YOUJO SENKI Cilt 1 – Bölüm 4 / Ren Nöbeti

Ren Nöbeti

YOUJO SENKI Cilt 1 – Bölüm 4 / Ren Nöbeti

REN CEPHESİ

Ren Cephesi’nin üzerindeki semalar… Gökyüzünde süzülen büyücülerden biri de Büyü Teğmen Tanya Degurechaff’tır. Onu diğerlerinden ayıran tek şey, tek başına uçma emri almış olmasıdır.

Neden bana böyle bir emir verildi ki?

Üst kademedekiler aptal olduğu için tabii.

İşte bu yüzden ön hatlarda yapayalnız uçuyorum.

Buraya nasıl sürüldüğümün o hazin hikâyesi üç cümleyle özetlenebilir. Belki İmparatorluk için bu beklenmedik bir durumdur. Ama üstlerimin öngörüsüzlüğü yüzünden apar topar buraya sevk edilen biri olarak, bunu öyle “beklenmedik bir gelişme” diyerek geçiştiremem.

Kuzey cephesinde Anlaşma İttifakı’na karşı edindiğim tecrübelerden öğrendim ki gökyüzünde saklanacak yer yoktur. Sığınabileceğiniz en yakın şey bulutlardır. Savunmaya gelince, büyücüler dayanıklı oldukları için şanslı sayılırlar.

Ama sırf dirençliyim diye ölümsüz değilim ya. Biri benden yüksek nüfuzlu bir keskin nişancı tüfeğinin veya kantarın topuzunu kaçırmış kalibrede bir makineli tüfeğin önüne geçmemi isterse, cevabım net bir “hayır” olur. Tek başına verilen görevler, büyücüler için ordunun diğer tüm sınıflarından çok daha berbattır. Buna rağmen komuta kademesi, sırf stratejik bir geciktirme sağlama umuduyla Tanya’ya tek başına uçma emri verdi.

Sıradan bir teğmen böyle bir emirden nasıl kaçabilir ki? Tek yapabildiğim, tıpkı bir maaşlı çalışan gibi işverenimin yönetmeliklerine harfiyen uymak. Bir askerin emri reddetme hakkı gibi soylu bir kavramın yokluğuna gözyaşı dökmek istiyorum. Hava muharebesi manevralarıma gelince; akademideki disiplinli eğitimim sayesinde Hava Muharebesi Manevraları Rozeti’ni kazandım. Bu saatten sonra “uçamıyorum” diye sızlanmak geçerli bir taktik değil.

İşte bu yüzden, gitmeyi ne kadar istemese de Tanya, kara kuvvetlerinin önünden havalanmak zorunda kaldı. Havadan erken ihbar ve ileri ikaz hattı için gözcü olarak görev yapacaktı. Batı Ordu Grubu Kontrol Merkezi ona “Şahin Gözü” çağrı kodunu verdi. Kesinlikle “Peri”den daha iyiydi.

“Şahin Gözü 03’ten Komuta Merkezine. Lütfen cevap verin.”

Şahin Gözü 03, erken ihbar ekibinin bir üyesi olarak geçici çağrı kodum. Bir şahinin gözlerine sahip olarak görevim; düşmanı aramak için önden uçmak ve bir şey bulursam ilerleyen birliklere haber vermek. Bunun dışında, yaklaşan düşmanla belirli bir mesafeyi korumam ve istihbarat toplamaya devam etmem gerekiyor. Duruma göre görevlerim, doğrudan destek gruplarını yönlendirmek için ileri hava kontrolörü rolünü üstlenmeyi de kapsayabilir.

Ne var ki bu işin düşündüğümden daha zor olduğunu kabul etmek zorundayım. Sırf atandığım bölgenin kontrolörüne ulaşmak için bu kadar çabalamam gerekeceğini düşünmemiştim.

“… Şahin Gözü 03’ten Komuta Merkezine. Lütfen cevap verin.”

Baskından beri telsiz komünikasyonları giderek daha karmaşık bir hal alıyor. Bu durum göz önüne alındığında, kara kontrolünün en sonunda Tanya’nın tekrarlanan —ve bıkkın— çağrılarından birine bağlanması belki de bir şanstır.

“Burası Yedinci Geçici Sahra Komutanlığı. Çağrı kodu Kertenkele 08. Bağlantı zayıf ama sorun değil. Şahin Gözü 03, mesajınızı iletin.”

Temel olarak kara kuvvetlerini hedef alan her türlü birlik, ilk iş olarak düşmanın gökyüzündeki gözlerini —yani hava büyücülerini— ortadan kaldırmak ister. Durum, Norden’deki görevimde yaşadığım şeyle neredeyse birebir aynı. Bir ordu hava ve büyü üstünlüğünü sağlamada başarısız olursa, bu durum görme yetisini kaybetmekle eşdeğerdir. Yalnız kalan büyücü subaylar, ordunun diğer tüm birliklerinden daha fazla av konumuna düşer.

Bir askeri harekâtta ilk yapılacak iş genelde müdahaleleri bertaraf etmektir, tabii hiçbir şeyi ihmal etme lüksünüz de yoktur.

“Anlaşıldı, Kertenkele 08. Ben de sizi duyabiliyorum. Destek görevine şu an başlıyorum.”

“Teşekkürler, Şahin Gözü 03. Geldiğine sevindik! Bir çift göze daha ihtiyacımız vardı.”

Ve bu durum, bundan sonra yaşanacakları daha da berbat hale getiriyor. Şimdi, nihayet adamakıllı bir destek aldıkları için samimiyetle sevinen birliklerin hevesini kursağında bırakmak zorundayım.

“Şahin Gözü 03’ten Kertenkele 08’e. Bunu bu kadar erken söylediğim için üzgünüm ama benden pek fazla yardım beklemeyin. Karşıdan hızla yaklaşan kalabalık bir grup tespit ettim.”

Düşman saldırısı altındaki yalnız bir büyücü olarak yapabileceğim bir şey yok. Geldiğim an saldırıya uğrarsam, istihbarat desteği sağlamadan önce kendimi savunmam gerekir.

Kişisel olarak konuşmak gerekirse Tanya, kamu yararına kendini feda etmek gibi bir arzuyla anlamsız riskler alma isteği duymuyor. Mümkün olduğunca kendi güvenliğini sağlamaya odaklanıyor. Nasıl olsa, tek başına uçmak gerekiyorsa düşman tespiti doğrulandığı an kaçmak işin kuralıdır.

Bu yüzden dikkat çekmekten nefret etsem de, sahra testleri için bana tahsis edilen Elenium Tip 95 hesaplama mücevherinin gücünü kullanarak irtifa kazanıyorum. Her zamanki gibi hızlanma kabiliyetlerimden yararlanıyor ve belirli bir noktaya tırmanıyorum; orada peşime takılan her türlü düşman uçağının menzilinden hızla fırlayıp çıkabilirim. Aynı zamanda, karadan gelebilecek uçaksavar ateşini hesaba katarak altımda oluşturabileceğimin en iyisi bir koruyucu katman kuruyorum; tek bir isabet bile muhtemelen sonum olur.

Hayatta kalmak için seçtiğim irtifa sekiz bin fit. Bu, Tanrı’nın ve Tip 95’in koruması sayesinde mümkün kılınan muharebe harekâtları için üst sınırdır. Çılgın bilim insanına göre bu, Tanrı’nın ve insanın elleri arasındaki mucizevi bir iş birliğinin meyvesi; fakat bu teknolojik yeniliğin nasıl gerçekleştirildiğinin detayları, özgür ruhlu bir birey için son derece tiksindirici. Bu cihaz sadece lanetli olmakla kalmıyor, en sinir bozucu yanı da Tanya’nın onu çalıştırabilen tek kişi olması sebebiyle sadık bir test kullanıcısı olma görevinden kaçma umudunun bulunmaması.

Tabii duruma farklı açılardan bakmak da mümkün; bir başkası bunu “ilahi takdirin koruması altında” veya “kutsanmış” olarak nitelendirebilir ama Tanya bu ışıkta düşünmeyi kararlılıkla reddediyor. Bunun bahsetmek bile istemediğim sebepleri var.

Uzun zaman önce okuduğum bir mangada, suç örgütü üyesi bir adam sırların bir kadını güzelleştirdiğini fısıldıyordu ama bu katıksız bir yalan. Tanya bu mücevheri kullandıkça, zihnine bu “inanç” denen şey ya da her neyse o kadar derin kazınıyor. Tanrı’ya şükretmekten başka çaresi olmayan ben ise içimdeki öz benliğin yeniden özgür kalması için can atıyorum.

Her neyse, bu konular üzerinde fazla kafa yormaya başlamadan önce en azından önümdeki işi halletmeliyim. Sadede gelme vakti geldi. İçindeki özgürlüğü kaybedene dek gerçeklerin peşinde sürüklenmek işte böyle bir şey.

“Yaklaşık bir bölük büyüklüğünde bir büyücü grubu saat üç yönünden hızla yaklaşıyor.”

Tanya, bir yandan irtifa kazanırken bir yandan da gözlemleyebildiği düşman bilgilerini kara kontrolüne iletiyor, bu sırada içinden dişlerini gıcırdatarak üst kademenin beceriksizliğine lanetler yağdırıyordu.

François Cumhuriyeti’nin batıdan gelen saldırısını fark edemedikleri için Tanya burada, sırtında kocaman bir hedef tahtasıyla kalakalmıştı. En büyük hataları, Anlaşma İttifakı’nı tamamen ezmek için birlikleri gözü kapalı sahaya sürmek olmuştu. Kuvvetlerin tek bir noktada toplanması teorisine körü körüne sadık kalmışlar, daha büyük askeri başarılar elde etme arzusuyla muharebenin peşinden koşmuşlardı. Hatta öyle ki bazılarının toprakları ilhak etme hayalleri kurduğu bile görülüyordu.

Bu sayede kendi ülkelerini savunmasız bıraktılar ve aptalca bir şekilde batıdan gelecek bir işgale davetiye çıkardılar. Gülmemek elde değil.

Normalde İmparatorluk’un savunma planına göre kuzey cephesinin sadece geciktirme harekâtlarına odaklanması yeterliydi. Kuzey Ordu Grubu kuzeydoğu cephesinden sorumluydu; son zamanlarda, İmparatorluk’un birincil potansiyel düşmanı olan Federasyon’a karşı Doğu Ordu Grubu’nu desteklemeleri gerektiği yönünde tartışmalar dönüyordu. Eğer her bir ordu grubu önceliği savunmaya verseydi, takviyeler sadece düzensiz aralıklarla sağlanabilir ve kesin bir zafer elde etme umudu tamamen ortadan kalkardı.

Bu nedenle Genelkurmay, öngörülemeyen bu büyük ölçekli işgali fırsata çevirmeyi ve ihtiyat birliklerini devasa bir ölçekte seferber ederek tek bir hamlede Anlaşma İttifakı’nın işini bitirmeyi planlamış gibi görünüyordu.

Ancak bu kadar çok birliği seferber etmek durumun seyrini hızla değiştirdi. “Savaş sanatı devlet için hayati önem taşır” taşımasına ama yerleşik ulusal stratejinin temkinli olmayı gerektirdiği bir dönemde İmparatorluk’un bu gözü kara seferberliği büyük bir öngörüsüzlük sergiledi; istese de istemese de bu hamle çevre ülkeleri kışkırttı.

Tıpkı İmparatorluk’un ileride ulusal savunma avantajı elde etmek amacıyla Anlaşma İttifakı’nı gafil avlamak istemesi gibi, François Cumhuriyeti de bu açıktan yararlanmaya ve kendi önleyici darbesini vurmaya karar verdi. Bunun geleceğini göremediğini ancak bir aptal iddia edebilirdi.

İmparatorluk için bu seferberlik, şüphesiz kendisi ile Anlaşma İttifakı arasındaki sorunları çözme amacı taşıyordu. Ancak komşu ülkeler, İmparatorluk’un askeri gücünü artırma konusundaki bitmek bilmeyen arzusu yüzünden gergindi ve kuşatmanın yarılması ihtimalini korkutucu buluyorlardı. Batıdaki François Cumhuriyeti’nin, İmparatorluk’un nihai hedefini görmezden gelmesi zaten imkânsızdı. İki ülke arasında öteden beri içten içe kaynayan sınır anlaşmazlıkları ve toprak sorunları, geçmişte defalarca yerel savaşlara dönüşmüştü.

Köşeye sıkışmış İmparatorluk’u bağlayan zincirler gevşemeye başlamıştı; peki ya evin efendisi bu zincirleri kırmaya çalışmak için dışarı çıktığında ev boş kalırsa ne olurdu? Kendi askeri gücü ile potansiyel düşmanının gücü arasındaki farkın gayet bilincinde olan François Cumhuriyeti, bu fırsatı kaçıramayacağına inandı.

İronik bir şekilde, mevcut askeri stratejiden sapıp sapmama konusunda büyük tartışmalar yaşayan İmparatorluk’un tam tersini yaptılar. François Cumhuriyeti, kendi stratejisinin etkinliğini garantilemek adına taarruza geçmekten başka bir seçeneğe sahip değildi.

“Saat bir yönünde tabur büyüklüğünde bir kara birliği de var. Ayrıca tanımlanamayan çok sayıda hava aracı hızla yaklaşıyor.”

İşte Tanya, istemediği bu yeni mücevheri kullanmaya zorlanarak ve üzerine çullanan düşman büyücü sürüleriyle yüzleşerek kendisini bu şekilde havada süzülürken bulmuştu.

“Kertenkele 08, anlaşıldı. Derhal kaçınma manevrasına geçin.”

İmparatorluk ile François Cumhuriyeti arasındaki ilişki, her ikisinin de birbirinin elindeki kartları az çok tahmin edebildiği bir düzeydeydi. Doğal olarak François Cumhuriyeti, İmparatorluk’un bu kuşatmayla iç hatlar stratejisi vasıtasıyla yüzleşeceğini öngörebiliyordu. Sonuç olarak savunma stratejileri, potansiyel düşmanlarının iç hatlar stratejisini nasıl alt edeceklerine odaklanmıştı.

Çözüm son derece basitti. İmparatorluk geniş çaplı seferberliğini tamamlamadan önce Cumhuriyeti’nin nizamî ana ordusu, İmparatorluk’un sanayisinin ve askeri gücünün büyük bir kısmını barındıran batı bölgesini basıp kontrol altına alacaktı. Bu durum, İmparatorluk’un savaş potansiyelini ciddi oranda baltalardı. Cumhuriyeti’nin stratejisi, İmparatorluk’un üçüncü bir ülkeyi işgal etmesi durumunda harekete geçmeyi de kapsıyordu.

Tam olarak söylemek gerekirse Cumhuriyeti’nin konumu, tüm eylemlerini İmparatorluk’a bir yanıt olarak şekillendirmekten başka bir seçenek sunmuyordu. Liderler duruma müdahale etmezlerse, eninde sonunda kuzeydoğu baskısından kurtulmuş bir İmparatorluk ile kozlarını paylaşmak zorunda kalacaklardı. Bu yüzden, henüz üstünlüğü ellerinde tutabiliyorken hemen şimdi harekete geçmek zorundaydılar.

Ha, şimdi anladım. Saf edebi ve tarihi bir perspektiften bakıldığında, kuzey cephesinin kaderinin tek bir darbeyle tayin edileceğini söylemek mümkündür. Gerçekten de sadece bir anlık işi vardı. Sağduyu sahibi herhangi biri, bir acemi bile savaşın yakında biteceğini açıkça görebilirdi.

Anlaşma İttifakı’nın direnişi bir hiçten ibaret kalacak ve İmparatorluk’a teslim olmak zorunda kalacaklardı. Geleceğin bu tablosu analizde bir kusur bulunmayacak kadar gerçekçiydi, fakat bir uzman size durumun pek de öyle olmadığını söylerdi. Bir ülkenin yıkıma uğraması için birkaç ay kısa bir süre sayılabilir, ancak stratejik açıdan ana kuvvetlerinizin bu kadar süre bağlanması son derece uzundur.

Birliklerin büyük kitleler halinde yürüyebileceği seferberlik birkaç hafta içinde tamamlanmış olacaktı. Bu şartlar altında taarruza geçmek, François Cumhuriyeti için karşı koyulmaz bir seçeneğe dönüşüyordu. Bu durum, İmparatorluk’un Kuzey Harekât Alanı’nı kullanarak kendisini yıllardır savunma politikasına mahkûm eden prangaları kırabileceğine olan inancına benziyordu. François Cumhuriyeti de tek bir hamleyle vatanlarının ulusal savunmasını uzun süredir tehdit eden devasa bir tehlikeyi bertaraf edebileceklerinden aynı derecede emindi.

İmparatorluk, Kuzey Harekât Alanı’ndaki zafere öncelik veriyordu. Başka bir deyişle üst kademe bunun stratejik bir karar olduğunda ısrar ediyordu… Gerçekte ise ya bu senaryoyu öngöremeyecek kadar aptaldılar ya da akıllarına gelse bile gerçekleşme ihtimalini hafife almışlardı.

Savaş en başından beri pervasızca yönetiliyordu. O aptal radyo istasyonları ve gazeteler, Kuzey Harekât Alanı’ndaki ezici zaferi “Bu, İmparatorluk’un çok cepheli bir savaştan kaçınmak için hazırladığı gizli plandır ve top sesleri yeni bir düzenin doğumunu müjdeliyor” gibi zırvalıklarla kutluyordu; şimdiyse bu ani saldırı yüzünden şeytani François Cumhuriyeti hakkında her gün propaganda savuruyorlardı. Fakat cephedakilerin propaganda umurunda bile değildi; bu zırvalar siperlerde vakit öldürürken rütbelilerle dalga geçmekten başka bir işe yaramıyordu. “Cepheye kadar propaganda yayını yapacak bütçeniz varsa buraya daha fazla adam ve ikmal gönderin!” diye bağırmak istiyorlardı. Üst kademedekiler gerçeklerle yüzleşmek yerine gerekçeler ve idealler üzerine tartışmaya devam ederse başı belaya girecek olanlar onlardı.

“Öncü büyücüler beni fark etti galiba. Hâlâ hızla yükseliyorlar.”

Gerçekler acımasız olduğu kadar basitti de. Batı Harekât Alanı’ndaki kuvvetler, ana ordu geri dönene kadar kelimenin tam anlamıyla bir kum torbasından ibaretti. İmparatorluk kaynaklarının sınırına dayanmıştı. Anakara kuvvetlerindeki eğitmen müfrezesinin ve seri üretim öncesi modellerin kullanışlılığını değerlendiren test biriminin özel olarak sahaya sürülmesi bunun en büyük kanıtıydı.

Gerçekte, eğitim ve araştırma odaklı birlikler cephede savaşmak için değil, ordunun genel kalitesini geriden artırmak için vardı. Onları sıcak çatışmaya sokmak, genelde sadece sonu yaklaşan bir devletin çiğneyeceği bir tabuydu. Tabii ki bu birlikler istisnasız yetenekli kişilerden oluşuyordu, bu da onları harika birer sorun çözücü yapıyordu. İşte bu yüzden, beklenmedik gelişmeler karşısında panikleyen devlet yüzünden Tanya, anakaradaki bir araştırma laboratuvarından doğruca ön hatlara fırlatılmıştı.

“Kertenkele 08’den Şahin Gözü 03’e. Derhal takviye birlik gönderiyoruz.”

“Şahin Gözü 03’ten Kertenkele 08’e. Minnettar kalırım ama yine de umudumu buna bağlamayacağım,” diye karşılık veren Tanya, hiç vakit kaybetmeden geri çekilmeye başladı. Bu sefer kaçmasına izin verilmişti. Yani dişini sıkıp dayanmasına gerek yoktu.

“Bu hava sahasından çekiliyorum.”

“Şahin Gözü 03, bol şans!”

Muharebe meydanında yaklaşan takviye birlikler bir umut ışığı gibi görünebilirdi ama Tanya gerek kişisel tecrübelerinden gerekse tarihten biliyordu ki bu birlikler çoğunlukla zamanında yetişemezdi. Güvenilmez bir desteğe bel bağlayıp temelsiz bir umutla hayatını riske atmak aptallığın dik alasıydı, bu yüzden tüm dikkatini ve odağını geri çekilmeye verdi.

“Şahin Gözü 03, anlaşıldı.”

Elindeki kartlar şevkini kırıyordu ancak yüzünü ekşitecek kadar isteksiz olsa bile gerçeklerle yüzleşmesi gerektiğini biliyordu. Tanya’nın mavi gözlerindeki sabırsızlık ve çelişki, insanlığın bilgeliğini keşfetmeye can atan bir filozofun halini andırıyordu; bu toy ses tonuyla o sevimli ağzından dökülen inilti, durumun haksızlığına duyduğu öfke, bir çocuğun masumiyetini gözler önüne seriyordu.

“… Of…”

Tanya Degurechaff’ın dertleri aslında oldukça basitti. Omuzlarına yüklenen görevlerin aldığı maaşın çok üzerinde olmasına kızıyor, güvenlik yönetmeliklerine uymayan bu zalim çalışma ortamı yüzünden canı sıkılıyordu. Sendikaların varlığını memnuniyetle kabul eder, iş kanunlarının çıkarılmasını tüm kalbiyle dilerdi.

Meselenin bir kısmı da ordunun hedef odaklı mantığıyla girdiği kişisel çatışmaydı. Ordular genel olarak havacı personele, yorgunluğu atmaları ve günlerce süren yoğun muharebelere dayanmak için gereken konsantrasyonu korumaları adına yüksek kalorili besinler sağlardı ki bu harika bir şeydi. İmparatorluk’ta da büyücülere ve pilotlara yüksek kalorili besinler verilmek zorundaydı.

Fakat bana Pervitin içirmeye kalkışmalarından pek de emin değildim. İş elindeki son koz olan mücevhere geldiğinde ise hissettiği şeyi “tereddüt” sözcüğü açıklamaya yetmezdi. Varlık X ile o çılgın bilim insanının ortak yapımı olan bu meyve, o keskin zihnini her türlü uyuşturucudan çok daha haince zehirleyebilirdi. Gerçekten de ondan kurtulmalıydı.

Tip 95’i kullanmayı işte bu kadar çaresizce reddediyordu. Tanrı’nın lütfuna batmış o lanet hesaplama mücevherine bel bağlama fikrinden ölesiye nefret ediyordu. Peki ya hayatta kalmak için ona ihtiyacı varsa? Gerçekten de imkânsız bir seçim.

Üsteğmen Michel Hosman komutasındaki 228. Keşif Büyücü Bölüğü için sıradan bir gün olması gerekiyordu. François Cumhuriyeti Ordusu başarılı bir baskın harekâtı gerçekleştirmişti ve bu bölük de ordunun en ilerideki öncü birliğiydi. “Baskın” etkisi yer yer kaybolmaya başlasa ve görev bir taarruza dönüşse bile, mızrak ucunun üstlendiği sorumluluklar değişmiyordu.

Kaostan toparlanmaya çalışan İmparatorluk Ordusu’nun gözlerini oymak ve bu sırada komünikasyon ağını felç etmek. Görevleri; düşmanı tecrit etmek ve organize bir savunma hattı kurmasını engellemekti, böylece arkadan gelen birlikler açılan gediği genişletebilecekti. Bu tecrübeli askerlerin ve Üsteğmen Hosman’ın bir önceki gün aldığı görevin aynısıydı. Ancak gerçek bir harp meydanında, savaş filmlerinin veya romanların aksine bundan sonra ne olacağına dair hiçbir ipucu bulunmazdı.

“Golf 01’den Komuta Merkezine. Bir düşman nöbetçisiyle karşılaştım.”

“Komuta Merkezi, anlaşıldı. Yerel doğrudan destek birliği olduğunu düşünüyoruz. İmhayı müteakip düşmanın ana kuvvetlerini aramaya devam edin.”

“Bu adamın şansı yokmuş.” Üsteğmen Hosman’ın izlenimi bu yöndeydi. Ne de olsa bu nöbetçi, koskoca bir büyücü bölüğüne; üstelik koca bir ordunun öncüsü olan Hosman’ın bölüğüne karşı tek başınaydı. Bu adil bir dövüş değildi. Düşman büyücünün, bölüğün yaklaştığını fark ettiği andan itibaren sadece kaçmaya odaklanmasının sebebi de buydu.

Bu tepkiyi gören Hosman, karşılarındaki rakibin son derece becerikli olduğunu ve hızlı karar verme konusunda uzmanlaştığını anında kavradı; yalnız büyücü sekiz bin fit gibi akılalmaz bir irtifaya çoktan tırmanmıştı bile. Hosman’ın düşmanı talihsiz görmesinin sebebi de tam olarak buydu: Askerler ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar, şansları yaver gitmezse uzun süre hayatta kalamazlardı.

“Golf 01, anlaşıldı. Ama o büyücü de amma cesurmuş, sekiz bin fite kadar tırmandı…”

Orada kimse uzun süre dayanamazdı ama koca bir bölük karşısında tek kaçış yolu buydu. Hosman da bu gerçeğin tamamen farkındaydı. Böyle bir karşılaşmada takipten sıyrılmak için rakibin önünde iki seçenek vardı: Ya avcıların takip etmekte tereddüt edeceği yüksekliğe kaçmak ya da yere yakın düzensiz manevralar yapıp her şeyi kadere bırakmak.

Uzun mesafeli ilerleyiş kaydeden birlikler genelde o kadar yükseğe tırmanmak için gereken enerjiyi harcamaktan kaçınırlardı, bu yüzden nöbetçi büyücü bu seçeneği pas geçeceklerini varsaymıştı. Fena hamle değil.

“‘Çok yüksek! Yetişemiyorum!’ diye ağlamak sadece çocuklara yakışır! Hadi işimize bakalım beyler!”

Düşman bir büyücünün kaçıp başka bir gün tekrar savaşmasına izin veremezlerdi. Görevleri göz önüne alındığında geri adım atmalarına imkân yoktu.

“Herkes anladı mı? Tamam, Mike Takımı nöbetçiyi etkisiz hale getirecek. Geri kalanlar benimle birlikte keşif taarruzuna devam ediyor. Doğrudan delip geçeceğiz.”

İmparatorluk’un ikaz hattı bu kadar zayıf bir şekilde yayılmışken Cumhuriyeti’nin zafer şansı oldukça yüksekti. Rütbesi ne olursa olsun operasyona katılan herkes için yol gösterici ışık buydu. Düşmanın ana kuvvetleri geri dönebilecekken geçici bir savunma hattında vakit kaybedemezlerdi.

Düşman hatlarını bozmak için keşif büyücü birliklerinin kritik önem taşımasının nedeni de buydu. İşe, istihbarat toplamak amacıyla düşmanla temasa geçmeyi içeren standart keşif taarruzuyla başlayacaklar, ardından hatları yarmak için açıklar yaratmaları beklenecekti. Cumhuriyeti’nin zaferinin kendi omuzlarında yükseldiğini bildiklerinden, püskürtülmemeye kararlıydılar.

“Anlaşıldı, onu çabucak yakalayacağız.”

Takım komutanının teyidinden sonra Mike Takımı hızla tırmanışa geçti. Doğal olarak sekiz bin fitte görev yapmak Cumhuriyeti’nin seçkin askerleri için bile yıpratıcı olacaktı. Standart muharebe irtifası dört bin fitti, sınırları zorlarlarsa altı bin fite dayanabilirlerdi.

Bu bakımdan rakiplerinin sekiz bin fiti seçmesi çifte zekâ örneğiydi. İlk olarak takip süreci Mike Takımı’nı yoracak ve keşif taarruzu görevinin genel gücünü iki takıma düşürecekti. Ayrıca nöbetçi büyücü, düşmanın dikkatini dağıtarak ve süreci uzatarak genel savaşa önemli katkılar sağlıyordu. Dişe dokunur bir rakiple karşı karşıyayız.

“Ateş serbest. Fox 01, Fox 01!”

Üsteğmen Hosman’ın zihnindeki sessizlik, adamlarından birinin telsizden gelen temas bildirimiyle aniden bölündü. Bölük komutanı olarak, uzun menzilli büyü formülü atışlarının telsiz çağrılarını yakından takip ediyordu. Aynı anda, kaçışın imkânsızlığını anlayan karşılarındaki düşman askeri yeni bir manevraya girişti. Tanımsız temas, adeta bir avın üzerine çullanırcasına aniden bir kavis çizerek Mike Takımı’nın üstüne çullandı. Anlaşılan o ki, tek başına kalan büyücü taarruza geçmeye karar vermişti.

“Fox 02, Fox 02! İnanılır gibi değil! Bundan nasıl sıyrıldı?!”

Telsizdeki astının şaşkın sesi, hem düşmanın ani saldırısının getirdiği hayreti hem de kendi atışının boşa gitmesinin yarattığı şoku barındırıyordu. Hosman düşmanın amacını tartmaya çalışırken, Mike Takımı ile büyücü arasındaki mesafe muazzam bir hızla kapandı.

Hosman biraz mesafeli bir konumdaydı; ancak takımın ihtiyatla muharebe manevralarına başladığını görünce durumun kontrol altında olduğuna emin oldu. Düşman yakın dövüşe girerek biraz daha zaman mı kazanmaya çalışıyordu? Derhal uygulanabilecek bir taktik olarak hiç de fena bir seçim sayılmazdı. Fakat Mike Birliği bir takım kadrosuydu, tek bir büyücü değil. Bir takımın koordinasyonu kolayca bozulmayacak kadar sıkıydı ve savaş potansiyelleri arasındaki fark, tek bir büyücünün onlarla tek başına baş etmesini imkânsız kılıyordu. Hosman gösterilen cesarete ve kararlılığa saygı duysa da bu yapılan gözü kapalı bir pervasızlıktı.

“Düşman yaklaşıyor! Dağılın! Dağılın!”

Tam o anda Mike Takımı, yakın dövüşe daha uygun bir nizama geçmek üzere açıldı. Amaçları, takip eden François taarruzlarını desteklemek adına düşmanın gökyüzündeki gözünü yok etmekti. Bu cesur rakipleri bunu bilemezdi ama keşif büyücü bölüğünün görevi, görsel temas sağladıkları an zaten büyük ölçüde tamamlanmıştı. Gözleri oymak. Bunu başarabildikleri sürece, bir süre oyalanmış olsalar bile sorun yoktu.

“Çapraz ateşle üçlü salvo! Formülleri hazırlayın! İndirin şunu! Fox 03! Fox 03!”

Hücumu karşılamak ve çapraz ateşi korumak adına mesafeyi muhafaza eden Hosman’ın astları, adeta ders kitaplarına girecek kadar kusursuz bir sevk ve idare sergiliyordu. Düşman büyücü, mermi formüllerinin ateş hattına girmişti. Hızı üstün olsa bile Hosman’ın adamları tetikte bekliyordu. Onu avlamak hiç de zor olmayacaktı.

Ancak hemen ardından yaşanan şey, kimsenin tahmin bile edemeyeceği bir felaketti. Kesinlikle tam isabetti. Bir büyücünün koruyucu katmanını kolayca soyup atabilecek, hatta sert savunma kalkanını bile çatlatabilecek askeri standartlardaki patlama formülleriyle yapılan nizamlı ateş, hedefi tam ortadan vurmuştu.

“Fox 03! Fox 03! Lanet olsun! Aşağılık mahluk amma dayanıklı çıktı!”

Çoklu mermilerdeki formüller aktifleştiği an, alevlerin düşman büyücüyü yutup yok etmesi gerekirdi. Ama buna rağmen…

O şey, temposunu hiç bozmadan ilerlemeye devam etti; sanki boş bir gökyüzünde süzülüyormuşçasına aradaki mesafeyi sakince kapattı. Mantıklarıyla değil, sezgileriyle korkunç bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu hissettiler. Ne var ki medeniyet ilerledikçe insanoğlu bir tür olarak hayvani içgüdülerinden kopmuştu.

“Mike 3! Saat altı yönünü kontrol et! Saat altına bak! Ah, lanet olsun!”

Göz açıp kapayıncaya kadar, tanımsız temas Hosman’ın astının tepesinde bitti. Akıl dışı ama kaçınılmaz bir şekilde, adamın göğsünden bir mana bıçağı fışkırdı. Ardından, yemeğini kesen birinin hevesiz ve sıradan hareketleriyle, bıçak adamı tek bir hamlede biçip geçti.

“Pan-pan, pan-pan, pan-pan!”

“Ne ulan o şey?! Ne?! O—! Ahh, Fox 04!”

Telsiz tam bir kargaşaya boğuldu. O da neydi öyle? Neden bahsediyordu bunlar? Hosman gözlerinin önünde cereyan eden manzarayı dürbünüyle izliyordu. Gördüklerine inanamıyordu. Hava muharebe manevraları konusunda Mike Takımı bölüğün en iyisiydi. Şimdi ise adeta parmaklarında mı oynatılıyorlardı? “İmkânsız… ,” diye mırıldandı elinde olmadan. Bir büyücü gerçekten… bu kadar hızlı hareket edebilir miydi?

“Mike 1? Mike 1?”

Hosman durumu kavradığında, Mike Takımı çoktan yarı yarıya felç olmuştu. Bir ve üç numara düşmüş, dört numaranın hesaplama mücevherinin motoru ise ömrünü tamamlamış gibiydi. İrtifa kaybetmiş, hızla aşağı çakılıyordu. İki numara, dört numarayı korumak için zar zor dayanıyordu ve onun da çok fazla vakti kalmamıştı.

“Kahretsin, Bravo, Golf, geri dönün! Geri dönün! Mike Takımı’nı korumamız lazım!”

Üsteğmen Hosman’ın, adamları felaketin eşiğindeyken eli kolu bağlı dikilmesine imkân yoktu. Emir altındaki takımlara, Mike Takımı’na destek olmak için son sürat geri dönmeleri talimatını verdi.

Fakat için için aklını kurcalıyordu: Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Büyücüler arasındaki bireysel yetenek farkı ne kadar açılırsa açılsın, bir mücadele hiç bu kadar tek taraflı olabilir miydi? Bazı İmparatorluk büyücülerinin özel modifiyeli hesaplama mücevherleriyle donatıldığını ve doğuştan yüksek mana kapasitesine sahip olduklarını duymuştu.

Ama öyle bile olsa, en fazla iki kişilik bir ekibi idare edebilirlerdi. Unvan Sahibi denen o canavarların bile çoğunlukla vur-kaç taktiklerinde uzmanlaştığı söylenirdi. Büyücüleri teker teker avlamak yerine, bir takımla kafa kafaya çarpışıp üstelik onları avucunun içine almak… Akıl alır gibi değildi.

“Düşman menzilde!”

Ancak bölük komutanı olarak Hosman’ın bu düşüncelere dalıp vakit kaybetme lüksü yoktu. Düşman çoktan atış menzillerine girmişti. Aklını kurcalayan sorunun şu anki muharebeyle bir alakası yoktu; bu yüzden düşünceleri bir kenara itip uçuş nizamında uzun menzilli keskin nişancılık formülleri emretti. Mesafe biraz uzaktı ama iki takımın birden yağdıracağı mermi mermisi yağmurundan kaçması imkânsızdı.

Rakipleri de bunu anlamış olmalıydı ki ders kitaplarına uygun kaçınma manevralarına başladı; bunda bir sorun yoktu. Ortada tek bir problem vardı. Bu büyücü, sanki yerçekimi yokmuşçasına nasıl böyle havada süzülebiliyordu?

“Fox 01! Fox 01!”

Fakat en inanılmazı—hayır, en katıksız kâbus olanı—düşmanın koruyucu katmanının gösterdiği o akılalmaz dirençti. Keşif bölüğü, atışların uzun menzilli olması sebebiyle isabete öncelik vermiş olsa da kılavuzluk formülleriyle patlama formüllerini kusursuz olmasa da harmanlamayı başarmıştı. Hedefleri tüm mermilerden sıyrılsa bile, gökyüzünü kaplayan o alev topundan tamamen kaçınabilecek tek bir ruh dahi olamazdı.

Ancak düşman en ufak bir zarar görmüşe benzemiyordu; istifini bile bozmadan karşı ateş açtı. Hosman bunun bir şaka olup olmadığını sorgulamak zorunda kaldı.

“Giriyorum! Beni koruyun!”

Golf 02, bir arpa boyu yol alamadıklarını hissetmiş olmalı ki elinde mana bıçağıyla öne atıldı. Bir adam ne kadar dayanıklı olursa olsun, mana bıçağıyla yakın mesafeden yiyeceği bir darbeden nasibini almak zorundaydı. Eğer takımlar düşmanı uzaktan bitiremiyorsa, ateşi tek bir noktaya odaklamak da gayet makul bir stratejiydi.

“Yakaladık onu! Fox 02, Fox 02!”

Fikir birliğine varıp kaçınma manevrasının zorlaşacağı orta menzilli bir it dalaşına hazır halde ilerlediler. Aynı zamanda, François Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda ün salmış bir geleneği ve ateş disiplininin zirvesi olan Unvan Sahibi Avcısı taktiğini icra ettiler. Destek ateşi, duman perdesi niyetine patlama formülüyle desteklenmiş altı keskin nişancılık formülünden oluşuyordu ve hepsi tam isabet kaydetmişti—ya da kaydetmiş olmalıydı.

“Hâlâ mı ayakta?! Böyle saçmalık mı olur—!”

“Golf 02! Kır! Kır!”

Düşman büyücü, orta menzilli baskılama ve kuşatma ateşinin birleşimine rağmen hâlâ dimdik ayaktaydı ve vurmaya devam ediyordu. O keskin nişancılık formülleri, ortalama bir savunma kalkanını tereyağından kıl çeker gibi delip geçebilirdi. Bir insan böyle bir darbeden sonra nasıl hâlâ uçabilirdi? Bütün bunları bir anda idrak etmesi neredeyse imkânsızdı ama bu soruyu felsefi olarak tartacak vakti de yoktu.

Yakın dövüşe girmeye çalışan Golf 02 ise Mike 02’nin siper ateşi sayesinde canavarın pençesinden kıl payı kurtulabilmişti. Ardından düşman büyücü, iki koruyucu katmanı sanki hiçbir şey yokmuş gibi delip geçti ve adamları tek hamlede saf dışı bıraktı.

“Bu bir tuzak! Seni gidi aşağılık pislik!”

Hosman oyuna getirilmişti. Bu durum hiç hoşuna gitmiyordu ama acı gerçeğin ta kendisiydi.

Sekiz bin feet yüksekliğe tırmanarak kaçınmak, kuvvetlerimizi bölmek için kurulmuş bir hileydi. Askeri mantık, sekiz bin feet yükseklikte muharebe manevrası yapmanın imkânsız olduğunu söyler… Ama bu kural gözlerimizin önünde yerle bir edilmişti. Kendi ayaklarımızla tuzağa yürümüştük. Adamlarım teker teker avlanıyor ve bütün suç benim. Alt dudağını ısırarak astlarının ölümüyle öfkeden deliye dönse de içinde bulundukları durumu gayet iyi anlıyordu. Bir canavarla—tanımlanamayan bir Unvan Sahibi ile karşılaşmışlardı.

“Mayday! Mayday! Mayday! Yeni bir düşman tipiyle temas sağladık!”

“Kahretsin! Bir de bu işin çocuk oyuncağı olacağını söylemişlerdi! Golf 01’den Komuta Merkezine, acil durum! Bir adet tanımlanamayan Unvan Sahibi tespit edildi! Takviye birlik ve üsse dönüş izni talep ediyoruz!”

İMPARATORLUK ORDUSU TEKNOLOJİ ARAŞTIRMA LABORATUVARI DEĞERLENDİRME KURULU

Yeni bir silah geliştirirken sadece en son teknolojiyi uygulamak asla yeterli olmazdı. Üretim maliyeti, bakım kolaylığı ve göreve hazırlık oranı gibi hususların her biri hayati önem taşıyordu. Yine de birçok Unsurun gerçek bir muharebe ortamında denenmeden değerlendirilmesi son derece güçtü.

Batıda François Cumhuriyeti ile patlak veren çatışmalar Genelkurmay için korkunç bir felaket sayılsa da Tip 95 geliştirme ekibi adına bu durum, hesaplama mücevherini sahada test etmek için dört gözle beklenen eşsiz bir fırsattı. Mühendisler sonuçları topluca merakla bekledi ve Tip 95 kendini kanıtlamayı başardı; hatta beklentileri yerle bir edip aştı.

“Çatışma nasıl sonuçlandı?”

“Görkemli bir şekilde. Altı düşman düşürüldü, üçü etkisiz hale getirildi, üçü ise kayıp. Gözlem ekibinin raporuna göre, kaybolan üç kişinin üslerine ulaşabilmesi dahi mucizelere kalmış durumda.”

Aslında bunun imkânsız olduğunu varsaymışlardı. Sonuçta deney, yalnızca bir mucize sayesinde başarıya ulaşabilmişti. Fakat saha testi şaşırtıcı sonuçlar doğurmuştu. Tip 95’in elde ettiği bu başarılar, sevinçten havalara uçan teknoloji personelinin övgü dolu sözlerini sonuna kadar hak ediyordu. Sırıtmaktan kendilerini alamıyorlardı.

Elbette kullanıcı becerisinin de bunda büyük bir payı vardı. Teğmen Degurechaff kesinlikle Gümüş Kanat Hücum Nişanı sahibi birine yakışır bir yeteneğe sahipti; fakat sırf bu bile böylesine amansız bir dezavantajın üstesinden gelip bu derece etkileyici bir sonuç elde etmeye yetmemeliydi.

“Kız tek başına koskoca bir bölüğü saf dışı bıraktı desek yeridir.”

Büyücülerin tamamını öldürmemişti belki ama koca bir birliği püskürtmeyi başarmıştı. Temel anlamda ezici bir üstünlük sergilemişti, hepsi bu. Teorik değerler birtakım ihtimallere işaret ediyordu ama kız bu ihtimalleri gerçeğe dönüştürmüştü.

“Evet, işlerin bu noktaya geleceğini düşünmek bile…”

Sağduyulu bir bakış açısıyla yaklaşıldığında, elde edilen sonuçlar ancak akılalmaz olarak nitelendirilebilirdi. Hesaplama mücevheri tam anlamıyla devrim niteliğindeydi. Bu teknolojik yenilik, muharebe doktrininde yepyeni bir çağın kapılarını aralıyordu.

“Haklısınız. Elinium Silah Sanayi’ndeki siciline bakarak ciddi sorunları olacağını tahmin ediyordum.”

Geliştirme sürecinin devamını sorgulayan subaylar, şimdi neredeyse kendi kendileriyle alay edercesine hayretler içinde yorum yapıyordu. Bu lanet şey yüzünden o kadar endişelenmişlerdi ki ama gerçek performansını gördüklerinde, elde edilen başarı geçmişteki tüm fiyaskoları unutturacak kadar görkemliydi. Eğer bu kadar yüksek bir performans sunabiliyorsa, gerisi teferruattı. Seri üretim sayesinde birim maliyeti bile düşürebilirlerdi.

“Ah, emin olun ciddi sorunları hâlâ var.”

Teknoloji dairesi, onların bu coşkulu hayranlıklarının üzerine görkemli bir kova soğuk su döküverdi. Harekât Dairesi’nin hislerini çok iyi anlıyorlardı. Bu devrim niteliğindeki teknolojinin heyecanına kapılmış, nitelikte de aynı derecede devrimsel bir sıçrama umut etmeye başlamışlardı. Ne var ki ne yazık ki tüm bunlar tatlı bir hayalden ibaretti.

Herkesi bu pembe rüyadan uyandırmak zorundaydılar.

“Ne demek istiyorsunuz? Tek bir uçucudan beklenebilecek performansın katbekat fazlasını sergiledi.”

“Aynen öyle. Bu meret, bildiğimiz anlamdaki büyücü muharebelerini kökten değiştirebilir.”

Şüphesiz Tip 95 olağanüstü bir başarı yakalamıştı. Bu, inkar edilemez bir gerçekti. Performans açısından bakıldığında, gelecek nesillerin ötesinde bir hesaplama mücevheri denebilecek bambaşka bir ligde yer alıyordu. Bu da dört çekirdekli senkronizasyon sayesinde mümkün kılınmıştı. Dört çekirdekli motorun gerçek muharebe şartlarında sergilediği mana sabitleme yeteneği ve barındırdığı potansiyel, Harekât Dairesi’nin iştahını kabartmaya yetip de artıyordu bile.

Neticede manayı sabitleyip mermi gibi depolama teknolojisi, muazzam bir taktiksel değere sahipti. Depolanan manayı serbestçe kullanabilme kabiliyeti, mana kapasitesi sınırını fiilen ortadan kaldırıyordu.

Genelkurmay’dan bir subay, “Geçmişte dile getirilen tüm endişelerin ve eleştirilerin muharebe sahasında haksız çıktığı kanaatindeyim,” diye mırıldandı.

Gerçekten de elde edilen başarılar başka söze gerek bırakmıyordu. Dört çekirdekli senkronizasyon, dört katı güç çıktısını gerçeğe dönüştürerek savaş potansiyelini bambaşka bir boyuta taşımıştı. Teknolojinin kullanılabilir olduğunu gören Harekât Dairesi’nin bu silaha sahip olmaktan başka çaresi kalmamıştı.

“Elimizde sadece tek bir başarılı örnek var. Amacımızın yalnızca teknolojiyi doğrulamak olduğunu söylemeyeceksek, proje tam anlamıyla devasa bir fiyaskodan ibaret.”

Ancak mühendisler Tip 95’i orduya benimsetmek amacıyla sahaya sürmemişlerdi. Sadece gerçek saha kullanımında ne gibi aksaklıkların ortaya çıkacağını görmek istiyorlardı; bu yüzden batıda savaş patlak verince cihazı derhal cepheye göndermişlerdi. Tüm odak noktaları teknolojiydi; seri üretime geçmeyi akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi.

“Peki ya diğer denemelerde ne oldu?”

En başarılı örnek, aynı zamanda tek başarılı örnekti. Biri seri üretim imkânlarını soracak olsa, bu başarıyı tekrarlayıp tekrarlayamayacakları konusunda ciddi şüpheler uyandırmak zorunda kalacaklardı. Büyü teknolojisi kullanıcıları zaten seçilmiş kısıtlı bir zümreydi; hal böyleyken, yalnızca tek bir başarılı kullanıcısı olan bir hesaplama mücevherinin askeri bir silah olarak seri üretime geçme şansı neredeyse hiç yoktu.

“En kötü testlerden birinde laboratuvarda patlama meydana geldi ve koca bir takımı kaybettik.”

Bu lanet şeyler sürekli patlıyordu; en ufak bir kusurlu devre bile cihazın kendini imha etmesine yol açıyordu. Saha denemelerine bakılırsa, eğer bir büyücü mücevheri manayla kaplamayı başarabilirse cihaz ağır darbelere dayanabiliyordu. Ancak bu kritik aşamanın başarı oranı umutsuz derecede düşüktü.

En korkunç kaza ise senkronizasyon hatası sırasında yaşanmıştı; normalin dört katı mana infilak etmiş ve aralarında Merkez’den gelen eğitmenler ile İleri Teknoloji Denetim Birlikleri mensuplarının da bulunduğu seçkin bir takımı haritadan silmişti.

“… Ama yine de seri mana atışları yapabiliyor, değil mi? Bu vazgeçilemeyecek kadar cezbedici bir üstünlük.”

“Onu kullanabilen tek kişi Teğmen Degurechaff. Diğerlerinin başarabildiği en iyi şey ise havalara uçmamaktan ibaret.”

Geliştirici ve mühendisler olarak, mesleki etik gereği buna karşı çıkmak zorundaydılar. Araştırmanın devam etmesini talep eden mühendislerin bile tek derdi teknolojik devrimdi. Düşüncesizce kabaran merak dürtüleriyle hareket eden Başmühendis von Schugel ve ekibi, günlerini sadece sınırları zorlamaya adamışlardı. Ancak durup sakince düşündüklerinde, bu hesaplama mücevherinin taşıdığı tehlikeleri ve zorlukları en iyi anlayanlar yine kendileriydi.

Anlamışlardı elbette; ne de olsa o mereti inşa edenler kendileriydi.

“Ancak elinizde başarılı bir örnek var, değil mi? Aynesini kopyalamanız mümkün değil mi?”

“… Size Elinium Silah Sanayi’ni neredeyse havaya uçuracağımızı söylemiştim! Teğmen Degurechaff’ın başarılı örneği bile tam anlamıyla bir piyangoydu—her ne kadar bir mühendis olarak bunu söylememem gerekse de. Aslında orada tam olarak ne yaşandığını biz bile hâlâ idrak edebilmiş değiliz.”

Gözlemlenen değerlerin analizi, dört çekirdekli senkronizasyon vasıtasıyla sağlanan mana sabitlemesinin herkesin hayal ettiğinden çok daha tehlikeli olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Deney mucizevi bir şekilde başarıyla sonuçlanmıştı ama ölçülen mana seviyeleri, test başarısız olsaydı tüm Elinium Silah Sanayi Fabrikası’nın haritadan silineceğini gösterecek kadar yüksekti. Zerre kadar mantığı olan herkes, bu ölçekte bir yıkıma yol açacak bir deneyi defalarca başarısızlığa uğratma lükslerinin olmadığını görebilirdi.

“Piyango mu?”

“Kontrolden çıkan bir mana reaksiyonu çekirdekleri eritmek üzereyken müdahale dalgaları uyum sağladı ve çekirdekler sıvılaşmanın eşiğinden dönerek senkronize oldu.”

Mühendisler açısından bu durum tam anlamıyla sinir bozucu bir sonuçtu. Nasıl olduğunu kendileri de bilmiyordu ama bir şekilde başarmışlardı işte. Olağanüstü bir şans eseri, kontrol edilemeyen mana tesadüfen kendini hizalamıştı; kavrayabildikleri tek şey bundan ibaretti. Sonuçları daha da doğrulamak isteseler bile, söyleyebilecekleri tek şey bunun tam bir tesadüf olduğuydu.

Manayı kontrolden çıkarıp ardından buna uygun şekilde ayarlama yapabilirsek aynı sonuçları belki yine elde ederiz diye bir teklifle gelebilirdiniz… Ancak bu sadece bir sonuçtan ibaretti. Bu verilerden kesin çıkarımlarda bulunmak imkânsızdı. Tekrar edilmesi veya kopyalanması kesinlikle mümkün değildi. Bu durum, bir yıldırımın tesadüfen mükemmel bir heykel yontmasını izleyip, ardından aynı heykeli insan eliyle yeniden yapmaya çalışmaya benziyordu.

“Yani kontrolden çıkan mana kendi kendini sabitledi. Temelde mucizevi bir tesadüften ibaretti.”

Başmühendis Schugel’in deney raporuna “Başarımızı Tanrı’nın kudretine borçluyuz” notunu düşmüş olması bile bu mucizenin boyutunu gözler önüne sermeye yetiyordu. Normal şartlarda asla gerçekleşmeyecek bir şey yaşanmıştı ve bu tamamen insan aklının sınırlarının ötesinde vuku bulmuştu.

Tip 95’i bizzat tasarlayan Başmühendis Schugel bile, “Daha ileri gitmek Tanrı’ya karşı bir küstahlık, O’na başkaldıran saygısızca bir eylemdir,” diyerek geliştirmeye devam etmekten vazgeçmişti. Katıksız teknoloji tutkunu mühendisler bile bu hesaplama mücevherini kullanabilmek için Tanrı tarafından seçilmiş falan olmak gerektiği sonucuna vardılarsa, bu durum işin ne kadar imkânsız olduğunu açıkça gösteriyordu.

“Peki bu ne anlama geliyor?”

“Şu an ne olduğunu kavrayamadığımız bir şeyi, ne olduğunu anlamadan kullanıyoruz ve bu hiç de kolay olmuyor.”

Bir başka deyişle, bildikleri tek şey bundan ibaretti. İster mücevherin arkasındaki prensibi çözmek ister onu kopyalamak olsun, muazzam miktarda zaman ve emek gerektirecekti; üstelik nasıl hesaplarlarsa hesaplasınlar, başarı olasılıkları riske girmeye değmeyecek kadar düşüktü.

“Teğmen Degurechaff’ı sadece bir kahraman olarak yüceltmek belki de daha iyi bir fikirdir.”

“… Katılıyorum. Bu, işimize çok daha büyük ölçekte yarayabilir.”

Neyse ki Teğmen Degurechaff, Gümüş Kanat Hücum Nişanı’nı oldukça genç—açıkçası çocuk sayılabilecek—bir yaşta kazanmıştı. Halkla ilişkiler adına onun üstün yeteneklerini övüp öne çıkarmak, kusurlarla dolu bu mücevheri sergilemeye çalışmaktan çok daha kolay olacaktı.

HARBİYELİ KOĞUŞU

Ben, Viktoriya Ivanovna Serebryakov, güne erken başlayan biriyimdir.

“Visha! Kalk hadi Visha!”

“Öff, günaydın Elya.”

Gerçi işin aslı, bu durum güzeller güzeli arkadaşımın beni her sabah uyandırmasından kaynaklanıyor. O dünyalar iyisi Elya benden daha uzun boylu; o kadar zayıf olmasına rağmen kıvrımları tam da olması gereken yerlerde. Sadece bu da değil, sabahları tansiyon düşüklüğü de çekmiyor; her daim enerji dolu.

Ben ondan sadece bir santim kısayım ve onun kadar zayıfım! Tanrı gerçekten hiç adil değil. Elya ile aynı yaşam tarzına sahibiz, bu yüzden vücudunun belli bölgelerinin neden benimkilerden çok daha gelişmiş olduğunu cidden anlayamıyorum.

Harp Okulu’ndan henüz yeni çıkmış herhangi biri, sıcacık yatağında mışıl mışıl uyuyabildiği kadar uzun süre kalmak ister. Çünkü harbiyeli okulunun tek eğlenceli yanı, koğuş arkadaşlarınla sabaha kadar gevezelik etmektir. Elya da buna bayılan kızlardan biri. Ben genelde ondan önce yatağa girerim.

Ama gelin görün ki o her zaman benden önce kalkar. Bunun mantıklı bir açıklaması var mı? Sanırım insanlar arasındaki o kaçınılmaz farklardan biri işte. Ne kadar çabalarsam çabalayayım elimden bir şey gelmiyor.

Bu iyi huylu arkadaşımdan nefret ediyormuşum gibi kulağa gelebilir ama aslında hiç de öyle değil.

Genel olarak Harp Okulu’na katılmak gönüllülük esasına dayanır, fakat büyü yeteneği olan herkes esasen orduya girmeye zorlanır ve savaşın ortasına atılır. Dolayısıyla bu talihsiz harbiyeli, en katı kurallara mahkûm edilmiş ve şeytan eğitim astsubayları tarafından sürekli azarlanıp durmuştu. O zamanlar elbette Tanrı’yı suçlamıştım ama böylesine harika bir arkadaş edinmişken kızgın kalmam imkânsızdı.

Ne yazık ki bu canım arkadaşımla geçireceğim sürenin bugün sonuna gelinmiş durumda. Henüz tam olarak kavrayabilmiş değilim ama bugün her birimiz kendi muharebe birliklerimize tayin edileceğiz. Umarım aynı yere düşeriz fakat bu muhtemelen fazla büyük bir beklenti.

Üniformaları biz giyiyormuşuz gibi değil de daha çok üniformalar bizi taşıyormuş gibi duruyor olsa da bizler artık gerçek birer askeriz. Her ne sebeptense, kader bize büyü potansiyeli bahşetmiş.

Ve böylece İmparatorluk Ordusu’nun birer büyücüsü, İmparatorluk’un gururu olup çıktık. Yani, teknik olarak henüz çömeziz. Daha ne olduğunu anlamadan kendimi Ren Cephesi’ne takviye birlik olarak Batı Ordu Grubu’nun koğuşuna atılmış buldum.

Bir asker olarak görevim, bu kritik dönemde sevgili vatanıma bir kalkan olarak batıda yılmaksızın hizmet etmektir… ya da ona benzer bir şey. Ben de bir İmparatorluk tebaasıyım sanırım, bu yüzden yüce ülkem için savaşmam gerektiğini düşünüyorum ama bu his tam oturmuş değil. Sevimli, karla kaplı bembeyaz Moskva’da doğmuş olmam düşünüldüğünde bu belki de çok doğaldır. Zaten hafızamın bulanık kalıntıları sadece kırmızı bir selden ibaret, pek de eğlenceli olduğu söylenemez. Annemle babam akrabalardan yardım istemiş, şükürler olsun ki ülkeden kaçmayı başarmışız; benim hikâyem bundan ibaret. Pek bir şey hatırlayamayacak kadar küçüktüm ama doğma büyüme buralı olan İmparatorluk askerlerine kıyasla vasıflarım eksik kalıyor olabilir.

Yine de beni yanlarına aldıkları için teyzeme ve enişteme minnettarım. İkinci olarak da bana günlük rızkımı bahşettiği için Tanrı’ya minnettarım.

“Afiyet olsun!”

Buradaki beslenme düzenimiz gerideki gibi değil ama cepheye yakın astsubay yemekhanelerinde sıkça rastlanan o pek de taze olmayan sebzelere ve konservelere şimdiden alıştım. İlk gün yemeklerin tadı tıpkı muharebe azıkları gibi berbat olduğu için ağlamıştım ama son zamanlarda gayet keyif alarak yiyorum.

“Visha, tayin edildiğin takıma yeni bir takım komutanı geliyormuş, duydun mu?”

Yemek vakitleri sohbet edebildiğimiz için eğlenceli geçiyor. Mevcut şartlar göz önüne alındığında, görev yerlerimiz hakkında konuşmak istememiz hiç de şaşırtıcı değil.

“Sahi mi? Yeni bir takım komutanı atamak için biraz garip bir zaman değil mi?”

“Kesinlikle doğru!”

“Elya, sakin ol.”

Elbette bu konuşmaların çoğu dedikodudan ibaret. Tecrübeli bir asker olduğunda kendi tayinini de arkadaşlarınınkini de önceden haber alabildiğini duymuştum, eminim bu doğrudur. Fakat tahmin edebileceğiniz üzere, Harp Okulu’ndan yeni çıkmış büyücüler, yani henüz çiçeği burnunda astsubaylar olarak orduda sağımızı solumuzu dahi bilemiyoruz.

Yine de görev yerimi merak ediyorum, üstelik arkadaşımın da acayip bir kulak misafiri olma yeteneği var.

“Cidden mi ama? Bizim takviye birlik olmamız gerekiyordu. Doğrudan ön cephede sıfırdan yeni bir takım kurarlar mı ki?”

“Mantıken hayır ama bu dedikodu kesin doğru Visha. Personel subaylarının bu konu hakkında konuştuğunu bizzat duydum!”

Elya’nın tüm bu haberleri tam olarak nerede ve nasıl duyduğunu gerçekten merak ediyorum. İlkokul öğretmenlerinin sınıfları hakkında çene çalması gibi bir durum değil ki bu; Personel Dairesi’nden subaylar görevlendirmeleri milletin gözü önünde konuşur mu hiç? … Çok fazla kafaya takmamalıyım.

“Elya… bazen senin Uzak Doğu’dan gelen bir ninja olup olmadığını merak ediyorum.”

“Ha-ha-ha-ha-ha. Bir kadının sırları olur, Bayan Serebryakov.”

“Aman, her neyse. Peki bu yeni takımın nereye konuşlandırılacağını biliyor musun?”

“Ha, şey… yeni bir takım değilmiş aslında, imha edilen bir takımın yerine geçecekmiş. Ama endişelenme, güvende olacaksın. Söylenene göre takım komutanı Gümüş Kanat sahibi tecrübeli bir gazimsiymiş.”

Bir an için ne söylediğini anlayamıyorum. Normalde geniş meşrepli biriyimdir ama kendime geldiğimde o kadar büyük bir şok yaşıyorum ki refleks olarak tepki vermekten kendimi alamıyorum.

“Gümüş Kanat mı…? Gümüş Kanat Hücum Nişanı’nı mı kastediyorsun?!”

“Vay be, gözlerin fal taşı gibi açıldı.”

“Ne?!”

“Visha, suratsız hâllerin her zaman çok komik oluyor.”

Diğer yemek yiyenlerin dikkatini çekmemek adına kahkahasını bastırdığı için ona sonra teşekkür etmem gerekecek. Ama inanılır gibi değil, hâlâ hayatta olan biri Gümüş Kanat Hücum Nişanı almış ha… Muazzam bir İmparatorluk askeri mi? Daha çok muazzam bir insan demek lazım.

“Sen kendi görev yerini de biliyorsundur o zaman, değil mi?”

“Evet. Gözlem timinin bir parçası olarak topçulara destek vereceğim. Tabii ki geride çay demliyor olacağım!”

“Hey… temkinli olmazsan ne zaman ne geleceği belli olmaz.”

Yine de arkadaşımın güvenli bir yerde olacağı haberi içimi kıskançlıkla doldursa da rahat bir nefes alıyorum.

“Aman, böyle yaylanmaya devam edersek süremiz dolacak. Yumul hadi Visha!”

“Haklısın… Hey, benim karamelli tatlım nereye gitti?”

“Aaa, henüz yememiştin, ben de sana yardım edeyim dedim.”

Evet, insanı çileden çıkaran bu afacan kız benim en değerli arkadaşım.

(BİRKAÇ GÜN ÖNCE) İMPARATORLUK BAŞKENTİ

“Tayin mi?”

Teknoloji Araştırma Dairesi’nden ve Elenium Tip 95 hesaplama mücevherinin özel test deneği olarak denek muamelesi görmekten nihayet kurtuluyordum. Büyücü Teğmen Tanya Degurechaff, yıllar gibi gelen günler boyunca yolunu gözlediği bu bildirimi almıştı ve kabul etmekten son derece memnundu. Başvurusu en sonunda, nihayet onaylanmış olmalıydı. Zihnim nihayet özgürlüğüne kavuşacaktı. Buradan ayrılacak ve derhal yeni görev yerime doğru yola çıkacaktım.

“Evet, bir tayin. Üst kademe senin gibi bir asın öylece boş gezmesine izin verecek değil ya. 205. Hücum Büyücü Bölüğü’nün Üçüncü Takım Komutanı olacaksın.”

Kaynakların eğitim birliğinin bile savaşa dahil olmasını gerektirecek kadar kısıtlı olduğu düşünülürse, kendimi ön cephede bulmaktan kaçınmam imkânsızdı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Harp Okulu’ndan yeni çıkmış biri olarak, savaşın ortasında dahi olsa bir takıma komuta etmek, bir denek faresi gibi hırpalanmaktan çok daha iyiydi.

En nihayetinde emrimde astlarım olacaktı. Artık eskiden tek başıma halletmek zorunda kaldığım görevleri başkalarına devredebilecektim. En kötü senaryoda ise, üstlerimin gözünden düşme riskine rağmen onları canlı kalkan olarak kullanma ihtimalim de vardı. Temennim yeteneksiz olmamaları yönündeydi ama her halükarda bu kutlanması gereken bir gelişmeydi.

“Ayrıca tebrik ederim Teğmenim. Gümüş Kanat’ın yanında pek bir şey sayılmaz ama son başarılarınızın bir nişanesi olarak size Hava Hücum Nişanı takdim edilmesine karar verildi.”

“Teşekkür ederim, efendim.” Tanya neşeli bir selam vererek tam da sahip olduğu çocuk yaşa uygun, sevimli bir tebessüm sergiledi.

Keyfim gayet yerinde bir şekilde koğuşa dönüp bagajımı toplamaya başladım. Zaten bir askerin öyle pek fazla kişisel eşyası olmazdı. Biyolojik olarak kız çocuğu olsa da Tanya için kıyafetlerin temiz ve düzenli olması kâfiydi. Nitekim sahip olduğu tek kıyafetler üniformalarından ibaretti. Mevcut bedenlerin hiçbiri üzerine uymadığı için giyim ödeneğine başvurup hepsini özel dikim yaptırmak zorunda kalmıştı.

Subay seyahat çantamı hazırlamam bir saatten az sürdü. Geçici görevim sırasında kaldığım koğuşun sorumlusuna tayin haberini hızlıca ilettim; emirlerimi gösterip orada kaldığım süre boyunca gösterdiği misafirperverlik için teşekkür ettim. Böylelikle taşınma hazırlıklarım tamamlanmış oldu.

Ardından vakit kaybetmeden bana tahsis edilen birliğe doğru yola çıktım. Bunlar ön cephe emirleriydi. Veda partileri gibi can sıkıcı sosyal zorunlulukları bir kenara bırakıp bir an önce görevimin başına geçmemi gerektiriyordu. Bu yüzden Hava Savunma Teşhis Bölgesi’nden uçuş izni aldıktan hemen sonra çantamı kaptığım gibi belirlenen buluşma noktasına doğru gökyüzünde süzüldüm.

Şansıma, ordu büyük bir krizle karşı karşıya olsa da bu uçuş sadece gerideki üsler arasında gerçekleşiyordu. Kısa uçuş olaysız sona erdi ve yola çıkmamın üzerinden iki saat bile geçmeden varış noktasına ulaşıp yeni bölük komutanıma kendimi takdim ettim.

“205. Hücum Büyücü Bölüğü, Üçüncü Takım Komutanı Büyücü Teğmen Tanya Degurechaff, emrinizdedir efendim.”

“Hoş geldin Teğmenim. Öncelikle aramıza katıldığın için tebrik ederim. Ben Bölük Komutanı Üsteğmen Ihlen Schwarkopf.” Emredildiği gibi ulaştığımı teyit etti ve bir yandan bana ‘hoş geldin’ derken diğer yandan atama işlemlerini tamamladı. Askeri tüzüğe uygun şekilde işimizi resmiyetle yürütürken bir yandan da birbirimizi çaktırmadan tartıyorduk. İkimiz de askeriz ve askerler silah arkadaşlarını seçme lüksüne sahip değildir. Dolayısıyla en azından birbirlerini tanımadıkları takdirde savaş meydanında fazla uzun ömürlü olamayacaklarını varsaymak mantıklıydı.

“Komutanım Schwarkopf, emrinizde hizmet etmekten onur duyarım efendim.”

“Güzel. Sadede gelelim Teğmen Degurechaff. Daha önce bir takıma komuta etme tecrüben var mı?”

Tanya’yı ilk bakışta memnun eden şey, komutanının son derece orthodox bir büyücü subay gibi görünmesiydi. Rütbesi üsteğmendi. Yaşına bakılırsa muhtemelen epeyce bir hizmet süresi devirmişti. Göğsünü süsleyen madalyalara bakarak zengin bir muharebe tecrübesine sahip olduğunu anlamak hiç de zor değildi.

Özellikle birkaç küçük çaplı çatışmaya katıldığını belgeleyen nişanlar belli bir güven veriyordu. Dolayısıyla ilk izlenimim, düşmandan bile daha korkunç olabilecek beceriksiz bir üstle karşı karşıya olmadığım yönündeydi. Üstümü seçme şansım olmadığına göre, eğer Burma-Imphal cephesini felakete sürükleyen o efsanevi askere benzeyen biri çıksaydı, ipleri elime alıp sonrasında yaşanacak “müessif kazanın” yasını tutmak zorunda kalabilirdim.

“Bu benim ilk deneyimim olacak efendim.”

Schwarkopf da bir yandan Degurechaff’ı süzmekteydi. Bölük komuta merkezindeki masasının önünde beliren bu küçük kızı gördüğünde hafif bir şaşkınlık yaşamadığını söylese yalan olurdu. Yukarıdan aldığı tek bilgi, Merkez’deki bir eğitim birliğinden, kuzey cephesinde muharebe tecrübesi kazanmış bir büyücünün gönderileceğiydi.

Schwarkopf kendisine tecrübeli bir gazinin verileceğini varsaymıştı. Eğitim birliğinden gelen bir teğmenin astsubaylıktan yetişme olacağını ve tecrübeli bir askerin her koşulda güven telkin edeceğini düşünmek makuldü. Üstelik Gümüş Kanat Hücum Nişanı sahibi biri olduğuna göre, üst kademe kimi gönderirse göndersin engin bir savaş tecrübesine sahip yetenekli bir asker olmak zorundaydı. İşte bu yüzden Schwarkopf, kendi kızından bile küçük bu çocuğun kusursuz bir asker selamıyla gelişini bildirmesini izlerken, bu sorunlu takımla ne yapacağını kararsızlıkla düşünüyordu. Komutayı ona verme konusundaki ilk niyeti, tecrübeli bir gazi olacağı beklentisine dayanıyordu…

“… Teğmenim, açık konuşacağım.”

Eğer sicil kayıtları yalan söylemiyorsa ve bir yanlışlık yoksa, karşısında tekmil veren bu teğmen, savaşta muazzam yararlılıklar göstermiş ve batı cephesinde kötüleşen durumla başa çıkması için görevlendirilmiş kritik bir unsurdu. Ancak iyi bir atlet olmak iyi bir teknik direktör olmaya benzemezdi ve Schwarkopf mevcut durumun da tam olarak bundan ibaret olmasından endişeleniyordu.

“205. Hücum Büyücü Bölüğü’nün üç takımdan oluşması gerekiyordu ancak savaşın ilk günlerinde mevcudumuz iki takımın altına düştü ve o zamandan beri eksik kadroyla harekât yürütüyoruz.”

Kaybedilen personelin yerini doldurmak amacıyla bölüğe yeni bir takım komutanı ve çiçeği burnunda neferler tayin edilmişti. Schwarkopf, takımın her bir üyesi deneyimsiz birer acemi olsa dahi şikâyet etme hakkı olmadığını biliyordu; ancak işte tam da bu yüzden takım komutanının tecrübeli bir gazi olmasını umut etmişti.

“… Harp Okulu’ndan henüz yeni çıkmış acemilerden oluşan bir takıma komuta edebilir misin?”

Mevcut durumu karamsar bir merçekten değerlendirmek gerekirse, takım, toy çömezleri sevk ve idare eden bir çocuktan ibaret olacaktı. Bu durum sadece etkisiz kalmakla kalmayacak, aynı zamanda bir ayak bağı—ayak bağından da öte bir yük haline gelecekti. Söylemeye bile gerek yoktu ki, İmparatorluk kuvvetleri bir yandan kreş işletip diğer yandan savaşabilecek durumda olsaydı bu kadar zorlanmazdı.

Bu soruyu biraz da şüpheyle soruyordu; derhal bir personel değişikliğine gidilip gidilmeyeceği onun vereceği cevaba bağlıydı.

Degurechaff’ın cevabı nettir. “Lütfen emri verin.” Yanıtını kısa tutar; kendinden emin, gayet doğal bir tonla konuşur. Yine de gözleri, yeteneğine dair şüpheleri reddeden küstahça bir gururla Schwarkopf’a bakmaktadır. “Size sonuç getireceğim.”

Yanıtı, sarsılmaz özgüvenini de ortaya koymaktadır. Bu durum adamın beklentilerini fazlasıyla aşar. Güvenin ilk adımı, muharebe görmüş bu askerin “Emri verin,” demesi halinde o emrin yerine getirileceğine inanmaktır.

“Demek Gümüş Kanat Hücum Nişanı sahibisiniz. Sizden beklentim büyük!”

“Sağ olun, komutanım!”

Eğitmen birlikten Gümüş Kanat Hücum Nişanı’nı canlı canlı almış bir subay, bu kadar güveni hak ediyordur.

Tanya ise kendi adına, Schwarkopf’un bu cevabı sırf göğsünde taşıdığı nişan sayesinde kabul ettiğini çıkarır. Başka bir deyişle, Teğmen Tanya Degurechaff’ın tüm değeri o nişandan ibarettir.

Bu bakımdan, Gümüş Kanat’ı aldığı için gerçekten minnettardır. Yanında getirdiği “Ak Gümüş” unvanı (ki baştan beri hiç istemediğim ve kurtulmak için can attığım bir şeydir) ve zorunlu akıl sağlığı kontrolleri bir yana, mevcut durumumda zararlı hiçbir şey yoktur ve saygınlığım gayet yerindedir.

Pekala, bunu memnuniyetle karşılamalıyım sanırım. Bir asker çehresinin altında Tanya, ince hesaplar yapmaktadır. Hüsnükabul ve övgü; düşmanlık ve hakaretten iyidir, en azından.

“Pekala. Durumu açıklamaya geçiyorum.”

“Anlaşıldı, efendim.”

Aşağı yukarı olumlu bir izlenim edindiklerinden, şimdilik kendi işlerine odaklanabilecek kadar birbirlerine güvenmeye karar verirler. Sırada iş vardır.

“Bildiğiniz üzere, Büyük Ordu’nun ana unsurları acilen yeniden teşkilatlandırılıp toplanıyor.”

İmparatorluk, François Cumhuriyeti’nin baskın saldırısının hemen ardından kargaşaya sürüklenmiş olsa da genel olarak ilk muharebelerde hattı tutmayı başarmıştır. Bu durum birliklerin baskı altında olduğu gerçeğini değiştirmese de ulusal savunma doktrini iç hatlar stratejisini gerektirmektedir. Bu anlamda Batı Ordu Grubu, Merkez’de kalan birliklerden takviye almış olsa da düşmanı oyalama görevini tamamen yerine getirmiştir.

“Durum böyle olsa da… batı cephesine ulaşmaları biraz zaman alacak.”

Tek bir sorun vardır: Karşı taarruzu gerçekleştirmesi gereken ihtiyatlar ve muvazzaf birliklerin tamamı kuzeye sevk edilmiştir. Genelkurmay’ın üst kademesi Norden meselesini tek bir hamlede çözmek istemiştir ancak asıl ulusal savunma planı ellerinde patlamıştır.

“Batı Ordu Grubu’nun tek yapabileceği şey bir an önce ulaşmalarını ummak ama bu işin vakit alacağını kabul etmeliyiz.”

Asıl plana göre Merkez, seferberlik emrinden sonraki yirmi dört saat içinde öncü olarak bir Muhafız tümeni dahil üç tümen gönderecek, altmış sekiz saat içinde ise yedi tümen daha onları takip edecekti. Bir hafta kadar sonra Büyük Ordu’nun kendisi, nizamı nizami birliklerden oluşan yirmi tümen ve altmış tümenlik ihtiyat kuvvetiyle ezici bir güç sevk edecekti.

İşte bu yüzden Batı Ordu Grubu, düşmanı tek başına bir ay boyunca yavaşlatmak zorunda kalacağını hiç düşünmemiştir. Ve elbette plandaki takviyelerden yoksun oldukları için, sadece oyalama muharebesi verseler bile bunu zayiatı en aza indirecek şekilde yapmak zorundadırlar.

Batı Ordu Grubu’nun hazırladığı tek plan, geniş çaplı direnişle sınırlı bir savunma muharebesidir.

Genelkurmay, Büyük Ordu’yu Norden’e sevk ederken bunu unutmuştur ve ödenen bedel herkesin tahmin ettiğinden ağır olmuştur.

Üst kademenin batı savunmasını kurabilmek adına eğitmen birliğini bile seferber etmiş olması, ne kadar paniklediklerini göstermektedir. Laboratuvardan çıkmaması gereken bir askeri sır olan Tip 95’i bile Tanya ile test değerlendirmesinin devamı bahanesiyle sahaya sürmüşlerdir; gerçekte ise sadece kaba kuvvete ihtiyaçları vardır.

Hızla değişen harp şartları belki de onlara başka seçenek bırakmamıştır ancak gizliliğe öncelik veremeyecek kadar kargaşa içindelerse, savunma planını tasarlanan şekilde yürütmelerine imkan yoktur.

İmparatorluğun ana taarruz gücü olan Büyük Ordu, stratejik bir öngörü hatası yüzünden bütünüyle kuzeye kaydırılmıştır. Birlikleri yeniden organize edip sevk etmek kısa sürse bile, askeri açıdan bu süre son derece uzundur.

“Büyük Ordu’nun toplanması ne durumda?”

Karşılaştıkları zorlukların, bu öngörülemeyen intikal ihtiyacına yönelik bir planın bulunmamasından kaynaklandığı açıktır. En ince ayrıntısına kadar hesaplanmış bir harekâtı bile pürüzsüz yürütmek zorken, bu durumu doğaçlama yönetmek neredeyse imkansızdır.

Kaçınılmaz olarak, mevcut toplanma hızı ideal olmaktan uzaktır. Bu vaziyette takviyelerin gecikmesi ve bunun cepheye yansıması, Batı Ordu Grubu için hayati bir meseledir; aynı zamanda Büyük Ordu ulaşana kadar taarruzun en ağır yükünü çekmek zorunda kalan İmparatorluk askerleri için de son derece kritiktir.

“İyi değil. Kuzeyde araç sıkıntısı çekiyorlar, bu yüzden birlikleri batıya nakletmek yaklaşık iki hafta sürecek.”

Schwarkopf gerçekten sadece iki hafta gecikeceklerinden şüphe duyuyor gibidir. Tecrübesi ona karargâhın, takviye sayısı ve varış zamanı konusunda her zaman iyimser tahminlerde bulunduğunu öğretmiştir.

Yeniden intikal kulağa yeterince basit gelse de sadece birlikleri yeniden teşkilatlandırmaktan ve yeni bir komuta zinciri kurmaktan ibaret değildir; birliklerin bir yere gitmeden önce takviye edilmesi ve ikmal yapılması gerekir. Bu hiç de kolay bir iş değildir. Bir orduyu sadece nakletmek bile kaynak tüketir; yalnızca yakıt ve mühimmat değil, askerlerin enerjisi gibi somut olmayan değerleri de harcar.

Bu yüzden üstünün gayet doğal bir edayla “Batı hattı boyunca oyalamaktan vazgeçtik. Hareketli savunmaya geçiyoruz,” demesi Tanya’yı şaşırtmaz.

Zaman kazanmanın işe yaramayacağına kanaat getirdiğinizde, hareketli savunma stratejisini benimsemek doğal bir adımdır. Normalde birlikleri düşmanın uzun menzilli topçusuna karşı pekiştirilmiş arka mevzilere konuşlandırır ve oyalama muharebesi sırasında geri çekildiğiniz mesafeyi derinlemesine savunma için kullanırsınız.

“Teğmenim, bunu size söylememe gerek yoktur herhalde… ama bu, söylemesi yapmasından kolay olan şeylerin tipik bir örneğidir.”

“Evet efendim, anlaşıldı.”

Asıl iç hatlar stratejisi, savunma hattının düşmanın ilerleyişini kesmesini ve Büyük Ordu takviyelerinin İmparatorluk topraklarına fazla sızmış kuvvetleri kuşatıp imha etmesini gerektirir. Ancak o hat zaten çökmüştür ve şimdi bıçak sırtında bir savunma muharebesi vermektedirler ki bu hiç de eğlenceli değildir. Muhtemelen tek eğlenceli savunma muharebesi, ünlü Maginot Hattı’nın arkasında verilen ve evden çıkmak istemeyenlere göre olan muharebe olurdu. Oraya kapanıp savaşın bitmesini bekleyebilirdiniz.

Tanya için bu, stratejik seviyedeki bir başarısızlıktan daha derin bir sorundur. Eğer yıpratmaya dayalı bir engelleme taktiğiyle savaşmayı planlıyorsanız, daha çatışma bile başlamadan fiyaskoyla sonuçlanacak bir stratejiye girişmek yerine sınırınızı kalelerle tahkim etmek muhtemelen aklınıza gelmeliydi. Komuta kademesi gerçekten de François Cumhuriyeti’nin, Anlaşma İttifakı’nın yenilgisi üzerine dış hatlar stratejilerinin çökme tehdidini görmezden gelmekle yetineceğini varsaydıysa, bu saflık Tanya’yı hayretler içinde bırakır. Tanya ve Schwarkopf gibi alt rütbeli askerler bu hatalı hesabın bedelini kanlarıyla ödemeye mahkumdur ve bu kabul edebilecekleri bir şey değildir.

“Biz askeriz. Üstler bize ne derse onu yaparız.”

Vatansever biri, ülkenin önde gelen stratejistlerinin yetersizlikleri yüzünden devlete ihanet ettiğini savunabilirdi. Tanya’nın ise İmparatorluk uğruna ölmek gibi en ufak bir niyeti dahi yoktur. Başarıya ulaşmak adına, gerçek hislerimin tamamen aksine örnek teşkil edecek söylemlerde bulunmak ve benden beklenen rolü oynamak zorundayım. Bu uğurda, beceriksizliğinden tiksinsem de Tsugene arizi13 bir söylev dahi atabilirdim. İş o raddeye gelse, “Vatanseverlik suç değildir!” diye bile haykırırdım.

Bu tür lafları nefes almak kadar doğal bir şekilde geveleyebiliyorum; bu durum, Tanya’nın oyuncak bebekleri andıran görünüşüyle birleştiğinde dinleyen herkesin zihninde vatanseverliğime dair hiçbir şüphe bırakmıyor.

En önemlisi de askerlerin çoğu geride oturup vatanseverlik veya sadakat gibi kelimeleri savuran idealistlerden nefret etse de vatan sevgisi onlar için kutsal bir hissiyattır. Cephede övgü kazanmış gazi askerler, vatanı korumaya ant içmiş kişilerdir. Aşırı şartlar altında bu andı bir iman beyanı olarak görürler.

“… Çok doğru, Teğmen Degurechaff.” Nitekim, vazife odaklı harp doktrinine bağlı kalarak görevlerini hissizce yerine getiren asker ideal İmparatorluk neferidir ve bu meziyetler daima takdir toplar. “Güzel. O halde asıl konumuza dönelim.”

“Anlaşıldı, efendim!”

En azından işe yaramaz biri olmadığımı anlayabilmiş olmalı. Derin bir hoşnutluk duyan Schwarkopf, biraz olsun rahatlayabilir. Durumun nahoşluğu su götürmez ancak elinde iyi bir koz vardır.

Açık bir stratejik doğrultusu olmadan son dakikada seferber edilen birlikleri alıp bir savunma muharebesi vermek zorundadır. Zaten hırpalanmış birliklerinin büyük kısmını kaybetmiştir, gelen takviyeler ayak bağı olan acemilerden ibarettir ve başlarındaki komutan minik bir kız çocuğu mudur? Bir an için çaresizce göğe bakmak istese de Schwarkopf için Degurechaff’ın iş bitirici bir subay olması bile onu elindeki nadir ve değerli kaynaklardan biri yapmaya yeterlidir.

“205. Hava Büyücü Hücum Bölüğü, hareketli savunma muharebesinde hareketli taarruz kuvveti olarak seçildi.”

Schwarkopf ve bölüğünün ilk muharebelerdeki yetkin mücadelesi ve mahareti, onları bu hareketli taarruz görevine getirmiştir; işleri nerede yangın çıksa oraya koşup söndürmektir ve bu da sıradan birliklere kıyasla çok daha fazla rol üstlenmelerini gerektirecektir.

“Karşı taarruzun kilit taşı biziz. Omuzlayacağımız büyük bir sorumluluk. Sahada ne cevherler sergileyeceğinizi merakla bekliyorum.”

“Sağ olun, komutanım. Vatanı korumak için elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

Tanya, masum mavi gözleriyle Schwarkopf’a bakar; çocuksu dudaklarından yüce idealer ve devlete hizmet cümleleri dökülür.

Tabii ki Tanya’nın sözlerinde zerre samimiyet yoktur; sadece kendi konumundaki birinin söylemesi gereken repliğin bu olduğunu biliyordur.

Tanya siperlerin ne kadar berbat olduğunu bildiğinden —kaynakları başka bir evrendeki harp filmleri ve kitapları olsa bile— o siperlerden birine çakılıp kalmak yerine karşı taarruz ihtiyatı olmaktan gayet memnundur.

Şüphesiz ki betonarmeyle tahkim edilmiş alan savunma mevzilerine kapanmak ilk bakışta daha güvenli bir seçenek gibi görünür. Amatörlerin neden böyle düşündüğünü anlayabiliyorum. Makineli tüfeğin icadı savunmaya üstünlük kazandırmıştır ve bunu bilen biri için savunma mevzisi tartışmasız şekilde güçlüdür. General Nogi tarafından Port Arthur’u kılıçlarla zapt etmesi emredilen hiç kimse “kaza süsü verilmiş” bir olay çıkarmakta tereddüt etmezdi. İnsanoğlu betondan da demirden de çok daha çürüktür.

Aynı zamanda, Port Arthur’daki üssün ağır deniz topçuları tarafından yerle bir edildiğini unutmamak gerekir. Savaş alanındaki tahkimatlar, hareket edememek gibi hayati bir yapısal kusura sahiptir. Tarih bize öğretir ki kale ne kadar sağlam olursa olsun, kuşatma topçusunun karşısında hedef tahtasından başka bir şey değildir. Bu durum göz önüne alındığında Tanya, başı sıkıştığında kaçabileceği açık sahada, hareketli bir birliğin parçası olmanın daha güvenli olduğunu bilir.

Bir büyücü bile iyi korunan bir müstahkem mevziye yakın mesafeden saldırıp tek parça çıkamaz, ancak o mevzinin topçu ateşiyle kevgire döneceğini de bilirim. Sırf kıyaslama yapmak gerekse bile, savunma hattını yarmaktan bitap düşmüş düşman öncülerine saldırmanın daha güvenli olduğunun da farkındayım.

Bu yüzden Tanya sahte sadakat gösterilerinde bulunurken yürekten sevinçle karşıladığı tek şey aldığı tayindir. Hayatta kalma şansını zerre kadar bile olsa artırmak hiç şüphesiz sevindirici bir gelişmedir.

“Harika. Soru var mı?”

“Evet, efendim. İntikali savunma hattından mı yoksa geriden mi gerçekleştireceğiz?”

Akılda tutulması gereken önemli bir husus vardır. Hareketli taarruz kuvvetleri iki tipe ayrılır. Biri geride konuşlanır ve düşmanın yardığı gedikleri kapatmak için hızla müdahale eder. Diğeri ise düşmanı arkadan yakalamak için ileri bir mevziden harekete geçer. İkisi arasındaki fark; geride karşı taarruz unsuru olarak arkana yaslanıp rahat etmek ile sürekli düşman saldırısı tehdidi altındayken siper kazıp tahkimat yapmak zorunda kalmak arasındaki farktır. Tamamen birbirinden farklı iki ortam.

Elbette gedikleri kapatmak zorunda olan birlik, en ön saflara hücum etmek zorunda olduğu için zayiat verecektir ancak genel olarak karşı taarruza geçmek, en başından sayısal üstünlüğün tadını çıkarmak anlamına gelir. Başka bir deyişle, durum son derece vahimse karşı taarruza sürülme korkusu yaşamama gerek kalmaz.

“Müjdeyi vereyim teğmenim. En ön hatta olacağız.”

“Büyük bir onur, efendim.”

Bu tam bir felaket.

En ön hatta hareketli taarruz personeli olmak mı? Yani hem hattı savunacaklar hem de karşı taarruz sırasında yem vazifesi mi görecekler? Buna can mı dayanır? Siperden savunma yapıyor olsaydı, yanındakileri siper olarak kullanabilirdi ancak hedef olmak için hattı terk ettiğinde bunu yapamaz. Düşmanı geridekilerle kıskaca almak kulağa harika gelebilir ama biz sadece süslü birer hedeften ibaret olacağız.

“Bunun seni mutlu edeceğinden hiç şüphem yoktu. Durumun gereklerine göre müstahkem noktaların savunulmasına da yardım etmemiz gerekebilir.”

Beklendiği gibi. Sevinmeli miyim? Uğursuz hislerimin tam isabet çıkmasından hiç memnun değilim. Kriz yönetimi becerilerimi bileylemek için bu görev fena sayılmaz ama bunlara hiç ihtiyaç duymamayı tercih ederdim.

“Yani hareketli taarruz harekâtlarına öncelik vereceğiz ama aynı zamanda savunma hattına da destek olacağız, doğru mu?”

“Aynen öyle.”

Kaderime razı mı olmam gerekiyor? Hatta çakılı kaldıktan sonra bir de hareketli taarruz kuvvetinin parçası olarak sömürülmeme izin mi vereyim? Bir insanı fazla çalıştırmanın da bir sınırı olmalı. Çalışma şartlarının iyileştirilmesini veya en azından taban maaşıma zam yapılmasını talep etmek isterdim.

Elbette sözleşmem kapsamındaki görevleri yerine getirmemle ilgili bir derdim yok fakat bu kadarı da fazla. Emeğimin karşılığını layıkıyla almak isterim.

“Ancak görevimiz düşmanı imha etmek değil, sadece püskürtmek. Onları kuşatıp yok edeceğiz diye kendimizi paralayacak halimiz yok.”

“Durum berbat demektir. Büyük Ordu’yu toplamak bir hayli çetin geçiyor olmalı.”

“Ha, anladın demek?”

“Yalnızca düşman kuvvetlerini geciktirmeyi hedefleyip onları tükenmeye sevk edecek bir hareketli savunmayı benimsemezsek fazla dayanamayız. Bunu harpten çıkan en çömez subay bile görebilir.”

Bu denli devasa bir cephe hattı boyunca başarılı bir oyalama savunması yürütmelerine imkan yoktu. Düşman kuvvetlerini yıpratmak adına hareketli savunma stratejisi kullanılmazsa düşmanı baskılamak imkansız hale gelirdi; vaziyet o kadar vahimdi ki İmparatorluk, akıncıların bir noktadan sızmasına ve onlara orada saldırmaya izin verme riskini göze almak zorunda kalacaktı. En azından disiplinli birliklerdi, bu yüzden Birinci Dünya Savaşı’nda doğu cephesinin son günlerindeki gibi bir felaket yaşanmazdı belki ama yine de kendimi en kötüsüne hazırlamam gerekiyordu.

“… Öyle de denebilir. Şey, zaten savaşmanın neşeli bir yolu yoktur. İşte takımında yer alan isimler.”

“Teşekkür ederim, efendim.” Tanya zihninde derin bir nefes alarak hayatında ilk kez komuta edeceği astlarının listesine göz atar ancak liste o kadar abastür ki beyni adeta durur. Şaşkınlıktan sendelediğini fark eder. Belgeyi gayriihtiyari fırlatıp atmamasının tek sebebi mantığının galip gelmesi değil, maruz kaldığı aşırı şoktur. Düşüncelerini kelimelere dökecek olsa tek bir şey söylerdi: Bu kadarı da fazla! “Batı Ordu Grubu’nda genel bir kilit personel eksikliği olduğunu ve bu yüzden üçüncü takıma sadece sıfır tecrübeli çömezlerin verilebileceğini sanıyordum ama lafımı geri almalıyım… Belki de bunlara eğitimsiz acemiler mi demeliyiz?”

“Benim için bir sakıncası yok. Yani takımın bir hayli çiğ ve tecrübesiz olacak. Asıl görevinin mevzi savunması olmasını istiyorum.”

Bu büyücüler sadece Harbiyeli Birlikleri temel eğitimini tamamlamıştı ve biz bunları alelacele muharebe birliğine mi sürüyoruz? Büyücü muharebelerinin nasıl işlediğine dair azıcık fikri olan biri bile bunu 1 Nisan şakası sanıp güler geçerdi. Takım başına dört, bölük başına on iki kişiyle büyücü timleri, nicelikten ziyade niteliğe herkesten çok önem verirdi. Doğuştan büyü potansiyeline sahip biri bile sadece temel eğitim almış bir çömezken ayakta bağından başka bir şey olamazdı. Bu durum; eline sadece en temel askeri tüzükler tutuşturulmuş birini uçağa bindirip “Haydi uç bakalım,” demeye benziyordu. Keklik avından bile kolay bir katliam olurdu.

Anlaşıldı. Bizi savunmada tutarak, onların muharebeye uygun olmadığını düşündüğünü bana ima ediyor. Bu birlikten bir şey beklemek mantıksız olurdu, bu yüzden makul bir çıkarım.

“Komutanım, takım komutanı olarak müsaadenizle küçük bir öneride bulunabilir miyim…?”

“Teğmen Degurechaff, bir yandan savaşırken bir yandan çocuk bakıcılığı yapmanın ağır bir yük olduğunu biliyorum, her ne kadar bunu sana söylemek garip kaçsa da…”

“Açıkça belirtmeliyim ki tek başıma savaşmam, o takımla savaşmamdan çok daha faydalı olacaktır.”

Takımın eğitimden yoksun olduğunu anlıyorum ama onları sabit bir kuvvet yapmamı mı söylüyorsunuz? Hareketli muharebeleri sevk ve idare edemiyorlar, bu yüzden hem onları eğitip yeniden yetiştirmemi hem de üssü savunmamı mı istiyorsunuz? Bu bana, işe yaramazların beni aşağı çekmesine izin vermemi emretmekle aynı şey değil mi?! Tanya, tarif edilemez bir öfkeyle bu krize şiddetle protesto bayrağını çeker. Harp okulunda öğrendiği tüzükler revize edilmediyse, çocuk bakıcılığı kesinlikle bir askerin görev tanımında yer almıyordu.

Bu acemileri tarafsız bölgeye fırlatıp atmak ve kendimi bu yükten kurtarmak çok daha güvenli olurdu. Fırsatını bulursam belki de öyle yapmalıyım. Hayır, onlarla tanışmadan yargıda bulunamam…

“Bir subay olarak komuta görevlerimi terk etmek gibi bir niyetim yok ancak kuvvetlerimizi en etkili şekilde kullanma yolunu değerlendirmenizi rica ediyorum.”

“Bu adamlar yedek kuvvet. Durum gerektirirse ve zamanlama uyarsa, seni tek başına gerilla görevlerine göndeririz.”

Takımı adam etmesini istese de en başından beri gerekirse Tanya’yı tek başına göndereceğini ima ediyordur.

“Anlaşıldı. Gerekirse mevzimizi terk etmemize izin var mı?”

“Maalesef, hatları daha fazla geriye çekemeyiz.”

“Yani hattı tutmak zorundayız?”

“Komuta kademesi ya zaferi ya da Valhalla’yı seçebileceğimizi söylüyor.” 14

Zafer mi Valhalla mı? Bu bir seçim midir yani? Bize hatta ölmemizi emretmenin dolambaçlı bir yolundan başka bir şey değil. Hayır, dolambaçlı bile değil; bildiğin narsistçe zırvalıklar.

Neden başkaları uğruna öleyim ki? Biri benim için ölmek istiyorsa bu onun bileceği iştir ama beni ölmeye zorlamak özgür irademi tamamen ihlal eder.

Özgürlük her şeyden üstündür. Ben özgür olduğum sürece demokratik, milliyetçi hatta emperyalist bile olabiliriz. Bu yüzden lütfen harp tahvili basmayı bırakın. İmparatorluk kazanacak varsayımıyla tahvil basarak savaşı finanse etmek, savaş nasıl biterse bitsin hiperenflasyonu garanti etmekten başka bir işe yaramaz.

Kazansak da kaybetsek de geleceğin tam bir cümbüş olacağını tahmin etmek zor değil. Ne kadar da son derece nahoş.

“Mükemmel. İki seçenek de kulağa harika geliyor.”

“Şahane. Öyleyse seni takımınla tanıştırayım.”

Tamam, bu berbat savaştaki müttefiklerimle selamlaşma vakti. Doğru zamanda doğru yerde bulunurlarsa, onları canlı kalkan olarak bile kullanabilirim, bu yüzden beklentilerimi yüksek tutmam lazım.

Ve böylece, ikisi de hiç istemediği halde, genç kız ile minik kız çocuğu aynı çamurlu bulamacı kaşıklayacak, süngüleriyle kırarak yemek zorunda kaldıkları bisküvileri kemirecek ve batı cephesinde mermi yağmuru altında omuz omuza savaşacaklardı.

Doğrudan üstüm olan İmparatorluk Ordusu subayı, Batı Cephesi Hareketli Taarruz Ordusu 7. Hücum Grubu 205. Hava Büyücü Bölüğü’nden Teğmen Degurechaff hakkındaki ilk izlenimim “vampir” olmuştu. Tenı bir hastanınki kadar beyazdı, keskin gözleri ise adeta güneşten tiksiniyor gibiydi. Tam anlamıyla bir şok yaşamıştım.

Onu ilk gördüğümde, Üsteğmen Schwarkopf içimizden birilerinin toplanmasını emretmişti; biz hazırda beklerken üniformanın içinde garip bir şekilde rahat görünen minik bir çocuk çıkageldi. Harbiyeli Birlikleri’nden bir öğrenci olamazdı; zira henüz kayıt yaptıracak yaşta bile değildi. Darmadağınık toplanmış saçlarının üzerindeki kasket ona katbekat büyük geliyordu. Onu teğmen rütbesiyle gören aklı başında her asker dönüp bir daha bakardı.

Fakat bölük komutanı onu bize tanıttığında, Teğmen Degurechaff’ta bana tuhaf gelen hiçbir şey hissetmedim. Açıklamakta zorlanıyordum ama adeta buraya ait gibiydi.

Yine de buz gibi gözlerini sanki değer biçeceği birer eşyaymışız gibi üzerimize çevirdiği an, elinde olmadan irkildim. Büyüklere bu kadar minik bir çocuktan korktuğum için komik gelebilirdi ama o gözler bana bir kedinin fareyle oynarkenki bakışını hatırlatıyordu ve bu da beni ürkütüyordu.

Tıpkı Elya’nın dediği gibi Teğmen Degurechaff, başta Gümüş Kanat Hücum Nişanı olmak üzere üstün hizmetlerinden ötürü pek çok nişan kazanmış tecrübeli bir asisti. Etrafını saran koyu bir harp aura’sı vardı; yüzüyse bakmaya kıyılamayacak kadar bir oyuncak bebeği andırıyordu. Donuk mavi gözler, koyu griye çalan sarı saçlar.

Ren Cephesi’nde pek güneş görmeyişimizin de payı vardı belki ama zihnime onun tam bir vampir gibi göründüğünü not etmiştim.

Sakin, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyen iş bitirici bir tonla rütbemizi, adımızı ve en son nerede görev yaptığımızı söylememizi emrettiğinde, içimde —küçücük de olsa— oradan kaçıp gitme isteği belirdi. Harbiyeli Birlikleri’nin asker adaylarını sınıflandırmak için basit bir yöntemi vardı. Ordu; gönüllüler ile zorunlu askerliğe çağrılanların birlikte eğitim alsalar dahi aynı frekansta olamayacağını gayet iyi bildiğinden, büyücüleri en başından iki sınıfa ayırmıştı. C Taburu’nun eninde sonunda harp okulunda subay eğitimi alması bekleniyor, D Taburu ise sadece mecburi hizmetini tamamlamakla yükümlü tutuluyordu.

Takımdaki iki arkadaşım C Taburu’ndan yetişme elitlerdi.

“Idal-Stein C Taburu 1. Bölük’ten Onbaşı Kurst von Walhorf!”

“Ben de Idal-Stein C Taburu 1. Bölük’ten Onbaşı Harald von Vist!”

Bu iki gönüllü harbiyelinin ardından ben de rütbemi ve adımı söyledim. Gönüllü yazılmış olmayı dilemiyordum belki ama vatanına hizmet arzusuyla öne atılan adamların hemen ardından askere alındığımı söylemek moral bozucuydu. Elya gibi umursamaz davranamıyordum; gülüp geçecek kadar yüzsüz değildim. Ah Tanrım, neden bana eziyet ediyorsun ki?

“Idal-Stein D Taburu 3. Bölük’ten Onbaşı Viktoriya Ivanovna Serebryakov.”

Zorunlu askerlik yapan tek kişi olarak kendimi biraz eğreti hissettiğimi söyleyebilirdim. Yani, Onbaşı Kurst ve Harald aynı bölükten gelme gönüllülerdi. İşler mutat şekilde yürürse, birlikte çalışma tecrübesi olan bu iki adam ekür olacak, ben de takım komutanıyla eşleşecektim.

İşte bu yüzden tekmil verirken, yavaş ve tembel bir zorunlu asker olduğum için fırça yememeyi umuyordum. Dolayısıyla teğmenin bir sonraki sözleri karşısında bir anlığına donakaldım.

“Mecburi hizmetini yerine getirdiğin için takdirimi kazandın, Onbaşı Viktoriya Ivanovna Serebryakov. Zor olacak ama hayatta kalmak için elinden geleni yap.”

Hiç beklemediğim bir teşvik cümlesiydi; üstelik gördüğüm tüm askerlerden daha haris gözlere sahip, son derece soğuk olduğuna kalıbımı basacağım bir subaydan gelmişti. Bir an ne olduğunu kavrayamayıp kilitlendim.

Bu sırada…

“Şimdi, kendi özgür iradesiyle askere yazılan beylere gelince: Madem gönüllü oldunuz, Onbaşı Serebryakov ve benden sonra ölmeye kalkışmasanız iyi edersiniz.” Sakin üslubu hiç değişmemişti. Sesini yükseltmemişti. Fakat o ifadesiz çehresiyle söylediği kelimeler inanılmaz derecede ağırdı. “Öncelikle bir hususu netleştireyim. İmparatorluk’un beceriksiz subay adaylarını besleyecek vakti de kaynağı da yoktur. Hatta bunu yapmak ters teper.”

Eğitim çavuşlarının hepsinden farklıydı. Konuşma tarzı, adeta farklı bir tür İmparatorluk askerine ait gibiydi. Değer yargıları, orduya katıldığımdan beri kafama kazınanlarla tamamen çelişiyordu.

“Vatanın ihtiyacı olduğu için istemeden askere alınmış olsaydınız durum farklı olurdu; ancak baba ocağının üniformasını giymek için sıraya giren sizlersiniz, dolayısıyla buna uygun şekilde katkı sağlayın. Bunu yapamayacak kadar beceriksizseniz, geberin gidin.”

Şaşkınlıktan donakalmış biz acemilere söylemek istediği her şeyi söylemiş olmalıydı. Bölük komutanına bu kadar olduğunu belirttikten sonra, hala öylece dikildiğimiz için bizi derhal dışarı postaladı. Daha yeni varmış olmamıza rağmen ne olduğunu anlamadan kendimizi siperlerde bulduk ve Cumhuriyet Ordusu’nun periyodik “teslimatlarına” maruz kalmaya başladık.

Orada bizi bekleyen şey, büyücü olarak temel becerilerimizin yeniden değerlendirilmesiydi. Sadece maaşımızı hak etmekle kalmadığımızı, bir çöp parçasından bile değersiz olduğumuzu öğrendik.

Bu şekilde “hizaya sokulan” Onbaşı Kurst ve Harald isretmeye başladılar ancak doğrudan disipline sevk edilmediler —altını çiziyorum, doğrudan. Bölük komutanı ve teğmen, ön saflarda onlarla uğraşamayacaklarını belirttikten sonra bu ikili geriye tayin edildi.

Bu tanışma ve ufak bir çatışmanın ardından, takımın tek üyesi olarak Teğmen Degurechaff’ın ekürisi oldum ve birlikte havalandık.

Bu esnada diğer iki harbiyeli daha iyi bir göreve nakledildi. Çifte terfi alarak gerideki bölük karargahını savunmakla görevlendirildiler. İhtiyat kuvveti olarak korunaklı bir korugan içinde güvende kalabilir ve karşı taarruza hazırlanabilirlerdi. Ancak uçarken öğrendiğim tek bir şey vardı ki… topçu için hareket etmeyen bir korugan, sağlam bir hedef tahtasından başka bir şey değildi.

Destekçi ağır topçuların baskı ateşi altındayken, hattı yarmaya çalışan Cumhuriyet birliğini kanattan kuşatma emri aldığımız anı hatırlıyorum. Buradan asla sağ çıkamayacağımı düşünerek gözlerimde yaşlarla, hucuma kalkarken sırıtıp duran kıdemli bölük mensuplarını takip ettim. Biz üzerimizde tek bir çizik bile olmadan sıyrılırken, bir üssün tuzla buz oluşuna şahit oldum.

Garip bir şekilde, üzerimize neredeyse hiç mermi düşmediği gibi temas sağlamadan önce kayda değer hiçbir zayiat da vermedik. Bunu defalarca tecrübe ettikten sonra, topçunun sistemli bir şekilde kullanılması gerektiğini kavradım.

Düşününce mantıklı geliyordu. Makineli tüfeklerin hava araçlarını vurma ihtimali topçudan daha yüksekti. Bir uçaksavar mevzisine denk gelmediğiniz sürece, hava araçlarına ateş eden tek şey makineli tüfeklerdi. Büyücüler uçaklardan daha yavaş olsa da topçuların ağırdan alıp nişan katliamı yapamayacağı kadar hızlıydık.

Bir ateş mevzisine veya korugana taarruz edip ağır bir alan ateşine maruz kalsaydık durum muhtemelen farklı olurdu. Ancak kendi toprağımızda savaşırken her şeyin hızdan ibaret olduğu bize öğretilmişti. Teğmen Degurechaff ve Teğmen Schwarkopf’tan bir büyücü olarak tecrübelendikçe, sabit bir mevziyi savunma konusunda ne kadar şüpheci olman gerektiğini öğrenecek kadar şanslıydım.

Kısacası topçu, savaş alanında tapmamız gereken bir tanrıdır; aynı zamanda asla gazabını üstümüze çekmememiz gereken bir tanrıdır. Bu tanrıyı müttefiğiniz yapmadığınız ve onun demir balyozundan kaçınmayı öğrenmediğiniz sürece hayatta kalamazsınız.

Belki de bu yüzdendi… Komutanım; ateş gücüne sonuna kadar inanan, müzakere kabul etmeyen hareketli harp doktrininin mükemmel bir tezahürü ve ancak her şeyden sonra bir büyücüydü. Sahip olduğu tek inanç topçulara dayanıyordu.

Doğaları gereği birer realist olan askerler Tanrı’ya inanabilir miydi? Bu soruya verdiği yanıt oldukça ilgi çekiciydi. Elya’ya bununla ilgili yazdığımda bana, “O zaman ben de ilahi iradeden sorumlu savaş tanrıçasıyım,” diye yanıt vermişti. Yanıtı tam ona göreydi, beni tebessüm ettirdi. Kelimelerle arası hep iyiydi.

Gözlerimiz ve kulaklarımız vardı; bu sayede ön hatlarda, siperlerde ve mevzilerde sinmiş bekleyen sadık müminlere topçunun ilahi vahiyleri vaat ediliyordu.

Gözcülerin katkısıyla, krizin boyutuna göre düşman taarruzunu kesmek veya bir bombardıman başlatmak için ateş desteği çağırabiliyorduk. Bu bana Elya’nın yan gelip yatarak çay içebildiği kolay işiyle ilgili gülümsemesini hatırlattı. Ama o her zaman korumacı ve yardımsever biriydi; bu yüzden sorumluluk duygusunun ağır bastığına ve çok çalıştığına emindim.

Bir hava indirme taarruzuna girişmeden hemen önce bölüğün en çok arzuladığı şey topçu birliklerinin destek ateşiydi. Savunma hattımızı yaran François Ordusu’na karşı taarruz emri aldığımız her defasında, onların taarruzunu kırmak için topçu ateşiyle eş zamanlı olarak düşmanın yan kanadına saldırdık.

Artık savaşa alışmıştım. Bir acemi olarak tek görevim, önden hızla fırlayan Teğmen Degurechaff’ı takip etmekti. İdeal şartlarda partner olmamız gerekiyordu fakat komutanımız gülerek hâlâ daha fazla eğitime ihtiyacım olduğunu söyledi.

“Övgüler Tanrı’ya olsun! Onun adı Topçu Bütünüdür! Doğrusu bu. Harika bir ses değil mi?”

Üsteğmen Schwarkopf, mermiler mükemmel bir zamanlamayla yağarken topçu birliğini överek gülümsedi. Müzik zevkimiz biraz farklı gibiydi; zira ben bu yoğun bombardımanların ortasında sesin beni ürkütmesini engellemekle yetinebiliyordum.

“Evet, işte Savaş Alanının Tanrısı! Tanrı telsiz taleplerimize cevap verdi!”

“Topçu, ey Topçu! Sen bizim dostumuzsun! Sen bizim kurtarıcımızsın!”

Korkutucu çatık kaşlarını gevşetip bu tür sözlerle devam edenler, Birinci Takım’ın o sert ama güvenilir tecrübeli askerleriydi. Topçunun kurtarıcımız olduğu yönündeki görüşleri biraz abartılı olsa da bunun tamamen yanlış olmadığını öğreniyordum. Karşı taarruz birliği olabilirdik ama işimizin yarısı, topçuların işini bitirebilmesi için düşmanı baskı altına almaktan ibaretti.

Onları sadece kuşatsak bile —ister bir çapulcu sürüsü, ister ilerleyen bir birlik, ister savunma birliği, hatta düşman topçusu olsun— topçular doğal olarak her şeyi yerle bir ederdi. Buna tek bir kez tanık olmak bile dua etme isteği uyandırmaya yeterdi. Tanrım, lütfen bize topçu desteği nasip et.

Taarruz öncesindeki topçu hazırlık ateşi, teselli edilemez korkularla dolu yüreklere her zaman güven verirdi. Bir keresinde desteğimiz gecikmişti; bu yüzden farklı büyücü bölüklerinden oluşan tabur büyüklüğündeki birliğimiz, bir düşman kademesiyle kozlarını paylaşmak zorunda kalmıştı… ve hatırlamak istemediğim pek çok şey yaşanmıştı.

Öte yandan, yeterli destek ve ön hat ile artçı arasında yeterli mesafe olduğunda, muharebenin yükü hafiflerdi. Evet, görünüşe göre yine hayatta kalacağım.

Tanya dürbünüyle düşman birliğini izlerken, mermiler tam olmaları gereken yerde toprağı altüst ediyor, insanları gübreye dönüştürüyordu. Başka bir deyişle, harbin doğru yöntemi buydu: Organik yaşamı mühimmat kullanarak geçmiş zamana indirgemek.

“120 mm’lik topların imha ateşi gerçekten de muazzam bir manzara efendim. Amin.”

“Kesinlikle Teğmen. Yetenekli bir gözcü ile topçu birliğinin arasındaki ekip çalışmasının eseri olmalı. Etki ateşi açmakta hiç zaman kaybetmediler.”

Her koşulda insanlar, işler yolunda gittiği sürece soğukkanlılıklarını korumayı daha kolay bulurlar; görünüşe göre savaş alanındakiler de buna bir istisna değildi. Chicago Ekolü’nün aydınlatıcı öğretileri her şeyin ekonomiyle ölçülebileceğini söyler; ancak işler plana uygun gittiğinde bunun sağlık üzerindeki etkilerini ölçmek ve nicelleştirmek zordur. Her şey yolunda gittiğinde, israf sınırlı kalıp ek maliyetler doğmadığında bu harika bir şeydir.

205. Taarruz Büyücü Bölüğü’nün önünde cereyan eden durum bunun mükemmel bir örneğidir. Üsteğmen Schwarkopf’un dediği gibi, topçu birliği takdire şayan bir performans sergiliyordu. Oldukça sıkı bir koordinasyon içinde olmalılar; tanzim atışından etki ateşine sadece birkaç mermiyle geçiş yapmaları muazzam bir ustalık göstergesiydi.

Bu sayede bölük taarruz mevziine ulaştığında, düşman ordusu topçunun şiddetli baraj ateşi altında çökmekteydi. Normalde bir misilleme ateşi ve topçu düellosu ihtimali olurdu; ancak görünüşe göre düşman bataryaları, ileri mevziimizden gelen baskı ateşiyle meşguldü.

“Şanslıyız. Kolordu düzeyindeki topçumuz 120 mm’lik mermilerle düşman birliklerini darmadağın etti, bize sadece hayatta kalan döküntüleri temizlemek kalıyor.”

“Evet, aynen öyle efendim.”

Schwarkopf’un dediği gibiydi; bölük şanslıydı. Teğmen Tanya von Degurechaff için savaşmak adına harika bir gündü. Zaten avantajlı oldukları bir harp meydanında ağır kayıplar vermiş düşman piyadelerini haklamaktan başka bir şey yapmalarına gerek yoktu; basit, elverişli bir görev.

“Vakit yaklaştı. Bölük, taarruza hazırlanın. Topçunun gözden kaçırdıklarını avlayacağız.”

Ve böylece komutanının emrine uyan Tanya, büyü formülü yüklenmiş mermilerle doldurulmuş tüfeğini omzuna asar, hesaplama mücevherini kavrar ve taarruza hazırlanır.

Bölük beklemededir ve hücuma kalkacaklarının farkındadır; fakat yola çıkmadan hemen önce, deneyimli kıdemliler bile endişelenmekten kendilerini alamazlar. Siperlerdeki o gergince yutkunma sesleri tanıdıktır; yakında patlayan mermilerin gürültüsünün arasından bile net bir şekilde duyulur.

“İşimizin başına dönelim. Keşke her seferinde bu kadar eğlenceli olabilse!”

Tanya için Schwarkopf gibi yetkin bir subayın komutasında, topçu ateşiyle perişan edilmiş piyade kalıntılarına karşı savaşabilmek harikaydı —en azından nispeten. İnsanlar istedikleri için savaşmazlar.

Kendini mutlu hissedip hissetmediğini soracak olsanız, böylesine genç ve masum bir çocuğu bu rastgele harp meydanına fırlattığı için Varlık X’e savurduğu sövgü zincirinden gereken tüm yanıtı alırdınız. Yine de tarafsız olmak zorundaydı; bu yüzden daha az berbat bir durumu memnuniyetle karşılamak bir hata değildi.

“Teğmen, yemek seçmeyi bırakın yoksa boyunuz hiç uzamayacak.”

“Komutanım Schwarkopf, vurulma ihtimalimi azalttığı için daha küçük bir hedef alanına sahip olmayı yeğlerim.”

“… Sen kazandın Teğmen. Bu, şimdiye kadar duyduğum en iyi yemek seçme bahanesiydi.”

Taarruzu başlatmak için doğru anı bekleyen Schwarkopf için Degurechaff ile atışmak oldukça zamanındaydı. Her seviyedeki komutanın taarruz öncesi stresi yönetmeyi işlerin sorunsuz yürümesinin bir parçası olarak gördüğünü anlamak için tarihe bakmaya gerek yoktu.

Schwarkopf’un 205. Hava Büyücü Bölüğü Ren Cephesi’nin kıdemlileri olabilirdi ancak onlar bile saldırıdan hemen önceki o anda geriliyorlardı. Bu yüzden yapılan hafif bir şaka herkesi bir nebze rahatlattığında, üsteğmen onları harekete geçirmek için tam o anı seçti. Topçu birliklerine taarruza başladıklarını bildirdi.

Kontrol Merkezi’nden onayı aldığı an, harekât başlamıştı.

“Pekala millet. Yemek seçen Teğmen Degurechaff’ın bütün güzel ganimetleri tek başına kapatmasına izin vermeyin!”

Bölüğün düşmanın karşısında soğukkanlılığını koruyabilmesine ve kıkırdayabilmesine Tanrı’ya şükreden Üsteğmen Schwarkopf, eğitimli sesiyle kükredi: “Hücum! Beni takip edin!”

Herkes taarruz mevzilerinden havalandı ve gözü kara bir hızla düşman birliklerinin üzerine çullandı.

Korumasız piyadeler için hızla yaklaşan büyücüler, en az topçu ateşi kadar ciddi bir tehditti. Büyücülerin koruyucu zırhları ve savunma kalkanları vardı; bu yüzden birkaç el ateş etmek onları düşürmeye yetmezdi. Üstelik ağır silahlardan bile daha yoğun bir ateş gücünü zorlanmadan serbest bırakabiliyorlardı. Gerçekten dişli rakiplerdi.

Bu korkunç büyücülere etkili bir şekilde karşı koymanın sınırlı sayıda yolu vardı. Biri el bombalarıydı. Şansınız yaver giderse bir büyücü menzile girerdi —hepsi bu. En iyi yol, onları yoğun bir çapraz ateş barajıyla durdurmaktı. Bunun dışında piyade birliklerinin pek bir seçeneği yoktu.

Dolayısıyla, topçu ateşi nedeniyle komuta kademesi zaten darmadağın olmuş düşman ordusunun perspektifinden bakıldığında, yaklaşık on büyücüden oluşan eksik kadrolu bir bölük bile dehşet verici bir tehditti. Muhtemelen ateşe ateşle karşılık vermek için doğrudan destek büyücüleri vardı ama topçu mermilerinin hedefi olan büyücüler için bile tutunmak zordu.

İmparatorluk bölüğü için büyük şans, François Ordusu içinse büyük bahtsızlık; İmparatorluğun 120 mm’lik topları uçan François büyücülerini ıska geçmedi, hepsini kıymaya çevirip toprağa serpti.

“Öncelikle düşman komutanlarını ve haberleşme birimlerini hedef aldığınızdan emin olun!”

Bu zaten aşikâr değil miydi? Tanya içinden böyle geçirdi ve o karakteristik sırt çantası tipi telsizleri taşıyor gibi görünen bir grup askere kilitlendi. Bölüğün diğer üyeleri gibi o da davetsiz François konuklarını ateşin ve çeliğin sıcak, kucaklayıcı sarılışıyla karşılamak için bir patlama formülü kullandı.

Yer yer gelen karşı ateşten anlaşıldığı kadarıyla direniş zayıftı. En fazla, rastgele ateş eden bir avuç tecrit edilmiş asker vardı. Çoğunluk zaten pes etmiş ve arkasını dönüp kaçmıştı; bu yüzden tek yapmamız gereken alanı süpürmekti.

Normalde olası düşman takviyeleri bir endişe kaynağı olurdu fakat bu kez başka bir topçu birliği ve hareketli darbe takımından oluşan karma bir grup onların icabına çoktan bakmıştı; mevcut görev sadece kalan piyadeleri temizlemekten ibaretti.

Bu durum Tanya’ya, daha önce sadece arkasında olup olmadığını kontrol edebildiği Onbaşı Serebryakov’un muharebe performansını yakından gözlemleme imkânı verdi. Tüfek ateşi altında bile savunma kalkanını asla düşürmüyordu. Manevraları hâlâ nizamiye usulüydü ama bir ay öncesine kıyasla bambaşka bir büyücü gibi hareket ediyordu. Bu kadarlık bir ilerleme hiç de fena sayılmazdı.

Üsteğmen Schwarkopf’un, çökmekte olan düşmanın hırpalanmış döküntülerini hedef olarak kullanarak bunun bir muharebe tatbikatı olduğunu söyleyen yorumunu hatırlamadan edemedim. Gerçek muharebe gerçekten de en iyi eğitimdi.

“Daha kısa süre önce yüzleri yeşerip her yere kusuyorlardı. Biraz eğitimle nelerin başarılabildiğini görmek şaşırtıcı.”

İnsanın potansiyelini asla küçümsememek gerekirdi. Bu dersi bir kez daha hatırlayan Tanya, insan onurunun ve özgür iradenin kutsallığı üzerine düşünmekten kendini alamadı.

Bu nedenle François askerlerine acıyordu. Onları bu kadar demir yığınının üzerine sürme emri verdiklerine göre karargâhları ne kadar da çağ dışı bir enkaz olmalıydı. Demirin ete üstün geldiği, on yıl önce Uzak Doğu’da Federasyon ile Hakimiyet arasındaki bir çatışma sırasında tüm dünyaya kanıtlanmıştı.

İnisiyatiften yoksun insanların korkunç yanı buydu. İnisiyatif yoksunluğu esasen harcanmış potansiyeli gerektirirdi; bu yüzden, muhtemelen inisiyatife sahip olan insan kaynaklarını —bol miktardaki beşeri sermayeyi— alıp İmparatorluğa kıyma olarak ihraç etmeleri hazin bir ironiydi.

Hatta biraz durup piyasa prensiplerine göre beşeri sermayenin değerini yeniden kavramaları gerekip gerekmediğini sormak istediğim raddede.

Ne yazık ki dünyadaki herkes sözleşmelerle bağlıdır. Bir İmparatorluk askeri olarak Tanya ile François işgalcileri arasındaki ilişki ya öldür ya da öl ilişkisiydi. Her ülkenin propagandasının vatan uğruna ölme yüce davranışını övmesi güzel hoştu ama insanların işin son derece bariz olan diğer yüzünü de anlamalarını gerçekten isterdim —vatanın düşmanlarını da öldürmek zorunda olduklarını.

Harcanan değerli beşeri kaynaklar açısından savaştan daha büyük bir suç yoktur diye hayıflandı Teğmen Tanya von Degurechaff, henüz bir büyü formülüyle birkaç gencin geleceğini çalmışken.

İşler hiçbir zaman istediğin gibi gitmiyor, diye düşündü içinden; formülleri acımasızca kaçan François Ordusu askerlerini organik artıklara dönüştürürken. Buna söylenebilecek tek kelime ısraftı. Kendi ülkesi olmasa bile Tanya, eğitimli bu kadar çok gencin heba edilmesinde bir yanlışlık olduğu hissinden kurtulamıyordu. Aha, “Savurganlık düşmandır” sözünün sebebini şimdi anlıyorum. Tabii ki tarihin ironilerinden biri de bir bakıma belirli bir ülkenin bu sloganı benimseyip ardından beşeri kaynaklarını heba etmiş olmasıdır. Belki de en umut verici vatanseverlerin hayatlarını heba eden liyakatsiz liderler her zaman var olacaktır.

“Aman, belki de savaş alanına biraz daha odaklanmalıyım.”

“Topçu toprağı sürer, büyücüler iner ve piyadeler ilerler.” Bunu harp tarihi dersinde uykusuzlukla mücadele etmek yerine güneşlenmeyi tercih edeceğim güzel bir öğleden sonra öğrendiğimi hatırladım. Ama tam olarak ne zamandı, bilmiyordum…

Harp Okulu’ndayken uykulu uykulu dinlediğim dersler çok sıradan gelirdi ama gerçeğe dönüşünce korkunçtu. Teğmen Degurechaff’ın yüzünde cesareti kırılmış bir ifade vardı ama yine de hızlı, acımasız bir yıkım fırtınası estiriyordu. İnsanüstü yeteneklerine yarı hayran yarı da tamamen dona kalmış durumdaydım; tek yapabildiğim arkasından uçmaktı ama o, teklemeden üzerime gelen düşmanları bile halletmeyi başardı.

Böyle zamanlarda bunları düşünmenin anlamsız olduğunu biliyordum ama bu tür şeyler ikimizin farklı evrenlerde olmadığını, aksi takdirde Ak Gümüş Kanat Hücum Nişanı’nı asla kazanamayacağını anlamamı sağladı.

“Bölük komutanından tüm personele. Üç yüz saniye içinde bombardıman devam edecek. Geri çekilin.”

Ve ben öylece dalıp gitmişken bir noktada, düşman kuvvetlerinin dağılmış kalıntıları geri çekilmeye başlamıştı. Savaş her zaman ben sadece can havliyle uçarken biterdi. Haliyle, kendimi her zamanki takip emirlerine hazırlamıştım, bu yüzden “Anlaşıldı” diye yanıt vermek bir nebze rahatlatıcıydı.

Evet, bir rahatlama. Düşmanın peşine suçluluk duyarak düşmek zorunda kalmayacağım için bir rahatlama. Optik nişancılık veya patlama formülleriyle kaçan askerleri arkalarından sakince avlayabilen Teğmen Degurechaff’tan farklıydım. Ateş etmek zorunda kalmayacağım için rahatlamıştım.

Onun arkasından uçabilmek için elimden gelen her şeyi yaparken adeta bir transa girer, düşünecek vakit bulamadan sağa sola rastgele formüller saçardım. Ama yine de kaçan bir askere nişan alıp büyü yapmam gerektiğinde tereddüt ederdim. Yani… Onları öldürmenin doğru bir şey olup olmadığını sorgulardım.

Elbette Onbaşı Viktoriya Ivanovna Serebryakov olarak ateş etmem gerekirdi ama Visha olarak buna hiçbir gerekçem yoktu.

“Herkes burada. Zayiat yok. Teçhizat dışında kayıp yok.”

Buluşma noktasına indiğimizde, gerginliğin aniden kaybolması beni sersemletmişti. Zihnimi meşgul eden tek düşünce, kütük gibi uyuma isteğiydi.

Hassas bir yaştaki genç bir kız olarak bunun doğru olup olmadığını sorguladım elbette; ancak suyun bile zor bulunduğu ön hatlarda kızlara özel bir duş odası gibi elverişli bir şey umut edemezdiniz. Teğmen Degurechaff sertçe, “Ufkuyorum. İyi geceler,” diye mırıldanıp yatağa geçti; ben de onun izinden gidip başımı koyacak bir yatağım olduğuna şükretmeye karar verdim, dinlenmeye o kadar hazırdım ki.

Fakat anlaşılan Tanrı o kadar da merhametli değildi. Aniden toplanma çağrısı aldık. Ne olduğunu anlamadan hepimiz toplanmıştık bile.

“Güzel. Pekala bölük, size kötü bir haberim var.”

Eyvah. Üsteğmen Schwarkopf son derece duygusuz —hatta empati yoksunu— bir edayla konuşmaya devam ederken gerilmeden edemedim. Sınırlı askeri tecrübeme rağmen, bir komutanın bu kadar duygusuzca konuşmasından daha kötü bir işaret olmadığını öğrenmiştim.

“Acil bir mesaj aldık. 403. Taarruz Büyücü Bölüğü, hattı yaran iki düşman büyücü bölüğüyle aniden temas muharebesine girdi.”

Bu, bir sonraki düşman dalgasını karşılamakla görevlendirilen bölüğün saldırıya uğradığı anlamına geliyordu. Yeni bir düşman, takviye birliklere saldırması gereken bizimkileri darlıyordu. Beynim yorgundu ama kriz hissi zihnimi harekete geçirdi ve kısa sürede durumu kavradım. Bizim birliklerimiz vardı, düşmanın sonraki dalgası vardı ve bir de yeni düşman vardı.

“… Ya takviye birlikler?”

“Topçu onları dövmeye devam ediyor ama gözcü, düşmanın doğrudan destek büyücüleri tarafından kovalanıyor ve atış tanzimini düzgün yapamıyor.”

Üst subaylar arasındaki konuşma bana korkunç derecede kötü bir geleceğin habercisi gibi geldi. Ah, yine savaşmam gerekiyor, diye iç geçirdim durumu idrak ettiğimde.

“Yani 403. Bölük ile buluşmamız gerekiyor. Derhal intikal ediyoruz.”

Aksilikler üst üste geliyordu. Ayrıca, bir kez gevşedikten sonra savaşma azmini yeniden toplamak hiç de kolay değildi. Bölük komutanı, ben ve darmadağınık düşüncelerime aldırış etmeden konuşmasını sürdürdü.

“Aynı zamanda saldırı altındaki o gözcüyü de kurtarmak zorundayız. Destek talebinde bulundu. Aklıma gelmişken, kuzeyde buna benzer bir şey yaşamıştınız değil mi Teğmen Degurechaff?”

“Evet efendim ve bunu tekrarlamaya hiç niyetim yok.”

Topçu birliğine gözcülük yapmak, düşman büyücülerine hedef tahtası olmaktan farksızdı. Hangi kıdemli askere sorsanız, topçunun gözlerini oymanın ne kadar kritik olduğunu tekrar tekrar anlatırdı; çünkü gözleri kör olunca o toplardan korkacak hiçbir şey kalmazdı. Savaş alanının hükümdarına gözlük ediyorsanız, kaderiniz ilk vurulan kişi olmaktı.

Elya, seni yalancı. Artçı birlikte çay içip güvende falan değilsin!

Gözcüler akılalmaz derecede hedef alınıyordu. Beni her şeyden çok korkutan şey, mermi yağmurunun arasından sakince süzülebilen Teğmen Degurechaff’ın bile gözcülük yaptığı dönemde ağır yaralanmış olmasıydı. Düşman üzerlerine işte bu kadar şiddetle geliyordu.

Bir diğer açıdan bakarsak, Elya ile aynı konumda olan bu gözcü başı çok büyük beladaydı. Mantıkla alakası yoktu ama içimden bir ses onu kurtarmam gerektiğini söylüyordu. Bu hissi ben de pek anlayamıyordum.

Bu yüzden bu kurtarma harekâtında elimden gelenin en iyisini yapmalıydım. Yeni bir kararlılıkla esnedim ve uykumu açmak için derin bir nefes aldım. Ama sadece hissettiklerim değişmişti. Dışarıdan bakıldığında hâlâ yorgunluktan bitap düşmüş bir çocuk gibi görünüyordum.

“Anlıyorum. Pekala o halde… Teğmen Degurechaff, Ak Gümüş Nişanı sahibi biri olarak kurtarma operasyonu mümkün mü?”

“Aksaklıkları hesaba katmasak bile zor olur.”

“Tip 95’i kullansan bile mi?”

“… Ben iyiyim ama Onbaşı Serebryakov sınırında görünüyor,” diye yanıt verdi Teğmen Degurechaff, darmadağınık ve hareketsizce durduğum yere bir bakış attıktan sonra hafif kabullenmiş bir edayla. “Kurtarmamız gereken kişinin yanına bir de kendi astını feda eden vasıfsız bir subay durumuna düşmek istemem.”

“O halde ikiliyi ayırın. Yok, vazgeçtim.”

Kelimelerindeki duyguları kestirmek zordu. Belki hayal kırıklığı, belki endişeydi ama günün sonunda açıkça ifade ettiği şey bunun imkânsız olduğuydu. Ve Üsteğmen Schwarkopf’un cümlesinin ortasında fikrini değiştirme şekli her şeyi özetliyordu. Temel birlik yapısı ikili devriyeydi.

Eğer Teğmen Degurechaff kurtarma görevine tek başına çıkarsa, en az iki büyücü bölüğüyle hava muharebesine girmek zorunda kalacaktım. Sınırın ötesindeki birliklerin desteğe sahip olacağını varsaymak temel kuraldı. Ekürimin yardımı olmadan, hiçbir desteği olmayan bir çaylak olarak hayatta kalma şansım son derece düşüktü.

Göreve gitmek istesem bile, son taarruzun ardından yorgun ve darmadağın bir halde hepsinin karşısında öylece duruyordum. Fikri reddetmelerinin sebebi de buydu. Tereddütleri de işte bundan kaynaklanıyordu.

Bunu fark ettiğim anda bağırdım. Bu içgüdüsel dürtüyü kendim de pek anlayabilmiş değildim. “Söz alabilir miyim komutanım!”

“Onbaşı Serebryakov?”

“Gönüllü olmak istiyorum! Kurtarma görevine gönüllüyüm!”

Üsteğmen Schwarkopf’un sesi şüpheci geliyordu. Eh, üstlerimin lafını kesmiştim; bu da ceza almama yol açabilirdi. Böylesine düşüncesizce bir şey yapacağımı, içimde böyle bir cesaret taşıdığımı rüyamda görsem inanmazdım.

“Onbaşı!”

“Ben de bir İmparatorluk askeriyim! Haddimi aşmak istemem ama bu görevin üstesinden gelebileceğime inanıyorum!”

Teğmen Degurechaff’ın kısa azarlamaları normalde elimi ayağımı çözerdi fakat bu kez o sert üslubu bile beni durduramadı.

“Komutanım, lütfen gitmeme izin verin!”

“Kız kararlı görünüyor Teğmen.”

“Üsteğmen Schwarkopf?!”

Şaşkın cıyaklaması ve genelde ilgisizlikle yarı kapalı duran gözlerinin olabildiğince açılması—bu akılalmaz tepkiye karşı çıkış tarzı, onu bir şekilde olduğu gibi, on yaşında bir kız çocuğuna daha çok benzetmişti.

Görünüşe göre dışarıdan son derece soğuk duran biri bile astları için endişeleniyordu.

“Schones’un ekibini size muhafız yapacağım. Hareket edin.”

“Ama… Teğmenim.”

“Kararını verdi. Endişenizi anlıyorum Teğmen fakat fazlası sadece aşırı korumacılığa girer.”

Teğmen Degurechaff afallamış görünüyordu. Belki de dışarıya yansıttığından çok daha duygusaldır. Bu küstahça bir düşünceydi ama yüz ifadeleri o kadar komikti ki kendimi tutamadım. Şu an odaklanmam gereken şey bu olmasa da, komik ifadelerim yüzünden benimle dalga geçen arkadaşımı sanki biraz anlar gibi olmuştum.

Teğmen Degurechaff’ın bir vampiri andıran soğukluğu silinmiş, yerini hafif bir çaresizlik almıştı.

Tam da o anda onun için ne kadar beklenmedik derecede önemli olduğumu anlamak garipti. Ve biraz geç de olsa, benimle ilgilenen kişinin ne kadar küçük bir kız olduğu gerçeği yüzüme çarptı.

“Anlaşıldı. Elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

“Kriz anında günü kurtarmak her büyücünün hayalidir. Bol şans.”

“Size de komutanım.”

Bunun üzerine bölüğün ana gövdesi ayrıldı. Teğmen Degurechaff gidişlerini izledi ve ardından takdir eden bir tebessümle bana döndü.

“Pekala Onbaşı. Hazır mısın?”

Güzel bir tebessümdü. Nedense bu ifadeyi görünce, gerçekten bir vampirinkine benzeyen sivri dişleri olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Ama yine de gururlu ve kendinden emin bir şekilde karşılık verip gülümsedim. Doğru ya, kararımı vermiştim. Kimseyi geride bırakmayacağım.

“Evet, Teğmenim.”

“Güzel. O halde işimizin başına dönme vakti. Çavuş Schones, ekibinizden ben de iyice faydalanacağım.”

“Ne demek Teğmenim. Ren Cephesi’nde hepimizden daha fazla tecrübesi olan biziz.”

“İstihbaratın Allah belasını versin! Buranın zayıf korunduğunu nasıl söylerler?!”

Savaşanlar oldukça kıvraktı. Uzaktan bakıldığında zarif görünüyorlardı. Fakat gerçekte İmparatorluk büyücüleri, gözcü mana ışıltısı saçarak optik formülünü uygularken umutsuzca kaçınma manevraları yapıyordu. Bu nihayet dördüncü atıştı. Bir süredir düşman gözcülerini tek tek avlıyorlardı ama bu durum topçunun isabet oranını zerre etkilememişti. Sesten anlaşıldığı kadarıyla muhtemelen 120 mm’lik toplarla ateş ediyorlardı. En kötü ihtimalle belki 180 mm veya 240 mm’lik toplar da işin içindeydi.

Muharebe alanını terk etmeye çalışan kara birlikleri darmadağınık haldeydi ve düşman adeta bayram ediyordu. Yarma düzenleri hız için ideal olabilir, ancak bu durum onları ateşe karşı açık hedef haline getirmişti.

Tek avantajları, doğrudan hatta yarmaya odaklanmalarını sağlayan doğrudan büyücü desteğiydi. Ne yazık ki Kontrol Merkezi onlara destek olmaya fırsat bulamamıştı; bu yüzden gözleri kapalı rastgele ateş ediyormuşçasına önleme yapabiliyorlardı.

Düşmanın tekil gözcülerini avlamış olsalar da bir uyarı sinyali verilmiş olmalıydı. Karıştırmanın ne kadar sürdürülebileceğinin bir sınırı vardı. Yeterince zaman geçmişti; artık kayda değer bir önleme gücünün veya hızlı reaksiyon kuvvetinin yolda olduğunu varsaymak zorundaydılar. En kötü ihtimalle, kara birliklerinin yanı sıra kendi geri çekilme yolları da kesilecekti. Zaman işte bu kadar hızlı akıp gitmişti.

“Çenenizi laf yapmaya harcayacağınıza birkaç formül yapıştırın! Sizi gidi pislikler!”

Piyadelerinin geri çekilmesini desteklemek için bir şekilde düşman topçusunu etkisiz hale getirmek zorundaydılar. Asıl sorun da buydu: Nasıl? En basit yol onlara saldırmak olurdu, ancak bombardımanın ölçeğine bakılırsa bu kolordu düzeyinde bir topçu birliğiydi.

Bir tümene veya tabura bağlı bir topçu birliği olsaydı ölümü göze alıp hücum etmek bir şans tanıyabilirdi; fakat kolordu düzeyindeki topçular büyücüler arası muharebeyi öngörürdü. Tek seçeneklerinin zayıf noktaları, yani gözcüleri avlamak olmasının sebebi buydu. Ancak bu sadece büyük bir zaman ve çaba gerektirmekle kalmıyor, etkileri de hemen hissedilmiyordu.

“Anlaşıldı komutanım. Ah, optik formüllerle yapabileceğimiz şeyler sınırlı. Patlama formülleri için yetki verin.”

Bütün alanı patlama formülleriyle havaya uçururlarsa, yerde saklanan tüm gözcüleri de yakalamış olurlardı. Her bir optik büyü için yüzeyi karış karış tarayacak vakitleri yoktu. Sadece irtifalarını belli bir dereceye kadar düşürmek zorunda değillerdi, aynı zamanda hiçbir şeyi kaçırmadıklarından emin olmak için defalarca geçiş yapmaları gerekiyordu. İlk başta düşmanı hazırlıksız yakalamışlardı ama karşılarındakiler de aptal değildi. Düşmanlarının aptal olduğunu sananlar asıl aptallardı.

Saldırı haberi hızla yayılmış olmalıydı, bu yüzden diğer gözcüler muhtemelen saklanmıştı. Onları bulmak korkunç miktarda çaba gerektirecekti.

“Bu gidişle yarılarını bile temizleyemeyeceğiz.”

Şüpheli bölgenin tamamını havaya uçurma fikri de buradan çıkmıştı. Bu geçerli yöntemlerden biriydi. Aslında topçu düellolarının ilk aşamalarında her iki taraf da düşman mevzilerini aramak için keşif kolları çıkarır ve parça tesirli personel karşıtı baskı ateşi açardı. Şansları yaver giderse gözcü timini etkisiz hale getirebilirlerdi. Fakat bu yöntem belirli bir ateş gücünü önkoşul kabul ediyordu.

Esasen, mevcut tüm ateş gücünü aralıksız idame ettirebilecek en az tam bir büyücü bölüğüne ihtiyaçları vardı. Bu kesinlikle ellerini güçlendirirdi ama mevcut ileri doğrudan destek birliği için çok ağır bir yük olurdu. Ayrıca tüm alanı yakıp kavuracak büyüklükte bir formülle baskı kurarlarsa, bu durum daha sonraki muharebeleri sürdürmelerini ciddi şekilde engellerdi.

“Kabul edilemez. Uzun vadede bu durum sadece onları bulmamızı zorlaştırır.”

Ancak uzun vadede, şans gerçekten onlardan yana değildi.

“Yüksek mana tespiti! Takviye güç olduğu değerlendirilen büyücüler hızla yaklaşıyor!”

“Ah, lanet olsun! Gözcü avlamayı bırakın! Önleme yapmaya hazırlanın!”

Dağınık ve bitkin düşmüşlerdi. Askeri doktrin böyle bir durumdayken muharebeden kaçınmayı şiddetle tavsiye ederdi, ancak mantık her şeyden önce idealistti. Muharebede doktrinleri birebir uygulamak mümkün olsaydı işler bu kadar zor olmazdı. Öncü ordu henüz kendini bölgeden tamamen çekmeyi başaramadığından, takviye birlik geri çekilecek olursa kelimenin tam anlamıyla herkes katledilirdi.

Tabii ki kara birlikleri yarma başarısız olduğu andan itibaren geri çekiliyordu ve muharebe alanına kuş bakışı bakıldığında tüm ordunun çekildiği görülüyordu; fakat büyücüler karadaki birliklerden çok daha hızlı hareket edebilirdi.

Takviye büyücülerle savaşırken gözcülerin geri dönüp bataryaları yönlendirmesini ve kara ordularını imha etmesini neredeyse görür gibiydiler.

Bu hava sahasını emniyete almak zorunda olmalarının sebebi buydu. Kaçamayacağınız savaşlar da vardı.

“Tüm birliklerin dikkatine, gözcümüz vuruldu. Tekrar ediyorum, gözcümüz vuruldu.”

Bunu duyan Teğmen Tanya von Degurechaff yüzünü ekşiterek mırıldandı: “Harika, tam oldu.”

Keşke biraz daha erken ya da biraz daha geç havalansaydık sitemi zihnimden geçiyor.

Tek yapabildiğim bu berbat zamanlamaya lanet okumak. Müttefiklerine yardım etmek için zamanında yetişememişlerdi ama düşmana geri dönemeyecek kadar yaklaşmışlardı. Bu iş sadece baş ağrıtacak, hiçbir kazancı olmayacaktı.

“…” “Az önce duyduğunuz üzere, ne yazık ki zamanında yetişemedik. Ancak bu durum sadece görevimizin biraz şekil değiştirdiği anlamına geliyor.”

“Teğmen Degurechaff, bu tek bir takım için fazla değil mi?”

Bölük komutanı tarafından Tanya’nın emrine verilen Çavuş Schones uyarıda bulundu. Harekât İdare Merkezinden gelen son bilgilere göre bir büyücüyle temas kaybolmuştu; vurulduğundan eminlerdi. Sinyali kesilmeden önce, en az iki bölük gibi görünen bir düşman büyücü grubunu rapor etmişti. Bir bakıma, takip edilme tehlikesine rağmen geri çekilmek en doğru cevaptı. Bir kurtarma operasyonu için sevk edilmişlerdi. Görevin nesnesi ortadan kalktığına göre alanda çakılı kalmalarına gerek yoktu.

“Çavuş Schones, fikriniz çoğu durumda doğru olsa da mevcut durumumuz için geçerli değil.”

Sağduyu, tek bir takımla böyle bir savaşa girmelerini asla söylemezdi. Aralarındaki mesafe yeterli olsaydı Tanya bile topuklarının üzerinde dönüp üsse geri dönerdi. Ancak takip edilme riskini göze alıp sürekli arkalarını kollamaktansa, inisiyatifi ele alıp vurmak daha iyiydi.

“Sayıca az olduğumuzu inkar edemem…” “…ama düşmanın toparlanıp bir araya gelmesini beklememize de gerek yok.”

Düşmanları teker teker avlamak, temel bir harp stratejisidir.

“Hareket tarzlarına bakılırsa hatları yarmayı başaran bu grup, uzun menzilli intikal için teçhizatlandırılmış olasılıkla iki bölükten oluşuyor.”

Muhtemelen seçkin birlikler, ancak yüksek teyakkuz halinde uzun bir yol katettiler. Şüphesiz epeyce yorgun düşmüş durumdalar. İmparatorluk’un savunma hattını yarmak zorunda kaldılar ve üsse dönecekleri aynı uzunluktaki dönüş yolu için de enerjilerini korumaları gerekiyor; bu durum muharebede harcayabilecekleri enerjiyi ciddi şekilde kısıtlar. Bu sırada İmparatorluk büyücüleri şiddetli bir savunma yapıp, sonrasında dost birliklerin kendilerini tahliye etmesini bekleyebilirler. Topçu birlikleri zamanında mevzilenirse, süpürme bombardımanı dahi organize edilebilir.

Elbette düşman bitkin olsa bile tedbiri elden bırakacaklarına güvenemem. Yine de beden çoğu zaman iradeye hıyanet eder. Takımımın zafer kazanma şansı hiç de az değil. Hepsinden öte, düşman süpürme harekâtı yüzünden darmadağın olmuş vaziyette. Birlikleri çok geniş bir alana yayılmış durumda ve sadece takım ölçeğindeki gruplar halinde koordinasyon sağlayabiliyorlar.

Bu muharebe bir önceki çarpışmanın hemen ardından gelse de İmparatorluk Ordusu büyücüleri savunmada oldukları için tam kapasiteyle yüklenebilirler. Öte yandan François tarafı, kısıtlı destek ve ikmalle düşman toprağında faaliyet göstermek mecburiyetinde. Sayıların eşit olduğunu varsaysak bile ibre yine de ezici bir şekilde İmparatorluk’tan yana kayacaktır.

“Yani lafın kısası bu iş, bitkin düşmüş tek bir takımı altı kez avlamaktan ibaret basit bir görev.”

Apar topar hazırlanmış bir strateji olabilir ama ikmalleri tam. Az da olsa bir destekleri bile var.

Bire karşı altı seçeneği umutsuz kulağa geliyor ama teke tek mücadele onlara şans tanır. Sayıca az olmalarına rağmen düşmana hasar verebilirlerse, ordunun onlardan daha fazlasını talep etmeye hakkı kalmaz.

“Pekala millet. Üç takımı ben alıyorum. Gerisi sizde. Bu iş o kadar da zor olmamalı.”

Onları tamamen imha etmeyi bekleyemem ama teker teker avlayıp puanları toplamak için mükemmel bir fırsat. Kendi yeteneklerimi sergilemek için biçilmiş kaftan.

Kurtarma operasyonu başarısızlıkla sonuçlandı ama neyse ki arkamızda batarya desteği var; harcayacak biraz ekstra enerjimiz mevcut. Hatta bizim için birkaç parça tesirli şarapnel mermisi sakladıklarını duydum. Mükemmel! Tükenmiş partnerimi öne sürüp görevden kaytarisimi yapamadığım için canım sıkılmıştı ama hayatta şansın ne zaman güleceği hiç belli olmuyor.

Yine de diye düşündü Tanya, arkasındaki astının yüzüne göz atarken. Onbaşı Serebryakov gergin olabilir ama uçuşu son derece istikrarlı. Yetenekli bir büyücü olmasına rağmen askere alınmış. Kendi isteğiyle katılmadı; zorunlu hizmete çağrılmış genç bir kız sadece. Böyle bir geçmişe sahip bir onbaşının çatışmaya gönüllü olacağını rüyamda görsem inanmazdım. Görev bilincinden miydi acaba? Vatanseverlikten mi? Silah arkadaşına duyduğu sevgiden mi? Aldığı maaşın ötesinde sorumluluk almaya hevesli biri, insan kaynakları açısından son derece vaat kârdır.

“As unvanını parsellemeye mi çalışıyorsunuz Teğmenim?”

“Güzel soru Çavuş. Yok yahu, sadece on kişiyi daha indirirsem ikramiye ve izin alacağım. Artık tatili hak ettiğimi düşünüyorum.”

Skorum elliyi geçerse özel bir izin kazanacağım; özellikle iki hafta izin, üstüne ikramiye ve maaş zammı. Esnek çalışma saatleri ve kısıtlı insiyatif kullanma yetkisi verilecek. Beş düşman düşüren ‘As’ olur; elli düşman düşüren ise ‘Asların Ası’.

Ne yazık ki Tip 95’in test süreçleri hafızamı bulandırdı, ayrıca topçu bombardımanı menzilinden keskin nişancılık yapıyorum. Bu da ister istemez skorlarımın birçoğunun teyit edilememesi anlamına geliyordu. Yine de en azından bir kısmı onaylanmıştı, bu yüzden şu an kırktayım.

En güzel tarafı da bu tertemiz sonuçlar sayesinde savaş suçundan yargılanmayacak olmam. Savaş bittikten sonra bile sorun teşkil etmeyecek, nasıl ama! Başka bir deyişle, bir kişiyi öldürmek suçtur ama bir yığın insanı öldürmek sana madalya kazandırır. Çoğu insan bunu çelişkili bulabilir ama iktisat teorisi açısından gayet makuldür.

“İzni kaptığım gibi kafamı dinleyip gurme yemeklere para saçacağım. Kusura bakmayın millet. Bir birahanede keyifle öğle yemeği yemek istiyorum.”

“Ne kadar kıskandığımı anlatamam,” diye şaka yaptı Çavuş Schones başıyla onaylayarak. Onbaşı Serebryakov ve diğer ekip üyesi ne diyeceklerini bilemeyerek gülümsediler.

Olması gereken de buydu zaten. Bir şeyi başarmak için çalıştıktan sonra, emeğinin meyvelerini toplamasına izin verilmeliydi. Tatildeki kazananlar, cephe gerisinde lezzetli yemekler yeme hakkına bile sahip olurlardı. Şirket yöneticileriyle akşam yemeği yeme fırsatları doğardı. Kısacası, sosyal sermaye inşa etmek için en ideal ortamda bulunacaktı. Tek kelimeyle harika.

“Bize bir kıyak geçip eşlik ettiğiniz için mahcubum Çavuş Schones ama… yani… erken kalkan yol alır.”

Personel sıkıntılarından endişe duyan Schwarzkopf, kendi canı yanan personel stokunu kazıyıp onlara bu timi ödünç vermişti. Sadece iki kişi olabilirlerdi ama büyücüler söz konusu olduğunda bu hiç de küçümsenmeyecek bir güç demekti. Bu aynı zamanda İmparatorluk’un hâlâ böyle incelikler yapabilecek kaynağa sahip olduğu anlamına geliyordu.

Başka bir deyişle, geriye çekilmek için hâlâ vaktim var. Geri dönme şansımı şimdi kullanmaz ve tükenene kadar burada çakılı kalırsam, benden geriye kalan tek şey psikiyatri koğuşundaki mutlu anılar olur. Bunu kesinlikle istemiyorum, bu yüzden savaşı kazanmayı hedefim yapmalı ve her şeye hazırlıklı olmalıyım.

Kazanabilir miyiz?

Doğru, İmparatorluk emsalsiz bir hassasiyete sahip bir savaş makinesidir. Tıpkı bildiğim Almanya gibi, tek bir ülkeye karşı savaşırlarsa kesinlikle kazanırlar. İki cephede birden savaşmak imkansız değildir. Fakat bu gerçekler onların askeri gücünü kanıtlasa da zaferi garanti etmez.

Ne de olsa bu, tek bir ulusun tüm dünyaya karşı savaşıdır. Dünya savaşından ziyade daha çok ben ve diğerleri mücadelesi gibi. Böyle bir savaş kazanılabilir mi? Dürüst olmak gerekirse zor olacak.

“Savaş sadece kazandığınız zaman eğlencelidir,” der Tanya.

“Öyle mi? Ben de savunma hattındaki o çaresizlikten keyif alıyorsunuz sanıyordum.”

Kariyerimi ilerletecekse düşünebilirim.

Ama açık konuşmak gerekirse, art arda mucizeler yaratamam. Tip 95, bir lanetin tecellisidir. Bu şeyi kullansam bile —ki hiç istemiyorum— bu kesinlikle kazanacağım anlamına gelmez.

“Ben bir askerim. Emir nereye verilirse oraya giderim.” Şirket personeli direktifleri yerine getirir. Benzer şekilde, askeri subaylar da en azından formaliteden de olsa ülkelerine sadakat yemini etmezlerse sözleşmelerini ihlal etmiş olurlar. Tanya bu savaşa zorlanmıştı. Kim kendi özgür iradesiyle böyle bir kumara girer ki? Cevabı kısa ve nettir—

“Lafa atladığım için bağışlayın Teğmenim ama siz de mi savaşı sevmiyorsunuz?”

fakat belki de beklenmedik bir cevaptır çünkü Onbaşı Serebryakov şaşkın bir ifadeyle ender görülen bir adım atarak sohbetlerine katılır.

“Elbette Onbaşı. Ben bile sakin bir hayatı tercih ederim. Ya siz, Çavuş Schones?”

“Sizinle aynı fikirdeyim Teğmenim!”

Belki de planının bir parçasıdır ama Schones şaka yollu havalı bir selam çakar. Bunu çoğunlukla ikilinin arasındaki tuhaf derecede gergin havayı yumuşatmak için yapar. Gayet güzel başardı. Seçkin bir astsubayın paha biçilemez olduğunu söylemelerine şaşmamalı.

“Pekala, bu zaten malumun ilamı. Çok güzel, şimdi karşılama partisini planlama vakti.”

Sohbeti noktalayan Tanya, hızla muharebe irtifasına yükselir. Huzur arzusu ve bu huzuru bozanlara duyduğu nefret, yüreğinde bir fırtına koparmaktadır. Kim gerçekten eline tüfek alıp savaşmak ister ki? Öfkesi çok şiddetli.

Bu lanet dünya batsın gitsin. Yani, benim dışımdaki her şey batsın. Bu mümkün değilse, en azından ben mahvolmaktan kurtulayım, diye mırıldanır zihninden gökyüzünde süzülürken.

“Planınız nedir Teğmenim?”

“Onlara görkemli bir karşılama hazırlayalım. İkramımız kurşun ve mana parıltısı olacak.”

Kurşun devletin gideridir ve bütçeyi heba etmek performans değerlendirmesini düşürür; ancak satış çabasıyla kaynak yatırımı yapmak ticaretin bir parçasıdır. Müşterileri ağırlama masrafları bir gereksinim olduğu için gider gösterilebilir. Dolayısıyla bir şey gereksinimse, sonuç aldıkları sürece istedikleri kadar harcayabilirler. Büyücüler seri halde düşman cesedi üretebiliyorsa, kimse ne kadar mermi harcadıklarına laf etmez.

Maliye subaylarının mideleri için endişelenmiyor değilim. Yaşadıkları stresi düşündükçe gerçekten üzülüyorum. Gerçekten üzülüyorum, bu yüzden ruh sağlığından sorumlu kişilerin onlara yardımcı olmasını umuyorum.

Benim işim düşmanı yenmek için para harcamaktır; maliye subayının işi ise o parayı bulmaktır. Bizim psikolojik bakımımız ise profesyonel destek personelinin görevidir. İdeal bir dünyada herkes kendi tarzında katkıda bulunur. Düzeni takdir etmeli ve iş bölümünün bu gelişimini önceden gören iktisat bilimini alkışlamalıyız.

“Pasaport ve vizeleri var mı diye kontrol edelim mi?”

“Evet, edelim.”

Doğru ya, harp hukuku sınır kontrol kanunlarını geçersiz kılmamalıdır. Birisi İmparatorluk’un sınır olarak belirlediği hattı geçerse, yeni gelenin gümrükten geçmesi gerektiği malumun ilamıdır. Ne kadar da dikkatsizim, astımdan bir hatırlatmaya ihtiyaç duyuyorum.

“Pekala, bu bizim başlama sinyalimiz. Bunu bir yarışmaya dönüştürmeye ne dersiniz?”

“Hmm, o zaman en çok düşmanı kim indirirse o kazansın. Beni geçebilirseniz, komutanın gizli şarap stokunu çalacağım.”

Çadırına göz attığım bir zamanı hatırlıyorum da, ortamla tamamen uyumsuz duran son derece kaliteli bir şarap görmüştüm. Büyük ihtimalle bir iskambil oyununda kazanmıştı ama iyi yapılmış bir iş için onu birine vermeye ikna etmek çok da zor olmamalı. Reddederse ben de medeni taktikleri bir kenara bırakırım. İçecek yaşta olmayabilirim ama iyi bir şişeden anlarım.

“Peki o zaman… Tamamdır, eğer Teğmen Degurechaff zaferi tek başına kaparsa, hepimiz bugünkü harçlığımızı size vereceğiz.”

“Hmm, fena değil. Hiç de fena değil. Varım!”

REN CEPHESİ

Başım ağırlaşmış, bilincim bulanıklaşmıştı. Birliğim ne durumdaydı? Astlarım ne yapıyordu? Artık onları düşünecek halim kalmamıştı.

Bir sonraki saniyeye kadar bilincimi açık tutabilmek için bile ecel terleri döküyordum. Hızla kırılmalı bir optik illüzyon formülü konuşlandırmış olsam da hâlâ emniyet sınırlarının ötesinde kaçınma manevraları yapıyordum.

Kontrolü güç bela elde tutabilsem de Cumhurriyet’in en seçkinlerinden biri olmakla övünen bölüğümüz, tek bir düşmanın maskarası haline gelmişti. Her şey öyle hızlı gerçekleşmişti ki.

“Mayday! Mayday! Mayday!”

İlk olarak düşmanla temas sağlandığını bildiren o tehlike çağrısı gelmişti. İleri kademe kontrolörün daha önce hiç böyle çığlık attığını duymamıştım.

“Dağılın! Dağılın!”

Komutan dağılmamız emrini verdi. Uzaktan açılan ateşle hep birlikte avlanmaktan daha aptalca bir şey olamazdı. Derhal itaat etmemize ve bu manevranın eğitimini almış olmamıza rağmen yetmedi. Düşmanın yerini tespit edemeyip başımı çevirmemle, silah arkadaşımın bedeninin üst kısmının patlayıp yok olması bir oldu.

“Sean?!”

“Düşman unsuru! İrtifa On İki Binde!”

“İrtifa On İki Bin mi?!”

Saldırının geldiği yönü bulmak için gökyüzünü taradım ve o pisliği gördüğümde nutkum tutuldu. On iki bin fit; büyücüler için kullanılabilir sınır olan altı bin fiti bir hiç gibi gösteren bir yükseklik.

Oksijen yoğunluğunun yer seviyesinin yaklaşık yüzde altmışına düştüğü sert bir ortam olmasının yanı sıra, asıl büyük sorun mananızın tükenecek olmasıydı. Hava büyücülerinin efektif manevra sınırının altı bin fit olmasının gayet geçerli bir sebebi vardı.

“İmkânsız! Savaş uçağı değil mi bu?!”

“Lanet olsun, bu kesinlikle bir büyücü.”

Acaba bir uçak mı diye şüpheye düşmüştük ama hayır, hiç şüphe yoktu. Mana parçacıklarını ve o parıltıyı tespit etmiştik. Bu kesinlikle bir hava büyücüsüydü.

Oradaki hava çok inceydi. Sıcaklık dondurucuydu. Mananın tükenmesi demek ölüm demekti. O irtifaya uyum sağlamak bile tek başına bir engeldi. İnanması her ne kadar güç olsa da düşman büyücüsü tüm bu engelleri aşmış ve üstüne bir de muharebe ediyordu. Gökyüzünde sakince süzülen o karaltının, İmparatorluk’un askeri gücünün bir tecellisi olduğu düşüncesini aklımdan çıkaramıyordum.

“Tırmanın! Tırmanıyoruz! Sekiz bin fitte angaje olacağız!”

Birliğim tamamen tükenmişti. Düşman gözcü timini etkisiz hale getirmek konsantrasyonlarını bitirmişti, ayrıca bu kadar uzun süre havada kalmak da onları yıpratmıştı. Eşit sayıda ve güçteki iki birlik çarpışırsa, şans daha iyi dinlenmiş olan taraftan yanadır; bu kadar basit bir mantık.

İmparatorluk’un hava büyücüleri seçkin olmalarıyla nam salmıştı; bizim tarafımız ise nitelik eksikliğini nicelikle kapatmaya meyilliydi. Ve bu düşman bambaşka bir boyuttaydı. Zirve performansımızla saldırsak bile muhtemelen bizi çok çetin bir dövüş bekliyor olacaktı. En başında, on iki bin fitteki bir düşmana yaklaşmak zaten imkânsızdı.

“Yüzbaşım, bu—!”

“Başka çaresi yok!”

Teoride hava büyücülerinin savaş uçaklarına karşı hafif bir üstünlüğü vardı.

Ama bu durum altı bin fitin altındaki irtifalar için geçerliydi. Hava büyücüleri büyü kullanabiliyor olsalar da nihayetinde etten ve kemikten insanlardı. Yüksek irtifadaki bir muharebede açık birer hedeften farksızdılar.

“…” “AWACS’ın kafayı yemesine şaşmamalı.”

“Oğlum… Bu herif… Kaçığın teki.”

Anlıyorum. Düşman büyücüsü normal olmaktan çok uzaktı. Havadan erken ihbar ve kontrol sisteminin (AWACS) neden çıldırdığını anlayabiliyordum. Yani, standart hava büyücüsü angajman kurallarına göre 6.800 fitin üzerine tırmanmak mümkün değildi. Hayır, aslında bu gerçekten imkânsızdı. Hesaplama mücevherleri ve tüfeklerle ölümüne bir dövüş için altı bin fit sınırdı. Dağlık bölge alaylarındaki hava büyücülerinin nadir durumlarda yedi bin fitin üzerinde savaşabildiğini duymuştum ama bu tamamen farklı bir seviyeydi.

Bu, on iki bin fitti. Bu irtifada savaş uçağı pilotları bile oksijen desteği almak zorundaydı, aksi takdirde bayılırlardı. Hava basitçe çok inceydi. O kadar yükseğe tırmanmanın tek sebebi, aşırı acil durumlarda yapılacak bir kaçınma manevrası olabilirdi.

Düşman büyücüsünü düşürmeyi başarsak bile geri dönme ümidimiz kalmazdı. Ama bu sefer gitmek zorundaydık.

“O İmparatorluk unsurunu bastıramazsak, kara birliklerimiz evlerine dönemeyecek.”

“Haklısın… Bunu yapmak zorundayız.”

Bu kural sadece hava büyücü savaşları için geçerli değildi: Düşmanın üstünlüğü tepeden ele geçirmesine izin vermek ölümcüldü.

Bu yüzden yapabileceğimiz tek şey tırmanmaktı. Onu en azından menzilimize alamadıysak, kucağına düşmüş birer avdan farksız kalırdık. Sonunda kaçacak da olsak savaşacak da olsak, önce irtifa kazanmamız gerekiyordu. Fakat kaçmak bir seçenek değildi. Kara birliklerinin çekilmesi için yeterince zaman kazanmak zorundaydık, aksi takdirde hepimizin yok edilmesi işten bile değildi. En başından beri başka çaremiz yoktu.

“Bu topyekün bir savaş. Eve dönmeyi aklınızdan bile geçirmeyin.”

Manam tükenene kadar savaşacaktım. Her şeyden önemlisi, Sean’ın öcünü almalıydım. Bu düşmanın eve canlı dönmesine izin veremezdim.

“Baskılayın şu büyücüyü! O pislik sizi ezene kadar durmak yok!”

Bu bir emir miydi yoksa bir feryat mı? Her iki şekilde de komutanımız kararlıydı.

Ya düşmanı etkisiz hale getirecektik ya da biz yok olacaktık. Önümüzde duran yegâne iki seçenek bunlardı.

“Bravo, hücuma geçin!”

Bravo ekibi de muharebeye dâhil oldu. Muhtemelen hepimiz imha edilecektik ve elimde olmadan Tanrı’ya lanet okumak istedim. Başımızdaki bu baş belasının bir de destek kuvveti olabileceğini düşündükçe kendimi acınası bir zavallı gibi hissediyordum.

“… Aman Tanrım!”

Ancak uzun menzilli gözlem formülüm bana bundan çok daha vahim bir tablo gösterdi. Kütüphaneden hedefimizin mana imzasını tarattım. Elde ettiğim eşleşme, takviye birliklerden çok daha korkunçtu.

Kayıtlı Büyücüler, bilinen diğer adlarıyla İsimliler… Hava büyücülüğü dünyası küçüktü. Bir bölük sadece on iki kişiden oluşurdu. Bir tabur bile yalnızca otuz altı kişiydi.

İşte böyle bir dünyaydı bu. Beş düşman büyücüsünü düşürürseniz size as denirdi; puanınız elliye ulaştığında ise Asların Ası olarak kabul edilirdiniz. Altı veya daha fazla asa sahip birlikler ile otuzdan fazla imhası olan bireyler belli bir eşiği aşmış sayılırdı. Bu eşiği aşmak, yabancı ordular tarafından kayda geçirilmek ve dişli bir rakip olarak algılanmak anlamına geliyordu.

İsimliler muharebe meydanına hükmederdi. Bir İsimliye karşı koymanın tek geçerli yolu, ya ezici bir mühimmat ve personel gücü ya da en az onun kadar güçlü başka bir İsimli konuşlandırmaktı. Cephedeki askerler için gökyüzünde dost bir İsimli büyücünün bulunmasından daha güven verici hiçbir şey yoktu. Bu sebeplerden ötürü, düşman İsimlilerine özel kod adları verilir ve azami dikkat çağrısı yapılırdı.

François Cumhuriyeti için “Kayıtlı Büyücü: Kod Adı—‘Ren’in Şeytanı’” demek, felaketin ta kendisi demekti. Kayıt altına alınmış bir düşman hava büyücüsü, artık stratejik bir tehdit olarak kabul edilmiş demekti. Bunların arasında Ren’in Şeytanı, herkesin köşe bucak kaçmak istediği bir numaralı isimdi. Cephede görüleli henüz iki ay bile olmamıştı ama şimdiden altmışın üzerinde skor biriktirmişti.

Özellikle ağır mana alan etkili patlatma ve hassas optik keskin nişancı formüllerindeki ustalığı dehşet vericiydi. Birlikler, sırf keskin nişancıların yaygın olarak kullandığı “yem” stratejisine düştükleri için personellerinin yarısını kaybediyorlardı. İşin en rezil yanı, büyücülerin çoğunun üsse dönmelerini imkânsız kılacak ağır yaralar almasıydı.

Bu kadar değerli insan kaynağını kaybetmek istemediğimizden hava büyücülerine yoğun bakım uygulanıyordu ama neredeyse hepsi can veriyordu. Bu durum sadece devasa miktarda tıbbi malzeme tüketmekle kalmıyor, aynı zamanda sağlık personelini bağlayarak kara kuvvetleri askerlerinin tedavisinde aksamalara yol açıyordu.

Tüm bunların üstüne, bu kadar çok büyücünün kaybedilmesi taktiksel açıdan da ciddi bir soruna dönüşmekteydi. Tek bir aktör, koskoca bir orduyu ve onun stratejisini tek başına felç ediyordu. Ona bir şeytandan başka ne denebilirdi ki? Ne pahasına olursa olsun etkisiz hale getirilmeliydi.

Şüphesiz, on iki bin fitte angajmana girmek delilikti ama sekiz bin fitte bir şansımız olabilirdi. Yüzde yüz kapasitemizde olmayabilirdik ama en azından sayıca üstündük. Ayrıca karşıdaki adam on iki bin fitte uçuyordu—ne kadar olağanüstü olursanız olun, kendinizi son sınırına kadar zorlamadan bunu başarmanız imkânsızdı.

Degurechaff, düşman birliğinin dosdoğru üzerine hücum etmesini kesinlikle beklemiyordu.

Çok bitkin ve dağınık görünüyorlardı. İçlerinde en ufak bir takat kaldığını tahmin etmediğinden onları uzaktan birer birer avlayacağını düşünmüştü; fakat anlaşılan dereyi görmeden paçaları sıvamıştı. Bu şartlar altında taarruza geçmek tamamen intihar gibi bir pervasızlıktı ama bir o kadar da dehşet verici derecede etkiliydi.

“Ren’in Şeytanı! Bugün, işte bugün seni aşağı alacağız!”

“… Daha önce tanıştığımızı sanmıyorum.”

Tanya şaşkındı ama her ne hikmetse düşmanın bütün savaş azmi doğrudan onun üzerinde odaklanıyordu.

Samimi bir şaşkınlık içinde taktiksel değerlendirmelerime devam ediyorum. Rakiplerimin manevraları gayet kıvrak ve kestirilemez durumda. Hassas keskin nişancı atışları artık işe yaramayacaktır.

Ya tüm bir alanı hedef alabilen patlama tiplerine ya da uzamsal hedeflemeli güdümlü formüllere geçmek en doğrusu olacaktır. Hedef kilitlendi. Göreli hıza göre düzeltme yapıldı. Bilinçsizce Elenium Tip 95’i kullanarak en optimum saldırıyı seçiyor. Nöral bağlantı ağı yeniden kuruluyor, iyon konsantrasyonu normal, meta-motor korteks parametreleri güncellendi. Tüm sistemler hazır.

“Nein!”

Çok sayıda zayıf, erken hedefleme mana sinyali tespit edildi. Formül tipleri arasında görünmez güdümlü atışlar ve uzamsal patlamalar yer alıyor. Düşman angaje olabilecek kadar yakın ama ben gereksiz zırvalara kafamı taktığımdan bunu fark edemedim!

Zihnimin içinde ikaz alarmları feryat ediyor. Derhal Elenium Tip 95’in çekirdeklerini kullanarak paralel büyü süreçlerini başlatıyorum. Sistemde bir dengesizliğe yol açacağını bilsem de gücü olabildiğince hızlı bir şekilde yüklüyorum. Bu esnada bedenim otomatik olarak düzensiz kaçınma manevralarına başlıyor. Tam da konumunu değiştirdiği anda, az önce bulunduğu yer mana parıltılarıyla infilak ediyor.

Formüllerden bazılarının patlama tipi olduğu anlaşılıyor; oluşan şok dalgaları şiddetli bir türbülans yaratıyor.

“Pekala. Bu da nesi şimdi?”

Yayla birliği olabileceklerini düşünüyorum ama iklimlendirme yapmadan sekiz bin fite doğrudan tırmanabilirler mi ki? Dikey mesafeye rağmen beni menzillerine almayı başardılar. Daha da kötüsü, sayıca üstünler. Doğrudan üzerime hücum edeceklerse, o halde düşman düşündüğümden de dişli çıkacak. Rakiplerimin yeteneklerinden az çok emin olarak vakit kaybetmeden optik bir yanıltıcı oluşturuyorum.

Bir yandan formülü uygularken bir yandan da uçuş rotamı tahmin etmelerini engellemek adına kaçınma manevralarına giriyorum. Fakat yaratılan bunca illüzyona rağmen, gerçek bedenime doğru bir büyü atışı savruluyor. Disiplinli atışları nasıl bu kadar hızlı ve kesin bir ısabet sağlayabiliyor?!

“Iskaladı mı? Ne canavar ama!”

Bu tipler de açık kanaldan böyle avaz avaz bağırarak can sıkıyor. Bir dakika, bunu bilerek yapıyor olmalılar. Sayısal üstünlüklerini kendi lehlerine kullanıyorlar. Telsiz parazitiyle dikkatimi dağıtmak istiyorlar ama bu numaraya bir daha düşmeyeceğim.

Büyücülerin toplu voley atışları yapması, kişisel becerilere daha çok dayanan İmparatorluk büyücülerinin uzak durduğu bir muharebe tarzıdır.

İmparatorlık üstün niteliğiyle övünür ancak François Cumhuriyeti her zaman sayısal üstünlüğünden sonuna kadar yararlanmıştır—tıpkı gözümün önündeki bu kusursuz nizami düzen gibi. Bunlar sürekli uyarıldığımız şu İsimlilerden olmalı.

Mana imzalarını kütüphanedekilerle karşılaştırıyorum. Can sıkıcı tahminim tam olarak doğru çıktı. Bu adamlar, muharebe eğitmenlerinin atış disiplinleri konusunda herkesi defalarca uyardığı türden baş belaları. Kesinlikle rütbemin ve maaşımın çok ötesinde bir işe bulaşıyorum.

“Komuta Merkezi, acil durum. Düşman bölüğü İsimlilerden oluşuyor. Tekrar ediyorum, düşman bölüğü İsimli.”

“Komuta Merkezi, anlaşıldı. Tarafınıza takviye birlik yönlendiriyorum. Kendinizi çok fazla zorlamayın.”

Pekala, bu güzel haber.

Gidip gebermemi söylemedikleri için yatıp kalkıp şükretmeliyim sanırım. Bu askeri yaratıklar cemiyetinde sizi takdir ettiren şeyler cesaret ve yüksek bir sestir. Tedbirli olanlar yerine gözü karaları el üstünde tutan bu akıl hastası topluluğun içinde aklıbaşında tek kişi olmak cidden çok zor. Ama tüm bunlar yükselmem için. Başka çarem yok.

“Takviye anlaşıldı ancak burası benim muharebe meydanım.”

Hiç istemesem de en azından üzerlerine doğru taarruz etmek zorundayım. Aksi takdirde bu muharebedeki başarılarımın değerlendirilmesi olumsuz etkilenebilir. Şimdi hatırlıyorum da, Kwantung Ordusu kendi imajını nasıl bu kadar şişirebilmişti acaba? Yine de onlar gibi davranırsam kesinlikle öne geçebilirim. Kendine yurtsever diyen hiç kimseden bir halt olmaz.

Gerçek yurtseverler vatan sevgilerini eylemleriyle gösterirler, sahtekârlar ise bunu kelimelerle ifade eder. Yükselmek istiyorsanız her ikisini birden yapmak zorundasınız. Yurtseverlik son derece kullanışlı bir araçtır ve araçlar kullanılmak içindir.

“Görevimiz, Anlaşma İttifakı’ndan veya Cumhuriyet’ten olmalarına bakılmaksızın İmparatorluk sınırlarını ihlal eden bu çapulcuları bertaraf etmektir—ayrım gözetmeyiz.”

Elenium Tip 95, kullandıkça zihnimi kemiren bir lanetle birlikte geliyor. Performans karşılığında, kendini tanrı ilan eden Varlık X’i var gücümle yüceltmek zorundayım. Tek tesellim, Kwantung Ordusu’nun terfi doktrinini uyguladığım için bunu en azından yurtseverlik gibi gösterebilmem.

Fakat bu büyük laflar eden Tsugene tiplerini ne kadar taklit ederseniz o kadar yükseldiğiniz bir orduda gerçekten bir sorun var demektir. Savaş gibi aptalca bir şeyin parçası olmak isteyen askerlerin bulunma sebebi de tam olarak bu olmalı.

Gerçekte hiç kimse barışı ve sakin bir hayatı askerlerden daha fazla arzulayamaz.

“Uzamsal koordinatlar alındı, olası kaçınma rotaları hesaplandı, genleşme odası büyüsü normal şekilde doluyor.”

Sayısal üstünlüklerini kullanıp beni avlamak istiyorlar. Cumhuriyet büyücülerine karşı onları teker teker avlama taktiğinin işe yarayacağından şüpheliyim. Buna kalkışırsam muhtemelen hepsi üzerime üşüşür. Ne de olsa kusursuz koordinasyonlarıyla övünüyorlar.

En başta aradan birkaçını çekip sürüyü inceltme fırsatı bulduğum için inanılmaz derecede şanslıydım. Tekrar böyle bir fırsat yakalamayı bekleyemem, bu yüzden taktiklerimi değiştirmem gerekiyor. Kısacası, bu kalabalık grubu tek bir hedef olarak görmem yeterli. Devleri devirme vakti.

Nişanımla ince ince uğraşmama gerek yok. Doğrudan tüm alanı hedef alabilirim.

“Komuta Merkezi, uzamsal patlatma için harekât alanı uyarısı talep ediyorum.”

“Komuta Merkezi, anlaşıldı. Uzamsal patlatma uyarısı verilecek.”

Elenium Tip 95, senkronize edilmiş dört çekirdekli sistemi vasıtasıyla mana depolama kapasitesine sahiptir. Depolanan bu büyülü güçle tam kapasitede ateşlenen bir patlama formülü, tüm muharebe sahası boyunca bir müdahale dalgası yaratabilir. Tabii bu durum, kusurlu bir mücevherin tam kapasitede çalıştırılması anlamına gelir ki; başınıza saçma sapan bir işin açılması işten bile değildir.

“Üsteğmen Schones! Darbeye hazırlanın!”

Dost düşman ayırt etmeksizin herkesi havaya uçurmanın yanı sıra, etrafı mana parazitiyle dolduracak ve dumanla görüşü kısıtlayarak askerleri terit edecektir. Düzenli muharebeyi kaosa sürükleyeceğinden ve tüm koordinasyonu imkânsız kılacağından, bir takımla birlikte savaşırken bunu rastgele kullanamam.

Nitekim bu taktik o kadar düzen bozucudur ki, eğitim birliği kendisini imha etmek dışında hiçbir işe yaramadığı yönünde nazik bir yorumda bulunmuştur. Ancak mücadele bire karşı bir gruba karşıysa, grubun örgütlenmesini darmadağın edebilir ve savaşı teke tek mücadeleler silsilesine dönüştürebilir. Dolayısıyla verilen hüküm şudur: Bu formül takım savaşlarında başa beladan başka bir şey getirmese de, personel sayısı azaldığında elinin altında bulunması hiç de fena değildir.

“Defolun gidin, hadsiz düşmanlar! Burası bizim İmparatorluğumuz, bizim gökyüzümüz, bizim vatanımız!”

Milliyetçiliğimi tüm sahaya haykırdığım için olumlu sicil notları alabilmeliyim.

Tesadüf bu ya, ordu da genel olarak dini inancı tasvip eder, bu yüzden yükselmek adına Varlık X’in lanetinden faydalansam iyi olur. Özgürlüğüm ve onurum ayaklar altına alınırken acı içinde çığlık atsam bile, bu seferlik bunu kabullenmek zorundayım.

“Vatanımıza saygısızlık etmeye geldiyseniz, biz de Tanrı’ya dua ederiz!”

Düşman büyücüleri yayılmaya başlar. Her iki taraftan birbiriyle kesişen bir ateş bölgesi oluştururlar; doğrudan Tanya’ya ateş etmek yerine, onu havada işkence ederek öldürmeyi planlamaktadırlar. Üstelik, sıradan patlama formüllerine karşı bir önlem olarak, yayılım her zamankinden daha geniştir.

“Ya Rab, vatanı koru! Ya Rab, milletimin düşmanlarını alt etmem için bana güç ver!”

Bu kadar yüksekte yapılan o sert manevralardan sonra bile beni kıskaca alabiliyorlar mı? Bu adamlar kafayı savaşla bozmuş. Yahu, bu kadar çok seviyorsanız ikiye bölünüp birbirinizi öldürsenize!

Ne diye başka insanları bu işe alet ediyorsunuz? Başkalarına rahatsızlık vermemeleri gerektiğini kimse öğretmedi mi bunlara? Eğitimlerinde ciddi aksaklıklar kalmış olmalı. Eğitim bir çocuğun geleceğini belirler; bu işi ciddiye almaları gerek.

Ya da belki de onlar da benim gibi rasyonel, tutumlu insanlardır; kariyerlerinde yükselmek ve hayatta kalmayı hedeflemek için savaşı kullanıyorlardır. Bir dakika. Eğer durum buysa, kârlı bir sonuç elde etmek için müzakere etmek adına elimden geleni yapmam gerekmez mi…? Benim gibi mantıklı ve ekonomik düşünen bir insan kâr arayışını nasıl unutmanın eşiğine gelebilir? Savaş, insanların tüm makul düşüncelerini yitirmesine yol açacak kadar acımasız bir şey mi?

Kâr her şeydir; bu zaten aşikâr bir gerçek. Kısacası kilit nokta müzakeredir. Daha diyalog başlatmadan karşı tarafı patlatırsanız, bunlardan hiçbirini gerçekleştiremezsiniz.

Tanya bunun farkına vardığında, muhakeme yeteneğinin savaş yüzünden ne kadar kolay bozulduğu ve insanlığını kaybetme yolunda ne kadar ilerlediği karşısında dehşete düşer. Hobiniz ölümüne savaşmak değilse, birini karşılığında hiçbir şey elde etmeden öldürmek tamamen anlamsızdır. Doğru ya, bu sıfır toplamlı bir oyun değil; dolayısıyla teorik olarak iş birliği ilişkileri kurmak mümkün olmalı.

O halde birbirimizi acımasızca boğazlamak yerine, oyuna hile karıştırmak çok daha mantıklı olacaktır. Öldürmenin ve öldürülmenin vahşi dünyasından mantık dünyasına geçiş yapacağız. O meşhur “kazan-kazan” çözümünün mümkün olduğuna şüphe yok.

İşin dozunu kaçıramayız. Tıpkı ekonomistlerin istatistikler aracılığıyla Japonya’nın milli sporunda şikeli maçlar kaynadığını tespit edebildikleri gibi, bizim hilekârlığımız da bir gün ortaya çıkacaktır; ancak üçüncü bir taraf kurgumuzu çözene kadar savaş çoktan bitmiş olur. Ekonomistlerin savaş sırasında ilgilenecek başka pek çok işi vardır ve çoğu zaman bu işler son derece önemlidir.

“Kafir işgalinden bizleri koru! Ey Tanrım, düşmanlarımızı katletmem için bana güç ver!”

Sanki bir formül uyguluyormuşum gibi görünmek için anlamsız dualar söylemeye devam etmeliyim. Bu sayede niyetimi Komuta Merkezi’nden bir süreliğine gizleyebilirim. İşler yolunda giderse, oluşacak mana paraziti yüzünden ne yaptığımı anlayamadıkları sırada müzakereleri neticelendirmem yeterli olacaktır.

Taşlar yerine oturuyor. Bunu fark eden Tanya bir an düşünür ve mesajı iletmek için doğru zamanın gelmiş olabileceğine karar verir.

Belki müzakere kapısını aralayacaklar ve işler her iki taraf için de yolunda gidecektir. Ön yargılara bağımlı kalan hiç kimse kendine yetişkin diyemez. Belki de Cumhuriyet askerlerine şimdiye kadar sadece kalıplaşmış yargılarla bakmıştır.

İnsanlar dış görünüşlerinden ibaret değildir. Kişilerle düzgün bir iletişim kurabilmek için şüphesiz onların gerçek iç dünyalarını derinlemesine anlamamız gerekir. Her bir bireysel kişilik eşsizdir ve bu yüzden saygıyı hak eder.

Savaşın ortasında bile biriyle müzakere etmek mümkün olabilecekse, ona karşı samimi olunmalıdır. Elbette düşmanla müzakere etmek doğal olarak insanı divanıharp önüne çıkarır. Muharebeyi terk etmek düşman karşısından kaçmakla bir tutulur; sizi bekleyen kurşuna dizilerek idam edilme cezasından kendinizi kurtaracak tek bir kelime bile bulamazsınız.

Ancak dürüst bir birey olarak lüzumsuz muharebelerden kaçınabileceksem, şahsi riski göze alırım. Kendimi anlatmayı başarabilirsem, terfi imkânlarından ve izin hakkımdan feragat etmeye razıyım. Nasıl olsa savaş delisi manyaklardan kendimi koruyarak o hakları yine kazanırım.

Her şeyden önemlisi, aldığım maaş göz önüne alındığında buradaki risk ve emek miktarı kesinlikle adaletsiz. Maaşımın ve rütbemin ötesinde işler yapma gibi bir yükümlülüğüm yok.

Kendimi anlatamadığım o talihsiz senaryoda ise onları yere sermek ve geride lezzetli yemekler yiyerek güzel bir tatil yapmak zorunda kalacağım. Şarap içememek büyük bir talihsizlik ama oradaki bölge balık sotesiyle meşhurdur. Mükemmel olacağına eminim.

“Dikkat! İmparatorluk topraklarını ihlal ediyorsunuz.” Şimdilik birkaç zararsız sözle başlayalım. “Vatanımızı savunmak için elimizden gelenin en iyisini yapacağız, çünkü arkamızda korumak zorunda olduğumuz insanlar var.”

Anlaşılan bir askerin görevi ülkesinin halkını korumakmış. Her ne kadar bazı ordular şiddet aygıtı olsa ve bazıları imparatorlara ait bulunsa da, askerler gerçekten de genelde uluslarının koruyucularıdır. Gerçi ordunun devlete sahip olduğu Prusya gibi durumlar da var; yani devlet orduya sahip olmadığı için bu kesin bir kural sayılmaz. Ama genelleme kulağa kesinlikle hoş geliyor.

“Cevap verin bana. Vatanımız olan İmparatorluk’u neden işgal etmek istiyorsunuz?”

Bunu bir azarlar edasıyla söylüyor ama aslında gerçekten bir cevap istiyor. Müzakere sürecini başlatacağım. Düşmanla konuşuyor olabilirim ama bu durum hâlâ durumu kurtarabileceğim kadar masum.

Verilecek cevabı merak ediyorum ancak karşılaştığım tek şey bir küfür yağmuru ve mermi sağanağı oluyor. Bu adamlar gerçekten sadece aptal, savaşa aç yaratıklar mı? Akıl sağlıklarından şüphe duymaktan kendimi alamıyorum.

Demek ki bu insanlar sakince rasyonel bir sonuca varabileceğim modern müteşebbisler değilmiş? Yoksa onlar da mı savaşta insanlıklarını kaybetti? Eğer durum buysa, ne kadar acıklı. Bu da savaş sevdalısı aptalların oyununa ayak uydurmak zorunda olduğum anlamına geliyor—en kötü senaryo.

Mesai ücreti ve bu tehlikeli çalışma ortamına sürüklendiği için ek tazminat talep etmek istiyor ama faturayı kime keseceğini bilmiyor… Sinir krizi geçirmenin çocukça olduğunun farkındayım ama oturup ağlamak istiyorum.

“Komuta Merkezinden harekât alanına uyarı. Mana gürültüsüne karşı dikkatli olun.”

Komuta Merkezi, Tanya’nın talep ettiği uyarıyı yayınlayacak kadar nazik davranıyor. Ve Tanya yeterince mana depoladı. Pekala, eğer bu adamlar mantıklı ve ekonomik düşünen tiplerse, birin sıfırdan daha değerli olduğunu kesinlikle bilirler.

Kim bilir? Belki de telsiz sinyali iyiyken riske girmeyecek kadar temkinli tiplerdir. Önce bombalansalar bile, bu tarz rasyonel adamlar hayatta kaldıkları takdirde şüphesiz makul bir çözümü seçecektir.

En azından ben olsam makul çözümü seçerdim. Belki de bu işi bir an önce bitirmeliyim. Tereddüt etmeyi ve gecikmeyi bırakıp harekete geçme zamanı. Depoladığım tüm manayı kontrol etmeye odaklanıp zihnimdeki gürültüyü kabullenmeliyim.

“Ey azizler, Rabbimizin lütuflarına inanın. Korkusuz olalım.”

Tanya, doldurulan mananın aniden serbest kalmasıyla tükenmiş hissediyor. Bütün hücrelerindeki enerji çekilirken avazı çıktığı kadar bağırmak istiyor ancak Elenium Tip 95’in laneti buna engel oluyor. Yine de acının zorla dini bir vecd haline dönüştürülmesindeki tuhaflığı bir türlü kabullenemiyor.

Zihnini sarsan o neşe ve ızdırap karışımı his, tarif edilemez bir dehşet.

“Kaderinize feryat etmeyin. Rab bizi yüzüstü bırakmadı!”

Bütün bedenini kaplayan o haz ve özgürlüğünün rahatsız edici şekilde elinden alınışı nihayet tahammül edilemez bir seviyeye ulaşıyor. Elinden gelse O’na lanet okuyacak ama ağzından muhtemelen sadece övgüler dökülebilir. Sinirimi bozuyor ama komünistlerin haklı çıktığı tek şey dinin bir uyuşturucu olduğunu söylemeleriydi.

Chicago iktisat ekolü, uyuşturucuların ekonomi tarafından düzenlenmesi gerektiğini savunur.

Yine de benim sorunum bırakmak isteyip de bırakamamam değil; bırakırsam muhtemelen ölecek olmam. Baş belası bir durum. Chicago ekolü, bıraktığın anda anında öleceğin bir uyuşturucu senaryosunu dikkate almıyor.

“Yolculuğumuzun nihayetinde, vaat edilen topraklara ulaşalım.”

Termobarik bir patlamaya benzer bir süreç anında devreye giriyor. Mana, sıkıştırma sınırına ulaşıp ölçülemez bir hızla fışkırıyor. Kaynayan büyü serbest kalıp patlarken, etrafa saçılan mana açık havayla temas ediyor ve kontrolsüz bir büyü patlamasını tetikliyor. Atmosfer basıncındaki ani değişimler akciğerlerin sönmesine ve akciğer kongestiyonuna yol açabilir; ayrıca yanma süreci zaten düşük olan oksijen konsantrasyonunu ölümcül seviyelere düşürür.

Sekiz bin fitteki oksijen yetersizliği ve karbonmonoksit zehirlenmesi, en dayanıklı hava büyücülerinin bile bayılmasına ve düşmesine neden olur. Bilincini korumayı başaran herkes ise kahredici bir acı çeker. Sönen akciğerler, karbonmonoksit zehirlenmesi ve oksijendeki keskin düşüşün getirdiği komplikasyonlar cehennem gibi can yakar.

“Ngh… gagh… gagh…”

Menzil dışında olan Degurechaff bile oksijen konsantrasyonu düşerken nefes almakta zorlanıyor. Menzildeki büyücüler hâlâ uçabiliyorsa bile bu durum uzun sürmeyecek. Kontrolsüz büyü patlaması, geniş bir alanda mana gürültüsü yaratıyor.

Bu durum sadece iletişimi kesmekle kalmıyor, aynı zamanda uçuş formüllerini sürdürmeyi de zorlaştırdığı için savaşa devam etmeyi imkânsız kılıyor. Duman görüşünü kısıtlasa da, doğrudan darbe alan rakiplerinin durumunu tahmin etmek hiç de zor değil.

“Cumhuriyet Ordusu savaşçılarının dikkatine: Bu muharebe sona ermiştir.”

Tanya böylece teslim olmalarını teklif etmeye girişiyor. Bütün bunlardan sonra hayatta kalan var mıdır diye merak etmeden edemiyor ama denemekten bir zarar gelmez.

Pekala, hayatta kalan yoksa bir bölüğü tek başıma imha etme başarımı cebime koyar, cephe gerisinde çay molamın tadını çıkarırım.

“Teslim olursanız, Worms Sözleşmesi uyarınca savaş esiri haklarınız garanti altına alınacaktır.”

Sayısal üstünlüğe dayanma eğilimi güçlü olan cumhuriyet ordusunun, Unvan Sahibi subaylarına inancı tamdı. Ne de olsa İmparatorluk elitlerine karşı koyabiliyorlardı. Nadirlikleri ve stratejik değerleri nedeniyle en kritik muharebelere sürülürler, cesaretleri dillerden düşmezdi.

Dördüncü Hava Büyücü Tümeni’ne bağlı Kırk İkinci Büyü Tugayı’nın 106. ve 107. Keşif Büyücü Bölükleri de yetenekleriyle nam salmıştı. En azından yakın zamana kadar.

“106. ve 107. Keşif Büyücü Bölüklerinin yakın zamandaki imhasına ilişkin taktik konsey toplantısı başlamıştır.”

Cumhuriyet başlangıçta, Unvan Sahip leri de dahil olmak üzere İmparatorluk Ordusu’nun güçlü büyü birliklerinin Anlaşma İttifakı’na karşı ön saflara konuşlandırıldığını varsaymıştı; bu yüzden kendi Unvan Sahiplerinin ve onlar kadar elit birliklerinin yok edilmesi imkânsız olmalıydı.

Ve yine de gerçekleşen şey tam olarak buydu. Ezici sayısal üstünlüklerine rağmen—ve tek bir büyücünün elinden gerçekleşmişti. Haber ulaştığında kimse kulaklarına inanamadı. Bunun bir tür yanlışlık olması gerektiğini düşündüler.

“106. ve 107. Bölükler düşman gözlemcilerini baskı altına almakla meşgulken, bir düşman büyücü birliği önlerini kesmeye geldi.”

İşgalin uzun menzilli niteliği nedeniyle Unvan Sahibi birliklerini zorunluluktan göndermişlerdi. Görev, başka kimseye verilemeyecek kadar zorlu ve yıpratıcıydı. Habere inanmak ne kadar güç olsa da, sayıca üstün olmayan bir birlik onlara bu derece ağır bir zayiat verdiyse, bunun tüm savaş üzerinde sarsıcı etkileri olabilirdi.

Bu gerçeği idrak eden Genelkurmay’ın kıdemli üyelerinin yüzlerinin bu kadar asık olmasına şaşmamak gerekirdi.

“Şu an dağıttığım belge, ele geçirilen hesaplama mücevherlerinin kayıtları ile hayatta kalanların anlatımlarının birleştirildiği bir rapordur.”

Analizi gerçekleştiren büyü subaylarının yüz ifadeleri ise çok daha karanlıktı. Verileri hazırlayabilmek için hesaplama mücevheri kayıtlarını ve kara kutuları defalarca incelemek zorunda kalmışlardı.

Ağır yaralılar olduğu için hayatta kalanların sorgusu sınırlı tutulmuştu ama anlattıkları tek kelimeyle şok ediciydi.

Eğer bu bilgiler yarı ölü haldeki gazilerden doğrudan gelmiş olmasaydı, inanması neredeyse imkânsız olurdu. Hayır, asıl mesele buna inanmak istemiyor oluşlarıydı.

“… Her neyse, lütfen öncelikle muharebeye ait bu kayda bir göz atın.”

“Mayday! Mayday! Mayday!”

Bu, beklenmedik bir düşmanla karşılaşıldığında kullanılan acil durum imdat çağrısıydı. Görevi her koşulda soğukkanlı ve sağduyulu kalmak olan ön cephe hava kontrolörü avazı çıktığı kadar çığlık atıyordu. Toy bir acemi olsaydı belki komik gelebilirdi ama adam tam bir kıdemliydi. 106. Bölük’ün yenilgisini ilk bildiren ve geri çekilme için destek isteyen kişi de oydu. Onun sayesinde 106. ve 107. bölüklerden hayatta kalanlar kurtarılabilmişti.

“Dağılın! Dağılın!”

Cızırtılarla dolu olmasına rağmen ekranda, birliğin komutanlarının emrine derhal uyduğu görülüyordu. Analizi yapan hava büyücü subayları, bundan sonra yaşananların gerçekliğini kabul etmekte hâlâ zorlanıyorlardı.

Kayıtlara göre tam o anda kullanıcı, imkânsız kabul edilen bir mesafeden keskin nişancı atışıyla vurulmuştu. İnanılacak gibi değildi.

106. Bölük düzensiz kaçınma manevraları yapıyordu.

“Sean?!”

Ani rota değişiklikleri nedeniyle ekran sürekli sarsılıp sarsılıyordu. Bu kısa süre zarfında birkaç asker gökyüzünden vurularak düşürüldü.

“Düşman! İrtifa on iki bin!”

“İrtifa on iki bin mi?!”

Ve ardından, akılalmaz bir şekilde, on iki bin fit yükseklikten gelen bir saldırı. Bu bilgiyi zaten acil durum raporu olarak almışlardı. Asıl mesele, bir İmparatorluk büyücüsünün mevcut standartların iki katı irtifaya tırmanmış olmasıydı. Eğer bu doğruysa, kendi hava büyücülerinin tamamı fiilen etkisiz hale gelmiş demekti.

“Yok artık… Olamaz böyle bir şey.”

Bunu kimin söylediğinden kimse emin değildi ama hissettikleri duygu ortaktı. On iki bin rakamı bir an için hepsinin zihnini felç etti. Bu kadarı çok fazlaydı.

Aslında birlik, karşılarındakinin bir savaş uçağı olup olmadığını merak etmişti ama bu şüphe götürmez şekilde bir büyücüydü.

Görüntü üzerinde bir dizi optik işleme tekniği uyguladıktan sonra, standart üretim bir İmparatorluk Ordusu tüfeğini ve bilinmeyen bir hesaplama mücevherinin sinyallerini seçmeyi başarmışlardı.

Mesafe yüzünden düşman askerinin yüz hatları net olarak görülemiyordu ama inanılmaz derecede küçük bir siluet olduğu anlaşılabiliyordu. Yine de o büyücünün göklerin hâkimiymişçesine sakince süzülüşü, kimsenin ona müdahale edemeyeceğini açıkça gösteriyordu.

Ardından 106. Bölük’ün rakibinin Kayıtlı bir Büyücü olduğu doğrulandı. Daha da kötüsü, bu birlik harekât alanında son zamanlarda ortaya çıkan ve hızla başarılar elde eden yeni bir Unvan Sahibi’ydi. Detayların hiçbiri bilinmiyordu. Bu akılalmaz tehdidin ne tür taktikler kullanacağını bile bilmiyorlardı, ona karşı nasıl önlem alacaklarını ise hiç bilmiyorlardı.

Yeniden bir inceleme başlatılması için İstihbarat’ın tepesine binmişlerdi; şu ana kadar, daha önce cephe dedikodusu diye göz ardı edilen birkaç doğrulanmamış rapora ulaşabilmişlerdi—tek bir düşman askerinin bir bölüğü tek başına yok etmesi, bir büyücünün imkânsız bir irtifada uçması gibi şeyler.

Ne de olsa burası bir savaş alanıydı. Gelen istihbaratın bir kısmının kafa karıştırıcı olmasını anlayışla karşılıyorlardı ama rakiplerinin bu olağan dışı niteliğinin kimlik tespit çalışmalarını geciktirmesi talihsizlikti.

“Lanet olası Ren’in Şeytanı!”

“Kes sesini. Yüzbaşı Cagire, kim bu Ren’in Şeytanı?”

“Bilinmeyen bir düşman Unvan Sahibi. Şu an için kendisini yalnızca mana sinyalinden teşhis edebiliyoruz.”

İstihbarat subayının yüzü bu ani soru karşısında sararmıştı. Bu düşmanı sadece mana sinyalinden teşhis edebiliyorlarsa, bu hiçbir şey bilmedikleri anlamına gelirdi. Bu durum, orada bulunan diğer üst düzey subaylara İstihbarat’taki herkesin beceriksiz olduğunu itiraf etmekle eş değerdi.

Muharebede kullanılan hesaplama mücevherlerinin kayıtlarını analiz ederek ne olduğunu az çok anlayabilirlerdi. Başka bir deyişle, ya istihbarat subayları görevlerini ihmal etmişlerdi ya da hiçbir şey kaydedilmemişti.

“Kayıtları analiz ettiniz mi?” Toplantıyı yöneten kurmay başkanı malum soruyu sordu. Esasen, “Siz pislikler o kadar mı beceriksizsiniz ki bunu bile yapamadınız?!” demek istiyordu.

“Aramızdan vurulan büyücülerin ele geçirilen mücevherleri başta olmak üzere on yedi tanesini inceledik ve hayatta kalanların tamamının ifadesini aldık.” Ancak İstihbarat’ın yanıtı, işlerini düzgünce yaptıklarını net bir şekilde ortaya koydu. Doğrulanmamış bir büyücünün ağır zayiat verdirdiğine dair bildirimi gönderenler de onlardı.

Özel bir görev gücü oluşturmuşlar ve henüz ulaşılamamış düşen büyücülerin cesetlerini çıkarmak için bir operasyon bile başlatmışlardı. Bu çabanın sonucunda birkaç hesaplama mücevherini ele geçirmeyi başarmışlar ve kurtarılabilir bir veri olup olmadığını görmek için enkazı incelemişlerdi.

Ama işe yarar hiçbir şey bulamamışlardı.

Gizemli büyücünün varlığını gösteren dağ gibi kanıt vardı ama neye benzediği hakkında en ufak bir fikirleri yoktu.

“… “Yani sadece bir mana sinyali mi? Bu da ne demek oluyor?”

“Kendisini görecek kadar yakından bir karşılaşmaya girip de hayatta kalan neredeyse hiç kimse yok. Yaşayanların büyük çoğunluğu ise henüz menzil dışındayken düşürüldü.”

Şeytan’a yaklaşan her büyücü, tüm vücudunu yakıp kavuracak güçte bir darbeyle yere serilmişti. Sonrasında ele geçirilen hesaplama mücevherlerinin o sert dış kabuklarının eridiği, çekirdeklerinin ise ağır hasar gördüğü tespit edilmişti. Sıradan silahlarla bu seviyede bir hasar vermek için ya devasa bataryaları ya da tonlarca patlayıcıyı devreye sokmak gerekirdi.

Fakat dışarıda, hem ezici bir ateş gücüyle düşmanlarını yakın mesafede yok edebilen hem de muazzam uzaklıklardan nokta atışı keskin nişancılık yapabilen bir büyücü vardı. Stratejik düzeyde bir tehdit olarak sınıflandırılan bu Unvan Sahibi’nin kimliği bilinmese de, arşivlerine Ren’in Şeytanı olarak sırf mana sinyali üzerinden kaydetmişlerdi.

“Şeytan” lakabı, göremedikleri bir düşmana duydukları nefret ve korkudan doğmuştu. Üstelik bu cephedeki ilk görülmesinin üzerinden henüz sadece iki ay geçmişti. Evet, kayıtlar doğruysa Şeytan, Cumhuriyet Ordusu tam da saldırıya geçtiği sırada konuşlandırılmış ve şimdiden altmıştan fazla skor elde etmişti.

Ön cephedeki birlikler, kendi elitlerinden oluşan özel bir Unvan Sahibi Avcı Birliği kurulması için üst kademeye yalvarır derecede resmi talepler bile göndermişti.

“Devam edersek, bu izleyeceğiniz görüntü bir hesaplama mücevherinin bozulmadan hemen önceki kaydıdır. Mucizevi bir şekilde, 106. Bölük’ün mücevhere sahip olan üyesi hayatta kalmayı başardı.”

Videoda, koskoca bir bölüğün toplu ateşini umursamazca savuşturan bir düşman silueti görünüyordu. Mermilerin hedeflerini tutturma ihtimali o kadar düşük görünüyordu ki herkes askerlerin tam olarak neye nişan aldığını sorguladı. İnanılmaz bir şekilde, çapraz ateşin ortasında kalan düşman o kadar sakin uçuyordu ki hareketleri neredeyse zarifti.

“… Bu… dans mı ediyor?” Hareketler o kadar büyüleyiciydi ki biri farkında olmadan fısıldadı.

Havayı muazzam miktarda büyü parıltısı doldurmuştu ama düşman, zarif bir rahatlıkla bu çok yönlü saldırıların arasından sıyrılıyordu. Sinir bozucu bir şekilde, tek bir mermi bile isabet etmiyor gibiydi.

Bu lakabı ilk kimin düşündüğünü bilmiyorlardı ama Ren’in Şeytanı tanımı kesinlikle biçilmiş kaftandı. Sıradan hiçbir insan böyle bir ablukanın arasından sıyrılıp en ufak bir tehlikede değilmişçesine karşı saldırıya geçemezdi.

“Bu büyücü, disiplinli ateş hatlarımızın ıska geçmesine neden olacak kadar hızlı mı?”

“Hareket kabiliyeti gerçekten bizden bu kadar üstün olabilir mi?”

Cumhuriyet Ordusu, İmparatorluk büyücülerinin bilinen üstünlüğüne karşı bir önlem olarak kendi disiplinli ateş doktrinini geliştirmişti. Bir ekip olarak çalışan birlikler, öne çıkma eğilimindeki aşırı özgüvenli düşman büyücülerini avlayabiliyordu.

Sayısal üstünlüğe dayalı bir doktrin olsa da Cumhuriyet Ordusu bunu kesin bir çözüm olarak görüyordu. Yoğun bombardıman başladıktan sonra havada kalabilecek tek bir büyücünün bile olamayacağını varsaymışlardı.

“Şeytan, alansal patlamalardan da kaçmayı başardı. Muhtemelen ilk hedefleme sırasında saldırıyı tespit etti ve tam zamanında oradan uzaklaştı.”

“Yani düşman birkaç saniye veya daha kısa bir sürede kaçınma manevraları mı yaptı? Bu durum, söz konusu büyücünün tüm güdümlü büyü saldırılarını atlatabileceği anlamına gelmez mi?”

Disiplinli ateşin temel konsepti, düşmanın kaçınma kabiliyetini ciddi şekilde kısıtlamak ve doğrudan bir isabet elde etmek için büyük bir güdümlü mühimmat voleyosu kullanmaktı. Aynı zamanda birlik, rakiplerinin hızını tahmin eder ve uçuş rotasındaki geniş bir alana patlayıcı formüller yerleştirerek onları yakalamaya çalışırdı.

Ancak, rakiplerini kilit altına alamıyor veya mesafesini ölçemiyorlarsa, etkili bir şekilde ateş etmek neredeyse imkânsız hale gelirdi. Bir ekip gibi düzenli ve sürekli bir koordinasyon içinde dövüşüyorlardı. Başka bir deyişle, bu taktiklerin işlemediği bir rakibe karşı gruplar halinde savaşmanın faydası sıfır olmasa da son derece azdı.

Toplantıdaki subayların göğüsleri sıkıştı, nefesleri kesildi. Düşmanın hesaplama mücevherinden gözlemlenen mana değeri sadece sınırı aşmakla kalmamış, aynı zamanda mana küçülüyor—yoğunlaşıyor—ve katlanıyordu. Üst üste binen bileşik müdahalelerin tetiklediği mana çakışmaları yaratıyordu… birden fazla parıltı mı?!

Tek bir İmparatorluk büyücüsü, birkaç büyücünün toplamına yetecek miktarda manayı tek başına yönlendirmişti.

“Gözlem cihazı da ölçeğin tamamen dışında bir değer döndürdü.”

“Saçmalık! Eğer durum buysa—”

Cümlesi aniden kesildi. Hepsi bir mana sabitleme reaksiyonunun gerçekleştiğini gösteren verilere tanıklık ediyordu. Bu ölçülemez mana bolluğu, büyücülerin ve devletlerin başarmaya çalıştığı ama sonunda pes ettiği bir olguyu simgeliyordu.

Teorik olarak, kullanılan bir mana olgusunun mekânsal koordinatlara erişmesi imkânsızdı. Sabitlemeye çalışmak tam anlamıyla bir delilikti. Kimse bunun yapılabileceğine ihtimal vermemişti.

“… Olamaz! İmkânsız!”

Bunun anlamını herkesten iyi kavrayan teknoloji subayı, sanki aklını kaçırmış gibi gerçekliği reddetmeye başladı. Bu artık bir büyü teknolojisi değil, mitlerin alanına ait bir şeydi.

“Vatanımıza saygısızlık etmeye gelirseniz, Tanrı’ya dua ederiz.”

Yakınlaştırılan siluet hepsini şoke etti. Görüntü bulanık ve cızırtılı olabilir ama gösterdiği şey tartışmasız derece netti.

“… Bu bir çocuk!”

Büyücü hâlâ oldukça genç sayılabilecek yaştaydı ama yine de kıyameti ve yıkımı haykırıyordu. Mana değeriyle birleştiğinde, attığı çığlık tam bir felaket habercisiydi.

Dua ettiğin bu Tanrı’nın var olduğunu varsayarsak—bu bir şeytan mı yoksa yıkım tanrısı mı? Herkes, Tanrı’ya sığınma arzusuyla başını ellerinin arasına aldı.

“Rabbim, vatanı koru. Rabbim, ulusumun düşmanlarını yenmem için bana güç ver.”

Yine de duyguları son derece saf görünüyordu. Bakışları tamamen masumdu. Bu gerçekten düşman bir büyücü olabilir miydi? O sadece Tanrı’dan yardım diliyordu.

“Bizi kâfirlerin işgalinden koru. Yarabbi, düşmanlarımızı helak etmem için bana güç ver.”

Gerçekten var olmamıza bile izin verilmiyor mu? diye sormak istediler. Bakışları o denli dindar, bir o kadar da yargılayıcıydı.

“Dikkat! İmparatorluk topraklarını ihlal ediyorsunuz.”

İlahi bir vahiy bildiren bir rahibenin ciddiyetiyle konuşuyordu.

“Vatanımızı savunmak için elimizden gelenin en iyisini yapacağız, çünkü arkamızda korumak zorunda olduğumuz insanlar var.”

Sözlerinin arkasında derin bir sorumluluk bilinci yatıyordu. Sanki tek görevi vatanı savunmaktı. Arkasındakileri korumaya dair o tutkulu arzusunu hepsi iliklerine kadar hissedebiliyordu.

İşte sırf bu görevi ifa etmek için karşılarına dikilmişti.

“Cevap verin bana. Vatanımız olan İmparatorluk’u neden işgal etmek istiyorsunuz?”

Belki de felaketi sezmiş olan 106. Bölük, onu ne pahasına olursa olsun durdurmak için tüm ateş gücünü üzerine yağdırdı. Büyü yapmasını zerre kadar da olsa geciktirmeye çalışıyorlardı.

“Ey azizler, Rabbimizin lütuflarına inanın. Korkusuz olalım.”

Fakat gerçekler acımasızdı. Kader onlardan yana değildi. Tanrı’nın var olduğu varsayılırsa, şu an kızın yüzüne gülüyordu.

“Kaderinize feryat etmeyin. Rab bizi yüzüstü bırakmadı!”

Odaklanan mana aniden gözlem cihazını gürültüyle doldurmaya başladı. Bu, uzayı sarsmaya yetecek kadar mananın toplandığı anlamına geliyordu.

“Yolculuğumuzun nihayetinde, vaat edilen topraklara ulaşalım.”

Sözleri sanki hem bir anahtar hem de Pandora’nın açılan kutusuydu. Monitör dehşet verici bir ışık patlaması saçarken, izleyen subayların zihni tamamen durdu. En nihayetinde hesaplama mücevheri ağır hasar gördü ve görüntü kesildi.

“… Yarabbi, ruhlarımıza merhamet et.”

Ey Tanrım, bu… gerçekten senin istediğin şey miydi?

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla