“Dostane bir maç, mı diyorsunuz?”
“Umu.”
Ertesi gün—Şeytan Lordu falan olacağımı gördüğüm abuk bir rüyadan sonra—Şeytan Lordu Zef, beklediğim şeylerden birini söyledi.
Dün boyunca ‘güç, güç’ deyip duruyordu zaten.
“Hani şu, birbirinin tarzını yoklayan türden bir karşılaşma, öyle mi?” (Makoto)
İfade biçimini bir kenara koyarsak, misafir muamelesi görürken dövüşmemi istiyor.
Ben de doğrulama istedim.
“Evet. Merak etmeyin, biraz seyirci toplanacaktır ama Raidou-dono’nun grubunun normal şekilde dövüşmesinde sakınca yok.” (Zef)
Sakınca yok, diyor.
Rakibimin kim olacağını az çok tahmin edebiliyorum.
“Bizim için bir getirisi olduğu sürece kabul ederiz.” demiştik ama… ne yapmalı?
Şu anki hâlimle sadece korku salarım; o yüzden düzgünce kendimi tutup centilmence davranmam gerek. Böylece, aksine hakkımızda daha iyi bir izlenim edinirler.
“Bu arada, rakibimiz kim olacak?” (Makoto)
“Bu kulun tayin edeceği rakip bir İblis Generali yahut ona yakın kudrette biri olacak. Her ne kadar ‘dostane maç’ dense de, Kuzunoha Ticaret Şirketi ile dostluğun kabil-i ispat bir nişanesine ihtiyacımız var. Doğrusunu istersen, fazla ciddiyetle kin doğmasına sebebiyet verecek bir hâl olursa müşkülât çıkar.” (Zef)
“…Dostluğun nişanesi ha. Dünkü ziyafet dostluğunuzu anlatmak için fazlasıyla yeterliydi gerçi.” (Makoto)
Şeytan Lordu ve diğerleri bir ziyafet verdi, kimse bize tepeden bakmadı.
Hatta, bu kadar içten olmaları altında bir bit yeniği var mı diye tedirgin edecek seviyedeydi.
“Bu beni memnun eder. Bugünkü plan ise sizi Ruh Tapınağı’na götürmek; vakit kalırsa kalenin çevresini gezin, kalede çalışanlarla konuşun, vaktinizi dilediğiniz gibi değerlendirin. Eğer maçı kabul ederseniz, bu kul yarın başlatmak ister.” (Zef)
“Yarın, anlaşıldı. Yoldaşlarımla istişare edip olumlu değerlendireceğim.” (Makoto)
“Lütfen öyle yapın. Ben bizzat refakat edemeyeceğim; ancak iki kızım Sari ve Lucia size eşlik edecek. Ruhlar’a bu kulun selamını iletiniz.” (Zef)
Hah?
“…Eh? Ruhlarla mı görüşeceğiz? Yani, onlarla görüşebiliyor muyuz?” (Makoto)
“Elbette. Raidou-dono ile ilgilendikleri anlaşılıyor. Ateş ve Toprak Yüksek Ruhları. Sadece bizim yandaşımız değiller; yardımda cömerttirler. Belki sizinle de uyuşurlar.” (Zef)
Ruhlar… Yüksek olanlarıyla hiç karşılaşmadım.
Hep Tanrıça tarafında oldukları izlenimine sahiptim, yaklaşması zor geliyordu. Hem fırsat da olmadı.
İlk kez iblis topraklarında buluşacak olmak tuhaf hissettiriyor.
“Biz oraya dua etmeye gideceğiz sanmıştım. Bir Ruh’la bizzat görüşecek olmak beni geriyor.” (Makoto)
Sanki bir Şinto tapınağına gideceğimizi sanıyordum.
Orada mukim oldukları mekâna gidiyorum ve şahsen görüşeceğim. Üstelik gidişat öyle ki, görüşme kesinleşmiş gibi.
Sinir bozucu.
“Majesteleri, vakit geldi.”
“Waka-sama, hazırlıklar tamam.”
Ah, Şeytan Lordu her gün meşgul—tabii ki.
Rona başını eğip Zef-san’ı almaya geliyor.
Kalede olduğu vakit sekreterlik işini de o mu üstleniyor acaba?
“İyi çalıştın, Rona. Bu kul az sonra gelir. Raidou-dono, az evvel bahsettiğim rehberler ana kapıda beklemektedir. Bugün de iblislerin şehrinin keyfini çıkarasın. O hâlde, bu kul müsaadenle.” (Zef)
“Çok teşekkür ederim.” (Makoto)
Rona ile birlikte ayrılan Zef-san’ı uğurladım.
“Shiki, Mio dışarıda mı şimdiden?” (Makoto)
Beni çağırmaya gelen Shiki’ye sorup, ortalarda görünmeyen Mio’yu da sordum.
“Evet. Mio-dono kale çevresinin keyfini sürüyor. Dün bakmadığı bir bölgeymiş anlaşılan.” (Shiki)
“Anladım. Muhtemelen duydun ama ana kapıda rehberler bekliyormuş, acele edelim. Sari-san ve Lucia-san. Yanılmıyorsam… Şeytan Lordu’nun iki çocuğu.” (Makoto)
“Evet, o ikisi ha. Özellikle iki kadın seçmiş olmaları—altında bir sebep var mı acaba?” (Shiki)
“…Sanmam. Peki sen, Shiki? Rona ile birlikteydin, yoksa aranız mı iyi artık?” (Makoto)
Shiki’nin beni iğnelemeye çalıştığını anladım.
Son zamanlarda, ciddiye almadan karşılık vermeyi beceriyorum; galiba biraz alıştım.
“Tilki ile rakunun beyhude didişmesi. Ne kadar kaynaşsalar da denkleşemezler. Kuzunoha ve Waka-sama meselesinde ise, ellerindeki malumat o kadar az ki müsabaka dahi sayılmaz. O hâliyle bile pek kederlendi doğrusu.” (Shiki)
“Ahaha… Gelecekten hafif korktum. Kadın kini. Ah, bu arada, Şeytan Lordu-dono dostane bir maç istiyormuş; kabul etsek sorun olur mu?” (Makoto)
“…Olmaz. Lütfen kabul edin. Nezaret etmek istedikleri hususta az çok bir fikrim var. Eğer öyleyse, bize zararı olmayacak bir şey elde ederiz.” (Shiki)
“Bu bilgi Rona’dan mı geldi?” (Makoto)
“Evet. Muhtemelen maçı kabul edelim diye bilerek sızdırdı. Niyetleri Waka-sama için pek dezavantajlı değil; o hâlde verilecek ne varsa alalım.” (Shiki)
“Anlaşıldı. O zaman Mio’ya da bildirelim. Reft-san’ın Mio’yla karşı karşıya gelmemesi için takibini sana bırakıyorum.” (Makoto)
“Emredersiniz.” (Shiki)
Kaledən dışarı doğru yürürken, güven veren Shiki ile sabah sohbetinin tadını çıkardım.
İnsanı rahatlatıyor.
Fuu~, Zef-san ne kadar samimi gülümsese de, onunla konuşmak başlı başına yoruyor.
◇◆◇◆◇◆◇◆
“Demek lanet hastalığı için özel bir ilaç geliştirmeye ağırlık veriyorsunuz?”
“Evet. Asıl mesaimiz orada. İlaca ihtiyacınız olursa bizden sipariş edin.” (Makoto)
“Bugün Raidou-dono’ya rehberlik etmekle vazifeliyim. Öyle olmasa dahi, Majesteleri’nin davetli misafiriniz; resmiyete lüzum yok. Yoldaşlarınızla konuşur gibi rahat konuşabilirsiniz.”
…Burada tanıdığım en küçük kız muhtemelen Rinon.
Sari denen bu kız da aynı yaşlarda olmalı.
Görünüşü, ilkokul çağındaki Rinon’a benziyor.
Gerçi son zamanlarda o biraz boya girdi, hatları kadına dönmeye başladı; bu açıdan bakınca Sari daha da küçük duruyor, huh.
Ama konuşma tarzı inanılmaz olgun.
Genç yaşta sancak beyi yapılmış biri gibi bir olgunluk.
Bu dünyada olgunlaşma hızı Japonya’dan hakikaten daha hızlı.
Tsige’ye gideli biraz oldu. Gittiğimde, Rinon “Rinon artık 10’unu geçti; Rinon çocuk değil.” demişti.
Bence on yaş hâlâ çocuk ama işin hakikati şu: Ablasının harcamalarını takip ediyor, kendi kazanıyor, ev işlerinde de marifetli.
Japonya’da olsa aşırı olgun derlerdi.
Kendi on yaşımı kıyaslamak hiç istemem, zira acınası hissederim.
“Öyle deseniz de, iki Şeytan Lordu adayına yoldaşlarımla konuşur gibi hitap etmek içime sinmiyor.” (Makoto)
“Ben size benimle ‘samimi’ konuşun demedim ki.” (Lucia)
Lucia-san başka bir açıdan zor.
Konuşunca gülümsüyor; ama gülüşü bütünüyle resmî.
Onun dışında bir hareket yok.
Arada bir yüz ifadesine göz atınca, bazen küskün bir ifade de yakaladım.
Dört varisten en çok askere benzeyeni o; belki bir tüccara rehberlik etmek zoruna gidiyordur.
“Üzg—” (Makoto)
“Sen…” (Lucia)
Özrümü kesip, Lucia-san ilk kez gülümsemesiz konuştu.
“E-Evet?” (Makoto)
“Hocam Io tarafından tanınmış; sihir ve mızrakta mahir babam ve Reis Zef tarafından dahi makbul görülmüş kişi.” (Lucia)
Hı?
Kızgın değil mi yoksa?
Keyfi bozuk gibi; ama sözlerinin içeriği…
“İtiraf ederim, gücünün hududunu yahut ne denli olduğunu henüz kestiremiyorum. Ama bu kadar güç varsa, o güce yaraşır bir gurur ve tavır öğrenmen gerekmez mi?” (Lucia)
“Gurur ve tavır ha.” (Makoto)
“Güçlüyüm ben!” diye dolaşmamı mı istiyor?
“Güçlülerin çoğu, nicelerini alt ederek o güce erer. O hâlde güçlü olanın vazifesi duygusunu ve tecrübesini nakşedip kendinden emin davranmak değil midir? Ama sen gücünü saklamaya çalışıyorsun. Bunu idrak edemiyorum, kabullenemiyorum.” (Lucia)
“Lucia-anesama, bu hitap şeklin Raidou-dono’ya karşı kaba.” (Sari)
“Sari, sen Rona gibi müsamahalı bir zihne sahipsin; katlanırsın. Benim içinse, Raidou-dono’nun tavrı katlanılır değil. Hocam Io’nun böyle birine yenildiğine inanmak zor. Muhtemelen bir hile—” (Lucia)
Io’nun talebesi olduğu için beni sevmiyor olabilir.
Anlıyorum.
Roket Yumruğu ile onu uçurduğum düşünülürse, ‘hile’ sayılabilir.
Dostane maçı kabul ettim sonuçta; dövüşte gücümü düzgünce gösterirsem bu yanlış anlamayı temizlerim gibi.
“Güçsüz olanlar çok havlar.”
…
“…Az önce ne dedin, yoldaş-dono?” (Lucia)
Mio?!!
Yemek arabasından ne ara döndün?!
İki eli atıştırmalıkla dolu Mio, Lucia-san’ın sözünü kesti.
“Waka-sama hakkında şunu bunu söylemeye cüretin var, fakat ne mevkiin ne gücün yeter; lâkin lafların pek parlak, öyle mi. Sadece bunu dedim-desu.” (Mio)
Sözlerin sert, Mio.
Lucia-san titriyor.
Duygusunu okumaya çalışmama gerek yok; apaçık öfke.
Durdurmazsam kötü olur mu?
Ama bir tık yapay kalır gibi.
Hm, böyle anlarda geri çekilip görüş alanını genişletmek daha iyi.
Refleksle hareket etmeyeceğim.
…Ah, Sari.
Fazla sessiz.
Sadece hafif bir araya girip ortalığı yumuşatması tuhaf.
Belki hepsi bir oyun?
Yahut Lucia-san’ın söyleyip ettikleri gerçek, ama plan kuran Sari?
Sohbetten anladığım, Sari Rona’ya benziyor; mümkün olabilir.
O vakit Mio’nun fazla ileri gitmemesine dikkat etmeliyim…
“Io ve Reft—iki İblis Generali’nin terbiyesi altında her gün talim ettim. Kılıcı kavradığım günden beri tek gün dahi boş geçirmedim. Ve Mio-dono benim zayıf olduğumu mu söylüyor? O sözleri geri almazsan bunu hakaret sayarım.” (Lucia)
Cidden öfkeli.
Sanırım.
Öyleyse, sahneyi kullanan asıl kişi Sari olabilir.
Acele yok. Sakince gidişatı izle.
“Reft… O seviyedeki birinden ders mi alıyorsun-desu ka? Kabalığım için özür dilerim. Bu, zayıf–güçlü meselesi dahi değilmiş; yalnızca bir bebeğin ağlaması imiş. Olgun davranamadım. Sözümü geri alıyorum-desu wa.” (Mio)
“Bu apaçık hakaret.” (Lucia)
“Ara? Geri aldığımı duymadın mı? Kulakların yok mu?” (Mio)
…Mio sataşma işinde level atlamış.
Kadınlar korkutucu.
Bana “yay kullanman oyuncakla oynamak” denseydi, anında refleksle sinirlenirdim muhtemelen.
“Hazırlan. Dostane maçı beklemeye gerek yok. Gücünü burada teyit edeceğim.” (Lucia)
“Artık telafisi olmayacak kendi hâlini seyreder, Waka-sama’ya karşı ettiğin saygısız sözlere pişman olursun.” (Mio)
Etrafta işler kritik eşiğe varmış bir hava oluştu.
Kıvılcımlar uçuşuyor gibi.
Evet, buraya kadar.
Durduralım.
Zira aklımı meşgul eden bir şey var.
Sari olup biteni ciddi ciddi izliyor, fark etmemiş gibi; Shiki ise hafif bir tetkik yapmış görünüyor.
“Kımıldamayın.” (Makoto)
“?!!”
“…Uh, Waka-sama.” (Mio)
İkisini de, görünmez durumdaki büyü zırhımla kavrayıp bedenlerini tuttum.
Mio istese kurtulurdu ama ne yapmak istediğimi anlayıp kaçmadı.
Lucia-san ise… kurtulamadığı gibi, onu tutan şeyin ne olduğunu dahi anlayamıyor.
Silahını çekmeden hemen önce yakaladım; fiziksel olarak kımıldayamıyor.
“Lucia-san, Sari-san, yoldaşım kabalık etti; onun yerine özür dilerim. Ve Lucia-san, şehrin ortasında kılıç çekmeye gerek yok; dostane maça katılmayı düşünüyoruz, lütfen yarına kadar bekleyin. Daha mühim olan, bir süredir aklımı kurcalayan bir şey var.” (Makoto)
“Raidou-dono, bu bağlama… sizin işiniz mi?” (Lucia)
“Evet.” (Makoto)
“…Bu denli bir büyüyü ne vakit tatbik ettiniz?” (Lucia)
“Birazdan bırakacağım. Ama önce, sizlere bir sualim var. Şu yan yana duran iki büyük tapınak Ruhların tapınağı değil mi; orası her zaman ‘böyle mi’ görünür?” (Makoto)
“Eh?!!”
“Ne?!!!!”
Eyvah…
Bu hava, sanki bir vaka var?
Parmakla işaret ettiğim, iki tapınağın yan yana durduğu yerde, çevre manzara bozulmuş gibiydi.
Kamera filtresinden bakıyormuşsun gibi bir yapaylık.
Ruhların bulunduğu yer diye düşündüğümden, normalde de böyledir sanmıştım; öyle değilmiş demek.
Mio ile Lucia-san’ı tutan elleri çözdüm.
“Shiki, bir şey saptadın mı?” (Makoto)
“Yoğun bir Ruh gücü hissediyorum. Ateş ve toprak kudreti. Birbirleriyle yarışır gibi yükseliyor, çevreyle kaynaşıp onu etkiliyor. Sebebini henüz bilmiyorum.” (Shiki)
Demek Ruhların kudreti o kadar yoğun ki manzarayı bozuyor.
Issız bir bölgede olsa şaşırmazdım; ama şehrin göbeğinde.
Ciddi bir mesele gibi.
“Yine de sorayım; hep böyle değil, değil mi?” (Makoto)
“Elbette değil. Hep böyle olsa, dua etmeye gitmek dahi zahmet olurdu.” (Lucia)
“Ben de ilk kez böyle görüyorum.” (Sari)
Vah vah.
Kale’ye dönüp Zef-san’a haber vermek en iyisi.
“O hâlde Majesteleri’ne bildirelim. Ne kadar çabuk olursa o kadar iyi.” (Makoto)
“Hayır, dur.” (Lucia)
“Lütfen bekleyin.” (Sari)
“?”
Makûl bir öneri sundum sanki; ama ikisi de beni durdurdu.
Lucia ve Sari birbirlerine bakıp başlarını salladılar.
“Raidou-dono, Şeytan Lordu’nun evlatları adına emniyetinizi temin ederim. Bu hâliyle tapınağa girip tetkik etmek istiyorum. İş birliğinizi talep etsem?” (Sari)
“Kız kardeşimin sözlerine iştirak ederim. Az önceki kabalığımın telafisi olarak size gücümüzü gösterecek, sizi de muhafaza edeceğiz.” (Lucia)
“Hayır, mühim bir mesele ise, kararını Majesteleri’nin vermesi daha doğru.” (Makoto)
“…Bozulmuş alanın içinde insan görmüyorum. Bu planlı bir iş olabilir. Ruh Tapınağı bizim için rağbet gören bir yerdir. Gündüz vakti normal şartlarda içeride kimsenin olmaması imkânsızdır. Bugün oraya gideceğimizi bilenlerin sayısı sınırlı. Bu durumda, bu…” (Sari)
“Majesteleri’nin ‘bu duruma siz bakın’ emri olması muhtemel. Raidou-dono, lütfen.” (Lucia)
Küçük kardeş, ablanın sözünü tamamlıyor.
Ama içeride bir darbe marbe varsa şaka olmaz.
Şeytan Lordu olsa bile, varisleri tehlikeye atar mı—hele ki bu şehirde seferber edeceği ordu varken?
Yoksa bize bir iş çıkarmak mı istiyor?
Burada uyarsam, biraz da olsa gönüllerini kazanırım; ama işin ucu dolaşık hale de gelebilir.
“…Evet.”
“Waka-sama, haddimi aşmak istemem ama, bu anormal durumda vatandaşlar araya karışırsa vahim olur. Huzurla yaşaması gereken sakinler—olur da hayatlarını kaybederlerse—kötü olur. Lucia-dono ve Sari-dono varis sıfatıyla mesuliyet duygusuyla böyle konuşuyor olmalılar; bu teklifi dinlemek yerinde olur kanaatindeyim.” (Shiki)
Shiki…
Bu, Shiki’ye pek benzemiyor. Oldukça insanî bir nutuk.
İblis sakinleri konusunda, Mio bir yana, Shiki’nin de onlar hakkında “toprak kadar” değer biçtiğini sanıyordum.
En azından şimdiye dek ettiğimiz muhabbetlerde öyle hissettirmişti.
Ama birden, can candan kıymetlidir kabilinden konuşuyor.
“Shiki, kafayı mı yedin? Bizim için, bu şehirde ne kadar insan ölse fark etmez. Yalnızca bu ikisi onları kurtarmak istiyor; Waka-sama için ise düpedüz zahmet-desu. HE-MEN! Bu kadının haddini aşan sözlerini işitmedin mi? Onların havasına uymaya hiç lüzum yok.” (Mio)
Mio fazla kaçırdı.
Hem de bayağı.
“Mio-dono, sözlerinin kaba olduğu doğru. Lakin şu an bu ufak tefekleri unutup iblis sakinlerinin emniyetini süratle temin etmek, Waka-sama’nın iblislere karşı iyi niyetini göstermek olur. Waka-sama insanların canını ‘zahmet’ diye görecek biri değil.” (Shiki)
…
Aydınlanma mı yaşadı?
Ama yüz ifadesi, gözlerinin ışıltısı aynı Shiki.
Hm… o hâlde bunu bir şansa çevireyim.
Doğrusu biraz zahmetli bulmuş, kulak tıkamak istemiştim. Ama uçlara kaçan Mio’ya katılmak yerine, insanî konuşan Shiki’ye katılmak daha iyi. Böyle bir durumda artıya dönebilir.
“Mio, lütfen katlan. Bu iş şehrin ortasında oluyor; Lucia-san ile Sari-san böyle bir aciliyet görüyorlarsa, misafir olarak karşı çıkmayalım. Bizi koruyacaklarını da söylediler; planlandığı gibi devam edelim.” (Makoto)
“…Waka-sama öyle istiyorsa, itirazım yok. Waka-sama’yı ben korurum, zaten tehlike olmaz.” (Mio)
“Muvaffak bir hüküm, Waka-sama. Ben de bütün varlığımla sizi koruyacağım.” (Shiki)
“İkinize de teşekkürler. Lucia-san, Sari-san, planlandığı gibi tapınağa kadar rehberliğinizi rica ederiz.” (Makoto)
“Minnettarım, Raidou-dono. Az önceki kabalığım için özür dilerim.” (Lucia)
“Sağ ol, Raidou-dono. Gerekirse canımı ortaya koyar, sizi tek çizik almadan geri götürmeye söz veriyorum.” (Sari)
Ne abartılı sözler.
Hiç de bir çocuğun sözleri gibi gelmiyor.
Dışarıda dalgalanan manzaranın içindeki tapınaklara baktım.
Acaba bir Yüksek Ruh ne kadar güçlüdür?
İş dövüşe gelirse, Azusa yayımı her an çekebilecek durumda tutayım.
Athena-sama ile fena baş etmemiştim; bunun da üstesinden gelirim gibi.
Sonuçta Tanrılardan güçlü olamazlar.
Eh, sorun olmaz.
İşin yüzde azı, belki Ruhların hoş geldin şakasıdır.
Tanrıça’nın cinsliği malum; her şey mümkün.
Hadi, güzel bir sürpriz çıkacağını umayım.
“Öyleyse, gidelim.”
“Şimdi, içeri girmek için bir yol açacağım. Lütfen az bekleyin.” (Sari)
Buradan sonrası bozulmuş alan. “Girelim.” dedim, Sari cevap verdi.
Mio bir şey diyecekti, durdurdum.
“Buradan girsek olmaz mı? Olur gibi.” diyecekti muhtemelen; o yüzden kestim.
Sari alana dönüp yoğunlaştı. Uzun bir büyü okuması yaptı, müdahale ediyor.
“Sari-dono mahir bir büyücüye benziyor. Bu yaşta bu istidat müthiş.” (Shiki)
“Sağ ol, Shiki-dono. Kendisi küçük kardeşimdir ama, iblis ırkı içinde dahi ona ders verecek pek az kişi vardır. Bariyer ihtisası yok; ama muhakkak bir yol açar.” (Lucia)
Shiki ve Lucia-san alçak sesle konuşuyor.
Lucia-san kesin kılıç ustası; biri ön safta, diğeri artçı büyücü, iyi ikili olurlar.
Akrabalar mı, bilmem; ama ön/arka hat olarak uyumlular.
“…Tamamdır, açıl!” (Sari)
Sari’nin sözüyle eşzamanlı, dalgalanan alanın bir kısmı yarıldı.
Küçük ama geçecek kadar.
Diğer tarafta dalgalanma yok; aynı manzara görünüyor.
“İyi iş, Sari.” (Lucia)
“Bu kadarı çocuk oyuncağı.” (Sari)
Kardeşlerin hoş bir muhaveresi.
Hadi, hızlıca geçelim.
“Biraz dar. Genişleteyim.” (Shiki)
“Waka-sama, buradan girin.” (Mio)
Devam etmeyi düşünürken iki ses kulağıma geldi.
Tahmin ettiğiniz gibi Shiki ve Mio.
Shiki, Sari-san’ın açtığı yarığı anında genişletti.
Mio’nun elinden fırlayan karanlık, alanın bozulmasını kemirip Shiki’ninkinden de büyük bir giriş yaptı.
“…”
“…”
Lucia-san ile Sari sus pus.
Ama o sükût çok şey anlatıyor.
“Shiki, Waka-sama için açtığım yolu kullanacak; siz diğer kızlarla ötekini kullanabilirsiniz.” (Mio)
“Madem zahmet edip açtılar, onu kullansak… Yok, başka yerde belirmeyeceğiz nasıl olsa; iki girişin olması sorun değil.” (Shiki)
Shiki anında uyum sağladı.
“Hadi ama, amacımız tapınağın durumunu görmek; iyi geçinelim.” (Makoto)
Sözlerim biraz havada kaldı.
…Bu arada, Mio’nun açtığı aralıktan girdim.
