YOUJO SENKI Cilt 1 – Bölüm 2 / Norden Semaları

HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1923, ÜÇÜNCÜ DEVRİYE HATTI, NORDEN HAREKÂT ALANI, KUZEY ASKERİ BÖLGESİ
Ben neden burada, bir savaşın ortasında çarpışıyorum ki? Büyü Teğmeni Tanya Degurechaff kimliği atanan bilincim; minik ellerimle hesaplama mücevherini kavrar, asa niyetine kullandığım tüfeği yerde bırakıp göklere süzülürken bu soruyu kendine bir kez daha soruyor.
Nasıl oldu da bu hale düştüm?
“Peri 08’den Norden Kontrol’e. Peri 08’den Norden Kontrol’e. Yanıt verin.”
Norden’in kasvetli, bulutlu semalarında tek bir nokta göze çarpıyor. Bulutların arasında kaybolan bu minicik leke, İmparatorluk’un kudretli hava büyücü subaylarından başkası değil. Kaderin zalim bir oyunu olsa gerek, dönüp kendime baktığımda bir savaşın ortasında savrulan küçük bir kız çocuğu görmeye mahkûmum. Üzerimdeki üniforma ve göğsümdeki hesaplama mücevheri, bir asker olduğumun en açık kanıtı. Taşıdığım bu küre, büyücülerin iradeleriyle dünyaya yön vermelerini sağlayan ve “formül” olarak bilinen doğaüstü fenomene bilimsel yöntemlerle hükmediyor. Kadim kürelerin günümüzdeki adına da yansıdığı üzere, bilim ve büyünün ortaklığıyla doğan bu büyü mühendisliği harikası, dünyanın tüm sayısal değerlerini bir bir çözmüş durumda.
Görevim ise önceden belirlenmiş bir hava sahasında, altı bin fit irtifada makul bir seyir hızını koruyarak topçu gözlemciliği yapmak.
“Peri 08, burası Norden Kontrol. Sesiniz net ve anlaşılır geliyor. Sizi takip etmekte hiçbir sorun yok.”
Çocuk oyuncağı desene. Sadece İmparatorluk ile Anlaşma İttifakı sınırında yürütülen sıradan bir hava destek görevinden ibaret. Ancak boynundaki hesaplama mücevheriyle uçuş formülünü koruyan bu teyakkuzdaki gözlemci büyücü, dışarıdan bakıldığında şaşırtıcı derecede küçük görünüyor olmalı.

Üstelik boyum posum da bücürük kadar. Görünüşüm, insanlara yaşımın henüz çift hanelere ulaşıp ulaşmadığını sorgulatıyor. Dahası, bir kız çocuğuna göre bile son derece minyon bir bünyeye sahibim. Tanya’nın boyunu önceki hayatımdaki o fiziksel açıdan ayrıcalıklı bedenimle kıyaslamak tam anlamıyla kahredici. Tanya’nın boynu havacı kulaklığının boğaz mikrofonuna fazla ince geldiği için tam oturmadığını duymak son derece sefildi.
“Peri 01, anlaşıldı. Görev hava sahasına ulaştım. Sesiniz net ve anlaşılır geliyor,” diyorum. Ağzımdan dökülen sese çoktan razı gelmiş durumdayım; yine de o tiz ton, içime kötü bir şey dadanmış gibi hissettiriyor. Duymaya ne kadar alışırsam alışayım, buna tahammül edemiyorum. Dilim zihnime yetişemeyip neredeyse dilimi ısırdığımda ya da kekelediğimde kendimi tam anlamıyla aşağılanmış hissediyorum.
“Norden Kontrol, anlaşıldı. Size atanan göreve devam edin.”
Tabii ordunun, bu çocuksu ve hafif peltek sesi duyduktan sonra bile en ufak bir tereddüt göstermemesi gerçekten bambaşka bir boyut. Belki de bu sadece bir pragmatizm meselesidir; ancak hava büyücüleri esas olarak hava muharebesine odaklandığından, ordu bir kişinin büyü sanatlarına olan yatkınlığını askere alınmak için yeterli bir koşul olarak kabul etmiş durumda. Bunun mantıksal sınırlarına kadar götürüldüğü İmparatorluk’ta, büyücüler için yaş sınırı artık maziye karıştı. İşte bu yüzden ordu, sırf bir topçu gözlemcisi olarak bile olsa, hâlâ vasisinin yanında olması gereken yaştaki birini sahaya sürmekte hiçbir sakınca görmüyor.
“Peri 01, anlaşıldı. Bölge tamamen temiz. Tekrar ediyorum, bölge tamamen temiz.”
“Norden Kontrol, anlaşıldı. Gözlem bölgenize tahsis edilmiş bir piyade taburu bulunuyor. Çağrı kodu Goliyat 07. Hava sahası kontrolünden yeni bir emir gelmediği sürece, bölge kontrol altına alınana kadar gözlem görevinizi sürdürün. Tamam.”
İmparatorluk’un jeopolitik konumunun getirdiği zorunluluklar, insan kaynaklarının bu şekilde temin edilmesinde büyük rol oynadı. Tarihsel şartlar nedeniyle dünya güçleriyle çevrelenmiş olan devlet, her yönden gelebilecek potansiyel düşmanlarla yüzleşmek zorunda kaldı. Geniş topraklarının ulusal savunması için gereken askeri gücü güvence altına almak, her daim aciliyetini koruyan bir mesele. Genelkurmay’ın bu sorunu çözmek için yürüttüğü hummalı çalışmalar, elinin altındaki herkesi sömürme noktasına kadar vardı.
“Peri 01, burası Geçici Kolordu Topçu Taburu, çağrı kodu Goliyat 07. Beni nasıl duyuyorsunuz?”
Durum böyle olunca, ordu küçük bir kızı hava devriyesi için sınıra fırlatmaktan, eğer onu kullanabiliyorsa, hiç çekinmiyor gibi görünüyor. Ben kelimenin tam anlamıyla bir çocuk askerim.
“Goliyat 07, burası Peri 01. Sesiniz net ve anlaşılır geliyor. Düşman piyadesinin ilerleyişini doğruladım. Veriler şimdi gönderiliyor. Teyit edin.” Gökyüzünde süzülen küçük bir kızın, sevimli ses tonunu böylesine ciddi ve resmi bir üsluba hapsetmiş olması dışarıdan bakıldığında son derece gerçek dışı görünüyor olmalı. Aslına bakarsanız, nizami bir ordunun reşit subay ve askerlerden oluşması gerekir. Sağduyu bunu gerektirir.
Fakat mikrofondan yükselen tek şey cızırtı değil; kadın ve çocuk sesleri duymak büyücüler arasında artık sıradan bir durum haline geldi. Silahlı kuvvetlerin hemen her konuda pratik bir istisnası mevcut. Hepsinden öte, hizmetin yıpratıcı günleri aklı başında insanları tüketiyor; bu yüzden bir kız çocuğunun muharebeye katılmasına dair ilk baştaki o rahatsızlık hissi çoktan yok olup gitti.
“Goliyat 07, anlaşıldı… Nirengi bataryası düzeltme atışına başlıyor.”
İşte bu yüzden Teğmen Tanya Degurechaff olarak askere alınan hava büyücüsü, Norden’in kuzey sınırlarındaki bu muharebe sırasında topçu gözlemcisi olarak görev yapıyor; sırtındaki neredeyse kendi boyundaki telsiz cihazıyla sakince ve ustalıkla periyodik raporlar aktarıyor. Ama dürüst olmak gerekirse, burada gökyüzünde süzülürken yaptığım şeyi sorgulamıyor ya da bundan şüphe duymuyor değilim.
“Vuruş doğrulandı… Yakın düşüş olarak değerlendiriliyor. On metrelik kabul edilebilir hata payı dahilinde görünüyor. Tesir atışına geçilsin.”
“Goliyat 07, anlaşıldı. Görev atışı şimdi başlatılıyor.”
Mavi gözlerim dikkatle aşağıyı süzse de, içlerinde barındırdıkları öfke kıvılcımını inkâr etmek imkânsız. Neden bu dünyaya yeniden doğdum, karşı cinse dönüştürüldüm ve şimdi bir savaşın ortasında çırpınıyorum?
En sinir bozucu olanı da fiziksel değişimler. Bir çocuğun bedeni korkunç derecede kullanışsız. İlk başlarda, kızlar erkeklere kıyasla daha hızlı gelişse de aradaki boyut farkı o kadar büyüktü ki, bedenimi yıllardır güvendiğim o denge duygusuyla hareket ettirmem imkânsızdı. Bunun da ötesinde, orduya katıldığımdan beri ne kadar çaresiz bir çocuk olduğumu defalarca iliklerime kadar hissettim.
Bir silahı bile düzgün tutamıyordum. Fazla büyüktü. Sonuç olarak hedefi zerre kadar tutturamıyordum ve tepme kuvveti omzumu morartıp duruyordu. Yakın dövüş eğitimi yaparken, partnerim beni her yere fırlattığında yüzünde acıyan bir ifade beliriyordu.
Hesaplama mücevheriyle dünyayı üç sayısal vektör olarak görene ve sayılar alemine büyü müdahale formüllerini süperpoze etme işini kavrayana kadar, bana itaat etmeyi reddeden kol ve bacaklarımla sürünmek zorunda kaldım. Kas gücüne değil zekaya dayandığı için, başarılı olabildiğim —o da ucuz atlattığım— tek alan büyü sanatları oldu. Dünyayı formüllerimle örttüğüm sürece bedenimin kısıtlamaları bana dert olamıyor, gökyüzünde özgürce süzülebiliyordum.
Büyüye karşı duyabileceğim her türlü çekinceyi, belki de sırf kullanışlı bir araç olduğu için aşabilmiştim. Fakat bir araca sahibim diye onu neden kullanmak zorunda olayım ki?
Ah, anlıyorum. Zamanı geldiğinde bir kitlesel imha füzesi kullanabilmemiz elzemdir. İşte bu yüzden bunların bakımı, tatbikatları ve operasyonları için hazırlık yapmak gereklidir. Yine de, en başta bu füzelere sahip olmamızı gerektirecek nasıl bir sebep olabilir ki? Aynı mantıkla, komşu ülkelerle gergin görünen ilişkilere dair dedikodular da pek yeni sayılmaz.
İmparatorluk ve Anlaşma İttifakı, epeydir gayriresmî sınır çatışmalarıyla boğuşup duruyor. Ancak en azından uluslararası politika arenasında, sözde de olsa bu bölge üzerinde herhangi bir ihtilaf bulunmuyordu.
Sorun kabul görmüyordu çünkü İmparatorluk tam anlamıyla devasa bir güç merkeziydi. Tanya’ya kalırsa bu son derece basit bir meseleydi; tıpkı Sovyetler Birliği’ni çevreleyen ulusların, onunla sınır anlaşmazlığı yaşamaktan kendi rızalarıyla kaçınmaları gibi.
Şey, yani öyleydi. İmparatorluk’un gücünden bahsederken üzücü olan tek şey, artık geçmiş zaman kipiyle konuşmak zorunda kalmamız.
Sınır boyunca münferit birtakım kazalar meydana gelmişti. Her iki tarafın da “yanlışlıkla” ateş açması, yanlış anlamalardan kaynaklı sıcak çatışmalara yol açmıştı. Bu tür olayların tamamı yerel komutanlar düzeyinde tatlıya bağlamış olsa da giderek tırmanan gerilimi inkâr etmek imkânsızdı.
Normal şartlar altında, İmparatorluk bu noktada bir “yarı savaş” durumuna girmiş olsaydı, Tanya’nın konumundaki biri geri hizmete çekilip muharip olmayan görevlerde yer alabilirdi. Ne de olsa Astsubay Kıdemli Başçavuş Tanya Degurechaff, düşmanlıklar patlak verene kadar harp okuluna devam eden bir harbiyeliydi. Çömez birinin ön saflarda sadece ayak bağı olacağı açıktı; bu yüzden İmparatorluk savaş beklentisiyle hazırlıklara başladığında, onun Teknik Cephanelik veya Lojistik Komutanlığı gibi geri hizmette bir yerlerde görevlendirilmesi gayet doğal olurdu.
Ancak küresel konjonktürün bu huzursuz edici haline rağmen, Tanya’nın iyimser üstleri tüm bunların yalnızca bir blöf diplomasisinden ibaret olduğuna karar verdiler. Onların sayesinde, eğitimini sahada tamamlamak zorunda kaldı. Orduyla koordineli olarak katıldığı devriye uçuşları, sadece harp okulunda aldığı eğitimin bir uzantısı niteliğindeydi. Geri hizmete çekilme fırsatını kaçıran Tanya, eğitimini tamamladıktan sonra resmi olarak teğmen rütbesiyle göreve atandı ve sahaya sürüldü. Ayrıca kendisine Peri 01 çağrı kodu verildi. İnsanların onu küstahça bir periye benzetmeye çalıştıkları gün gibi ortadaydı. Dışarıdan bakıldığında ufacık bir çocuktu; gerçekten de inanılmaz derecede küçük bir çocuk. Bunun da ötesinde, güçlü bir iradeyi yansıtıyor gibi görünen mavi gözleri ve rahat hareket edebilmek için arkadan toplanmış kısa sarı saçları vardı. Solgun ve pürüzsüz cildi de hesaba katıldığında, çağrı kodu kulağa hiç de mantıksız gelmiyordu.
Asıl bela, Tanya sınır ordusunda yeni görevine resmi olarak başladıktan hemen sonra patlak verdi. İdari birlik, büyü subay okulundan doğrudan terfi edenlerden ve yerel tayinlerden oluşuyordu. Birliğe yeni katılan Tanya, kırk sekiz saat boyunca teyakkuzda bekleme emirlerini kabul etmek zorunda kaldı. Üst kademenin kriz yönetimi ve teyakkuz kapasitelerini test etmek için kurguladığı geleneksel bir tatbikat olduğunu düşünen Tanya, isteksizce teçhizatını kuşanmış ve yirmi dört saat önce nöbetine başlamıştı.
Derken, şeytanı bile tebessüm ettirecek mükemmel bir zamanlamayla sınır boyunca serpiştirilmiş güvenlik karakollarından acil durum uyarıları yağmaya başladı. Görünüşe göre Anlaşma İttifakı’nın geniş çaplı bir sınır ötesi harekât düzenlemeyi planladığına dair emareler vardı.
Anlaşma İttifakı’nın yeni politik yönelimi zaten bir endişe kaynağıydı. Hükümet değişikliğinin ardından üst kademedeki tasfiyeler ve bunu takip eden milliyetçilik dalgası, doktrinde radikal bir değişim gerektirmişti. Açıkçası, Anlaşma İttifakı’nın bu harekâtı o kadar akılalmaz derecede kötü bir planlamayla yürütülmüştü ki, sadece Tanya değil, İmparatorluk Ordusu’ndaki herkes “Neden durup dururken şimdi?” diye düşünmekten kendini alamıyordu. Daha ne olduğunu anlayamadan Anlaşma İttifakı, İmparatorluk güçlerinin geri çekilmesini talep eden bildiriler dağıtmaya başladı — bu resmen bir savaş ilanıydı.
Bir başka deyişle Anlaşma İttifakı, İmparatorluk askerlerinin yirmi dört saat içinde topraklarını terk etmesi hususunda diretmişti. Belki alt düzey bir bölük subayı Anlaşma İttifakı’nın gerekçelerini kavramaktan acizdi ama muhtemelen bölgesel çatışmalar siyasi açıdan aşırı hassas olduğu için İmparatorluk’un topyekûn bir askeri çatışmadan kaçınacağı varsayılmıştı.
Eğer Anlaşma İttifakı gerçeklerle yüzleşemiyorsa, tarihe hiç de hoş olmayan sebeplerle geçmesi işten bile değildi. Bunlar aptal mıydı? Yoksa insanlar mı öyle sanıyordu? Belki de onları zafere götürecek muazzam bir plan hazırlamışlardı?
Anlaşma İttifakı’nın gündemini veya amacını kavramaktan uzak olmasına rağmen, İmparatorluk yine de saat gibi çalışan bürokrasisini ve askeri teşkilatını prosedürlere uygun şekilde harekete geçirdi. Kitabına uygun davranarak düşman kuvvetlerini karşılama hazırlıklarını tamamladılar. Ülkesinin çarkındaki bir dişli olarak Tanya’nın da maaşının hakkını verecek şekilde işini yapmaktan başka çaresi yoktu. Kabul etmek gerekir ki, bu noktada tüm bunların çoğunlukla iç propaganda amaçlı olduğunu oldukça iyimser bir şekilde tahmin ediyordu.
Ne de olsa yanı başlarındaki Federasyon, iki komşu ülkenin kendi kapısının önünde savaşmasını asla istemezdi. Herkes, arabuluculuk ya da gözdağı yoluyla Anlaşma İttifakı’nın dizginlenmesini bekliyordu. Üstelik Birleşik Krallık ve Cumhuriyet de Anlaşma İttifakı’nı destekliyordu. Sağladıkları tüm yardımın boşa gitmesi korkusuyla, bu intihar niteliğindeki ilerlemeye mutlaka frene basacaklardı. Evet, subay ve askerlerin ezici çoğunluğu gelecekten emindi. Asker kısmı doğası gereği gerçekçi insanlardı neticede.
Söylemeye gerek bile yok, Anlaşma İttifakı’nın İmparatorluk ile kafa kafaya çarpışacak en ufak bir şansı dahi yoktu. Herkes şu ya da bu ülkenin hakemlik etmek için araya gireceğinden, ardından iki karşıt ülkenin siyasetçileri ile diplomatlarının bir şekilde anlaşmaya varacağından emindi.
Ancak Anlaşma İttifakı hariç hiç kimsenin ihtimal vermediği o senaryo gerçek oldu ve bu çağda yaşayan her insanı şaşkına çevirdi.
“Silahsızlanın ve ilerleyen Anlaşma İttifakı Ordusu’na teslim olun ya da derhal burayı terk edin.”
Sağduyulu bir perspektiften bakıldığında, Anlaşma İttifakı’nın talepleri ancak “şok edici” olarak nitelendirilebilirdi; yine de İmparatorluk, inanamayarak durumu izlemeye devam etti. Anlaşma İttifakı’nın sınırı geçtiğine dair raporlar tamamen beklenmedik olmasa da, İmparatorluk için böyle bir şeyin gerçekte nasıl vuku bulabildiğini anlamak güçtü.
Bu durum o kadar abes görünüyordu ki, İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nda bir subay olan Rerugen çok sonraları şu şüphesini dile getirecekti: “… Anlaşma İttifakı’nın neyi başarmayı umduğunu bir türlü saptayamadığımız için, kendi askeri liderlerimizin kapalı kapılar ardında dolaplar çevirdiğinden ve gizlice harekete geçtiğinden şüphelenmek çok daha mantıklı geliyordu.”
Şüpheler ve belirsizlikler bir yana, pragmatik İmparatorluk Ordusu, Anlaşma İttifakı’nın bu büyük sınır ötesi harekâtına derhal karşılık verilmesi emrini vererek soğukkanlılıkla müdahale etti. Anlaşma İttifakı’nın amacı konusunda tereddüt ve kafa karışıklığı yaşansa da, potansiyel bir çatışmanın emareleri belirdiği an ordu hazırlık amacıyla mühimmat ve yığınak yapmaya başladı. İmparatorluk’un askeri gücünün nüvesini oluşturan tüm Büyük Ordu tümenleri, Merkez’den demiryolu vasıtasıyla toplandı. İmparatorluk Ordusu o kadar verimliydi ki, tüm bunları en ufak bir aksaklık yaşanmadan tereyağından kıl çeker gibi halletti. Hatta her şey o kadar pürüzsüz ilerledi ki, bu durum kurum içinde bir “teşkilat zaferi” olarak değerlendirildi.
Ancak İmparatorluk bolca mühimmat tedarik etmiş, hatta birliklerini sevk etme noktasına kadar gitmiş olsa da, kısmi bir şüphecilik zihinleri kurcalamaya devam ediyordu. Gerçekten mi? Asla cesaret edemezler!
İmparatorluk, büyük dünya güçleri arasında bile üstün silah gücüyle tanınırdı. Barış zamanlarında, sıradan bir devriye gezisi bahanesiyle sınıra kolordu büyüklüğünde bir garnizon konuşlandırırdı. Her ihtimale karşı asgari ihtiyat sayısını tamamlamak üzere toplanan ek kolordulara Tanya’nın birliği de dahildi. Bilgi harp stratejisini göz önünde bulunduran İmparatorluk, çeşitli ülkelerin kitle iletişim araçlarına bile davetiyeler gönderdi. Yani her zamanki gibi ordu tepeden tırnağa hazırdı; fakat tam da bu “rutin” durum herkese aynı soruyu sorduruyordu: Anlaşma İttifakı gerçekten işgal edecek mi?
Tanya, Anlaşma İttifakı’nın en ufak bir haklı gerekçesi dahi olmadan, yetersiz kuvvetlerini medyanın gözü önünde askeri bir dev devlete karşı sınır ötesi bir taarruza süreceğini rüyasında görse inanmazdı.
Fakat gerçekler kurgudan çok daha gariptir. Tanya, olayların aldığı bu hali doğal olarak son derece kafa karıştırıcı buldu. Eğer içini dökebilseydi, muhtemelen bunu bir intihar arzusunun somut bir biçim aldığı ana tanıklık etmek olarak tanımlardı.
“Savaş çıktı! Herkes dinlesin, tekrar ediyorum, savaş çıktı! Az önce bir savaş başladı! İmparatorluk, sınırı ihlal ettiği gerekçesiyle Legadonia Anlaşma İttifakı’na savaş ilan etti!” Az önce Anlaşma İttifakı Ordusu birden fazla noktadan sınırı ihlal ederek geçiş yapmaya başladı! İmparatorlık Ordusu birlikleri karşılık vermek üzere arka arkaya sınıra akın ediyor! Bazı bölgelerde çatışmaların çoktan patlak verdiğine dair raporlar alıyoruz!”
Ancak altındaki dost zırhlı kuvvetlerin ve diğer birliklerin hızla intikal ettiği gerçeği gözden kaçacak gibi değildi. Aynı anda, savaş muhabirleri en son gelişmeleri radyo dalgaları üzerinden tüm dünyaya aktarmak için seslerini yükseltiyorlardı.
İmparatorluk’un böyle bir halkla ilişkiler şovuna kalkışması, hiç şüphesiz zafere olan inancının tam olmasındandı. Ezici ulusal gücü, teknoloji seviyesi ve silahlanması göz önüne alındığında, bir sonraki adımı zafere kilitlenerek atmak elbette en doğal tercihti.
Gazeteciler sınırdaki gelişmeleri savaş ilanına kadar anı anına bildiriyorsa, bu durum üst kademenin halkla ilişkileri düşünecek kadar rahat olduğunu gösteriyordu; zira adil ve kudretli İmparatorluk propagandasının yayılması siyasi vaziyete de zarar vermezdi. Üstelik sınırı ilk geçen tarafın Anlaşma İttifakı olması, meşru bir mazeret de sunmuştu. Medyanın içeri girmesine izin vererek, bunun kazanılacak bir savaş olduğunu adeta ilan ediyorlardı. Bu alternatif dünyada bile, kaybedilecek bir savaşı gazetecilerin özgürce haber yapmasına izin verecek devlet yöneticilerine ancak masallarda rastlanırdı. İmparatorluk yetkililerinin gizleyecek hiçbir şeyinin —ya da en azından çok az şeyinin— olmaması, her şeyin tıkır tıkır işlediğinin bir kanıtıydı.
Tüm bu etkenler Tanya’nın sinirlerini yatıştırmaya yetiyordu. Açıkçası, saha eğitimi için kuzeye gönderileceğini ilk duyduğunda, küçük bir kız çocuğunu sınır boylarında pestili çıkana kadar çalıştırmayı planlayan bu askeri devlete “Kökünüz kurusun!” diye haykırmak istemişti. O Düzgün, namuslu bir insanı en başında bu dünyaya bulaştırdığı için Varlık X’e lanetler yağdırmak istiyordu.
Ancak Körfez Savaşı gibi tek taraflı bir çatışmada hiyerarşi basamaklarını tırmanma fırsatı sunulduğu sürece Tanya için İmparatorluk’un bir sakıncası yoktu. Bu savaş kazanılabilirdi ve kazananlar askerler olacaktı. Görevi son derece basitti: Gökyüzünün güvenli kucağından düşmanları avlamak ve rütbe atlamak. Beklenmedik bir durum olsa da hiç de fena bir kelepir sayılmazdı. Hatta “fena değil”den de öte; Tanya’ya milyonda bir gelecek bir fırsat sunulmuştu. Sınır devriyesi görevleri basit ama tehlikeliydi; başarı elde etseniz bile üst kademenin birtakım saçma “siyasi mülahazalar” nedeniyle başarılarınızı resmen yok sayma eğilimi vardı. Sonuç olarak, ihtilaflı Norden Bölgesi’ndeki devriye görevi, İmparatorluk Ordusu içinde “sadece ameleliği olan, getirisi sıfır” bir iş olarak ün salmıştı.
Orada kayda değer başarılar elde etmek kolay değildi ve olumsuz şartları daha da ağırlaştıran şey ise, istese de istemese de Tanya Degurechaff’ın beyaz tenli, mavi gözlü, sarışın küçük bir kız çocuğu fiziğine sahip olmasıydı. Üstelik siciline şöyle bir bakıldığında, elit bir büyücü olma yolunda ilerleyen bir harp okulu mezunu olduğu görülüyordu. Bir göreve seçilip de başarısız olsaydı, ordunun parlak bir geleceğe sahip genç bir yeteneği heder ettiğine dair kötü propagandanın önüne geçilemezdi. Yetenekleri bir kenara bırakılıp sadece dış görünüşüne bakıldığında, Tanya bile kendi oyuncak bebek benzeri yüzünden irrite oluyordu. Eğer Tanya’nın kendisi olmasaydım, görev icabı dışında onunla hiçbir ilişki kurmak istemezdim.
Bu objektif bakış açısı, İmparatorluk Ordusu’na katıldığı günden beri hiç değişmemişti. Eskiden Tanya’nın eğitmenler arasındaki itibarı kötü değildi; ancak maaşının hakkını verecek kadar katkı sağlaması bile o “küçük kız büyücü” hakkındaki dedikoduların lekesini silmeye yetmiyordu. Bunun tek yolu daha da büyük başarılar ortaya koymaktı; fakat bunu ne kadar çok istese de o fırsat ayağına hiç gelmemişti — şu ana kadar.
Bir başka deyişle, Tanya bir büyücü olmasına rağmen kimse onu o gözle görmüyordu. Herkesin ayağına dolaşan bir bebek muamelesi görüyordu. Bir bakıma, onun kusurlu olduğunu iddia ediyorlardı. Kariyerine neredeyse hiç aldırış etmemeleri aşağılayıcı bir durumdu. Kaderin cilvesine bakın ki İmparatorluk, ordusunun savaş alanına tek başına hükmettiği bir vaziyette ona fiili muharebe görevi vermişti — ilk savaşı için beklenmedik bir şans kuşu.
Görünüşe göre savaş bir süre daha elverişli koşullar altında devam edecekti. Eğer Tanya hayatta kalmaya devam etmek istiyorsa, bu süreyi statü ve nüfuz kazanmak için kullanmalıydı. Ayrıca kendisine birtakım sağlam bağlantılar da edinmek istiyordum. Bu amaçla, sonucu şimdiden belli olan bu savaşta kendine düşen rolü layıkıyla oynamak, madalyaları ve takdirnameleri toplamak şarttı.
Buraya kadar düşünen Tanya, durumu yeniden değerlendirirken pembe dudaklarını gayriihtiyari sırıtarak kıvırdı. Bu iş aslında o kadar da kötü bitmeyebilirdi.
“Hatta bu durum kariyerim için harika bir fırsata dönüşemez mi…? Bunu oldukça ballı bir iş olarak görmeliyim.” Bu bencilce fısıltısını duyacak hiç kimse yoktu etrafta. Yakınlarda uçan biri olsaydı bile, mermilerin yere düşüp patlamasıyla oluşan o bitmek bilmeyen yankılar bir yana, altlarındaki İmparatorluk topçusunun kükremesi sesini bastırmaya yeterdi. Bu patırtıyı, kükreyen topların katbekat arttığı, Fuji Ateş Gücü Tatbikatı’nın VIP izleme alanındaki bir manzara gibi düşünürsem hiç de fena sayılmazdı.
“Peri 01, burası Goliyat 07. Atış sonuçları talep ediliyor.”
“Goliyat 07, burası Peri 01. Hedef üzerinde yüksek tesir sağlandı. Tekrar ediyorum, yüksek tesir.”
Tanya’nın işi basitti. Tek yapması gereken sakince gözlem yapmak ve topçu bataryalarına rapor vermekti. Sırtındaki ağır telsiz cihazıyla uçup uçuş formülünü korumak kolay değildi; fakat İmparatorluk Ordusu’nun hesaplama mücevheri bu yükün altından kalkacak güçteydi. Norden Bölgesi’nin ihtilaflı yapısı nedeniyle, kuzeye yayılan birliklerin çoğu Merkez Komutanlığı’ndan geçici olarak görevlendirilenlerden oluşuyordu. Kağıt üzerinde Tanya da saha eğitimi programını tamamladıktan sonra Merkez’den geçici olarak buraya verilmişti.
Görevini ciddiye alırsa, eninde sonunda Merkez’deki garnizona geri döneceğinden şüphesi yoktu. Geri hizmette bir pozisyon sadece bir hayalden ibaret değildi. Geri hizmette bir büyücü subay olarak seçildiği an, Tanya’nın savaşın geri kalanını başkenti koruma emri altında teyakkuzda geçirme ihtimali oldukça yüksekti. Nereden baktığına bağlı olarak, Personel Dairesi uzun vadede parlak bir kariyer inşa etmesi için ona altın bir bilet sunmuş olabilirdi.
Sıkıcı ama bir o kadar da tehlikeli olan kuzeyde eğitim alma kararı ilk duyurulduğunda Tanya’nın ağzının tadı kaçmıştı; ancak bu da hayatta neyin gizli bir lütuf olacağının hiç belli olmadığını gösteriyordu. Biraz geç oldu ama en kısa sürede son durumumu içeren teşekkür mektuplarını eğitmenlerime postalasam iyi olacak. Bağlantılarımı kurmam lazım.
Pembe bir kariyerin ışıklarını şimdiden görebiliyorum. Muharebenin ortasında bile, Tanya savaş alanında topçu gözetlemesi yaparken neşesinin yerinde olduğu her halinden belli oluyordu.
“Peri 01’den Norden Kontrol’e. Lütfen cevap verin.”
“Burası Norden Kontrol. Sesiniz net ve anlaşılır geliyor.”
Aşağıda patlayan mermiler, ülke sınırını ihlal eden Anlaşma İttifakı piyadelerini tatmin edici bir şekilde kırıp geçiriyordu. Norden’in dağlık arazisi ne kadar engebeli olursa olsun, topçu bir kez tam kapasite konuşlandırıldığında, sınıra doğru paldır küldür ilerleyen askerler hedef tahtasından farksız hale geliyordu. Arazi yapısı onları tamamen açıkta bıraktığında bu durum çok daha belirginleşiyordu.
“Peri 01, anlaşıldı. Düşman şu anda baskı ateşi altında. Etkisiz hale getirildiklerini değerlendiriyorum. Düşman piyalesi dağılıyor.”
Balistik verilerin önceden hesaplandığı bir bölgede, üstün topçu bataryaları uygun mesafeyi koruyarak bir gözlemcinin yönlendirmesiyle zırhsız hedefleri ateş altına alıyordu. Bu baraj ateşinin onları tamamen imha edememesi imkânsızdı. Aşağıda, bir zamanlar düzenli olan piyade sürüleri her yöne kaçışmaya başladığı an obüslerin avı haline geliyordu. Tanya dürbünüyle durumu doğrularken, daha fazla ateş açmanın yalnızca mühimmat israfı olacağı netleşmişti.
“Norden Kontrol, anlaşıldı. İki numaralı devriye hattına ilerleyin ve düşmanın ana piyade unsuruna yönelik baskı ateşini yönlendirin.”
“Peri 08, anlaşıldı. İlerleyecek ve gözlem görevine devam edeceğim.”
Kontrol ile yaptığı bu duygusuz telsiz görüşmesinde parazit o kadar azdı ki Tanya içinden, Telsizlerin gerçek muharebe koşullarında bu kadar iyi çalışacağını tahmin etmemiştim, diye düşündü. Mavi gözlerinin görebildiği kadarıyla gökyüzü bulutlarla kaplıydı; yani havanın düşmanın sinyal karıştırmasını engelleyecek bir durumu yoktu. Yine de parazit seviyesi neredeyse hiç hissedilmeyecek kadar “temiz” olarak nitelendirilebilirdi. Sinyal o kadar netti ki Norden’deki maden yataklarının neden olduğu manyetik anormallikler yüzünden çekim gücünün zayıf olacağı öngörülerek kendisine tahsis edilen o devasa havacı telsiz setini taşıyor olması neredeyse absürttü. Tanya, Legadonia Anlaşma İttifakı’nın panik içindeki birliklerinin üzerinden geçerken ve direnmeye çalışan düşman kalıntılarını hedefine almak üzere ilerlerken samimi bir şaşkınlık hissediyordu.
Cidden, bu Anlaşma İttifakı ne yapmaya çalışıyordu? Canlı mühimmat tatbikatı için hedef olmak istiyorlarsa bunu baştan söylemelilerdi. Hindi avlamak yerine dodo kuşu avlayacağımızı bilseydim, gözlem yapmak yerine t tarama görevine gönüllü olurdum. Bu muharebede bombalama görevinde olanların refakatçileri ve hava üstünlüğü vardı; bu da yetmezmiş gibi en yağlı hedefleri kapatıyorlardı. O kadar kıskanıyorum ki katlanamıyorum.
“Peri 08’den Norden Kontrol’e. Belirtilen mevziye ilerledim.”
“Norden Kontrol, anlaşıldı. Teyit edildi. Durum topçu birliklerine iletiliyor. Düşüş noktalarını gözlemlemeye devam edin.”
“Peri 08, anlaşıldı. Aksi bir emir gelene kadar topçu gözleminde kalıyorum. Tamam.”
“Norden Kontrol, anlaşıldı.”

AYNI GÜN, LEGADONIA ANLAŞMA İTTİFAKI, NORDLAND SEMALARI
Yüce Tanrım, neden? Böyle bir şey nasıl gerçekleşebilir? Yarbay Anson Sue, kardan yanmış sert çehresi ızdırapla buruşmuş bir halde kendisini gökyüzüne bu soruları haykırırken buldu. Legadonia Anlaşma İttifakı’nın bir hava büyücüsü olarak defalarca uçtuğu bu semalarda, İmparatorluk Ordusu’nun ağır topçu bataryalarının gürlemeleri yankılanıyordu. Aşağıda cereyan eden muharebe tamamen tek taraflıydı. Hayır, aklı başında her asker buna muharebe değil, katliam derdi. Zırhsız araçlarla yapılan bir ilerleyiş bile değildi bu; etten kemikten müteşekkil piyadeler, sanki geçit törenindeymişçesine açık tepelerin üstünden, önceden titizlikle hizalanmış topçu mevzilerine doğru saf halinde yürümüştü.
“Bize anlatılan bu değildi! Pislikler ateş açıyor!”
“Yardım edin! Sıhhiye! Çabuk! Buraya gelin!”
“Geri çekilin! Geri çekilin! Sis perdesi oluşturun!”
“Kolum! Kolum koptu!”
“Hâlâ hava desteği gelmedi mi…?!”
“Komutanlık! Komuta kademesi, neler oluyor?! Durum nedir?!”
İmparatorluk’a göre “sınır”, Anlaşma İttifakı’na göre ise “geçici silahsızlandırılmış bölge” olan yer, Londinium Antlaşması uyarınca tesis edilmiş bir tür gayriresmî sınırdı. Anlaşma İttifakı kuvvetleri sınır çizgisini öylece elini kolunu sallayarak geçip İmparatorluk Ordusu’nun her daim teyakkuzdaki mevzilerine doğrudan toslayacaklarsa, bunun yaşanacağını en başından bilmelilerdi. Politikacıların kafasında ne dönerse dönsün, telsizden gelen sinyaller saha genelindeki tüm askerlerin telafisi imkânsız bir siyasi hatanın bedelini canlarıyla ödediğini kanıtlıyordu—evet, bedeli canlarıyla ödeyenler yine askerlerdi.
“… O bürokratların Allah belasını versin!”
Ekonomi durgunluktaydı, sınıflar arasındaki uçurum giderek derinleşiyordu ve işsizlik oranında en ufak bir iyileşme yoktu. Anlaşma İttifakı’nın müzminleşmiş iç sorunları, birlik duygusunu bozan sarsıntılar yüzünden ülkeyi korkunç bir krizin eşiğine sürüklüyordu. Hükümet, bu sorunlara çözüm olarak milliyetçiliği ve ötekileştirmeyi körüklemenin bedelini dehşet verici derecede ağır ödemekteydi. Hayır, asıl dehşet henüz başlamamıştı bile.
Bu durum savaşa delaletti—daha da kötüsü, Anlaşma İttifakı’nın kazanma umudunun bulunmadığı bir savaşa.
Bu yüzden Yarbay Sue, uçarken yetkililere ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. Gerçeklerle yüzleşmeyi reddedip milliyetçilik ateşini körüklemeye devam etme hatasına düştükleri için onları lanetledi.
Londinium Antlaşması, İmparatorluk ile Anlaşma İttifakı arasındaki sınır ihtilafına dair, İngiliz Milletler Topluluğu’nun arabuluculuğuyla kararlaştırılmış ve şartları ancak ucu ucuna katlanılabilir düzeyde olan bir uzlaşıydı. İhtilaflı bölgeyi bölen geçici silahsızlandırılmış bölge aslında fiilî bir milli sınırdı; bölgenin idari hakları ise tarafların antlaşmaya uymasını sağlayan bir teminat işlevi görüyordu. Antlaşmanın yaptığı tek şey, Anlaşma İttifakı’nın egemenlik iddiasını göz önünde bulundurarak her iki tarafın tezlerine sembolik bir saygı göstermekten ibaretti.
“Bunun neresi ‘baskı altında yürüyüş’ lan?!”
Özetle Anlaşma İttifakı, iç kamuoyuna hareketlerinin haklı olduğunu ilan etmekte serbestti ancak antlaşma, uluslararası toplumun neredeyse tamamen İmparatorluk’un yanında durduğunu açıkça gösteriyordu. İçerideki hayalperestler bölgenin resmen ihtilaflı olduğunu ve Anlaşma İttifakı’nın egemenlik sahasına girdiğini ne kadar avazı çıktığı kadar bağırırsa bağırsın, dışarıdan bakıldığında bu, mızıkçı bir mağlubun ağlayışından başka bir şey değildi. Elbette kimse onları ciddiye almayacaktı.
“Yürüyüşmüş?! Yürüyüş anlayışları bu mu yani?!”
Anlaşma İttifakı, kendi hükümranlık sahasında devriye gezmek için ordusunu gövde gösterisine mi yollamıştı? Kafasına göre mi? Bu tamamen akıl dışıydı. Görünüşe göre o politikacılar bir noktada kendi ürettikleri propagandaya kendileri inanmaya başlamıştı. Sue, birinin çıkıp tüm bunların koca bir kötü şaka olduğunu söylemesini diledi.
Hükümet sözcüsünün teki—ya da belki de işe yaramaz propagandalar savurmaktan başka bir boka yaramayan bir maaş paraziti—basın toplantısında bu işgali “baskı altında gerçekleşen son derece planlı bir yürüyüş eğitimi” olarak tanımlama cesaretini göstermişti. Düşüncesizliğin bu kadarı tüyler ürperticiydi.
“Cunningham! Kalan kuvvetlerimizin durumu nedir?!”
“Bağışlayın komutanım. Sinyal kararsız ve giderek daha da kötüleşiyor. Sahadaki durumu tam olarak kavrayamıyorum…”
Birlikler tam bir kaos içindeydi. Gayet doğaldı bu. Savaş ihtimalinin bulunmadığı yanılgısıyla sınırı düşüncesizce geçtikten sonra, kendilerini pusuya düşürüp doğramak üzere tam nizamda bekleyen İmparatorluk Ordusu ile karşılaşan hiçbir askerin soğukkanlı kalması mümkün değildi. Bu aptallığın tarihe geçeceğinden şüphe yoktu.
“Peki ya komuta merkezleri? Hava Sahası Kontrol veya Harekat İdare Merkezi de olur. Kimseye ulaşamıyor musun?”
“Hatlar çorba gibi… Hem ulaşabilsem bile arayamam; bize doğru frekansı bile tahsis etmemişler.”
Sue’nun birliğinde bile tecrübeli kabul edilen Üsteğmen Cunningham, omuzlarındaki uzun menzilli telsizle uğraşırken yüzünü ekşitti. Sinyaller, göklerin kurdu olmuş tecrübeli bir askeri bile çaresiz bırakacak kadar birbirine karışmıştı—bu da Anlaşma İttifakı’nın bu harekâta ne kadar baştan savma giriştiğinin kanıtıydı. Söz konusu ülke Sue’nun kendi vatanı olmasaydı, şaşkınlıktan donakalacağına şüphe yoktu.
“Düzgün bir şekilde savaş düzenine geçmeden asla sınırı ihlal etmezler. Anlaşma İttifakı hükümetinin yalnızca rest çekme diplomasisi yürüttüğü aşikâr. En azından İmparatorluk, savaşı göze almaya hazır olmadığı sürece böyle tehlikeli bir oyuna girişmezdi.” Sue’nun iki gün önce bir gazete makalesinde okuduğu, İmparatorluk Ordusu Genelkurmay sözcüsüne ait bir demeçti bu. O açıklama her şeyi özetliyordu.
Anlaşma İttifakı’nın rest çekme siyaseti, en fazla İmparatorluk’un nasıl tepki vereceğini tartmak için askeri hareketliliği artırma gösterisinden ibaret kalmalıydı. Sözcü, son derece tatsız bir şeye katlanmak zorunda kalan bir adamın hoşnutsuz çehresiyle, gayet mantıklı bir değerlendirmede bulunmuştu. Anlaşma İttifakı’nın önceden hiçbir hazırlık yapmaksızın ülkenin kaderini riske atacak askeri hamlelere girişeceğini kim tahmin edebilirdi ki?
“Kısa menzilli iletişim kullansanız da umurumda değil. Bu saatten sonra doğrudan kara kuvvetleriyle irtibat kurabilirsiniz. Kalan birliklerin çekilmesine yardım edeceğiz.”
“Anlaşıldı.”
İster şans diyelim ister şanssızlık, sınır ihlali olayı başladığında Sue’nun taburu geride bir mevzide konuşlanmıştı. Sınır hattı yakınlarındaki art arda yaşanan düzensiz çatışmalarda ağır kayıplar verdikten sonra yeniden yapılanma sürecindeydiler. Bölük ve daha üst ölçekteki birlikler için yeniden yapılanmak üzere başkente dönmek mümkündü. Sue, tam da resmi kayıtlara geçmeyecek operasyonlarda sık sık yer aldığı için durumu yanlış değerlendirmişti… Eğer o ve adamları geriye çekilebildiyse, bu durum ülkenin savaşa girme niyetinin olmadığını, hükümetin her zamanki propagandasını yaptığını gösteriyor olmalıydı.
Anlaşma İttifakı’nın ön cephe birlikleri arasında bile en iyisi sayılmaya layık olan Sue ve adamları, siyasetçilerin ve askeri devlet adamlarının katıksız aptallığını tarif edecek küfür bulmakta zorlanmıyordu. Hükümetlerinin bir aptallar lağımı olduğunun tamamen bilincindeydiler. Yalnızca yönetimin telafisi imkânsız derecede aptalca bir hamle yapacağını tahmin edememişlerdi.
“Darton, kusura bakma ama diğer birliklerle temas kurabilir misin? Nerede durduğumuza dair net bir fikir edinmek istiyorum.”
Başlangıçtaki konumları nedeniyle tepki vermekte çok geç kalmışlardı ve şimdi kelimenin tam anlamıyla kör bir halde, umutsuzca üstün olan düşman kuvvetleri karşısında birliklerin geri çekilmesine yardım etmek gibi imkânsız bir görevle karşı karşıyaydılar. İşleri daha da kötüleştiren şey, yalnızca belirlenmiş ileri kademe kontrolörüne ulaşamıyor olmaları değildi; durum o kadar kaotikti ki büyücü birlikleri, hava kuvvetleri ve kara birlikleri arasında en azından asgari koordinasyonu sağlamak için var olan Harekât İdare Merkezi’nden bile destek alamıyorlardı.
“Gerekirse takviye birliklerle buluşacağız. Takımlar, bölünmeniz ve yeniden toplanamamanız durumunda, bulabildiğiniz ilk yetkili komuta altında gruplaşma opsiyonunuz var.”
“Komutanım, bağlantı kurdum!”
Sue kendisine uzatılan telsiz mandalını kapaptı. Kısa bir görüşmeden sonra, sahadaki durumun tamamen kontrolden çıktığını öğrendi. Anlaşma İttifakı, barış döneminde kullandığı emir-komuta zinciriyle savaş durumuna hücum etme hatasının bedelini, tüm otoritesini ve kontrolünü kaybederek ödüyordu. Bunu görmek herkes için son derece kolaydı.
“Anlaşıldı. Öyle ya da böyle, bir tür liderlik olmadan savaşamayız. Bütün bu kaosa neden olan bombardımana karşı bir şey yapmamız lazım. Mutabık mıyız?”
Durum o kadar korkunçtu ki, toplu bir direniş sergilemek yerine her birlik başının çaresine bakıyordu. İletişim kurabildikleri—zar zor da olsa—muharebe meydanındaki silah arkadaşları arasında bile resmin tamamını görebilen ve gerekli tedbirleri alacak liderliğe sahip tek bir birlik bulmak imkânsızdı.
“Tamamen katılıyorum. Topçu mevzilerinin müstahkem olduğu kesin… Peki ya gözlemciler?”
Sue, elinin altındaki mevcut kuvvet göz önüne alındığında, sunabileceği en gerçekçi ve pratik desteğin düşmanın gözlemcilerini ortadan kaldırarak dolaylı ateşlerine müdahale etmek olduğu konusunda hemfikirdi.
“Yarbay Sue! 6. Kara Tümeni’nden şimdi bilgi geldi. Hâlâ gözlem yapıp sinyal gönderebiliyorlar!”
“Harika! Bakalım düşman topçu gözlemcilerini tespit edebilecekler mi?”
Şans eseri, geri çekilirken disiplinini pamuk ipliğiyle de olsa koruyan bu tümenle yeniden iletişim kurmak, tam da ihtiyaçları olan fırsatı sundu.
“… Tam üstüne bastık! Koordinatları gönderiyorlar!”
Birkaç gözlemci büyücü, konumlarını gizleme gereği bile duymadan tek başlarına uçuyorlardı. Düzenli aralıklarla gönderilen kodlanmış mesajların frekansına bakılırsa, bunlar kesinlikle istihbarat aktaran topçu gözlemcilerine ait özel şifreli dalga boylarıydı.
“Beklendiği gibi yalnızlar, ha? Bizi fazla hafife alıyorlar.”
“Belki de, ama devasa bir ikaz hattının arkasında değiller mi?”
Sue bunun farkındaydı. İmparatorluk hava kuvvetlerinin ve büyücü birliklerinin koordineli bir önleme ağıyla hava üstünlüğü savaşında nasıl emin ve kolay bir yol izlediğini izlerken inlememek için kendini zor tutuyordu. Destek unsurlarının tek başına uçmasına izin verecek kadar yeterli bir hava savunma hattı kurmuş oldukları aşikârdı.
“Yemin ederim, askeri bir süper güçle savaşa girmekle kafayı yemişiz. Ailemi alıp kaçmalıydım.”
“Yarbay Sue, bahse girerim o İmparatorluk köpekleri ‘Savaş bu kadar kolay bir şey miydi?’ diye kafalarını kaşıyorlardır.”
“Haklısın. Umalım da tedbiri elden bırakmış olsunlar.”
İşlerin ne kadar korkunç bir hal aldığını düşündükçe Sue’nun yapabileceği tek şey Tanrı’ya sığınmaktı.
Sahi Tanrım, biz tam olarak nerede hata yaptık?
Tanya’ya verilen görev önemliydi fakat monoton bir işti. Yapması gereken tek şey, bir telsiz ve bir set gözlem teçhizatıyla düşen mermileri takip etmekti. Verileri gerçek zamanlı olarak işleme görevi, veriyi alan topçu sınıfı personelindi. Norden Kontrol’deki bir operatör ise taktik emirleri sağlıyordu.
Kazanıyor olmamızın da bunda bir payı vardı elbet, ancak görevim İmparatorluk topçusunun takdire şayan bir uzmanlıkla hava patlamalı mühimmat ve eşzamanlı vuruş görevlerini icra etmesini izlemekten öteye geçmiyordu. Hakikaten de İmparatorluk, dünya güçleri arasında yükselen bir askeri güçtü. Ve bu itibarı ayakta tutan ordu, görece yeni teçhizatla donatılmıştı; öyle ki ateş gücü üstünlüğüne inanmanın ötesine geçip bunu kabul görmüş bir doktrin olarak harfiyen uyguluyorlardı.
İmparatorluk, “süngü asla yalan söylemez ama kaynaklar da söylemez” anlayışına inanıyordu. Buna paralel olarak topçular, İmparatorluk Ordusu’nun “savaş tanrıları” konumundaydı. Tanya gibi biri için de bu güçler, kendisini keyfî olarak yüce Tanrı ilan eden şüpheli bir varlıktan çok daha mutlak ilahlardı.
Ne de olsa, başlangıçtaki şüphelere rağmen tarafımızdaki herkes savaş belirtilerine karşı teyakkuzdaydı. Bir başka deyişle, uçaksavar büyücü gözetleme ağı kurulmuş vaziyette hava üstünlüğünü korumak için tam teşekküllü hazırdık. Müferrit bir direniş veya hafif bir uçaksavar ateşi parıltısını savaş tanrılarına bildirdiğim takdirde, tek bir çağrıyla o bölgeyi haritadan silerlerdi.
Bu, tehlikesiz ve tıkır tıkır işleyen ama yine de büyük saygı gören bir görevdi. Umarım böyle devam eder. Sonuçta, Fuji Ateş Gücü Tatbikatı’nı bile sevimli kılacak kadar çok demirin döküldüğü bu hengamede, ordunun zaferini başrolde ve en ön sıradan izleme keyfini çıkarıyorum.
Güvenliği tesis edilmiş gökyüzünden, ordumuzun düşmanı çaba harcamaksızın ezip geçişini izlemek hiç de tatsız bir tecrübe değil. Topçular etrafı altüst ediyor, ardından onların açtığı izden piyadeler ve zırhlı araçlar ilerliyor. Biz büyücüler ise hava-kara desteği ve muharebe hava devriyesinden sorumluyuz. Muharebe meydanının üzerinde süzülen karma avcı-bombardıman filosu, derin sızma harekâtı için öncü birlik olarak önden gidiyor. Bir tatbikatta bile işlerin bu kadar pürüzsüz ilerleyip ilerlemeyeceğini söylemek zor. Bunu bu kadar görkemli bir şekilde başaran Genelkurmay’a kadeh kaldırıyorum. Rütbe basamaklarını tırmanmam için bana böyle güvenli ve zahmetsiz bir yol sunduklarından ne kadar teşekkür etsem azdır.
Biraz hürmetsizlik gibi görünebileceğinin farkındayım ama General Lee’nin “Savaşın bu kadar korkunç olması iyidir, aksi takdirde ona fazla bağlanırdık,” sözüne katılmakta güçlük çekiyorum. Benim için savaş o kadar büyük bir zevk ki ne yapacağımı bilemiyorum.
“Norden Kontrol’den Peri 08’e. Topçu gözetlemeli ateşe başlıyor. Verilerinizi gönderin.”
“Burası Peri 08. İlk düşüş noktaları teyit edildi. Şimdi gönderiyorum. Ateş tanzimine gerek yok. Tekrar ediyorum, ateş tanzimine gerek yok. Etkili ateşe başlayın.”
Her şeyden önce topçularımız, sağlanan verilere böylesine hayret verici bir hassasiyetle sadık kaldıkları için inanılmaz bir iş çıkarıyor. Kolordu düzeyinde entegre edilmiş topçularla, ilk atıştan itibaren hedefi sürekli ramak kala vurmaya kadar her şeyi başarabilmek için mürettabatın olağanüstü eğitimli olması gerekir. Hakikaten de gösterdikleri performans, İmparatorluk’un boşuna bir askeri süper güç olarak görülmediğinin kanıtıdır. Netice itibarıyla, benim iş yüküm son derece hafif. Her şey harika.
“Norden Kontrol, anlaşıldı. Sapma atışlarına dikkat edin. İki yüz saniye içinde yoğunlaştırılmış ateşe başlamayı planlıyoruz. Tamam.”
“Peri 08, anlaşıldı. Kapanış.”
Biraz daha yüksek bir irtifaya tırmanırken muharebe meydanından bir miktar uzaklaşmak adına batıya doğru süzülüyorum. Topçunun nişanının öyle kolayca kayacağını sanmıyorum fakat bir dost birliğin kazara beni bir şarapnelle vurması tam bir skandal olurdu. Ve madem yoğunlaştırılmış ateş açılacak, gürültüyle yağacak bir sürü kovan yolda demektir. Topçu milletinin canla başla ateş ederek felekten bir gün çalmasını ben ancak gıptayla izleyeceğim. Hepimizin işimizden keyif alabilmesi için onların yolundan çekilmem şart.
Çok geçmeden topçular öyle amansız bir demir yağmuru başlatıyor ki zihnimdeki tüm savaş filmleri kareleri bir anda silinip gidiyor. Gökyüzündeki mevzimden görebildiğim kadarıyla, yeryüzüne doğru her yerden siyah noktalar yağıyor ve patlama alevlerinin dağılmasının hemen ardından, önceden insan olan et parçaları etrafa saçılıp gözden kayboluyor.
“Peri 08’den Norden Kontrol’e. Ateş görevi hedef vuruşu teyit edildi. Tekrar edin.”
“Burası Norden Kontrol, harekât alanı istihbaratı aktarılıyor. α Bölgesi, blo— Bzzzt… zzz.”
“Norden Kontrol, burası Peri 08. Çekim gücü zayıf. Korkunç bir parazit var. Tamam.”
Ya elektromanyetik bir müdahale var ya da teçhizatım basitçe arıza yapıyor. Neden tam da bu kritik anda yaşanmak zorundaydı ki? Tanya, her ihtimale karşı tedbiri elde tutmak adına sırtına bağlı teçhizatta bir sorun olup olmadığını kontrol etmeye başlar; tam Kontrol’e tekrar ulaşmaya çalışırken beklenmedik bir sinyal yakalar.
“Kerubim Lideri harekât alanı ikazı veriyor! Tekrar ediyorum, harekât alanı ikazı! Çok sayıda yaklaşan tanımlanamayan hedef teyit edildi!”
Bu ne rutin bir mesaj ne de acil bir bildirim; tamamen bilinmeyen bir ikaz kodu. Birinci devriye hattında devriye gezmesi gereken hava kontrolörünün harekât alanı ikazı vermesi son derece garip. Ve birinci devriye hattının önündeki ikaz hattı yarılmadıkça önleme muharebesi sırasında genellikle harekât alanı ikazı verilmediğinden, bu yayından pek çok anlam çıkarılabilir.
Belki de son derece dişli yeni bir asker grubu daha savaşa dâhil olmuştur. Eh, savaş bu. Görünüşe göre düşman öyle kolay pes etmeyecek.
“… Norden Kontrol’den beklemedeki tüm hava önleme unsurlarına. ROE sınır devriyesinden hareketli hava savunmasına intikal ettirilsin. Tekrar ediyorum, ROE sınır devriyesinden hareketli hava savunmasına intikal ettirilsin.”
Bağlantı başarıyla yeniden kurulur kurulmaz önleme emirleri peş peşe akmaya başladı. Tanımlanamayan hedefler tespit edildiyse yapılacak tek şey onları önlemektir, bu aşikâr. İmparatorluk’un yalnızca cephede devasa teşkilatlanmalar kurmakla kalmayıp havada da hazır ihtiyatlar bulundurmasının nedeni tam olarak buydu.
“Birden fazla tanımlanamayan hedef sinyali tespit edildi! Formül müdahalesi saptanıyor! Onları düşman kabul edin! Bunlar düşman sinyalleri! Onları derhal etkisiz hale getirin!”
Gelen yayının tonu, düşman nafile bir çaba içinde olsa bile önümüzde zorlu anlar olduğuna işaret ediyordu.
“Norden Kontrol’den tüm askeri kuvvetlere. Norden Kontrol’den tüm askeri kuvvetlere!” Neredeyse fark edilmeyecek kadar az olsa da kontrolörün sesine bir panik ve kafa karışıklığı sızmıştı. Dost unsurlar düşürülse bile gazete okuyan bir spiker kadar soğukkanlı kalması gereken insanlardı bunlar. Onların bu telaşı, durumun ne kadar vahim olduğunun açık bir göstergesi. “Anlaşma İttifakı’na ait bir büyücü taburunun sınırı ihlal ettiği tespit edilmiştir. Tekrar ediyorum, Anlaşma İttifakı’na ait bir büyücü taburunun sınırı ihlal ettiği tespit edilmiştir.”
Muharebe kontrolörünün sesindeki hafif şaşkınlık emaresiyle okuduğu bu durum raporu, inkar edilemez şekilde sarsıcıydı. Normal şartlarda askeri harekâtlarda kuvvetleri parça parça muharebeye sürmek tabudur. Takviye birliklerin bir ihtiyat kuvveti olarak en efektif şekilde görev yapabilmesi için nasıl konuşlandırılacağı askeri planlamada hayati önem taşır; ancak aynı zamanda komuta kademesinin elinin altında her an belirli miktarda stratejik ihtiyat bulundurması gerekir. Klasik ama aşılması en zor ikilemlerden biridir bu.
Anlaşma İttifakı’nın önce piyadeyi sınırı geçmeye zorlayıp ardından hava unsurlarını havalandırması tam anlamıyla akıl kârı değil. İmparatorluk kuvvetleri savunmadan takibe geçme aşamasına gelmişken Anlaşma İttifakı’nın ihtiyat birliklerini sahaya süreceği rüyamda görsem inanmazdım. Stratejik açıdan bakıldığında, İttifak’ın hava desteğini çok daha erken göndermesi gerekirdi; fakat işte tam da bu yüzden İmparatorluk gafil avlanmıştı.
“Öngörülen senaryo uyarınca derhal önleme yapın! Tekrar ediyorum, derhal önleme yapın!”
Topçu birlikleri düşmanı ezme konusunda yarım yamalak bir iş çıkarmıştı ve tam da tüm unsurlarımız mevzi değiştirmeye, küçük düzeltmeler yapmaya başladığı sırada, bir taburdan fazla düşman büyücüsü devasa ölçekte bir direniş göstermek üzere belirivermişti. Böyle bir şeyin yaşanabileceğini kimse tahmin etmemiş değildi; ancak İmparatorluk Ordusu, düşmanın sahadaki ana kuvvetlerini tamamen imha ettiğine inanıyordu.
Genel bir kaide olarak, eğer Anlaşma İttifakı birliklerin geri çekilmesini örtmeyi hedefleseydi, çok daha erken harekete geçmeliydi. Şüphe yok ki, beklenmedik düşman takviyeleri ön hatları tam anlamıyla kaosa sürüklemişti. Daha birkaç dakika önce silik konumumun terfi şansıma darbe vuracağından endişelenip dursam da, şu an cephenin gerisine daha yakın olduğum için samimiyetle minnettardım. Eğer beklemedeki hava indirme birlikleriyle birlikte olsaydım, muhtemelen şu an amansız bir it dalaşının ortasına dalıyor olurdum; şansıma gözetleyicilerin gitmesi gerekmiyordu.
“… Bzzzt… zzz… zzt…”
Tam şansıma şükrettiğim sırada, Norden Kontrol daha birkaç saniye önce durumun ne kadar radikal bir şekilde değiştiğini haber vermiş olmasına rağmen, parazit sesleri telsiz iletişimini tamamen yuttu. Muharebenin en kritik anındayız ve telsizimin tek yaptığı cızırdamak.
Az önce de sorun çıkardığı düşünülürse, cihazın kendisinin arızalanmış olma ihtimali oldukça yüksek. Telsizin topçu atış tanzimine devam etmem ve birlik istihbaratını almam için ne kadar hayati olduğu düşünülürse, bu durum inkar edilemez şekilde can sıkıcı. Fakat Tanya’nın hafızasına bakılırsa, bu telsiz çeşitli tatbikatlar sırasında fazlasıyla hırpalanmıştı. Dayanıklılığıyla övülen muharebe haberleşme teçhizatının bu kadar kırılgan olmaması gerekirdi.
Tuhaf bir durum, ama belki de bu arıza cihazı gerçek muharebe koşullarında kullandığım için meydana gelmiştir. Fakat bu durum sadece düşen mermilerin koordinatlarını bildirmemi engellemekle kalmıyor; teknik aksaklıktan kaynaklansa bile, bir topçu gözetleyicisi olarak görevlerimi yerine getiremez hale gelmeme sebep oluyor ki bu son derece endişe verici. Yine de en nihayetinde, telsizimin bozulmasına uzun süre dövünmeme gerek kalmadı.
Radar emisyonu mu?! Bunu fark etmiş olmam tamamen bir tesadüf. Her şeye rağmen Tanya’nın içgüdülerine güvenip hızla rotamdan sapıyor ve saldırıyı kıl payı savuşturuyorum. Daha az önce izlediğim uçuş hattı boyunca sayısız büyü formülü patlıyor. Düşman geldi.
“Mayday! Mayday! Pixie 01’den Norden Kontrol’e! Pixie 01’den Norden Kontrol’e! Harekât alanı alarmı! Acil yardım talep ediyorum!” Tanya, dalga boyunu maksimum genliğe ayarlayarak telsize bağırıyordu; parazit bir arızadan değil, düşmanın karartma yapmasından kaynaklanıyordu.
Hiç şüphe yok ki bu büyücüler, sınır boyunca hayatta kalan düşman unsurları arasındaki en büyük tehditti. Anlaşma İttifakı büyücü departmanında gelişmekte olan bir ülke olarak kabul edilir, bu yüzden sayıları azdır; ancak bu eksikliği kapatmak adına ellerindeki büyücüler son derece güçlü seçkinlerdir. Bu da büyük ölçüde İmparatorluk karşıtı ittifakta yer alan ülkelerin desteği sayesinde mümkün olmuştur. Esasen bu, klasik bir “düşmanımın düşmanı dostumdur” vakası.
Fakat Anlaşma İttifakı’nın büyücü eksikliği çektiği varsayımı, düşman hatlarının arkasında yeniden organize olan düşman büyücü birliklerine dair durum raporu alındıktan sonra bile ben dahil İmparatorluk Ordusu büyücülerinin rehavete kapılmasına yol açmıştı. Muharebe öncesinde elde edilen istihbarata göre, Norden’e sevk edilen en seçkin düşman büyücüler hâlâ kuzeydeki İttifak topraklarında aceleyle toplanmaya çalışıyordu. Bu yüzden kimse yakınlarda bu derece tehlikeli bir düşman büyücü birliği beklemiyordu.
Sanırım bu durumun düşmanın dikkatsizliğimizden yararlanmasına imkan sağladığı söylenebilir. Her halükarda, düşman kuvvetlerinin belirmesi derhal komuta yerine bildirilecektir. Bunu yapmanın sadece taktiksel bir değeri yok, aynı zamanda hesaba katılması gereken sonsuz büyüklükte politik sonuçları da var. Doğal olarak ben de prosedürleri uygulayıp durumu rapor ediyorum. Yine de kahramanlığa soyunup tek başıma düşmanı üzerime çekmek gibi bir niyetim yok. Ölüm arzusu olan her kim varsa gidip ölebilir. Benim birincil önceliğim hayatta kalmaktır. Asıl mesele paçayı kurtarıp kurtaramayacağım.
Hızla yaklaşan oldukça kalabalık bir uçan grup tespit ettikten sonra hava muharebesine hazırlanırken telsize, “Bölük büyüklüğünde bir düşman büyücü grubunun hızla yaklaştığı tespit edildi,” diye sesleniyorum. Sayıları mide bulandırıcı derecede fazla. “Koordinatlar: Harekât alanı alfa, sekizinci blok. İrtifa: 4.300!”
Karşı tarafın çatışması veya siyasi ajandası ne olursa olsun, ateşli bir savaşma azmi sergiledikleri kesin. Dürüst olmak gerekirse, kaybetmekte oldukları muharebeden yılmayıp çaresizlik saçarak öne atılmaları tam bir baş belası. Yine de düşmanlarım, savaşma hırsıyla dolup taşan çalışkan askerler. Benim başıma açtıkları belayı umursayacak halleri yok elbette.
Diğer taraftan, İmparatorluk kuvvetleri hâlâ cephe genelinde zafer kazanıyor. Bu muharebenin bizim zaferimizle sonuçlanması son derece doğal—ki tam da bu yüzden durum bundan daha kötü olamazdı. Eğer düşman, İmparatorluk kuvvetlerinin sahanın geneline hakim olduğu bir anda sadece benim sorumluluğumdaki bölgeyi yarıp geçerse, bu literal anlamda İmparatorluk’un tüm muharebedeki tek kara lekesi olarak kayıtlara geçecektir.
“Benim yetersizliğim, herkesin başarısı arasındaki tek başarısızlık olarak kayıtlara geçecek.” Eylemlerimin beni kınamalara karşı kendimi savunamayacak duruma düşürecek kadar kötü hatırlanacak olması fikri beni dehşete düşürüyor. İnsanların, atanan basit bir görevi yerine getirmek gibi en temel bir işi bile başaramayışıma hor bakacak olması korkunç bir düşünce. İşler bu noktadayken, sırf bu olasılık bile içimdeki korkuyu körüklemeye yetiyor. Ve üstler önleme emri verdikten sonra benim gibi erbaşların bunu reddetme hakkı yoktur.
Var gücümle düzensiz kaçınma manevralarına başlıyorum. Ufak tefek fiziğim sayesinde normalde g kuvvetini biraz daha az hissetmeyi beklerdim. Ama işin aslı, büyü formülü harp başlıklarından yağan mermi sağanağından kıl payı kaçınmak, bünyedeki baskıyı bambaşka bir boyuta taşıyor.
Üzerime doğru hızla atılan grubun büyüklüğüne bakılırsa, en azından bir takım oluşturacak kadar kalabalıklar. Hayır, bu seçkin bir müfreze bile olabilir. Avuçlarının içine aldıkları hedefin üzerine mermi yağdırıp üstün ateş güçlerini kullanarak düşmanın hareket alanını kısıtlarken tam anlamıyla kitaba uygun ilerliyorlar. Yaklaştıkça amaçları şüpheye yer bırakmayacak şekilde netleşiyor.
Tepelerinde kendilerini koruyacak tek bir hava unsuru bile bulunmayan İmparatorluk topçu bataryaları, müthiş birer taktik hedef konumunda. Düşman bölüğünün ana kuvvetleri hatları çoktan yardığına göre, ateş desteğimizi etkisiz hale getirme planları stratejik açıdan bu riski almaya değer. Her kârda durum son derece vahim.
Kolordu kundağı motorlu topçu kullansa belki bu kadar kötü olmazdı, ancak aslan payını çekili bataryalar oluşturuyor. Zırhlı tümenlerin, büyücü birliklerinin ve hava kolordusunun idamesini düzgünce sağlarken topçu mürettabatını da mekanize etmek İmparatorluk için bile fazla ağır bir yük. Tabii ki topçuların hantal obüsleri koşumlayıp kaçacak ya da saklanacak zamanı yok.
Dolayısıyla karadaki silahların kaderi, muharebe hava devriyesinin sergileyeceği performansa bağlı. Fakat bölük büyüklüğündeki bir büyücü grubunun ilerleyişini durdurmak muazzam bir güç gerektirecektir. Kısacası, dost hava birlikleri organize edilene kadar onları oyalamak hayati önem taşıyor.
“Temas sağlandı!”
“Norden Kontrol’den Pixie 01’e! Durum raporu verin!” Neyse ki elektronik karşı-karşı önlemlerimiz devreye girmiş olmalı ki son telsiz yayını gayet net geliyor. Ah, işte başlıyoruz. Yüzde yüz ihtimalle başımın belaya gireceğini öngörüyorum. Kadın içgüdülerinin genellikle doğru çıktığını söylerler. Ancak dışarıdan küçük bir kız çocuğu gibi görünsem de iç dünyamda kendimi pek bir hanımefendi olarak görmüyorum. Öyleyse bu da neyin nesi? Neden içimde böyle kötü bir his var?
“Burası Pixie 01. Sıcak temas sağladım. Tekrar ediyorum, sıcak temas sağladım. Düşman bir büyücü bölüğü hava sahamıza sızıyor.”
“Norden Kontrol, anlaşıldı. Teması kaybetmeyin ve düşmanı oyalayın. Ayrıca mümkünse istihbarat toplayın.”
Ha, demek mesele buydu. Yemin ederim işler bundan daha kötüye gidemezdi. Düşmanla angajmana girip bir de istihbarat toplamak mı? Hayır, hayır, öncelik onları yavaşlatmaya çalışmak olmalı, değil mi? Peki koskoca bir bölüğü tek başıma engellemeye çalışmak mı? Üstelik sığınacak tek bir siperin bile bulunmadığı açık semada? Eğer ölmemi emrediyorlarsa, bunu açık açık söylemelerini tercih ederdim.
“Ciddi bir savaş gücü farkı var. Takviye talep ediyorum.”
“Norden Kontrol, anlaşıldı. Dost bir büyücü takımını çoktan havalandırdık. Havada beklemede olan ek bir bölüğün de altı yüz saniye içinde ulaşması gerekiyor.”
Ha, öyle mi? Anlaşılan takviyeler on dakika içinde burada olacakmış. Bu süre hazıranlatılmış bir hazır erişteyi pişirmek, yemek ve üstüne ortalığı temizlemek için bile fazlasıyla yeterli. Dürüst olmak gerekirse, tek başıma koskoca bir bölüğe karşı on dakika boyunca oyalama harekâtı yürütmemin imkanı yok.
Her şeyden üstün tuttuğum kendi canımı koruma hususunu hesaba katarsak, benim için en akıllıca hamle arkama bakmadan geri çekilmektir. Aşikar olması gerekir ama burada tek başıma ulu bir muharebe verecek kadar vatansever değilim. Yine de düşmandan kaçma utancı yüzünden askeri tarihe bir kara leke olarak geçmemek için elimde geçerli bir bahanem olmalı. En azından yüksek komutanlıktan stratejik değeri olmayan bu hava sahasından çekilme emri alabilseydim…
“Pixie 01’den Norden Kontrol’e. Derhal geri çekilme izni talep ediyorum. Tekrar ediyorum, derhal geri çekilme izni talep ediyorum.”
“Norden Kontrol’den Pixie 01’e. Ne yazık ki bunu onaylayamam. Dost müdahale timi ulaşana kadar düşmanı oyalamak için elinizden geleni yapın.”
Tüh Allah belanızı versin. Lanet olsun sizin gibi sefahat düşkünü kontrolörlere! Geriden verilen tek bir emirle bir insanın canını alabiliyorsunuz! Cidden gelip benimle yer değiştirmek isteyip istemediklerini sorarak avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. İmkansızı emretmeden önce cepheye gelip bir de kendileri denemeliler.
“Pixie 01’den Norden Kontrol’e. Topçu birliklerimizin durumu nedir?”
Yine de ben olgun bir insanım. Tanya’nın fiziksel yaşının beni esir almasına izin verip bu duygularla hareket edersem ve patırtı koparırsam, bunun gelecekte başımı ağrıtmaktan başka bir işe yaramayacağını biliyorum. İleride büyük bir mevkiye geldiğimde intikamımı her türlü alırım. Ve sırf ileride hepsine bunun bedelini ödetmeyi umduğum içindir ki mevcut durumda elimden gelenin en iyisini yapmalıyım.
Göstereceğim çaba, Tanya Degurechaff olarak bilinen büyücünün en kötü koşullarda bile görevini yerine getirmek için canını dişine taktığı anlaşıldığında eleştirilerin hedefi olmaktan kurtulmasını sağlayacak. Hem en kötü senaryoda beni günah keçisi yapıp askeri mahkemeye verseler bile, gerideki topçuların karşı karşıya olduğu tehlikenin bilincinde olarak hareket ettiğimi gösterip inisiyatif alabilirim. Daha sonra sorunu çözmek için elimden gelen her şeyi yaptığımı iddia edebilirim. İşi garantiye almak her zaman akıllıcadır.
“Büyücü takımı size takviye olmak üzere yolda. Yaklaşık üç yüz saniye içinde topçu hava sahasına ulaşmış olurlar.” Aynı zamanda, Yedinci Hareketli Büyücü Bölüğü de önleme yapmak üzere yolda. Daha önce de belirttiğim gibi, altı yüz saniye içinde size ulaşmalarını bekliyoruz.”
Lanet olsun, en kötü senaryo taşa kazındı. Bu boktan durumu başıma saran nedensellik yasasının Allah belasını versin!!
Düşman büyücü birlikleri neden doğrudan benim sorumluluk alanımdaki hava sahasının hemen arkasında konuşlanmış topçulara doğru hücum etmek zorunda ki? Erken uyarı hattından sorumlu birlikler ne bok yiyor?
Bir büyücü bölüğü kimse fark etmeden buraya kadar nasıl gelebilir? Zaferimiz neredeyse kesinleşmişken birilerinin rehaveti yüzünden ihale bana kalırsa buna dayanamam. Hem bu adamlar topçu birliklerini vurmak istiyorsa, yan sektöre gitseler onlar için aynı şey olmayacak mıydı? Neden bütün yerler dururken tam da buraya gelmek zorundalar ki?!
Lanet olasıca iblis. Hâlâ bana beddua mı ediyorsun?! Pekala, tamam. Madem öyle istiyorsun, lanet olsun. Hepsi beni bitirmek için fırsat kolluyor, değil mi? O halde tek başıma pes edip gitmeyeceğim. Kararımı verdim. Eğer öleceksem, hep birlikte gideceğiz. Bu haydutlardan koca bir sürüyü yanımda götürmeden canımı teslim etmeyeceğim.
“Pixie 01, anlaşıldı. Norden Kontrol, son nefesime kadar direneceğim!”
“Norden Kontrol, anlaşıldı. Bol şans.”
Çaresizlikten bağırdığımı kabul ediyorum. Ama “bol şans” mı? Cidden mi? Yani, sondaki o gereksiz temenni de neyin nesiydi öyle? Göğsümde uğursuz bir his kabarırken kaşlarımı çatmadan edemiyorum.
Bu durum bana, kaderin garip bir cilvesiyle Sekigahara Muharebesi’ne hükmeden Tokugawa askerlerinin sıradışı Shimazu kuvvetleriyle karşılaşmasını hatırlatıyor. Başka bir deyişle söylemek istediğim şey şu: Buraya gelmeyin. Kaybolun. Kış kış.
Alt dudağımı ısırırken, kör talihime lanet okumaktan başka elimden bir şey gelmiyor. Zaten Varlık X gibi yaratıklar tarafından oyuncağa çevrilmiş durumdayım. Kendimi her şeye hazırlamıştım, gerçekten hazırlamıştım… Ama düşmanın hakimiyetindeki bir hava sahasında savunma amaçlı oyalama harekâtına girişeceğim rüyamda bile aklıma gelmezdi.
Hiç mi çocuk koruma hizmeti yok bu memlekette? Düğme kadar sevimli miyim bilmem ama en azından dışarıdan öyle görünüyorum. Üstelik herhangi bir çocuk da değil, insanların sürekli “küçük” ya da “ufaklık” diye hitap ettiği kadar ufak tefek biriyim. Düşmanın beni görünce ateş etmeye tereddüt etmesini isterdim ama bir muharebe meydanında insancıllık bekleyemezsiniz.
Holokost’ta, ardından Saraybosna ve Ruanda’da yaşananları bilen herkes, hümanizm ideallerine körü körüne inanmanın ne kadar tehlikeli olduğunu şimdiye kadar anlamış olmalıydı. İnsanoğlunun devasa vahşetler sergileyebilen iblislere dönüşmesi işten bile değildir. Bu belki etik dersinde öğretilmez ama bizim doğamızda var.
Batı’nın, sırf bu kötülükleri işleyen iblisler var diye “erdemli bir Tanrı var olmalı” şeklindeki mantıklı yorumunun ilgi çekici olduğunu kabul etmek gerek. Ne yazık ki Varlık X bana pek erdemli görünmediği için buna katılmam imkansız.
“‘Tanrı öldü,’ mi denmişti?”
Tartışmalı olsa da Nietzsche’nin vardığı sonuç muhtemelen doğru. Tanrı’nın var olması imkansızdır. İnsanlar kendi başlarının çaresine bakmak zorundadır. Bu durumda bu, savunma amaçlı bir oyalama harekâtı anlamına geliyor.
Elimizdeki teçhizat; hafif kurşun geçirmez bir üniforma, gözetleyici teçhizatı ve Volcker Silah Fabrikası üretimi Tip 13 Standart Hesaplama Mücevherinden ibaret. Gözetleme görevinde olduğum için, formülleri yükleyerek nişancının iradesini daha uzak menzillere yansıtan sihirli mühimmat tüfeğim yanımda yok. Zaten takdir edersiniz ki benim için fazla ağır.
Bu şartlar altında düşmanı nasıl yavaşlatmam bekleniyor? Elbette tek çaremin bir zayıf nokta bulmak olduğunu biliyorum. Doğal olarak sessiz sedasız ölmeye hiç niyetim yok. En kötü senaryoda kendimi imha eder, yine de onları aşağı çekmek için ne gerekiyorsa yaparım. Doğranıp gitmektense, onları da yanımda götürmezsem içim rahat etmez. Yine de mümkünse hayatta kalmayı tercih ederim.
Aslına bakılırsa hayatta kalmak en büyük önceliğim. Gerçekten sadece tüymek istiyorum. Topçu destek teçhizatını üstümden atarsam hafiflerim. Hatları yarmaya çalışan düşman birlikleri topçuları hedef aldığına göre, tamamen geri çekilmeye odaklanıp araya derhal mesafe koyarsam güvenli bir bölgeye sığınabilirim. Ama kaçmayı başarsam bile sonrasında hiç şansım yok. Düşman karşısında firar etmenin cezasını ordunun nasıl kestiğini söylemeye gerek bile yok—idam mangasıyla kurşuna dizilmek. Firar ettiğim günden itibaren askeri inzibatla bitmek bilmeyen efsanevi bir kovalamaca oyununa hapsolurum. Yanımda tek bir kanat adamı bile olmadan, tamamen tecrit edilmiş olmama rağmen savaşmaktan başka çare yok.
“… Sanırım bu benim kişisel savaşım haline geliyor.”
Kendi tarafımın zaferinin çoktan kesinleştiği bir muharebe meydanında, şu an ölümcül bir dövüşte ölmeye hazırlanıyorum. Aslına bakılırsa düşmanın amacı topçularımıza darbe indirerek çekilen birliklerine destek sağlamak, beni ortadan kaldırmak değil. Başka bir deyişle, beni vurup düşürmek düşman büyücüleri için muhtemelen rahatsız edici bir sineği ezmek gibi bir şey.
Önemsiz bir teferruattan ibaret görülürken hayatımın ve kariyerimin tehlikeye girmesi gerçekten aşağılayıcı. Başkalarına tepeden bakmak benim hakkımdır; kimsenin bana bunu yapmasına izin verilemez. Sonrasında ne olacağını hiç düşünmeden, birbiri ardına müdahale formülleriyle kendime doping yapmaya başlıyorum. Tepki sürem kısaldı, anlık gücüm tavan yaptı. Büyü devrelerini zorlayarak açmanın getirdiği o batıcı ağrıyı beynim idrak etmeden önce, beyin içi uyuşturucu formülleriyle acıyı bastırıyorum. Ahh, gaza geliyorum sanki. Vücudum heyecandan cayır cayır yanıyor.
Kafayı bulmak böyle bir şey mi acaba? Artık en kötü senaryo gerçekleşip düşman beni vurup düşürse bile, acıdan kendimden geçmeden kaçmayı başarabileceğim.
“Ne büyük bir onur. Bu harika bir şey. Öyle muazzam bir an ki. Ahh, bu çok ama çok eğlenceli. İçim içime sığmıyor.”
“Pixie 01?”
Duyulsun diye kendi kendime konuşuyordum, bu yüzden Komuta Yeri’nin bunu yakalamış görünmesi beni rahatlattı. Böylece ne kadar savaş arzusuyla dolu olduğuma tanıklık edecek bir şahidim var artık. Heyecandan patlama noktasına geldim. Dünya etrafımda zevkten dönerken bile bir büyücünün beyni berrak düşünmeyi sürdürmeyi başarır. Gerçekten muazzam bir şey.
Düşünce süreçlerimin ilaçlarla veya delilikle bulanmasını son derece etkili bir şekilde engelliyor. Büyücü olduğum için çok şanslıyım… Gerçi asker olmak istediğimden değil ya, neyse.
“Bu görevin sıkıcı olmasından korkuyordum ama bak sen şu işe, şimdi koca bir orduyu tek başıma karşıma alıp muharebe meydanının yıldızı oluyorum.”
Burada ölüp gitmeme kesinlikle imkan yok. Dünya adil değil—hem de hiç değil—ama bu sadece piyasa başarısızlığından ibaret bir durum. Piyasanın bu aksaklıklarının düzeltilmesi gerekiyor.
Mesele en nihayetinde maliyete dayandığına göre, kendi değerimi mümkün olduğunca yükseğe çıkarmalıyım. Ve bir pazarlama stratejisi her zaman şarttır. Kendimi öne çıkarmam lazım. Kendimi pazarlamak için elime geçen o muazzam fırsatların hiçbirini kaçırmayarak var gücümü ortaya koymalıyım. Başka bir deyişle, her fırsatı sonuna kadar değerlendirmeliyim. Bunu başarabilirsem, hayat oldukça keyifli bir hal alacaktır.
“Muharebenin karmaşasında dostla düşman arasında kaybolup gitmekten korkuyordum ama bunun yerine spot ışıklarının altına geçiyorum.”
Bu durum beni en ufak bir şekilde bile mutlu etmiyor, üstelik bu hava sahasında tek başımayım. Gizlice sıvışma imkanımın bile olmaması bu durumu daha da berbat kılıyor. Sahadaki koşullar bana acı verecek kadar az seçenek bıraktı. Durum böyle olunca, yapabileceğim tek şey sergileyeceğim performansla seyircileri (yani üstlerimi) en iyi nasıl hoşnut edeceğimi düşünmek. Şaşırtıcı bir şekilde, insanoğlu köşeye sıkıştığında oldukça iyi bir şov çıkarabiliyor.
“Demek derinden etkilenmek böyle bir şeymiş. ‘Ölmek için güzel bir gün…’ Lanet olsun, gerçekten öyle.”
Gözetleyici teçhizatını fırlatıp atıyorum. Ağır silahlarla donanmış bu düşman büyücüleri hantal bir kara muharebesi hayal ediyorlar ama biz bunun yerine dans edeceğiz. Temel avcı manevralarına başlarken, bu coşku verici düşünceyle kendimi gaza getiriyorum. Bu, hepsi birbirinden berbat seçenekler arasından seçilmiş lanet olasıca en iyi tercihten başka bir şey değil; her ne kadar yapmaya hiç niyetim olmasa da, tek önemli olan görevimi yerine getirmek ve hayatta kalmak.
Görevimi ifa ediyor gibi görünmek yeterli olacaktır. Kayda değer bir it dalaşının ardından, düşmanın ya elimden kaçtığını ya da beni vurduğunu süsünü verebilirim. Sonra başkası icabına baksın. Yaptığım hesaplara göre, topçularımızı vurmak için imkansızı göze alan bir grup bile, ben başka bir yere uçup gidersem peşimden gelmekle uğraşmayacaktır.
Düşman karşısında firar etmektense, çabalarım yetersiz kalmış ve savaşamayacak duruma gelmiş olacağım. Dost birliklere mümkün olduğunca yakın bir yere zorunlu iniş yapabilirsem mükemmel olur. Şu Anlaşma İttifakı hamamböceklerini yavaşlatabilirsem daha da harika olur. Sonuçta zaman altından çok daha değerlidir ve hatları yarmaya çalışan bu pislikler zamanımı gasp ediyor. Küçük bir teselli olsa da, bunun intikamını almak fena olmazdı. Dolayısıyla, bu çatışmadan kimsenin galip çıkmasına izin vermeyeceğim. Ve eğer biri galip gelecekse, o da ben olacağım.
Acı çekmekten en ufak bir zevk almıyorum ve çamura bulanmaya kesinlikle hiç niyetim yok, ama ölmek de istemiyorum. Zaten ölmem için hiçbir neden yok. Hayatta kalmak için ne gerekiyorsa, gerekirse çamurlu su bile içerim. Hayatın kendisi başlı başına bir savaştır.
“… Komutan Sue! Düşman takviye birlikleri! Bir bölük hızla yaklaşıyor! Ve arkalarında bir büyücü takımı saptıyorum. Takviye olduklarından şüpheleniyorum!”
Tanrım, ah Tanrım, neden? Neden böyle olmak zorunda?
“Düşman, On Altı Holstein Tümeni’nin savunmasını yardı!”
Dünya üzerinde işler nasıl bu noktaya geldi?
“Albay Lacamp’ın taburu taarruz timine imdat çağrısı gönderiyor! İmparatorluk büyücülerinden oluşan bir taburla çatışmaya giriyorlar. Kaçış güzergahını tutamayacaklarını söylüyorlar.”
Nerede yanlış yaptık?
“Biliyorum! Bununla kaybedecek vaktimiz yok. Şu gözetleyici büyücünün icabına hâlâ bakamadık mı?!”
Gökyüzünden bakan Yarbay Sue, alevler içinde çökmekte olan anavatan ordusunun durumunun her geçen saniye daha da kötüleştiğini kabul etmek zorunda kaldı. Yüzü öfke ve sabırsızlıkla kasılıyordu; ancak sesi kısılana kadar bağırıp dolaylı ateşi kesmelerini söylese bile, bu durum hiçbir şeyi düzeltmeyecekti.
“Iskalıyoruz, ıskalıyoruz!”
Eğer bakışlarıyla yangın çıkarabilseydi Yarbay Sue, gökyüzünde süzülen o kıvrak düşman büyücüsünü külleri bile kalmayana dek diri diri yakardı. Ah, avucumuzun içi gibi bildiğimiz Nordland hava sahasında uçarken bu nasıl başımıza gelebilir? Bugün her şey ağzımda berbat bir tat bırakıyor, bu tanıdık gökyüzü bile.
“Aşağılık müfrezemizi çok ters bir konumda yakaladı. Dost birliklerin tepesinde dövüşmek tam bir belaymış.”
Adamlarının çoğunluğu tek bir düşmanın peşindeydi. Sue, hayatta kalmak için elinden geleni yapan o büyücüye korkak diyemezdi. İşin içinde bizzat yer almasaydı, sergilenen bu yiğitliğe ve sarsılmaz savaş ruhuna derin bir hayranlık ve saygı duyardı. Ancak mevcut şartlarda, düşmanın cesaretini takdir edecek vakitleri yoktu.
Anson Sue’nun kulaklarında sadece topçuların aralıksız gürlemesi çınlıyor, gözleri ise bombardment altında parça parça olan dost askerlerden başka bir şey görmüyordu.
“… Lanet olası politikacılar!”
Suçlunun kim olduğu sorulsa, cevap tartışmasızdı. Ağzından kaçan o tek lanet okuma her şeyi özetliyordu. Sue, Londinium Antlaşması’yla dalga geçen, onu pişkince görmezden gelip ardından seçim kampanyasının bir parçası yapan o aptalları alıp tam buraya dikmek istiyordu. Politikacıların ateşe attığı kişiler anavatanın öz evlatlarıydı.
“Yaklaşın! Hücuma hazırlanın!”
“Komutanım Sue! B planına geçip düşman topçu bataryalarını vuralım! Düşman büyücü ne kadar hızlı olursa olsun, geride tek bir manga bıraksanız bile icabına bakmaya fazlasıyla yeter!”
“Unut bunu Lagarde. Düşman takviye birlikleri yola çıktı bile. Bizi tamamen yok ederler!”
İster iyi ister kötü olsun, Yarbay Sue’nun birlikleri düşman hatlarının çok fazla derinine sızmıştı. Belki yanlarında birkaç adam daha olsaydı, düşman bataryasına baskın düzenleyebilirlerdi. Fakat ilk yarma harekâtında, açılan gediği elde tutmak için birkaç birliği geride bırakmak zorunda kalmıştı. Bu da elinde sadece takviyeli bir manga kadar adam bırakmıştı.
“Cunningham, düşman takviyelerinin gelmesine ne kadar var?!”
“En yakındaki birlik 480 saniye içinde burada olur! Acele etmezsek tepemize binecekler!”
İmparatorluk birlikleri birer birer ön kesme yapmak üzere gelirken, imha olma riskini göze alıp hücuma kalksalar bile buradan nasıl sağ çıkacaklarını göremiyordu. Yine de elindeki mevcut insan gücüyle yapabileceğinin en iyisini yapacaktı.
Bu, Yarbay Anson Sue’nun Anlaşma İttifakı’nın bir askeri olarak verdiği rasyonel karardı; aynı zamanda elindeki kısıtlı bilgilerle başarabileceğinin de sınırıydı. Askeri romantizme prim vermeyen biriydi; bu yüzden düşman bataryalarının sıkı bir şekilde korunduğunu düşündüğünde, onlara saldırmaktan hızlıca vazgeçmişti.
Ancak gerçekler acımasızdı. Bataryaların üzerindeki hava sahası ardına kadar açıktı.
“Biliyorum. Eğer biz… Lanet olsun! Lagarde?!”
“Yüzbaşı?! Yüzbaşı Lagarde?!”
“Cunningham, onu koru! Lagarde, irtifa alabiliyor musun? Lagarde?!”
Tam gözlerinin önünde Yüzbaşı Lagarde, kör bir hırsla düşman büyücüsünün üzerine atılmıştı. Nasıl tepki vereceğini bilemeyen destek ekibinin uyumu bozuldu ve Yüzbaşı’yı yanlışlıkla vurma korkusuyla ateşi kestikleri an, düşman büyü formülünü devreye soktu. Lagarde, destek ateşinin düşmanın hareket kabiliyetini kısıtlayacağı varsayımıyla hücuma kalkmıştı ve şu an rotasını değiştiremeyecek kadar yakındı.
“Yağma yok! Beni koruyun.”
Lagarde bir şok dalgasından çok daha fazlasına yakalandı; doğrudan patlamanın kendisini yedi. Rotasını hafifçe değiştirmek bile işe yaramazdı. Bir anda Koruyucu Zarı soyuldu ve Savunma Kalkanı parça parça oldu. Yüzünü kollarıyla siper etmek için anlık bir karar verdi, ancak hayatta kalması yine de yalnızca Tanrı’nın bir lütfuydu.
“… Dağılın! Aşağılık herif baştan beri bunu hedefliyordu! Thor!”
Sue’nun tarafı sayıca üstündü; hepsi ateş hattında toplanmıştı. Ancak kıstırdıkları bir düşmanı ellerinden kaçırmanın ödedikleri bedeli çok ağır oldu.
“Zayiat raporu!”
“İki kişi düştü, Yüzbaşı Lagarde ise ağır yaralı.”
İki kolu da yanan Lagarde, kan kaybı ve acı yüzünden bilinci yarı açık bir şekilde irtifa kaybediyordu. Üsteğmen Thor da siper olmak amacıyla ateş hattına fırladığında yakın mesafeden Patlama Formülü ile vurulmuştu, bu yüzden pratik olarak o da artık savaş dışı kalmıştı.
“Kahretsin, bunu yanlarına bırakmayacağım. Komutanım, düşmana hücum edeceğim. Beni arkalayın!”
“Ah, lanet olsun! Onu koruyun!”
“Vur! Hadi ama, vur artık!”
“Yakaladım seni!”
Bütün bu hengamenin ortasında Sue, “Kıstırdım,” diye bir ses duyduğundan emindi.
Ses adeta neşeyle çınlıyordu—tıpkı bir delinin kahkahası gibi.
“Dur, Baldr! Geri çekil. O büyücü yapacak ki… ,” Sue avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı ama hemen ardından, İmparatorluk büyücüsü etrafındaki herkesi yutacak bir büyü savurdu.
“Bir… intihar saldırısı mı…?”
Gözlerinin önündeki bu manzarayı idrak etmek istemiyordu ama buna bizzat şahit olmuştu.
“Komutanım, süre doldu! Tepemize binmek üzereler!”
“… Gözetleyiciyi indirdik! Çekiliyoruz!”

BİRLEŞİK YIL 1923, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, PERSONEL DAİRESİ, ŞUBE MÜDÜRÜ ODASI
İmparatorluk Ordusu Personel Dairesi’nde görevli subaylardan Binbaşı von Lergen, aşırı çalışmaktan yorgun düşmüş zihnini dinlendirirken bir yandan da sigarasından derin bir nefes çekiyordu. Junker aristokrasisini andıran keskin hatları, ona erkeksi bir dinamizm ve zekâ dolu bir heybet katıyordu. Ancak şu anda yüzü öfkeyle buruşmuştu ve elinde olmadan derin bir ah çekti.
Genelkurmay Personel Dairesi’ne bağlı Başarı Değerlendirme Şubesi, cephedeki başarıları inceler ve üst kademeye uygun nişanlar ile terfiler önerirdi. Burası İmparatorluk Ordusu’nun personel işlerinin kilit taşıydı. Genelkurmay’ın orta kademe subayları, geleceğin İmparatorluk generalleri olmaya aday gösterilerek deneyim kazanmaları amacıyla buraya tayin edilirlerdi. Doğal olarak, geleneğe uygun şekilde en iyiler seçilirdi.
Beklendiği üzere bu kişiler, kabiliyetleriyle büyük takdir toplayan isimlerdi. Lergen, kuzeydeki çetin muharebelere ve ardından yağmur gibi yağan tavsiye mektuplarına rağmen tüm nişan tekliflerini zamanında ve başarıyla işleme koyarak, kendisini nişanlardan sorumlu müdür yapan üst subayının ne kadar keskin bir öngörüye sahip olduğunu kanıtlamıştı.
Lergen, kuzeyden gelen liyakat tavsiyeleri ve madalya başvurularıyla ilgili belgelere bakarken imza atan eli gayriihtiyari duraksadı ve aniden inledi. Şubedeki astlarının ona “Bir sorun mu var efendim?” der gibi endişeli bakışlar fırlatması son derece doğaldı.
“… Norden’de olduğundan haberim yoktu,” diye fısıldadı Lergen, sigarasından bir duman üflerken. Belgeler karşısında bariz bir huzursuzluk ve tiksinti sergiliyordu.
Basılı tavsiye belgesindeki subayın adı “Büyücü Teğmen Tanya Degurechaff” idi. İmparatorluk Harp Okulu’nu dönem ikincisi olarak bitirmiş ve kuzeydeki birlik eğitiminin ardından Norden’deki çatışmanın ortasında kalmıştı. Sonrasında Kuzey Ordu Grubu bünyesinde yiğitçe dövüşmüş, gösterdiği üstün başarı ve orduya sağladığı değerli katkı, sahadaki komutanların ortak bir tavsiye mektubu sunmasına vesile olmuştu. Lergen buna Başarı Değerlendirme Şubesi’ne gelen diğer tüm evraklar gibi baksaydı, bu sadece sıradan bir resmi belgeden ibaret olacaktı. Hatta onlar adına bir unvan belirlemiş olmaları biraz alışılmadık bile sayılabilirdi.
Tabii ki Personel Dairesi’nin bir mensubu olarak adalet ve tarafsızlığı koruma yükümlülüğü vardı. Teğmen Degurechaff’ın kuzeydeki muharebede sergilediği değerli fedakârlıkları takdir etmiyor değildi. Kendini tamamen bir oyalama harekâtına adamış ve düşman birliğini yerine çivilemişti. Sonuçta takviye birlikler gelene kadar onları tamamen durdurmayı başaramamış olsa da, cesur bir hamleyle düşman taarruzunu keserek birini imha etmiş, muhtemelen iki kişiyi daha saf dışı bırakmıştı. Kelimenin tam anlamıyla yara bere içinde kalmış olsa da görevini yerine getirmiş ve tüm bu süre boyunca müttefiklerine özveriyle destek olmuştu. İmparatorluk Ordusu ne kadar büyük olursa olsun, bu denli takdire şayan fedakârlıklara nadiren rastlanırdı.
Normal şartlarda Lergen’in tereddüt etmek için hiçbir sebebi olmazdı; aksine, onun madalya alım sürecini hızlandırmak için evrakları derhal hazırlardı. Fakat ne yazık ki Lergen, Teğmen Tanya Degurechaff’ı henüz Harp Okulu’nda birinci sınıf öğrencisiyken tanıyordu. Üstelik üzerinde pek de iyi bir izlenim bırakmamıştı.
Personel Dairesi işlerinin onu okula götürdüğü pek çok vesileden birinde yaşanmıştı bu. Her şey gözlerinin önünde cereyan etmişti. Minyon olmaktan ziyade ufacık kalan bu kız, oyuncaklarıyla sevimli bir şekilde oynaması gereken çok küçük bir yaştaydı. Ancak bunun yerine Lergen, kızın kükreyerek hesaplama mücevherini savurduğuna ve bir hat dolusu harbiyeliyi darmadağın ettiğine dair gerçeküstü bir sahneye tanıklık etmişti. Gözlerinden ilk ve tek kez o zaman şüphe duymuştu.
Normalde, “Sınıf atlamış dahi bir büyücü,” şeklinde basit bir zihinsel not almak yeterli olurdu. Nitekim ilk izlenimi, “Gerçekten de erken gelişmiş çocuk dahiler varmış,” yönündeydi.
Yaşı henüz çift hanelere ulaşmamış bir çocuğun cepheye sevk edilmesine şüpheyle bakan merhametli seslere rağmen, ordunun ampirik tecrübeleri büyücülerin zaten erken yaşta olgunlaştığını açıkça gösteriyordu. Böyle zamanlarda yetkililer, yetenekli birer büyücü oldukları ve gönüllü kaydoldukları sürece ilkokul çağındaki erkek ve kız çocuklarını cepheye göndermekte hiçbir sakınca görmezlerdi. Elbette Harp Okulu’na kabul edilen adaylar atamalarında özel bir muamele görmezdi. Bu dahi çocuk da İmparatorluk’a olan adanmışlığını sergilerken kabiliyetleri doğrultusunda hareket etmişti. Sıradan şartlar altında durum bundan ibaret olurdu. Sıradan şartlar altında. Fakat derinlemesine düşünüldüğünde durum dehşet vericiydi.
Bu çocuk—bu küçük kız—henüz on yaşına bile basmamıştı. Onun tecrübeli bir asker gibi savaş alanında uçup durduğu düşüncesi bile özünde kan dondurucuydu. Lergen okulun eğitmenleri hakkında kötü konuşmak istemese de, kıza büyücü teğmen olmaya hazırlamak yerine bir cinayet bebeği üretip üretmediklerini sormak istiyordu.
Bir kere, tipik bir harbiyelinin sözleri ile eylemleri arasında muazzam tutarsızlıklar olurdu. Tüm o büyük laflarına rağmen yeni atanan subaylar şaşırtıcı derecede işe yaramazdı. Aşırı hevesli harbiyelilerden istenen tek şeyin kıdemli subayların ayağına dolanmamaları olması sık rastlanan bir durumdu. Ancak Teğmen Degurechaff, “sözünün eri bir kadın” tanımının ders kitaplarına girecek bir örneğiydi. Harp Okulu’ndaki günlerinden beri şaşırtıcı derecede realist değerlerin sinyallerini veriyordu.
Lergen’in ağzından laf aldığı eğitmenlerin söylediğine göre, üst sınıf öğrencilerin alt sınıfları eğitmesi politikasını öğrendikten sonra yeteneksiz aptalları ayıklayacağını ilan etmişti. Bu heves üst sınıflar için alışılmadık bir şey değildi, bu yüzden eğitmenler ilk başta bunu sağlıklı bir hırs diyerek gülüp geçmişlerdi; ancak Degurechaff sözüne o kadar sadık kalmıştı ki, vardığı uç noktalar eğitmenlerin yüzündeki kanı çekmeye yetmişti.
Bir saha eğitimi tatbikatı sırasında alt sınıflardan bir öğrenci ufak bir tartışma çıkarmış ve genç yaşını ve dış görünüşünü budalaca hafife alarak Üst Sınıf Eğitmeni Tanya Degurechaff’ın emirlerine aptalca karşı gelmişti. Lergen, kızın komutanlık görevini yerine getirmeye çalıştığı ve askeri kanunların emrettiği üzere itaatsizlikten dolayı adamı kelimenin tam anlamıyla olay yerinde infaz etmeye kalkıştığı ana tanıklık etmişti. Bu olay, Lergen’in İmparatorluk Ordusu’nun sayısız büyücü subayı arasında Tanya Degurechaff’ın hatırlanmaya değer tehlikeli biri olduğunu hissettiği an olmuştu.
Elbette emre itaatsizlik eden harbiyeli ağır şekilde cezalandırılmalıydı. Askeri nizamat ve disiplin İmparatorluk’un tam kalbini oluştururdu. Eğer kimse bunlara riayet etmezse ordunun temelleri çökertilirdi. Mesele temel doktrinleri ilgilendirdiğinde, standart subay tutumu zaten eğitmenlerin tavizsiz bir duruş sergilemesi yönündeydi.
Nitekim bir subayın tabancası tarih boyunca firar veya itaatsizliği cezalandırma aracı olarak hizmet etmişti. Astlar arasında disiplini sağlamanın bir subaya verilen en büyük görevlerden biri olduğunu tartışmaya lüzum yoktu.
Ama yine de. Degurechaff, “Emirleri hatırlayamayacak kadar kafasızsan, kafatasını yarıp içeri ben çivileyeyim ister misin?!” diye avazı çıktığı kadar bağırıp yere serdiği itaatsiz harbiyeliye mana bıçağını çektiğinde işi çok fazla ileri götürmüştü. Lergen, eğitmenler üzerine atlayıp onu geriye çektiği anda bıçağın aşağı indiğini gördüğünden emindi. Eğer onu durdurmasalardı, adamı kesinlikle öldürecekti.

Belki Degurechaff cephede olağanüstü bir subaydı ama kesinlikle aklı başında biri değildi.
İnsanlığı bakımından tahtası eksikti. Belki de bu, savaş alanında cenk eden askerler için biçilmiş kaftandı. Zira gerçekte çok az insan doğuştan muharebeye uygun bir kişiliğe sahipti. Bu yüzden İmparatorluk Ordusu, diğer ulusların ordularıyla birlikte, insanları eğitimli birer savaşçı olarak kabul etmeden önce tüzükler ve tatbikatlarla asker olarak yetiştirirdi.
Bu bakımdan Degurechaff muazzam bir yetenekle kutsanmıştı. Tam da Personel Dairesi’nde çalıştığı için bu durum Lergen’in canını sıkacak kadar açık bir şekilde ortadaydı. Neredeyse öz yıkım getirecek bir manevrayı soğukkanlılıkla kullanışından, görevlerini sadakatle yerine getirişine kadar, ordu perspektifinden ideal bir subayı mücessem kılıyordu. Elbette bazı açılardan açıkça tehlikeliydi.
Özellikle de ordunun arzuladığı birlik beraberlik anlayışından epey sapıyordu. Degurechaff’ın düşünce yapısı, kendi inisiyatifiyle hareket etmesine izin verilemeyecek kadar tehlikeliydi; bu yüzden Lergen, onu potansiyel bir tehdit olarak görmek zorunda kalıyordu. Kelimenin tam anlamıyla savaşa aç bir mahluktu.
“… Bu hiç şaka değil.”
Görüşleri bakımından azınlıkta kalacağını anlayan Lergen, yine de önerilen nişanın yeniden değerlendirilmesi gerektiği hissiyatından kendini alamıyordu.
Kız, takviye birlikler gelene kadar hattı korumuş, en nihayetinde bölgeyi arayan piyadeler onu bulduğunda ölümle yaşam arasında mekik dokuyacak kadar çetin dövüşmüştü. Böyle bir başarı kesinlikle övgüyü hak ediyordu ancak mizacı düşünüldüğünde Lergen, bunun doğal bir sonuç olduğuna ikna olmuştu. Savaşma şekline gelince, soylu bir direniş sergileyerek kitapta ne yazıyorsa harfiyen uygulamış olması hiç şaşırtıcı değildi. Kollarında ve bacaklarında geniş kurşun yaraları vardı, hatta hesaplama mücevherini dişleriyle tuttuğuna dair izler bulunuyordu. Kısacası bu durum; zaman kazanmak için soğukkanlı ve stratejik bir karar verdiğini, hayati organlarını çaresizce korurken düşman kuvvetlerine olabildiğince uzun süre direndiğini gösteriyordu.
Ama asıl sorun da tam olarak buydu. Belgeleri okumayı bitiren Lergen, başını ellerinin arasına almaktan kendini alamadı. Degurechaff’ın korkunç derecede tehlikeli olduğu bir gerçekti. Fakat aynı zamanda, marifete iltifat, kabahate mücazat ilkesinden yola çıkarak, böylesine olağanüstü bir başarıyı görmezden de gelemezdi. Bizzat kendisi bunu kabul edemezdi.
Geleceğin ne getireceği belirsizdi ama Degurechaff’a bu tavsiyeleri kazandıran başarı düşünüldüğünde, muhtemelen o şanlı Ak Gümüş Hücum Nişanı’nı alacaktı. Kuzey Ordu Grubu muhtemelen bunu savaşın ilk aşamasındaki en büyük kahramanlık olarak görüyordu. İlk muharebelerin kritik bir safhasında büyük bir kriz patlak vermişti. Tam o sırada Harp Okulu’ndan bir büyücü sahneye çıkmış, tam da ordunun moralleri yükseltmek için umduğu türden üstün bir kahramanlık sergilemişti. Somut bir sonuç elde etmişti. Üstelik hikaye kesinlikle kusursuzdu. Bir büyücünün, mesleğinin henüz bu kadar başındayken bir lakapla onurlandırılması büyük bir ayrıcalıktı. Herkes heyecandan havalara uçtuğu için kıza “Ak Gümüş” gibi zarif bir unvan verildiğini hemen anlamıştı.
Degurechaff moral yükselten bir kahraman olmasa bile Lergen, hem ödüllendirme hem de cezalandırma disiplinini uygulamak zorundaydı. Adil olmaktan ve görevine sadık kalmaktan gurur duyuyordu. Yine de ilk kez duyguları ile bir askeri bürokrat olarak sorumlulukları arasında sıkışıp kalmıştı.
Kusursuz bir silaha dönüştürülmüş bir çocuk korkunçtur. Degurechaff’ı kullanmanın tek yolu, onu düşmanın üzerine salmaktır. Seni bir kahraman gibi parlatacağım. Başarılarına sonuna kadar saygı duyacağım. Elimden geldiğince kendi inisiyatifinle hareket etmene izin vereceğim. Savaşabileceğinden emin olmak için seni her şekilde destekleyeceğim. Hepsini yapacağım. O yüzden yalvarırım, cephede savaşmaya devam et.
Sadece dualarla kontrol altında tutmayı umabileceğim bir askere böylesine bir onur ve nüfuz bahşetmek doğru mu?
“… Keşke bir tık altı olsaydı,” diye söylendi Lergen elinde olmadan. Ak Gümüş Hücum Nişanı, ordu içinde muazzam bir nüfuz ve itibar sağlıyordu.
Bu nişan, İmparatorluk’un sunduğu pek çok nişan arasında en değerli taltiflerden biriydi. Elbette liyakat ödülleri, uzun yıllar süren hizmetlerin veya bir askerin kariyerindeki belirli dönüm noktalarının onuruna da verilirdi. Yine de cesaret ve devlete gösterilen olağanüstü adanmışlık nişanlarının daha yüksek bir değer gördüğü bir gerçekti. (Bu eğilim İmparatorluk’a özgü metanet ve faydacılığa bağlansa da, pekala milliyetçilik kapsamında da değerlendirilebilirdi.)
Çok eskiden, cesur eylemleri için her bir bireye defne çelengi verilirdi. Ancak ordunun modernleşmesiyle birlikte bu uygulama mevcut nişanlara evrilmişti. Bu nişanlar arasında Hücum Nişanları, saha harekâtlarında yılmaz bir cesaretle dövüşen askerleri onurlandırırdı. Genellikle geniş çaplı bir taarruzda, öncü birlik olarak hizmet veren müfreze Genel Hücum Nişanı alırken, aralarında en çok katkıyı sağladığı açıkça görülen kişi Meşe Yapraklı Hücum Nişanı ile ödüllendirilirdi.
Meşe Yapraklı Hücum Nişanı taşıyan bir asker, birliğin bel kemiği olarak görülür ve kendisine kayıtsız şartsız güvenilirdi. Fakat bu onur bile Ak Gümüş Hücum Nişanı’nın yanında sönük kalırdı. Ne de olsa bu nişan, yalnızca kriz anında müttefiklerinin imdadına yetişen birer baş melek gibi olanlara tahsis edilmişti. Aday gösterilme şartları bile normal hücum nişanlarından farklıydı.
Ak Gümüş Hücum Nişanı adaylıkları, adayın kendi üst subayları tarafından sunulmazdı. Genellikle kurtarılan birliğin komutanı, duyduğu derin saygıdan ötürü o silah arkadaşını aday gösterirdi. (Her ne kadar çoğu durumda bunu kurtarılan birliğin en kıdemli astsubayı yapsa da.)
Fakat Ak Gümüş Hücum Nişanı’nın en benzersiz yanı bu bile değildi: Bu nişanı alanların büyük çoğunluğu zaten hayatını kaybetmiş olurdu. Başka bir deyişle çıta o kadar yükseğe konmuştu ki, asker böyle ölümcül şartlar altında kahramanca dövüşmediği sürece bu nişan verilmezdi.
Bir birey, zor durumdaki bir birliği tek başına kurtarabilir miydi? Bunu nasıl başarabilirdi? Sıradan yollarla böyle bir kahramanlık mümkün müydü? Söz söylemeye gerek yoktu; Ak Gümüş Hücum Nişanı alanların anısına çekilen fotoğraflara bakıldığında cevap netleşiyordu. Nişanlar çoğunlukla, sahibinin tüfeğinin üzerine oturtulmuş şapkasına takılırdı. Resmi tüzükler, müteveffanın yerine tüfek ve şapkaya takılabilecek tek nişanın Ak Gümüş Hücum Nişanı olduğunu belirtiyordu; dolayısıyla sadece bu kısıtlamaların bile ne kadar amansız bir mücadeleyi işaret ettiğini söylemek mübalağa olmazdı.
Sonuç olarak, Ak Gümüş Hücum Nişanı alan birinin rütbesi ne olursa olsun, subayların ve askerlerin ona saygı göstermesi icap ederdi. Nişan işte bu derece büyük bir onuru barındırıyordu.
Kabul ediyorum. Açık konuşmak gerekirse, Degurechaff’a böyle bir Nüfuz verirsek neler olacağından dehşet duyuyorum. Kız düpedüz fazla farklı. Rerugen en başta, onun aşırı bağnaz bir personel alım kurumunun arzularına fazla iyi uyum sağladığından şüphelenmişti. Fanatik vatanseverlik inançlarıyla beyninin yıkanıp yıkanmadığını merak ederek, İstihbarat’taki bir tanıdığı aracılığıyla büyüdüğü yetimhaneyi araştırtacak kadar ileri bile gitmişti. Fakat soruşturma temiz çıkmıştı. Her yerde rastlanabilecek, standartlara uygun sıradan bir yetimhaneydi ve çalışanlar da gayet aklı başında insanlardı. Göze batan tek şey, bağışlar ve benzeri gelirler yönetime biraz hareket alanı sağladığı için ortalama bir beslenme sunabilmeleriydi.
Bir başka deyişle, Teğmen Degurechaff’ın orduya olan sadakatinin ve savaşma azminin temelinde ne açlıktan kaçma çabası ne de istismardan kaynaklanan bir şiddet eğilimi yatıyordu. Merakına yenik düşüp harp okulu giriş sınavının soru-cevap bölümündeki yanıtlarını incelediğinde, küçük kız kıyafetleri giymiş bu canavarın “Benim için tek yol bu,” dediğini görmüştü.
Vatanına karşı dolup taşan bir adanmışlık ve sadakat. Ordunun ideal bir askerden beklediği şeyin muhteşem bir tezahüründen başka bir şey değildi. Kesintisiz bir eğitim ve kendini geliştirme arzusu. Bütün bunlar övgüye değer niteliklerdi. Bu vasıflardan tek birine bile sahip olan bir asker, insan kaynaklarını yöneten bir İmparatorluk subayı olarak Rerugen’i fazlasıyla mutlu etmeye yeterdi.
Bir subay bunların bir bileşimine sahipse, değmeyin keyfimize. Ordunun tam olarak istediği şey budur. Fakat ne acı bir çelişkidir ki bu niteliklerin tek bir vücutta tecessüm ettiğini gören Rerugen, İmparatorluk Ordusu’nun arzularının en yüksek biçiminin aslında bir canavarı tanımlamanın başka bir yolu olduğunu fark etmişti. Ve bu durum içini dehşetle dolduruyordu.
Kızın “Benim için tek yol bu,” derken neyi kastettiğini bilmiyordu. Ürettiği mantıklı teorilerden biri, belki de içindeki dolup taşan cinayet arzusunu pratik bir şeye dönüştürmeye çalıştığı yönündeydi. Onun savaşa susamış olarak doğmadığını ve bu iştahını doyurabilecek tek yolun ordu olmadığını kim kesin olarak söyleyebilirdi ki?
Damlayan kanın görüntüsünden keyif alıp bir katliam yolculuğuna çıkacak kontrolden çıkmış bir bomba olmadığını kim garanti edebilirdi? Her bakımdan ideal bir asker gibi davransa bile, genel tablo onun çıldırmış ya da en azından anormal olması gerektiğini gösteriyordu.
Şüphesiz, sakince ve dingin bir ruh haliyle savaş yürütülemeyeceğini anlıyordu. Midesi bulanmadan savaşabilecek kişilerin yalnızca aklını kaçıranlar ya da gerçekten çıldırmış olanlar olduğunu tecrübelerinden bilmiyor değildi. Peki ya biri bundan zevk alıyorsa?
Bir zamanlar bir katil için kuram ile uygulamanın yalnızca bir estetik farkından ibaret olduğunu duymuştu. Yani bir seri katil, kendi kuramlarıyla fiili icraatını birbirine karıştırıyordu. O zamanlar bunu oldukça uç bir fikir diyerek gülüp geçmişti ama şimdi çok iyi anlıyordu. Ne yazık ki anlamış bulunuyordu. En iyi ihtimalle Degurechaff bir aykırılıktı; biz geri kalanlardan temelden farklıydı.
Belki de kahraman dediğin şey tam olarak budur: Sıradan insandan bir şekilde sapan biri. Bir kahramanı el üstünde tutmakta yanlış bir şey yok, fakat asla “Kahramanın izinden gidin,” diye öğretmeyeceğiz. Bunu beslemeyi göze alamayız. Harp okulu bir insan kaynakları geliştirme kurumudur, kaçıklar yetiştirme yeri değil.

AYNI GÜN, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, HARP ODASI
Genelkurmay, belli bir büyücü subaya nişan verilmesi hususunda resmi bir karara varmıştı; bu durum Gümüş Kanat Saldırı Nişanı’nın cesetler dışında birine takdim edildiği o nadir anlardan biri olmakla kalmayıp, karar da emsalsiz bir hızla çıkmıştı. Hatta hak sahibine bir unvan bile verilmişti. Ancak bir tarafta zaferin getirdiği ödül törenlerinin coşkusu yaşanırken, Genelkurmay Başkanlığı’nın yetkisiz kişilerin girmesinin kesinlikle yasak olduğu yetki sınırları içindeki Birinci Konferans (Harp) Odası’nda, gergin havanın hakim olduğu çetin bir tartışma alevleniyordu.
Daha doğrusu, iki tuğgeneral çetin bir anlaşmazlık içinde karşı karşıya gelmişti.
“Kesinlikle karşıyım! Birliklerimizi bu şekilde tek bir noktaya yığarsak, anında müdahale etme esnekliğimizi kaybedebiliriz; bu risk, elde edilecek her türlü kazançtan çok daha ağırdır!” Hayatının baharında, heybetli bir asker ayağa kalkmış, bitmek bilmeyen itirazlarını gürlüyordu. Soluk mavi gözleri küstahça denebilecek düzeyde özgüvenle doluydu fakat onunla göz göze gelen herkes, bakışlarının daima yalın gerçekliğe kilitlendiğini anlardı. Genelkurmay, Tuğgeneral von Rudersdorf’u, özgüveni ile kabiliyetinin kurduğu denge sayesinde onu müstesna kılan bir subay olarak görürdü. Şimdiyse bu adam, saygınlığını bir kenara bırakıp masanın üzerine doğru eğilmiş, kükrercesine kafa tutmaya devam ediyordu. “Sahada süregelen bir çatışma için halihazırda fazlasıyla yeterli kuvvetimiz var! Makul bir baskı uygularken bir yandan da taktiksel esnekliğimizi korumalıyız. Olay bundan ibarettir!”
“Aynı şekilde, ben de itirazımı dile getirmek zorundayım. Düşmanın sahadaki birliklerini başarıyla imha ettik. Savaş yoluyla elde edilecek başka ne kaldı ki? Ulusal savunma hedefimize zaten ulaştık.” Dahası, taktiksel esnekliğin korunması gerektiği konusunda da hemfikirdi. Sessiz mizaçlı ve akademisyen görünümlü Tuğgeneral von Zettour, kendini tam bir asker disipliniyle yetiştirmiş insanlara has o aklı başında izlenimi veriyordu. Tartışmaya dahil olurken, tıpkı kesinleşmiş sonuçları okuyan bir matematikçi edasıyla son derece soğukkanlı konuşuyordu.
“Her iki tuğgeneralimiz de haklı hususlara değiniyor… Siz bir değerlendirmede bulunmak ister misiniz, Korgeneral von Ludwig?” Oturuma başkanlık eden Tümgeneral Marchese, her iki tuğgeneralin de öne sürdüğü argümanların öylece göz ardı edilemeyecek kadar makul olduğunu hissediyordu. Elbette oturum başkanı, istediği takdirde tartışmadaki aykırı görüşleri yok sayacak tecrübeye sahipti.
Yine de Marchese’nin de kendine göre endişe duyduğu noktalar yok değildi. Genelkurmay’ın takınacağı tavrın Başkomutanlık makamı üzerinde birincil derecede etkili olacağı düşünüldüğünde, konuyu derinlemesine incelemekte fayda vardı. Bu yüzden, geniş çaplı bir taarruzu savunan Genelkurmay İkinci Başkanı Korgeneral von Ludwig’den bir açıklama yapmasını istemişti. Amacı her iki tarafı da dinlemekti.
“Tedbirli olmak elbette iyidir fakat komşu devletlerden henüz en ufak bir mobilizasyon emaresi bile almadık. Belirlenen kısıtlamaların baskısı olmadan geniş çaplı bir taarruz yürütmek istiyorsak, bu bulunmaz bir fırsat değil midir?”
Genelkurmay İkinci Başkanı, yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle ayağa kalktı. Büyük beklentiler beslediği iki astının kendisine karşı bayrak açmış olmasından dolayı hafifçe şaşkın görünüyordu. Ancak bir yandan da öfkeliydi. Sonuç olarak ne hissettiğini anlamlandırmaya çalışıyordu; bu yüzden herkesin gördüğü şey, yüzündeki o tuhaf ve karmaşık şaşkınlık ifadesiydi.
“Korgeneralim! En azından seferberliğin kapsamını sınırlandırmalıyız! Topyatun bir seferberlik, Plan 315’in temel mantığını tamamen yerle bir eder!” Rudersdorf şiddetle karşı çıktı.
Yaptığı bu net eleştiri, İmparatorluk’un jeopolitik konumundan kaynaklanıyordu. İmparatorluk, etrafı diğer süper güçlerle çevrili tek büyük devletti; bu yüzden ulusal savunma açısından, her zaman çok cepheli bir savaş olasılığını hesaba katmak zorunda olduğu zorlu bir durumdaydı.
Bir de İmparatorluk’un yeni bir askeri güç olarak itibar kazanmasının arkasındaki tarihi arka plan vardı. Coğrafi zorunluluklar ve çevrelenme korkusuyla hareket eden İmparatorluk, iki cepheli bir savaşa dayanabilmek adına askeri üstünlük sağlamak zorundaydı.
Zettour, “Yalnızca General von Rudersdorf’un sözlerini papağan gibi tekrarlamak istemem ama Plan 315 de dahil olmak üzere ulusal savunma politikalarımızı değiştirmemeliyiz,” diye ekledi.
İmparatorluk’un her taraftan potansiyel düşmanlarla çevrili olduğu varsayıldığında, birlikleri iç hatlar boyunca verimli bir şekilde sevk ve idare etmek tek savunma seçeneği haline geliyordu. İnce detaylarına kadar planlanmış olan bu strateji, tek bir potansiyel düşmanın saha ordusunu hem nicelik hem de nitelik bakımından üstün kuvvetlerle etkisiz hale getirmek için kitlesel bir seferberlik gerektiriyordu. Ardından ordu, diğer hasım ülkelerle hesaplaşmaya hazırlanacaktı. Savunma politikası Plan 315 işte bundan ibaretti. Onları neredeyse imkansız olan iki cepheli bir savaştan çıkarabilmek için, tren saatlerine kadar en ince ayrıntısına kadar işlenmişti; bu plan İmparatorluk için adeta bir sanat eseri niteliğindeydi. Başka bir deyişle, bu planı çöpe atarlarsa yeni bir plan oluşturmak muazzam bir zaman alacaktı.
“Zettour, kuvvetleri parça parça sahaya sürmekten kaçınmalıyız. Bunu söylemeye bile gerek yok.”
“Kademeli seferberliğin ne büyük bir aptallık olduğunun gayet farkındayım; ancak düşmanın saha ordusunu imha etmişken şimdi tüm kuvvetlerimizi konuşlandırmamız gerektiğini iddia etmeyi şüpheyle karşılıyorum.”
Diğer taraftan, Ludwig’in argümanı da kendi içinde mantıklıydı. François Cumhuriyeti, François Cumhuriyeti ve Russy Federasyonu’nun henüz kayda değer bir askeri hareketlilik göstermediği göz önüne alındığında, Anlaşma İttifakı’nı tamamen ezmek için şartlar elverişliydi. Eğer İmparatorluk darbe vuracaksa, var gücüyle vurmalıydı.
Ancak derhal bir taarruz başlatılması hususunda, Zettour’un yeterli zaferin zaten elde edildiği yönündeki görüşü, Genelkurmay İkinci Başkanı Ludwig’in düşüncesiyle çelişiyordu.
“Tuğgeneral von Zettour’a katılıyorum. Zafer avucumuzun içindeyken asıl sormamız gereken soru, bunun meyvelerinden nasıl yararlanacağımızdır! Net bir plan olmadan birlikleri gereksiz yere seferber edersek, taktiksel hedef fazla muğlak kalır. Bunun ulusal savunmamıza nasıl bir fayda sağlayacağını anlayamıyorum.” Rudersdorf elde ettikleri başarılara yenilerini eklemeye gerek duymuyordu. Yönelttiği soru basitçe, durum değerlendirmesi yaptıktan sonra kazanımları en iyi nasıl kullanacaklarıydı. Her ne kadar teklifinin asıl odak noktası bu olmasa da, kendisi de ordunun net bir planı olmadan köklü ulusal savunma politikasını gereksiz yere tehlikeye atmasından endişe ediyordu.
“Rudersdorf, Başkomutan bize yeni direktifler vermediği sürece Genelkurmay yalnızca askeri kazanımları genişletmenin peşinde koşabilir.”
“Generalim, tüm saygımla belirtmeliyim ki, net bir taktiksel hedeften yoksun bir askeri harekât yürütmek kabul edilemez. Sonucunda savunma politikamızı mahvedebilecek kontrolsüz ve geniş çaplı bir işgale şiddetle karşıyım,” diye yanıtladı Rudersdorf.
Zettour, yüzünde son derece huzursuz bir ifadeyle bu sözleri onayladı.
“Fırsat kimseyi beklemez! Bu harekâtla Norden üzerindeki toprak anlaşmazlığını tek celsede çözüme kavuşturmaya hazırız! İmparatorluk’un jeopolitik sorununu nihayete erdirebiliriz!”
Katılımcıların bir kısmından yükselen tezahüratlar tamamen haksız sayılmazdı. Zettour, İmparatorluk’u diğer devletler tarafından her an kuşatılma belasından kurtarma fırsatını sunarak göz alıcı bir gelecek tablosu çizmişti. Sınır komşuları olan Anlaşma İttifakı’na yıkıcı bir darbe indirebilirlerse, İmparatorluk’un karşı karşıya olduğu potansiyel tehditlerden birini başarıyla bertaraf edebilirlerdi. Yıllardır peşlerini bırakmayan jeopolitik bir sorunu çözmek için bu bulunmaz bir fırsattı.
“İtiraz ediyorum! Mevcut savunma planımızı tehlikeye atma pahasına bu işe girişmemeliyiz!” Rudersdorf’un hiddetle öne sürdüğü bu husus, anlaşmazlığın tam kalbine darbe indirmişti. Kurulu savunma planlarını riske atmak pahasına güvenli bir geleceği teminat altına almaya çalışmalı mıydılar? “İmparatorluk’un gayesi ulusal güvenliktir. Londinium Antlaşması ile de facto bir sınır tesis ettiğimize göre, bu mesele zaten yok hükmündedir.”
Zettour, Anlaşma İttifakı’nı tamamen unutmaları gerektiğini söyleyecek kadar ileri gitmişti. Başka bir deyişle, Londinium Antlaşması ile kapağı kapatılmış o felaket kutusunu yeniden açmak istemiyordu.
“Düşmanın istediğini yapmamıza hiç gerek yok! Aksine, kendi planımızın izinden gitmemiz gerekmez mi? Bütün hazırlıklarımızı çarçur etmemizi mi istiyorsunuz?!”
Daha da önemlisi, Rudersdorf’un konferans odasındakilere hırsla vurguladığı üzere bu karar, İmparatorluk’un ulusal savunmasının temel niteliklerini doğrudan etkileyecekti.
Genelkurmay’ın yıllar içinde sürekli üzerinde değişiklikler yaptığı Plan 315, ülkenin jeopolitik konumu sebebiyle İmparatorluk’un elindeki uygulanabilir tek savunma politikasıydı. Her tarafı potansiyel düşmanlarla çevrili olan İmparatorluk, işgal domino etkisini hangi ülke başlatırsa başlatsın, çaresizlik içinde eş güdümlü karşı taarruzlarla topraklarını kararlılıkla savunma kararı almıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse, başarı şansı yüksek başka bir savunma planı geliştirmeleri zaten mümkün değildi.
“Kısmen de olsa bu kuşatmadan kurtulma fırsatını tepmek mi istiyorsunuz?”
“Anlaşma İttifakı’nı zayıflatabilirsek, doğu cephesine daha rahat yoğunlaşabiliriz. Batıda ise Albion ve François’ya karşı üzerimizdeki baskıyı biraz olsun hafifleten bir savunma hattı kurabiliriz.”
Fakat sonu gelmeyecekmiş gibi görünen bu tartışmada argümanlar peş peşe sıralanmaya devam ediyordu. Anlaşmazlık, Genelkurmay’ın ellerindeki bu fırsatı yakalama arzusundan kaynaklanıyordu; nihayet ülkenin tıkandığı savunma stratejisinden sıyrılma şansına erişmişlerdi. Eğer şimdi harekete geçerlerse —İmparatorluk’un kuruluşundan bu yana ilk kez hemen şimdi harekete geçerlerse— askeri sorunlarını tek bir hamlede çözüme kavuşturabilirlerdi.
“Şansımıza, büyük güçlerin hiçbirinde bir seferberlik emaresi görünmüyor. Tam şu anda hamlemizi yaparsak, İmparatorluk’un sorunlarının kökünü kazıyabileceğimize inanıyorum.”
Alınan bu kararın en doğrusu olup olmadığını bilmelerinin hiçbir yolu yoktu —en azından zamanın bu noktasında.

