The Eminence in Shadow Cilt 3 – Bölüm 3 / Kızıl Kule’ye Baskın!

Kızıl Kule'ye Baskın!

Kızıl Kule’ye doğru hızla ilerleyen üç güç vardır.

Biri, şiddet dolu bir yıkımla ilerleyen Tiran’dır.

Adam, esmer tenli bir devi andırmaktadır. Silahı nacak şeklinde devasa bir demir kütlesidir ve bunu ham kaba kuvvetiyle birleştirerek ghulların arasından yarıp geçer.

Kimse ona yaklaşmaya cesaret edemez. Yaklaştıkları anda kıymaya dönüştürülmeleri kaçınılmazdır.

Diğer güç ise kuleye doğru zarifçe süzülen Ruh Tilkisi’dir.

Büyüleyici bir güzelliğe ve kar renginde kürke sahip bir tilki kadındır. Dokuz kuyruğu ay ışığında parıldamaktadır. İki elinde de demir iskeletli birer yelpaze tutmakta, ghul üstüne ghulu biçerken adeta zarif bir dans sergilemektedir.

Gözleri kimonosunun içinden görünen çekici tenine kaydığı anda, onları sonsuz bir uykuya daldırır.

Yaratıkları katlederek ilerlerken bu iki güç birbirine çarpar.

“Geber git, seni kaltak tilki!”

“Gerçekten ne kadar da baş belası bir adamsın.” Ruh Tilkisi, Tiran’ın nacağını ustalıkla savuşturur.

Silah yere çarptığında büyük bir toz bulutu havalanır.

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Ruh Tilkisi.” Juggernaut’un yüzüne şeytani bir gülümseme yayılır.

Yukime rahatsızlıkla iç çeker. “Şahsen seni hiç görmemeyi tercih ederdim.”

“Hey, ben sadece kan emiciler için buradayım. Ama senin de kıçını toprağa gömmekten memnuniyet duyarım.” Juggernaut devasa silahını bir oyuncakmış gibi sallar.

“Yüzsüz adamlardan kimse hoşlanmaz, bilirsin.” Yukime de karşılık olarak yelpazelerini hazırlar.

Fakat ikisi tam saldırmak üzereyken, son güç bulundukları noktada belirir.

Kuzgun siyahı uzun bir palto giymiş bir adam, gecenin içinden sessizce aşağı iner.

Ardından göz açıp kapayıncaya kadar, kendisini takip eden üç vampiri canlı canlı parçalara ayırır.

Adamın çevikliğini görmek Tiran’ı hayrete düşürür. Hareketleri pürüzsüz, patlayıcı ve ezici derecede güçlüdür. Tiran bile adamın güçlü olduğunu kabul etmek zorunda kalır.

Ruh Tilkisi’ni etkileyen şey ise adamın kılıcını kullanış biçimidir.

Uzun zamandır yaşamaktadır ancak daha önce hiç bu kadar güzel bir kılıç sanatı veya bu denli verimli ve tutumlu bir teknik görmemiştir. Kılıç dansı adeta bir sanattır, öyle ki Yukime’yi bile hayran bırakır.

İkisi birden aynı anda konuşur.

“Sen de kimsin ulan…?”

“Ve bu da kim ola ki…?”

Siyahlar içindeki adam kılıcındaki kanı silkeleyip temizlerken onlara döner.

“Benim adım Shadow. Karanlıkta pusuya yatar, gölgeleri avlarım…”

Ve böylece, üç güç karşı karşıya gelir.

Her biri diğerlerine gözdağı vermeye çalışır.

Yukime’nin gözleri durgun su birikintileri gibidir; Juggernaut’unkiler siyah olup doğan gibi keskin bir ışıltıya sahiptir; Shadow’unkiler ise kırmızı, parıltılı ve insanüstüdür.

“Shadow…? Sanki adını daha önce duymuş gibiyim.”

“Söylentilere göre şehir dışında Gölge Bahçesi adında gizemli bir silahlı örgüt bulunuyormuş. Liderleri de görünüşe göre aynı adı taşıyor.”

“Ha, demek o Shadow sensin.”

“Söylentilerin doğruluğu şüpheliydi fakat bu adamın iddiaları destekleyecek yeteneğe sahip olduğu anlaşılıyor.”

Çelik gibi sert bakışları Shadow’a dikilir ancak o bunu hiç umursamaz.

Rüzgar estikçe Shadow’un kılıcından ıslık sesi yükselir. Yukime yelpazelerini açar, Juggernaut ise nacağını omzuna yüklenir.

Sözsüz bakışma uzayıp gider.

Sessizliği ilk bozan Juggernaut olur. “Böyle birbirimize bakıp duracak mıyız? Yoksa bu ölüm dövüşünü başlatacak mıyız?”

“Kan dökülecekse, yanımda Bay Shadow’un yer almasını isterdim. Maruzatımı bağışlayın, Saygıdeğer Shadow, siz ne dersiniz?” Yukime, Shadow’a doğru işveli bir bakış fırlatır.

Juggernaut burun kıvırır. “Hey, benden sana bir tavsiye, o tilkiye güvenme. Uykunda boğazını kesiverir.”

“—Ne kadar da yavan.” Durumun ciddiyetine rağmen, Shadow en ufak bir tereddüt kırıntısı bile göstermeden sırtını diğer ikisine döner. “Kızıl Ay doğdu ve katliam başladı… Sizlerle çocuk oyunu oynayarak vakit kaybedemem.”

“Bana sırtını mı dönüyorsun? İyi yürek yemişsin.” Juggernaut, bahsi geçen sırta dik dik bakar.

“Görünüşe göre bu duruma dair tuhaf bir sezginiz var. Kızıl Ay… Bu ismi daha önce duymuş gibiyim…”

“Yaşlandıkça bunuyor musun, moruk?”

“Kapa çeneni. Bay Shadow’un da belirttiği gibi, ben de burada dövüşmenin vakit kaybı olduğuna yürekten inanıyorum. Buraya yalnızca halkımdan daha fazla kişiyi ghullara kurban vermemek için geldim. Senin için de durum aynı, değil mi?”

“Seninle benim ortak hiçbir yanımız yok. Kanunsuz Şehir’in üç kuleye ihtiyacı yok, ben de sırf fazlalıklardan birini devirmek için geldim, hepsi bu.”

“Çabanı Kan Kraliçesi’ne harcaman daha doğru olmaz mı?”

“Lafı uzatmayı kes, ben kaçar. Bir dahaki sefere işini bitireceğim, moruk.” Juggernaut, Yukime ile Shadow’a öfkeyle bakıp oradan ayrılır.

Yukime adamın gidişini izler, fakat aynısını yapmak üzere olan Shadow’u durdurur.

“Bekleyin. Doğrusu, Bay Shadow, kim olduğunuzu biliyorum. Göreceğiniz üzere, buradaki eğlence mekânlarını ben işletiyorum.”

Shadow göz ucuyla Yukime’ye bakar.

“Söylenenlere göre kızlarımdan birkaçı hayatını size borçluymuş. Şüphesiz size borçluyum ve izin verirseniz bir ara minnettarlığımı göstermek için bir fırsatım olmasını çok isterim.”

“Teşekkürüne ihtiyacım yok… Amacım onları kurtarmak değildi.”

Shadow uzaklaşırken ayakkabılarının tıkırtısı duyulur.

“Oysa hepsi minnettar kalmıştı… Yolumuza nasıl da mütevazı bir adam çıktı… Ne kadar sürerse sürsün bekleyeceğim, biliniz ki Ak Kule’nin kapıları size her zaman açıktır.”

Yukime, Shadow’un arkasından hürmetle eğilir.

“Yine karşılaşacağımıza eminim.”

Yukime işveli bir gülümsemeyle Al Kule’ye doğru döner ve Shadow gözden kaybolur.

Nöbetçi Köpek, Kızıl Kule’nin dışında avını beklemektedir.

Yüzünde çarpık, kaskatı bir gülümsemeyle bir deri bir kemik kalmış bedenine sarılmış halde yerde oturmaktadır.

Bir zamanlar Beyaz İblis olarak bilinen bir katildi—hayır, bir şövalyeydi.

Kendi ülkesinde şövalye kaptanı olarak görev yapmıştı. Bembeyaz üniformasının üzerinde dalgalanan beyaz saçlarıyla, barışın ideal bir koruyucusu imajı çiziyordu.

Ancak gerçek doğası, geceleri sokaklarda sinsi sinsi dolaşan kana susamış bir seri katilden ibaretti. Doğduğu günden beri insanları öldürmekten zevk alıyordu. Kırmızı kan, çığlıklar, yüzlerindeki o çaresiz ifadeler… Başkalarını öldürmek ona yaşadığını hissettiriyordu.

Fakat bir gün, meslektaşlarından biri onu suçüstü yakaladı. İşte o an, Beyaz İblis’e dönüştü.

Beyaz İblis, tek bir gecede bağlı olduğu tüm şövalye birliğini katlettikten sonra kaçtı. Kaçtıktan sonra da öldürmeye devam etti ve en sonunda yolu Kanunsuz Şehir’e düştü.

Hiç korku nedir bilmezdi. Besin zincirinin en tepesinde durduğunu sanıyordu.

Ancak Kızıl Kule’ye meydan okuduğunda, bu yanılgısı darmadağın oldu. Beyaz İblis sayısız kalbe korku salmıştı ama Crimson’a tek bir parmağını bile süremedi. Tek taraflı bir şekilde bozguna uğradı ve canı için yalvarmak zorunda kaldı.

Şimdi ise bir Nöbetçi Köpek olarak çalışmaktadır.

Öldürme özgürlüğü elinden alınmıştı.

Öldürmek hayatına bir amaç katıyordu ve bunu bile kaybetmişti…

Şimdiyse, nihayet bir fırsat ayağına gelmek üzereydi.

“Hi-hi…”

Kızıl Ay başladığında, vampirlerin çoğu kuleyi terk etmişti.

Bu da onu yargılayacak kimsenin kalmadığı anlamına geliyordu. Kızıl Ay devam ettiği sürece, dilediği gibi katliam yapabilirdi.

Ve böylece Beyaz İblis avını bekler. Artık Nöbetçi Köpek değildir—o Beyaz İblis’tir ve boğazlayacak insanlar beklemektedir.

Söylentilere göre Kara Şövalye Birliği, Kan Kraliçesi’ne suikast düzenlemeyi planlamaktadır. Beyaz İblis hedefini beklerken, adeta birilerinin çıkıp gelmesi için dua etmektedir.

Ve derken—

Şiddetli ayak sesleri sokaklarda gümleyerek çınlar ve bu tutkulu dileği kabul olunur.

“Hi-hi… hi?”

Beyaz İblis esriklik içinde başını kaldırır ve karşısında esmer tenli devasa bir yaratık görür.

Adamın bedeni kalın, damarlı kaslarla kaplıdır ve kendi boyundan bile uzun bir nacak taşımaktadır.

Adam, gözlerinde sert bir ışıltıyla Beyaz İblis’e dik dik bakar. Adeta etrafına şiddet saçmaktadır. Beyaz İblis bundan emindir—bu adam, Kanunsuz Şehir’in hükümdarlarından biri olan Tiran Juggernaut’dur.

“Yolumun üstündesin. Çekil.”

“Hi…” Beyaz İblis anında bakışlarını kaçırır ve kapıdan uzaklaşır.

Kendisinden daha güçlü insanlar olduğunu çok iyi bilmektedir ve Kanunsuz Şehir’in hükümdarlarına veya onların yakın çevresine asla el süremeyeceğinin bilincindedir. Bunu acı yoldan—Crimson ile dövüşerek öğrenmiştir.

“Sinir bozucu.”

Tiran kapının önünde durur, ardından devasa nacağını sallayıp kapıyı tuzla buz eder.

“Hi?!” Beyaz İblis, Tiran’ın geçmesine izin vermek için geriye doğru büzülür ve un ufak olmuş kapıya bakar.

Kapı oldukça kalındı, üstelik demirle güçlendirilmişti. Bir kara şövalye bile oradan geçmekte zorlanırdı. Onu tek bir darbede yok eden adam Kızıl Kule’ye girer.

Beyaz İblis, başlamak üzere olan şeyin düşüncesiyle dehşete düşer.

Derken arkasından ayak sesleri duyar.

Ağırbaşlı ve hafiftirler, bu yüzden belirgin şekilde bir kadına aittirler. Kadınları sever. Etleri pek yumuşak olur.

Arkasını dönerken yüzüne haince bir sırıtış yayılır.

Karşısında, adeta bu dünyaya ait değilmişçesine büyüleyici ve güzel bir kadın bulur.

Saçları parlak ve beyazdır, başını bir çift tilki kulağı süslemektedir. Kimonosunun kuşağından iki demir yelpaze sarkmaktadır.

Buraya kadar her şey güzeldir.

Ancak sorun, arkasında sallanan dokuz tilki kuyruğudur.

“Hi?!”

Hiç şüphe yoktur. Bu kadın, Kanunsuz Şehir’in diğer hükümdarlarından biri olan Ruh Tilkisi Yukime’dir.

“Çekil.”

“Hi-hi!”

Beyaz İblis, kadın daha cümlesini bitirmeden kenara çekilir. Kadın onun dengi olmaktan fersah fersah uzaktır. Ruh Tilkisi yanından geçip kuleye girerken bir köşenin arkasına büzülür, ardından başını kaldırır.

Tiran ve Ruh Tilkisi içerideyken kule ayakta kalabilecek midir? Bu canavarlar topyekün bir savaşa mı tutuşacaktır?

Derken bir kez daha ayak sesleri duyar.

Tıkırtılarını duyduğunda Beyaz İblis sırıtır.

Tiran ve Ruh Tilkisi zaten içeridedir, dolayısıyla onların kalibresinde birinin daha çıkıp gelmesine imkan yoktur.

Nitekim karşısında bulduğu şey, daha önce hiç görmediği siyahlar içinde bir adamdır.

Adam kapkara bir palto giymektedir; yüzü bir kapüşonun altında ve bir maskenin arkasında gizlidir.

Ancak adamın gücünü kestirmek imkansızdır. Biri Beyaz İblis kadar güçlü olduğunda, genellikle daha dövüş başlamadan rakibinin ne kadar güçlü olduğunu anlayabilir. Fakat paltolu adam hakkında en ufak bir fikir yürütememektedir.

Yine de Tiran ve Ruh Tilkisi ile kıyaslandığında muhtemelen kolay bir avdır.

İşte beklediğim av bu.

“…” Hi-hi!!”

Siyahlar içindeki adam menziline girdiği an Beyaz İblis saldırır.

Yakaladım seni.

Bu düşünce zihninden geçer geçmez, Beyaz İblis kendini gökyüzüne bakarken bulur.

“Hi…?”

Neler olduğunu anlayamayarak etrafına bakınır, ancak alt yarısının hâlâ ayakta durduğunu görür.

Üst yarısından ayrılmıştır ve yere devrilirken oluk oluk kan fışkırtmaktadır.

Beyaz İblis, ikiye bölündüğünü ancak o zaman idrak eder.

“Hi… Hi…”

Siyahlar içindeki adamın, kendisini ikiye biçtikten sonra dosdoğru Kızıl Kule’ye gireceğini sanır; ancak adam bunun yerine ayağını kulenin dış duvarına basar ve diklemesine yukarı doğru koşmaya başlar.

“Hi?!”

Bedeninden kanlar fışkırırken, Beyaz İblis gözlerine inanamaz.

Fakat siyahlar içindeki adamın işi henüz bitmemiştir. Yolun yarısındayken aniden durur, yumruğuyla duvarı kırıp açar ve delikten içeri süzülür.

Adam kaçığın tekidir.

Diğer ikisinden çok ama çok daha tehlikeli olduğu açık…

Beyaz İblis, kesinlikle el sürmemesi gereken birine bulaştığını ancak şimdi idrak eder.

“Hi… Hi…”

Bedeninden yaşam süzülmeden hemen önceki an, bir şey hatırlar. “Bir dakika, orası hazinenin tutulduğu yer değil miydi?”

Güm, güm, güm. Derinden gelen bir gümleme sesi duyan Beta, kafasını okuduğu kitaptan kaldırır.

Geniş kütüphaneye göz gezdirdiğinde, duvarın bir kısmının gürültüyle eş zamanlı olarak titreştiğini görür.

Biri dışarıdan duvara mı vuruyor?

Tam bu düşünce zihninden geçerken duvar aniden çöker ve epey bir toprak yığınıyla birlikte iki kadın içeri yuvarlanır.

“Ah?!”

“Off.”

Siyah saçlı kız yüzüstü yere kapaklanır, kızıl saçlı kız da onun üzerine yığılır.

“Ahhh… Duvarın bu kadar kırılgan olmasını beklemiyordum.”

Siyah saçlı kız elleriyle burnunu tutarak kafasını kaldırdığında, Beta onu tanıdığını fark eder. Bu kişi, efendisinin ablası Claire Kagenou’dur.

“Sana dikkatli olmanı söylemiştim… ,” diye belirtir çekici kızıl saçlı yoldaşı hissiyatsız bir sesle.

“Daha yavaş hareket etseydik zamanında yetişemeyebilirdik. Ayrıca Mary, üzerimden kalkar mısın artık?”

“Ah, bağışla Claire.”

Kızıl saçlı kadın isteneni yaptıktan sonra ikisi de ayağa kalkıp kıyafetlerinin tozunu silker.

“Bu arada, tam olarak neredeyiz biz?”

“Tam Kızıl Kule’nin altında olmamız gerek ama…”

Beta onların sorularını yanıtlamayı seçer. “Kızıl Kule’nin yeraltı kütüphanesindesiniz.”

Ancak o zaman onun sandalyede oturduğunu fark ederler.

“…” Pekala, bizi çabuk buldular.”

“Bu yüzden sana dikkatli olmanı söylemiştim…”

“Bak, üzgünüm. Ama öyle ya da böyle fark edilecekleymişiz gibi görünüyor.”

İkisi de kılıçlarını çekip Beta’ya karşı gardlarını alırlar.

Beta iç çekip kitabını kapatır.

“Şu işe bak… Birinin duvardan fırlayıp çıkacağını hiç tahmin etmezdim. Şimdi, görgü tanıklarından kurtulmam gerekecek…” Beta bunu mırıldanırken kaçamak bir bakışla Claire’e bakar. “Fakat öyle görünüyor ki bu bir seçenek değil. Kimse onlara el sürmesin.”

Sessizce bazı emirler verse de dışarıdan bakıldığında üçü yalnızmış gibi görünmektedir.

“Sizinle dövüşmeye niyetim yok. Kılıcınızı kınına sokma inceliğini gösterir misiniz, Bayan Claire?”

“…! Beni tanıyor musun?”

“Siz Bushin Festivali’nin şampiyonu Claire Kagenou’sunuz.”

“Adım bayağı yayılmış anlaşılan. Neyse. Kim olduğunu ve ne istediğini söyle. Düşmanım olmadığına ikna olduktan sonra seve seve geri çekiliriz.”

“Dur bir dakika, Claire…”

“Gereksiz dövüşlerle vakit kaybedecek zamanımız yok. Kan Kraliçesi’nin tarafındaymış gibi durmuyor, ayrıca… çetin bir rakibe benziyor.” Claire konuşurken bakışları keskinleşir.

Beta öylece rahatça oturuyormuş gibi görünmektedir ancak yaydığı aura kolayca lokma olmayacağını hissettirmektedir.

“Katılıyorum.”

Beta siyah bir tulum ve maske takmaktadır; kesinlikle Kan Kraliçesi’nin destekçilerinden birine benzememektedir. Aksine, muhtemelen o da Claire gibi bir davetsiz misafirdir.

“Kim olduğum ve ne istediğim, öyle mi…? Haklısınız. Tıpkı sizin gibi ben de Kızıl Kule’ye sızıp ele geçirmek için buradayım.”

“Daha fazla detay istiyorum.”

“Korkarım bu biraz uzun sürer.”

“Ayrıntıları ver ama kısa ve öz tut.”

“Amma da müşkülpesentsiniz.” Beta omuz silker. “Adım Beta, Gölge Bahçesi için çalışıyorum. Kızıl Kule’ye halletmem gereken bazı işler olduğu için geldim.”

“Demek öyle. Peki şu gizemli Gölge Bahçesi’nin tam olarak burada ne işi var?”

“Hmm… Size ne kadarını anlatsam acaba? Neticede söylememe izin verilen şeyler var, verilmeyen şeyler var. Şöyle desek nasıl olur…? Belirli nedenlerden ötürü İblis Laneti üzerine araştırmalar yürütüyoruz ve bir Ata’dan kan örneği almak istedik.”

“İblis Laneti mi…?!”

“Bir Ata’nın kanına neden ihtiyacınız olsun ki…?”

Claire lanetlenme kısmına tepki verirken, Mary ise Ata’nın kanı kelimesine takılır.

“Araştırmalarımız süresince belirli bir hipoteze ulaştık. Lanetlenmişlerin kanı ile Ataların kanının aynı kökene sahip olması ve bu ikisinin ebeveynden çocuğa aktarılırken yalnızca birbirinden sapmış olması ihtimali var.”

“Atalara küfretmeye nasıl cüret edersin…?” Mary’nin gözlerinden sert bir ifade geçer ve kılıcını daha sıkı kavrar.

“Bu yalnızca bir teori ve kesinlikle Atalara hakaret etme niyetimiz yok. Yalnızca kendimiz kontrol edebilmek için bir örnek almak istedik. Yine de bir şey kafamı kurcalıyor. Bu düşünce sizi neden bu kadar öfkelendirdi, Kadim Vampir Avcısı?”

“—?! Benim kim olduğumu da biliyorsun anlaşılan…”

“Söylentiler duymuştum.”

“Anlıyorum… Öyleyse yoluma çıkmaman gerektiğini de biliyorsundur.”

“Aklımdan bile geçirmem.”

Mary kılıcını kınına sokarken Beta’ya dik dik bakar. Beta omuz silker ve ardından kitabını yeniden açar.

“Vampirler uzun ömürler yaşarlar ve kütüphanelerinin kalitesi de bunu kesinlikle yansıtıyor. Burada her türlü değerli belge mevcut. Şimdi tatmin oldunuz mu, Bayan Claire?” diye sorar okumaya geri dönerken.

Claire düşünceli bir şekilde Mary ile Beta arasında mekik dokur.

“Bilmek istediğim bir şey daha var.” Bakışlarını doğrudan Beta’ya diker, ifadesi ciddidir.

Claire’in keskin bakışlarını hisseden Beta başını kaldırır. “Yanıtlamama izin verilen bir konuysa buyurun.”

“Lanetlenmişleri iyileştirmenin bir yolu var mı?”

Beta hemen cevap vermez. Belli ki derin düşüncelere dalarak bir süre Claire’e bakar.

“Ne yazık ki… bunu size söyleyemem. Yine de şahsen endişelenmenizi gerektirecek bir durum olmadığını söyleyebilirim.”

“Bu da ne demek şimdi?”

“Tam olarak söylediğim şey.” Beta kitabının sayfasını çevirir, daha fazla konuşmaya niyeti olmadığı açıktır.

Claire sessizce cıklar ve arkasını döner. “Gidelim.”

O ve Mary kütüphaneden ayrılamadan önce Beta arkalarından seslenir.

“Bekleyin. Bayan Claire, Kadim Vampir Avcısı ile birlik olup Kızıl Kule’ye neden geldiğinizi bana söylemek ister misiniz?”

“Neden bilmek istiyorsun?”

“Sadece merak, fazlası değil.”

Claire kaşlarını çatarak cevap verir. “Kan Kraliçesi küçük erkek kardeşim Cid’i kaçırdı. Acele etmezsem insan kurbanı olarak kullanılacak.”

“Küçük erkek kardeşiniz mi…?” Beta başını yana eğer.

“Bu doğru mu?!”

Üç kişinin bulunduğu kütüphanede aniden dördüncü bir ses çınlar.

Sesin geldiği yöne baktıklarında, sanki havadan var olmuş gibi duran başka bir kadınla karşılaşırlar. Siyah bir tulum giymektedir ve yüzü bir maskenin arkasına gizlenmiştir.

“Numara 666, kendine hâkim ol.”

“Ama ben… Özür dilerim…”

Hemen o an fırlayıp gitmek ister gibi görünse de Numara 666 kendini toparlar ve başı öne eğik şekilde geri çekilir.

“Hepsi bu kadar mı? Öyleyse gidiyoruz.” Claire kütüphanenin kapısına doğru uzanır.

“Son bir şey daha. Sığınak’ı yeniden oluşturmayı denemenizin gerçekten hiç mi yolu yok…?”

Claire arkasını döner. “Ne demek bu?”

Fakat Beta ona bakmıyordur. Doğrudan Mary’ye bakmaktadır.

“Hey, bekle—”

Mary bakışlarını kaçırır ve tek kelime etmeden kütüphaneden çıkar. Claire aceleyle peşinden gider.

Kütüphane bir süreliğine yeniden sessizliğe bürünür. Duyulan tek ses çevrilen sayfaların hışırtısıdır.

“Numara 666, beni hayal kırıklığına uğrattın,” der Beta okumaya devam ederken.

“En derin özürlerimi sunarım…” Numara 666 pişmanlıkla başını eğer.

“Lambda becerilerini övmüştü, Alpha’nın da senden beklentileri büyük. Ama bu siciline işlenen bir eksi oldu. Ayrıca, siz ikiniz onu durdurmalıydınız.”

“Özür dilerim.”

“Çoook özür dilerim.”

Numara 666’nın arkasında iki kadın daha belirir.

“Bu Numara 666’nın ilk saha görevi. Numara 664, manga lideri olarak bu senin sorumluluğunda.”

“Anlaşıldı…”

“Bundan sonra daha dikkatli olmamız gerek. Açıkça belirtmek gerekirse görevimiz, laboratuvar için Ata kanından bir örnek ele geçirmek. Ancak Efendimiz Shadow, Kan Kraliçesi’nin icabına kendisinin bakacağını söyledi; bu yüzden dikkatsizce hareket etmediğimizden emin olmalıyız. O gelene kadar işimiz, kütüphanedeki materyalleri incelemeye ve önemli şeyleri toplamaya devam etmek. Şimdi, işinizin başına dönün.”

“Emredersiniz.”

Emredildiği üzere diğer üçü hızla ellerindeki işe geri döner.

Mary’nin tahmin ettiği gibi Kızıl Kule’de neredeyse hiç vampir kalmamıştır.

Yine de hâlâ var olan birkaç tanesi yüzünden ikili zaman zaman saldırıya uğrar.

Claire kılıcını savurarak bir vampirin boynunu keser. Buna rağmen yaratığın gövdesi hâlâ hareket etmektedir.

“Kalplerinden sapla kılıcını!”

Mary’nin yönlendirmesine uyan Claire, başsız vampirin kalbini delip geçer. Bunu yaptığı an, ince kırmızı ışık çatlakları yayılır ve kısa süre sonra geriye külden başka bir şey kalmaz.

Claire’in arkasında Mary de son düşmanlarını yere serer.

İkilinin tüm bu saldırılardan yara almadan kurtulabilmesi onun yardımı sayesindedir.

Claire’e kıyasla daha az ham büyü gücüne sahip olsa da kılıçtaki ustalığı kesinlikle etkileyicidir. Dahası, vampirlerle dövüşmeye alışkındır.

Çoğu vampir savaşta fiziksel gücüne güvenir; insanüstü hareketlere ve akıl almaz bir iyileşme gücüne sahip bir rakibe karşı adil bir dövüşe girmenin ne kadar zor olacağını tahmin etmek hiç de güç değildir.

Ancak Mary, vampirlerin daha ne yapacağını yapmadan önce biliyor gibidir; hamleleri son derece hızlı ve isabetlidir.

Cid’i kurtarma yolunda onun yardımı hayati önem taşıyacaktır. Claire bunun gayet farkındadır.

Yine de… kendini tutamayıp konuşmaktan edemez.

“Benden bir şey mi saklıyorsun?” Mary son kül yığınına kasvetle bakarken diye sorar.

“Saklamak derken… ne demek istiyorsun?” Mary yüzündeki ifadeyi okutmadan cevap verir.

“Kütüphanedeyken tuhaf davranıyordun. Sanki vampirlerin tarafındaydın. Kan Kraliçesi’ni avlamak için burada değil miydin?”

“Öyleyim.”

“Gerçekten mi? O zaman sormam gerek: Vampirler hakkında nasıl bu kadar çok şey biliyorsun? Onlarla dövüşünü izleyince anlaşılabiliyor. Nasıl düşündüklerini biliyorsun. Onları herkesten iyi anlıyorsun.”

“Bütün hayatımı Kan Kraliçesi’ni avlamaya adadığım için…”

“Ben de bunu açıklamak için bunun yeterli olmadığını söylüyorum. O zaman kütüphanedeki o son konuşma neyin nesiydi? Sığınak da ne? Onu yeniden oluşturmakla ilgili bahsettiği şey neydi?”

Claire’in ses tonu her bir cümleyle daha da sertleşir.

Ancak Mary ona yanıt vermez.

“Aptala yatarak kurtulamazsın,” diye söylenir Claire.

“Senden de çok farklı sayılmam.”

“Ha?”

“Senin de benden sakladığın şeyler var. Neden İblis Laneti’ne bu kadar kafayı takmış durumdasın?”

“Ben…”

“Bunu iyileştirmenin bir yolu olmadığını herkes bilir.”

“… Sanırım öyle.” Claire dudağını ısırır.

“Herkesin sırları vardır. Değil mi?”

“… Belki de ikimiz de soru sormayı kesmeliyiz. Ben senin Kan Kraliçesi’ni devirmene yardım edeyim, sen de kardeşimi kurtarmama.”

“Bana uyar…”

Tırmanışlarına devam ederken ikisi de birbirinin gözlerine bakmaz.

“Bekle.”

Biraz sonra, önde yürüyen Mary olduğu yerde durakalır.

“Ne oldu?”

“İleride birilerinin dövüştüğünü duyabiliyorum.”

İkili, gürültüye yaklaştıkça sessiz adımlarla ilerler. Kapının diğer tarafında bir savaş yaşanıyor gibidir. Ancak gidebilecekleri başka bir yol yoktur.

“Başka çaremiz yok gibi…”

“Kapıyı aralayıp içeriye bir göz atmayı dene.”

Mary, Claire’in önerisini başıyla onaylar ve kapı aralığından içeri bakar.

İçeride oldukça büyük bir salon var gibidir. Büyük bir pencerenin ardındaki gökyüzünde al kan kırmızısı ay süzülmektedir.

Yanık tenli, devasa bir adam bir vampiri boğazından yakalamış sırıtmaktadır.

“Siz de amma zayıf çıktınız…”

Adamın devasa nacağı kana bulanmıştır ve etrafı hortlak parçaları ile kül yığınlarıyla doludur.

“Sözde buraların üst kademesinden olacaksın bir de. Yüzünü tanıyorum. Şimdi söyle, Crimson nerede?” Adam sorusunu sorarken vampirin boynunu sıkar.

“K-kim bilir…?”

“Ne? Konuşmayacak mısın?”

“Hayır… Ben… gerek kalmadı…”

Kelimeler vampirin ağzından çıktığı an, bedeni kırmızı bir sis bulutuna dönüşür. Bu, yalnızca en güçlü vampirlerin kullanabildiği bir yetenek olan Sis Formu’dur.

“Oho?” Yanık tenli adamın eli boşluğu kavrar; kırmızı sis ise adamın arkasında toplanır.

Vampirin eli sisten fırlayarak sivri pençeleriyle adama doğru atılır.

Ancak yanık tenli adam dönüp bakmaz bile.

“İçgüdülerim asla yanılmaz…”

Devasa silahını öylesine savuruverir.

Korkunç bir rüzgâr dalgası kapıya kadar ulaşır; Mary ile Claire kapıyı kapalı tutabilmek için panikle bastırmak zorunda kalır.

Tekrar içeri baktıklarında, vampirin etlerinin kıyma gibi yere saçıldığını görürler. Parçalar hızla küle dönüşür.

“Bu adam da kim?” diye fısıldar Claire.

Kesinlikle bir vampire benzemiyordur ama dost olarak görmek de zordur.

“O, Kanunsuz Şehir’in üç hükümdarından biri olan Tiran Juggernaut. Onunla dövüşmekten kaçınmalıyız. Az önce öldürdüğü vampir, Kan Kraliçesi’nin yakın çevresindeki en güçlü üçüncü kişiydi…”

“O adam en güçlü üçüncü kişi miydi…?”

Tiran ile arasındaki akıl almaz güç farkı düşünüldüğünde hiç de öyle görünmüyordu.

“Gizli kalalım yeter…”

Claire, Mary’nin önerisini onaylayarak başını sallar.

Ancak Tiran kapının diğer tarafından seslenir: “İçgüdülerim asla yanılmaz… Biri var orada, değil mi?”

“—Kh!”

Aniden kapı paramparça olur.

Nacak diğer taraftan yatay bir hamleyle kapıyı yarıp geçerken Mary ve Claire kendilerini yere atarlar. Üzerlerinde dehşet verici bir yıkım gürültüsü yankılanır.

“Ne, iki küçük kız mı?”

Tiran, parçalanan kapının arkasından ikisine tepeden bakar.

“Tüh, bu kötü oldu.”

“Görünüşe göre başka çaremiz kalmadı.”

Kılıçlarını çekerler; Tiran ise kahkaha atar.

“Vampire benzemiyorsunuz ama… neyse, kendi kaşınmanız.”

Devasa nacağını gürültüyle indirir.

İkisi de farklı yönlere sıçrayarak darbeden kaçınır. Silah yere çakılır, etrafa moloz parçaları savrulur.

Tiran, moloz fırtınasının içinden hedeflerine dik dik bakar, ardından ikisinden daha yakında duran Claire’e yönelir.

Devasa bir adım atar ve kalın kollarını savurarak nacağını hedefe doğrultur.

Ancak Claire onun hareketlerini okuyabilmektedir.

Tiran hem hız hem de güçle donatılmış olsa da sıra dışı silahı geniş savurma hareketleri gerektirmektedir. Hızlı olabilir ama Claire onun hamlelerini bir kitap gibi okuyabilmektedir.

Nitekim adamın saldırısını kılıcıyla karşılar.

Yine de darbenin şiddeti beklentilerinin katbekat üzerindedir. Yüzü acıyla buruşur, karşı hamlede bulunmakta bir anlığına gecikir.

Tiran için bir anlık gecikme kâfidir.

“Siz kılıç kullananların hepsi aynı lanet taktiği uyguluyorsunuz…!”

Bir ara nacağını tek eliyle tutmaya başlamıştır.

Boşta kalan diğer eli doğrudan Claire’in yüzüne gömülür.

“Claire!!”

Mary, Claire’i korumak için harekete geçer ancak Tiran tek bir bakışıyla onu olduğu yere çiviler. Yanlış bir hamlesinin ölümle sonuçlanacağını bilmektedir.

Savrulup yerde yuvarlanmasına rağmen Claire sanki hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkar.

Ağzındaki kanı tükürür.

“Ah. Ağzımın içi paramparça oldu…” Tiran’a dik dik bakar.

Tiran ise tek kaşını kaldırıp sırıtır. Nedense göğsünde yüzeysel bir kesik oluşmuştur.

“Biliyor musun, o yumruk çoğu kişiyi pert etmeye yeterdi. İlk defa böyle bir şey yaşamıyorsun, değil mi?”

“Bir erkek kardeşim var, o yüzden evet.”

Ağzından kanlar süzülürken Claire kıpkırmızı bir tebessüm saçar.

Tiran ona yumruğu geçirdiği an, darbeyi göğüslemekle kalmamış, adamın göğsüne de güzel bir kesik atmıştır. Denemek ister gibi kılıcını bir kez sallar, ardından ağzındaki kanı tekrar yere tükürür.

“Şiddete düşkün birisin anlaşılan. Sadece kaba güç var, yetenek sıfır.”

Cesur görünmeye çalışmaktadır ancak söyledikleri kadar sakin ve soğukkanlı değildir. Ağzındaki kesikler derin ve kanlıdır, aldığı darbeden ötürü kafası hâlâ uğuldamaktadır.

Onunla darbe takasına girmek bir hatadır. Adamın darbeleri kendisininkinden katbekat ağırdır.

“Beni yakaladın. Hiç teknik falan öğrenmedim… çünkü hiç gerek duyamadım!”

Claire’in üzerine atılır.

Tiran’ın gücü; katıksız fiziksel kuvvetinden, doğuştan gelen büyüsünden ve deli işi dövüş içgüdülerinden gelmektedir. Tekniğe ihtiyacı yoktur. Hatta teknik, onu sadece yavaşlatır.

Claire, gelen tam güçteki kesiş darbesini bir kez daha karşılamaya çalışır.

Fakat bu seferki darbe duruşunu bozar.

Duruşu sarsılmıştır. Başındaki darbenin etkisi hâlâ geçmemiştir.

“—!!”

Tiran, eline geçen fırsatı tepecek biri değildir.

Devasa nacağını başının üzerine kaldırır…

“Söylemiştim. İçgüdülerim asla yanılmaz…”

ve sertçe savurur.

Darbe boşa çıkar, ürkütücü bir hızla Claire’in yanından geçip gider.

Yüzüne yoğun bir kan fışkırır.

“… Ha?”

Claire yaralanmamıştır.

Yana doğru baktığında ise karnı yarılan Mary’yi görür.

Karnı âdeta çökmüştür.

Mary dizlerinin üzerine çökerken kan öksürür.

“M-Mary!!”

“Siz kılıç kullananların hepsi cidden aynı lanet taktiği uyguluyorsunuz. Bütün vakit boyunca savunmamı düşürmemi bekledi, ben de gelip beni öldürmesini bekliyordum… Hayat işte.”

Tiran haince gülüser.

Mary cansızca dizlerinin üzerine çökerken, Claire gözlerinde yaşlarla ona doğru koşar.

“Mary… Hayır! Bu olamaz…”

Yara hayati organlarına ulaşmıştır. Ölümcüldür.

Claire ellerini yaranın üzerine koyar ve içeriye büyü akıtır.

Ancak bunu yaptığı an Mary ellerini yakalar.

Öksürür! Kanın… öksürür…”

Mary kan öksürürken bir şeyler söylemeye çalışarak Claire’e bakar.

“Mary! Hareket etmemelisin…!”

Mary, derdini anlatmaya çalışırken Claire’in ellerini daha da sıkı kavrar. “Claire… lütfen… emmeme izin ver… kanını…”

“Dur, emmek mi…?”

Aniden Mary dudaklarını Claire’inkilere yapıştırır.

“Hmm-hmph?!” Claire’in gözleri şaşkınlıkla yuvalarından fırlar.

Mary, Claire’in dudaklarını emerek süzülen kanı hırsla yutar.

Gözleri kıpkırmızı parıldar.

“Ne yapıyorsun—?!”

Claire, Mary’yi üzerinden itmeye çalışır. Ancak Mary artık orada değildir.

“Ha?!”

“Kah!!”

Claire’in şaşkın çığlığı ile Tiran’ın acı çığlığı aynı anda yükselir. Claire arkasına döndüğünde, kolu dilim dilim edilmiş Tiran’ın yukarıya baktığını görür.

“Yukarıda ne var öyle…? Dur bir dakika! Mary?!”

Mary havada süzülmektedir. Gözleri kırmızı kırmızı parlamakta, ağzından sivri köpek dişleri fırlamaktadır.

Dahası, göğsündeki yara tamamen kapanmıştır.

“Demek olay bu… İlginç!” Tiran yırtıcı bir hayvan gibi kahkaha atar, Mary ise ona hüzünlü bir tebessümle karşılık verir.

Tiran’ın nacağı ile Mary’nin kılıcı çarpışır.

Güçleri—başa baş görünmektedir. Hayır, Tiran hafifçe üstün gelmektedir.

“Fena değilsin…!”

“—!!”

Dövüşürlerken etrafa kıvılcımlar saçılır.

“Ama ben daha iyiyim,” diye hırıldar Tiran.

Derken Mary savrularak geriye fırlar. Nacağın yarattığı rüzgârın ardından molozlar havada uçuşur.

“Mary!!”

Duvara çarpan Mary, ardından dizlerinin üzerine yığılır.

“Ih… henüz alışamadım… kana…”

“Bitti.”

Claire’in dikkati Mary yüzünden dağılmışken Tiran önünde belirir ve nacağını yükseğe kaldırır.

Claire zamanında savunma yapamaz.

“Cid… Affet beni…”

Son anlarında Claire’in aklındaki tek şey kardeşidir.

Ama tam o sırada—

“… Uyanış vakti yaklaştı.”

Zifiri siyah bir palto giyen bir adam, Claire ile Tiran’ın arasına dalış yapıp iner.

“Hey!! Ne halt etmeye araya giriyorsun?!”

“… Yoluma çıkıyorsun.” Adam nacağı engeller, ardından öylesine, yukarı doğru bir tekme savurur.

Öylesine atılmış bir tekme olsa da inanılmaz derecede hızlıdır.

Darbe Tiran’ı fırlatır. Kan öksürerek duvara şiddetle çarpar ve duvarı delip geçer.

Ne yazık ki onun için duvarın arkası dışarıya açılmaktadır.

Ayak basacak yeri kalmayınca kendisini serbest düşüşte bulur.

Düşerken çığlıkları uzaklarda kaybolup gider. “SHADOW! SENİ AŞAĞILIK PİÇÇÇÇÇÇÇÇÇ…!!”

Claire duran silüetin arkasına bakar. “Sen… Shadow’sun…”

Normal şartlar altında adamın ezici gücü onun tetikte olmasına yol açabilirdi.

Fakat şimdi, her ne hikmetse onu görmek yüreğine su serper.

Daha önce hiç karşılaşmamış olmalarına rağmen neden onda böyle duygular uyandırmaktadır? Claire bunun sebebini bilemez.

Gözlerini ondan alamaz.

“Pek fazla zaman kalmadı…”

Aniden ortadan kaybolur.

“Ah…”

Sanki hiç orada bulunmamış gibidir.

“Shadow…”

Claire’in göğsünde hafif bir yalnızlık kırıntısı kalır.

“O Shadow muydu…? Bizi o mu kurtardı?” diye sorar Mary ayağa kalkarken.

“Sanırım evet…”

“Tiran’ı tek bir darbeyle indirdi…”

“Mary, iyi misin?”

“Muhtemelen… Kusura bakma Claire. Durup dururken kanını emdiğim için.”

“Önemli değil, geçti gitti artık ama… Mary, benden sakladığın şey—?”

“Evet, ben bir vampirim…”

“Ha…”

“Sana her şeyi anlatacağım: kim olduğumu, amacımı ve Kan Kraliçesi’nin arkasındaki gerçekleri…”

Ve gözlerindeki hüzünle Mary hikâyesine başlar.

Mary, bir zamanlar Kan Kraliçesi Elisabeth’in takipçisiydi.

Bu, vampirlerin geceye hükmettiği dönemlerdeydi. O zamanlar Elisabeth, bir Atasoy için bile muazzam bir güce sahipti.

Vampirler insanları adeta eğlence olsun diye avlayıp öldürürdü. Çoğu insanları değersiz birer çiftlik hayvanı olarak görürdü, hatta üzerlerinde tamamen hüküm sürdükleri bazı ülkeler bile vardı.

Vampirler için bu onların altın çağıydı.

Fakat Elisabeth, gerekenden fazla insanı avlama fikrine katlanamıyordu.

Bu yüzden sadece hayatta kalmak için asgari miktarda avlanır, fazla can almayı reddederdi. Yöntemlerine karşı çıkan pek çok vampir vardı; bu yüzden gücüne rağmen takipçilerinin sayısı azdı.

Ancak çok geçmeden vampirler karanlık çağlarına girdiler.

İnsanlar vampirleri avlamaya başladı ve vampirlerin çağını bir kabusa dönüştürdü. Vampir başkentinin yıkılması isyan ateşini körükledi ve vampirlerin sayısı göz açıp kapayıncaya kadar azaldı.

O zamanlar Elisabeth ve takipçileri, insanlardan oluşan küçük bir ülkeyi yönetiyordu. İnsanlarla yan yana tarlaları sürer, canavarlarla birlikte savaşır ve sınırlarını korurlardı.

Onun topraklarında ne vampirler insanları hor görürdü ne de insanlar vampirlerden korkardı. Bu ilişkiyi koruyabilmelerinin yolu ise kan içmemekten geçiyordu.

İnsan kanı içmeden vampirler yaşamaya devam edemezler.

O zamanlar hâkim olan inanç buydu, fakat Elisabeth kendini tutarak bu teoriyi çürüttü.

Atasoyların kan içme dürtüsü, normal vampirlerinkinden onlarca kat daha güçlüdür. Çektiği acı hayal bile edilemezdi. Ancak kendi kolunu kesmeye eşdeğer bir ızdırap çekerek bu bağımlılıktan tamamen kurtulmayı başardı. Onun bu kararlılığını gören takipçileri de aynı şeyi yaptı.

Kan içmeyen vampirler giderek güçlerini kaybetti ve sonunda insanlardan daha güçlü olmamaya başladılar.

Yine de kazandıkları şeyler de vardı.

Birincisi, güneşin altında durabilme gücü kazandılar. Kanı bırakarak insanlarla aynı güzel, güneşli dünyada yaşayabilir hale geldiler.

Ayrıca kalplerinde bir huzur buldular. Kandan uzak durup yaşamlarını güneş ışınlarının tadını çıkararak sürdürdükçe, kan içme arzuları kademeli olarak yatıştı. Sonunda mizaçları insanlardan farksız hale geldi.

Tüm bunlara rağmen, Atasoy Elisabeth’in güçleri her zamanki gibi muazzamdı.

Işığa maruz kaldığında cildi iltihaplanırdı, bu yüzden kalın siyah bir şemsiye olmadan dışarı çıkamazdı. Onu anında küle çevirmemesinin tek nedeni, Atasoyların çoğunun en başından beri güneş ışığına karşı belli bir derecede dirence sahip olmasıydı.

Ayrıca ne kadar süre kansız kalırsa kalsın, çıldırtıcı dürtüleri asla son bulmadı.

Çektiği acıya rağmen, şemsiyesinin altında hayatını diğer herkes gibi sürdürdü. Sonunda takipçilerini toplayıp onlarla konuştu.

“Burada bir Sığınak kuralım. İnsanların ve vampirlerin barış içinde yaşayabileceği bir diyar…”

İnsanlık tarafından avlanan vampirleri bağrına basıp koruyarak takipçilerinin sayısı arttı.

Elbette koruması altına girmelerinin şartı kanı bırakmalarıydı.

Bazıları bu yüzden ona kin besledi ve ona karşı ayaklandı. Onları sürgüne göndermek zorunda kaldığında yüreği sızlıyordu. Bazıları itaat etmeyi reddetti ve onları kendi elleriyle katletti.

Bir noktada dünyadaki tüm vampirler insanların saldırısına uğradı ve hepsi Elisabeth’in sancağı altında toplandı.

Nüfusu genişledi, insanlar ve vampirler birbirine karıştı ve toprakları refaha erdi. Topraklarını savunmak için muazzam güçlerini kullandı, böylece vampir avcıları içeri girmeye cesaret edemedi.

Kurmayı hedeflediği Sığınak bir başarıya ulaştı.

Herkesin barış içinde yaşamaya devam edebilmesi için dua etti.

Ancak Sığınak’ın yıkılması için tek bir gece yetti.

Kızıl Ay’ın gökyüzünde yükseldiği geceydi.

Elisabeth’in kan içme dürtüsü her zamankinden daha da güçlendi, bu yüzden kendini şatosuna kilitlemek zorunda kaldı.

O zamanlar Mary onun ikincil komutanıydı, Crimson ise üçüncüsüydü.

İkisi ona yemek götürme işini sırayla yapıyordu, ancak sıra Crimson’a geldiğinde felaket patlak verdi.

Crimson, Elisabeth’in yemeğine insan kanı karıştırdı.

En iyi durumunda olsaydı, yemeden önce kokusunu fark edebilirdi. Ya da belki yeseydi bile dürtülerine hâlâ direnebilirdi.

Ama o gün Kızıl Ay günüydü.

Çok uzun süredir kansız kalmıştı ve kendisini katliam yapmaktan alıkoyamadı. Crimson ve takipçileri hep birlikte ayaklandı.

Gözü dönmüş Elisabeth ile Crimson ve adamları arasında, ülkedeki her bir insanı katletmek sadece birkaç saatlerini aldı.

Vampirler insanlığı yalnızca birer çiftlik hayvanı olarak görmüştü. Onlarla yan yana yaşamalarının hiçbir yolu yoktu.

Elisabeth’in hayali olan Sığınak, tamamen bir fanteziden ibaretti.

Elisabeth’in takipçileri kan içmeyi bıraktıkları için karşı koyacak güçten yoksundular ve kaçarken katledildiler.

Hayatta kalan tek kişi Mary’ydi.

Elisabeth’i durdurabilmek için ölülerin kanını içti. Ardından Elisabeth ve diğerlerini ülkenin dışına kadar takip etti.

Çılgınlıklarının sınırı yoktu ve gün bitmeden Elisabeth küçük bir ülkeyi daha yok edip kralını parça parça etti.

Mary zamanında yetişememişti.

Elisabeth’in katliamı tam üç gün sürdü ve bu süre zarfında üç ülkeye daha yıkıcı darbeler indirdi.

Mary, her şey bittikten sonraki gece Elisabeth’i buldu.

Elisabeth, harap ettiği ülkelere bakarken ağlıyordu.

“Lütfen küllerimi denize savur ki bir daha asla dirilip bu hatayı tekrarlamayayım… ” diye yalvardı, ardından kılıcını kendi kalbine sapladı.

Küle dönüşmüş olmalıydı.

Ama dönüşmedi. Kılıcı, hayati organlarını çok az farkla kaçırmıştı.

Kalbi durdu ve ciğerleri artık nefes almıyordu.

Ölmüş gibiydi.

Tabii ki ölmemişti.

Eğer Mary onun ağzına insan kanı koyarsa, anında dirilirdi.

Alternatif olarak, kılıcı hafifçe itseydi Elisabeth anında küle dönüşürdü.

Mary ikisini de yapamadı.

Efendisinin iradesine karşı gelemiyordu ama onu öldürmeye de eli varmıyordu. Bunun yerine, sonsuz uykudaki kraliçesini bir tabuta sakladı ve zamanın sonuna kadar onu korumaya yemin etti.

“Aptalca bir karardı. Bundan birkaç yıl sonra Crimson, Kraliçe Elisabeth’i kaçırdı. Kan içmeyi reddettiğim için onu koruyacak kadar güçlü değildim. Şimdi onu tekrar kullanmayı planlıyor. Bin yıl önceki trajedinin bir kez daha yaşanmasına izin verirsem onun yüzüne nasıl bakarım bilmiyorum…” Mary hüzünle gülümsedi. “Ama hepsi bu kadar. Ben insan değilim. Ben bir vampirim. Ve bunu senden sakladığım için özür dilerim…”

“Sorun değil. Benim de bir farkım yok. Bak, ben de lanetlenmişlerden biri olabilirim. Birkaç yıl önce sırtımda bu siyah morluklar belirdi ve yayılmaya devam ettiler. Ama bir gün aynaya baktığımda birdenbire kaybolmuşlardı. Puf diye. Eğer o siyah morluklar lanetlenmişlerin işaretiyse, eninde sonunda bir canavara dönüşeceğim demektir… Erkek kardeşimi buraya benimle gelmeye zorlamamın nedeni de buydu. Henüz fırsatım varken onu Şövalye Örgütü’ne sokmak istedim. Ama başımı çevirdiğim anda düşman onu kapıp kaçırdı… Ona bir şey olursa onun yüzüne nasıl bakabilirim bilmiyorum…”

“Ah…”

İkisi bir süre sessiz kaldılar.

“Sığınak’ın gerçekten sadece bir hayalden ibaret olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Yeniden deneyemez misin?”

Claire, Elisabeth’in haksız olduğunu düşünmüyordu. Elinden gelirse onu kurtarmak istiyordu.

Mary başını salladı. “Aynı hatayı bir kez daha yapmak istemiyorum.”

“Anlıyorum… Pekala, madem sen onu kurtarmayacaksın, ben kurtarırım. Onu kaçırıp Kızıl Ay’ın bitmesini beklersek kontrolden çıkıp katliam yapmayacaktır.”

“Ama Claire… neden bu kadar ileri gidesin ki?”

“Bu iş bittiğinde onu uyandırabiliriz. Sonra ikiniz oturup uzun uzun konuşabilirsiniz.”

“Ama… Kraliçe Elisabeth’in sadece ölmek istediğinden eminim.” Mary düşünceli bir şekilde başını öne eğdi. İçinde her türlü ikilem çalkalanıyordu.

“Sormadan bilemezsin. Olayların böylece bitmesi çok üzücü olurdu. Sen üzülürdün, Elisabeth üzülürdü ve ölen tüm o insanlar da üzülürdü…”

Claire, Mary’nin gözlerinin içine bakıp gülümsedi.

Mary’nin gözleri tereddütle doluydu. İçten içe o da işlerin bu şekilde bitmesini istemiyordu.

“Sizin Sığınak’ınız öylesine bir fantezi değildi. En azından ben buna inanıyorum. Herkesin yüzünü güldürecek bir son bulmaya çalışalım.”

“Özür dilerim… omuzlarına böyle bir yük yüklediğim için.” Mary başını kaldırıp onaylarca kafa salladı.

“Hiç dert etme. Hadi şimdi gidip Crimson’ı pataklayalım ve uyuyan kraliçeni kaçıralım.”

“Kulağa harika geliyor. Ve erkek kardeşini de kurtardığımızdan emin olacağız.”

Claire olduğu yerde durakladı. “Cid’i kurtaracak olan kişi benim. Sakın burnunu sokma.”

“Şey, peki…”

“Sen sadece ben o muhteşem, yiğitçe kurtarma operasyonumu gerçekleştirirken arkamı kolla.”

“… Anlaşıldı.”

Bununla birlikte, ikisi yukarı tırmanmaya devam ettiler.

Gölgedeki Kardinal (LN)

Gölgedeki Kardinal (LN)

Kage no Jitsuryokusha ni Naritakute!, TEIS, The Eminence in Shadow (LN), 我想成為影之強者!, 陰の実力者になりたくて!
Puan 8.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2018 Anadil: Japonca
Tıpkı herkesin çocukluğunda kahramanlara hayran olması gibi, belli bir genç adam gölgelerde gizlenen güçlere hayrandı. Geceleri çılgınca eğitimden geçerken, gündüzleri gücünü gizleyip ayaktakımı bir karakterin sıradan hayatını yaşadıktan sonra sonunda başka bir dünyaya reenkarne olur ve nihai güçler kazanır. Gölgelerdeki güç olma rolünü oynayan genç bir adam, onu yanlış anlayan astları ve yer altında gizlenen gölgelerdeki dev bir organizasyon. Bu, gölgelerdeki güçlere hayran olan ve muhtemelen sonunda, başka bir dünyada gölgelere hükmedecek bir gencin hikayesi.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla