The Eminence in Shadow Cilt 3 – Bölüm 4 / Kan Kraliçesi’nin peşinde!

Kan Kraliçesi'nin peşinde!

Vay be, Atasoylar söz konusu hazine olunca hiç şakaya gelmiyormuş.

Daha önce kelimenin tam anlamıyla altın dağları görmemiştim. Kalbim pır pır ediyor.

Şekerci dükkanına girmiş bir çocuk gibiyim. Şunlardan biraz istiyorum… Şunları ele geçirmem lazım… Fakat hazineyi karıştırırken aniden taşıyabileceğim miktarın sınırlı olduğunu hatırlıyorum.

Sanat eserleri aşikâr sebeplerden ötürü eleniyor, bu yüzden tüm o kültür sanat işlerini pas geçeceğim. Ne yazık ki, büyük hayal kırıklığıma rağmen, burada en bol bulunan şey sanat eserleri gibi görünüyor.

Sırada mücevherler ve değerli madenler var. Küçük şeyler sorun değil ama büyük olanlar fazla kaba ve kullanışsız.

Odak noktamı daraltmam gerekiyor gibi görünüyor.

Piyasada var olan en verimli, en güvenilir para kaynağına yönelmeliyim: altın sikkeler.

Beş yüz yenlik bir madeni para kadar küçükler ama her biri yüz bin zeni değerinde. Dahası, bozdurmaya ya da başka bir şeye ihtiyaç duymadan doğrudan harcayabilirsin.

Verimlilik ve güvenilirlik söz konusu olduğunda, bu hazinedeki diğer her şeyi silip süpürüyorlar.

Dürüst olmak gerekirse, sahip olamadığım tüm bu hazineleri görmek biraz üzücü.

“Eh, hayat işte…” Sayısız diğer zenginliğe veda edip avuç avuç altın sikke toplamaya başlarken mırıldanıyorum.

Şimdi, ben aptal değilim. Bunu önceden düşündüm.

Slime giysileri konusunda tartışmasız uzman olan Epsilon’ın kitabından bir ders çıkararak, sikkeleri giysimin içine gömüyorum.

Epsilon vücudunu balçıkla doldurmuştu, ben de aynı şeyi altınla yapıyorum.

Balçık giysimin, uzun paltomun ve kapüşonumun her bir santimi ağzına kadar doldu.

Tamam, bu tamamen doğru değil. Eklem yerlerinde biraz boşluk bıraktım.

Yine de üzerime bu küçük bücürlerden bin taneden fazla sığdırmayı başarıyorum.

Bin altın sikke yüz milyon zeni eder. Matematik sağlam.

Üç yüz yaşına kadar yaşamayı planlıyorum, bu yüzden bu miktar yeterli olmaktan çok uzak. Yine de yanımda bundan daha fazla altın taşımaya çalışmak oldukça riskli olurdu.

Kendimi güçlendirmek için büyü kullansam bin tane sikke taşımak dert değil ama yine de hareket etmeyi biraz zorlaştırıyor. Hareketlerim şu an biraz hantal ama daha fazlasını yüklemeye kalksaydım katbekat daha kötü olurdu.

Ayrıca bin sikke dışarıdan pek belli olmuyor ama bunun iki katına çıksaydım kabak gibi göze batmaya başlardım.

“Tek yapmam gereken onları dışarı taşımak olsaydı sorun olmazdı…”

…ama bundan sonra beni bekleyen bir Kan Kraliçesi patron savaşı var.

Sözde kendisi bir tür Atasoy Vampirmiş.

Acayip güçlü olacağından eminim.

Ne de olsa Atasoy Vampirlerin güçlü olması gerekir. Bu işler böyledir.

Bu durum için hazırlık yapmak adına savaş planımı çoktan hazırladım.

Şimdiye kadar hep tam zamanında çıkagelme taktiğini kullanıyordum ama bu seferki düşman Atasoy Vampir olan büyük bir balık olduğuna göre, bir değişiklik yapıp yanına ilk ulaşan kişi olmayı deneyeyim dedim.

Böylece ana karakterlerin savaşımızın ortasında çıkıp “Orada dönen o çılgın dövüş de ne öyle?! Uzak durun!” dedikleri o sahneyi yapabiliriz.

Bayılıyorum buna.

Bunun gerçekleşmesi için de Kan Kraliçesi’ni ilk bulan kişinin ben olması lazım. Burada daha fazla oyalanırsam birileri benden önce davranacak.

Şimdilik sikkeleri hazine dairesinin girişine yığacağım.

“Sizi daha sonra almaya geleceğim.”

Bu sayede beklenmedik bir şey yaşansa bile onları hızlıca kapabilirim.

Onları sorunsuz bir şekilde geri alabilmek için dua ederek uzun zamandan sonra ilk kez kaslarımı esnetiyor ve tüm hızımla kuleye doğru fırlıyorum.

Yarı yolda ablam ilişiyor gözüme. Zor bir durumda gibi görünüyor, ben de Zorba’yı uçurarak onu kurtarıyorum.

Hadi bakalım, acele etmem gerek.

“Nihayet, beklenen an geldi…”

Crimson’ın yüzüne zarif bir gülümseme yayıldı.

Kurban hazırlandı ve ay al renkte parıldıyor.

Kan Kraliçesi Elisabeth’i diriltme vakti en sonunda çatıp geldi.

Crimson, odanın ortasına yerleştirilmiş tabutun kapağını kavrayıp açtı.

İçindekiler tamamen ortaya çıktı.

İçeride küçük, büzüşmüş siyah bir yumru duruyordu.

Crimson, bu parçayı parmaklarıyla dikkatlice sarıp havaya kaldırdı.

“Çok uzun zaman oldu, Kan Kraliçem… Dünyayı kana bulamanız için her şey hazır…”

Daha yakından bakıldığında, siyah yumrunun bir organ olduğu anlaşılıyordu. Tam olarak söylemek gerekirse, büzüşmüş bir kalp.

Bin yılın ardından Atasoy’dan geriye kalan tek şey buydu.

Yine de bu kaldığı sürece hâlâ diriltilebilirdi. Atasoylar işte böyle varlıklardı.

Crimson tabutu kapatıp kalbi siyah saçlı kurbana doğru taşıdı. Az önce oğlanın kalbini oymuştu, şimdi de onun yerine Kan Kraliçesi’ninkini yerleştiriyordu.

Taze kan. Taze et. Atasoyların en güçlüsü olan Kan Kraliçesi’nin yeniden ayağa kalkıp dehşet hükümdarlığını tekrar başlatması için tek gereken bunlardı.

“He-he-he-he-he…”

Dirilişin başlaması biraz daha zaman alacaktı.

Crimson bir süreliğine oradan ayrılması gerektiğini biliyordu. Kan Kraliçesi kendine geldiğinde açlıktan gözü dönecek, insan ya da vampir ayırt etmeksizin saldıracaktı. Biraz yatışana kadar ona yaklaşamayacaktı.

Hızlı adımlarla kapıya yürüdü, açıp dışarı çıktı.

Aniden olduğu yerde donakaldı.

“S-Sen de kimsin…?”

Koridorda kimsenin varlığını hissetmemişti. Kapıyı açtığında orada kimsenin olmaması gerekiyordu.

Yoktan var olmuşçasına, siyah uzun bir palto giymiş bir adam belirdi karşısında.

Crimson hemen pençelerini çıkarıp savaşa hazırlandı.

“Çekil yolumdan. Yoksa canından— Gluh?!”

Crimson’ın bedeni ikiye bölündü.

Kafasından apış arasına kadar temiz bir şekilde ikiye ayrılmıştı.

Siyah kılıcın savrulmasını gözleriyle takip bile edememişti.

Hızla iyileşirken gözleri şokla açıldı.

Crimson kendi çapında güçlü bir vampirdi. İkiye bölünmeyi falan kolayca atlatabilirdi.

“Kimsin sen?! O aşağılık kılıcını bana doğrultmaya nasıl cesaret— Bluh?!”

Cümlesinin ortasında kafası uçtu.

Üst düzey alarm durumunda olmasına rağmen adamın hareketlerini yine de göremedi.

“B-Bak sen! Sinirlenmeye başlıy— Hruh?!”

Bu sefer kolları havada uçuştu.

“Aptal! Kızıl Ay’ın altında vampirler ölüm— Chuh?!”

Bacakları da aynı muameleyi gördü, anında dilim dilim edildi. Sonra gövdesi salam gibi doğrandı.

“N-Ne?! İyileşme hızım yetişemiy— Fluh?!”

Bedeninin iyileşen parçaları anında tekrar kesilip kıyma yapıldı.

“D-Dur! Dur bir dakika!! Amacın ne?! Konuşarak halledebi— Mruh?!”

Ardından, boyunsuz kafası küp küp doğrandı.

“İmkânsız… Bu olamaz…”

Sonrasında geriye kalan tek şey kalbi oldu. O da bıçaklandı.

Crimson küle dönüştü.

Palto giymiş adam odadan içeri girdi ve büyük tabutun önünde durdu.

“Benim adım Shadow. Karanlıkta pusuya yatar, gölgeleri avlarım…”

Bir an bekledi.

Hazırda bekleyerek.

Bekleyerek…

“Kan Kraliçesi… İçeride olduğunu biliyorum…”

Ve hâlâ bekliyordu.

Olduğu yerde kalmaya devam etti…!!

“… Oradasın, değil mi? Kimseyi hissetmiyorum ama varlığını gizliyorsun, değil mi?” Shadow tabutu açıp içine baktı.

İçeride kimse yoktu.

“Ha? Dur, harbi mi? Bu nasıl bir klişe böyle?”

Odaya göz gezdirdi ve göğsünde bir delik olan siyah saçlı genç bir erkeğin cesedini fark etti.

“Kraliçe sen değilsin, değil mi? Yok ya, sen erkeksin, üstelik ölmüşsün de…”

Kafasını yana eğip kapının yanındaki kül yığınına baktı.

“O vampir Kraliçe miydi yoksa? Kırmızı saçları vardı ama… Yok canım, bir erkek olması imkânsız, değil mi? Gerçi patron gibi bir havası vardı… Aaaama bunun için fazla zayıftı…”

Bir an düşündü.

“Kraliçe’nin kayıp olduğu o garip senaryolardan biri mi bu…? Belki de en başından beri hiç var olmadığı ya da çoktan öldürüldüğü veya dışarıda gezindiği durumdur… Neyse, gidip sikkeleri toplayayım, sonra onu aramaya çıkarım…”

Arkasını dönüp dışarı yürüdü.

“Öff… Umarım çok geç kalmamışımdır… Oysa olabildiğince hızlı gelmiştim… Ayyy yandık…” …” diye mırıldanarak ortadan kaybolur.

Al ay, artık bomboş kalan odanın üzerine masalsı ışığını saçar.

Aniden, kurbanın bedeni seğirir.

Küt, küt.

Göğsüne yerleştirilen kalp atmaya başlar.

Mary ve Claire, Kızıl Kule’nin tepesine varıp kapıyı açarlar.

“Cid?!”

Siyah saçlı genç bir adamın yere devrildiğini ve göğsünden kanlar aktığını gören Claire, hızla onun yanına koşar.

Onu sıkıca kucaklar. Yakut misali gözlerinden yaşlar boşanır.

“Hayır!! Lütfen Cid, uyan!! Cid?! Cid? … Ha?”

Cesede bakarken Claire’in aklı hızla başına gelir.

Gözyaşları kurur.

“Bu Cid değil.”

“Gerçekten mi? O değil mi?”

“Cid? Cid, neredesin?”

Claire’in gözleri odanın içinde fır dönmektedir.

Tam o sırada Mary bağırır.

“—Claire?!”

“… Ha?”

Her şey bir anda olur.

Farkına vardığında, çocuğun kolu çoktan karnına saplanmıştır.

Claire’in ağzından kan sızar.

“Ghh… Neler… oluyor… Cid…”

“Claire!!”

Claire yere yığılır.

Göğsü hâlâ kanayan çocuk hareket etmeye başlar.

Bir an önce kesinlikle ölüydü.

Şimdiyse ayağa kalkmaktadır. Göğsünden kızıl duyargalar fışkırır. Bedenini kaplarken tekinsizce kıvranıp dururlar.

“Olamaz… Hayır, bu imkânsız…”

Mary bu aurayı tanımaktadır.

Kızıl duyargalar çocuğun bedenini tamamen örter, ardından aniden dışarı doğru patlar.

Ve bu gerçekleştiğinde…

Kan püskürtüsünün içinden güzel, çıplak bir kız belirir.

Saçları da gözleri gibi koyu bir kızıldır. Cildi ise aksine bembeyazdır; vücut hatları neredeyse kusursuz ve kadınsıdır. Tıpkı Mary’nin hatırladığı Elisabeth’e benzemektedir.

Elisabeth, kazığa geçirilmiş Claire’e sarılır ve ardından dişlerini kızın boynuna geçirir.

Claire’in ağzından cılız bir ses çıkar. “Ah, ah…”

Hâlâ hayattadır.

Ancak Mary, Claire’in kanının emilmesini izlemekten başka bir şey yapamaz.

Mary çok iyi bilmektedir.

Kan Kraliçesi Elisabeth uyandığına göre artık yapabilecekleri hiçbir şey yoktur.

“Claire… Ah…”

Kan kaybından cildi solan Claire bir kenara fırlatılır.

Ardından Elisabeth, güzel bakışlarını Mary’ye çevirir. Onun gözünde Mary, yiyecekten başka bir şey değildir.

“Oh… Kraliçe Elisabeth…” Mary titreyerek geriye doğru büzülür.

Efendisi uyanmıştır.

Elisabeth, İlk Ataların en güçlüsüdür ve onu durdurmanın hiçbir yolu yoktur. Mary bir kez daha çok geç kalmıştır.

Gözleri yaşlarla dolar.

Ancak bir anda gözlerindeki çaresizlik şaşkınlığa dönüşür.

Aniden beliren karanlık bir figür Elisabeth’e çarpar. Abanoz bir kılıç, Elisabeth’in kızıl pençeleriyle çarpışır.

Bu, kütüphanede karşılaştıkları tulumlu kadındır—Beta.

“Onu emniyete alın!!” diye bağırır; Claire’i korumak için üç figür daha belirir.

Beta, kılıcıyla Elisabeth’in pençelerini engeller, ardından aralarına mesafe koymak için geriye doğru sıçrar.

“Numara 665, durumu nasıl?”

“Hâlâ nefes alıyor. Ama acilen tedavi edilmesi gerek.”

“Anlaşıldı. Ne yazık ki… Öylece gitmemize izin vereceğini sanmıyorum.”

Çıplak kız Beta’ya doğru yürümeye başlar.

“Siz üçünüz, beni destekleyin.”

“Anlaşıldı.”

“Bayan Vampir Avcısı, Bayan Claire’i şimdilik size emanet ediyorum.”

“Ah, Claire…”

Mary, Numara 665’ten Claire’i alır ve kucağında tutar.

Ardından Beta’nın Elisabeth ile dövüşmesini engellemek için seslenir: “Hayır, yapamazsınız…”

Onu uyarmalıdır.

“Bu imkânsız… Siz bile onu yenemezsiniz…”

Beta, maskesinin altından Mary’ye doğru kedi gibi bir bakış fırlatır.

“Öyle olsa bile, bu benim görevim.”

Elinde abanoz kılıcıyla Beta, Kan Kraliçesi ile yüzleşir.

İşler nasıl bu raddeye geldi…?

Beta, Kan Kraliçesi ile yüzleşirken kendi başarısızlığına lanet eder.

Efendisinin ablasının hayatının bu kadar büyük bir tehlikeye girmesi tamamen kendi suçudur.

Efendisi henüz ortaya çıkmamıştır. Başka bir meseleye öncelik vermesini gerektiren önemli bir sebebi olmalıydı; bu da buradaki durumu üstü kapalı bir şekilde Beta ve diğerlerinin halletmesine bıraktığı anlamına geliyordu.

Ancak Beta bunu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti.

Bu yüzden gözlerinin önünde en kötü senaryo yaşanıyordu.

Düşünülemez olan gerçekleşir de efendisinin ablası düşerse, Beta artık onun yüzüne bakamazdı.

“Efsanevi Kan Kraliçesi’ne karşı elimden ne geliyormuş görelim bakalım…” diye mırıldanır. Gözleri kararlılıkla doludur.

Hatasını telafi etmesinin tek bir yolu vardır: Kan Kraliçesi’ni yenmek.

Beta, abanoz kılıcına büyü gücü odaklarken yüzünde keskin bir ifade belirir. Ardından emirlerini astlarına iletmek için ayak parmaklarını yere vurur.

Diğer üçü yelpaze şeklinde yayılır.

Her an harekete geçmeye hazırdırlardır.

Beta, Kan Kraliçesi’ne dik dik bakar ve doğru anın gelmesini bekler.

Kan Kraliçesi’nin tek yaptığı ise aradaki mesafeyi kapatmak için yavaşça öne doğru yürümektir. Kızıl Ay’ın ışığı çıplak bedenine vururken o da doğrudan Beta’ya bakar. Gözlerindeki ifadeyi okumak imkânsız olsa da neredeyse uykulu görünmektedir.

Beta’nın menziline girer.

“—Hyaa!!”

Beta’nın savurduğu darbe savaşın başlangıcı olur.

Saldırısının zarif ve yumuşak edası, Shadow’un kılıç ustalığını andırmaktadır.

Kan Kraliçesi bu darbeyi sol elindeki pençelerle engeller. Tam o sırada sağ eli de saldırmak üzere harekete geçer.

Ancak o daha fırsat bulamadan Numara 666 ona arkadan saldırır.

Kan Kraliçesi, Numara 666’nın saldırısını savuşturmak için sağ elinin pençelerini kullanmak zorunda kalır.

Aynı anda Numara 664 ve 665 çoktan böğürlerinden hücuma kalkmıştır; Beta da takip saldırısına başlar.

Kan Kraliçesi, üzerine doğru gelen üç kılıç darbesine mahmur bir bakış fırlatır—sonra sadece kalbini korur.

Üç kılıç da ak tenini derinlemesine yarar.

Taze kan havaya saçılır ve tenini kirletir. Yine de kılı bile kıpırdamaz.

“Ç-Çıkaramıyorum!” diye bağırır Numara 664.

Hâlen Kan Kraliçesi’nin bedenine saplı duran üç kılıç da yerinden oynamayı reddeder.

Kan Kraliçesi, saldırıları kas lifleriyle yakalayarak onların da hareketlerini mühürlemeyi başarmıştır.

“Rgh!!” Beta bedenini güçlendirir, ardından kılıcını zorla söküp çıkarır.

Ancak Numara 664 ve 665 zamanında davranamaz.

“Kılıçlarınızın şeklini değiştirin!” diye bağırır Beta. Ama çok geç kalmıştır.

Kan Kraliçesi’nin pençeleri ikisinin üzerine iner.

İşte tam o anda Numara 666 hamlesini yapar.

Mükemmel bir kılıç ustalığı sergileyerek Kan Kraliçesi’nin tendonlarını keser.

Bu gerçekleştiğinde vampirin kolları halsizce iki yana düşer. Bir an sonra yeniden iyileşirler, ancak bu süre diğer ikisinin slime kılıçlarının şeklini değiştirip geri çekmesi için yeterlidir.

Ardından Beta, Kan Kraliçesi’nin yüzüne bir kesik atar; Numara 664 yan böğründen bir parça koparır, Numara 665 bacağındaki tendonları keser ve son olarak Numara 666 sırtına attığı kesik ile onu uçurur.

İlk Ata’nın çıplak bedeni duvara çarpar.

“Aferin, 666.”

Numara 666 hafifçe başını sallayarak karşılık verir.

Molozların altına gömülen Kan Kraliçesi hareket edemez. Beta, güvenli mesafesini korumaya dikkat ederek tetikte bir şekilde kılıcını hazır tutar.

Beta’nın, Kan Kraliçesi’nin dişli bir rakip olduğunu anlaması tek bir bakışına bakmıştır.

İlk izlenimi, onunla teke tek dövüşmenin imkânsız olduğu yönündeydi. Yanındaki üç astıyla bile zorlu bir dövüş olacağını tahmin ediyordu.

Gerçekte de korkunç bir rakipti.

Ancak Beta’nın tahmin ettiğinden daha kolay dövüşülüyordu.

Çaylaklar da beklentilerini aşıyordu. Tam da Lambda’nın söylediği gibiydi—Numara 664’ün liderliği, Numara 665’in aklı ile zekâsı ve Numara 666’nın savaş gücü birleşince ortaya sağlam bir takım çıkmıştı.

“Bunu kazanabiliriz belki de…” diye ağzından kaçırır Beta.

Ama—

“Yapamazsınız… Güçlüsünüz, hakkınızı vermeliyim. Ama Kraliçe Elisabeth henüz yeni uyandı… Bu, onun gerçek gücünün yanına bile yaklaşamaz.” Mary, Claire’i kucaklarken gözleri yaşlarla ve çaresizlikle doludur. “Kraliçe Elisabeth… uykusunu almakta her zaman geç kalır!”

“Ha?”

Kan Kraliçesi’nin büyü gücü muazzam bir şekilde artarak havanın bile titremesine neden olur.

Molozların arasından doğrulduğunda, kan renginde bir elbise kuşanmıştır.

Hayır, tam olarak öyle değil.

Elbise şeklinde bir kan kuşanmıştır.

Bir zamanlar çıplak olan bedeni şimdi bu sıvının altında gizlenmektedir. Adeta canlıymışçasına cildinin üzerinde büyüleyici bir şekilde kıvrılmaktadır.

Maskesinin altındaki Beta, vampirden yayılan gücü hissederek yüzünü ekşitir.

“Demek Kan Kraliçesi bu.”

Beta’nın omurgasından aşağı soğuk bir ürperti iner. Aralarındaki seviye farkının ne kadar muazzam olduğunu iliklerine kadar hissetmektedir.

Kan Kraliçesi, kelimenin tam anlamıyla bir canavardır.

Doğanın böyle bir garibesine karşı koyabilecek tek kişi efendisidir.

“Beta…” Numara 664 rehberlik almak için Beta’ya bakar.

Beta başını sallar.

Kaçmaya çalışsalar Kan Kraliçesi’nin izin vereceğinden şüphelidir; kaldı ki efendisinin ablasını da geride bırakmaları gerekeceğinden bu plan en başından ölü doğmuştur.

Bir ses gerilimi böler.

“Bakıyorum da burada bayağı dişli bir canavarınız varmış… Müsaade edin de ben de savaşa katılayım.”

Sesin sahibi, henüz ortaya çıkmış olan dokuz kuyruklu tilkidir. Demir katlanır yelpazelerini şak diye açarken gümüşi saçları dalgalanır.

“Sen… Ruh Tilkisi Yukime’sin…”

Beta onunla bizzat tanışmamıştır ama Kanunsuz Şehir’in hükümdarlarına tamamen hâkimdir.

Yukime ile Beta, birbirleri hakkında bir şeyler sezmeye çalışarak bakışırlar.

Beta kararını verir. “Yardımınız için minnettarız.”

“O halde yoldaşlar olarak dövüşelim.”

HEPSİ Kan Kraliçesi’ne karşı siper alır.

Ancak bir başka davetsiz misafir tarafından bölünürler.

“Hey, yavaş olun bakalım. Eğlenceyi ben olmadan başlatmayın.”

Esmer dev, pencere camını paramparça ederek içeri dalıp gelişini duyurur. Devasa tırpanını omzuna kaldırıp Kan Kraliçesi’ne bakar ve alaycı bir şekilde güler.

“Demek bu tarafların patronu sensin? Bu şehir benim, kadın. Buraya kafana göre gelip dilediğin gibi hareket edebileceğini sanma.”

“Sen tam olarak nereden çıktın?”

“Nereden çıktığım seni hiç ilgilendirmez, kocakarı. Ama bu kadının kellesi benim.”

“Aa, buyur senin olsun.”

Esmer dev tırpanını hazırlar.

Beta da onun kim olduğunu bilmektedir. Kanunsuz Şehir’in diğer hükümdarlarından biri, Zorba Juggernaut’tur.

Şimdi Kanunsuz Şehir’in üç hükümdarı da tek bir odada toplanmıştır. Her biri şehrin üçte birini kontrol edecek kadar büyük bir güce sahiptir ve ikisi birden onunla birlikte Kan Kraliçesi’ne karşı koymaktadır.

Beta talihine şükreder. Hâlâ bir şansları vardır.

“Bunu ye!!” Juggernaut inisiyatifi ele alır.

Vahşi hareketlerle aradaki mesafeyi kapatır ve tırpanını savurarak indirir.

Kan Kraliçesi kılını bile kıpırdatmaz.

“Ne oluyor lan?!”

Silahı doğrudan göğüsleyen vampir olmasına rağmen, şaşkınlık dolu çığlık Juggernaut’tan gelir.

Tırpanı, hiç takılmadan doğrudan onun içinden geçip gitmiştir.

“Sis Formu mu?!”

Bu, güçlü vampirlere özgü olan ve kullanıcının bedenini sise dönüştürmesini sağlayan bir yetenektir.

Ancak Kan Kraliçesi bunu kullandığında hiçbir uyarı veya ön hazırlık olmamıştır. Daha da kötüsü, bunu sadece bedeninin tırpanın geçtiği kısmında kullanabilmektedir.

“Zırvalık bu!!” Juggernaut silahını geniş bir kavisle tekrar savurur.

Kan Kraliçesi, yine irkilmeden bile saldırıyı karşılar. Tırpan içinden hava gibi geçerken boynu bir anlığına deforme olur.

Ardından sağ elinde kızıl bir küre toplanır.

İnanılmaz miktarda büyü gücüyle doludur.

Yukime ve Beta aynı anda haykırır.

“Bu tehlikeli!”

“Yere yatın!!”

İlk Ata küreyi havaya fırlatır ve küre patlar.

Patlamayla birlikte etrafa kan püskürür. Ancak göz açıp kapayıncaya kadar ok şeklini alarak oradaki herkesin üzerine fırlatılır. Mermiler havayı al rengine boyar.

“—!!” Beta tereddüt etmez.

Claire’i korumak için hemen harekete geçer ve okları bedeniyle engeller.

Slime zırhı hayati organlarının üzerinde sertleşir; kendi bedenini siper ederken kesebildiği kadar çok oku kılıcıyla biçer.

Fırlayan oklar yanaklarında, kollarında ve bacaklarında derin kesikler açar.

En sonunda ok yağmuru d diner.

Claire zarar görmemiştir.

Beta ise…

“S-Sen…” Mary ona bakarken kelimeler boğazına düğümlenir.

Beta’nın siyah balçık giysisi parça parça olmuş, ak teni ile kollarındaki ve bacaklarındaki onlarca delikten sızan kırmızı kan ortaya çıkmıştır.

“Rgh… İyiyim ben.”

Beta kılıcını hazırlarken bedeninden akan kan ayaklarının dibinde göllenir.

Ancak herkes Beta gibi hareket edememiştir.

Numara 664 yaralar içindedir ve karnından korkutucu bir hızla kan kaybetmektedir.

Numara 665 de aynı durumdadır; vücudunun her yerinde kesikler vardır ve bacaklarından ağır yaralanmıştır.

Numara 666 da kesiklerle doludur ancak yaralarının hiçbiri ciddi görünmemektedir.

Yukime birkaç darbe almıştır ama durumu o kadar da kötü görünmemektedir.

Kan yağmuru başladığında dibinde dövüşen Juggernaut’a gelince…

“Fena can yakıyor be…”

Sırılsıklam kana bulanmıştır.

Oklar her yerine isabet etmiş, esmer tenini kırmızıya boyamıştır. Yine de tırpanı omzunda tünemiş halde kendi ayakları üzerinde durmaya devam eder.

Söz konusu silah gözle görülür şekilde çentiklenmiştir. Hayati organlarını korumak için onu kullanmış olmalıdır.

“Kahretsin… Bu kadının nesi var böyle…?”

Yine de kısa süre sonra tek dizinin üzerine düşer.

“Kızıl Ay… Sonunda hatırladım. Kan Kraliçesi’nin İlk Ata bir Vampir olduğunu düşünmek…!” Yukime’nin yüzü kireç gibi olur.

“Ne diyorsun lan sen?”

“Kadim bir efsane… Sadece üç günde birkaç ülkeyi yok eden bir vampirin efsanesi. Bunu bildiği için Lord Shadow onu durdurmaya gelmiş olmalı…!”

“Sadece üç günde bir ülkeyi mi yok etmiş…?” Juggernaut, Kan Kraliçesi’ne bakarken yüzü buruşur.

Bu noktada oradaki kimse efsanelerden şüphe duymamaktadır.

“Geri çekilin, 664 ve 665.” Dövüşe devam edecek durumda olmadıklarını gören Beta emirlerini verir. “Sen de, 666.”

“Ama ben hâlâ dövüşebilirim!”

“Başarman gereken bir şey yok muydu senin?”

“… Ha?”

Beta öne doğru adım atarken maskesinin altından gülüser.

Mevcut durum göz önüne alındığında, nasıl dövüşürlerse dövüşsünler, hepsi birlikte çalışsa bile kazanmaları imkânsızdır.

Ancak yine de galip gelmelerinin bir yolu vardır.

Ne de olsa Beta’nın efendisi vardır.

Tek yapması gereken o gelene kadar zaman kazanmaktır.

Ne olursa olsun, karşısına kimi alırsa alsın, Beta’nın efendisi onun mutlak gerçeğidir.

Kan Kraliçesi ile yüzleşir ve abanoz kılıcında toplayabildiği kadar büyü gücü toplar.

“Ne—?!”

Ancak aniden, gücü kontrolden çıkmaya başlar. Kontrolü yeniden sağlamak için gücünü düşürmeye çalışır, fakat çıldırmışçasına kontrolden çıkan büyü gücü yatışmayı reddeder.

“Rgh!”

“Beta?!”

Bedenini tanıdık, hoşa gitmeyen bir acı sarar.

Kan oklarının isabet ettiği yaralarının etrafındaki teni siyaha dönmeye başlar.

Bunlar… Bunlar İblis Laneti’nin belirtileridir.

Sebebini anlayan Beta, büyü gücünü bastırma yöntemini hemen değiştirir. Onu yatıştırmayı büyük ölçüde başarır, ancak kontrol etmekte hâlâ zorlanmaktadır.

Bu sırada Kan Kraliçesi harekete geçer.

Başının üzerinde devasa bir kan küresi oluşturur ve içine havanın titremesine neden olacak kadar büyü gücü yığar.

“Olamaz…”

Beta’nın sesi titrer. Bu saldırı bir öncekinden çok daha güçlü görünmektedir ve kendisi de şu anda hareket edebilecek durumda değildir.

Arkasından gelen bağırışları duyar.

“Claire?! Claire, kendine gel!”

Beta başını çevirdiğinde Mary’nin kucağındaki Claire’i görür. Onun yaraları da siyaha dönmektedir.

Dur, o yoksa—

Her şey ama her şey berbat gitmektedir.

Havadaki küre yoğunlaşır, her an patlamaya hazır hale gelir.

“Lord Shadow, beni bağışlayın…” diye fısıldar Beta, sesi ağlamak üzereymiş gibi çıkarken—ve Claire gözlerini pat diye açar.

Claire rüya görmektedir.

İçinde süzüldüğü beyaz boşluk sonsuza dek uzayıp gidiyor gibidir. Orada başka hiçbir şey göremez. Yalnızca kendisi vardır.

Yalnızca kendi kalbinin atışlarını duymaktadır.

“… Beni duyabiliyor musun?”

Aniden bir ses seçebildiğini düşünür. Başını kaldırıp bakar.

“Sesimi duyabiliyor musun…?”

Artık bundan emindir.

Sesin geldiği yöne baktığında, uzun siyah saçlı bir kadın görür. Claire, kadının menekşe rengi gözlerinin içine bakar.

“Sen de kimsin…?”

“Sana yardım etmek için buradayım.”

“Bana yardım etmek mi?”

“Evet, sana.” Kadının mor gözleri Claire’in bedenini baştan aşağı süzer.

“Ha? Dur bir dakika, neler oluyor?”

Claire’in ak teni siyaha dönmeye başlamıştır.

Geçmişte yaşadığı belirtilerin tıpatıp aynısıdır.

“Bu olamaz… İblis Laneti mi?”

“Teknik olarak biraz farklı. İblis Laneti dediğin şeyi o uzun zaman önce iyileştirdi. Ne de olsa o her şeyi biliyor.”

“Dur. İyileşti mi? Hem ‘o’ da kim…?”

“Onu gayet iyi tanıdığına inanıyorum.”

“Hayır, tanımıyorum. Kimden bahsediyorsun sen?”

Menekşe gözlü kadının tek yanıtı gizemli bir gülümseme olur.

“Yakında yozlaşma seni ele geçirecek. Bu yüzden sana gücümden biraz ödünç vermeye geldim.”

“Hey, dur bakalım! Burada neler döndüğüne dair hâlâ en ufak bir fikrim yok!”

“Bağışla beni ama açıklama yapmak pek becerebildiğim bir şey değildir.”

“Lütfen, sadece anlat. Bedenime neler oluyor?!”

“Hmm, nasıl basitçe anlatsam ki…? Ne yazık ki uyum sağlıyorsun ve bu süreçte kontrolü kaybediyorsun.”

“Üzgünüm, anlayamadım.”

“Detaylı açıklama çok uzun sürer ve korkarım zaman bizden yana değil. Mümkün olduğunca öz tutmaya çalışacağım.”

“Sevinirim.”

“‘Evrim’ kavramına aşina mısın? Uzun zaman önce laboratuvarı paylaştığım bir meslektaşım bana insanların kökeninin maymunlara dayandığını söylemişti. Bir teoriye göre maymunlar sayısız yıl boyunca çevrelerine uyum sağladılar ve insanlar bu şekilde ortaya çıktı. İlginç bir hipotez ama ne kadar tutarlı olduğundan emin değilim.”

“Şey, peki… Bunun benimle bir ilgisi var mı?”

“Kesinlikle. Bak mesele şu ki, diğer araştırmacılardan biri canlıların çevrelerine uyum sağlamadığını iddia etmişti. Yine de bu akademisyen insanların maymunlardan geldiği iddiasını çürütmedi. Maymunların arasında bile daha zeki olanlar ve daha aptal olanlar vardır. Sert doğal çevre koşulları yüzünden zeki maymunların daha kadarı hayatta kalmayı başardı, kendi aralarında üreyerek sayılarını artırdılar. Zamanla geriye yalnızca zeki olanlar kaldı ve sayısız yılın ardından insana dönüştüler.”

“Yani, şey, aynı şey değil mi bu? Ayrıca bunu bana anlatmanın amacı ne?”

“Tamamen farklı şeyler. Başka bir deyişle, maymunların şans eseri çevrelerine uyum sağlamış olmaları, kendi istekleriyle uyum sağladıkları anlamına gelmez.”

“Ta… mam?”

“Bak mesele şu ki… bağışla beni, biz ne hakkında konuşuyorduk?”

“Benim hakkımda konuşuyordun, değil mi…? En azından ben öyle sanıyordum.”

“Doğru, doğru, uyum sağlamaktan bahsediyordum.”

“… Ha?”

“Mesele şu ki, şans eseri çevrelerine uyum sağlayan çocuklar hayatta kalır ve zamanla biçim değiştirirler. Şu anda kanının niteliğinin ikiye bölünmüş olması da bu uyum sağlamanın bir ürünüdür. Orijinal tür, taşıyıcısının bedenine çok büyük bir yük bindiriyordu, bu yüzden o soyun tüm üyeleri öldü. Ancak kan ikiye bölündüğünde, özellikleri de bölündü. Şimdiyse her iki kan türü de senin içinde birbirine uyum sağlamaya çalışıyor. Bir nedenden ötürü ikiye bölündüler, bu yüzden birbirlerine kolay kolay uyum sağlayamazlar. Fakat ne yazık ki koşulları karşılıyorsun ve daha da kötüsü, onları kontrol edecek hiçbir araca sahip değilsin. Bu yüzden kanın kontrolden çıkıyor ve bedenini mahvedi—ah, zamanımız doldu.”

“H-hey, dur bir dakika, tam da lafı getirdiğin kısım çok önemli görünüyordu! Dur, ah?!”

Claire’in elinde aniden keskin bir acı peydah olur. Elinin arkasına baktığında üzerine karmaşık bir büyü mühürü çizildiğini görür.

“Mühür sana onu nasıl kontrol edeceğini öğretecek.”

“Hey, iyileşiyor.”

Siyah morluklar kaybolmuştur.

“Zamanımız doldu ve dışarıda işler kötüye gidiyor.”

“Biliyor musun, açıklamanın ilk yarısını atlayabilirdin.”

“Korkarım bedenini bir süreliğine ödünç almam gerekecek. Tam gücümü kullanamayacağım ama…”

Bununla birlikte menekşe gözlü kadının bedeni bulanıklaşmaya ve belirsizleşmeye başlar.

“Bekle! Adın ne?!”

“Aurora…”

“Aurora… Beni neden kurtardın?”

“Çünkü sen onun…” Aurora’nın sesi zayıflar.

“Onun nesi? O kim?!”

“Shadow…”

Cümlesini tamamlayamadan Aurora tamamen ortadan kaybolur.

“Bekle… Shadow mu…?”

Taş kesilmiş hâlde dikilmeye devam eden Claire, onun adını fısıldar.

Mary, Claire’i kollarında saksaklarken Claire birden gözlerini açar.

Gözleri artık menekşe renginin muazzam bir tonuna bürünmüştür.

Ardından Claire aniden ayağa kalkar. Bu mor gözler Mary’nin nefesini keser.

“Claire, gözlerin…”

Değişen tek şey gözleri değildir. Etrafındaki hava çok daha olgun hissettirmekte, büyü gücünün niteliği de bambaşka görünmektedir.

Yine de en büyük fark… Bütün yaralarının tamamen kapanmış olmasıdır.

Göğsündeki kesiğin etrafına kan bulaşmıştır fakat o al kütle kıpırdanarak havada bir küre hâlinde toplanır.

Tıpkı Kan Kraliçesi’nin yaptığı gibi.

“Şimdi, bakalım bu kızın bedeni ne kadar dayanabilecek…” Claire mırıldanır. Sesi son derece sakin ve soğukkanlıdır; konuşma tarzı sanki tamamen başka birine aittir.

“Gerçekten Claire misin…?”

Soru Mary’nin ağzından çıktığı anda, Kan Kraliçesi’nin kan küresi patlar.

Püsküren kan, oradaki herkesin yüreğine dehşet salacak kadar yoğun ve kaçınılmaz ok uçlarına dönüşür.

Hepsi taş kesilmiş, üzerlerine çöken çaresizliği izlemekten başka bir şey yapamaz hâldedir.

Biri hariç tabii.

“Kusura bakma. Ama orijinal olan benim…” Claire hafifçe mırıldanır. Onun kan küresi de patlar.

Patladığında minicik damlacıklara ayrılır. Kan, adeta bir sis bulutuna dönüşür.

Gelen kan okları bu sisin içinde saplanıp kalır.

“Ha?”

Tek bir kelime edebilen sadece Mary’dir ama gözlerine inanamayan tek kişi o değildir.

Kan okları ivmesini kaybetmiştir. Zararsızca yere damlarlar.

“Onu bedeninden saldıktan sonra kanının kontrolünü ele geçirmek çocuk oyuncağıydı. Hepsini alamadım ama…”

Claire büyüleyici bir edayla gülümseyerek, şu anda vücudunda birden fazla yara olan vampire bakar.

Claire’in kan sisi okların kontrolünü çaldıktan sonra onları geri çevirmiştir. Ancak bu numara okların yalnızca birkaçında işe yaramıştır. Diğer hepsini sadece yere düşürmek zorunda kalmıştır.

Yine de bu başarı, bir insanın sergileyebileceği bir şey değildir.

Sanki iki Kan Kraliçesi kapışıyormuş gibidir. Herkesin dili tutulmuştur.

“Hadi ama, fırlatılan şeyler bir cadıyı devirmeye yetmez.” Claire dudaklarına sıçrayan kanı yalar. Kan, dilini parlak bir kırmızıya boyar.

Derken Kan Kraliçesi harekete geçer.

Ok yaraları bir anda iyileşir ve iyileşirken kan elbisesi biçim değiştirir.

Bir zamanlar elbise olan şey artık kanlı uzantılara dönüşmüştür.

Göz açıp kapayıncaya kadar çoğalırlar.

“Bak işte, şimdi daha iyi…” Claire bunu dedikten sonra kendi bedeninden de uzantılar salar. Birebir Kan Kraliçesi’nikilerle aynı görünmektedirler.

Al renkteki uzantılar yayılır, her iki taraf da sanki diğerinin gözünü korkutmaya çalışıyor gibidir.

Savaş tek bir anda başlar.

Mızrak benzeri her bir uç, düşmanla karşılaşmak için öne fırlar.

Bazıları zeminin altından çıkar, bazıları tavandan aşağı iner; ancak odayı tıklım tıklım doldurmaya yetecek kadar çokturlar. Dövüşçülerin ikisi de her yönden saldırıya uğrar.

Çoğu birbiriyle çarpışır, hedefine ulaşabilen çok azı kalır.

Uzantıların üzerlerine çöktüğünü gördüklerinde Claire al bir tırpan çeker, Kan Kraliçesi ise kızıl pençelerini uzatır.

Ardından her biri tek bir darbeyle düşmanın uzantılarını biçer.

Uzantılar havada süzülür, birbirine çarpar, birbirini keser ve odayı taze kanla yakut kırmızısına boyar. Kızıl Ay’ın ışığı tavanda yeni açılan deliklerden aşağı süzülür, bu iki güzel kadını ışıltılı parıltısıyla yıkar.

Dövüşleri gözle takip edilemeyecek kadar hızlı gerçekleşmektedir. Tamamen insanüstüdürler.

Kimse bakışlarını bu olağanüstü vahşi savaştan ayıramaz.

“İnanılmazlar…”

“Nasıl bir savaş böyle…”

İkisi denk midir? İzleyenlerin bunu anlaması imkânsızdır.

Tek bildikleri, ikisinin de henüz belirleyici bir darbe vurmadığıdır.

Uzantıların coşkulu dansı uzayıp giderken Claire iç çeker.

“Çıkmaza girmiş gibiyiz. Ancak…” —şeytani bir şekilde gülümser— “…kan sisimden epey bir miktar soludun, değil mi?”

Kelimeler ağzından çıktığı anda Kan Kraliçesi tek dizinin üzerine çöker.

Ağzından kanlı bir kusuk fışkırır. Gözlerinden kırmızı gözyaşları süzülür. Bedenindeki her delikten kan fışkırır.

“Groah…”

Kadim At ilk kez acı dolu bir inilti koyuverir.

“İçine çektiğin sisi kontrol altında tuttuğundan emin olmalıydın.”

Claire’in uzantıları diz çökmüş Kan Kraliçesi’ne doğru hücum eder.

Kendini savunmak için uzantılar çıkarmaya çalışır fakat Claire’in devasa saldırısı karşısında ezilirler.

Uzantılardan oluşan duvar, vampiri görüş alanından saklar. Havayı kan kaplar.

Ondan geriye kalan tek şey kırmızı bir birikintidir.

“Tam gücümden çok uzak ama belki bu kadarı iş görür.”

Olgun tavırlar. Gizemli gülümseme. İnsanüstü savaş becerisi. Menekşe rengi gözler.

Karşısında kolları bağlı duran Claire, Mary’nin tanıdığı o kız değildir.

“Claire, sana ne oldu böyle…?”

Mary’ye kaçamak bir bakış atar ve ona sıkıntılı bir gülümseme sunar. Bu gülümseme neredeyse Claire’inkini andırmaktadır.

Ancak bir sonraki an, menekşe rengi gözleri temkinle dolar.

Yoğun bir kan sisi etraflarını sarar ve en sonunda bir insan şeklini alır.

“Şaka yapıyor olmalısın…”

“Bu imkânsız. Hâlâ hayatta mı…?”

Endişeli sesler havayı doldurur ama Mary anlar. Onun tanıdığı Elisabeth bu kadar kolay devrilmezdi.

Ancak Claire şu anki hâliyle onunla başa baş dövüşmektedir.

O burada olduğu sürece, bin yıl önceki trajedi tekrarlanmayacaktır.

Fakat Kan Kraliçesi sisten yara almadan çıkarken Claire’in bedeni öne doğru devrilir.

Tek dizinin üzerine düşer.

“Görünüşe göre bu beden sınırına ulaştı…”

Yüzündeki ifade acı doludur ve ağzından bir damla kan süzülür. Claire’in bedeni, ortaya çıkardığı insanüstü güce dayanamamaktadır.

Claire diz çökmüş hâlde, Kan Kraliçesi ise tepesinde dikilmektedir. Az önceki manzara tamamen tersine dönmüştür.

“Yahu, bir türlü rahat nefes alamayacağız…”

“Bu kötü oldu…”

“Olamaz…”

Mary’nin gözleri dolacaktır.

Claire devrilirse Elisabeth’i durduracak kimse kalmayacaktır.

Trajedi kendini tekrarlayacak ve her şey bittiğinde kraliçesi bir kez daha umutsuzluğa sürüklenecektir…

Mary bunu bir daha asla yaşamak istememektedir.

Claire’in yanına koşar. “Claire!”

“Sen…”

“Claire, iyi misin?! Ben—ben sana zaman kazandıracağım.”

Mary kılıcını çeker ve Kan Kraliçesi’nin karşısına dikilir.

“Gerek yok. Ben üzerime düşeni yaptım.” Claire bir dokunaç uzatarak Mary’yi durdurur. “Benim buradaki işim bitti. Tek yapmam gereken o gelene kadar zaman kazanmaktı…”

Yüzünde ışıltılı bir gülümseme belirir.

“‘O’ mu…?”

“Doğru. O geldi…”

Simsiyah bir gölge üzerlerine çöker.

“Benim adım Shadow. Gölgelerde saklanır, gölgeleri avlarım…”

Onu gören Claire, yüzünde rahatlamış bir ifadeyle yere yığılır.

Kılıcını çekerken simsiyah pelerinli siluetin uzun paltosu arkasında dalgalanır.

“Hey, bu o ufaklık—!”

“Aman Tanrım! Siz—!”

“—Efendi Shadow!”

Beta sevinçten titrer.

Efendisine olan inancı sonsuzdur.

Onlar daha küçük ve zayıfken bile efendisi, karanlığı püskürtmek için usanmadan önlerinde durmuştur. Beta onu arkasından izleyerek büyümüştür.

Kan Kraliçesi’ne karşı bile güvende olacağından emindir.

Belki de efendisinin ona hissettirdiği o güven duygusundan ya da onu görmeyeli çok uzun zaman olduğundan, bedeni sanki her zamankinden biraz daha heybetli görünmektedir.

Fakat herkes kesinlikle aynı şeyi hissetmemektedir.

“Ne diye şimdi çıktın ortaya?”

“Bay Shadow, dikkatli olun. Kan Kraliçesi hiç normal değil.”

Juggernaut’un Shadow’a attığı bakış hoşnutsuzdur, Yukime’ninki ise endişe doludur.

Ne kadar da küstahça! Beta ikisine de dik dik bakar.

Bütün bunlar yaşanırken Shadow ile Kan Kraliçesi arasındaki hava gittikçe gerilmektedir.

Shadow simsiyah kılıcını hazırlar. Kan Kraliçesi kızıl dokunaçlarını konuşlandırır.

Beta işte o an fark eder.

Kan Kraliçesi’nin yaydığı aura daha da güçlenmiştir.

“Bu kadın bir canavar…”

“Gökler adına! Bu onun tam gücü değil miydi…?”

Juggernaut ve Yukime de bunu fark etmiş gibidir. Kan Kraliçesi’nin gücü, Claire ile dövüşünden bu yana daha da artmıştır.

Kan elbisesi canlanmışçasına dalgalanırken gözleri lal taşı gibi parıldar.

Shadow ile arasındaki gerilim zirve noktasına ulaşır ve nihayet kan dokunaçları ile simsiyah kılıç karşı karşıya gelir.

Sayısız dokunaç Shadow’un üzerine çullanır ancak simsiyah kılıcı havada zarif bir kavis çizerek hepsini biper keder biçer.

Savaşçıların korkunç hızı tüm izleyenleri geride bırakırken kızıl ve siyah izler defalarca birbiriyle çarpışır.

Ancak onlar için bu saldırılar birer aldatmacadan ibarettir.

Aniden Kan Kraliçesi’nin bedeni dalgalanır ve bir saniye sonra Shadow’un arkasında biter.

Kızıl pençeleri doğrudan onun sırtına doğrultulmuştur.

Shadow’un bedeni de aniden dalgalanır.

Pençeler boşluğu yakalarken siyah kılıç Kan Kraliçesi’ni arkadan delip geçer.

Şapırtı.

Kan Kraliçesi, bir kovadan su boşaltılıyormuşçasına bir sesle patlar ve etraflarını kan okları kaplar.

Shadow onları savuştururken Kan Kraliçesi araya mesafe koyar.

Dövüş sanki en baştan başlamışçasına yeniden karşı karşıya gelirler.

“O… o canavarla kafa kafaya mı dövüşüyor?”

“İnanılmaz!

Kızıl dokunaçlar Shadow’a çarpar ve üç Kan Kraliçesi saldırıyı sürdürür.

Uçup duvara çarparak onu yıkar.

“E-Efendi Shadowwwwwwwwwwwww!!” Beta’nın yürek burkan çığlığı odada yankılanır.

Bedeninin acı dolu feryatlarını görmezden gelerek kendini adeta çöken duvara doğru sürükler.

“Hayır, hayır… Efendi Shadow… Efendi Shadow… Efendi Shadow!!”

Onu aşağı çekmiyor olsalardı bu asla yaşanmazdı.

Beta kendi zayıflığına lanet okur.

Ayağa bile kalkamadığı için kendinden nefret eder.

Yerde sürünürken ve arkasında kanlı bir iz bırakırken gözlerinden durmaksızın yaşlar süzülür.

“Efendi Shadow! Efendi Shadow!!” Beta elini uzatarak parçalanmış duvara doğru uzanır.

Henüz ulaşamadan, enkazın arasından mavimsi mor renkte büyü dökülmeye başlar.

“Ne—?!”

“Bu da ne—?!”

Gücü o kadar ezicidir ki hava sarsılır ve enkaz parçaları yerden yukarı doğru süzülür. Mavimsi mor büyü, ayın kızıl ışığının üzerini örter.

Ardından Shadow, devasa bir enerji pelerini kuşanmış hâlde duvarın diğer tarafından belirir.

“Efendi Shadow!!”

Efendisi her zamanki gibi orada durmaktadır.

Beta’nın hissettiği o huzursuzluk yok olup gider.

Efendisini, o muazzam mavimsi mor büyüsüyle çevrelenmiş hâlde görür.

Her ne nedendense biraz daha küçük görünse de güçle dolup taşmaktadır.

Büyüsünü kılıcında toplar ve yeniden Kan Kraliçesi’nin karşısına dikilir.

“Neler yapabileceğimi sana göstereyim o halde…”

Sesi duyan Beta’nın yüreği ağzına gelir. O kadar derindir ki sanki uçurumun en dip noktalarından gelmektedir.

Artık endişelenecek hiçbir şey kalmamıştır.

Efendisi artık kendini tutmadığı için Kan Kraliçesi adına neredeyse üzülmektedir.

“Ah, Efendi Shadow, çok şükür— Ha?”

Aniden, gözünün ucuyla duvarın arkasında parıldayan bir şey görür Beta.

Nedense orada saçılmış devasa bir altın sikke yığını durmaktadır. Beta başını yana eğer.

Neden orada…? Ah, her neyse.

Efendisinin iyi olduğu gerçeği göz önüne alındığında, diğer her şey bunun yanında önemsiz kalmaktadır.

“Efendi Shadow! Yapabilirsiniz bunu!!”

Ve Beta’nın bu cesaret verici tezahüratıyla savaş yeniden başlar.

Shadow’un etrafında mavimsi mor büyü hiddetle çalkalanır.

“Kahretsin! Kan Kraliçesi ile başa baş dövüşüyor… Hayır, ondan daha güçlü…”

“Aynen öyle. Hiçbir insan böyle bir büyüyü yönlendiremez…”

Shadow, Kan Kraliçesi’ne doğru umursamazca yürürken çizmelerinin topukları zeminde tık, tık diye ses çıkarır. Ancak Kan Kraliçesi’nin bu küstahlığa izin vermeye hiç niyeti yoktur.

Devasa sayıdaki kan dokunacı Shadow’un etrafını sarar ve ona saldırır.

Hepsini kılıcıyla savuşturur.

Ardından rahat bir adım daha atar öne doğru.

“Ne—?!”

“Ne yapıyor o—?!”

Oradaki herkes, ayak seslerinin ne kadar korkutucu olduğunu hissedebilir.

Artık kılıcını bile kullanmamaktadır.

Sayısız dokunaç, sanki temas etmekten kaçınıyormuşçasına yanından akıp gitmektedir.

Bir adım daha.

Tık.

En az bir önceki kadar kaygısızdır.

Kan Kraliçesi’nin dokunaçlarının ıskalama şekli, sanki bir sihirbazlık gösterisi izlemek gibidir.

Shadow onların rotalarını tamamen çözmüştür.

Mümkün olan en küçük hareketlerle hepsinden sıyrılır, ardından adım adım mesafeyi kapatır. Sanki onların fark edilmeye bile değmediğini söylüyor gibidir.

Arkasında bir Kan Kraliçesi belirdiğinde bile, daha o saldıramadan sıyrılır ve yürümeye devam eder.

Karşı saldırı yapmaz.

Buna gerek olmadığını bilmektedir.

Onları sadece görmezden gelir ve yürümeye devam eder.

Baktığı tek şey gerçek Kan Kraliçesi’dir.

“Sadece yürüyerek mi kaçınıyor saldırılardan—?!”

“Böylesine milimetrik hareketler…! Bu mümkün olabilir mi ki…?” Yukime’nin nefesi kesilir.

Bir ideale ulaşmıştır o.

Kusursuz hareketler. İnsanların sadece hayal edebileceği, düşleyebileceği türden. Dövüş sanatlarının zirvesine ulaşmıştır.

“Demek gerçek Shadow bu…”

“Asıl canavar o olabilir…!”

Tık, tık, tık. Çizmelerinden çıkan ses odada yankılanır.

Ve sonunda durur.

O durduğunda kan dokunaçları da duraksar.

O kadar yakındır ki elini uzatsa dokunabilecektir.

Kısa bir süre boyunca, o güzel Kan Kraliçesi ile simsiyah Shadow sadece birbirlerine bakarlar.

Kan Kraliçesi, arkasında kızıl ayla durmaktadır. Shadow ise mavimsi mor büyüsüne bürünmüş hâlde dikilmektedir.

Sanki o şiddetli fırtına hiç yaşanmamışçasına her şey durgunlaşır.

Ancak bu mutlak sessizliğe rağmen, ikisi sanki konuşuyor gibidir.

“Ölüm mü arzuluyorsun…?” Shadow’un sesi, sanki uçurumun derinliklerinden geliyormuşçasına kısık ve derindir. “Pekala…”

Simsiyah kılıcında muazzam miktarda büyü toplanır.

Mavimsi mor enerji bir sarmal hâlinde bir araya gelir.

Kan Kraliçesi kızıl pençelerini uzatır.

Neden böyledir…? O iğrenç tırnaklar neden şimdi kederle dolu görünmektedir…?

“—Durun!!”

İşte bu yüzden Mary öne atıldı.

“Lütfen, durun!!”

Onlara doğru koştu.

Yeniden başlayabilirlerdi. Bundan emindi.

İşte bu yüzden—!

“Kraliçe Elisabeth!!”

Çaresizce elini uzattı.

Fakat… kanlı dokunaçlar onu savurup attı.

“BEN…”

Shadow’un acımasız sesi yankılandı.

“Kraliçe Elisabeth!!” Mary çığlık attı.

Bir anlığına Elisabeth ona doğru baktı.

Kırmızı gözleri şefkatle süzdü onu.

“… İYİLEŞTİRİCİ… ATOMİK’İM.”

Kırmızı pençelerle siyah kılıç çarpıştı ve dünya mavimsi mor bir ışığın içinde kayboldu.

“Uhh…”

Bayılmış olmalıydı.

Beta gözlerini açtığında, sessiz geceye çöken Kızıl Ay’ın ışığı karşıladı onu.

Diğer herkes baygındı. İlk uyanan kendisi olmalıydı.

Efendisi hiçbir yerde görünmüyordu.

Muhtemelen çoktan bir sonraki savaşına doğru yola çıkmıştı. Ne kadar da meşguldü… ve ne kadar merhametli.

“Teşekkür ederim, Efendi Shadow…”

Onu ve diğerlerini korumak için hayatını tehlikeye atan siluetini asla unutmayacağına ant içti.

Aniden tüm yaralarının iyileştiğini fark ettiğinde, yüzüne sessiz bir tebessüm yayıldı.

Baktığında Numara 664’ün yaralarının da iyileştiğini gördü; Numara 665 ve Numara 666 da aynı durumdaydı.

Doğal olarak, Mary’nin de efendisinin ablasının da üzerinde tek bir çizik bile yoktu.

“Efendi Shadow’un gözünden hiçbir şey kaçmıyor. Görünüşe göre Eta’nın teorisi doğruymuş…”

Beta, Kan Kraliçesi’nin kanından bir damla alıp küçük bir şişeye mühürledi.

Ardından balçık giysisine sıçramış olan kendi kanına odaklandı… ve kanın havada süzülmesini sağladı.

“Vampir güçleri, ha…? Doğru bir eğitimle işe yarayabilirler. Ah… Eta’nın beni deney faresi olarak kullanacağına bahse girerim… Hah!”

Beta kanını havaya fırlattı, ardından astlarını uyandırmak için harekete geçti.

“Ah.”

“Ha?!”

“Neredeyim ben?”

“Siz üçünüz bütün gün uyumayı mı planlıyorsunuz? Geri dönüyoruz.”

Numaralar telaşla ayağa fırladı.

“Ah… ,” diye inledi Juggernaut. “Ne oldu böyle?”

“Gerçekten de ne oldu…”

Kanunsuz Şehir’deki o ikisi de uyanmış gibi görünüyordu.

Şaşkınlıkla etraflarına bakındılar.

“Bekle, tüm bunları Shadow mu yaptı…?”

“O adam tek başına herkesi korudu…”

Al Kule yerle bir olmuştu. Hepsi gökyüzüne baktı. Sanki onun varlığını gözlerine kazımak istercesine…

Beta arkasını döndü. “Hadi, gidiyoruz.”

“Ih…”

“Ah…!”

Arkasında Claire ve Mary de yeni uyanıyor gibiydi.

Beta geriye doğru baktı ve Mary’nin molozların arasından birini ayağa kaldırmasına yardım ettiğini gördü.

Koyu kızıl saçlı, sevimli mi sevimli küçük bir kız çocuğuydu bu.

“Umarım bu sefer bulabilirsin… Sığınağını…”

Beta, içten bir tebessümle gecenin karanlığında kayboldu.

Sabah güneşi tepemde parlarken siyah cilalı zarif arabaya bakıp esnedim.

Arabanın pencereleri kalın bir perdeyle kapatıldığı için içerisini göremiyordum ama ablamın vampir arkadaşıyla gözyaşları içinde vedalaştığını tahmin edebiliyordum.

Sonbahar havası taze ve canlandırıcıydı.

Türlü türlü olaylar yaşanmıştı ama nihayetinde asıl Gerçek Vampir Atası olayı son bulmuştu.

Olayların ortasında beklenmedik bazı sorunlarla karşılaşınca işler biraz sarpa sarmıştı ama günün sonunda büyük finali kurtarmayı başarmıştım. Neyse ne işte, sonu mutlu biten her şey güzeldir, değil mi?

Yine de kurtarmayı başaramadığım tek bir şey vardı, o da altın sikkelerin tamamıydı. Bir ara tam üç bin sikkem vardı, rahatım yerindeydi ama nasıl desem, birtakım aksilikler yüzünden günü yalnızca beş yüz sikkeyle kapatmıştım.

Beş yüz sikke, beş yüz milyon zeni ederdi. Bu da emekli olmama yetecek bir miktar değildi elbette.

Ama biraz düşündükten sonra belki de böylesinin daha iyi olacağı sonucuna vardım.

Sonuçta Kanunsuz Şehir hâlâ ayaktaydı ve hâlâ geriye kalan iki kulesi vardı.

Paraya sıkıştığımda her zaman buraya tekrar uğrayabilirdim. Bir bakıma Kanunsuz Şehir benim şahsi kumbaramdı işte.

Bir süre sonra arabanın kapısı açıldı ve Claire dışarı çıktı.

Ablamdan bahsetmişken, o cephede büyük bir gelişme yaşanmıştı.

Dün gece, kaldığımız handa olmuştu her şey.

Kanunsuz Şehir’deyken kafama göre takılıp ortadan kaybolduğum için usulen özür dilemek adına odasına uğramıştım.

Kapısını açtığımda gözlerime bir şey ilişti.

Elinde dehşet havalı bir büyü çemberi belirmişti ve o da bunu saklamak için eline sargı bezi sarıyordu.

Üstelik işi daha da vahim kılan şey, kendi kendine “Sağ elim titriyor… İçimde özel bir güç uyanıyor…” diye mırıldanmasıydı.

Hiçbir şey söylememeyi seçtim ve kapıyı sessizce kapattım.

Büyü çemberi, sargı bezi ve özel güç… Tam teşekküllü üçlü klip kombinasyonunu tamamlamıştı.

Sanırım sonunda o yaşa geliyordu…

Arabadan indiğinde, yüzünde manidar bir gülümsemeyle bana doğru yürüdü.

Olabildiğince sıradan bir ses tonuyla ona seslendim.

“Hazır mısın?”

“Evet, gidelim.”

İkimiz yola koyulduk.

Aniden…

“Cid…”

bana arkadan sarıldı.

“… Ne oldu?”

“Hiç… Hayır, aslında bir şey var… Bak, gerçek şu ki…”

İşte geliyor…!

“İçimde uyuyan özel bir güç var…”

Büyük itiraf sahnesini sergiliyordu.

Burada ona karşı çıkmak bana yakışmazdı. Çocukların hevesini dikkatsizce kırarsanız size karşı hırçınlaşabilirlerdi.

“Biliyordum. Senin özel biri olduğunu her zaman biliyordum, Abla.”

“Bana inanacağını biliyordum, Cid…” Biraz daha sıkı sarıldı. “Bu gücün arkasındaki gizemi çözmeliyim. Ve onun etrafındaki sırları da…”

“Endişelenme, harika bir iş çıkaracağına eminim. Hangi yolu seçersen seç seni destekleyeceğim, Claire.”

“Cid… Shadow’u duydun mu?”

“ Ha, evet, Bushin Festivali’nde acayip havalıydı. Neden, bir şey mi yaptı?”

“… Yok, bir şey değil.” Claire bana sımsıkı sarıldı.

Bundan sonra ablamı bekleyen pek çok zorluk olacaktı büyük ihtimalle. Mücadele edecek, acı çekecek ve acı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Ama sağ eli “zonkluyorsa” yapacak bir şey yoktu. Hepsi büyüme sürecinin bir parçasıydı sonuçta.

Eninde sonunda hangi yolu seçerse seçsin, kararına saygı duyacaktım. Ne de olsa onun yürüdüğü bu yol, zamanında benim de yürüdüğüm yoldu…

Aniden sırtımda bir bakış hissettim. Arkamı dönüp baktım.

Siyah cilalı arabada duran, elinde büyük siyah bir şemsiye tutan bir kız vardı.

Şemsiyenin arkasında kaldığı için yüzünü göremiyordum ama sonbahar rüzgarında dalgalanan sevimli kızıl saçlarını seçebiliyordum.

Şemsiyenin altında derin bir saygıyla eğildi.

Gölgedeki Kardinal (LN)

Gölgedeki Kardinal (LN)

Kage no Jitsuryokusha ni Naritakute!, TEIS, The Eminence in Shadow (LN), 我想成為影之強者!, 陰の実力者になりたくて!
Puan 8.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2018 Anadil: Japonca
Tıpkı herkesin çocukluğunda kahramanlara hayran olması gibi, belli bir genç adam gölgelerde gizlenen güçlere hayrandı. Geceleri çılgınca eğitimden geçerken, gündüzleri gücünü gizleyip ayaktakımı bir karakterin sıradan hayatını yaşadıktan sonra sonunda başka bir dünyaya reenkarne olur ve nihai güçler kazanır. Gölgelerdeki güç olma rolünü oynayan genç bir adam, onu yanlış anlayan astları ve yer altında gizlenen gölgelerdeki dev bir organizasyon. Bu, gölgelerdeki güçlere hayran olan ve muhtemelen sonunda, başka bir dünyada gölgelere hükmedecek bir gencin hikayesi.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla