Rose yağmurun yağdığını duyabilmektedir.
Dışarıya vuran damlaların sesi dikkatini çeker.
Nefesini düzene sokar, ardından antrenman meçini aşağı indirir.
Eliyle yüzünden süzülen teri sildikten sonra saçlarını düzeltir.
Loş antrenman tesisindeki sessizliği yalnızca yağmur bozmaktadır.
Rose bir süre gözlerini kapatıp sadece yağmurun sesine odaklanır. Nemli hava boğazında bir düğüm oluştursa da bunu yutkunarak bastırır.
Su sesini her zaman güzel bulmuştur.
Rose, bir sanat ve kültür ülkesi olan Oriana Krallığı’nda doğmuştur. Çocukluğunda sayısız sanat dalıyla iç içe büyümüş, estetik anlayışı mükemmel seviyeye ulaşmıştır. Oriana kraliyet ailesinin her üyesi, hayatları boyunca uzmanlaşmak üzere tek bir sanat dalı seçerdi. Bu resim, müzik veya oyunculuk olabilirdi. Her biri dilediğince seçim yapmakta özgürdü.
Küçük Rose sanata büyük ilgi duysa da hiçbir zaman tek bir alanda karar kılamamıştı. Onun gözünde sanatın her türü güzel ve eşsizdi.
Resim, müzik, oyunculuk, moda tasarımı, heykel ve diğer hepsi o kadar harikaydı ki aralarından tek birini seçmesi imkânsızdı. Bu yüzden hepsiyle az çok ilgilendi ve her birinde ortaya koyduğu eserlerle büyük takdir topladı.
Oriana Krallığı’ndaki tüm sanatçılar, Rose’un yoluna hangi sanat dalıyla devam edeceğini merakla ve heyecanla bekliyordu.
Fakat o, kılıç sanatını seçti.
Bir gün ansızın tüm sanat dallarını bir kenara bıraktı ve kılıç eğitimi almaya başladı.
“Neden kılıç?” diye sordu hepsi ona.
Bu konuda pek bir şey söylemedi.
Sadece kılıç kullanımında bir güzellik gördüğünü belirtti.
Ne var ki Oriana Krallığı halkı, kılıç kullanmayı kaba ve barbar insanların alanı olarak görüp aşağılıyordu. Onu geçerli bir sanat dalı olarak kabul etmeye yanaşan pek az kişi vardı.
Ailesinin itirazlarına kulak asmayan Rose, Midgar Kara Şövalye Akademisi’ne kaydoldu.
Kalbinin derinliklerine kazınmış muazzam güzellikte bir kılıç savuruşu vardı.
Bundan kimseye bahsetmemişti ama gözü gibi sakladığı bir anıydı. Bu yola koyulmasının yegâne sebebi, tek bir kılıç ustasına duyduğu sessiz hayranlıktı.
O gün gördüğü kılıç kullanımının güzelliğini asla unutamayacağını biliyordu.
Hayatının gayesi, günün birinde o güzelliğe erişebilmekti.
Kendi ülkesindeki kimse bunu kabullenmeyecekti ama bu onun umurunda değildi. Bu işin peşinden övgü almak arzusuyla koşmuyordu.
Başka kimse bunu kayda değer görmese bile bu yolda yürümeye kararlıydı.
Bu durum onun için sorun teşkil etmiyordu.
Ancak birkaç gün önce bir mektup aldı.
“Babam Bushin Festivali’ne katılacak… ” diye mırıldandı kiraz çiçeği rengindeki dudaklarıyla. Kılıç sanatını hor gören bir adam olan kralın bu etkinliği izlemeye gelmesi alışılmadık bir durumdu. Rose, babasının kendisini eve geri sürüklemek için geleceğinden emindi.
Etrafta pek çok söylenti dolaşıyordu ama özellikle bir dedikodu Rose’un dikkatini çekmişti.
Konuşulanlara göre bir adam gayriresmî olarak nişanlısı seçilmişti.
Bunu duyar duymaz, durumun doğruluğunu sormak için ailesine hemen bir mektup gönderdi. Fakat henüz bir yanıt alabilmiş değildi.
Oysa o, kalbindeki adamı çoktan seçmişti. Ölümden korkmayan, ruhu alev alev ve tertemiz olan o adam, kendisi için seçtiği hayat arkadaşıydı.
İşte bu yüzden Bushin Festivali’nde yeteneklerini babasına kabul ettirmek zorundaydı… kılıcıyla.
Belki o zaman, diye umut etti, babası belki… Rose yanaklarını tokatladı.
“Odaklan,” diye mırıldanarak terden sırılsıklam olmuş tuniğini sıyırıp attı.
Terden ışıldayan teni açıkta kaldı. Dolgun göğüslerini örten tek şey, Mitsugoshi’den aldığı spor sütyeniydi.
Bu yaptığı biraz edebe aykırıydı ama buraya başka kimsenin gelmeyeceğini bildiği için dert etmemeyi seçti.
Antrenman meçini hazır konuma getirip zihninde bir imge canlandırdı.
Sergilediği o en mükemmel performansı getirdi gözlerinin önüne… hani şu akademinin saldırıya uğradığı zamanki halini.
Bushin Festivali yakında başlayacaktı. Festival başlamadan önce o hissi yeniden yakalamak zorundaydı.
Rose’un meçi havada rüzgâr gibi savrulurken ter damlaları etrafa saçıldı. Bal rengi zarif saçları çözüldü.
Yüzüne dökülen saç tellerini kenara itip kılıcını savurmaya devam etti.
Tüm bu süre boyunca dışarıda yağan yağmurun sesini duyabiliyordu.
Ama o his bir türlü geri gelmiyordu.

Bushin Festivali sezonu gelip çattı.
Başkentin cıvıl cıvıl sokaklarında yürüyorum. Kalabalığın profili her zamankinden farklı.
Yoldan geçen insanların ırkları, uyrukları ve meslekleri birbirinden farklı olsa da hepsi bu etkinliğin tadını çıkarma ortak amacını paylaşıyor. Daha önce birbirleriyle tek kelime konuşmamışlar ve muhtemelen bir daha asla konuşmayacaklar, buna rağmen aralarında tuhaf bir birlik duygusu var.
Festivaller böyle işler işte.
Bu tarz ortamları pek sevmediğim söylenemez. Sonuçta tek bir şey için bu şart: Herkes topluca tek bir şeye odaklandığında, hayal edilebilecek en muhteşem sahne ortaya çıkar.
Bushin Festivali.
“Büyük bir dalga yaklaşıyor ve bu dalgaya sörf yapmazsam bana da yazıklar olsun.”
Yapılacaklar listemin en başındaki maddenin üstünü çizeceğim.
Hani şu gizemli ve belalı bir tipin büyük bir turnuvaya katıldığı, herkesin önce “Dur bir dakika, o adam kendini öldürtecek!” düşüncesinden… …sonra “Bekle bir dakika, bu herif aşırı güçlü!” şaşkınlığına… …ve en sonunda da “Kim ulan bu adam?!” noktasına gelmesi kalıbı var ya, işte o.
Bunu başarmak için herkesin iş birliğine ihtiyacım olacak.
Kalabalığın arasından sıyrılarak sonunda Mitsugoshi’nin kraliyet başkenti şubesine ulaşıyorum.
Sıranın kendisine gelmesini sabırla bekleyen insan kuyruğunu görmezden gelip içeri süzülüyorum. Dükkânın sahibiyle arkadaşım, yani sorun yok, değil mi?
Sezon yoğunluğu yüzünden dükkân ana baba günü ama çok geçmeden cazibeli bir tezgahtar kız beni fark edip yanına çekiyor.
“Tamamen sallıyormuşum gibi geldiğini biliyorum ama dükkân sahibiyle gerçekten arkadaşım. Valla bak.”
“Farkındayım.”
Beni gerçekten tanıyıp tanımadığı konusunda biraz endişeliydim ama neyse ki gerçekten tanıyormuş.
Beni geçen seferki o muazzam koltuğun bulunduğu odaya götürüyor. Koltuğa kuruluyorum.
Vay anasını! Buna oturunca insan kendini harbiden kral gibi hissediyor.
Hatta bana bir bardak buzlu elma suyu bile getiriyorlar. Konsantre de değil, taze sıkma.
Portakal suyu yerine elma suyunu tercih ettiğimi bilmeleri ince düşünce doğrusu. Ferahlatıcı ve buz gibi, şu sıcak yaz günlerinde ilaç gibi geliyor.
Odaya tatlı bir yaz rüzgârı doluyor. Çın, çın diye bir ses duyuluyor.
“Rüzgâr çanı ha…?”
Pencereye baktığımda mavi gökyüzünün ve kocaman yaz bulutlarının önünde asılı durduklarını görüyorum.
“Lütfen burada biraz bekleyin.”
Başımı sallıyorum. Görevli kız Gamma’yı çağırmaya gidiyor, içeri başka bir kız girip beni yelpazelemeye başlıyor. Yazlık elbisesi teninin büyük kısmını açıkta bırakıyor.
“Biliyor musun, karnım da biraz kazınmaya başladı.”
“Hemen bir şeyler hazırlatıyorum.”
Bulutları izlerken, ne zaman yiyeceğimsiz kalsam kesinlikle buraya gelip otlanmaya karar veriyorum.

Çok sevdiği efendisinin geldiğini duyan Gamma, kalan işlerini hemen altlarına devredip Gölge Salonu’na koşar.
Üzerinde diz boyunda, ince, siyah bir elbise, ayağında ise ona eşlik eden yazlık beyaz yüksek topuklu ayakkabılar vardır. Mis kokulu bir parfüm sıktıktan sonra salona adım atar.
“Geldim, Efendimiz.”
Efendisi Gölge tahtında oturmuş, kolları bağlı vaziyette gökyüzünü izlemektedir. Bu keskin bakışları bulutlara mı yönelmiştir yoksa çok daha derin bir şeye mi?
Gamma bunu kestiremez.
“Senden bir isteğim var.” Efendisi konuşurken bakışlarını ona çevirir.
Onun her zamanki vakur bakışlarıyla göz göze geldiğinde Gamma’nın kalbi pır pır eder. Böyle bir umuda kapılması biraz edepsizlik olsa da, saç stilini değiştirdiğini fark edip etmediğini merak eder.
“Emredin, derhal gerçekleştireyim.”
“Kılık değiştirip Bushin Festivali’ne katılmak istiyorum,” der efendisi.
Sözler ağzından çıkar çıkmaz, Gamma’nın o muazzam zekası çoktan çalışmaya başlamıştır.
Sadece efendisinin niyetini değil, bunun da ötesinde yatan asıl amacını kavrayabilmek için var gücüyle düşünür.
Ancak… zihni bomboş kalır.
Böyle bir hamlede bulunması neden gereklidir ki?
Ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu gizemi çözemez. Utana sıkıla sormak zorunda kalır.
“Neden?”
Efendisi gözlerini Gamma’dan kaçırıp tekrar gökyüzüne diker.
Bakışları üzerinden kayıp gittiğinde, Gamma sanki onun ilgisini kaybetmiş gibi hisseder. Gözleri endişeyle fıldır fıldır döner.
“Rica etsem… bana bu soruyu sormasan?” diye rica eder, gözlerinde uzaklara dalan bir ifadeyle.
Gamma gözlerini öne eğer ve dudağını ısırır.
Yıkım Cadısı Aurora ile dövüştüğünü duyduğunda Gamma’nın aklından bir düşünce geçmişti. Orada olsaydı, onun planını gerçekten kavrayabilecek miydi?
Bunu başarabileceğine dair en ufak bir inancı yoktu.
Olay yerinde bulunan Gölge Bahçesi üyelerinin hiçbiri bunu idrak edememişti. Sonunda onun tercihi en mükemmel seçim olmuştu ama kimse onunla aynı frekansı yakalayamamıştı. Eğer Gamma orada olsaydı, efendisinin niyetlerini çözmekten başka çaresi kalmayacaktı.
Gamma, Gölge Bahçesi’nin beynidir. Onun varoluş amacı budur.
Eğer bunu başaramıyorsa, örgüt için hiçbir değeri yok demektir.
Bunu bildiği halde yine çuvallamıştır.
“Bağışlayın beni… Kimseye bahsedemeyeceğiniz bir şey olmalı.”
Gamma, efendisinin güdülerine ya da duygularına dair en ufak bir ipucu bile çıkaramamıştır.
Tam anlamıyla bir fiyaskodur.
Çok bilmişlik taslamayı bırakıp sadece söyleneni yapsa çok daha iyi olacaktır.
“Daha fazla sormayacağım, emriniz derhal yerine getirilecek.”
Gamma diz çöker, gözlerinin kenarında biriken keder gözyaşlarını saklamak için yüzünü gizler.
Yaşları sildikten sonra altlarına hızla talimatlar verir. Gidip bir şey getirirler.
“Bu da ne?” diye sorar efendisi, getirilen şeyi incelerken.
“Sizin Gölge Bilgeliğiniz doğrultusunda modifiye edilmiş slime. İçine büyü gücü zerk edildiğinde tıpkı bir insan teni hissi uyandırıyor.”
“Ooh…?”
Gamma ten rengi slime’ı efendisine takdim eder.
“Yani bunu doğrudan yüzüme mi sürüyorum?”
“Doğrudur.”
Efendisi slime’ı yüzüne yayarak kaplar.
Aynaya bakarak, “Yüzüme çamur sürmüş gibiyim,” der.
“İşte burada devreye Nu giriyor.”
“Müsaadenizle.” Nu, efendilerinin önüne geçip keskiye benzeyen küçük bir bıçak çıkarır. “Slime’ı yontacağım.”
“Ha, anladım.”
“Nasıl bir yüz arzu edersiniz?”
“Güzel soru… Şöyle ezik görünen bir şey olsun.”
“Ezik, öyle mi…?” Nu bir an düşünür.
“Şu adama ne dersiniz?” Gamma bir klasör açıp Nu’ya genç bir adamın nüfus kayıt bilgilerini gösterir.
“Mundane Mann. Altena İmparatorluğu’nda bir soylu ailesinin üyesi. Yirmi iki yaşında. Tembel biri, kara şövalye standartlarına göre zayıf kalıyor ve beş yıl önce evlatlıktan reddedilmiş. Sonrasında paralı asker ve muhafız olarak çeşitli yerlerde çalışmış. Son işi ise Lanetlenmişlerle dolu bir arabayı korumaktı.”
Adam tembelin tekiydi ama bu pek de günah sayılmazdı. İçinde ne olduğundan habersiz bir şekilde arabayı koruyordu. İşte o zaman şansı yaver gitmedi.
“Kemik yapısı sizinkiyle benzer, bu yüzden iş görür. Ayrıca kimlik belgeleri de zaten elimizde mevcut.”
“Güzel. Sahte kimlik hazırlamaktan daha güvenli olacaktır. Uygun görür müsünüz, Efendimiz?”
“Evet, Mundane denen şu adamla devam edelim.”
“O halde vakit kaybetmeden.” Nu bıçağını alır ve slime’ı yontmaya başlar.
Makyaj konusunda üstüne yoktur. Hatta kozmetik denince akla gelen ilk kişidir.
Yontma işlemini kaşla göz arasında bitirir ve efendilerinin yüzünde sıradan bir adamın çehresi belirir.
Aynaya bakarken hayranlık dolu bir ses çıkarır. “Ooh, bu bayağı iyiymiş…”
“İşinizi görür mü?”
“Evet, harika oldu. Bayağı ezik görünüyorum.”
Yüzde göze çarpan hiçbir özellik yoktur, son derece silik bir izlenim vermektedir. Gözlerinin altında hastalıklı torbalar, acınası halde kirli sakallar, sarkan bir ağız ve mat bir ten vardır. Adam baştan aşağı güvenilmez görünmektedir.
Efendisini bu kadar memnun görmek Gamma’nın içini ısıtır.
“İçine büyü zerk ettiğinizde yüz sertleşecektir, sonrasında dilediğiniz gibi çıkarıp takabilirsiniz.”
“Süper.”
“Zayıf yönlerine gelecek olursak, slime giysileri kadar esnek değil ve neredeyse hiç fiziksel koruma sağlamıyor.”
“Anladım, yani sadece kozmetik amaçlı. Bu malzemeden komple giysi yapmak mantıksız olurdu.”
“Doğru. Ayrıca…”
Nu kısa açıklamasını tamamladıktan sonra efendileri ayağa kalkar.
“Sırtımı kamburlaştırırsam role daha çok uyarım muhtemelen.”
Sırtını hafifçe eğip bükerek ortalıkta yürümeyi dener.
“Bravo,” diyerek takdir eder Gamma, tebessümle alkış tutarken.
Bir insanın fiziksel becerisini sadece duruşuna ve yürüyüşüne bakarak anlamak mümkündür. Güç büyük ölçüde ayaklardan gelir. Vücutlarını yönetmekte usta olan insanlar, bedenlerine mümkün olduğunca çok güç aktarabilecek şekilde kendilerini taşırlar. Elbette birini değerlendirirken her şey bundan ibaret değildir ama yararlı bir referans noktasıdır.
Gamma’ya bunu bir zamanlar efendisi öğretmiştir ve o da mantığını kusursuzca kavramıştır. Ancak bu kusursuzluk, işi uygulamaya koyma yeteneğine kadar uzanmamaktadır. Duruşu zariftir, o kadar. Bu kuralın herkes için geçerli olmadığının ders kitabı niteliğinde bir örneğidir.
“Omuzlarımı da düşürmeliyim… Evet. Bir de leğen kemiğimin hizasını bozmamaya dikkat etmeliyim. O şekilde kalırsa başıma dert açar.”
Efendisinin zayıflık izlenimi vermek için yürüyüş pratikleri yapmasını izleyen Gamma’nın içi tatlı bir huzurla dolar. Altındakilere talimat verir.
“Kıyafet ve ucuz bir kılıç hazırlayın.”
“Ah, güzel düşünce.”
Bu üç kelimeyi duyan Gamma’nın kalbi sevinçle dolup taşar.
“Evet, bunlar iyi görünüyor. Gidip Bushin Festivali için kaydolayım.”
Efendisi ses tellerini kurcalıyor olmalı ki sesi boğuk ve kısık çıkar.
“İşte adama ait belgeler. Dikkatli olun.”
Gamma başını öne eğer ve efendisinin uzaklaşmasını izler.
“Teşekkürler. Ha, bu arada bir şey daha var.”
Efendisi kapının önünde duraklar.
“Şu saç stili sana çok yakışmış.”
Gamma’nın beyni donup kalır.
Kapı tık edip kapanır.
“Güm!”
Ve Gamma’nın topuğu kırılır.
“Gamma?!”
Yüzü dosdoğru yere kapaklanır ama burnundan oluk oluk kan akmasına rağmen yüzünde katıksız bir mutluluk ifadesi vardır.

Bushin Festivali kayıtları arenanın resepsiyon masasında yapılıyor.
Çevremdeki diğer kara şövalyelere göz atarak sıraya giriyorum.
Önümdeki adam uzun boylu ve kaslı olduğu için ilk bakışta güçlü duruyor ama denge merkezi çöp gibi.
Hmm. Ucu ucuna kurtarıyor ama sanırım ondan kıl payı daha zayıf görünüyorum.
Arkamda daha fazla savaşçı sıraya giriyor.
Birinin kütle merkezi oldukça sağlam ama biraz göbekli. Kahretsin, dengesinin bu kadar iyi olmasının sebebi muhtemelen bu. Çok fazla içki içince böyle oluyor işte dostum.
Ama sanırım durumum iyi. Adamın korkutucu bir yüz ifadesi var, yani ben hâlâ daha zayıf görünüyorum.
Etrafıma bakıp insanları değerlendirmeye devam ediyorum. Kendi çapımda “kim daha zayıf görünüyor” turnuvası düzenliyorum sanki.
Sonuçta, “Dur bir dakika, bu adam kendini öldürtecek” konumundan “Kim ulan bu adam?!” konumuna geçmek istiyorum, bu yüzden etraftaki en ezik tip gibi görünerek başlamalıyım.
Şu adam bir hiç; oradaki tip önemli biri değil; karşısındaki herif çelimsizin teki; bu ezikse hiçten de öte… Kahretsin, etrafta fazla ezik var.
Ama hallederim. Şu anda ben Sıradan Adam’ım.
Adil ve tarafsız değerlendirmemi tamamladıktan sonra, bu kalabalığın arasındaki muhtemelen en etkisiz eleman olduğuma karar veriyorum.
Memnuniyetle başımı sallarken biri bana sesleniyor.
“Hey, velet. Şimdiden vazgeçsen iyi edersin.”
“Hmm?”
“Vazgeçmezsen ölürsün.”
Arkamı döndüğümde arkamda dikilen kadın bir kara şövalye görüyorum.
Kalbim küt küt çarpmaya başlıyor. Yoksa o klasik klişe mi geliyor?
“Kimsin sen?”
“Ben Annerose. İyice düşünmeden katılmayı planlıyorsan, şimdiden çekip gitsen iyi edersin.”
Annerose bana sert bir bakış atıyor.
Bunu yapınca içimden yumruğumu havaya kaldırıyorum.
Biliyordum… Zayıf bir ezik büyük bir turnuvaya katılmaya kalkıştığında yaşanan o malum sahne bu.
“Amatörün tekisin. Sadece sana bakarak bile bunu anlayabiliyorum.”
Annerose bana doğru yaklaşıyor ve bir kol mesafesi uzaklıkta duruyor.
Soluk mavi gözleri inatçı bir hava yayıyor ve omuzlarına gelen saçlarının rengiyle mükemmel uyum sağlıyor.
“Kılıcın ucuz, vücudunsa zayıf.”
Annerose işaret parmağıyla silahıma ve göğsüme hafifçe vuruyor.
“Turnuvada köreltilmiş kılıçlarla dövüşülüyor ama bunu hafife alırsan ölürsün.”
Bana tekrar sertçe bakıyor.
Bakışlarına karşılık verip bir an için düşünüyorum. Verilebilecek en iyi tepki ne olurdu acaba…?
“İnsanları dış görünüşlerine göre yargılamamalısın,” deyip arkamı dönüyorum.
Olayım zayıf görünmek ama gizliden gizliye güçlü olmak. Burada pısıp korkak gibi davranmamın bir anlamı olmaz.
Benim aşırı küstah ve kendini bilmez biri olduğumu düşünmesi işime daha çok gelir.
“Hey, parlamana gerek yok. Ben sadece seni düşünmeye çalışıyorum, ayrıca…”
“Endişen kendine kalsın.” Ses tonumu olabildiğince kendinden emin hale getiriyorum.
“Gerçekten ama…”
Aniden başka bir adam konuşmamıza balıklama dalıyor. “Hey, velet. Hanımefendinin dediklerini dinlesen iyi edersin.”
Görünüşünü tarif etmem gerekirse, kaba saba bir profesyonel güreşçiye benzediğini söylerdim. Diğer yandan, sırtındaki devasa kılıcı taşıma rahatlığı ve yüzünü kaplayan savaş yara izleri onu daha çok tecrübeli bir savaşçı gibi gösteriyor.
Dürüst olmak gerekirse, benim ve Annerose’un dışında muhtemelen etraftaki en güçlü kişi o.
“Adım Quinton. Bu Bushin Festivallerine birkaç kez katıldım ama her yıl ortamın neşesini kaçıran böyle ezik tipler çıkıyor. Sana yalvarıyorum: Evine dön ve ananın memesini emmeye devam et.”
Etrafımızdakiler Quinton’ın üzerime kustuğu bu açık küçümsemeyi duyunca, kalabalık kaba kahkahalar atıp onaylayan tezahüratlarda bulunuyor.
Tek tepkim Quinton’a yan bir bakış atmak ve dudaklarımın kenarını hafifçe yukarı kıvırmak oluyor. “En azından senden güçlüyüm.”
Quinton’ın yüzü kıpkırmızı kesiliyor.
“Ah-ha-ha-ha! Hey, Quinton! Velet seninle dalga geçiyor!”
“Quinton, o yumurcağın seninle böyle konuşmasına izin mi vereceksin?!”
Laf atanların gazına gelen Quinton kaşlarını çatıp beni yakamdan havaya kaldırıyor.
“Hey, kime çene çaldığına dikkat et. Benden daha güçlü olduğunu mu söylemiştin sen?”
Hiç cevap vermiyorum.
Sadece sırıtmamla yetiniyorum.
“Görünüşe göre birinin… sana bir ders vermesi gerekiyor!!”
Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz Quinton beni geriye doğru savuruyor.
Birine çarpıp yere kapaklanıyorum.
“Ha şöyle, gebert onu!!”
“Ah-ha-ha-ha! Çocuğa fazla yüklenme!!”
O zamana kadar etrafımızda bir çember oluşuyor. Çapulcular işte, hiçbir dövüş fırsatını kaçırmazlar.
“Özür dileyeceksen tam zamanı,” diyerek tehditkar bir şekilde boynunu kütletiyor Quinton.
Başımı iki yana sallıyorum. “Adamım, harbiden üçüncü sınıfın tekisin.”
“Şimdi bittin sen!” Quinton yumruğunu sallayarak üzerime çullanıyor.
Duruşu tamamen çöp.
Açıkça söylemek gerekirse, bu dünyadaki insanlar silahsız dövüş konusunda berbat. Daha doğrusu, silah kullandıklarında daha güçlü oluyorlar. Taraflardan biri ya zaferden tamamen emin olmadıkça ya da sırtı duvara dayanıp başka seçeneği kalmadıkça yumruk yumruğa kavgalar pek yaşanmaz.
Kimsenin silah kullanamadığı bir turnuva düzenlenseydi, eninde sonunda ben kazanırdım. Bu konuda kendime oldukça güveniyorum.
Bundan sonra ne yapacağıma dair sayısız strateji zihnimden geçiyor.
Sağ direk veya sol kancayla karşılık vermek basit ama etkili olurdu. Onu bir direkt yumruk veya ön tekmeyle durdurup geride kalmak güvenli olurdu. Hemen savunmaya geçmekse çok daha güvenli olurdu. Başka seçenekler de var; dizlerimi veya dirseklerimi kullanmak sağlam bir tercih, yere sermeden önce üstüne çullanmak da iyi olabilir.
Ciddi ciddi dövüşmeyi planladığım güçlü bir rakip olsaydı, muhtemelen direkt bir yumrukla girerdim. Ancak yumruğumu sıkmazdım; bunun yerine elimi açık tutar, menzilimi uzatır ve doğrudan gözlerine oynardım.
Ama bu adama karşı o kadar ileri gitmeye gerek yok. Üstelik… Henüz dövüşesim yok.
“Al sana!!”
Quinton’ın yumruğu yanağıma gömülüyor.
Beni havalandırıp izleyici duvarına doğru savuruyor.
“Seninle daha işim bitmedi!!”
Quinton’ın yumrukları üzerime yağmaya başlıyor.
Sol, sağ, sol, sağ, sağ, sağ.
Ona parmağımı bile sürmüyorum, darbeleri alıyorum ve tam zamanının geldiğini hissettiğimde yere kapaklanıyorum.
“Hey, bu adam zayıfın tekiymiş!” “Bayağı ezik lan bu!”
“Ah-ha-ha-ha!” “İyi kıçını benzettiler ama!”
Seyircilerin alaycı bağrışlarının tadını keyifle çıkarıyorum.
“Ne oldu?” “Dilini mi yuttun?” “Omurgasız ezik.” Quinton tepeden bana bakıp sırıtıyor.
Ben de başımı kaldırıp ona bakıyorum ve sırıtmamla karşılık veriyorum. “Yumruklarım senin gibisine harcanmayacak kadar değerli.”
“Biri hâlâ terbiyesini takınmayı öğrenememiş bakıyorum!”
“Bu kadar yeter!!” Annerose lafıyla Quinton’ın havadaki yumruğunu durduruyor. “Bunu fazla ileri götürüyorsun. Devam etmek istiyorsan, benimle kapışmak zorunda kalırsın.”
Kafasını kaldırıp adama sertçe bakıyor.
“Ooo, hatun seninle ‘kapışmak’ istediğini söyledi lan!!”
“Benimle de kapış güzelim!!”
Etrafındakilerin aksine Quinton’ın ifadesi son derece ciddi. Cıklayıp arkasını dönüyor.
“Ne oldu Quinton?” “Çişin falan mı geldi?”
“Ne?” “Bitti mi yani?” “Yuh!”
Quinton uzaklaşıyor ve kalabalık dağılıyor.
“Çok özür dilerim. İşlerin bu kadar kontrolden çıkacağını düşünmemiştim.”
Annerose bana elini uzatıyor.
Elini görmezden gelip kendim ayağa kalkıyorum.
“Onu durduracaktıysan en başından yapabilirdin. Haksız mıyım?”
Sorumu duyunca Annerose irkiliyor. “Bushin Festivali’nde telafisi imkansız bir zarar görmendense burada biraz dayak yemenin senin için daha iyi olacağını düşünmüştüm ama fazla ileri gitti. Ne kadar kötü yaralandın?”
Annerose bana dokunmak için uzanıyor ama elimi kaldırıp onu durduruyorum.
“İyiyim.”
“Hayır, sen…” “Ne?”
Fark etmişe benziyor. Eşek dayağı yemiş olmama rağmen gözle görülür hiçbir hasar almadım.
Tek yaram dudağımdaki küçük bir kesikten ibaret.
Başparmağımla kanı siliyorum, sonra ona arkamı dönüyorum.
“Bayağı zaman oldu…” “kendi kanımın tadını almayalı…” ,” diye mırıldanıyorum Annerose’un duyabileceği bir sesle.
“…!” “Bekle!” “Adın ne senin?!”
Annerose’un bakışlarının sırtımı delip geçtiğini hissedebiliyorum.
“…” “Sıradan.”
Bununla birlikte kalabalığın arasında kayboluyorum…
ve yumruğumu havaya kaldırıyorum.
İşte bu be!
Mükemmel başardım.
“Herkes onu küçümsüyor ama seçilmiş birkaç kişi onda garip bir şeyler olduğunu fark ediyor…!”
Bu klişeye bayılıyorum.
Bana sorarsanız, bir turnuvadan önce gerçek gücünü sergileyenler üçüncü sınıftır.
Zaten bundan nasıl keyif alacaksın ki? Gerçek gücünü hayal edilebilecek en sıkıcı biçimde ve yerde ortaya çıkaracaksan ne anlamı var?
Asıl dövüşler başlayana kadar herkesin seni ezik biri sanması çok daha iyi. Sonra turlara geçtiğinde, “Bir dakika, bu herif bayağı güçlü sanki!” diye düşünmelerini sağlarsın. Ve ardından, zirve noktasında bu durum şuna dönüşür: “Hayır…” “Adamın inanılmaz bir gücü var!” İşte birinci sınıf iş dediğin böyle olur.
O belirleyici ana kadar seyircinin beklentilerini yönlendirmek, bu Bushin Festivali’ndeki görevim.
Az önce başardığım şeyin keyfini çıkarırken bir süre siperde gizleniyorum.
Sonra Annerose ve diğerlerinin gittiğini görünce çaktırmadan sıraya geri dönüp kaydımı tamamlıyorum.

Bushin Festivali ön elemeleri haftaya başlıyor. Tekrar Cid kılığına bürünüyorum, arenanın tepesinden aşağı bakıp turnuva için çeşitli senaryoları kafamda canlandırarak biraz vakit geçiriyorum; ardından Tuna King’den iki sandviç alıp yurda dönerken yiyorum.
Batan güneşin aydınlattığı yolda yürürken, bir ara Alpha’ya Tuna King ısmarlamaya söz verdiğim aniden aklıma geliyor.
Alpha her zaman meşgul göründüğü için bir türlü fırsat bulamamıştık. Neyse, sağlık olsun. Eminim günün birinde o sandviçi ona ısmarlarım. Sonuçta o bir elf, rahatlıkla üç yüz yıl yaşayabilir; ben de büyü kullanarak iki yüzü devirmeyi planlıyorum. Ölmeden önce hallettiğim sürece sıkıntı yok. Aceleye gerek yok.
Kampüse yaklaştıkça ağustos böceklerinin sesi daha da yükseliyor. Yaz akşamları onların krallığı neticede. En azından olayı böyle romantize etmek hoşuma gidiyor.
Akademi akşam ışığında parıldıyor ve yangından sonraki restorasyon çalışmalarının sorunsuz ilerlediği anlaşılabiliyor. Bu gidişle tam da yaz tatili biterken zamanında tamamlanacak. Bir keresinde Skel gaza gelip, “Keşke bütün lanet olası yer kül olsaydı,” demişti ve ona hak vermeden edememiştim. Yalan yok, bütün öğrenci mevcudu yaz tatilinin uzamasını umuyordu, bu yüzden hepsinin aynı şeyi hissettiğine bahse girerim.
Okul binasının yanından geçip yurtlara çıkan yola yöneliyorum.
Etrafta kimse yok.
Öğrencilerin çoğu evlerine döndü. Aslında düşününce, ablam da deliye dönüp benim de onunla eve gelmemi söylemişti. Tabii ki onu takmayıp Kutsal Alan’a gittim ama sonrasında ona ne oldu merak ediyorum. Muhtemelen festivalin ana turları başladığında buralara dönmüş olur.
Aklımdan bu düşünceler geçerken, ilk sandviçimin son lokmasını ağzıma tıkıyorum.
Derken, hülyalarımdan sarsılarak uyanıyorum.
“Dikkatsizlik en büyük düşmandır, biliyorsun değil mi?”
Bir antrenman meçinin kınının omzuma hafifçe vurduğunu hissediyorum. Hiçbir öldürme niyeti hissetmediğim için cevap vermeye tenezzül etmiyorum.
Kını tutan kişi hafifçe kıkırdayıp kılıcını kılıfına sokuyor. Bal rengi bukleleri ve nazik bakışlarıyla çekici genç bir kadın: Rose.
“Selam. Antrenman mı yapıyordun?”
“Hı-hım. Biraz boş vaktim vardı, ben de birkaç kılıç sallayayım dedim. Tuna King’e uğradın sanırım?”
“Evet, yakınlardaki dükkanlardan birinin sahibiyle arkadaşım. Gerçi bunu daha yeni öğrendim.”
“Geçen gün biz üçümüz de gittik oraya. Gerçekten oldukça lezzetliydi.”
“Üçünüz mü?”
“Evet. Ben, Bayan Natsume ve Alexia.”
Bu üçünün ortak noktasının ne olduğundan hâlâ emin değilim ama düşününce, onları Kutsal Alan’da da bir arada görmüştüm.
“Siz arkadaş mısınız?”
“Bayan Natsume ile aramız harika. Alexia da iyi biri, bu yüzden zamanla yola geleceğine eminim.”
Rose, Alexia’yı hâlâ düzgün biri olarak gördüğü sürece onunla arkadaş olabileceğinden şüpheliyim.
“Ne yazık ki Alexia ile Bayan Natsume’nin arası pek iyi değil gibi,” diye belirtiyor hüzünle.
Beta ile Alexia’yı aynı grupta hayal etmek zor değil. Aynı kumaştan kesilmiş gibiler sanki. “Zamanla atlatırlar canım, eminim.”
“Umarım öyledir… Bir gün gitmek zorunda kalırsam, nasıl geçinecekleri konusunda endişeliyim. Hepimiz birlikte çalışmak zorundayız. Bir şey başarabilir miyiz bilmiyorum ama umarım dünyayı daha iyi bir yere dönüştürebiliriz.”
“Dünya barışı önemli sonuçta.”
“Evet.” Rose mutlulukla gülümsüyor. “Ah, bağışla lütfen. Hava kararıyor, gerçekten gitmem lazım.”
Etrafımız yavaş yavaş karardı.
“Tamamdır. Sonra görüşürüz.”
“Şey…”
Az önce gitmesi gerektiğini söylemesine rağmen Rose bir şey söylemek istiyor gibi görünüyor.
“Ne oldu?”
Rose bir an tereddüt ediyor. “Babamın yanına gidiyorum. Beni nişanlımla tanıştıracak.”
“Harbi mi?”
“Evet.”
“Şey, tebrikler… ya da tebrik etmemeliyim sanırım.”
Bunun istediği şey olmadığı Rose’un yüzünden okunuyor.
“Ben Oriana Krallığı’nın prensesiyim. Bu yüzden hayatımı çeşitli beklentilerin yükünü taşıyarak geçirdim ama bencilce davranıp onlara hıyanet ettim.”
“Anladım.”
“Bundan sonra onlara daha da büyük bir hıyanette bulunabilirim.” Rose hüznün hakim olduğu bir tebessüm konduruyor yüzüne. “Ama bu seferki bencillikten olmayacak. Umarım bu korkularım boşa çıkar ama… bir şey olursa… bana inanır mısın?”
“Tabii, ne demek.”
“Tek istediğim bana inanman Cid, başka bir şey değil. Tekrar böyle konuşma fırsatımızın olması için dua edeceğim.”
Rose yüzünü gizleyerek başını öne eğiyor ve gitmek için arkasını dönüyor.
“Hey.”
Onu durdurmak için sesleniyorum, ardından diğer Tuna King sandviçimi ona uzatıyorum.
“Al bakalım. Biraz gevşemeye bak.”
“Teşekkür ederim.”
Rose bana nazik bir tebessüm bahşediyor.

Ertesi gün Skel’in bağırtısıyla uyanıyorum.
“Öğrenci konseyi başkanı Rose, nişanlısını bıçaklayıp kaçmış!!”
Hâlâ yatakta uzanırken kafamı yana eğiyorum. Ne oldu da durup dururken böyle bir şey yaptı ki acaba?

“Bu kız ne yaptığını sanıyor ki…?” Alexia cıklıyor.
Natsume, Alexia’nın odasındaki koltuktan mantıklı bir tespitte bulunuyor. “Prenses Rose başkentin kuzey tarafına kaçmış gibi görünüyor. Muhtemelen hâlâ şehirde.”
Alexia, Natsume’ye rahatsız bir bakış fırlatıp bir kez daha cıklıyor.
Rose’un nişanlısının canına kastetmesinin ayrıntılarını öğrenmesi Natsume sayesinde oldu. Natsume ne kadar gizemli ve anlaşılmaz biri olsa da bilgi ağı işe yarıyor. Diablos Tarikatı’yla ilgili birtakım söylentileri bile gün yüzüne çıkarmayı başardı.
“Kral Oriana muhtemelen bu meseleyi kendi içinde halletmek istiyordur. Midgar Krallığı’ndan olaya müdahil olmamasını rica etmiş.”
“Bu şüpheli işte.”
“Çok şüpheli. Prenses Rose’un eylemleri Midgar yasalarının yetki alanına giriyor ama kendisini yargılamak iki ülke arasındaki ilişkileri ciddi şekilde etkiler. Midgar muhtemelen müdahale etmekten kaçınacaktır.”
“Doğru. Babam muhtemelen durumun nasıl gelişeceğini bekleyip görecektir.”
Alexia’nın babası işleri karıştırmamaktan yana bir adamdır ve zihninde babasının yüzü canlanınca bir kez daha cıklıyor.
“Rose’un nişanlısı, Oriana Krallığı düklerinden birinin ikinci oğlu olan Perv Asshat. Yakalanırsa cezasının hafif olacağını sanmıyorum.”
“Kraliyet soyundan olduğu için idam cezası almaz ama ya hapsedilir ya da sürgün edilir… Neyse, Oriana Krallığı’ndan önce Rose’u bulup olayın aslını astarını öğrenmeliyiz.”
“Peki, şöyle düşünelim. Prenses Rose bu konunun hiçbirini bizimle konuşmadı. Bizi bu işe bulaştırmaktan ve konuyu uluslararası bir krize dönüştürmekten kaçınmaya çalışmış olabilir.”
“Eee, yani?”
Natsume doğrudan Alexia’nın gözlerinin içine bakıyor. “Bence fevri bir şey yapmaktan kaçınmalıyız.”
“Onu yüzüstü bırakalım mı diyorsun?”
“Öyle bir şey demedim. Sadece harekete geçmeden önce bir sonraki adımımızı tartmamız gerektiğini düşünüyorum.”
“Ne yani, düşünmeden hareket ettiğimi mi ima ediyorsun?”
“Öyle bir şey demedim. Sadece seçeneklerimizi değerlendirmek için biraz daha zaman ayırmamız gerektiğini söylüyorum.”
“Ne yani, aptal olduğumu mu düşünüyorsun?”
“Öyle bir şey demedim. Sadece hepimizin güçlü ve zayıf yönleri olduğunu belirtiyorum.”
“Ne? Diyecek bir şeyin varsa açık açık söyle artık!”
“Aaa, asla o kadar nezaketsiz olamam… ,” diyor Natsume. Gözleri endişeyle fır dönüyor.
Alexia tempolu adımlarla ona doğru yürüyüp Natsume’yi yakasından havaya kaldırıyor. Natsume’nin açıkta kalan göğsündeki iki tepecek sallanıyor.
Alexia ona dik dik bakıyor. “Bana masum rollerini kesme.”
“Cık! L-lütfen beni öldürmeyin…!”
Natsume kurtulmak için çırpındıkça göğüsleri daha da çok sallanıyor. Alexia o dolgunluklardan birinin üzerinde bir ben olduğunu fark ediyor ve bu onu daha da çileden çıkarıyor.
“Gördün mü? Bunların hepsini bilerek yapıyorsun.”
“Iııık…”
“Şimdi ben senin kıçını benzeteceğim.”
“B-b-b-b…”
Natsume gözlerinde yaşlarla kafasını kaldırıp bakınca Alexia cıklayıp onu serbest bırakıyor.
Yazar koltuğun üzerine çöküyor.
“Rose’un yaptığının arkasında kesin bir sebep olmalı, bizi bu işe bulaştırmamaya çalıştığını da biliyorum. Tepemi attıran da bu ya zaten.”
“N-ne?” diye soruyor Natsume.
“Biri bana bir şey yapmamı söylediğinde onu daha da çok yapasım geliyor, biri beni bir şeye karıştırmak istemediğini söylediğindeyse boğazıma kadar o işe batmak istiyorum.”
“Şey…” Natsume ne cevap vereceğini bilemeyerek Alexia’ya bakıyor.
“Biz müttefiğiz. Hiçbirimiz diğerinin kalbinden geçeni tam olarak bilmiyor ama bir takım olarak hareket etmek için anlaştık. Öyle değil mi?”
“D-doğru.”
“Durum böyle olduğuna göre, bir takım arkadaşımı yüzüstü bırakacak değilim. Bu da demek oluyor ki seni de yüzüstü bırakmayacağım. Anladın mı?”
“…” “Evet.” Natsume başı öne eğik şekilde dikiliyor. “O halde ben Prenses Rose hakkında bilgi toplamaya gidiyorum. Nişanlısı hakkında hoş olmayan bazı söylentiler duymuştum, bu yüzden orayı da eşelemeye çalışacağım.”
“Bak sen, nasıl da iş birliğine yanaştın. Ben de işe ablama danışarak başlayacağım.”
“İstihbarat alışverişinde bulunmak için bu gece tekrar buluşalım.”
“Vay be, hemen de toparlandın.”
“O zamana kadar görüşmek üzere.”
“Ha bir de, dışarıda dikkatli ol.”
“Siz de öyle, Prenses Alexia.”
Natsume eğilerek selam veriyor, ardından müsaade isteyip ayrılıyor.
Alexia onun gidişini izliyor, sonra derin bir iç çekiyor.
“Peki o zaman, görünüşe göre yapacak işlerim var…”
Kırışan kıyafetlerini düzeltiyor ve ardından onun peşinden dışarı çıkıyor.
