşanın tiz sesine rağmen söylediklerinde sevimli en ufak bir şey yoktu.

“Ordunuzun uluslararası savaş hukukunu küstahça hiçe sayması, göz ardı edilemeyecek kadar ağır bir suçtur! Savaşın kaosu içinde bile, tarafların onurunu ve insanlığını koruyan bir davranış kuralları bütününe bağlıyız! Bu antlaşmayı hayasızca ihlal etmeniz kabul edilemez; zira bu yalnızca kendi birliklerinize leke sürmekle kalmayıp tüm insan soyunun itibarını kirletmektedir. Adalet adına, insan olan hemcinslerinize karşı şevrotin mermilerinin insanlık dışı kullanımı gibi bu barbarca uygulamalara bir son vermenizi ve savaş alanına onur ile haysiyeti yeniden kazandırmanızı yalvarırcasına talep ediyorum!”

Ciddi mi olduğu yoksa tüm bunların bir şakadan mı ibaret bulunduğu pek anlaşılamıyordu. Ne demesi gerekiyordu ki? Her iki taraf da birbirini gebertmek için elinden geleni ardına koymuyordu. Tüm bu durum Albay Drake’i tamamen şaşkına çevirmişti.

“Ciddi mi bu? Bu muharebeden sonra bize söyleyeceği son şey gerçekten bu mu? Bizzat geri çekilmenin ortasındayken kuralları mı dert ediyor?”

Ağzı açık kalan Drake başını sallayıp omuz silkti. Basitçe söylemek gerekirse, yaşananları zihni bir türlü almıyordu.

Şaşkınlığının sebebi ne idüğü belirsiz bir birlik olsaydı neyse, ancak karşı karşıya olduğu güç İmparatorluk’tu. Bütün bu savaş boyunca dövüştüğü düşman. Albay bu noktaya kadar düşmanını tanımak için elinden gelen her şeyi yapmıştı; yine de onu şaşırtmayı başarıyorlardı.

“Artık ne düşüneceğimi bilemiyorum.”

Bu atışma ağzında acı bir tat bıraktı. Derin bir iç çekip nefesini İldoa göklerine bıraktı. Gökyüzünün yüzde kaçı iç çekişlerden oluşuyordu acaba? Drake bunu merak etmekten kendini alamadı.

Vakti olsaydı bu fizyolojik soru üzerine herhalde bir günden fazla kafa yorabilirdi; fakat gerçekler ona böyle keyfi bir fırsat tanımıyordu. Bu acımasız muharebenin ardından ilgilenmesi gereken devasa bir enkaz vardı. Gerçi kendi tarafları İmparatorluk kuvvetlerini püskürtmeyi başardığı için sorunları en fazla yoğun bir bürokrasi ve evrak işinden ibaretti, yine de bunu teselli saymak zordu.

Her şey, Üsteğmen Sue’nun cinneti için yazılı bir rapor ve özür hazırlaması ile çok uluslu birliğe dair diğer hantal bürokratik işlemlerle başladı. İldoa ve Birleşik Devletler kuvvetleri arasındaki dost ateşi olayına gelince, Drake durumu bilmezden gelip bunu kendi aralarında halletmelerine izin verdi.

Bu bir yana, İldoa, Commonwealth, Birleşik Devletler ve Federasyon’dan oluşan İttifak son derece verimsiz bir şekilde çalışıyordu. Drake’in Federasyon yetkilileriyle müzakere etme konusundaki deneyimi burada kesinlikle işe yaradı; ancak çeviri, uzlaşı arayışı ve taviz pazarlıkları gibi bürokrasi selinin karşısında tecrübeli bir subay bile arka arkaya iç çekmekten kendini alamıyordu. Şimdiye kadar tüm bunlarla ilgilenmesi için Albay Mikel’e güvenebiliyordu, fakat son siyasi düzenlemeler nedeniyle artık Mikel ile aynı rütbedeydi.

“Bu gerçekten zor…”

Sonuç olarak albay, kendini ordugahta bir evrak dağıyla boğuşurken tıkılı kalmış halde buldu. En azından nazik bir Federasyon görevlisi ona biraz çay getirdi.

Muharebeden sağ çıkmayı başarmış olmasına rağmen, bu muazzam evrak yığınının altından sağ çıkıp çıkamayacağını sorguluyordu. Drake tam anlamıyla bu korkunç sonun hayaline dalmışken, Albay Mikel’in yüksek sesle iç çekmesi dikkatini çekti.

“Bir sorun mu var, Albay Mikel?”

“Yok, bir şey değil. Sanırım kötü bir şaka olmalı…”

Drake, Albay Mikel’in bir kâğıt parçasını saklamaya çalışmasını izledi; fakat çok uluslu güçlerdeki konumu göz önüne alındığında, Federasyonlu mevkidaşının kendisinden bir şeyler saklamasına izin veremezdi. Albay Mikel iyi bir dost ve yoldaş bir büyücüydü, ancak… Drake nihayetinde bir Commonwealth subayaydı. Bu yüzden albay kâğıdı ortadan kaldıramadan önce uzanıp onu aldı.

Daha önce de gördüğü formatta tek bir sayfaydı. Standart bir mesaj formu olsa da içeriği Drake’in sinirlerini son noktasına kadar zorladı.

“Bu İmparatorluk’ta harbi sorun var.”

Midem gerçekten feci ağrımaya başladı…

Gönderen: Bir İmparatorluk Büyücü Tabur Komutanı

Alıcı: Commonwealth Ordusu Komutanı

Önemli bir İldoa limanını imha etmeye yönelik harekâtımızın, İmparatorluk askeri makamlarının en üst kademelerinin dahi öngöremediği tarihi ve eşi benzeri görülmemiş bir zafer elde etmesi, ordunuzun büyücülerinin sunduğu beklenmedik ama paha biçilmez katkı sayesindedir. Muharebenin son derece sıra dışı niteliğine rağmen, ortaya çıkan sonuçlar bu subaya takdir ve övgülerin adalet ile hakkaniyet dairesinde dağıtılması gerektiğini idrak ettirmiştir. Hem kendi nakliye gemilerinizi hem de İldoa liman tesislerini imha eden kritik ateş desteğini tarafımıza sağlayan cesur büyücülerin kimliklerini açıklamanızı samimiyetle temenni ederim. Hak ettikleri madalyaların kendilerine takdim edilmesi için İmparatorluk askeri makamlarına şahsen başvuruda bulunacağıma namusum üzerine yemin ederim.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla