Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu – Bölüm 183 / Shiki-sensei Bir Kez Daha

Shiki-sensei Bir Kez Daha

Bunu Beyaz Kum Denizi’nde de düşünmüştüm ama… belli ki bu dünyada hâlâ keşfedilecek nice esrarengiz yer var.

Beklendiği gibi: gerçek bir fantazi dünyası.

Io ve Rona tarafından karşılanıp onlarla birlikte birkaç gün yol aldık.

Sabah olur olmaz tipinin bastırdığı oluyordu, ama günde bir kereyle sınırlı olması normaldi. Mamono saldırılarını ise iblisler ustalıkla savuşturuyordu.

Karşımıza çıkan mamono’ların dizilimi Kaleneon’dakilerle aynıydı; “nasıl baş edilir?” kısmını referans almak üzere not düşmeyi düşündüm.

Beni şaşırtan, ikinci gün öğle vakti oldu.

Daha öğleydi; bir anda karardı derken, gök tek nefeste simsiyah kesildi.

Kısa bir saat kadar yol almıştık ki, geceye dönmüştü.

Yer yer zemin buza dönmüş, sanki bir yüzeyin üstünü sıyırıyormuşuz gibi kayıyorduk. Tipi şiddetlenmişti; “hyuman’lar burada hiç yaşayamaz” dedirten cinsten.

Ama demek ki buralarda bu olağan—iblis tarafı hiç telaş etmeden, ilk günkü gibi soğuğa karşı bir bariyer kurup canlı canlı ilerlemeyi sürdürdü.

Kuzey ülkesi ne denli korkunç.

Sonunda, bitmeyen bir karanlık ve tipinin içinde ilerledik. Pek nadir yaşanır bir deneyim.

Üçüncü gün… sabah hiç doğmadı.

İkinci gün saat beşten beri, kesintisiz gece.

Güneşin çıkmadığı yerler mi var? Öyleyse soğuğun sebebi belli.

O gün, iblis ırkında az buçuk telaş gördüm.

Bir mamono türü, desek—tek başına yadırgatıcı değil. Meğer beklediklerinden daha üst seviye bir düşmanmış.

Geniş gövdeli, epey heybetli bir aslan. Postu süt beyazı.

Kaleneon’da görüldüğüne dair rapor almamıştım; ben de ilk defa görüyordum.

Görkemli yeleli birkaç erkek aslan (öyle sandım) üstümüze yüklendi.

Erkeklerin ava çıkması şaşırtıcıydı.

Üstümüze atladıklarında, boyutlarını net seçebildim.

Öne atılan iblis askerler, ölçü taşı gibi oldu.

Büyük boy bir panelvan kadar.

Ve hızlıydılar.

Birliğin dengesini alelacele toplamaya çalışan iblis askerler, bir anda ezilip parçalandı. Sağ çıkanlar olsa da, önüme koşup gelenler fena halde kötü durumdaydı.

Sadece selamlaşıp iki laf ettiğim kişiler olabilirler; yine de insanın içi burkuluyor.

Anı niyetine olur mu bilmem ama bari bunları ben indireyim, diye elimi uzatmıştım ki—Shiki elimden vurdu.

Yüzüne baktım; başını “hayır” diye iki yana salladı.

Nedenini bilmesem de, bir süreliğine bakmakla yetinmeye karar verdim.

Nihayetinde Io ve Rona da dövüşe katıldı ve beyaz aslanlar düşürüldü.

Ardından, hiç beklenmedik şeyler peş peşe geldi.

Öncekilerden bariz daha güçlü mamono’lar sık aralıklarla belirdi; yanımızdaki askerler yaralı ya da ölü düştü.

Soğuk bariyeri hiç düşmedi ve tempomuz değişmedi ama… o gün bedenen olmasa da ruhen lime lime olmuş hissettim.

Dönüp bakınca, normal değildi sanki.

Şimdi nihayet bir mola vakti çıktı; Shiki’nin kurduğu çadırda dinleniyorduk.

Rona bize de bir çadır hazırlamıştı ama kibarca reddettik.

Gerekli her şeyi yanımızda getireceğimizi söylemiştik ama, buraların soğuğunu hesaba katıp katamayacağımızdan emin olamamış olmalılar; ihtimale karşı payımızı da getirmişler.

“Shiki, bu kadar soğuk olacağını öngörmüş müydün? Bu çadırın soğuğa dayanımı bayağı etkileyici.” (Makoto)

“Evet. İblis ırkının toprakları zaten şiddetli soğuk diyarlarıdır. Bu çadırı anında kurulsun, her tür çevreye uyum sağlasın diye yaptım.” (Shiki)

“İyi oldu. Ama şey… İblis tarafı da bize pay hazırlamış, onu reddetmekte sakınca yok muydu?” (Makoto)

“Var.” (Mio)

“Bu kadar kaliteli olmasa da, nasıl olsa geceleri Asora(İç Düzlem)’ya dönüp dinleneceğiz. Bence iyi niyetlerini kabul etsek daha iyi olmaz mı?” (Mio)

Ah, Mio da benimle aynı fikirdeymiş.

Demek ki işin içinde bir pürüz var.

Anladım.

İblislerden ödünç eşya almak, bizi gözetlemelerine kapı aralar mı?

“Onlar, hazırlıksız gelmiş olabileceğimizi varsayıp tedbir almış. Bir de… Rona’nın hazırladığı şeylere yaslanmak istemem.” (Shiki)

Tahmin ettiğim gibi.

“Gerçi Rona kısmı şakaydı; bu yolculukta konumlarına bakınca, öyle tuhaf şeyler yapamaz.” (Shiki)

İyi ki ses etmemişim.

Sorsam mı? Diyeceğim geliyor.

Ama dilim dolanıyor.

“Niye-desu?” (Mio)

Naisu-desu, Mio.

“Çünkü davet ettikleri misafirleriz ve Rona, Şeytan Lordu’nun emriyle rehberlik vazifesini almış durumda. Öyle biri de olsa, Rona Şeytan Lordu’na sadıktır; görevi sabote edecek bir şey yapmaz. O yüzden, onların çadırını kullanıp gece Asora’ya dönsek bile sorun çıkmaz. Çadırın içini kurcalamak, onun asla kalkışmayacağı bir şey.” (Shiki)

“Yakalatmadan yapıverse?” (Mio)

“Ben varım. Bana yakalanırsa her şey aleyhine döneceğini bilir. Üstüne bir de Waka’nın gözeten kudreti var; o da ayrı caydırıcı.” (Shiki)

Shiki, Rona’yı hakikaten iyi tanıyor.

“Yakın arkadaş”tan çok, (köpek–maymun misali) didişen bir çift gibi ama.

“Hah… ne zahmet.” (Mio)

Mio iç çekti.

Son günlerde kahvaltı ve öğlenleri gönlüne göre bir şey yemedi de ondan.

“Ayrıca Waka-sama, biraz önce elinizi durdurduğum için özür dilerim.” (Shiki)

Başını eğdi.

Özürlenecek bir şey değil.

Ama sebebini duymak istiyorum.

“Özür falan gerekmez. Ama sebep neydi? Azıcık yardım edeyim demiştim.” (Makoto)

“İşte sebep oydu. O, Rona’nın oynadığı bir oyundu, Waka-sama.” (Shiki)

“…Ha?” (Makoto)

“Sayıyı da öngördü mü bilmem ama, o kadın güçlü bir düşman saldırtarak Waka-sama’dan ‘kendiliğinden’ işbirliği koparmak istedi.” (Shiki)

Yok artık, fazla mı kuruntulu?

Kendi askerleri de orada perişan oldu ama?

“Yani…” (Makoto)

“Kanıtı ortada: Biz hiç devreye girmesek de hepsini kendileri hallettiler, değil mi?” (Shiki)

Beyaz aslan, kar muhafız köpeği, ve pulları buz gibi parlayan bir Buz Ejderhası… Doğru ya, iblisler tek başlarına baş ettiler.

Ama bu, yeter mi?

“…Bir dayanağım daha var. O hengâmede bile soğuk bariyerini çözmediler; adam eksilince anında yeniden düzen aldılar. ‘Mükemmel disiplin’ diye de okunur; ama bana, önceden hesaplanmış bir senaryoya verilen tepkiler gibi göründü.” (Shiki)

Doğru… Çarpışmanın ortasında bile bariyeri bozmadılar.

Açıkları da çabuk kapadılar.

“Deyince, dövüş sırasında bize sık sık göz kulak olan birkaç kişi de vardı. Rona ise ‘normal’ davranıyordu.” (Makoto)

Hiç fark etmemişim.

Karanlığın ve tipinin içinde, etrafa pek dikkat kesilmemişim.

Bunu törpülemem şart.

“Evet. İblisler kendi ağızlarıyla işbirliği isteyemez. Ama biz kendiliğimizden bir adım atarsak, olur. Böylece gücümüzün bir kısmını tartarlar; ayrıca bir ‘yoldaşlık hissi’ doğar.” (Shiki)

“Yani, kendi astlarının öleceğini baştan vardı mı ettiler?” (Makoto)

“Ölüm ihtimalini hesaba katmışlardır. Büyük resmi görmek adına, kurban vermeye hazırdırlar. Henüz bizi tam çözememiş bir iblis ırkı, bizi ‘ülke düzeyi’ misafir olarak karşılıyorsa, iş bu kadar ciddi demektir.” (Shiki)

Bunun kendisi manasız ama.

“Sıradan bir şirket temsilcisi için fazla şatafatlı bir ağırlama, değil mi. İki iblis general var sonuçta.” (Makoto)

“Aynen. Bir de… Io’nun kendini tanıtışıyla Rona’nın selamı, fark ettiniz mi?” (Shiki)

Ha, o.

Orada bir gariplik sezmiyor değildim.

Ama dikkat çekilmedikçe önemsemeyeceğim kadar inceydi.

“Evet, tuhaflık vardı biraz. Io, sanki ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi davrandı; Rona ise ‘Varyantlar hadisesinden önceki’ tanışıklık tonuna döndü.” (Makoto)

“Tam isabet. Io, krallık başkentindeki vakayı sıfırlamak istedi; Rona da ‘esas hâlim o skandaldan önceki hâlimdir’ imasını verdi.” (Shiki)

Nedir şimdi bu?

“Ş–Şey… keyifleri mi yok?” (Makoto)

Öyleyse… “Başkentte tanışmadık mı ya?” dememekle iyi etmişim.

Deseydim, Io’nun beklentisini düz silerdim.

“Şeytan Lordu bu konuda bir şey diyecektir muhtemelen; ama manası bu. Yani…” (Shiki)

Shiki bir an durup gözlerini kıstı.

“‘Kasdi olmayan kötü şeyleri silip iyi ilişki kurmak istiyoruz.’ İblis ırkı belli ki Waka-sama’yı ve Kuzunoha’yı istiyor. Böyle giderse başkente varınca bize geçit töreni bile yapabilirler. Kufufufu.” (Shiki)

Kufufu deme.

Tomoe’ya döndün, Shiki?

Karanlık tarafa geçersen, içimdeki vaha kurur.

Yapma gözünü seveyim.

“Geçit töreni. Parti olsa değer.” (Mio)

“Mio-dono, geçit töreni partisiz olmaz. Karşılama rütbelerinde ziyafet esastır.” (Shiki)

“… O zaman olur-desu ne.” (Mio)

Olmaz.

“İblis mutfağının karakteristiği derseniz; meselâ eti yarı donuk hâlde bırakıp ince ince keserek öyle yerler. Farklı aromalı buzlarla çeşit çeşit soğuk yemek yaparlar. En son gittiğimde bunları görmüştüm; ama böyle ‘önyargılı’ bir çevrede daha neler neler çıkmıştır.” (Shiki)

“Bugün başkente giriyor muyuz?” (Mio)

“Hayır, bugün bir kasabada konaklayacağız. Başkent yarın.” (Shiki)

“Eh, şey, ben de dört göz— buzlu yemekleri… bekliyorum.” (Makoto)

Ağzımdan dökülüverdi.

…Kışın soğuk yemek, ha.

Kotatsu’da dondurma yemeye benzer mi ki?

Kalkıp dışarıyı kolaçan ettim.

Artık ileriyi hiç göstermez bir buz zemini, yıldızsız bir gök. Tam karanlık; azgın rüzgâr ve kar.

Sadece rüzgârın uğultusu var.

Böyle bir yerde, buzlu et ve soğuk yemeklerden söz etseniz de… iştahım kıpırdamıyor.

◇◆◇◆◇◆◇◆

Şıngırt.

Kapı sessizce kapandı.

“Root! Sen… nasıl olur da Lancer’ın yumurtasıyla ‘akıl dışı’ birini Beyaz Kum Denizi’ne postalayıp ortalığı karıştırırsın, bir de Oba-san!!”

Genç kadın, sözleri birbirine bağsız bir öfke tiradıyla döktü saçtı; sakinleşinceye dek. Kapağını indirip başlığını çıkararak odanın sonunda duran kişiye yürüdü.

Tuniğinin düğmelerini çözüp pelerinini fırlatıp yan koltuğa attı.

“Pek de hoş bir karşılama –ja na, Kum Dalgası. Bunca zaman sonra kavuşur kavuşmaz bu mudur hâlin.”

“?!! Ah, özür. Refleks…” (Grount)

“Beklediğim gibi, hıh. Makoto-kun’un kesin becereceğine inanmıştım doğrusu! Çöl, benim dahi gözetleyemediğim bir sahadır; böyle anlarda izleyemediğime hakikaten hayıflanırım!” (Root)

Kadın, içeride onu tek sanıyordu; ayakta birini görünce hemen özür diledi ve dili tutuldu.

Odanın en içinde duran kadın ise—geniş bir tebessümle—Grount’a doğru yürüdü.

“Sen, Shen mi?! Eh, ama az biraz farklı gibisin…” (Grount)

“Ben Shen–ja yo. Daha doğrusu, ‘Shen idim’ demek daha münasip. Malûmun olsun, bir zat-ı muhterem ile hüküm paktı bağladım. Şimdi kendisine sadık bir hizmetkâr olarak kulluk ederim.” (Tomoe)

“Pakt? Hem de… ‘hüküm’ olanı?” (Grount)

Grount düşünmeden, papağan gibi mekanik cevaplar veriyordu.

“Evet. O sebeple, adım Tomoe. Yakın vakitte İmparatorluk’a dahi uğradım. Efendimle birlikte.” (Tomoe)

“Ara. Uğrasaydın çay çıkarırdım. Bu kadar mesafe koyma. Gerçi ben de meşguldüm; karşılayamamış olmam mazur görülsün. Vahadan çıkıp buralara kadar yürümüşsün oysaki.” (Grount)

Eski dost ejderle beklenmedik bir kavuşma yaşayan Üstün Ejderha Kum Dalgası Grount, Tomoe’yi selamladı.

Elbette, hâlâ vaziyeti bütünüyle idrak etmiş değildi.

“Kuku, ve şimdi Grount; bana bir iş için gelmişliğin var ya?” (Root)

Root, Tomoe’nun karşısındaki koltuğa kuruldu; hâlâ ayakta olan Grount’a baktı.

“!! Evet Root! O hyuman da nesi?! Bu, Lancer’ın yumurtasıydı—bir üstün ejderha yumurtası! Ve sen kalkıp onu bir hyuman gibi birine emanet ediyorsun!!” (Grount)

“Ama güçlüydü, değil mi?” (Root)

“Ş–Şey, o…” (Grount)

“Beklediğim gibi, benden dahi güçlü?” (Root)

“En azından, seninle çarpıştığım zamana kıyasla daha çok yeise kapıldım.” (Grount)

“Hah… demek öyle. Acıttı. Bir üstün ejderha dostum böyle diyorsa. Makoto-kun dünyada ne olmaya niyetlidir acaba?” (Root)

Root, koltuğa yaslanıp tavana baktı.

Lâfları öyle dese de keyfi yerindeydi.

“Makoto mu? Hayır, adının Raidou olduğunu söyledi.” (Grount)

“Evet, fark etmez. Makoto-kun zaten Raidou’dur. Hani bizdeki gibi, iki isimli… Çok takılma.” (Root)

“Öyle miymiş… o zaman… tabii ki o cevabı yutmayacağım! Bana doğru düzgün izah edeceksin! O ‘nihai silah’ kıvamındaki hyuman kimdir, Lancer niçin yumurtaya dönmüştür, ve niye onu ben kollayıp gözetmek zorunda kalmışımdır!!” (Grount)

“… Amma velâkin Tomoe, pek hazin—şurada Maceracı Loncası’nın bir odasında bu kadar üstün ejderhayı bir araya getiriyoruz. Azıcık bir zirve gibi değil mi? Zirve 5?” (Root)

Grount, Tomoe’nin dibinde tehditkâr bir havayla duruyordu. Root’un tam karşısına oturup ona doğru eğildi.

Ama Root, o sertliği gayet serinkanlılıkla savuşturdu ve sözü Tomoe’ye attı.

“Odada yalnız üçümüz var ama.” (Tomoe)

“Ne yazık. Lancer’ı getirseydin altı olurdu.” (Root)

“Anlamsız kelâmı üst üste dizmenin faydası yoktur.” (Tomoe)

“Bizim gibi seyrek toplananlar için hatırı sayılır bir vukuat ama…” (Root)

“Root!! Neler söylüyorsun sen!! Kanmam!!” (Grount)

Grount’un tehditkâr hâli dinmiyordu.

“Biliyorum, Lancer’dan söz ediyorsun, değil mi? Izah edeyim işte, of… Bak, burada.” (Root)

“… Hah?” (Grount)

Root, nereden çıkardığı belirsiz iki yumurtayı masaya bıraktı.

Grount’un gözleri büyüdü.

Çünkü o yumurtaların ne olduğunu anlamıştı.

“Bu Night Clad, öteki Waterfall. Ve maalesef, üzücü bir haber… Bizler müstesna, tüm öteki üstün ejderhalar avlandı~!!” (Root)

“… Uhm, ee?” (Grount)

“Evvela Meşhur Kılıç—Lancer. Sonra Waterfall; ardından Night Clad. En sonda Crimson Red. Dönüp dolaşıp hepsini indirdi.” (Root)

“Bana bunun zerresi ulaşmadı?” (Grount)

“Üstün ejderhalar hedefleniyorsa, faillerin bunu duyurmayacak tedbirler alacağını düşünmez misin?” (Root)

“!!! Yoksa, o hyuman mıydı yapan?!” (Grount)

“Heh. Ah, hayır. O meseleyi nihayete erdiren oydu. Faili o yendi. Ve hepsi yumurtaya döndü. Lancer’ın bakıcısı yok; ben de seni düşündüm. O yüzden Makoto-kun’dan rica ettim, sana ulaştırsın diye.” (Root)

“… Fail kimdi peki?” (Grount)

“Söylemesi mahcupça ama; fail, benim kanımı tastamam devralmış bir hyuman–ejder meleziydi. Yendiği ejderlerin kudretini emdikçe kuduruyordu. İmparatorluğun kahraman delikanlısı dahi ölümün kıyısına geldi. Ah~, bağışlayın lütfen.” (Root)

“İmparatorluğun kahramanı… Hah, cazibe gücü olan. O yüzdendir ki gençliğime dönüp bir süre İmparatorluk’tan el etek çektim.” (Grount)

Grount, baş ağrısını bastırır gibi acılı bir yüz takındı.

“Bulunduğumuz hâl malûm; böyle yapma bari. Sakinleşince yaparsın. Sen zaten hafızan baki kalarak yeniden doğabiliyorsun; şu tekniği bana da öğretsen keşke.” (Root)

“Senin gibi ölmeden yaşayıp giden birine lüzumsuzdur. Peki?” (Grount)

“Peki ne?” (Root)

“O hyuman, dört üstün ejderhanın kudretini yutmuş bir ucubeyi nasıl devirdi? Sen de yardım ettin, değil mi?” (Grount)

“Hm, düpedüz kuvvet cengiyle. Bana düşen ise ‘son vuruş’ gibiydi. Sağ olsun, bu sayede kendisiyle envai çeşit münasebetlere düştüm. Ama o çocukla uğraşmak zevkli—benim açımdan mahzuru yok.” (Root)

Grount’un gözleri yine büyüdü.

Çenesi de sanki yerinden çıkmış gibi açılmıştı.

Sessiz duran Tomoe, ağzını kapatıp kahkasını zor tutuyordu.

“… Root, daha ne kadar şaka edeceksin? Nereden itibaren ciddiye alayım?” (Grount)

“Ne ayıp. Tek şakam, Makoto-kun’a yolladığım mesajdı; geri kalan hepsi ciddiydi.” (Root)

“Mesaj?”

“Evet. ‘İmparatorluk’ta Grount adında Oba-san bir ejderim var; Lancer’ın yumurtasını lütfen ona götür’ dedim.” (Root)

“Demek ki hep senin işinmiş!!!” (Grount)

Bir anda masaya ayağını koyup Root’un yakasına yapıştı; tek eliyle kaldırıp ileri geri hırpaladı.

Bugün ettikleri en büyük hareket buydu.

“Bi–, ugah, saki… nin!!” (Root)

“Sakinleşeyim öyle mi! Hayatımda ilk kez böyle yeis tattım, biliyor musun?! Alevim kıyafetini bile kımıldatamadı; büyüm isabet etse de daha varamadan sönüp gitti! Pençem–dişim… kaç kez vursam, o mahcup baş sallayışı! ‘Kusura bakmayın’ der gibi!!” (Grount)

“Acha~. Demek o büyü zırhı bu raddeye geldi. Hem de epey istikrarlı. Korkunç.” (Root)

“Korkunç falan değil! En sonunda tırnaklarım çatladı, hâlâ sızlıyor! Bak!” (Grount)

Root’u tek elle havada tutarken, sağ elini gözlerinin önüne uzattı.

Parmakları güzeldi; ama dediği gibi, tırnakları çatlamış, bakanın yüzünü buruşturacak hâle gelmişti.

“Tedavi ettirmedin mi?” (Tomoe)

Tomoe, çayını yudumlarken sordu.

“Sordu—‘ister misin’ diye. Ama… ‘Tamam, lütfen’ mi diyecektim?! Kan isteyip saldırıyorum, büyüler savuruyorum; yorulunca usulca yakalayıp fırlatıyor; sonra da hemen onu söylüyor!!! ‘Beni hafife alma, neyine güveniyorsun sen’ diyebildim anca!” (Grount)

“Anlarım. Senin gibi ezilip kalmış bir ejderin hâlini görünce Waka da daha fazlasını diyememiştir.” (Tomoe)

“Benim de üstün ejderha gururum var… Waka?” (Grount)

Tomoe’ye yüzünü dönmeden cevaplayan Grount, ilk kez arkasına—Tomoe’nin oturduğu yere—baktı.

“Evet, İmparatorluk’a gittiğimi söylemiş idim, ya? Efendimle birlikte.” (Tomoe)

“Evet.” (Grount)

“Efendimin adı Raidou–ja.” (Tomoe)

Havada buz kesti.

Ortamdaki gürültüyü çıkaran Grount’tu; ama donup kalan da oydu.

“… Ne dedin?” (Grount)

“Söyledim ya? Bir hyuman ile hüküm paktı kurduğumu. O kişi Raidou’dur; yahut başka suretle Makoto-sama. Efendim–ja.” (Tomoe)

“Hüküm… paktı. Demiştin… EEEEH?! Bir HYUMAN’la hüküm paktı mı yaptın?!” (Grount)

“Anlaman ne kadar uzun sürdü be. Aktrisliğe mi özenirsin?” (Tomoe)

“Ama Tomoe, üstün ejderha ile hyuman… hüküm; hem de o çocuk, Raidou?” (Grount)

“Aynen–ja. Ha, Root’u bırakma. Öyle kalsın–ja.” (Tomoe)

Tomoe, Root’u boş bulunup salıveren Grount’u durdurdu.

“Eh, niye böyle diyorsun Tomoe? Az evvel ‘üstün ejderhalar buluşması’ dedik; birlikte içecektik hani? Yanılmıyorsam çok nefis bir sake yapmıştın.” (Root)

Root, yanağını yalayan fırtınayı sezmişti; ürkekçe Tomoe’ye danıştı.

“Elbet, o doğru. Ama…” (Tomoe)

Tomoe, Grount’un ötesindeki Root’a baktı; şimdiye dek olandan farklı, keskin bir ışıltı vardı gözlerinde.

“İçkiye oturmadan evvel sual edeceğim bir şey var. Gerçi itirafı aldım bile. Waka’yı nasıl olur da Grount’un ağzından tabu kelimeyi söyletecek bir mizansene itersin. Hem de muhtemelen tekrar tekrar söyletecek bir yanlış anlaşılmayla.” (Tomoe)

“Y–Yani, şey… Makoto-kun’un öldürücü gitmeyeceğine yüzde yüz emindim. Grount’un da onu öldüremeyeceğini biliyordum. Bakınca… Makoto-kun’u anlamanın en sahih yolu, onunla yumruk teatisine girmek değil midir?” (Root)

“… Bu yüzden kalbimdeki yarayı ben yedim ama?” (Grount)

“G–Grount, sakin. 1’e 2, üstün ejderhaya yakışmaz. Ne dersin?” (Root)

“Müsterih ol, Grount. İçki faslında o yarayı en iyi sake ile sağaltacağız. Lâkin şimdi… anladın–ja na?” (Tomoe)

Root ve Tomoe, Grount’a karşı konuştu.

“Anladım. Şimdi adın Tomoe, değil mi? Bu kötü zevkli budalayla biraz ‘konuşmamız’ var.” (Grount)

“Umu. Elbet, yumruklarla bir sohbet o.” (Tomoe)

“Evet, yumrukla. Tam vaktidir. Bitince tırnaklarımı tedavi ettireceğim.” (Grount)

“Tomoe, baştan beri bu niyetle mi geldin?!” (Root)

“Sınırı aştın biraz Root. Daha geceye var. İyi bir mola vakti! ” (Tomoe)

“Ne denli korktuğumu öğreneceksin!!” (Grount)

“Dur–?! Bugün hakikaten işim başımdan a— agaaaaaa” (Root)

O gece, iki ejder prenses—boğazlarını gönülce ıslatıp—Japon sake’sini tadına vara vara içtiler.

Yaraları sızlayan bir kişi hariç.

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Moon-led Journey Across Another World, TsukiMichi, Tsukimichi: Moonlit Fantasy, 月が導く異世界道中, 月光下的异世界之旅
Puan 7.6
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Lise öğrencisi Misumi Makoto, tanrı Tsukuyomi tarafından kahraman olması için fantastik bir dünyaya çağrılır. Ancak, dünyayı yöneten Tanrıça onu çok çirkin bulur ve onun orada olmasından pek memnun olmayarak dünyanın köşesine atar. Tsukuyomi, Makoto'nun diğer Tanrıça tarafından terk edilmesinin ardından Makoto'nun kendi yolunu bulmakta özgür olduğunu ilan eder.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm yorumları göster

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla