Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu – Bölüm 217 / Sadece İkisiyle Yapılan Gizli Bir Toplantı

Sadece İkisiyle Yapılan Gizli Bir Toplantı

Ayın ve yıldızların varlığını güçlü bir şekilde hissettirdiği yıldızlı gökyüzünün altında, Zef ve ben baş başa buluşmuştuk.

Sadece ikimiz görüşelim,’ teklifi Zef’ten gelmişti.

Bu defa sormak istediklerimin içeriğini düşününce bir sakınca görmedim, bu yüzden teklifini kabul ettim.

“Bendenizin bir yabancıyla yalnız kalmasının üzerinden kaç yıl geçti acaba… hayır, kaç on yıl mı demeliydim? Sanki çok eski zamanlardaki hâlime dönmüş gibi hissediyorum; ne kadar nostaljik, bir o kadar da taze. Ne gizemli bir duygu.” (Zef)

“Aslında başkente gelmemde bir sakınca yoktu.” (Makoto)

“O konuda üzgünüm. Birini kendi mekânımıza davet ederken, işin içine pek çok mesele giriyor. Raidou-dono bizim için önemli bir misafir, aynı zamanda bir velinimetimizsiniz. Sizinle görüşmememiz gibi bir durum söz konusu olamazdı. Sadece bendenizin sizinle en kısa zamanda görüşebilmesi için programı yeniden düzenlemek dahi sınırlarımızı zorladı.” (Zef)

Zef, içini okuyamadığım o her zamanki gülümsemesiyle güldü.

Ama atmosferi, iblis ırkının meseleleri yüzünden görüştüğüm zamankinden biraz farklıydı.

Ne de olsa dışarıdaydık.

“…Ve evet, bendenize sormak istediğiniz bir şey vardı, değil mi? Ne duymak istersiniz? İblis ırkının gizli silahını mı? Veyahut, bir sonraki istilamızın zamanını mı? Buna benzer bir hedefiniz mi var?” (Zef)

“Böyle şeylerle hiç ilgim yok. Lütfen benimle dalga geçmeyin.” (Makoto)

Cidden ya.

En başta, bizzat Şeytan Lordu’na bunu soracak bir insan evladı olamaz herhâlde.

Böyle bariz bir suratla bu şakayı yapmak… Cidden, ne zahmetli bir adam.

“Hahaha! İlginiz yok ha. Şayet sizden biraz bilgi sızdırabilseydiniz, bunu ticarette kullanabilirdiniz, ne de olsa bir tüccarsınız. Raidou-dono’nun ağzından çıkacak olursa buna inanacak hatırı sayılır miktarda insan da olurdu, değil mi? Ne de olsa hyumanlar sadece aptallardan ibaret değil.” (Zef)

“Lütfen beni bu işe karıştırmayın. Bilgi satmak gibi karmaşık işlere bulaşmayacağım.” (Makoto)

“Demek oltaya gelmiyorsunuz, ha? Ne yazık. Bendeniz de doğruyla yalanı karıştırıp onları bir güzel saptırmayı planlıyordum hâlbuki.” (Zef)

Zef ‘Kukuku’ diye güldü.

Lütfen zehirli elmalarını satmak için beni kullanma…

“Bunu yapsaydım, tamamen hyumanların düşmanı olurdum. Hyumanların tarafında olduğum söylenemez ama iblis ırkının tarafında da değilim. Ne ben ne de Kuzunoha Ticaret Şirketi.” (Makoto)

“Bendeniz bunun farkındayım. Sadece bizim tarafa biraz olsun meyleder misiniz diye yokluyordum, hepsi bu. Beni bağışlayın. Bu arada Raidou-dono, Sari nasıl?” (Zef)

“Fuh~, Sari ha. Şey, sanırım artık duruma biraz alışıyor.” (Makoto)

“Hoh, demek çoktan ona unvansız hitap edecek bir ilişkiye geldiniz. İçim rahatladı… Yaptınız mı?” (Zef)

“‘Yaptınız mı’ derken neyi kastediyorsunuz?” (Makoto)

“Umu, hamile mi yani?” (Zef)

“Buh!” (Makoto)

“Neyiniz var?” (Zef)

“Ne diyorsunuz siz? Sari’nin babasısınız, değil mi?!” (Makoto)

“Evet, Raidou-dono da Sari’nin efendisi. Bence bu gayet doğal bir soru.” (Zef)

Zef’in yüzü açıkça ‘ne diye bu kadar panikliyorsun?’ diyordu.

Neden konu kölelere gelince bu kadar çok insan böyle düşünüyor ki?

Sadece çalışan köleler de var.

“Hamile değil. En başta hamile olması için bir sebep de yok.” (Makoto)

“İlk seferi diye karşı çıkacak bir kız olduğunu düşünmemiştim hâlbuki.” (Zef)

“Her ihtimale karşı söylüyorum, ona o gözle yaklaşmadım.” (Makoto)

“Ne? Raidou-dono, genç bir adam olarak cinsel arzularınızı bastırmak size iyi gelmez, bilesiniz.” (Zef)

“Bu sizi hiç ilgilendirmez.” (Makoto)

Şeytan Lordu neden böyle bir şeyi dert etmek zorunda ki?

Üstelik, el atmamı söylediği kişi de kendi öz kızı.

Ne zahmetli bir kral.

“Her ne kadar bendeniz yaza doğru gizlice bir torun bekliyor olsam da… Bu, bendenizin boş hayallere kapıldığı anlamına mı geliyor şimdi?” (Zef)

“Aynen öyle.” (Makoto)

Zef gerçekten hayal kırıklığına uğramış gibiydi.

Eğer sadece rol yapıyorsa, o kederli iç çekişi inanılmaz bir seviyedeydi.

“Her neyse, Sari’nin durumu iyi.” (Makoto)

“Anlaşıldı. O hâlde…” (Zef)

“Ona ne elimi sürdüm ne de öptüm!” (Makoto)

“Hayır, sadece bugünkü meselenizin ne olduğunu soracaktım. Ayrıca, eğer sizi sıkıştırırsa, en azından bir öpücüğü esirgemeyin.” (Zef)

“…Ah, yeter ama.” (Makoto)

Neden cümlenin ikinci yarısında yüzünün daha da ciddileştiğini hissettim acaba?

“Bir Lord ile randevu ayarlama zahmetine girdiniz, bu yüzden aklınızda ne tür bir sohbet olduğunu bir nebze de olsa merak ediyorum.” (Zef)

“Pekâlâ, size sormak istediğim iki şey var. Birincisi Kaleneon ile ilgili, diğeri ise, nasıl desem… iblis ırkıyla ilgili diyelim.” (Makoto)

“Görünüşe göre Kaleneon hakkındaki konuşmayla başlamak en iyisi olacak.” (Zef)

“Şu anda bahsi geçen topraklarda kasaba kurma işi ilerliyor.” (Makoto)

“Umu.” (Zef)

“Fakat mevcut durumda insanlar iklime alışkın değil ve işler beklendiği gibi gitmiyor. Bu yüzden, çetin soğuklarda hayatta kalmış bir iblisten arazinin yönetimi, geliştirilmesi ve bakımı hakkında bilgi istemeye geldim.” (Makoto)

“Anlıyorum. Ama, Kaleneon ha. Hatırladığım kadarıyla orası yarım yamalak bir soğuğa ve kara sahip bir diyar. Pek bir faydası olacağını sanmıyorum, bilesiniz.” (Zef)

“Ama böyle bir buz tarlasında bile, iblis ırkı o denli bir metropol inşa edebilmiş. Bu konuda bir tür bilginiz olması gerekmez mi? Ufacık bir şey de olsa olur, bana bir çözüm yolu söyleyebilir misiniz?” (Makoto)

“Fufufu. Raidou-dono, size yöntemin kendisini söylesek ve getirdiği sonucu öğrenseniz dahi, bunu yeterli bir şekilde uygulayabileceğiniz anlamına gelmez. Eğer kökenini de bilmezseniz, kendinizi bir çıkmazda bulursunuz.” (Zef)

“Anlıyorum…” (Makoto)

Yakın gelecekte gelecek olan şiddetli kar fırtınaları hakkında bir şeyler yapmak istiyorum, bu yüzden şimdilik pratikte uygulayamasak bile sorun değil.

“Bildiğim kadarıyla, Kaleneon bizim de yönetme konusunda pek tecrübeli olmadığımız bir bölgede. Eğer daha çetin bir ortamda olsaydı, üzerini kubbe şeklinde bir bariyerle kaplar ve avcılık merkezli bir yaşam tarzı sürerdik. Ama az önce de söylediğim gibi, o yer yarım yamalak. Yaz ve kış arasındaki fark o kadar aşırı ki, bu aslında bizim yaşamamızı zorlaştırıyor.” (Zef)

Kaleneon’da, kasabanın bulunduğu yerde yaz geldiğinde karların eridiği kesinlikle doğru.

Yarım yamalak olduğu doğru, ama yine de, ekilebilir arazi olduğu sürece, iblis ırkının orada insanları yaşatmasının bir anlamı olacağını düşünüyorum.

Eğer Limia olsaydı, konuşulacak çok arazi olurdu; neden özellikle böyle çetin bir diyarda kalıyorlar ki?

Ayrıca…

“Kaleneon’da iblis ırkının bir kalesi ve bir ordusu vardı. O hâlde onların yaşam tarzı hakkında da bir şeyler biliyor olmanız gerekmez mi?” (Makoto)

“Eğer sadece toplayıcılık ve avcılık düzeyindeyse, evet. O bilgiye ihtiyacınız varsa, size sunarım. Ama etrafa bir göz attıysanız, zaten biliyor olmalısınız; Kaleneon’da kaleden başka düzgün bir kasaba yoktu, değil mi? Ayrıca, sakinler ve sıradan halk açısından sayılar oldukça düşük olmalıydı.” (Zef)

“Evet. Çoğunlukla orduyla ilgili insanlar olduğunu duydum. Ayrıca, bir kasabaya benzer hiçbir şey yoktu ve bakımı yapılan şey çoğunlukla ana yoldu.” (Makoto)

“Doğrudur. Bendeniz bir gün Kaleneon kalesinin bir aktarma noktası olarak gerekli olacağını hissettim, bu yüzden oraya adamlarımı konuşlandırdım, ancak yakın gelecekte bir yerleşim yeri kurma niyetim yoktu. Çoğunlukla mallar ve birlikler orayı bir ışınlanma noktası olarak kullanarak harekete geçiyordu. Tekrar kullanılamayacak olması üzücü tabii.” (Zef)

Uh.

Orayı ele geçiren benim, o yüzden şikâyet edebilecek bir konumda olmadığımı biliyorum.

Bu konuda beni alt etmişti sanırım.

…Tıpkı Zef’in dediği gibi, Kaleneon’da kasaba olarak kullanılabilecek tek yer o kaleydi.

Birkaç köy ve kasaba kalıntısı vardı ama hepsi hyumanlara aitti. Tamamen yerle bir edilmişlerdi ve o hâlleriyle kullanılabilecek gibi durmuyorlardı.

Kalenin kalıntıları ise Asora’nın iklimiyle ilgili kendi koşullarımız nedeniyle Kaleneon’un başkenti olarak kullanılıyor, bu yüzden bir kasaba olarak yeniden inşa ediliyordu.

İblis ırkının Kaleneon’u bir ülke olarak görmemesinin sebebi muhtemelen Zef’in söyledikleriydi.

“…Anlıyorum. Demek ki o yer, kubbe şeklinde bir bariyer oluşturma zahmetine girecek kadar cazip değildi.” (Makoto)

Bunu iblis ırkının kasabalarında görmüştüm. O şeyler oldukça fazla büyü gücü gerektiriyordu.

Bunu Kaleneon’da da yapmak gerçekçi değildi.

O kasabada yaşayan insanlar için bir tür kapanma karşıtı önlem bulamazsam, hiçbir anlamı kalmazdı.

“Üzülerek söylüyorum ki, aynen öyle. Konumu ve iklimiyle, geri almak için tekrar savaşmaya değecek bir kıymet bulamadık. Kar zahmetli bir şeydir, bilirsiniz. Görmezden gelinirse yolları kapatır, evleri yıkar. Yine de, sadece ısıyla eritme gibi basit bir yöntemle ilerlemek, onu tekrar dondurarak yeni bir engele dönüştürür. Bu tür bir bakım zahmetine gireceksek, dezavantajlarına eşit derecede değecek bir liyakati olması gerekir.” (Zef)

“Anladım.” (Makoto)

“Bendenizin vardığı karar, oraya birkaç tesis bırakıp olduğu gibi terk etmekti.” (Zef)

“Anlıyorum. Her ihtimale karşı, toplayıcılık ve avcılık hakkındaki bilgileri alabilir miyim?” (Makoto)

“Peki. Zaten artık bizim için gereksiz. Ha, bir de kasabalarımızdaki seyyar satıcılığa biraz çeşni katıp başlama zamanını öne çekerseniz bendeniz memnun olurum.” (Zef)

“Bunu ayarlayacağım.” (Makoto)

Süreci hızlandırmakta bir sorun olacağını sanmıyorum.

Zaten hazırlıkları hızlandırmıştım, bu yüzden benim bir şey ayarlamama gerek bile yoktu.

Hayır, o da değil.

Zaten acele ediyorlar, benim endişelenmeme gerek yok yani.

“O hâlde diğer konunuzu dinleyelim. Görünen o ki asıl niyetiniz oymuş.” (Zef)

“…”

“Vaktiniz vardı. Konunuzun içeriğini çoktan düzenlemiş olmalısınız, değil mi?” (Zef)

“…Majestelerine bir sorum olacak. Eğer iblis ırkının hyumanlarla savaşma sebebi ortadan kalkarsa, iblis ırkı savaşı durdurur mu?” (Makoto)

“…”

“Bir cevap alabilir miyim?” (Makoto)

“…Elbette, durdururduk. Ama Raidou-dono, bu soru son derece manasız.” (Zef)

Sessizliği bozan Zef, alçak ve ağır bir ses tonuyla konuştu.

Sorumu onaylamıştı ama aynı zamanda manasız olduğunu da söylemişti.

“Ne demek istiyorsunuz?” (Makoto)

“İblis ırkının hyumanlara karşı savaşma sebebi ortadan kalkarsa savaşın duracağı kesinlikle doğrudur. Ama o sebebin ortadan kalkması, aynı zamanda hyumanlar ve iblisler arasındaki mücadelenin bir tür sonuca ulaştığı anlamına da gelir. İşte bu yüzden manasız dedim.” (Zef)

Sebebin ortadan kalkması… bir sonuca ulaşmakla eşdeğer mi?

İblis ırkı Tanrıça tarafından eziliyor ve hyumanlar tarafından da zulüm görüyor, bu yüzden kuzeyin verimsiz topraklarına sürülmüşlerdi.

Bundan doğan isyan, iblis ırkının Tanrıça’nın onları sürüklediği durumu tersine çevirmek istemesinden kaynaklanmalıydı.

Bu durumda, eğer iblis ırkı zengin bir toprak elde ederse, savaş sebebi ortadan kalkmalı.

Öyle değil mi?

Mesela; Kaleneon’da iyileştirilmiş bir yer, iç işleriyle gelişen iblis ırkı toprakları ve ayrıca… belki de Asora.

Bunu Tanrıça’nın hatırı için yapmak istediğimden değil, ama bu tür şeyler savaşı durdurabilecekse, işbirliği yapmakta sakınca görmem.

Dürüst olmak gerekirse, şimdiki Hibiki tehlikeli.

Savaş devam ederse, Senpai’nin bir noktada hayatını kaybedeceğini düşünüyorum.

O hâlde, Asora’nın bir kısmını iblis ırkına vermenin iyi olabileceğini düşündüm.

Ayrıca, iblis ırkı Asora’ya girdiği anda, ne olursa olsun bizimle anlaşmak ve iş birliği yapmak zorunda kalacaklardı.

Kötü bir tabirle, onları izole edebiliriz.

“İblis ırkının zengin topraklar aradığı için savaşa başladığını duydum. İçinde bulundukları konumdan dolayı bir isyan. O hâlde, iblis ırkının yeterince zengin bir toprak elde ettiği söylenemez mi? Mevcut durumda, hyumanlarla ateşkes yapabileceğinizi düşünüyorum. Ne de olsa iblis ırkı savaşı avantajlı bir konumda ilerletebildi.” (Makoto)

Gerekirse, bunu kabul etmeleri için onları teşvik etmeye yardım edebilirim.

Limia ve Gritonia kahramanları ön saflarda savaşırken müzakere zor olacaktır, ancak sadece casusları olan işe yaramaz ülke Aion ve Bilgeleri kabul eden eksantrik bir ülke olan Lorel Birliği ile müzakerelerin mümkün olabileceğini hissediyorum.

Birazcık bile başını sallayan bir ülke olursa, durumu ele almanın yolları bulunabilir bence.

“Toprak konusunda, tam da Raidou-dono’nun dediği gibi. Zengin bir toprak elde edebildik. Ama… Tanrıça ve hyumanların hâlâ gücü var. Mevcut durumda müzakerelere girersek, bu onlara güçlerini toplayıp karşı saldırıya geçmelerini istemek gibi olur.” (Zef)

“Yine de, iblis ırkının yeterince gücü var, değil mi?” (Makoto)

“Eğer bunu savaşın mevcut ilerleyişine bakarak söylüyorsanız, bu büyük bir hata, Raidou-dono. İyi dinleyin, başlangıçta taktik ve teknikte avantajlı bir konumda olsanız bile, hepsi olmasa da bir kısmı savaş ilerledikçe rakibe akar. Tam da Tanrıça’dan düzgün bir ilahi koruma aldıkları şu anda, sayıca bizden üstün olan hyumanlar bu avantajı emer. Konumlarımız tersine döner.” (Zef)

“Olamaz.” (Makoto)

“Bir Tanrı’nın gücü ve ezici sayı farkı; bu ikisi Raidou-dono’nun düşündüğü kadar hafif bileşenler değil. Mevcut durumumuzun zirve noktası olduğu söylenebilir. Tanrıça’nın gücünü dizginleyip onları belirli bir sınıra kadar görerek, hyumanlarla savaşıyoruz. Bunu şimdiye kadar yaptığımız gibi sürdürmek ise sadece…” (Zef)

Sözlerinin ikinci yarısını sanki zorla çıkarıyor gibiydi. Zef’in gözleri kederli bir ışık yayıyordu.

“Bu yüzden mi savaşı durdurmayacağınızı söylüyorsunuz?” (Makoto)

“Ebeveynimiz yokken nefret dolu kardeşimizi öldürmeyi düşündük, ama sonunda zamanında yetişemedik ve ebeveynimiz ortaya çıktı.” (Zef)

“…”

“Bu yüzden ebeveynimizin gözlerinden sakınarak kontrollü bir kardeş kavgası yapmak zorundayız. Şimdi, Raidou-dono, o kardeşi bir şekilde öldürmek için ne yapmamız gerektiğini düşünüyorsunuz?” (Zef)

“Şey… En başta, bir kardeş kavgasında birbirinizi öldürmeniz gerekir mi? Bunu hayal bile edemiyorum.” (Makoto)

“Doğrudur. Bu, kardeşlerin birbirlerinden öldürecek kadar nefret ettiği bir kardeş kavgası. Bu arada, ebeveyn de diğer tarafın müttefiki.” (Zef)

“Üzgünüm, hayal etmeye bir türlü kendimi itemiyorum.” (Makoto)

“Anlıyorum. Diğer tarafı ne kadar ustaca öldürürsek öldürelim, bu ebeveynimizin istemediği bir ölüm olur; ve her ikimiz de yüzümüzde sahte gülümsemelerle el sıkışsak bile, o iki kardeş arasındaki nefret yok olmaz. Velhasıl, savaşmak için ne kadar sebep ararsak arayalım, ana noktanın bu olacağını düşünüyorum. Ve gerçekte, biz iblis ırkının savaşa devam etmesinin büyük bir sebebi hâline geldi. Çevreyle ilgili sebep sadece son bir itici güçtü, ama kalplerimizin derinliklerindeki düşünceler muhtemelen başlangıçtan beri hiç değişmedi.” (Zef)

Tanrıça ebeveyn, hyumanlar ve iblisler ise kardeşler.

“Nefret ha. Düşündüğüm gibi, her şeyin kökeni Tanrıça.” (Makoto)

“Bu doğru, ama oyunun bu kadar geç bir safhasında Tanrıça ne yaparsa yapsın, hyumanlar ve iblisler arasında oluşan uçurum yok olmayacak. İblisler için de, hyumanlar için de; ve tabii ki, Raidou-dono’ya ateşkesin dezavantajlarını anlatan bendeniz için de durum aynı. Çünkü bendeniz, o uçurumun ancak rakiplerimizin kanıyla doldurulabileceğini düşünüyorum.” (Zef)

“…Yeterince öldürmediğinizi mi söylüyorsunuz?” (Makoto)

“Aynen öyle. Elbette, az önce açıkladığım gibi savaş durumunun geçişi de var, ama aşırı bir şekilde ifade etmek gerekirse, bu sadece bir bahanedir. Ebeveynimiz Tanrıça’nın kısıtlamalarını çoktan bir kenara itip yumruklarımızı savurduk, bu yüzden tüm nefretimizi kusup toprağı hyumanların kanıyla sulayana dek, iblis ırkı durmayacak.” (Zef)

“Bir hükümdar olarak, Raidou-dono’nun düşüncesi bir seçenek olarak kabul edilebilir. Muhtemelen onu seçecek hükümdarlar da vardır. Eğer nazik bir hükümdar ise, kesinlikle seçerdi. Ama bu seçeneği seçmeyecek… seçemeyecek hükümdarlar da vardır. Tıpkı bendeniz gibi… bendenizin şimdiki hâli gibi… halkımın birçoğu bunu isterse, bendeniz savaşı durdurmam.” (Zef)

“…Sizce… ben ne düşünüyordum?” (Makoto)

Sakin olmasına rağmen, Zef’in gözlerindeki ışık sanki içimi görebilecek gibiydi.

Bunu bilebilmesinin imkânı yoktu.

Çünkü kimse Asora’nın varlığını bilmiyor.

“Raidou-dono biz iblislere yeni bir diyar hazırlayabilir, değil mi? Belki ıssız toprakların en ucunda, ya da bilmediğimiz bir yerde, kuzey veya batı denizinin ötesinde bir yer olabilir. O kadarını bilemem, ama iblis ırkını bu kıtadan göç ettirmeyi planlıyorsunuz ve bu şekilde savaşın sona erip eremeyeceğini merak ediyordunuz… diye düşünüyordunuz, değil mi?” (Zef)

“…”

Bu bir şaka olmalı, değil mi?

Bir diyar hazırlayacak kadarını bile… nasıl?

Ateşkes müzakerelerine yardım etme noktasına kadar tahmin edebileceğini düşünmüştüm, ama…

“Tam isabet, ha. Ne korkutucu. Savaşla hiç ilgilenmediğini söyleyen Raidou-dono, meğer savaşın nedenini en ince ayrıntısına kadar araştırmış, bu yüzden bendeniz de sadece biraz yoklamak niyetindeydim. Tanrım, Sari’nin gözleri gerçekten etkileyici. Kendi kendine yeten bir şirket, ha. Anlıyorum. Sadece bu kadarıyla henüz bir ülke denemez, ama… bir şirketin sınırlarını çoktan aşmış bir organizasyon olduğu söylenebilir.” (Zef)

Kendi kendine yeten bir şirket mi?

Hayır, şu anda önemli olan nokta göçü neden kabul edemeyeceği.

“…Neden… bunu seçmeyesiniz ki?” (Makoto)

“Tıpkı daha önce söylediğiniz gibi, nefret. O teklifi alsak bile, sadece birkaçı kabul ederdi. Ah, o olaya karışan güruhun da bu gruba dâhil olacağından hiç şüphe yok. Eğer Raidou-dono ne olursa olsun bunu teklif etmek istiyorsa, bendeniz halka duyurabilirim. Halkımızdan eksilme olması savaşta oldukça büyük bir dezavantaj yaratacaktır, ama Kuzunoha Ticaret Şirketi’ni düşman edinmeyi düşündüğümde, en iyisi bu.” (Zef)

O olay… Root’un ortalığı karıştırdığı olay mı?

Bu durumda, o ortamda ve durumda bile Tanrıça’ya tüm kalbiyle inanan insanlardan bahsediyor olmalı.

Bu gerçekten zor bir durum.

Açıkçası, onların düşünce tarzlarının temelden farklı olduğunu hissediyorum.

“Tanrıça’nın inananları, öyle mi? Nasıl desem, barış konusunda oldukça iddialı insanlar, ha. Rakibin, teslim olmak için ellerini havaya kaldırdıkları sürece saldırmayacağını düşünen türden insanlar. Bir parçası oldukları iblis ırkını bu kadar şevkle kötü adam yapmaya çalışmaları da tuhaftı.” (Makoto)

“Eğer hyumanlar böyle olsaydı, kazanmak daha kolay olurdu. Bendeniz bile beyinlerinin nasıl çalıştığını anlamıyorum. Yarı-insanlara binlerce yıldır aşağı bir sınıf muamelesi yapmayı ve bunu sağduyu olarak kabul etmeyi sürdüren hyumanlara kendimizi köle olarak ilan edersek ne olacağını biliyorlar mı acaba?” (Zef)

Ah, bu konuda tamamen aynı fikirdeyim.

“Doğru. Şey, arazi konusuna gelince, her şeyiyle avantajlı değil, bu yüzden iblis ırkını bu yüzden dezavantajlı duruma düşürecekse, lütfen unutun gitsin. Öyle bir niyetim yoktu.” (Makoto)

“Hahaha, aralarına karışacakları korkusu sadece bir şakaydı. Elbette, iblis ırkı içinde savaşa tamamen karşı olan insanlar da var. Sayılarının az olduğu doğru, ama onlarca yıldır süren bu savaş havasından yorulmuş insanlar bunlar. Savaşmaktan yorulmuş insanlar, daha fazla kaybetmekten yorulmuş insanlar, can almaktan yorulmuş insanlar… pek çok türden insan.” (Zef)

“Anlıyorum.” (Makoto)

Elbette, böyle insanlar vardır.

Çoğunluğun savaşı kabul ettiği bir grupta olmak, o insanlar için sadece boğucu olurdu, bu kesinlikle doğru.

“Tanrıça’nın inananları değil, sadece savaştan bıkmış ve barış dileyenler. Bendeniz onları öylece bir kenara atmak istemiyorum. Eğer iblis ırkının sisteminde bir şer kaynağı olmayacaksa, bendeniz onları kendi takdirimle kurtarmaktan çekinmem. Şu anda, hatırı sayılır yetkiye sahip 10 kadar kişi var, ne dersiniz?” (Zef)

“Bana bunu sorsanız da… yetkiye sahip olmaktan kastınız nedir?” (Makoto)

“İblis ırkına toprak vermek. Başka bir deyişle, Sari’nin epey yardımı dokunduğuna göre, bu kez doğrudan şirkete insan almak istiyorsunuz; Raidou-dono’nun asıl amacı bu, değil mi? Böyle bir şeyi bendeniz bile tahmin edebilirim. Saklamanıza gerek yok. Irkımın yeteneklerinin onaylanmasından gerçekten mutluluk duyuyorum. Yetki kısmı ise, yakın gelecekte bendenizin uğraşmak zorunda kalacağı kişileri ifade ediyor. Kısacası, onları kurtarmayı düşünüyorsanız, acele etseniz iyi olur demek.” (Zef)

Daha birkaç saniye önce inanılmaz zeki olduğunu düşünmüştüm ama şimdi de tamamen alakasız bir tahminde bulundu.

İblis ırkının tekniklerini ve bilgilerini pek de aramıyorum, biliyor musun?

Gerçi yetki meselesini anladım.

‘Sesleri gür ve dikkat çekici, bu yüzden onlarla ilgilenilmeli,’ demek istedi muhtemelen. Yüzeyde itaatkâr ama karşıt duygular besleyen insanlar. Eğer Şeytan Lordu’nun yöntemlerine karşı koyma yeteneği olmayan insanlar olsaydı, acele edip onlarla uğraşmaya gerek kalmazdı, sanırım demek istediği bu.

“Hayır. Daha fazla yardıma hayır demezdim, ama… sadece bunun savaşı bitirmeye yeteceğini düşünmüştüm, fena olmazdı diye.” (Makoto)

“…Yarısı sadece bir bahaneydi, değil mi?” (Zef)

“Şey, tüm gerçek niyetim buydu.” (Makoto)

“…”

“Majesteleri?” (Makoto)

Zef sessizliğe büründü.

“…Beni alt ettiniz. Görünüşe göre Raidou-dono, bendenizin kavrayamadığı bir düşünce yapısına sahip. Bendeniz utanç içindeyim. Her şeyi avantaj ve dezavantajların yanı sıra hesaplamaların temeline oturtmak, belki de bu zamanların etkisi olarak kabul edilebilir.” (Zef)

Sanki kendi kendine konuşuyor gibiydi. Zayıf ve çatlak bir sesle mırıldandı.

“Ahahaha, bana sık sık sağduyudan yoksun davrandığım söylenir. Özellikle son zamanlarda.” (Makoto)

“Sağduyudan yoksun olmaktan utanmaya gerek yok. Temelde hyumanlarla bu yüzden savaşıyoruz. Ama bendeniz şimdi anlıyorum. O hâlde, eğer durum buysa… o adamları içeri almaz mısınız lütfen?” (Zef)

“O 10 kadar iblisi mi?” (Makoto)

Eğer sadece o kadarsa, pek de sorun etmem. Üstelik, Tanrıça’nın inananları değillerse ve sadece savaştan bıkmışlarsa, sorun olmaz gibi geliyor.

“Umu. Bendenizin açısından, sanki başımdaki belayı size havale ediyormuşum gibi oluyor, bu yüzden bunu sizden istemek biraz ağırıma gidiyor. Eğer Raidou-dono ve Sari emsali olmasaydı, bu en başta bir seçenek bile olmazdı. Orada iş varsa, onları Sari’nin meslektaşları olarak çalıştırabilirsiniz, ya da isterseniz ev hapsine alabilir veya kapatabilirsiniz, bendeniz aldırmam. Eğer dilerseniz, bendeniz bunu sadece kadınlarla da sınırlayabilirim.” (Zef)

“Lütfen her konuyu o tarafa çekmeyi bırakın.” (Makoto)

“Demek çalışabildikleri sürece cinsiyet fark etmiyor, ha. O hâlde bu bir dil sürçmesiydi.” (Zef)

“Bu konuyu geri dönüp tartışacağım. Sadece… hepsini kabul etsem bile, onlara da Sari ile aynı sözleşmeyi yaptıracağım.” (Makoto)

Sırf iblis oldukları için onlara güvenebileceğimi tabii ki düşünmüyorum.

“Teknik olarak sürgün ediliyorlar, bu yüzden bendeniz sorun etmem. Eğer iblislerin arasında kalırlarsa, gelecekleri daha da kötü olurdu. Ama o sözleşmeden geçmek için Raidou-dono’nun vücudundan bir parçaya ihtiyacımız olacak. Bu konuda işbirliği almamızda bir sakınca var mı?” (Zef)

“…Efendi ben olmayacağım. Eğer iblislerse, onlarla Sari’nin ilgilenmesini sağlayacağım, bu yüzden efendi o olursa sorun olmaz. Tabii ki, henüz kesinleşmiş bir şey yok.” (Makoto)

“…Raidou-dono, siz gerçekten derinliğini kavrayamadığım birisiniz.” (Zef)

“Her şeyi fazla derinlemesine okumak, zihnimi okumak ve bu arada Kuzunoha Ticaret Şirketi’ni baş belası insanlarla başa çıkmak için kullanmak; bence asıl kavranması zor olan sizin majestelerinin derinliği. Cidden.” (Makoto)

“…En başta, Raidou-dono ve bendeniz kıyaslanamayız. Benim derinliğim sınırlıdır ne de olsa.” (Zef)

“Eh?”

“Hayır, bir şey yok. İyi bir yanıt bekliyorum. Ama hem çok daha üstün hem de öngörülemez biriyle bir Lord gibi davranmak, sinirlerim kaldırmıyor, cidden.” (Zef)

“Majesteleri?” (Makoto)

Duyabildiğim tek şey ‘Hayır, bir şey yok’ oldu, ama görünüşe göre Zef komik bir şey bulmuş ve gülüyordu.

“O hâlde Raidou-dono, yakın bir gelecekte aramanızı bekliyor olacağım. Canınız ne zaman isterse arayabilirsiniz.” (Zef)

“Ah, evet. Buralara kadar gelme zahmetine girdiğiniz için teşekkürler.” (Makoto)

“Lütfen Sari’ye selamlarımı iletin.” (Zef)

Zef, büyüyle yarattığı bir kürenin içine girdi ve öylece havaya yükselip uçup gitti.

Çevreyi kontrol ettiğimde, buradan çok da uzak olmayan bir yerde beklemede olan büyük bir mamono olduğunu görebiliyordum, muhtemelen o noktaya kadar uçacak.

Oradan mamono’ya binip ışınlanma formasyonunun olduğu yere gidecek ve o şekilde geri dönecek.

Yine de Asora ortaya çıkmadı, ama toprak teklifi ortaya çıktı ha.

Hükümdarlar bu tür şeyleri anlayabilen insanlar mıdır?

Limia’da böyle hissetmemiştim, belki de hepsi için geçerli değildir.

Ne olduğunu bilmiyorum ama Zef’in farklı olduğunu hissediyorum.

“Öldürdükleri ve öldürüldükleri bir savaş o kadar kolay bitmeyecek. Senpai de bunu söylemişti, ama Zef de aynı şekilde düşünüyor ha. Eğer biri öldürmeden sabreder ya da unutursa, nefret zinciri sona ererdi. Göç edip savaşı bu şekilde bitirmek; bir parçam muhtemelen bunun olmasını istiyordu. Bunu şimdi kendi ağzımla söylemek bile kulağa gerçek dışı geliyor. Zef’e söylemediğime sevindim. Bunu yaparak onu şaşkına çevirmek üzereydim.” (Makoto)

Neptünlerin hikâyesini duyduğum zaman, ben bile erkek kardeşin tarafında olan tüm Neptünleri öldürürsek nefretin kalmayacağını ve Serwhale-san’ın Asora’da bu konuda endişelenmesine gerek kalmayacağını düşünmüştüm. Böyle düşünmüştüm işte.

Bir yabancının ona nefreti yatıştırmanın öldürmekten başka bir yolunu anlatması, üstelik bizzat kendi Lordlarından onları ikna etmesini istemesi, aptalca olurdu.

‘Alın bu yeni toprağı, şimdi savaşı duralım,’ bunun bu kadar sorunsuz gitmesinin imkânı yoktu.

Beklendiği gibi, savaşı durdurmayı bu kadar hafif düşüncelerle denemek iyi değil.

Şimdilik, Kuzunoha Ticaret Şirketi olarak faaliyetlerimizi yürüteceğim ve bir noktada Tanrıça’yı alaşağı edeceğim. Şimdilik sadece bunu düşünmek yeterli.

Tüccar hayatımda bile, artık Tsige ve Rotsgard’daki Lonca toplantılarına güvenle katılabilir hâle geldim.

Sadece müşteriler arasında değil, tüccarlar arasındaki bağlantıların da önemini anlamaya başladım. Para teklif edildiğinde onları iterek değil, ya da bir şey teklif edildiğinde üstü kapalı sözler vererek değil.

Son zamanlarda, bu yabancı ülke ziyaretleriyle soylularla nasıl başa çıkacağımı öğreniyorum.

Yeterli olmaktan çok uzağım, ama sadece istikrarlı bir şekilde çalışmaya devam edersem, her durumda tecrübe kazanabilirim.

Temellerim zayıf ve kollarımı ne kadar geniş açarsam, karar vermem gereken seçeneklerin sayısı da o oranda artıyor, bu yüzden istediğim gibi ilerleyemiyorum.

Bu yüzden yavaş yavaş ilerlememden başka çare yok.

Sadece kendi tempomda ilerleyeceğim.

İş işten geçmiş olabilir, ama böyle düşünüyordum.

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Moon-led Journey Across Another World, TsukiMichi, Tsukimichi: Moonlit Fantasy, 月が導く異世界道中, 月光下的异世界之旅
Puan 7.6
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Lise öğrencisi Misumi Makoto, tanrı Tsukuyomi tarafından kahraman olması için fantastik bir dünyaya çağrılır. Ancak, dünyayı yöneten Tanrıça onu çok çirkin bulur ve onun orada olmasından pek memnun olmayarak dünyanın köşesine atar. Tsukuyomi, Makoto'nun diğer Tanrıça tarafından terk edilmesinin ardından Makoto'nun kendi yolunu bulmakta özgür olduğunu ilan eder.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm yorumları göster

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla