Herhangi bir duyguyu uzun süre korumak zordur.
Değer verdiğin bir şeyi kaybetsen bile, on yıl sonra buna o kadarki kadar üzülmezsin. Duygular doğası gereği körelir.
Olumlu duygular da farklı değildir. Tek bir neşe veya mutluluk anını on yıl boyunca sürdürmek de imkânsızdır. Öfke bile zamanla yatışır.
İşte bu yüzden ortaya atmak istediğim bir teori var.
İnsanlar arasındaki çoğu sorun yeterli zaman verildiğinde kendi kendine çözülür, yani onları görmezden gelmekte hiçbir sakınca yoktur.
“Yurt odanın dışında seni beklerken ne düşündüğümü biliyor musun?”
“Yoo.”
Odamdaki davetsiz misafirin—Claire’in—sorusunu dürüstçe yanıtlıyorum.
Görünüşe göre bir gün yetmemiş.
Ablamın sakinleşmek için daha fazla zamana ihtiyacı vardı herhalde.
“Seni evire çevire dövdüğümü hayal ettim. Zihnimde seni defalarca, defalarca ve defalarca yumrukladığımı görebiliyordum. Ama beni beklettiğin her saniye öfkem katlanmaya devam etti.”
“Anladım.”
Zamanla büyüyen bir öfke türü olduğunu keşfetmek benim için değerli bir tecrübe oldu. Ama insanlar eninde sonunda ölür. Ablam küplere binmiş olsa da bu duyguları mezara kadar taşıyamaz. Başka bir deyişle, zaman hâlâ nihai çözümdür.
“Ama senin umurunda bile değildir kesin.”
“Ne? Yok canım. Hiç olur mu öyle şey.”
Ablam göğsüme oturmuş beni boğarken, ben yurt odamın tavanına bakıyorum.
Kırmızı gözleri ve siyah saçları görüş alanımda bir belirip bir kayboluyor.
“Bir insanın havasız ne kadar hayatta kalabileceğini test etmek ister misin?”
“Birini boğduğunda, şah damarındaki kan akışını kestiğin için bayılır. Havanın bununla bir ilgisi yok.”
“Ha, anladım. Her neyse işte.”
Boğazımdaki kavrayışı sıkılaşıyor.
Aslında bu harika bir şey. Kendimi salıp şekerleme yapabilirim.
“Kendini salıp şekerleme yapmayı düşünüyorsun, değil mi?”
“T-tabii ki hayır.”
“Yüzünden okunuyor.”
“Sana öyle geliyordur kesin.”
“Bana verdiğin bir sözü bir daha tutmazsan bedelini ağır ödetirim. Anlaşıldı mı?”
“Sözlerini tutan bir adam olmak için elimden geleni yapacağım. Şimdi üzerimden kalkar mısın acaba?”
Claire ellerini boynumdan çekiyor ama hâlâ üstüme kurulmuş oturuyor.
“Köpeklere patronun kim olduğunu öğretirken üzerlerine oturmak gerektiğini söylerler.”
“Haa, anladım. Endişelenme. Buradaki hiyerarşinin gayet farkındayım.”
“Ih ıh. Tavrını hiç beğenmedim.”
Claire bunu deyip yüzüme bir kâğıt parçası bırakıyor.
“Bu da ne…?”
Bakıyorum ve bunun bir bilet olduğunu fark ediyorum.
“Bushin Festivali için rezerve edilmiş bir koltuk. Bunları hiçbir yerde bulamazsın.”
“Ha.”
“Gidip dövüşleri izle de bir şeyler öğren diye veriyorum bunu sana. Sende hâlâ umut olduğunu düşünüyorum.”
“Bilemedim…”
“Sende ışık görüyorum, bu yüzden pratik yapmana yardım edeceğim. Çaba gösterirsen karşılığını mutlaka alırsın. Ve sana çaba göstermeni emrediyorum.”
“Yok. Yapamam.”
“Yaparsın. “Anlaştık mı?” “Ayrıca gelip festivali izleyeceksin.”
“Tamam, tamam.”
“Harika.” Claire, hâlâ biraz hoşnutsuz görünerek ayağa kalkar.
“Ah, doğru ya. Bu yıl katılmıyorsun, değil mi?”
“Efendim?” Claire gözlerinde cinayet arzusuyla bana dik dik bakar. “Akademi temsilcisi olarak Prenses Rose’un yerine katılıyorum. Sakın bana öz ablanın turnuvaya katıldığından haberin olmadığını söyleme.”
“T-tabii ki biliyordum. B-ben sadece tekrar teyit ed—Gık!”
Claire sağ elini uzatıp boynumu pençe gibi kavrar.
Sonra öne doğru eğilip gözlerini bana diker. Hani şu serserilerin birinin gözünü korkutmaya çalışırken yaptığı şey var ya, işte ondan.
“Bu arada, doğum günümü hatırlıyorsun, değil mi?”
“E-elbette.”
“Umarım hatırlıyorsundur. Peki turnuva sonuçlarımın hepsini ezberledin mi?”
“E-elbette.”
“Peki ya ilk turnuvamı kazandığım günü?”
“E-evet.”
“Güzel. Kesinlikle unutmaman gereken bazı şeyler vardır. Hatırlamak isteyeceğin türden şeyler… tabii uzun ve mutlu bir hayat yaşamak istiyorsan.”
Başımı hızla aşağı yukarı sallarım.
Claire kafama sert bir fiske vurup beni serbest bırakır.
“Bu yıl kupayı ben alacağım, o yüzden orada olduğundan emin ol.”
“Evet, kesinlikle.”
Odamdan çıkarken, köşeyi dönene kadar bana dik dik bakmaya devam eder.
“Off, çok yoruldum.”
Ön elemeler nihayet yarın başlıyor.
“Biraz imgeleme egzersizi yapsam iyi olacak.”
Bunu söyleyip gözlerimi kapatırım.

Yeni bir haftanın başlangıcıyla birlikte Bushin Festivali ön elemeleri de geldi çattı.
Görünüşe göre Claire benden önce alana gitmişti. Ondan aldığım bileti elimde tutarak yerimi arıyorum.
Bahse konu bilet gösterişli altın varaklarla kaplı olduğundan, kesinlikle “rezerve koltuk” havasına sahipti. Arkasındaki talimatları takip ettikten sonra kendimi gösterişli bir kapıyla korunan bir odanın önünde buluyorum. Garip bir şekilde, genel seyirci alanından ayrı tutulmuştu.
Burası olamaz diye düşünüyorum. Yine de kapıda duran görevliye sorduktan sonra, olabileceğini anlıyorum.
Beni son derece kibar bir şekilde içeri sokuyorlar ve odaya girmemle birlikte derhal oradan tüymek istiyorum.
Bunlar sadece rezerve koltuklar değilmiş. Bunlar resmen süper VIP yerler.
Nereye baksam ünlü soyluların ve ailelerinin yüzlerini görüyorum. Akademinin kim kimdir listesindeki herkes burada; benimle birlikte Kraliyet Bushin birinci bölümünde yer alan mevcut kara şövalyeler liderinin kızı ve bir dükün yakışıklı ikinci oğlu da aralarında. Buradaki herkes şu veya bu şekilde dikkat çeken biri.
Koltuğuma ulaştığımda kendimi bir kraliyet mensubunun yanında otururken buluyorum.
“Ah, peki sen kimsin bakalım?”
Karşımdaki, ateş kırmızısı saçlara ve gözlere sahip bir kadındır: Alexia’nın ablası, Prenses Iris Midgar.
“Benim adım Cid Kagenou. Görünüşe göre yanlış yere oturmuşum. Lütfen beni mazur görün.”
Kusursuz bir dönüş yapıp sıvışmaya çalışıyorum.
“Ah, Claire’in küçük kardeşi. Demek biletini verdiği kişi senmişsin.”
“… Ablamı tanıyor musunuz?”
Kaçış girişimim hüsranla sonuçlanıyor. Kraliyet ailesinden biri benimle konuşmaya başladığında, öylece görmezden gelebilecek hali yok ya. Tabii ki Alexia bunun istisnasıydı.
“Tanıyorum. Ablamın kaçırılması sırasında yakınlaşmıştık. Mezun olduktan sonra onu Kızıl Şövalyeler’e katmayı planlıyorum. Lütfen oturun.”
“Şey, ben oturmasam…”
“Numaran doğru. Lütfen rahatına bak.”
“… Teşekkür ederim.”
Prenses Iris’in samimi gülücüğü içimi acıtıyor. Keşke onun da gülümsemesi Alexia’ninki gibi kötülük dolu olsaydı da ona orta parmağı çakıp sıvışabilseydim.
“Claire benden sana çok bahsetti. Aranızdaki bu bağı biraz kıskanıyorum doğrusu.”
“Sanırım aramızdaki ilişkiyi biraz abartıyorsunuz.”
“Aklıma gelmişken. Sen Alexia’nın arkadaşıydın, değil mi?”
“Arkadaşlık… bir bakıma öyle denilebilir. Daha çok o yere attığı altın paraları topluyormuşum gibi bir şey.”
“Yere attığı altın paralar mı?” diye yineliyor Iris.
“Şöyle ki, hani köpeğe bir çubuk fırlatıp getirmesini sağlarsınız ya.”
“Ah, demek ikiniz birlikte bir köpekle oynadınız? Ona bu kadar iyi baktığın için teşekkür ederim.”
“Köpekle oynamadık. Ben sadece… Boş verin, neyse. Aslında o altın paralar kraliyet hazinesinden çıkmıştı, yani bana bu kadar iyi baktığınız için asıl benim size teşekkür etmem gerekir.”
Bunu duyan Prenses Iris neşeyle gülümser.
“Görünüşe göre sen ve ablam bir elmanın iki yarısı gibisiniz.”
“Şey, hayır, kesinlikle öyle tabir etmezdim.”
“Biliyor musun, bugün Alexia’nın da burada olması gerekiyordu ama son anda birden gelmek istemediğini söyledi…”
“Ha-ha. Öyle mi?”
“Bunun için gerçekten çok üzgünüm.”
“A-a, yok, yok, yok. Lütfen kafaya takmayın. Ciddiyim.”
Konuşurken ücretsiz içecek servisinden sonuna kadar yararlanıyorum.
Kara şövalyeler liderinin kızı da sohbetimize katılıyor. “Prenses Iris, bu yıl gözünüzü diktiğiniz yarışmacı kim?”
Dükün yakışıklı ikinci oğlu lafa atılıyor. “Ben de sizin düşüncelerinizi merak ediyorum.”
Görünüşe göre ikisi de Iris’i Kraliyet Bushin vasıtasıyla tanıyor.
“Şey, hepsi oldukça güçlü görünüyor ama birini seçmem gerekirse” —Iris düşünceli bir şekilde yanağına dokunur— “bu, Velgalta’nın Yedi Kılıcı’nın eski üyesi Annerose olurdu. Diğer yüzlerin birçoğunu geçmişteki Bushin Festivallerinden tanıyorum ama bu onun yarışmacı olarak ilk yılı. Ön eleme maçlarını izlediğimde güçlü olduğunu anladım. İkimiz de o kadar ilerleyebilirsek ikinci turda onunla karşılaşmayı dört gözle bekliyorum…”
Kendinden emin bir şekilde gülümser.
“Ben de onun dövüşlerini izledim ve abov, kadın resmen canavar. Şu an dövüşsek onu yenebileceğimi sanmıyorum…”
“Aynen, ben de öyle ama Prenses Iris’in onu alt edeceğine eminim. Terör saldırısından bu yana Kraliyet Bushin ekolü kötü bir ün saldı. Fakat Prenses Iris burada kazanırsa…”
“Hey, kadının üzerine öyle bir baskı kurup durmayın.”
“Yok, öyle demek istememiştim…”
İkisi tartışmaya başlarken Iris araya girer. “Sorun değil. Sonuçta baştan beri kazanmayı planlıyordum. Kraliyet Bushin ekolünün ve hatta bizzat bu ülkenin yükünü sırtımda taşımaya hazırım.”
Ortalık bu kadar gerilmişken araya girdiğim için kendimi kötü hissediyorum ama ben de bu sohbetin bir parçası olmak istiyorum. “Şey, dikkatinizi çeken başka biri var mı…?”
Muhtemelen şu an sosyal açıdan garip biri gibi görünüyorumdur.
“Bir dakika, sen kim oluyordun?”
“Yüzü tanıdık geliyor… Ah, doğru, sen birinci bölümde yer alan o çocuksun.”
“Ah, şimdi hatırladım. Sen Prenses Alexia’nın…”
Iris araya girer. “O, Cid Kagenou; Claire’in küçük kardeşi.”
Diğer ikisi bu cevaptan tatmin olmuş görünerek başlarını sallarlar.
“Claire’in aksine hiçbir yeteneği olmayan o çocuk senmişsin, değil mi?” Antrenmanlarını aksatmadığından emin ol.”
“Kılıç tekniğin oldukça sönüktü ama kendini başkalarıyla kıyaslamanın bir anlamı yok. Sonuçta adımlarını sağlam atan kazanır.”
“Bu bilgece sözler için teşekkürler. Peki, Prenses Iris, ilginizi çeken başka biri var mıydı?”
“Hmm…”
“M-mesela, şey, hani Annerose’un ilk turda dövüştüğü şu Sıradan Adam denilen tip var ya. Bu, şey, onun da katıldığı ilk turnuva.”
Tepkilerini ölçebilmek için hayal edilebilecek en doğal şekilde Sıradan Adam’dan laf açıyorum.
Iris’inkisi tarafsız bir tepki oluyor. “Sıradan Adam mı… Dövüşlerinden hiçbirini henüz izlemediğim için pek bir şey söyleyemem.”
Harika. Bu da Prenses Iris’in henüz onun hakkında pek bir şey bilmediği anlamına geliyor.
“Ah, ben onun dövüşünü izledim. Hızlıydı ama hepsi bu, başka numarası yoktu. Duruşu da amatörceydi, bu yüzden kazandığı zaferlerin çoğu tamamen balına gibi geldi bana. Annerose onu duman eder.”
“Ben de gördüm ama… Pek ön elemeleri geçebilecek bir tipe benzemiyor. Yürek var ama yetenek sıfır.”
Diğer ikisi onu şimdiden değersiz biri olarak silmiş bile.
Her şey neredeyse tıkır tıkır plana uygun ilerliyor. Sıradan Adam hakkındaki kamuoyu algısını tam da istediğim gibi yönlendirmeyi başardım.
Bütün zemin hazırlandı.
Şimdi eğlence başlıyor…
“Yarışmacı olmasa da ilgimi çeken bir kişi daha var aslında.”
Ben diyeceğimi dediğim için zaten tatmin olmuştum fakat Iris tekrar söze giriyor.
“Görünüşe göre ilk Bushin Festivali’nin şampiyonu, Savaş Tanrıçası olarak anılan elf kılıç ustası başkentteymiş.”
“Bir elf kılıç ustası mı… Yoksa bahsettiğiniz kişi… ?!”
“On yılı aşkın süredir toplum içine çıkmamıştı!”
Şey…
“Bugün ana sahnede dövüşüp de Savaş Tanrıçası Beatrix’in ne yaptığını radarında tutmayan birini görsem şaşırırdım.”
O da kim?
Bu kız her kimse, kesinlikle benim radarımda falan değildi.

Maçıma az kaldığı için tuvalete gitmem gerektiğini söyleyip hızlıca oyuncuların bekleme odasına doğru yola koyuluyorum. Görünüşe göre Claire ilk turunu kazanmış, turnuvada epey ilerleme şansı var.
Koridorda ilerlerken, karşı yönden gelen ve gri bir pelerin giymiş birinin yanından geçiyorum.
Birden duruyorum.
Bir an sonra o da duruyor.
İkimiz birden arkamıza dönüyoruz.
Canlı mavi gözler pelerinin altından dik dik doğrudan bana bakıyor.
“Üzerinde elf kokusu var.”
Ses tonu kadınsı ve hafif boğuk.
Üzerindeki soluk gri pelerin eski ve yıpranmış.
Devam etmesini bekleyerek öylece duruyorum.
“Hiç elf arkadaşın var mı?”
Mavi gözleri sanki bir şey arıyormuş gibi gözlerimin içine kenetleniyor.
“Birkaç tane var, evet.” Yalan söylemek için bir neden görmediğimden gerçeği söylüyorum.
“Aradığım bir elf var.”
“Anladım.”
“Sevimli bir kız.”
“Güzelmiş.”
“Nerede olduğuna dair bir fikrin var mı?”
“Bu pek açıklayıcı bir bilgi olmadı.”
“Tıpkı bana benziyor olması lazım.”
“Hım hm.”
“Merhum kız kardeşimin kızı.”
“Ha.”
“Bana benzeyen bildiğin bir elf var mı?”
“Şey…”
“Hiç bildiğin var mı?”
“Pelerin yüzünü kapatıyor…”
“Ah, doğru ya.”
Pelerinini çıkarıp yüzünü açığa çıkarıyor.
Hiçbir tepki vermiyorum.
Bu tamamen bilinçli bir hareketim.
Sonuçta Alpha’ya acayip derecede benziyor.
“Gözüm hiç ısırmadı. Kusura bakma.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Alpha’yı bir sonraki görüşümde bu konuyu ona sormam gerekecek. Yüzde yüz aynı değiller ama akraba olsalar hiç şaşırmayacağım kadar benziyorlar.
“Anladım.” Hayal kırıklığıyla omuz silkiyor. Ardından, akıcı tek bir hareketle kılıcını çekiyor.
Savuruşunun arkasında ne bir cinayet arzusu ne de boşa harcanmış bir hareket var; sadece mutlak bir ölüm var.
Görüş alanımın köşesinden onu izlerken, olan biteni kabulleniyorum.
Anladım. Tam bana çarpmadan önce duracak.
Ve elbette, kılıcı tam boynuma değdiği anda duruyor.
Yine de yaptığı tek şey sadece dokunmak oluyor. Derimin tek bir katmanını bile kesmiyor.
Zamanlaması mükemmel.
“Oha?!” Dizlerimin bağı çözülmüş gibi yaparak yere yığılıyorum.
Bence gayet inandırıcı oldu.
“Hmm?”
Başını yana eğip kılıcını geri çekiyor.
“Yanılmışım. Özür dilerim.” Bana nazikçe baş eğerek selam veriyor. “Daha güçlü olduğunu sanmıştım. Adın ne?”
Konuşurken elini bana uzatıyor.
“C-Cid Kagenou… ,” diye karşılık verip sesimi titreterek elini tutuyor ve ayağa kalkıyorum.
“Ben Beatrix.”
Beatrix elimi bırakmıyor.
“Şey…?”
“Bu iyi bir el. Kesinlikle daha da güçleneceksin.”
Bunları dedikten sonra bana sevimli bir gülümseme sunuyor. Alpha’nınkine benziyor.
“Seni korkuttuğum için özür dilerim.”
Son bir kez daha özür diledikten sonra arkasını dönüp yanımdan ayrılıyor.
Uzaklaşmasını izliyorum, ardından arkamı dönüp gitmeden önce kendi kendime mırıldanıyorum: “… Bayağı güçlü birine benziyor.”

Iris rezerve koltuğuna oturur ve maçın başlamasını bekler.
Rezerve koltuk alanından tüm stadyumu görebilmektedir ve buranın doğrudan arenaya çıkan özel bir merdiveni vardır.
İki kara şövalye şimdiden ringe çağrılmaktadır.
Biri, Iris’in gözünü diktiği soluk mavi saçlı kadın olan Annerose’tur.
Diğeri ise Mundane Mann adında siyah saçlı bir adamdır. Onu ilk kez görüyordur.
İkisini görünce Iris’in bakışları keskinleşir.
Yanına bir adam oturur. “Başlamak üzere gibi görünüyor.”
Cid’in koltuğunda oturuyordur.
“Üzgünüm ama o koltuk…”
“Hmm?”
Iris başını kaldırıp adamın yüzüne bakar ve susakalır. İçinden Cid’den sessizce özür diler.
“Perv…”
“Sıhhatiniz yerindedir umarım, Prenses Iris?” Perv zarafetle sırıtır fakat bu tebessüm gözlerine ulaşmaz. “Sizinle bir maç izlemek rüya gibi.”
“Ne kadar da çapkınsınız. Nişanlınız yok muydu sizin?”
“Kuş kafesten kaçtı maalesef. Yine de endişelenmeyin. Küçük bir kumru kavgası sadece.” Perv hafif bir kahkaha atar.
Otuz yaşlarında bir adama göre yakışıklıdır fakat gülüşündeki bir şey Iris’in sinirine dokunur.
“Kral Oriana’nın sağlığı yerinde mi?”
Perv, Iris’in sorusunu hiç duraksamadan yanıtlar. “Korkarım bugün gelemedi. Ancak yarın gelebileceğinden emin olduğunu söyledi.”
“Kral Midgar da yarın gelmeye başlamayı planlıyor.”
“Ne tesadüf.”
Iris, Perv’in gülümsemeyen gözlerinin arkasında ne yattığını çözmeye çalışır ama niyetini okuyamaz.
“Şu hakkında çok şey duyduğum Annerose mu?” diye sorar Perv, arenaya doğru bakarken.
“Ta kendisi.”
“Herkes onu konuşuyor. Velgalta’dan ayrıldığını ve şu anda eğitim yolculuğunda olduğunu duydum, ancak onu ülkeme davet edebilmeyi çok isterdim.”
“Katılıyorum. Onun kalibresinde bir kadın kılıç ustasını burada, Midgar’da kalmaya davet etmeyi ben de çok isterdim.”
“Ha-ha. Midgar’ın zaten yeterince yetenekli kara şövalyesi var. Oriana’nın aksine…”
“Müttefikliğimiz de bu yüzden var ya.”
“Yine de size bu kadar bağımlı olmak beni üzüyor.”
“Öyle mi…?”
Onunla konuşmak yorucudur. Iris içten içe iç çeker.
Sanki bir kuklayla sohbet etmeye çalışıyor gibidir.
“Peki ya rakibi Sıradan Adam?”
“Onun dövüştüğünü ilk kez izliyorum. Yine de hakkındaki söylentiler pek iç açıcı değil ve pek güçlü de görünmüyor.”
“O halde Annerose’un zaferi neredeyse kesin.”
Iris’in ses tonu belirsizleşir. “Pek sayılmaz. Sıradan Adam’da bir şeyler… tekinsiz geliyor.”
“Tekinsiz mi?”
“Başka türlü ifade edemiyorum. Güçlü görünmediği kesin ama onu zayıf biri olarak görmemi imkânsız kılan bir özelliği var.”
“… Öyle mi? Ne olabilir ki o?”
“Mutlak özgüveni. Görebildiğim kadarıyla… sanki kazanacağından tamamen eminmiş gibi.”
“Hmm… Sadece kibir olamaz mı?”
“Emin değilim. Ama gözlerinde hiçbir tereddüt yok. O… mutlak zafere giden bir yol görüyor.”
“Bir yol görüyor, demek? Siz görebiliyor musunuz, Prenses Iris?”
“Hayır. Ya siz?”
“Ben mi? Ah, kılıç konusunda berbatımdır. Kabzayla keskin tarafı bile ayırt edemem.”
“Öyle mi?”
Perv aptala yatarken Iris onun iyi eğitilmiş kılıç koluna kaçamak bir bakış atar.
Adam acı acı güler.
“Sizden de bir şey saklanmıyor, değil mi? Oriana Krallığı’nda kılıç ustalığı hor görülür, bu yüzden bu küçük yalanımı bağışlarsınız umarım. Dürüst olmak gerekirse, kılıç kullanmada fena sayılmam.”
“Fena sayılmazsınız, demek?”
“Sadece fena sayılmam, evet.”
Perv’in tebessümü bir kez daha gözlerine ulaşmaz.
“Şimdi bakalım… şu ‘mutlak özgüveninin’ ne kadar işe yaradığını bize göstersene?”
Arenaya doğru aşağıya bakarlar.
“Annerose, Mundane Mann’e karşı!!”
İki isim haykırılır…
“Hazır mısınız? Başlayın!!”
Ve maç başlar.

Maç başlar başlamaz Annerose hiç vakit kaybetmeden Sıradan Adam’ın menziline girer.
Adamın gerçek yeteneklerinin gayet farkındadır ve gücünün sırrının ezici hızından geldiğini bilmektedir.
Velgalta’nın Yedi Kılıcı’nın eski bir üyesinin bile takip edemeyeceği kadar hızlı hareket ederek rakiplerini yok etmektedir. Dövüş tarzı budur ve onu güçlü kılan da tam olarak budur.
Ancak bu hızının aksine, teknik becerilerinin yetersiz olduğunun da farkındadır.
Şu ana kadarki tüm zaferlerinde, rakibiyle neredeyse hiç kılıç tokuşturmamıştır.
Neden acaba?
Sebeplerden biri, rakiplerinin ona yetişmesinin imkânsız oluşudur.
Fakat Sıradan Adam’ın duruşu adeta bir amatörünkini andırmaktadır. Düzgün bir eğitim almış olabileceğine inanmakta güçlük çeker.
Ya bunun nedeni, Sıradan Adam’ın kılıç tokuşturmaktan bizzat kaçınmasıysa?
Ya acemi kılıç tekniğinin ifşa olmasından korkuyorsa?
Yani belki de kendi yetersizliğini gizlemek için tüm dövüşlerini kılıç temasından kaçınarak kazanmıştır.
Eğer durum buysa, kazanmak için yapması gereken tek şey adamın hızı karşısında büyülenip gözünün korkmasına izin vermemektir. Annerose işte bu teoriyle hareket etmektedir.
Onu endişelendiren tek şey… adamın çıkardığı şu ağırlıklardır.
Prangalarından kurtulması, tepki bile veremeyeceği kadar hızlı hareket etmesini sağlarsa… kaybeden taraf kendisi olabilir.
Dövüş başlarken Annerose içindeki bu küçük korku kırıntısını ezip yok eder.
Zaferini hıza borçlu bir rakiple dövüşmektedir, bu yüzden yapması gereken tek şey onun hareketlerini kısıtlamaktır.
Bunu başarabilirse, zafer onun olacaktır.
“HAAAAAAH!!”
Aradaki mesafeyi kaşla göz arasında kapatan Annerose, bir savaş çığlığı atarak Sıradan Adam’a doğru kılıcını savurur.
Bunu öngörmesine imkân yoktur.
Yine de darbeyi engeller.
Hızlıdır, hem de çok hızlı.
Bu saldırıyı zamanında engellemesi mümkün olmamalıdır ancak Sıradan Adam bunu başarmıştır.
Yine de saldırıyı engellediği için bacakları olduğu yere çakılı kalmıştır…
ve Annerose’un asıl hedefi de zaten budur.
“Uragh!!”
Sıradan Adam’ın bacakları hâlâ hareketsizken Annerose ona bir kez daha vurur.
Adam bu saldırıyı da savuşturur ama Annerose’un fırtına gibi yağan darbeleri onun hızından faydalanmasına fırsat tanımaz.
Annerose, Sıradan Adam’ın savunmasını üçüncü, dördüncü ve beşinci kez yıpratır; sonunda adamın duruşu bozulur.
Kazandı!
Zaferinden emin olan Annerose, rakibinin göğsüne doğru düz bir kılıç darbesi savurur.
Kılıç göğsünü delip geçer… yoksa geçmez mi?
“Ha…?”
Adamın teni kılıcına en ufak bir direnç bile göstermez.
Hatta tüm bedeni, gözlerinin önünden aheste bir şekilde kaybolup gider.
“… O sadece kalıntı görüntümdü.”
Sesi arkasından gelir.
Omuzlarından aşağı bir ürperti yayılır.
Sakin ol. Yavaşça arkasını döner.
Titremektedir ama bedenine bunu belli etmemesini emreder.
“Tahmin ettiğimden de hızlısın…”
Sesi sakindir. En azından öyle olduğunu sanır.
Bakışlarını Sıradan Adam’a dikerken düşünür.
Ne yapmalıyım?
Adamın hızı, kendisinin tepki verebileceği seviyenin çok ötesindedir.
Bunun üstesinden gelmek için ne yapabilir?
Bir şey düşün.
Herhangi bir şey…!
Ne olursa olsun……!!
“Ne…?!”
Daha ne olduğunu bile anlayamadan Sıradan Adam yine ortadan kaybolur.
Annerose’un bedeni zihninden daha hızlı tepki verir.
Havadaki o hafif değişime tepki verebilmesi beceriden ya da tecrübeden değil, tamamen kör talihindendir.
Şşşaaaât!! Korkunç bir darbe hissederek geriye doğru savrulur.
Bilincinin bulanıklaştığını ve kılıcının elinden kayıp gittiğini hisseder ama hırsla kendini toparlayıp ayağa kalkar.
“Kah…!”
Ağzından acı dolu bir hırıltı dökülür.
Göz ucuyla Sıradan Adam’ı görebilmektedir. Kılıcını umursamazca tutmakta ve kımıldamadan durmaktadır.
Duruş diye bir şeyi yoktur ve onu takip etmek için en ufak bir çaba da sarf etmemektedir.
Fakat Annerose bunu bir kibir olarak görmez.
Adam basitçe o kadar güçlüdür.
“Kabul ediyorum: İyisin.”
Annerose düzensiz nefesini kontrol altına alır ve kendini hazırlar.
Sıradan Adam sadece hızlıdır. Ezici bir şekilde hem de.
Annerose bu durumu haksızlık olarak değerlendirmez. Sonuçta hız da gücün başka bir biçimidir.
Ayrıca hâlâ kazanma şansı vardır. İhtimaller zayıftır ama henüz sıfır değildir.
Eğer rakibinin sahip olduğu tek şey hızsa… onu yakalaması yeterlidir.
Karşı bir darbe indirmelidir.
Sıradan Adam’ın ona saldıracağı an, zafere giden tek ve son şansı olacaktır.
Sorun, zamanında tepki verip veremeyeceğidir.
Bir önceki darbeyi engellemesini sağlayan tek şey talihtir.
Bunu bir kez daha başarabileceğinden şüphelidir.
Bu zaferi koparmak için şansa güvenemez; yeteneğe ihtiyacı vardır.
Refleksleri yetersiz kalırsa tecrübesine sığınacaktır.
Ve bu da yetmezse sezgilerine güvenecektir.
Elinin uzandığı her yola başvuracaktır.
Zamanlamayı tutturabildiği sürece… adamı biçmek için tek ihtiyacı olan şey hayatı boyunca geliştirdiği becerileridir.
Sessizce ama muazzam bir odaklanmayla Annerose o kritik anı bekler.
O an gelir.
En ufak bir uyarı emaresi bile yoktur.
Sıradan Adam’ın bedeni gözden kaybolur ve kaybolduğu an… tam kaybolmadan bir salise önce, Annerose kılıcını savurur.
Yörüngesinde henüz kimse yoktur.
Ancak bir saniye sonra bu durum değişir.
Kazandı!
Sıradan Adam belirir ve Annerose onu yakaladığından kesinlikle emin olur.
Kılıcı, adamın bedeniyle kesişecek bir hat üzerinde ilerlemektedir.
Bu hızda hamleden kaçınmak imkânsızdır. Bundan adı gibi emindir.
“Ne…?”
Adamın hareketine şaşkınlıktan donakalmış bir halde bakakalar.
Adam durur.
Sanki bunu önceden planlamış gibi, tam Annerose’un menziline girmeden hemen önce duraklamıştır.
Kılıcı boş havayı yararken adamın burnunun ucunu teğet geçer.
Bu bir tesadüf değildir.
Mükemmel bir mesafe kontrolünün eseridir.
Korkunç bir öngörünün ürünüdür.
Annerose, karşı saldırısını adamın atağına göre zamanladığını sanmıştır fakat durum hiç de öyle değildir. Adam, kendi saldırısını Annerose’un karşı hamlesine göre zamanlamıştır.
“Anlıyorum…”
İşte o an bir şeyin farkına varır.
Bu anlık çatışmanın ardından artık emindir.
Sıradan Adam… üstün bir kılıç tekniğine de sahiptir.
Kendi duruşu bozulmuştur ve adamın kılıcı üzerine doğru gelmektedir.
Bu, adamın o gün sergilediği en yavaş harekettir.
Fakat yavaş olmasına rağmen… tekniği neredeyse bir sanat eseri derecesinde olağanüstüdür.
“Ah…”
Çok güzeldir.
Ayrıca bu, Annerose’un bilincini kaybetmeden önce gördüğünü hatırladığı son şey olur.

“İnanılmaz biri…” Perv, yanında oturan Iris’in böyle mırıldandığını duyar.
Arenanın aşağısında, Sıradan Adam Annerose’u henüz alt etmiş ve sahneden ayrılmaya başlamıştır.
Perv, kalbindeki huzursuzluğu gizler. “‘Mutlak bir özgüven’…” “Görünüşe göre sezgileriniz tam hedefi vurdu, Prenses Iris.”
“Bu kadar iyi olacağını hiç tahmin etmemiştim…” “Onun gibi yetenekli bir kara şövalyenin bu zamana kadar dikkatlerden kaçmış olduğuna inanmak neredeyse imkânsız.”
“Katılıyorum. Sıradan Adam… Adını daha önce hiç duymamıştım.”
“Ben de böyle bir teknik daha önce hiç görmedim. Keskin, bir o kadar da eşsiz derecede güzeldi.”
“Bilinen hiçbir kılıç ekolüne ait değil, değil mi?”
Perv, hayatında bir kılıcın bu kadar zarafetle hareket ettiğini hiç görmemiştir. Iris’in de gördüğünü sanmamaktadır. Bu durum, yeraltı dünyasına ait bir ekolün mensubunun ilk kez toplum önüne çıktığı anlamına mı gelmektedir?
“Bildiğim kadarıyla değil, yine de kendisine doğrudan sormadan kesin bir şey söylemek imkânsız. Görünüşe göre sürprizlerin sonu gelmiyor.”
Iris koltuğuna yaslanır, ardından gerginliğini atmak istercesine derin bir nefes verir.
Kimse böyle bir sonuç beklemediği için özel davetli tribünü arı kovanı gibi kaynamaktadır. Herkesin dikkati Annerose’tan Sıradan Adam’a kaymış, sohbetler adamın bir sonraki rakibi üzerinde yoğunlaşmıştır.
“Prenses Iris, ikinci turda Sıradan Adam ile karşılaşacaksınız, değil mi?”
Iris tebessüm eder. “Evet.”
“Kendinizden emin konuşuyorsunuz.”
“Kazanmayı planlıyorum.”
“Öyle mi…?”
“Sıradan Adam’ın kılıç tekniği hızlı, keskin ve eşi benzeri olmayan bir güzellikteydi. Ne yazık ki benimki o açıdan onunkiyle boy ölçüşemez. Ancak maçların kaderini gösteriş belirlemez. Eğer az önceki dövüşü sergileyebileceğinin en iyisiyse, hâlâ benim dengim değildir.”
“Aynı fikirdeyim.”
Perv başıyla onaylar, ardından içinden bir ekleme yapar. Eğer bu Sıradan Adam’ın tüm gücüyse, Iris hâlâ kazanabilir. Birazcık yetenek, Iris’in büyü gücünü bastırmaya yetmeyecektir.
Peki ya bu onun gerçek gücü değilse?
Iris konuşmaya devam eder: “Büyük olasılıkla bir şeyler saklıyor. Duruşu, tavırları ve teknikleri tamamen sahte olmasına rağmen buraya kadar gelebildi.”
“Bütün bunları bildiğiniz halde hâlâ kazanabileceğinizi mi düşünüyorsunuz?”
“Sırrının ne olduğunu bilmeyebilirim ama o sırrı ne olursa olsun onu devirmeyi planlıyorum. Anlayacağınız, rekabetçi bir yapım vardır.”
Iris ayağa kalkarken ışıl ışıl gülümser. Gülümsemesinden adeta düşmanlık sızmaktadır.
“Anlıyorum.”
“Şimdi müsaadenizi istemek zorundayım. Yetişmem gereken bir maçım var.”
Perv, Iris’in uzaklaşmasını izler, ardından iç çeker.
Plana tehdit oluşturabilecek herkesi önceden araştırmıştır ancak Sıradan Adam’ın adı hiç geçmemiştir.
Eğer Sıradan Adam işlere müdahale edecekse bir an önce ortadan kaldırılması gerekir ama… acele etmeye gerek yoktur. Bu kararı, Sıradan Adam’ın Iris’e karşı yapacağı maçın sonrasına bırakabilir.
Sıradan Adam. Güzel ve kusursuzlaşmış bir ekolün ustası.
Perv, onun bu zamana kadar nasıl fark edilmediğini anlayamamaktadır.
Bir sebebi olmalıdır.
Sıradan Adam’ın gücünü gizlemesini gerektiren bir sebep.
Şimdiye kadar hiç ön plana çıkmamış olmasının bir sebebi.
Tarihe karışmış ancak babadan oğula aktarılan bir ekole mensup olabilir. Ya da hayır, Kanunsuz Şehir’den gelip belgelerinde sahtecilik yapmış olabilir.
Kanunsuz Şehir hiçbir ülkeye ait değildir; kötülüğün ve açgözlülüğün yuvasıdır. Tarikat, henüz oradaki savaşan üç hükümdarın hiçbirinin iç çemberine sızmayı başaramamıştır.
Eğer Kanunsuz Şehir’den geliyorsa, Sıradan Adam’ın Kan Kraliçesi’nin ailesinden bir üye olması gerekir. Gücü göz önüne alındığında, en azından yönetim kademesinde yer almalıdır. Perv, daha fazla geçmiş araştırması yapması gerektiğini fark eder…
Sıradan Adam’ın Gölge Bahçesi ile bağlantılı olma ihtimali de vardır. Yine de Sıradan Adam bir erkektir ve Gölge Bahçesi’nin Bushin Festivali’nde göze batan bir şey yapmak için hiçbir nedeni olmamalıdır. Her şey bir yana, bu pek olası görünmemektedir.
Yine de öyle ya da böyle, Perv onun hakkında kavranılamaz bir şeyler hissetmektedir.
Tıpkı Perv gibi, büyük ihtimalle o da yeraltı dünyasının bir üyesidir…
“Sırrı ne acaba…?”
Perv’in mırıltısı stadyumun gürültüsü içinde kaybolup gider.

“Sıradan Adam, bekle!!”
Uyandığında Annerose koridorda arkasından koşar.
Adam arkasını döner, Annerose da onun önünde durur.
“Beni orada fena yendin. Tamamen acizdim.” Başını kaldırıp ona bakar ve gülümser. “Daha da güçlenmek için memleketimden ayrılmıştım ve bunu başardığımı sanıyordum. Sanırım biraz da kibirlenmişim.”
Elini uzatır.
Sıradan Adam eline bakar, ardından yavaşça kendi elini uzatır.
“Bugün çok şey öğrendim. Teşekkür ederim,” der.
“İlk defa prangalarımı çıkarmak zorunda kaldım. Utanmanı gerektirecek bir şey yok.”
“… Bunu duymak beni gururlandırdı.” Annerose tekrar gülümser ve el sıkışırlar. “Sıradan Adam, sen tam olarak kimsin? Nasıl bu kadar güçlü oldun?”
Hüzünle gülümser, ardından bakışlarını kaçırır. Uzaklara, çok uzaklara bakıyor gibidir.
“Her şeyden vazgeçtim… Ben sadece güç, yalnızca güç peşinde koşmuş bir aptalım…”
“Sıradan Adam…”
Onun bu yalnız ifadesini gören Annerose’un göğsü sıkışır. Belli ki ona başka çare bırakmayan trajik bir geçmişi vardır.
“Şey… istersen Velgalta ordusuna katılmak ister misin? Sana layık bir mevki bulacağımdan eminim.”
Sıradan Adam sadece başını sallar.
“… O kadar parlak bir yolda yürüyemem.”
Arkasını döner ve yürümeye başlar.
“Bekle! Yarın yolculuğuma devam etmek için ayrılıyorum! O zamana kadar fikrini değiştirirsen gel beni bul!”
Sıradan Adam durmaz.
Annerose gitmesini izler, ardından arkasını döner.
Bu dünyada büyüklük görecelidir ve her zaman daha güçlü birileri vardır. Onun için Sıradan Adam ile dövüşmek ve onun kılıç tekniğini bizzat izlemek paha biçilemez bir deneyimdi.
Kılıç ustalığı adeta bir sanat eseri olacak kadar kusursuzdu. Annerose’a göre, adam sanki varını yoğunu bu işe adamış gibiydi.
Kazancağından emindir. Çok geçmeden bütün dünya onun adını öğrenecektir.
Zirvelerin de zirvesine tırmanacaktır.
Şimdilik tek yapabileceği onun yükselişini izlemektir ama kendisi de daha güçlü olmaya kararlıdır. Sıradan Adam ona gitmesi gereken yolu göstermiştir.
Güçlendiğinde tekrar karşılaşacaklardır.
O gün gelene kadar savaşmaya devam edeceğine ant içer.

Ahhhhh, çok iyi gitti.
Bayaaağı bayağı iyi gitti hem de.
Performansımı olabildiğince zarif kılmaya odaklanabildim. Gölgelerdeki yüce güç olma eğitimlerim sırasında gösterişli bir kılıç kullanma tarzının peşine düştüğüm bir dönem olmuştu. Biraz fazla zarafet doluydu, bu yüzden bugünlerde Shadow olarak onu pek kullanmıyorum ama o zamanlar döktüğüm alın terinin sonunda karşılığını vermesine sevindim.
Annerose sayesinde bu Bushin Festivali için belirlediğim hedeflerin yaklaşık yüzde yetmişini tamamlamış oldum. Geriye sadece sahneden nasıl çekileceğimi bulmak kaldı. Fakat o kadar çok seçenek var ki tam bir çıkmazdayım.
En basit yol turnuvayı doğrudan kazanmak olurdu ama olaya bütünsel bakarsak, Iris’e karşı yapacağım bir sonraki maç zirve noktasını sahnelemek için en uygun yer. Seçeneklerden biri Iris’i mağlup edip ardımdan sırra kadem basmak. Bak bu seçenekte acayip havalı bir hava var.
Gölgelerin efendisinin herkesçe güçlü kabul edilen birini alt edip ardından “Buradaki işim bitti…” diyerek kaybolduğu o sahne…
İşte buna bayılıyorum.
Ayrıca Iris’i yenip ortadan kaybolursam, ablamın tüm turnuvayı kazanmak için gayet iyi bir şansı olur.
Ama kötü adama dönüştüğüm bir senaryo da oldukça cazip geliyor.
Iris ile maçımın ortasında bir anda çıkıp, “Ben Suikastçılar Loncası’ndan bir suikastçıyım…” “…ve şimdi canın bana ait!” diyebilirim. Ve kuralları hiçe sayarak tüm gücümle saldırmaya başlayabilirim. Bu senaryo, bana sahneden çekilmek için son derece zarif bir bahane sunduğu için ekstra puan topluyor.
Yine de turnuvayı tamamen kazanmak bana en büyük tatmin duygusunu yaşatırdı.
Seçebileceğim daha pek çok heyecan verici seçenek var üstelik. Bunu iyice, enine boyuna düşünmem gerek.
Aklımı kurcalayan türlü türlü seçeneklerle lüks locaya doğru geri dönüyorum. Vardığımda oturduğum koltukta tanımadığım bir adamın oturduğunu görüp oradan tüymeye karar veriyorum.
Claire’in maçı da bitti zaten, neyse ne.
Yurda döndükten sonra kafamda senaryolar üretmeye devam ediyorum.
