YOUJO SENKI Cilt 1 – Bölüm 1 / Başlangıç

18 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1914, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN’DA BİR YER
Başlangıçta sadece ışık vardı. Ardından tatlı bir süzülme hissi, kısa bir huzur anı geldi. İçinde benliğini kaybetme arzusu uyandıran bir sıcaklık ve belirsiz bir huzursuzluk vardı. Benliğini kaybetmek mi? Evet, bir şeyi unutmuş durumdayım. Ama ne olabilir ki? Tam olarak neyi unutmuş olabilirim?
Bu sorularla yüzleşme fırsatı bile bulamadan, beden aniden titremeye başladı. Bir an sonra, zihni soğuğu hissetti. Cildi delip geçen keskin bir soğuk. Yeni doğmuş bir bebeğin, anne karnının dışındaki taze ve sert havayla ilk temasının doğası tam olarak böyleydi. Farkına varacak zamanı olduğundan değil elbette.
Yine de yabancı fakat bir o kadar da tanıdık hislerin bu ani hücumu büyük bir paniğe yol açtı. Aynı anda, nefes almak için verdiği şiddetli bir mücadelenin pençesinde, acı içinde kıvranmaya başladı. Akciğerleri—tüm bedeni, her bir hücresi—oksijen için feryat ederken acı neredeyse dayanılmazdı. Mantıklı düşünecek kadar sakinleşmesi imkânsızdı; yapabildiği tek şey çırpınmaktı.
Isdırapla kavrulan, felç olmuş duyular, çaresizce çırpınmaktan başka bir seçenek bırakmıyordu. Bu hisler boğazını sıkarken kolayca bilincini kaybetti. Uzun zamandır ağlamamış bir insanın duygularından tamamen arınmış olan beden, içgüdüsel olarak hıçkırıklara boğuldu.
Algıları silikleşti ve benlik kavramı bulanıklaştı. Uyandığında gördüğü şey kül rengi bir gökyüzüydü. Dünya bulanıktı… Ya da belki de bu sadece puslu bir görüşten ibaretti? Yanlış numara gözlükle bakılıyormuş gibi her şey çarpık görünüyordu.
İnsani duygulara bu kadar uzun süre uzak kalmış olmasına rağmen, bu kadar puslu bir görüş onu bile huzursuz etmişti. Kaba şekilleri dahi ayırt etmek imkânsızdı.
Yaklaşık üç yıllık nesnel sürenin ardından, nihayet benlik duygusunu yeniden kazanmaya başladığında, tam bir karmaşayla sarsıldı.
Bu da neydi? Bana ne olmuştu? Bu beden bilincini uzun süre koruyamıyordu ve buraya yerleştirildiğine dair hafıza henüz su yüzüne çıkmamıştı. Bu yüzden, zayıflayan bilinci bir bebeğin feryatlarını güç bela algıladığında, bu ağlamaları utanç verici bulsa da nedenini anlayamadı.
Belki yetişkinler ağlamazdı ama bebekler kesinlikle ağlardı. Bebeklerin aşağılanması değil, korunması ve onlara eşit fırsatlar sunulması gerekiyordu. Bu nedenle, derin bir rahatlamayla, o belirsiz utancı zihninin karanlık bir köşesine itti ve suçu net bir bilincin yokluğuna attı.
Bir sonraki zihinsel berraklaşma anında, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, tamamen şaşkına dönmüştü. Hafızası onu yanıltmıyorsa, Yamanote tren istasyonunun peronunda olması gerekiyordu. Fakat kendine geldiğinde, bir şekilde Batı tarzı devasa bir taş binanın içindeydi ve dadı olduğu anlaşılan bir rahibe ağzını siliyordu. Eğer burası bir hastaneyse, bir tür kaza geçirildiğini varsaymak makuldü. Bulanık görüş de yaralanmayla açıklanabilirdi.
Ancak artık gözleri bu zayıf ışıkta net görebildiğine göre, eski moda kıyafetler içindeki rahibeleri seçebiliyordu. Ve bu yetersiz aydınlatma… görünüşe göre, işler göründüğü gibi değilse eğer, çağ dışı gaz lambalarından geliyordu.
“Tanya, tatlım, ‘aa’ de bakayım.”
Aynı anda, etrafta elektrikli ev aletlerinin tuhaf bir şekilde bulunmadığını fark etti. 2013 yılının medeni toplumunda, burası hiçbir elektronik cihazın bulunmadığı ama çoktan antika sayılan eşyalarla dolu bir odaydı. Bunlar Mennonit mi yoksa Amish miydi? Ama… neden? Onların yanında ne işim vardı?
“Tanya, tatlım. Tanya!”
Durumu kavramak oldukça güçtü. Karmaşa daha da derinleşti.
“Hadi ama. Ağzını açmayacak mısın tatlım? Tanya?”
Anlamıyorum. Asıl sorun da buydu zaten. Rahibenin uzattığı kaşığı fark etmemesinin sebebi de tam olarak buydu. Gayet doğaldı elbette. Fark etmiş olsa bile, kendisine uzatılan o yemeği yemeyi kırk yıl düşünse akıl edemezdi. Şüphesiz o kaşık bu “Tanya” denen çocuk içindi.
Ancak tüm bu düşünceler zihninde kasırgalar koparırken, rahibenin sabrı nihayet tükendi. İtiraz kabul etmeyen tatlı ama sert bir tebessümle kaşığı onun ağzına tıkıştırdı.
“Yemek seçmemelisin tatlım. Aç bakalım ağzını!”
Lapa haline gelene kadar haşlanmış bir kaşık sebzeydi bu. Ancak o tek bir kaşık, o ana kadar hiçbir şey anlayamayan “Tanya”nın yüzüne gerçeği bir tokat gibi çarptı.
Haşlanmış sebze lapası. Rahibenin ağzına tıkıştırdığı şey sadece bundan ibaretti. Fakat konunun muhatabı için bu eylem işleri sadece daha da karmaşık hale getirdi. Başka bir deyişle; o—yani ben—Tanya’ydım.
Ve böylece, ruhunun en derinlerinden tek bir çığlık yükseldi: Neden?

14 AĞUSTOS 1971, AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
14 Ağustos 1971 tarihinde, Dr. Philip Zimbardo liderliğindeki bir araştırmacı ekibi, Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri’nin araştırma enstitüsü olan Deniz Araştırmaları Bürosu’ndan (ONR) aldıkları hibeyle bir deneye başladı. Tasarlanan süre yalnızca iki haftaydı. Amacı ise Deniz Kuvvetleri’nin de muzdarip olduğu Deniz Piyadeleri hapishanelerindeki bir sorun hakkında temel veriler toplamaktı.
Bu deney için toplanan katılımcılar, akıl ve beden sağlığı yerinde, sıradan üniversite öğrencileriydi. Ancak ikinci günde ekip, ciddi bir etik sorunla karşı karşıya kaldı.
Gardiyan rolü verilenler, bu tür davranışların yasaklanmasına rağmen mahkûm rolündekilere sözlü tacizde bulunup onları aşağılamakla kalmamış, fiziksel şiddet eylemleri de giderek yaygınlaşmıştı. Sonuç olarak ekip, deneyi başladıktan sadece altı gün sonra sonlandırmak zorunda kaldı.
Bu olay daha sonra Stanford Hapishane Deneyi olarak anılacaktı. Şaşırtıcı bir biçimde, projenin şüphe götürür ahlaki zaaflarına rağmen elde edilen sonuçlar, psikoloji alanı için son derece önemli çıkarımlarla doluydu. Selefi olan Milgram Deneyi ile birlikte Stanford Hapishane Deneyi, insan doğasına dair temel bir gerçeği gözler önüne serdi.
Yalıtılmış bir ortamda bireyler güce ve otoriteye boyun eğiyor, baskın konumdakiler ise bu gücü hiçbir sınır tanımadan fütursuzca kullanıyordu. “Otoriteye itaat” olarak bilinen bu olgunun analizi, sarsıcı sonuçlar ortaya koydu. İnsanı hayrete düşüren husus; bu boyun eğişin kişinin rasyonelliği, sağduyusu veya kişiliğiyle hiçbir ilgisinin olmaması, aksine biçilen rollerin tetiklediği muazzam bir kimliksizleşmenin ürünü olmasıydı.
Bir başka deyişle, bu iki deney insan davranışının tamamen içinde bulunduğu ortama bağlı olduğunu kanıtlamıştı. Aşırı bir dille ifade etmek gerekirse sonuçlar, kişisel mizacı veya ahlaki yapısı ne olursa olsun herkesin Auschwitz’de bir gardiyan olarak çalışabileceğini gösteriyordu.
Nihayetinde çevre, bireyi tanımlamada kişisel özelliklerden çok daha büyük bir rol oynuyordu. Üniversitede insanoğlunun böyle bir mahluk olduğunu öğrendiğinde, bu durum ona yanlış değil, aksine son derece mantıklı gelmişti.
Şüphesiz herkes ilkokuldaki zorunlu eğitimin bir parçası olarak bütün insanların eşit doğduğunu öğrenir. Çocuklara hepsinin eşit derecede benzersiz ve ikame edilemez olduğu öğretilir. Ancak bu tanıdık düsturlarla çelişen eşitsizlikleri bulmak hiç de zor değildir.
Önde oturan çocuk neden benden daha uzun?
Neden bazı sınıf arkadaşlarım yakan topta iyiyken diğerleri değil?
Yanımdaki çocuk neden bu kadar basit bir problemi çözemiyor?
Öğretmen konuşurken arkadakiler neden sessiz kalamıyor?
Fakat bir ilkokul ortamında çocuklardan “uslu” olmaları beklenir. Onlara herkesin farklı ama özel olduğu söylenir. Görgü kurallarına uymazlarsa “yaramaz” olmaktan ölesiye korkarlar. Ve böylece “uslu çocuklar”, “yaramaz” olmaktan kaçınmak için çabalarlar.
Giriş sınavlarına hazırlanmak için dershanelere gitmeye başladıklarında, uslu çocuklar içten içe yaramaz çocukları hor görür ve onlardan özellikle uzak dururlar. İyi bir ortaokula, ardından saygın bir liseye ve sonrasında prestijli bir üniversiteye girerler. Bu insanlar, kendilerine sunulan kural ve nizamlara harfiyen uyarak en kestirme yoldan başarıya koşan kesimdir.
O ortamda uslu kalabilmek için öğrencilerin kendilerine söyleneni birebir yapması ve her zaman herkesin beklentilerini karşılaması gerekir. Tıpkı kendilerine söylendiği gibi, günlerini ders kitaplarına ve kaynaklara gömülerek geçirir, notlar uğruna sınıf arkadaşlarıyla yarışırlar. Böyle bir hayat sürerken, üniversiteye giriş sınavlarının o acımasız savaşında yer alanlar, tembellik edenleri birer kaybeden olarak görmeye başlarlar. Notların her şeyi belirlediği bir ortamda, başarılı olanların zayıf öğrencileri aşağılaması son derece doğaldır. Öte yandan, bu başarılı öğrencilerin çoğunluğu kendilerini öyle ahım şahım zeki de saymazlar. Ne de olsa, ortalama bir öğrenci ne zaman biraz gururlansa, dönemlerinin gerçekten dahi olan çocukları tarafından hadlerinin bildirilmesi kanıksanmış bir durumdur.
Bir öğrenci derslerde ter dökerken, yanındaki çocuk gayet pişkin bir şekilde Uluslararası Fizik veya Matematik Olimpiyatları’na hazırlanıyor olabilir. Bütün müfredatı kavramayı sıradan bir iş olarak gören dahilerle aynı sınıfta dirsek çürütmek, az buz bir çaba gerektirmez. Bu çarpık bakış açısına rağmen, derslerine azimle çalışacak kadar gerçeklik algısına sahiptirler.
İsteseler de istemeseler de, üniversiteye hazırlanan tüm öğrenciler gerçeğin farkındadır. Anne babalarının sahip olduğuna benzer bir gelire ulaşmak istiyorlarsa, en azından iyi bir üniversiteye gitmek ve düzgün bir iş bulmak zorundadırlar. Bu kitle, gençliğin getirdiği güçlü bir başarma arzusuyla hareket eder. Fakat bu arzuyla birlikte, ölümcül bir başarısızlık korkusu da gelir. Bu yüzden kendilerini sıralara zincirlemekten başka çareleri yoktur.
Bu acımasız dünyada mücadele ettikten sonra, en iyi öğrenciler “prestijli” denmeyi hak eden üniversitelerin giriş sınavlarını kazanırlar. İşte o zaman oyunun kuralları değişir. Birçoğu, insanların artık notlarla değil, “Ne başardın?” sorusuyla değerlendirildiği bir dünyaya adım attıklarını acı bir şekilde fark etmek zorunda kalır.
Bu ani paradigma değişimine ve yeni ortama ayak uydurabilenler uyum sağlar. Kurallara itaat et. Yasal boşlukları ara. Kurallarla bağlı olmana rağmen o talimatları bıyık altından küçümse. Nihayetinde herkes, sistemin tıkır tıkır işlemesi için kuralların şart olduğunu öğrenir.
Kanunsuz özgürlük kaos; özgürsüz kanun ise zorbalıktır. Bu yüzden kısıtlamalardan ne kadar nefret etseler de, sınırsız özgürlükten bir o kadar korkarlar.
Derse geç gelen insanları anlamakta güçlük çekerdi. Sızana kadar içen insanların varlığında hiçbir değer göremiyordu. İnsan ruhunun gücünden dem vurup duran sporcu tipleri aklı almıyordu.
Fakat Chicago Ekolü ile karşılaşıp bu çalışmaların kurallar ve özgürlük arasındaki ilişkiye rasyonellik getirdiğini gördüğünde adeta büyülenmişti. Ne de olsa bu, kurallara göre oynadığı sürece çizgisini bozmadan yoluna devam edebileceği anlamına geliyordu. İnek öğrenci olduğu gerçeğini gizlerken, dışarıya çalışkan bir üniversiteli profili çizmeyi başardı. Esasen, kuralların sınırları dahilinde özgür olmak tam da bu demekti.
Arkadaşlık konusunda ise hem lise dostlarıyla hem de üniversitede tanıştığı kendi kafasındaki bir avuç insanla takılmaktan keyif alıyordu. Gerçek dünyaya adım atana kadar bu onun moratoryumuydu; yine de kendini geliştirmeyi ve çevre edinmeyi asla ihmal etmedi. Doğal olarak, belirli bir düzeye kadar dil becerileri ve genel kültür edinerek beşeri sermayesine yatırım yaptı. Bu durum, eğitim geçmişiyle birleştiğinde, sinyal teorisine göre toplumun idealindeki “makbul üniversite öğrencisi” imajını yansıtacaktı.
Şaşırtıcı bir şekilde, onun gibilerin ihtiyacı olan şey aslında yetenek değildi; en önemli husus kağıt üzerinde iyi görünmekti. Başka bir deyişle, işe alım uzmanları şirket sınavını dereceyle geçen, prestijli bir okuldan mezun olan ve mülakatçıların gözünün ısırdığı bir adayı tercih ederdi. İşte tam da bu nedenden ötürü, ekonomik krizin getirdiği istihdam darboğazı onu pek de etkilememişti.
Ne de olsa o, herkese kıyasla çok daha farklı bir başlangıç çizgisinde hazır bekliyordu. Doğrusu avantaj ondaydı; bu yarış tamamen şikelıydı. En başından beri, aynı okuldan mezun olan kıdemlileri ziyaret etmek son derece doğaldı. Hatta insan kaynaklarındaki işe alım uzmanlarından gelen birkaç kadeh bir şey içme davetlerini kabul edecek kadar ileri gitmişti.
Şimdi bir de işe alım tarafındaki birinin onunla aynı ortaokul veya liseye gittiğini ya da onun üniversitesinden mezun olduğunu hayal edin. Filanca şirkette insan kaynaklarının ne tür nitelikler aradığı ve mülakatlarda kişinin kendini nasıl sunması gerektiği konusunda yol gösterirlerdi.
Çeşitli bağlantılarını bir araya getirdiği ve mülakatlarda makul bir performans sergilediği sürece endişelenecek hiçbir şeyi kalmazdı. Çok müşkülpesent davranmadığı takdirde, en azından evine ekmek götürmesini sağlayacak bir işi garantiye alabilirdi. Kendisine söylenen her şeyi uysallıkla yerine getirerek, istikrarlı bir tempoda yüksek verimle çalışan toplumsal bir çarka dönüştü. Bir noktada, o iş ortamında kendisini olgun bir yetişkin olarak görmeye başladı.
İş tatmini mi? Bireysellik mi? Yaratıcılık mı? O, toplumun bir çarkıydı ve adil bir karşılık aldığı sürece yaptığı işin içeriğinin hiçbir önemi olmadığını rahatlıkla savunabilirdi. Şirketin perspektifinden bakıldığında ideal bir çalışandan beklenen, maaşına uygun bir kalite düzeyini korurken verilen görevleri derhal tamamlamasıydı. Her hususta şirket felsefesine bağlı kalan ideal çalışan, inisiyatif alır ve kâr elde etmenin yollarını arardı. Şirket mantığının bir kölesi olarak yaşamaya uyum sağlamak onun için hiç de zor olmadı.
Acımasız mı? Robotik mi? Duygusuz mu? Soğuk ve mesafeli mi? Bu tür kaygılar onu sadece yolun en başında rahatsız etmişti. Edepsizce böğüren ya da şiddete başvuran insanlardan ölesiye korkardı; böylesine rezilce davranışları kavraması mümkün değildi. Fakat zamanla alıştı. Tıpkı okulda olduğu gibiydi.
İnsan, değişime uyum sağlamak üzere tasarlanmış bir mahluktur. İşin özüne inildiğinde, ortama uyum sağlamak kendisine biçilen rolü üstlenmek demektir—gardiyan gardiyan gibi davranır, mahkûm da mahkûm gibi. İş ve hobiler arasında mekik dokuyan günler olaysız bir şekilde geçip gitti. Doğal olarak işler son derece verimli ilerliyordu. Şirket talimatlarına uymak ve mümkün olduğunca hata yapmaktan kaçınmak, işin o değerli boş vakitlerinden çalmasını önlemek adına kritik önem taşıyordu.
Neticede, otuzlu yaşlarına geldiğinde yalnızca ebeveynlerinin gelir düzeyine yaklaşmakla kalmamış, aynı zamanda terfi kulvarına da kesin olarak girmişti. Şirkete olan bağlılığı ve yöneticilere olan sadakati nedeniyle yüksek takdir görüyor, insan kaynakları departmanında yükseliş basamaklarını hızla tırmanıyordu. Kısım müdürü olarak bir liyakat ödülü bile almıştı.
Evet, doğru ya. Önemli bir işim vardı benim. Rahibe kılıklı bir kadının boğazımdan aşağı bir kaşık haşlanmış sebze tıkması için kesinlikle hiçbir sebep—ama hiç—yok. Bana “tatlı Tanya’m” deme hakkını nereden bulduğunu sormak için avazım çıktığı kadar bağırmayarak fazlasıyla centilmence davranıyorum üstelik.
Sabrı tükenerek “neden ben” tiradını başlatmak üzere ayağa kalkmaya yeltendi. Tam o anda gerçek zihnine dank etti. Hoş olmayan hatıralar aniden su yüzüne çıkarken başı zonklamaya başladı.

22 ŞUBAT 2013, TOKYO, JAPONYA
“Neden? Neden ben?!”
Neden mi? Çünkü maliyet-performans oranınız tam anlamıyla yerlerde sürünüyor, nedeni son derece açık! Üstelik son zamanlarda izinlerinizi ve devamsızlıklarınızı alabildiğine artırdınız. Son darbeyi vurmak gerekirse, doğrudan amirinizden gelen raporda kimbilir ne kadar nakit avans kredisi çektiğinize dair ifadeler yer alıyor. Dahası, her fırsatta iş yeri hekimine görünmeyi kararlılıkla reddediyorsunuz. Özetle, şirket için maliyetli bir çalışana dönüştüğünüz gün gibi ortada. Daha da önemlisi, herhangi bir skandala yol açarak şirketin itibarını lekelemenize göz yumamayız.
Doğrusu size şunu sormayı çok isterdim: Seni bünyemizde tutmamız için tek bir makul sebep var mı? Fakat belirli yasalar gereği, bu tür hisleri kalbimin derinliklerine gömmeli ve olabildiğince diplomatik bir üslupla yanıt vermeliyim.
“Performans İyileştirme Planı’nı (PIP) halihazırda iki kez tamamlayamadınız. Şirket, PIP tamamlama eğitimine katılmanız yönünde size tamamen makul bir talimat verdi ancak siz bunu reddettiniz. Üstelik mazeretsiz olarak işe gelmediğiniz pek çok gün var.” Nezaketim sahte mi? Bence hiç mahzuru yok. Yasalar sahte nezaketi yasaklamıyor. Burası kâr amacı güden bir özel şirket; toplumsal uyumsuzlar için açılmış bir hayır kurumu değil. “Yine de şirketimize uzun yıllar hizmet ettiğiniz göz önüne alındığında, disiplin kurulu kararıyla işten çıkarılmaktansa kendi rızanızla istifa etmenizin her iki tarafın da menfaatine olacağına inanıyorum.”
Bu durum muazzam bir zaman kaybı olsa da nihayetinde görev tanımımın bir parçası.
“Daha önce hiç müşteri ziyaretine gitmek zorunda kalmamıştım ki! Bu nasıl bir eğitim sayılabilir ulan?!”
“Yöneticilerin satış temsilcilerini anlamalarına ve yönetim pratiklerini iyileştirmenin yollarını bulmalarına yardımcı olarak bozulan iş sonuçlarının önüne geçmeyi amaçlıyor. Bu doğrultuda, bu eğitimi almanızın sizin açınızdan gerekli olduğunu düşündük.”
Günlük işlerin bir parçası olsa dahi bu gerçekten yorucu bir süreç. Şirkete tutunmaya çalışan, gözyaşları içinde feryat figan eden şu bitmek bilmeyen çalışan kafilesiyle uğraşmak tam bir baş belası. Ağlamanın bir şeyleri değiştireceğini sanıyorsanız, durmayın ağlayın. İş dünyasının bazı kesimlerinde bu geçerli bir taktik olabilir; fakat bana “duygusuz canavar”, “patronun köpeği” ya da “siborg” gibi laflar ettikten sonra bunun işe yarayacağını düşünüyorsanız, çok büyük bir yanılgı içindesiniz demektir.
Hiçbir zaman en iyisi olmadığımı zaten biliyordum. Dahilerle yarışamadığım, üstün yetenekli insanlara da azim ve çalışkanlıkla yetişemediğim için kişiliğim son derece sapkın ve çarpık bir hal aldı. Karmaşık kompleksler yumağından ibaretim.
Gerçekten hayırsever olan insanlara hayran olmamak elde değil. Riyakarlık konusunda ise toplumun geneli tarafından sağlıklı kabul edilen bir seviyedeyim; ancak samimiyetsiz olduğumu bilmek kendimden daha da tiksinmeme yol açıyor.
Bu durumun—ne kadar korkunç biri olduğumun—farkında olmama rağmen, hâlâ karşımda hüngür hüngür ağlayan şu yetersiz aptaldan üstün olduğuma dair kibirli bir inanç taşıyorum. En azından maliyet-performans açısından son derece başarılı sonuçlar ortaya koydum. Bu yüzden, küçülme kapsamında birleştirilecek departmanları işten çıkarmalarla yeniden yapılandırmak bir angarya olsa da, işimi ciddiyetle yaparım. Buradan sonra basamakları hızla tırmanıp doğrudan insan kaynakları direktörlüğü koltuğuna oturmam gerekirdi.
Hayatım son derece pürüzsüz bir şekilde ilerlemeliydi.
İlerlemeliydi, evet.
O noktaya kadar hafızamı tazeledikten sonra, oldukça nahoş bir olay yeniden zihnimde canlanıyor.
İnsanın doğası gereği politik bir hayvan olduğu söylenir; fakat görünüşe göre pembe pusulayı alan türden insanlar, mantık veya genelgeçer tabular yerine ilkel duygularını önceliklendiren yaratıklardan ibaret. Meseleye derinlemesine baktığınızda, “akademik elit” kisvesindeki uslu çocukların aksine, dürtülerine yenik düşüp eyleme geçen insanların sayısı daha fazla değil mi zaten? Direktör beni istasyonda arkama kollamam konusunda özellikle uyarmıştı, ancak ne demek istediğini bir türlü anlayamamıştım.
Küt! Bir şey bana sertçe çarpıyor. Garip bir ağır çekimle perondan aşağı yuvarlanıyorum. Treni gördüğüm an bilincim kapanıyor.
Uyandığımda ise tarif edilemez bir adaletsizlikle karşı karşıya kalıyorum.
“Sizler gerçekten etten ve kemikten müteşekkil canlılar mısınız?”
“Bağışlayın, siz kimsiniz?”
Ucuz bir romandan fırlamış gibi duran yaşlı bir adam, beni süzerek derin bir iç çekiyor. Olası üç açıklamadan biri olmak zorunda:
“… Alayınızın kişiliği son derece sapkın. Şu kafanızın içindeki de ne biçim bir zırvalık böyle!”
Zihnimi mi okudu o? Eğer yaptıysa, bu hem özel hayatıma son derece edepsizce ve küstahça bir tecavüz, hem de gizlilik esaslarına aykırı bir ihlaldir.
“Aynen öyle yaptım. Fakat merhametsiz inançsızların zihnini okumak tam anlamıyla iğrenç bir şey.”
“Bak sen şu işe… Şeytanın gerçek olduğu rüyamda görsem aklıma gelmezdi.”
“Uydurabileceğin en kaçıkça fikirleri üretiyorsun!”
Evrensel yasaları çiğnemeye yalnızca Tanrı ya da şeytan muktedirdir. Eğer Tanrı var olsaydı, dünyadaki tüm bu adaletsizliklere göz yummazdı. Dolayısıyla, bu dünyada bir Tanrı yok. Bu durumda, karşımdaki Varlık X doğrudan şeytanın kendisidir. Davamı burada kapatıyorum.
“… Siz inançsızlar Yaratıcınızı çalışmaktan öldürmeye mi niyetlisiniz?”
“Siz inançsızlar” mı? Çoğul takısı kullandı. Bu da demek oluyor ki benimle birlikte başkalarından da bahsediyor. Yalnız olmadığımdan ötürü teselli mi bulmalıyım? Söylemesi zor. Kendi kendimden nefret ettiğim pek söylenemezse de, kendime aşırı bir sevgi beslediğim de iddia edilemez.
“Kastedim sizin gibi sapkın ruhlar! Bu günlerde her yeri sarmış durumdasınız. İnsanlık ilerlerken siz neden aydınlanmaya ulaşmıyorsunuz? Dünya bağlarınızdan kurtulup feraha ermek istemiyor musunuz?”
“Bunun sadece bahsettiğiniz o toplumsal ilerlemenin bir sonucu olabileceğinden şüpheleniyorum.”
Rawls’un adalet teorisi gerçekten muazzamdır fakat bunu fiilen uygulamaya koymak tamamen hayalperestliktir. İnsanlar halihazırda varlıklılar ve yoksullar olarak ikiye bölünmüş durumda. Farazi bir teklif olarak ilgi çekici görülebilir belki, ancak gerçek dünyada kimse başkaları uğruna elindekilerden vazgeçmez. Gelecek hakkında endişelenmek yerine bu hayatta maddi kazanç peşinde koşmak daha doğal değil midir? Öyle olsa bile, bunun ne önemi var ki?
Madem öldüm, ruhuma ne olacak? Gelin bu konuyu yapıcı bir şekilde tartışalım. Asıl önemli olan bundan sonra ne olacağıdır.
“Seni yeniden yaşam ve ölüm döngüsüne fırlatacağım—yeniden doğacaksın,” diye yanıt veriyor kendini Tanrı ilan eden Varlık X. Karşımdaki yabancının verdiği yanıt son derece basit. Ah, eminim açıklama yapma görevini ifa ediyordur. Evet, iş konusu asla hafife alınacak bir şey değildir. Sorumluluk üstlenmenin ve yasalara uygun hareket etmenin önemini takdir edebiliyorum. İster istemez, toplumun—yani bir organizasyonun—bir üyesi olarak, bundan sonra nasıl hareket edeceğimizi anladığımı belirtmem yerinde olacaktır.
“Pekala. O halde buyurun, ne yapacaksanız yapın.”
Başlangıç olarak, bir sonraki hayatımda arkamı kollama konusunda daha dikkatli olmayı planlıyorum. İnsanların rasyonel ve irrasyonel olmak üzere ikiye ayrıldığını öğrendim, bu yüzden davranışsal ekonomiyi şüphesiz tekrar gözden geçirmem gerekecek.
“… Bıktım artık! Burama kadar geldi.”
Fakat dişlerinin arasından mırıldandığı sözler beni şaşkınlığa uğratıyor.
“Ha?”
“Siz adamlar kendinizi hiç mi toparlayamayacaksınız? İçinizde zerre kadar inanç kırıntısı dahi yokken aydınlanmaya ulaşıp bu döngüden kırılmanız mümkün değil ki zaten!” diye şikayet ediyor, durumu benim açımdan garip bir hale getirerek.
Açıkçası, bu Varlık X’in (kendini Tanrı ilan eden tipin) neye bu kadar bilendiğine dair en ufak bir fikrim yok. Yaşlı insanların çabuk parladığını bilirim ama üst kademede bir makamı tuttuğu belli olan birinin gözü dönmüşçesine öfkelenmesi, hareketlerini öngörmeyi zorlaştırıyor. Bu bir anime olsaydı komedi unsuru deyip geçebilirdiniz, ancak gerçek dünyada bu tür bir lükse pek sahip olamazsınız.
“Bu devrin insanları evrensel yasalardan çok fazla uzaklaştı! Doğru ile yanlışı ayırt edemiyorlar!”
Hadi oradan! Varlık X evrensel yasalar hakkında istediği kadar vaaz verebilir ama ne halt söylediğine dair en ufak bir fikrim yok. Ve eğer bu yasalar gerçekten var ise, bunları önceden tebliğ etmemiş olması tam bir saçmalık. Hiç görmedikleri, bırakın rıza göstermeyi haberlerinin bile olmadığı yasalara insanların uymasını bekliyorsa, çok şey istiyor demektir. Sözlere dökülmemiş bir şeyi kavramam mümkün değil. Bildiğim kadarıyla henüz telepati yetenekleri geliştirmedim.
“Size On Emir’i verdim ya ben!!”
Emirler telepati ya da benzeri bir yolla aniden zihnime akıyor ama… eee… şey… kahretsin. Görüyorsunuz ya, ben çok tanrılı bir coğrafyada doğdum; orada işleri “dini hoşgörü” adı altında akışına bırakmaya alışkınızdır. Bu yüzden birinin kalkıp emirlerden bahsetmesine nasıl bir tepki vermem gerektiğinden dürüst olmak gerekirse emin değilim. Şunu da belirteyim, anne babama her zaman hürmet ettim ve asla hiç kimseyi öldürmedim. Ancak biyolojik olarak erkeğim. Belli başlı cinsel dürtüler bünyeme programlanmış durumda. Bunlar hakkında yapabileceğim bir şey yok. Kodlamayı ben yapmış olsaydım durum farklı olurdu tabii, ama yapmadım.
“Yaşadığım sürece buna pişman olacağım!”
Tanrı tam olarak ne kadar yaşar ki? Sırf akademik bir merakla bile olsa bu konu hafifçe ilgimi çekiyor. Araştırmacı ve meraklı yapım düşünüldüğünde bu hiç de şaşırtıcı değil.
Birini öldürme arzusu ya da dürtüsüyle hiç mücadele etmek zorunda kalmadım. Elbette bir FPS oyununda kafadan vuruş yaptığımda ferahlarım, ancak bu beni sıradan bir insandan daha kanlı canlı veya cani yapmaz. Hayvan hakları taraftarıyım; en azından barınaklardaki uyutma programlarını azaltmaya çalışan bir hareketi desteklemek için afişler taşıdığıma neredeyse eminim.
“Demek ellerini kirletmedin ama yine de öldürme eyleminden haz aldın, öyle mi?!”
Hiçbir şey çalmadım, kimseye yalancı şahitlik etmedim ya da evli bir kadının kalbini çalma zevkine erişmedim. Her şeyin ötesinde, hayatım boyunca dürüst ve doğru bir insan oldum. İş yerindeki görevlerimi yerine getirdim, yasalara harfiyen uydum ve bir insan için tayin edilen davranış kurallarına aktif olarak karşı geldiğimi hiç hatırlamıyorum. Savaşa gönderilmiş olsaydım, belki paraşütle atlarken Tanrı’dan kendimi karides yetiştiriciliğine adamam gerektiğine dair bir vahiy alabilirdim. Ne yazık ki askeri tecrübem çevrim içi oyunlarla sınırlıydı.
“İstediğin gibi olsun! Töğbe etmeyeceksen, sana müstahak bir ceza kesmekten başka çarem kalmıyor!”
Bu asılsız ithamların da bir sınırı olması gerektiğini düşünmek isterim. Hem neden ben? Ancak tecrübelerimle sabittir ki, işleri kendi haline bırakmak asla akıl karı değildir.
“Müsaade ederseniz bir dakika bekleyin.”
“Kapa çeneni!”
Keşke parlayıp durmasanız. Yaratıcı olduğunuzu iddia ediyorsanız (ki bu işte pek başarılı sayılmazsınız), biraz daha olgun davranmanızı beklerdim. Aslında bu kılığınızı korumaya devam da edebilirsiniz. Avukat bir tanıdığım vardı; mahkemede başka, internet ortamında bambaşka biri oluverirdi. Adamın gayet hareketli bir sosyal hayatı bile vardı! Sizden onun gibi kusursuz bir seviyeye ulaşmanızı beklemiyorum elbette ama en azından biraz çaba gösterebilirsiniz…
“Yedi milyar ruhu yönetmekten zaten canım çıkıyor!”
Kutsal Kitap’ta “Verimli olun, çoğalın ve yeryüzünü doldurun,” der. Konu hakkındaki bilgimin sınırlı olduğunu kabul ediyorum ancak insanoğlunun bu doktrine sadakatle uyduğundan son derece eminim. Malthus’un mezarında ters döndüğünü görür gibiyim. İnsanoğlunun biraz fazla “çoğaldığını” söyleyebiliriz. Madem idari bir görev yürütüyorsunuz, verdiğiniz emirlerin takibini yapmanızı temenni ederdim. Umarım tüm astlarınızın saygısını yitirip işinizden kovulmazsınız.
Her halükarda, madem yönetici sizsiniz, ağzınızdan çıkanların sorumluluğunu tam anlamıyla üstlenmelisiniz.
“B-bana gelenlerin hepsi zerre inancı olmayan sizin gibi şüpheciler! Beni zarara sokuyorsunuz!”
Dürüst olmak gerekirse, bu durum iş modelinizdeki bir kusurdan kaynaklanmıyor mu?
“Sözleşmesini ihlal eden birinden akıl alacak değilim! En başta aydınlanmaya ermek isteyen sizler değil miydiniz?”
Tarafıma bildirimde bulunmadığınız sürece bunu bilmemi bekleyemezsiniz. Samimi düşüncem bundan ibaret. Önemli evrakları iadeli taahhütlü postayla göndermek makul olandır, hatta böylesi bir sözleşme bizzat elden teslim edilmelidir. Ayrıca sözleşmeyi kalıcı bir veri taşıyıcısına kaydetmiş olsaydınız harika olurdu.
“Tanrı’nın kanunları önünde boyun eğdiniz, bilmiyor musun!”
Şey, bugünlerde bilimsel gelişmeler neredeyse büyüleyici bir boyuta ulaştı. Aşırı gelişmiş bir bilim, esasen büyüden farksızdır. Yaşasın doğa bilimleri! Dünyada her şey yolunda. Bu bolluk toplumumuzda, kapıya dayanan bir tehdit olmadığı sürece ne kriz bilinci yayılır ne de adanmışlık. İşte bu yüzden çaresizce bir şeylere tutunuruz. İnsanlar köşeye sıkışmadıkça dine sarılmazlar.
“… Yani başka bir deyişle, şey gibi… işte… şey… anladın mı?”
Anladığımı söylüyorsunuz fakat bana anlatmadığınız sürece anlamam maalesef mümkün değil.
Varlık X’e karşı giderek ciddiyetten uzaklaşan tavrım için yapacak bir şey yok. Ancak sağlıklı bir iletişim kuramamak gerçekten sinir bozucu. Bu konuda ne yapabiliriz ki? Bu noktada bir tercümanlık hizmeti olsaydı, ücretine hiç bakmadan derhal tutardım.
“Şehvetine yenik düşüyorsun, inancın yok ve Yaratıcından korkmuyorsun. Üstelik tüm benliğinde ahlaktan eser yok.”
İtiraz ediyorum! Diye haykırmak geçiyor içimden. O kadar da kötü biri değilim. Ahlaki ve toplumsal normlar baz alındığında, beni resmettiğiniz kadar berbat biri hiç değilim!
“Bana masal anlatma! Aranızdan biri her yeniden doğduğunda dönüp dolaşıp aynı müsafereyi tekrarlamasaydık hepinizin aynı bok olduğunu düşünmezdim!”
Şey, az önce de belirttiğim gibi, buradaki asıl sorun aşırı nüfus artışı. Ya da en azından, uzayan yaşam sürelerimizle bir ilgisi var… Ortalama yaşam beklentisi diye bir gerçek var sonuçta. Evet, elbette Malthus’un “Nüfus İlkeleri Üzerine Bir Deneme” adlı eseri de var. Okumadınız mı yoksa? Fareler gibi çoğalma şeklimiz karşısında başınızı kaşıyacak vakit bulamıyor olmalısınız. Özel olarak ekstra bir şey yaptığımızdan değil; basit bir analiz bile iş modelinizin kusurlu olduğunu ortaya koymaya yeter.
“Nüfusla birlikte inananların sayısı da artsaydı her şey yolunda olurdu!”
İşte ben de tam olarak iş modelinizdeki bu kusurdan bahsediyorum. Tüketici kitlenizin psikolojik analizini baştan savma yaptığınızı söyleyebilirim ancak. Bu, daha planlama aşamasından gelen yapısal bir hatadır.
“Yani sen, bilimle kuşatılmış, savaştan bihaber ve tehdit hissetmeyen bir dünyada erkek olarak yaşadığın için mi böyle olduğunu iddia ediyorsun?”
Ha? Ne? Şey, galiba çuvalladım.
Tamam, önce bir sakin olalım. Şu an Varlık X, başka bir şirket kıdemli mühendislerimizi transfer ettiğinde insan kaynakları müdürünün düştüğü o tehlikeli halden farksız. Durumu kavradım. Ve bu durumla nasıl başa çıkacağımı zaten düşündüm.
“Demek bu durumu düzeltirsem, senin gibiler bile inançla uyanacak, öyle mi?”
Şey, biraz aceleci kararlar vermiyor musunuz? Neden biraz sakinleşmiyorsunuz? Aşırı gelişmiş bilimin inancı gölgelediğini söylediğimi kabul ediyorum. Ama Tanrı aşkına, lütfen sakin olun! Hah şöyle, rahatlayın. Rabbin lütfunu hissedebilseydik her şey çözüme kavuşurdu zaten. Ah, elbette, çok iyi anlıyorum. Tıpkı şu anda bana yol gösterdiğiniz gibi, üzerimizdeki o yüce merhametinizi esirgemediğinizi gayet iyi biliyorum. Evet, her şeyi eksiksiz anladım, bu yüzden acaba o elinizi indirme nezaketini gösterir misiniz? Ayrıca eklemeliyim ki, savaştan bihaber olduğuma dair söylediğiniz kısım büyük bir yanlış anlamadan ibaret.
“Yalvarıp yakarman seni kurtarmayacak artık!”
Bekleyin, Tanrım! Bizim dünyamızda ne büyünün ne de mucizelerin varlığının kanıtlanmadığını lütfen unutmayın. Mucize gördüğünü iddia eden her kim varsa, söyledikleri balık halinden bile daha şüpheli kokar! Sizin varlığınız için de durum tam olarak böyle! Diğer bir husus da erkek ya da kadın olmanın hiçbir öneminin olmaması. Her iki cinsiyetin de cinsel arzulara sahip olduğu aşikâr!
“Yeter artık. Söyleyeceğini söyledin. Neyse, bunu bir deneyeceğim.”
“Af buyurdunuz?”
“Bunu senin üzerinde test edeceğim!!!!”
İşte, yani… Hafızamdaki o anı aşağı yukarı bundan ibaret. Keşke bunu tamamen unutabilseydim.

