Yeni bir gün başladı.
Bana ayrılan koltuğa kurulup bedava kahvemi yudumluyorum. Anlaşılan Mitsugoshi dışında henüz kimse bu mereti nasıl yapacağını çözememiş. Valla helal olsun.
“Mmm.”
Bu arada ben bol sütlü ve şekerli içerim.
İlk başlarda bu özel davetli bölümüne pek ısınamamıştım ama alışınca ayrıcalıklarının olduğu kesin. Güler yüzlü hizmetçiler istediğim hemen her şeyi tek kuruş almadan ayağıma getiriyor, kendimi bir nevi sosyete gibi hissettiriyor.
Stadyumun coşkusunun tadını çıkarırken Prenses Iris çıkageliyor.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
“Elinizdeki kahve mi? Son zamanlarda oldukça popülerleşti. Kokusu hoşuma gidiyor ama acılığı bana biraz fazla geliyor…”
“Bol şeker ekleyip sütlü kahveye çevirebilirsiniz.”
“Sütlü kahve mi…?”
Iris hizmetçilerden birini çağırıp hemen bir tane sipariş ediyor. Tam bir eylem kadını gerçekten.
“Aah, bu gerçekten harikaymış…”
“Değil mi? Her fincan kahvenin tadını aynı kılmak için kullanabileceğiniz bir büyü numarası gibi.”
Ben de ondan feyzalıp kendime tost ve yumurtadan oluşan mükemmel bir ziyafet sipariş ediyorum.
Ah, keşke bu dünyada sosyal medya olsaydı. “Lüks locada kraliyet ailesiyle kahvaltı keyfi!” açıklamasıyla ukala bir özçekim yükleyebilseydim bu yemek katbekat daha güzel olurdu.
Çeşitli sosyete mensupları yavaş yavaş içeri süzülürken yemeğimi tam zamanında bitiriyorum.
Adı üstünde, onların gelişiyle birlikte sosyalleşme maratonu da başlamış oluyor. Gariban bir baronun oğlu olduğum için sohbetin tamamen dışında kalıyorum. Yine de sorun değil, ben de zaten uzak durmayı tercih ederim. O yüzden lütfen Prenses Iris, beni de muhabbete dâhil edecek kadar nezaket göstermeye çalışmayı bırakın.
Ortam biraz tuhaflaşıyor ama en sonunda eleme turlarının ikincisi başlıyor.
Sosyete üyeleri yerlerini alıyor fakat tam herkes yatışmışken kapı açılıyor.
Arkamı döndüğümde soluk bir cübbe giymiş bir kadın görüyorum.
Tıpkı daha önceki gibi yüzünü gizliyor ama onun Beatrix olduğunu anlayabiliyorum.
Beni fark edip hafifçe el sallıyor, ben de başımla selam verip gülümsüyorum. Yine karşılaştık.
Ancak sosyetenin geri kalanının bakışları oldukça soğuk.
Hepsinin içinden geçenleri adeta duyabiliyorum. “Kim bu kirli cübbeli kadın?” “Derhal çıkarın şunu dışarı!” Sessizlik boğucu bir hal alıyor.
“Efendim, çok üzgünüm ama buraya…” Hizmetçilerden biri ona sesleniyor ama sözü kesiliyor.
“Sorun değil. Kendisi benimle birlikte. Lütfen içeri buyrun,” diyerek Iris, Beatrix’i içeri davet ediyor.
Beatrix gelip iki koltuk öteme oturuyor. İkimizin arasında Iris var. Anlaşılan, eğer burada olsaydı orası Alexia’nın koltuğu olacaktı.
“Prenses Iris, bu hanımefendi kimdir?”
“Savaş Tanrıçası Beatrix.”
Iris’in cevabı sosyete arasında bir dalgalanmaya yol açıyor.
“Gerçekten o mu…?”
“Savaş Tanrıçası olduğunu söyledi…”
“Efsanevi kılıç ustası…”
Vay be, bu çok havalı! Bir gün birinin “Şu efsanevi Shadow…” dediğini duymak istiyorum! Mutlaka bir gün!
“Toplum içine çıkmayalı epey zaman olmuştu.”
“Öyle oldu. Birini arıyorum.” Beatrix, sosyete mensubunun sorusunu yanıtlarken başıyla onaylıyor. “Yeğenimi. Birebir bana benziyor.”
Benimle yaptığı hatayı tekrarlamamaya özen göstererek kapüşonunu çıkarıyor.
“Vay be, ne kadar güzelmiş…”
“Yüzümü tanıyanınız var mı? Bu ülkede görünüşümle birebir uyuşan bir elf görüldüğünü duymuştum.”
“Bu ülkede mi…? Sizin kadar güzel bir elf görseydim, Leydi Beatrix, asla unutmazdım.”
“Göreniniz oldu mu hiç?”
“Üzgünüm…”
Sosyete mensupları başlarını iki yana sallıyor.
“Anlıyorum…” Hayal kırıklığı içinde kapüşonunu tekrar başına geçiriyor.
Iris ondan özür diliyor. “Çok üzgünüm. Buradaki herkesin çevresi geniştir, bu yüzden belki onlara sorarak bir sonuç alabilirsiniz diye düşünmüştüm.”
“Sorun değil. Ben bir elfim, bu yüzden zamanım bol.”
“Bu arada, Bushin Festivali’nden hiç maç izlediniz mi?”
“Pek sayılmaz.”
“Anladım. Şey, izlediğiniz kadarıyla dikkatinizi çeken bir yarışmacı oldu mu?”
“Dikkatimi çeken… Hmm…” Düşünürken etrafına göz gezdiriyor. “Cid.”
Beni işaret ediyor.
“Şey, Beatrix…?”
“Cid dikkatimi çekti. Günün birinde çok güçlenecek.”
Anında reddediyorum. “Yok canım, kesinlikle öyle bir şey olmayacak.”
Herkesin gözlerini bana diktiğini hissedebiliyorum.
“Şu çocuk mu güçlenecekmiş…?”
“Benimle aynı sınıfta olduğu doğru ama temel teknikleri biraz… şeydi…”
“Claire’in erkek kardeşi ama ablası gibi kılıca yatkın değil…”
Sonunda Iris aradaki gergin havayı dağıtıyor da konu orada kapanıyor. “Siz öyle düşünüyorsanız Beatrix, eminim haklısınızdır.”
Yine de sosyete mensupları Beatrix’e şüpheyle bakmaya devam ediyor.
Kendi aralarında “Bu kadın gerçekten dedikleri kadar var mı acaba…?” der gibi birbirlerine bakıştıklarını görebiliyorum.
Onların gözünde muhtemelen sadece üstü başı kirli bir gezginden ibaret.
Fakat bana kalırsa, kelimenin tam anlamıyla son derece doğal bir duruşa sahip.
Duruşu, kişiliği, tavırları ve bir bütün olarak gücü o kadar süssüz ki gerçek gücünü kimse fark edemiyor.
“Peki, haddim olmayarak sizden bir ricada bulunsam; maçlar sırasında dikkatinizi çeken ilgi çekici bir şey olursa bana belirtir misiniz?”
“Olur.”
Yine de Iris’in gösterdiği bu hürmet sayesinde Beatrix biraz olsun saygı görmeye başlıyor.
Ortam hâlâ biraz gergin olsa da Bushin Festivali elemelerinin ikinci turu başlıyor.

Perv lüks süite girdiğinde, gri cübbeli bir figür arkasını dönüp ona dik dik bakıyor.
Kişinin yüzü bir kapüşonun altına gizlenmiş ama vücut yapısına bakılırsa muhtemelen bir kadın olduğunu anlayabiliyor. Perv’e baktıktan sonra bakışlarını onun yanında duran Kral Oriana’ya çeviriyor.
Değerlendirmesi kısa sürüyor.
“Kokuyor.”
“Bu oldukça kaba bir davranış, hanımefendim.”
“Üzgünüm.”
Perv kadına dik dik bakarken hızla çarpan kalbini bastırıyor.
Kral Oriana’yı bir kuklaya dönüştürmek için bağımlılık yapma oranı son derece yüksek bir ot kullanıyor. Uyuşturucunun etkililiği konusunda bir şikâyeti yok fakat kullanan kişilerin etrafa kendine has bir koku yaymasına neden olmak gibi bir dezavantajı var.
Yine de kokuyu parfümle bastırıyor. Kimsenin bunu fark etmiş olmasına imkân yok.
“Perv, bu Savaş Tanrıçası Beatrix.”
“O…”
Savaş Tanrıçası Beatrix. Perv onun başkente geldiğini duymuştu ama işte tam karşısında duruyordu.
Kesinlikle Savaş Tanrıçası unvanını hak edecek kadar yetenekli birine benzemiyor.
Cübbesi solmuş, edep ve nezaket desen hak getire. Tek kelimelik bir özrün ardından çoktan maçı izlemeye geri döndü bile.
Ama güçlü görünmese de… eğer söylentilerdeki kadar yetenekliyse, onun gücünü kendisinin algılayamıyor olma ihtimali var. Prenses Iris’in onu gerçek bir usta olarak kabul ettiği düşünülürse, haklı olduğunu varsaymalı.
Savaş Tanrıçası’nın yüzünün büyük kahraman Olivier’ninkini andırdığını biliyor. Yüzünü şöyle iyice bir görebilseydi…
“Farkında olmadan oldukça kırıcı davranıyormuşum gibi görününüyor.”
“Ben de.”
Perv ile Beatrix karşılıklı özür diliyor ve durum biraz yatışıyor. Artık herkes Beatrix’in yaptığı potun Perv’in kendisine yönelik bir gönderme olduğunu düşünecektir.
Perv umutsuzca koku konusunu kapatmak istiyor.
Yine de Beatrix’in Bushin Festivali’nde ortaya çıkacağını hiç tahmin etmemişti.
Hem de tam bugün…
Sessizce dilini şaklatıyor.
“Kral Midgar Hazretleri, bugün iyisinizdir umarım?”
“A, son derece iyiyim.”
Perv ses tonunu değiştirip lüks süitin koltukları arasına yerleştirilmiş büyük bir tahtta oturan Kral Midgar’ı selamlıyor.
Standart bir iki selamlaşmanın ardından Kral Oriana, Kral Midgar’ın yanına oturuyor. Perv bir yandaki koltuğa geçiyor ve tüm dikkatini Kral Oriana’nın sohbet sırasında açık vermesini engellemeye veriyor.
Kral basit sorulara cevap verebilir ancak daha karmaşık şeyler onu zor durumda bırakacaktır. Perv’in sohbeti yönlendirmekten ve Kral Oriana’nın işi berbat etmesini önlemekten başka çaresi yok.
Yine de şimdiye kadar her şey plana uygun gitti.
Asıl amacı Rose’u ele geçirmek.
Son karşılaşmalarında, kız zaten belirtiler göstermeye başlamıştı. Kanının Tarikat için şüphesiz değerli bir koz olacağı aşikârdı.
Kızı kesin olarak ele geçirdiğinden emin olmak için onu düzgün bir şekilde köşeye sıkıştırdı.
Özellikle de Rose Bushin Festivali’ne gelmezse Kral Oriana’ya Kral Midgar’ı öldürteceği tehdidinde bulundu.
Tabii ki bu sadece bir tehditti ama Perv bunu gerçeğe dönüştürmekten de pek rahatsızlık duymazdı.
Kral Midgar’ın ölümü bir savaşı körüklerdi ve Oriana Krallığı’nın işi biterdi. Ancak sonrasında Midgar’a kukla bir lider oturtmak için zaten planlar yürütüyorlardı. İşler yolunda giderse her şey kucağına düşecekti. Elbette tam bir fiyasko riski vardı ama elde edilecek potansiyel ödüller buna değerdi.
Onu huzursuz eden tek şey Iris’in orada bulunmasıydı. Perv, prensesin içinin boşaldığı her halinden belli olan Kral Oriana’ya güvenmediğini görebiliyordu. Onu durdurmayı başarma ihtimali vardı.
Yine de suikastı Iris’in maçı sırasında gerçekleştirerek bu tehdidi kolayca ortadan kaldırabilirdi. Başka bir engelin çıkmaması gerekiyordu.
Fakat şimdi Beatrix buradaydı. Ondan kurtulmak zor olacaktı; üstelik muhtemelen Iris’ten bile daha güçlüydü. Eğer Beatrix onu durdurmaya kalkışırsa, Iris’ten çok daha büyük bir engel teşkil edecekti.
Ayrıca, Mundane’in neyin peşinde olduğunu hâlâ bilmiyor. Mundane şüphesiz yeraltı dünyasının bir sakiniydi, bu da mutlaka bir amacının olduğu anlamına geliyordu. Ancak Perv ne kadar ararsa arasın eli hep boş dönüyordu. Bu adam tam bir profesyoneldi. Perv’in son derece teyakkuzda olması gerekiyordu.
Derin bir iç çekiyor.
Her şey plana uygun ilerliyor ama çok fazla değişken var. Zerre kadar rahat hissedemiyor.
Yine de Rose çıkıp gelirse her şey yoluna girer. Hiçbir riske girmesine gerek kalmaz.
Ve kızın geleceğinden kesinlikle emin. Vatanını ve babasını öylece yüzüstü bırakamaz. Perv bunu kesin olarak bilecek kadar iyi tanıyor onu.
Ortalıkta bir sürü değişken olduğu doğru ama hiçbirinin bir önemi yok. Her şey iyi olacak.
Perv dikkatini maça verirken kendine bunu söyleyip duruyor.
Zaman geçiyor ve Claire Kagenou karşılaşmasını kolayca kazanıyor.
“Vay be…”
Daha önce ona pek dikkat etmemişti ama meğer beklentinin ötesinde yetenekliymiş. Büyü gücü yüksek fakat kendisini ele geçirmesine izin vermiyor.
Şu anki gücüyle bile daha da güçlenme potansiyeline sahip.
“Görünüşe göre… Claire kendisini geliştirmiş.” Claire’in rakibini alt etmesini izledikten sonra Iris koltuğundan kalkıyor. “Benim maçım başlamak üzere, bu yüzden izninizle ayrılmam gerekiyor.”
Etrafındaki herkes ona destek sözleri fısıldarken, hemen yanında oturan siyah saçlı çocuk da ayağa kalkıyor.
“Benim bir helaya gitmem lazım.”
Giriş çıkışları kimsenin pek umurunda değil. Şey, gidişini izleyen Beatrix hariç tabii.
Adı Cid ve tamamen sıradan biri. Perv prensesin yanında nasıl oturabildiğini biraz merak etmişti ama bunun dışında önemsemek için pek bir sebep görmüyor. Cid’i anında unutup dikkatini bir sonraki tura çeviriyor.
Iris ile Mundane arasındaki karşılaşma Perv için son derece önemli.
Hem Mundane’in gücünü ve amacını çözmeli hem de Iris’in yokluğunun sunduğu fırsattan yararlanmalı.
İkisi ayrıldıktan sonra biraz zaman geçiyor… ve Iris ile Mundane sahneye çıkıyor.

Iris sahneye çıktığında coşkulu bir alkış fırtınasıyla karşılanıyor.
Popülerliği, bu ikiliden hangisinin turnuvanın asıl başrolü olduğunu fazlasıyla açık bir şekilde gözler önüne seriyor.
Mundane’e dik dik bakarak kendini toparlıyor.
Mundane Mann’in çetin bir rakip olacağı ortada. Karşısında dururken bile adamın gücünü tam olarak ölçemiyor ama içinde akıl almaz bir şeylerin pusuya yattığını hissedebiliyor. Görünüşü ile gerçek yeteneği birbiriyle hiç örtüşmüyor. Bu da sanki gerçek benliğini saklıyormuş gibi onu alışılagelmedik biri kılıyor.
Yine de Iris kazanabileceğinden emin. Başka çaresi yok zaten.
Bushin Festivali’ni kazanmanın görevi olduğuna inanıyor.
Siyasette beceriksiz biri, bunun kendisi de farkında. Midgar için yapabileceği tek şey, krallığın gücünün bir sembolü olmaktan ibaret.
Iris Midgar var olduğu sürece krallığın güvende olacağına dair halkın kalbine inanç aşılamak onun görevi.
Bu durum kendisinin başkalarının omuzlarında yükselmesine izin vermesi anlamına gelse bile. Bunu kabullenmiş durumda. Gücü tek varlığıydı ve kendisinin siyasi bir piyon olarak kullanılmasına izin vermekten gocunmuyordu.
Yani, son zamanlara kadar.
Bunca zamandır başkalarının sırtında taşınmanın bedelini ağır ödedi: Kendi ayakları üzerinde durmaya çalıştığı ilk anda tökezledi. Ülkesinin geleceğinden endişe duyarak Kızıl Şövalyeler’i toplamaya çalışmış ama ne personel ne de fon sağlayabilerek kendini tamamen çaresiz bulmuştu.
Üyeleri yavaş yavaş toplamaya kalkışsa, Kızıl Şövalyeler’in beklentilerini karşılaması yıllar alacaktı.
Siyasete girmeye çalışsa bile insanlar kendi çıkarları için onu kullanırken yine sadece yüzeysel bir saygı göstereceklerdi. Bu yüzden siyaseti başkalarına bırakıp daha yetkin olduğu alanlarda güç toplamayı seçti.
Örneğin, halk arasındaki popülerliğin tek başına bile bir güç olduğunun farkında. Şövalye örgütünün beyni olmaları için güvendiği müttefikleri de etrafına topladı. Artık tek yapması gereken Bushin Festivali’ni kazanıp halkın kendisine olan sevgisini pekiştirmek; böylece her şeyin yoluna gireceğinden emin.
Kalbinde bu sarsılmaz inançla kılıcını hazırlıyor ve sunucunun işaretini bekliyor.
Mundane adına üzgündü ama en başından itibaren tüm gücüyle saldırmayı planlıyordu. Adamın gizli bir kozu olsa bile, onu çıkaracak vakit bulamadan maçı bitirmeye kararlı.
“Iris Midgar, Mundane Mann’e karşı!! Hazır mısınız? Başlayın!!”
Hiç vakit kaybetmiyor.
Maç başladığı anda ileri doğru bir adım atıyor, sonra aniden duruyor.
“… Ne?”
Dudaklarından küçük bir şaşkınlık nidası dökülüyor.
Nedense Mundane, az önceki halinden daha uzaktaymış gibi görünüyor.
Aralarındaki mesafeyi yanlış mı hesapladı acaba?
Aklına gelen ilk şey bu oluyor ama yanlış hesaplamadığına da adı gibi emin. Yine de aralarındaki mesafe açılmış gibi hissediyor.
Nedenini bilmiyor. Belki de sadece heyecandandır.
Ancak şaşkınlığının sebebi her ne olursa olsun, adımını atmasına engel oluyor.
Baştan başlamayı deniyor.
Duygularını sıfırlıyor, kılıcını hazırlıyor ve basit bir aldatmacaya girişiyor.
Mundane’in bakışlarını üzerine çektiğinden emin olduğu an öne fırlıyor.
Ancak…
“…?!”
Bir kez daha olduğu yerde kalakalıyor.
Sanki bir şeyden kaçınıyormuş gibi geriye doğru eğilip ardından geriye sıçrıyor.
Bir kılıç görmüştü.
Mundane’in kılıcının kendi boynunu kestiğini görmüştü.
Oysa Mundane’in gerçek kılıcı yerinden milim kıpırdamamıştı.
Ve elbette, boynu hâlâ omuzlarının üzerindeydi.
“Neden…?” Iris bu soruyu içinde tutamıyor.
Mundane’in kılıcını gördüğünden emindi.
İleri fırladığı an, kılıcını ve kılıcın içinde saklanan o devasa gücün boğazını kestiğini görmüştü.
Adamın kendisini bir kitap gibi okuduğunu sanmıştı. Ve kendi yenilgisini görmüştü… hayır, kendi ölümünü.
Oysa Mundane hâlâ öylece duruyordu. Kılıcını dövüş pozisyonuna bile getirmemişti. Sanki hepsi sadece bir ilüzyondan ibaretti.
Az önce ne olduğunu kavrayamıyor.
Iris kılıcının olayını çözmeye çalışarak yavaşça onun etrafında turluyor.
Bir tur, iki tur, üç tur…
Birbirlerine olan mesafeleri öncekinin birebir aynısı. Öyleyse neden Mundane bu kadar uzaktaymış gibi görünüyor?
“… Gelmiyor musun?” diye soruyor Mundane.
Yine de Iris o adımı atamıyor.
Vücudundaki her bir kemik gitmemesi için çığlık atıyor.
“Hrrraaaaahhhhhhh!!”
Tereddüdünü dağıtmak amacıyla haykırıyor.
Öne arkaya sallandıktan sonra bir ayağını öne atıyor. Bu, hayatı boyunca attığı en hızlı adımdı.
Ama— adam ona bakıyor!!
Gözlerini bile kırpmadan, Mundane’in bakışları onun üzerine kilitlenmiş durumda.
Bakışları bir şeyi ima edercesine hafifçe kayıyor.
“… Aahhhhhhh!!”
Öyle olduğu an, Iris’in içgüdüleri onu durmaya zorluyor.
Bu ani duruş vücuduna muazzam bir yük bindiriyor ve diz eklemlerinden hoş olmayan bir ses çıkıyor.
Buna rağmen duruyor ve ardından adeta geriye doğru yuvarlanıyor.
Mundane’in kılıcının göğsünü delip geçtiğini az önce gördüğüne adı gibi emin.
“Hayır…”
Ancak göğsünde tek bir çizik bile yok.
Mundane’in silahının hareket ettiğine dair hiçbir belirti yok.
“Şaka yapıyor olmalısın…”
Adam hâlâ öylece duruyor, savunma pozisyonu almaya bile tenezzül etmiyor.
“… Ne oldu?” diye soruyor adam.
Bilinmeyen bir şeyle karşı karşıya kalan Iris’in vücudu ürperiyor.
Bir şeyler yapmak zorunda.
İçinde huzursuzluk ve korku dalgalanıyor.
Mundane’in bakışları yine kayıyor.
Düz bir şekilde ileriye bakarken, sanki geleceği öngörüyormuş gibi kılıcının ucu hafifçe seğiriyor.
Öyle olduğu an, Iris kolunun kökünden koparıldığını gözünün önüne getiriyor.
“Yok artık…”
Şimdi nihayet anlıyor.
Mundane sadece aldatmaca yapıyordu.
Kadının hareketlerini en ufak detayına kadar kavramış, ardından gözlerini ve kılıcının ucundaki ufacık kımıldamaları kullanarak ona bir uyarı göndermişti.
Durmazsan doğranırsın, diyordu ona adeta.
Bu da kadının halüsinasyon görmesine yetip de artmıştı bile.
İllüzyon o kadar gerçekçiydi.
Iris, ustasının bir zamanlar ona öğrettiği şeyi hatırlıyor: “Bir uzmanın ‘yalanları’ son derece gerçekçi görünür.” Ve nitekim, ustasının aldatmacalarına defalarca kanmıştı.
Mundane’in hareketleri ustasınınkilerden bile daha gerçekçi hissettiriyordu.
Bu mümkün olabilir miydi gerçekten?
Iris dünyadaki en güçlü kişi olduğunu düşünecek kadar kibirli biri değil. Büyüklüğün göreceli bir şey olduğunu anlıyor. Yine de nesnel konuşmak gerekirse, yaşayan en iyi kara şövalyelerden biri olması gerekiyordu.
Onun gibi bir kadını sadece aldatmacalarla köşeye sıkıştırabilmek mi?
Bu, Mundane’i şüpheye yer bırakmayacak şekilde dünyanın en güçlü savaşçısı yapardı.
Kimsenin boy ölçüşmeyi dahi hayal edemeyeceği seviyede bir ustalığı simgelerdi bu.
Gerçekten böyle bir şey mümkün olabilir miydi?
İmkânı yoktu.
Iris kendini buna inanmaya zorluyor.
Oyuna gelme.
Daha kılıcını bile kaldırmadı. Kuru tahminlerle maçın sonucunu belirlemeye kalkma.
“… Durdurmayın beni,” diye fısıldıyor Iris içgüdülerine sessizce.
Durmamaya kararlı bir şekilde kendini çelikleştirdikten sonra, o tek adımı öne atıyor.
Havayı yararak geçen bir şey ıslık çalıyor.
Bir saniye geçiyor.
Ardından, şiddetli bir darbe Iris’in bedenini sarsıyor.
Zihni birkaç saniyeliğine duruyor ve ne olduğunu anlamadan kendini gökyüzüne bakarken buluyor.
Arenanın tam ortasında sırtüstü devrilmiş durumda.
Ne oldu az önce?
Mundane’in kılıcını görememişti ama darbe indiği anda adamın bakışlarını üzerinde hissetmişti.
Kılıcını hâlâ elinde tutuyor olması bile bir mucize.
Tepki vermeyen bedenini doğrulmaya zorluyor.
“Iris Midgar… Senden daha fazlasını beklerdim.”
Yüzüne doğru doğrultulmuş bir kılıçla karşılaşıyor.
Mundane ona tepeden bakıyor. Gözlerinde tek bir duygu kırıntısı bile seçemiyor.
Elini uzatsa dokunabilecek kadar yakınlar ama adam imkânsız denecek kadar uzakta görünüyor.
Çok ama çok uzakta…
Ah… demek mesele buymuş.
Iris nihayet anlıyor.
Adamın bu kadar uzakta görünmesinin sebebi bir ilüzyon veya halüsinasyon değil.
En başından beri, zirvelerin en yücesinden ona tepeden bakıyordu. Bütün kolunu uzatsa bile, sonsuza dek ulaşamayacağı bir mesafede duruyor…
Iris’in kılıcı kavrayışından kayıp şıngırtıyla yere düşüyor.
Bu ses sessiz stadyumda yankılanıyor.
Iris Midgar tek bir darbeyle mağlup ediliyor.
Bu gerçek herkesi şok içinde donduruyor.
Tek bir ses bile duyulmuyor.
Ta ki arkasından tık, tık, tık diye yankılanan ayak sesleri duyulana kadar.
Stadyum hareketlenmeye başlıyor.
Ayak sesleri ilerlemeye devam ediyor. Tık, tık, tık. Sonra duruyorlar.
Seyircilerin gözleri yürüyen kişiye kilitleniyor.
Mundane bile biraz şaşırmış görünüyor.
“Baba, ben döndüm.”
Oriana Krallığı’nın güzel prensesi Rose Oriana orada duruyor.
Rose, Iris ve Mundane’e tek bir bakış bile atmıyor. Bal rengi gözleri lüks süite kilitlenmiş durumda.

Efsanevi Iris Midgar tek bir kılıç darbesiyle alt edilmişti.
Bu basit gerçek Perv’i şaşkına çeviriyor.
Yeraltı dünyasında ondan daha yetenekli kişiler tanıyordu ama tanıdığı en güçlü kara şövalye bile Iris Midgar’ı tek bir savuruşta yere serebilir miydi gerçekten?
İmkânı yoktu.
Onu gafil avlamadıkları veya şansları inanılmaz derecede yaver gitmediği sürece bunun hiçbir yolu yoktu.
Bir başka deyişle, az önce akıl almaz bir şey yaşanmıştı.
Mundane, Iris’i tek bir saldırıyla saf dışı bıraktığına göre Perv’in bildiği en güçlü kara şövalye o demekti.
Ama neredeyse çocuk sayılır…!
Perv’in gururunu, kendisinden aşağıda gördüğü biri tarafından geride bırakılmak kadar yaralayan başka hiçbir şey olamazdı.
Kalbindeki şaşkınlık, yerini öfke dolu bir kıskançlığa bırakmakta gecikmedi.
Zihni Mundane’i kabullenmemek için çırpınıyordu.
Mundane’in Iris’i tek hamlede devirmesi tamamen şanstan ibaret olmalıydı. Öyle olmasa bile kesinlikle dövüş tarzlarının uyumuyla ilgilidir. Iris sadece Mundane için biçilmiş kaftan bir rakip denk gelmişti, hepsi bu.
Iris’in garip davranışları da onda şüphe uyandırıyordu. Sanki bir şeyden sakınıyormuş gibi aniden durmuş ve görünürde hiçbir neden yokken Mundane’in etrafında dönüp durmuştu. Belki de kız formunda değildi ya da Mundane onun bir zayıflığından yararlanmıştı.
Mundane’in gücünü inkâr edebileceği pek çok yol vardı.
Yine de…
Perv, Mundane’in kılıç kullanımını göz korkutucu bulmuştu.
Mundane ile dünyayı farklı gözlüklerle gördüklerini fark ediyor.
Dövüşe dair değerlendirmeleri ve yaklaşımları kökten farklıydı. Perv, yüzyıllarca antrenman yapsa bile o çocuğa asla yetişemeyeceğini biliyor. Mundane’in kılıç sanatı işte bu kadar kusursuzlaştırılmıştı. Sanki sayısız dövüş sanatının en iyi parçalarını yoğurmuş ve onları benzersiz tek bir şahsere dönüştürmüş gibiydi.
Perv, Mundane’in ustalığını reddetmeye çalıştıkça kalbi bir çocuğun masum hayranlığıyla doluyordu.
Mundane’in kılıç tarzı, Perv’i kendine çeken şeytani bir cazibeye sahipti. Tıpkı çocukken eğitmeninin kılıç hareketlerine hayran kaldığı zamanki gibi.
Dişlerini gıcırdatıyor.
Bunu kabul etmeyi reddediyor.
Bu çocuğun becerilerinin en üstün olduğundan henüz emin olamaz.
Perv ustalara yabancı biri değil. Ancak Tarikat’ın lider kadrosuyla henüz tanışmadı.
Mundane’in en güçlü kişi olmasına imkân yok.
“Dövüş hakkında ne düşünüyorsunuz, Beatrix?” Perv, kadının adamı kötülediğini duymak umuduyla soruyor.
Cübbesinin altından dikilen mavi gözler çocuğa kilitlenmiş durumda. Bakışlarındaki ifade… hayranlık dolu bir ifade.
“… Onunla dövüşmek istiyorum.”
“Ne?”
Ancak Perv tam ne demek istediğini soracakken kalabalığın arasından bir dalgalanma yayılıyor.
Arenaya bakmak için dönüyor ve orada şunu görüyor…
“Rose Oriana…”
Ağzı alaycı bir sırıtışla kıvrılıyor.
Gelmişti demek.
Ne aptal bir kız. Kral da krallık da kurtarılmanın ötesindeydi. Kukla kral kuru bir kabuktan ibaretti ve bu sayede ülkenin liderini kontrol ediyorlardı. Bu gerçeği fark bile etmeden burada ortaya çıkması, bir prensese yakışmayan bir saflığı gözler önüne seriyordu.
Çarpık sırıtışının fark edilmemesi için ağzını kapatan Perv, arkasında Kral Oriana ile öne doğru bir adım atıyor.
“Sevgili Prenses Rose. Görüyorum ki geri dönmeye karar vermişsiniz.”
Lüks süitten arenaya doğrudan inen uzun bir merdiven var. Perv ve Kral Oriana merdivenlerden inmeye başlıyor.
“Rose, döndüğüne çok sevindim. Buraya gel.” Perv’in talimatı üzerine Kral Oriana konuşuyor. Sözleri boş ve cansız.
Perv merdivenlerden inerken bir bakışıyla adamlarına emredip Rose’u yakalamaya hazır olmalarını söylüyor.
Prenses merdivenleri çıkmaya başlıyor.
“Baba, özür dilemeye geldim. Yaptığım ve yapmak üzere olduğum her şey için… Çok hata yaptım ve eminim daha pek çok hata yapacağım. Ama Oriana prensesi ve senin kızın olarak… inandığım yolda yürüyorum.”
Rose’un sesi titriyor. Gözleri gözyaşlarıyla ıslanmış.
Ama yine de kararlılıkla dolu.
Bunu gören Perv bir adım geri çekiliyor.
Önce kralı öne sürmeli.
Kralı bir kalkan olarak kullanırsa, kız çaresiz kalacaktır.
Kukla kral elinde olduğu sürece planı tıkır tıkır işleyebilir.
“Günahlarını bağışlıyorum,” diye karşılık veriyor Kral Oriana, fakat Perv ona bunu söylemesini emretmemişti.
“Teşekkür ederim, baba.”
Sonrasında her şey bir an içinde gerçekleşiyor.
Rose kılıcını çekiyor ve Perv kralın arkasına saklanarak tepki veriyor.
Adamları harekete geçiyor.
Ancak Rose onlar için fazla hızlı.
Perv’in gözleri şokla büyüyor.
“N-Ne?!”
Her şeyi göze alan kız, mekik kılıcını Kral Oriana’nın kalbine saplıyor.
“Prenses ve senin kızın olarak… bu benim son sorumluluğum olacak.”
Kral sanki Rose’u kucaklayacakmış gibi uzanıyordu fakat yolun yarısında eli cansız bir şekilde havada kalıyor. Mekik kılıcı tam kalbinden geçip Perv’in göğsüne giriyor.
“Her şey için teşekkür ederim.”
Kılıcı söküp çıkarıyor.
Kral yere devrilirken kalbinden kanlar fışkırıyor.
Rose’un gözlerinden yaşlar boşanıyor.
“B-bunu nasıl yaparsınnn!!” Perv tiz bir çığlık atıyor.
Perv’in göğsünden de kanlar akıyor fakat yarası ölümcül değil.
Öfkesi kuklasını kaybetmesinden kaynaklanıyor. Bütün planı— mahvoldu.
“Yakalayın şunuuuu!!”
Adamları Rose’a doğru hücum ediyor.
Kız kaçmaya çalışmıyor.
Perv, kızın mekik kılıcının ucunu kendi boğazına dayamasını izlerken gülümsüyor.
Gerçekten yapacak değil—
Yüzü kireç gibi oluyor.
“Hayır! Hayır! HAYIIIIIIIIIIIIIIIIIR!!”
Fakat Rose tam kılıcını boynuna saplamak üzereyken…
“—Demek seçimin bu oldu.”
Havayı yaran, neredeyse sanatsal ve büyüleyici bir parıltı, hem Rose’un mekik kılıcını hem de üzerine çullanan adamların kılıçlarını biçip geçiyor.
Orada duran kişi, adamların en silik olanı Mundane’den başkası değildi.
“S-sen…”
Ancak elinde tuttuğu kılıç gece kadar siyahtı.
