The Eminence in Shadow Cilt 2 – Bölüm 10 / Son Bölüm: Kim Bu Gizemli Havalı Tip?!

Son Bölüm: Kim Bu Gizemli Havalı Tip?!

O büyüleyici kavisli kılıç darbesini görene kadar Rose ölmeye hazırdı. Yakalanıp bir piyon haline getirilirse babasının ölümü boşa gitmiş olacaktı. Buna izin vermeyecekti.

Ölüm dehşet vericidir.

Ancak elinde kalan tek seçenek buydu. Bir prenses olarak şımartılmasına izin verilmişti ama yine de krallık görevlerini yerine getirmekte kararlıydı.

Bu onun son görevi olacaktı.

Buna kendini hazırlamıştı.

“S-sen…”

Ancak o çocuğun her şeyi büyüleyici bir şekilde yarıp geçtiğini gördüğü anda, çocukluğundan bir anı zihninde canlanır.

“Yalanların zamanı sona erdi…”

Bunu dedikten sonra Mundane yüzünü söküp çıkarır.

Kalabalık çalkalanır.

Mundane’in derisinin altında son derece tanıdık bir maske durmaktadır.

Siyah bir sıvı etrafında burgu gibi dönmeye başlar.

Girdap yatıştığında, geride simsiyah uzun bir palto giymiş bir adam kalır.

“Shadow… ,” diye fısıldar biri.

Fakat Rose için o Shadow değildir.

O, Rose’un eline kılıç almasını sağlayan adamdır. Kılıcı güzelliğin kendisi olan kişi.

“Shadow, yoksa sen…? Yoksa sen Slayer mısın?”

Anılar Rose’un zihninde şimşek gibi çakar.

Bir zamanlar, çok eskiden Rose kaçırılmıştı.

Babasının Midgar’da halletmesi gereken resmi işleri vardı ve kendisi de dışarıda oynamak için kaldıkları handan gizlice kaçmıştı. Ancak halktan çocuklarla oynarken birdenbire her şey karardı.

Ardından bilincini kaybetti.

Kendine geldiğinde, kendini küçük ve karanlık bir odaya kapatılmış halde buldu.

Elleri ve ayakları ipe bağlanmış, ağzına da bir tıkaç tıkılmıştı.

Dışarıdan görünürde bir yarası olmasa da vücudu endişe ve korkudan titriyordu.

Yandaki odada konuşan haydutları duyabiliyordu. “Vay be, kıyafetlerinin güzel göründüğünü biliyordum ama meğer elimize prenses düşmüş!”

Muhtemelen bunu kişisel eşyalarından anlamışlardı. Artık kim olduğunu biliyorlardı.

“Yine yaptın yapacağını patron! Turnayı gözünden vurduk!”

“Bu şans değildi, aptal herif! Hepsi tamamen beceriydi!!”

Kaba kahkahalar yankılandı.

Kendi can güvenliği için dehşete düşen Rose, umutsuzluğa kapıldı. Haydutların önünde iki seçenek vardı: Ya onu Oriana ile pazarlık etmek için rehine olarak kullanacaklardı ya da değerini bilen birine satacaklardı.

İkinci seçeneği seçeceklerinden emindi. Rehine olarak değerli olsa da sıradan haydutların onu doğru şekilde kullanması zordu.

Onu satarak kolay yoldan altın kazanabilirlerdi. Ve ardından, siyasi düşmanların eline düşmüş olacaktı…

Bu ihtimal onu dehşete düşürüyordu.

İpleri çözmek için vücudunu kıvırdı.

Ağzındaki tıkacın ardından bağırdı.

Fakat çabaları nafileydi.

“Hey, prenses uyanmış gibi görünüyor.”

“Git bak bakalım o zaman.”

Yaklaşan ayak seslerini duyabiliyordu. Boğuk bağırışları çığlıklara dönüştü ve yanaklarından gözyaşları süzülmeye başladı.

Fakat tam kapı açılmak üzereyken…

“Ooooo!! Bütün paralarınızı verin bana!!”

Bir çocuk sesinin pek de çocukça olmayan şeyler söylediğini duydu.

“K-kim ulan bu velet?!”

“Damdan düşer gibi ortaya çıktı! Gebertin şunu!!”

“Gel buraya ulan!!”

Havayı yaran bir şeyin sesi duyuldu.

Bir çığlık yankılandı.

“N-ne oluyor be?! Kim ulan bu?! Çok güçlü!!”

“Ne?! Tek seferde üç kişiyi mi indirdi?!”

“Siz çocuklar havalı kılıç tekniğimi pratik etmeme yardımcı olabilirsiniz.”

Yine havayı yırtan bir ses duyuldu.

Rose kan kokusunu alabildi. Kapıdaki çatlaktan ürkekçe dışarı baktı.

Dışarıda, kafasına çuval geçirmiş bir çocuk ve kaçışan bir grup haydut vardı.

“Kaçarsanız, sadece haydutsunuzdur! Ama kaçmazsanız, eğitimli haydutsunuzdur demektir!!”

“Ah, ahhhhh!”

“L-lütfen—!!”

Kafası çuvallı çocuk kılıcını savurdu.

“…?!”

Çizilen kavis o kadar büyüleyiciydi ki Rose ne olduğunu unutup sadece ona bakakaldı.

Kılıçlar hakkında pek bir şey bilmiyordu ama o teknik… her türlü sanat eserinden çok daha güzeldi.

Bıçak, haydutların boyunlarını ustalıkla kesti ve çığlıklar son buldu.

Şaşkına dönen Rose, sadece kafası çuvallı çocuğa bakakaldı.

“Tüh ya, o kadar yol teptim geldim ama hiç altınları yokmuş. Ha? Bak sen, başkaları da varmış.”

Rose’un bakışlarını fark eden çuvallı çocuk kapıyı açtı.

Göz göze geldiklerinde odaya ışık süzüldü.

“Ah, kaçırılmış bir çocuk. Zor bir gün geçiriyorsun, ha?”

Çuvallı çocuk kılıcını savurdu. Rose, çocuğun kılıç kullanımındaki zarafete kapılmıştı.

“Benden bu kadar. Eve dönerken dikkatli ol.”

Çuvallı çocuk tempolu adımlarla uzaklaşmaya başladı.

Rose farkına varmadan üzerindeki ipler kesilmişti.

Çaresizce ona seslendi. “B-bekle!”

“Hmm?” Çocuk durdu ve ona doğru döndü.

“K-kimsin sen?”

“Ben mi? Hmm. Henüz eğitimimin ortasındayım, o yüzden… beni sadece oradan geçmekte olan havalı bir haydut avcısı olarak düşün.”

“Havalı Haydut Avcısı… Şey, sana bir şekilde teşekkür etmek istiyorum.”

“Şey… Pekala, o zaman kimseye benden bahsetmezsen sevinirim.”

“T-tamam, bahsetmeyeceğim.”

“Harika, sana güveniyorum.”

Ve böylece, Havalı Haydut Avcısı ortadan kayboldu.

“Havalı Haydut Avcısı…”

Onu umutsuzluğun derinliklerinden kurtarmış ve böylece hayatını tamamen değiştirmişti. Kılıç tekniğinin güzelliğine ve yaşam tarzına duyduğu hayranlıkla Rose, tam da o gün eline kılıcı aldı.

Bu, çocukluğundan kalma, kimseye anlatmadığı değerli bir anıydı. Rose’un küçük sırrıydı.

Ancak o anda, bu sırrı ilk kez dile getirir.

“Shadow… sen Havalı Haydut Avcısı’sın, değil mi?”

Shadow cevap vermez.

Fakat Rose için bu sessizlik yeterli bir cevaptır.

Çocukluğundan beri kötülüğe karşı yorulmak bilmeden savaşmıştı. Tıpkı zamanında Rose’u kurtardığı gibi, bunca zamandır perde arkasında insanları kurtarıp durmuştu.

Shadow’un sözleri Rose’un zihninde yankılanır. Eğer gerçek güç kuvvetten değil de insanın yaşam tarzından geliyorsa… o zaman Shadow, gücün ete kemiğe bürünmüş hali olmalıydı.

Rose, bu kadar kolayca ölümü seçtiği için utanç duyar.

Hâlâ savaşabilirdi; fakat yaşamak acı vericiydi, başarısızlıksa dehşet verici. Her şeye bir son vermek istemişti.

Ölüme sığınmıştı.

Ama hâlâ savaşabilirdi… çünkü onun büyüleyici kılıç kullanımına ve yaşam tarzına hayrandı.

“Savaşın henüz bitmedi…” Shadow simsiyah kılıcını öne doğru savurur.

Kılıç stadyumun duvarını delip geçer ve büyük bir delik açar.

“Git…”

“Anlaşıldı!”

Rose mekik kılıcını kapar ve tereddüt etmeden açılan delikten fırlar. Hâlâ yapması gereken şeyler vardır.

“D-Durdurun şunu!!”

“Başka kimse geçmeyecek…”

Shadow deliğin önüne dikilir.

Belli bir anda koyu bulutlar sökün etti ve güneşi örterek stadyumu gölgelere bürüdü.

Bulutların içinde gök gürlemeleri yankılandı.

Damla damla yağmur yağmaya başladı.

“Ne bekliyorsunuz?! Peşinden gidin!!” diye kükredi Perv ve adamları harekete geçti.

Deliğin nöbetçisi Shadow’un etrafını sarmak için hamle yapıp hep birlikte üzerine atıldılar.

Tam o anda, simsiyah bir kavis onları yarıp geçti.

Perv’in özel seçtiği tüm kara şövalyeleri havaya uçurmak için tek bir darbe yetti.

“Bu imkânsız…”

Demek Shadow dedikleri buydu. Perv’in duyduğu söylentiler doğruydu; ıvır zıvır adamlarla engellenecek biri değildi.

Kanayan karnına bastırarak geriye çekildi.

“Y-yardım edin! Kimse yok mu?! Onu devirebilecek biri yok mu?!” diye haykırdı.

Duyduğu tek karşılık yağmurun sesi oldu.

Midgar şövalyeleri Shadow’u uzaktan kuşattı ama hepsi bu kadardı.

Orada bulunan tek bir kişi bile Iris’i yenen adamı hafife almayı aklından geçirmiyordu.

Yağmur artık tam anlamıyla bir sağanağa dönüşmüştü. Gökten devasa damlalar boşanıyordu.

Şimşekler Shadow’un sırılsıklam olmuş uzun paltosundan yansıyordu.

Her çaktığında, silueti karanlığın ortasında aydınlanıyordu.

“Ben gideceğim.”

Gri cüppeli kadın böyle diyerek havaya sıçradı.

Havadayken cüppesini fırlatıp attı ve uzun kılıcını çekmiş halde yere indi.

“Savaş Tanrıçası Beatrix… ,” diye mırıldandı biri.

Büyüleyici sarışın elf, yağmurun altında kılıcını hazır kıldı.

Üzerinde bir bel bezinden ve göğüs zırhından başka bir şey yoktu; şimşekler onun solgun, sırılsıklam tenini parıldatıyordu.

Shadow ile Beatrix karşı karşıya gelirken aralarındaki mesafeyi sessizce tarttılar.

Şiddetli bir gök gürlemesi savaşlarının başlangıcını ilan etti.

Shadow, Beatrix’in uzun kılıcına karşılık vermek için simsiyah katanasını uzattı.

Kılıcını savurdu.

Siyah bıçağı havayı yardı.

Yağmur ikiye ayrıldı.

Kısa bir an için, kılıcının ardında yağmursuz, boş bir hava izi kaldı.

Isıkladı.

“Oh…?”

Beatrix, Shadow’un darbesinden kaçınmak için yarım adım geriye çekilerek anında tepki verdi.

Ardından karşı saldırıya geçti. Ölümcül dürtüşü Shadow’un üzerine yüklendi.

Maskesinin altında Shadow sırıttı.

Yana kayarak saldırıdan sıyrıldı, ardından doğrulurken kılıcını savurdu.

Fakat kadın da çabucak toparlandı.

Uzun kılıcını geri çekerken, Shadow’un darbesinden kaçınmak için alçaldı.

Sonra bir kez daha karşı atağa kalktı.

İkisinin de isabet ettirebildiği tek şey yağmurdu.

Kılıç darbeleri havada uçuşuyor, her biri sağanağın ortasında bir yol açıyordu.

Damlalar yana biçildikçe küçük sıçramalarla dağılıyor, şimşekler onları aydınlattıkça büyüleyici çizgiler oluşturuyordu.

Tribündeki herkes savaşın gidişatını izlerken nefesini tutmuştu.

Adeta bir dansı izlemek gibiydi.

Yağmur ve şimşekler, normal gözlerin takip edemeyeceği bu savaşın izlerini gökyüzüne kazıyordu.

Büyüleyici bir kılıç dansıydı.

İki dövüşçünün de kılıç ustalığının zirvesinde durduğu açıkça görülüyordu.

Seyirciler bu dansın sonsuza dek sürmesini istiyordu ama Shadow buna bir son verdi.

“Görünüşe göre bu kılıç sana ulaşamıyor…”

Aralarına biraz mesafe koydu, ardından Beatrix’e dik dik baktı.

Beatrix onun peşinden koşmadı, bunun yerine nefesini düzene sokmayı seçti. Göğsü hızla inip kalkıyordu.

“İnanılmaz…” Bu hayranlık dolu kelimeyi bir iç çeker gibi ağzından kaçırdı.

Mavi gözleri Shadow’a dikilmişti. Bir an için sadece birbirlerine baktılar.

“Sana gerçek kılıcımı göstereyim öyleyse.”

Bunu söyleyerek Shadow, siyah kılıcını orijinal uzunluğuna döndürdü.

Tercih ettiği mesafe buydu.

“Geliyorum.”

Konuştuğu anda anında öne doğru adım attı.

Aralarındaki alan yok oldu.

“…?!”

Ve ardından darbe.

Aradaki mesafeyi kapattığı anda Beatrix derhal saldırıyı bırakıp tüm odağını savunmaya kaydırdı. Ancak kılıcını göremiyordu bile.

Sadece o değil. Kimse göremiyordu.

Ve onun saldırısı tek bir yağmur damlasını bile kesmiyordu.

“—Kh!!”

Darbenin şiddeti onu savurdu ve yağmurun ortasında yere serildi.

Darbeyi göremedi ama sırf içgüdüleriyle savuşturmayı başardı. Ama ucu ucuna. Karşı saldırıya geçemeden rezil bir halde yere serilmişti.

Hemen ayağa kalktı, takibe geçmek üzere kendini hazırladı.

Gök gürledi ve şimşek çaktığı anda Shadow ortadan kayboldu.

O tek an içinde, yine tam karşısındaydı.

Algılanamayan bıçağını savurdu.

Beatrix vücudundaki her bir hücreyi Shadow’un kılıcına odakladı, ardından kendini yine kuşatılmış halde buldu.

“—!!”

Göremiyordu.

Yüzüne bulaşan çamuru umursamadan tekrar ayağa kalktı ve aralarına mesafe koymak için geriye sıçradı.

Darbeyi ucu ucuna savuşturmasını sağlayan tek şey içgüdüleri ve şansıydı.

Bir sonrakini püskürtebileceğine inanmak için hiçbir nedeni yoktu.

Arkasından bir saldırı gelmedi.

Şimşeklerin altında kılıcını hazır tutan Shadow’a bakarken düşündü: Neden göremiyorum?

Olay sadece hızlı olması değildi. Kılıcında tuhaf bir şey vardı.

Bir ömür süren savaş anılarını taradıktan sonra cevabı buldu.

Shadow’un teknikleri doğaldı.

Savaşlardaki pek çok kılıç tarzı arasında, hızlı kılıçlar kesinlikle tehditkârdı. Fakat hızlı bir savuruş bile öncül bir hareketle başlar. Öyle olmasa bile, yeterli tecrübeyle saldırının ne zaman isabet edeceğini yine de anlayabilirsiniz. Bilinciniz yerinde olduğu sürece buna tepki verebilirsiniz.

Hayır, en tehlikeli saldırı türü, algınızın dışından gelen saldırıdır. Hızlı olmasına gerek yoktur. Sadece farkında olmamanız yeterlidir.

Ve Shadow’un sergilediği şey doğaldır.

Kan arzusu yok, tereddüt yok, caka satmak yok. Kılıç savuruşları sadece… doğal.

Ve insanlar bunları seçemez.

Tıpkı düşen tek tek yağmur damlalarının bilincinde olmadığı gibi, Shadow’un kılıcının da farkında değildir.

“İnanılmaz…”

Beatrix, Shadow’un ustalığının derinliğine tam bir hayranlıkla bakar. Yeteneği, başka kimsenin ulaşamayacağı bir uçurumun dibinde yatmaktadır.

Kendini kaçınılmaz yenilgisine hazırlar.

“Göster bana dişlerini, Savaş Tanrıçası…” Shadow abanoz kılıcını savurur.

Beatrix bunu engelleyemeyeceğini bilir.

“Durun.” Berrak bir ses savaşlarını böler. “Ben de dövüşe katılacağım.”

Iris kılıcını çekmiş halde orada durmaktadır.

“Prenses Iris…”

Beatrix bir şey söylemek ister gibi Iris’e bakar.

“Biliyorum. Yeterince güçlü olmadığımı biliyorum…” Iris hayal kırıklığını gizlemek için gülümseler. “Ama geri adım atmayacağım. Bushin Festivali’ni yerle bir ettikten sonra kaçıp gitmesine seyirci kalmayacağım. Benim bir gururum var, Midgar’ın da öyle…”

Shadow’a dik dik bakar.

“Canım pahasına olsa bile onu durduracağım. Ben yaptığımda, Beatrix, bunu onu devirmek için kullan.”

“… Anlaşıldı. Sana uyacağım.”

Beatrix, Iris’in kararlılığına hak verir.

Shadow’a karşı dikilirken gözlerinde ateş yanmaktadır.

“Gelin öyleyse… Gösterin bana dişlerinizi.” Shadow kılıcının ucunu indirir ve savunma pozisyonu alır.

Iris bir fırsat beklerken yavaşça aradaki mesafeyi kapatır.

Bir süreliğine duyulan tek ses yağmur ve gök gürültüsüdür.

“Lütfen tek bir darbe indirmeme izin ver.”

Muazzam bir gök gürültüsü patlar ve Iris hamlesini yapar.

Öne atılarak uzun kılıcıyla Shadow’un boynunu hedefler.

Ancak Shadow’un onun menzilinden çıkması için yarım adım geriye çekilmesi yeterlidir. Saldırının boşa çıkışını izler ve dikkatini Iris’in bir sonraki hamlesine çevirir.

Fakat Iris’in kılıcı uzar.

Onu elinden bırakarak menzilini zorla uzatır.

Shadow anında vites değiştirir. Karşı saldırı girişiminden vazgeçip bunun yerine Iris’in kılıcını bir kenara savurur.

Saldırısı mahvolmuştur. Herkes böyle düşünürdü.

Ancak alçalır ve hücumunun ivmesini kullanarak Shadow’un gövdesini yakalar ve onu kavrar.

Kendi canı karşılığında onun hareketlerini kısıtlamak için tasarlanmış yiğitçe bir hamledir.

Zamanında kaçamayacaktır.

“Bravo.”

Shadow’un dizi Iris’in yüzüne çarpar.

Bilmesinin hiçbir yolu yoktu ama yakın dövüş Shadow’un uzmanlık alanıydı.

Iris yere yığılır.

Ancak yine de görevini başarır.

Diziyle vurduğunda, Shadow’un hareketsiz kaldığı kısa bir an olur.

İhtiyacı olan tek şey o tek andır.

“Hyaa!!”

Beatrix’in kılıç darbesi üzerine çöker. Tüm gücünü uzun kılıcına vererek onun abanoz bıçağına çarpar.

Shadow’un katanası, eli ve kolu geriye doğru savrulurken kulakları sağır eden bir gürültü patlar.

Duruşu bozulmuştur.

İşte şansı budur.

Beatrix’in devam saldırısı imkânsız derecede hızlıdır.

Fakat Shadow kılıcını daha da hızlı bırakır.

Saniyelik bir kararla silahını bir kenara atar ve ardından ortadan kaybolur.

Beatrix’in görüş alanının dışındadır.

“Altımda mı?!”

Neredeyse emekleyecek kadar öne eğildikten sonra Beatrix’i belinden yakalar. Ancak hareketleri, Iris aynı hamleyi denediğindeki halinden katbekat daha kusursuz ve akıcıdır.

Uzun kılıcının isabet etmesi için fazla yakındır.

Shadow, Beatrix’i kolaylıkla kaldırır ve ardından yere çarpar.

“Gah!!”

Taş zemin parçalanır.

Ciğerlerindeki hava zorla dışarı atılır.

Ama o saniyelik anda kılıcını kullanma şansı bulur.

Bilinci bulanıklaşırken kılıcını savurur.

Shadow onu umursamaz, bunun yerine onu kaldırıp tekrar yere çarpar—ama yolun yarısında bırakır.

Beatrix’in kılıcı boş havayı keser ve stadyumun duvarına sertçe çarpar.

Vücudu duvara gömülürken mide bulandırıcı bir ses yankılanır.

Ardından gökten bir şey inerken havayı bir kesik sesi yarar.

Shadow elini uzatır ve onu yakalar—abanoz kılıcını.

Sanki her şeyi önceden planlamış gibidir…

Şimşek, yere düşmüş iki kadının bedenini aydınlatır.

Birlikte olsalar bile Beatrix ve Iris çaresizdir. Bunun yarattığı şok, seyircileri kafa karışıklığı ve korkuyla doldurur.

“… Bitti.”

Shadow iki rakibine tepeden bakar, ardından gitmek için arkasını döner.

“O-orada dur…”

Bir ses duyar ve durur.

“Ben… Hâlâ savaşabilirim…”

Iris sendeleyerek ayağa kalkar.

Beatrix de ona uyar, sırayla ayağa kalkarken duvardan üzerine sıçrayan molozları silker. “Ben de öyle…”

İki kadın kılıç ustası ayağa kalkar.

Ancak Shadow, tekrardan yürümeye başlamadan önce üzerlerine sadece kısa bir bakış atar.

“Dur orada! Kaçacak mısın?!”

Iris’i duyan Shadow durur. “… Kaçmak mı?” diye tekrarlar.

Stadyumu mavimsi mor bir ışık kaplar.

“Ne—?!”

“…!!”

Shadow’un bedeninden dışarı taşan, girdap gibi dönen muazzam bir büyü selidir bu.

Büyünün içinde kaybolan yağmur diniverir.

“Bu olamaz… Bu gerçek bile olabilir mi…?!”

“Bu… imkânsız.”

Bu hayal bile edilemez güç, Iris ile Beatrix’i oldukları yere çiviler.

Böylesine bir güçle bütün stadyumu yok etmek onun için çocuk oyuncağı olurdu.

Iris, Beatrix ve seyircilerin tamamı bu kudret karşısında aynı derecede çaresizdir.

“Neden kaçmam gereksin ki…?”

Hiç kimsenin onu durdurması mümkün değildir. Bunu kabullenmekten başka çareleri yoktur.

“Neden…?” diye sorar Iris, sesi titreyerek. “Madem bunca güce sahiptin… istediğin an bizi öldürebilirdin.”

“… Amacıma ulaştım. Canınızda gözüm yok… Katlettiğimiz tek kişiler düşmanlarımızdır…”

Shadow, büyüsünü kılıcında toplarken Iris’e bakar.

“Aklından çıkarma… gerçek düşmanının kim olduğunu.”

Bunu dedikten sonra Shadow, enerjiyi gökyüzüne doğru salar.

Göz alıcı bir ışık stadyumu kaplar; gökleri kapatıp yağmur bulutlarını darmadağın ederek tüm başkente yayılır.

Işık söndüğünde, geriye yalnızca berrak mavi bir gökyüzü kalır.

Shadow görünürlerde yoktur.

Bulutlar, yağmur, şimşekler ve Shadow’un kendisi… Sanki hiç orada bulunmamış gibidirler.

“Gerçek düşmanımın kim olduğunu unutmamamı mı…? Shadow. Sen de kimsin…?”

Iris, Shadow’un ardında bıraktığı sözleri zihninde tartarken bulutsuz gökyüzüne bakar.

Amacı neydi…? Gerçek düşmanı kimdi…?

Gökyüzünün metrelerce yukarısında, devasa bir gökkuşağı uzanmaktadır.

Rose yağmurun altında koşar.

Aklında belli bir varış noktası yoktur. Sadece koşmaya devam eder ve ne olduğunu anlamadan yağmur diniverir.

Bir ormandadır.

Güneş ışığı, ıslanmış ağaçların arasından süzülür.

Rose bir ağaç gövdesine çöküp soluklanır.

Zihninden her türlü düşünce akıp gitmektedir. Babasını, vatanını, bundan sonra kendisine ne olacağını düşünür…

Tüm bu endişeler ve daha fazlası içinde düğümlenerek kalbini karmakarışık eder.

Haklı sebepleri olabilir, fakat bu durum artık bir kralı katletmekten suçlu olduğu gerçeğini değiştirmez. Bunu inkâr edecek değildir; sorumluluktan kaçmak için ölümü arzulamak gibi bir niyeti de yoktur.

Bir prenses olarak görevlerinin yanı sıra, baba katili olmanın yükünü de omzuna almaya kararlıdır.

Fakat tüm bunlar ona ağır gelmektedir.

Düşündükçe duyduğu kaygı onu daha çok titretir.

Sorumluluklarının ağırlığı kararlılığını ezmektedir.

Hâlâ savaşabilir. Savaşmak zorundadır. Ama on yedi yaşında narin bir kız çocuğu gerçekte neyi başarmayı umabilir ki…?

Başını dizlerinin arasına gömer.

Ardından büzülüp titremeye başlar.

Güneş ışığı alacakaranlığın kızıl tonuna bürünene kadar öylece kalır.

O anda artık gitme vaktinin geldiğini kendine söyleyip ayağa kalkar.

Nereye gittiğini bilmemektedir, ama yoluna devam etmesi gerektiğini bilir.

Tam önüne dönüp yürümeye başladığı sırada arkasından hoş bir ses yükselir.

“Önünde yapabileceğin iki seçim var.”

“?!” Rose arkasına döner ve simsiyah bir elbise giymiş bir elf ile karşılaşır.

Sarı saçları, mavi gözleri ve taştan yontulmuşçasına zarafet dolu yüz hatları vardır.

“Sen… Alpha…”

Alpha kollarını kavuşturur ve gizemli bir şekilde gülümser.

“Tek başına savaşabilirsin ya da bizimle birlikte savaşabilirsin. Ama bir seçim yapmak zorundasın.”

“Sizinle mi…?”

Rose’un düşmanı ile Gölge Bahçesi’nin düşmanı aynıdır.

Ancak aynı düşmana sahip olmaları, birlikte çalışabileceklerinin bir garantisi değildir.

Yine de seçeneklerinin az olduğu bir gerçektir.

Yakında peşine düşeceklerdir. Eğer tek başına savaşacaksa saklanacak bir yere ihtiyacı vardır. Bu konuda şimdilik tek seçeneği dağlara sığınmaktır… Gerçi Kanunsuz Şehir’e de gidebilir sanırım.

Fakat şu anda kendisi Kral Oriana’yı katleden suçludur. Kanunsuz Şehir’e gidecek olursa, insanlar başına konan ödülün peşine düşecektir.

“Oriana Krallığı’nı kurtarabilir misiniz?”

“Bu sana bağlı. Şu an senin adına harekete geçmek için bir nedenimiz yok. Ülkeni kurtarmak istiyorsan değerini kanıtlaman gerekecek.”

“Değerimi mi…?”

“Değerini… ve Oriana Krallığı’nın değerini…”

“Peki bunları kanıtlarsam onu kurtarabilir misiniz…?”

“Bu bizim gücümüz dahilinde.”

Alpha’nın yanıtı kısa ve nettir. Tek yaptığı Rose’un önüne seçenekleri koymaktır.

Rose’a ne tavsiye verir ne de yardım teklif eder.

Karar Rose’a aittir.

“… Katil… Yani Shadow, örgütünüzün lideri mi?”

“… Öyle.”

Çocukken kendisini kurtaran ve bıkıp usanmadan kötülükle savaşan çocuğun silüeti zihninde belirir.

Ona inanmaya karar verir.

“… O halde kılıcım sizindir.”

“Anladım. Aramıza hoş geldin. Şimdi beni takip et.”

Rose’u ormanın derinliklerine götürürken Alpha’nın sesinde hiçbir duygu kırıntısı yoktur.

“Size bir soru sorabilir miyim?” diye sorar Rose onu takip ederken.

“Sorabilirsin.”

“Shadow tam olarak kim…?”

Çocukluğundan beri kötülükle savaşan çelik gibi bir iradeye ve o kötülüğü gerçekten yok edebilecek muazzam bir güce sahip bir adam. Ancak Rose onun gücünün sırrı, inançları ya da kimliği hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Tamamen gizemle kaplıdır.

“Öğrenmek istiyorsan güvenimizi kazanman gerek.”

“Güveninizi…”

“Ama nihayetinde buna layık olursan, eninde sonunda öğreneceğinden emin olabilirsin…”

Ardından ikisi, ormanın içinde sessizce ilerler.

Güneş ışığının ulaşmadığı yoğun bir sisin içinden geçerler.

“Neredeyiz? Burası…?”

“Burası Uçurum Ormanları,” diye yanıtlar Alpha.

Rose hikâyeleri duymuştur. Nerede olduğunu kimse bilmemektedir ancak içeri adım atan kimsenin bir daha çıkamadığına dair söylentiler vardır.

Rose, hemen önünde olması gereken Alpha’yı bile seçememektedir.

Neredeyse mavi yahut mor renkteki büyüyle dolu sis, duyularını altüst etmektedir.

“Bu sis bir ejderhanın nefesinden kaynaklanıyor…”

“Bir ejderhanın mı…”

Onlar adeta efsanelerden fırlamış yaratıklardı. Kırk yılda bir biri gördüğünü iddia ederdi ama en son ejderha avına dair kayıtlar yüzyıldan daha eskiye dayanıyordu.

“Çok uzun zaman önce, bu diyara gelip Sis Ejderhası ile dövüştü.”

“… Kim?”

“Gençliğinde ejderhayı yenecek kadar güçlüydü ama onu katletmedi. Bu yüzden ejderha onu kabullendi ve bu nefesi saldı.”

Demek bu fantastik mavimsi mor sis ejderhadan geliyordu…

“Bu arada, ölümcül bir zehirdir.”

Rose irkilir.

“Benden çok uzaklaşma. Uzaklaşırsan göz açıp kapayıncaya kadar ölürsün.”

“Anlaşıldı…”

Yoğun sisin içinde ilerlerken, hava aniden berraklaşır.

“Bir dakika, burası…”

Güneş ışınları kadim, heybetli beyaz bir kalenin üzerine vurmaktadır.

“Burası Alexandria; Sis Ejderhası tarafından yıkılan antik başkent. Burası bizim üssümüz.”

Alexandria, eski başkent. Rose bu ismi bir zamanlar bir kitapta görmüştü.

Fakat hiçbir kitap onun bu güzelliğini tarif etmiş olamazdı.

Başkentin etrafında devasa tarlalar uzanıyordu ve hepsi daha önce hiç görmediği mahsullerle doluydu. Kadınlar hevesle mahsulleri topluyordu.

“Şuradaki bir kakaolu tarla. Çikolatanın ana maddesidir. Zamanı geldiğinde seni de burada çalıştırabiliriz.”

“Bekle, çikolata mı? Mitsugoshi’nin Gölge Bahçesi’nin bir parçası olduğunu mu söylüyorsun?”

Alpha sadece gülümser.

Şu anda Mitsugoshi, çikolata satan tek yer olma özelliğini korumaktadır. Hiç kimse malzemeler veya üretim süreci hakkında hiçbir şey bilmemektedir.

İkili, kale kapısından geçerek içeri girer.

“Lambda buralarda mı?”

“Buradayım.”

Bir kadın Alpha’nın çağrısına cevap verir ve önünde diz çöker.

“Yeni bir çaylağımız var. Onu eğit.”

“Nasıl emrederseniz.”

“Önce bize gücünü göstererek başla. Kendi yolunu hızlıca çizebileceğinden eminim…” Alpha, Rose ile konuştuktan sonra müsaade isteyip ayrılır.

Rose, Lambda adındaki kadınla baş başa kalır.

Esmer tenli, gri saçlı ve altın gözlü bir elftir. Uzun boyludur ve siyah tulumunun altından bile kasları belirgin şekilde anlaşılmaktadır.

Ayrıca keskin gözleri ve dolgun dudakları vardır.

“Ben eğitmenin Lambda. Gel.”

“Emredersiniz efendim.”

Rose Lambda’yı takip eder ve kalenin arka tarafından dışarı çıkarlar.

Burada pek çok kız hırsla antrenman yapmaktadır.

“Vay canına…”

Rose’un her birinin ne kadar güçlü olduğunu anlaması için tek bir bakış yeterli olur.

“Numara 664, Numara 665!”

“Burada, efendim!”

“Evet, efendim!”

Lambda’nın çağrısı üzerine kadınlardan ikisi koşarak gelir.

Biri elf, diğeri ise yarı insan yarı hayvandır.

“Eğitmenim, bizi mi çağırdınız?” diye sorar elf, adeta bağırarak. Yarı insan yarı hayvan olan da yanında hazır ol vaziyetinde durur.

“Bu yeni çaylak. Onu sizin manganıza veriyorum.”

“Anlaşıldı!”

“Numara 666, soyun.”

“Ha?” Rose kendisine az önce ne söylendiğini kavrayamaz.

“Numara 666 sensin. Burada numaran senin adındır.”

“Ben Numara 666’yım…”

“Anladıysan çabuk ol ve soyun.”

“Ne?”

“Bana dediğimi tekrar ettirme!”

Rose anında kıyafetlerinin bedeninden dilimlenerek söküldüğünü hisseder.

Her şey göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşir.

Artık çılçıplaktır.

“N-ne yapıyorsunuz?!” Rose kendini örtmek amacıyla çömelir.

“Bugünden itibaren sen bu dünyanın pisliğisin. Hiç kimsesin. Adını sök at! Giysilerini terk et! Mükemmel bir asker olabilmek için her şeyini çöpe at!”

Lambda, Rose’un ayaklarının dibine koyu renkli bir kütle fırlatır.

Bu, esnek ve siyah bir balçıktır.

“Numara 664, bu solucana bunu nasıl kullanacağını öğret!”

“Emredersiniz efendim!”

“Hmm? Bu da ne?”

Rose’un bir zamanlar giysisi olan parçaların arasından bir kâğıt parçası havalanır.

Eğitmen Lambda onu yerden kapar ve Rose’un önüne tutar.

“Bu…!”

Cid’in kendisine verdiği Tuna King sandviçinin ambalajıdır.

Onu gördüğü an, ona karşı içinde biriktirdiği tüm duygular dışarı taşmaya başlar.

O, onun ilk aşkıydı.

Ön eleme turnuvasında onunla dövüşmüş, terör saldırısında hayatını kurtarmış ve onunla birlikte bir yolculuğa çıkmıştı.

Bu anıların her birini yeri doldurulamaz görür.

Daha sadece bir hafta önce, onunla evlenmenin hayalini kuruyordu.

Ama artık geriye dönüş yoktur.

Yolları bir daha asla kesişmeyecektir.

“O bakış da ne öyle? Sana her şeyi söküp atmanı söylemiştim!”

Lambda, kâğıdı Rose’un gözleri önünde paramparça eder.

Parçalar rüzgâra kapılıp gökyüzünün yükseklerine doğru süzülür.

Asla gerçekleşmeyecek bir hayalin kırıntıları…

Rose’un gözlerinden yaşlar süzülmeye başlar.

Gölgedeki Kardinal (LN)

Gölgedeki Kardinal (LN)

Kage no Jitsuryokusha ni Naritakute!, TEIS, The Eminence in Shadow (LN), 我想成為影之強者!, 陰の実力者になりたくて!
Puan 8.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2018 Anadil: Japonca
Tıpkı herkesin çocukluğunda kahramanlara hayran olması gibi, belli bir genç adam gölgelerde gizlenen güçlere hayrandı. Geceleri çılgınca eğitimden geçerken, gündüzleri gücünü gizleyip ayaktakımı bir karakterin sıradan hayatını yaşadıktan sonra sonunda başka bir dünyaya reenkarne olur ve nihai güçler kazanır. Gölgelerdeki güç olma rolünü oynayan genç bir adam, onu yanlış anlayan astları ve yer altında gizlenen gölgelerdeki dev bir organizasyon. Bu, gölgelerdeki güçlere hayran olan ve muhtemelen sonunda, başka bir dünyada gölgelere hükmedecek bir gencin hikayesi.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla