Arkeolojik bir kalıntıdaymışız gibi hissediyorum.
Şu ana kadar bulunduğumuz tüm yerleri kaplayan o rüya gibi hissiyat artık yok ve serin hava beni gerçekliğe döndürüyor.
Tavan yüksek, büyü etrafımızı aydınlatıyor.
“Merkez burası olmalı.” Violet dönüp etrafı süzüyor.
“Peki neyi parçalamam gerekiyor?”
Büyülü bir çekirdeğe benzer hiçbir şey görmüyorum. Sadece kenarda duran muazzam büyüklükte bir kapı var.
“Muhtemelen o kapının arkasındadır.” Violet kapıya doğru ilerlerken taş zeminde adımlıyor.
“Mantıklı.” Onu takip ediyorum.
Kapı o kadar büyük ki aynı anda yüz insanın geçmesine izin verebilir. Tamam, belki bu biraz abartı oldu.
Neyse ne, yine de devasa bir kapı işte.
Cehennem kadar eski görünüyor; yüzeyi koyu kan lekeleriyle kaplı ve kadim harflerle tıkış tıkış işlenmiş. Her bir baklası bir insan gövdesinden daha geniş olan birkaç zincir etrafına sarılmış, onu mühürlü tutuyor.
“Zinciri kesersek büyük ihtimalle içeri girebiliriz.”
“Mantıklı görünüyor.”
Baklalardan birini tutup var gücümle asılıyorum.
Tık yok.
“Aynen, bu iş olmaz.”
Büyüsüz bir turnuvayı kazanacak kadar güçlü olabilirim ama bu zincirleri koparmak fiziksel olarak imkânsız.
Kılıcımla kesmeye çalışırsam da muhtemelen zincirin baklalarından önce benim silahım kırılır.
“Bilirsin ya, bir yerlerde bir anahtar olmalı,” diye fikir yürütüyor Violet.
“Ooo, evet, mantıklı.”
Bulmam tam üç saniye sürüyor.
Kapının yanında, üzerine süslü püslü bir kılıcın saplandığı bir kaide duruyor.
“Açıkça bu işte.”
“Kesinlikle bu.”
Beklendiği gibi, kaidenin üzeri de küçücük kadim harflerle kaplı.
“Bu kılıç zincirleri kırabilmeli,” diyor Violet yazıtı okurken.
Ama ben işin aslını biliyorum. Kaideye saplanmış bir kılıç mı? İlk defa görmüyoruz bunları.
“Ama onu çekip çıkaramayacağım…”
“Anlamadım…?”
“Biliyorum ben bu işleri…”
Bunları dedikten sonra kılıcı kabzasından tutup çekmeye çalışıyorum ama elbette milim bile kımıldamıyor.
“Tahmin ettiğim gibi… Şimdi anlıyorum… ,” diye mırıldanıyorum gizemli bir edayla. “Bu kılıç sadece seçilmiş kişi tarafından çekilebilir…”
“Ne…?!” diye nida atıyor Violet. Parmağıyla çılgınlar gibi kaidedeki kadim yazının üzerinden geçiyor.
O bunu yaparken ben kılıcı bırakıyorum.
“Kılıç… beni reddediyor…”
Sadece ortamın havasını yapıyorum burada, çıtayı yükseltiyorum. Aslında beni reddettiği falan yok, neredeyse eminim.
Ama bu tarz kılıçları yalnızca seçilmiş kahramanın çekebilmesi racondandır zaten. Yılların eskitemediği bir kurgu unsurudur bu.
“Kutsal kılıcı yalnızca bir kahramanın soyundan doğrudan gelen kişi çekebilir… Haklıymışsın, hepsi burada yazıyor. Bu şifreli büyülü yazıyı bu kadar çabuk okuyabilmene şaşırdım.”
“Heh… Bütün kurgu numaralarını bilirim ben…”
“Ah, anladım. Büyülü yazıları şifreleme yöntemlerini kapsayan bir mekanizma geliştirdin demek.”
“Ha, evet ondan. Kesinlikle.” Gururla başımı sallıyorum.
Görünüşe göre elimizde kaideye saplanmış bir kutsal kılıç ve sadece o kılıcın açabileceği mühürlü bir kapı var. Klişe kurgu, kabul ama bu tarz kurulumlara bayılıyorum.
Harika! Şimdi gerçekten bir fantezi dünyasındaymışım gibi hissettiriyor işte.
“Ne yapsak ki…?” diye mırıldanıyor Violet, kaidenin üzerine otururken.
“Başka bir geçiş yolu var mı?” diye soruyorum, yanına otururken.
“En azından yazılarda buna dair bir ipucu yok.”
“Of ya.”
Bir süre sessizlik içinde düşünüyoruz. İkimiz de kafamızda farklı senaryolar kuruyor olmalıyız.
Sonunda ben söze giriyorum. “Yok olmak istiyor musun?”
“Ne?”
“Çekirdeği yok ettiğimizde yok olacağını tahmin ediyorum.”
“Ah, doğru. Ama buna özgürleşmek diyelim. Bu daha uygun.” Violet bana bakmadan gülümsüyor.
“Farkı ne ki?”
“Burası bir hapishane, anıların sonsuza dek tekrarlandığı bir yer. Bu… canımı yakıyor.” Sesi adeta fısıltı gibi kaybolup gidiyor.
“Anlıyorum. O halde biraz daha bekleyelim.”
“Ne için bekleyeceğiz…?”
“Yeterince vakit ayırırsak kapı konusunda bir şeyler yapabilirim. Ondan önce… misafirlerimiz var gibi görünüyor.”
Kapının önünde incecik bir ışık çizgisi beliriyor, yavaş yavaş genişliyor ve en sonunda kel bir moruk ile sevimli bir elf ortaya çıkıyor.
“Ha…?”
“Ne oldu?”
“Hiç. O elf nedense bir arkadaşımı andırıyor da.”
Ancak kesinlikle başka biri. Kemik yapısı farklı, edası ve yürüyüşü de öyle.
“Ah… Demek Aurora’yı da yanında getirdin,” diyor Kel Moruk, Violet’a bakarken.
İkimiz gizli bir sohbet yürütüyoruz.
“Tanıyor musun bu adamı?” diye soruyorum şaşkınlıkla.
“Kim bilir? Çıkaramadım ama anılarım eksik. Daha önce karşılaşmış olmamız mümkün.”
Kel kahkaha atar. “Yazık, gerçekten çok yazık. Sizin gibilerin bu kapıyı yarması imkânsız. Talihsizliğe uğramış gibisin, çocuk.”
“Ben mi?” Kendimi işaret ediyorum.
“Nereden çıkıp geldin bilmiyorum ama o cadı seni kandırmış, ölüme sürüklüyor. Benim Olivier’min ellerinde can vereceksin yani.”
Kel moruğun emirlerini alan güzel elf, öne doğru adımlıyor.
İhtiyar moruk ezik teki ama bu tatlı kız acayip güçlü.
Violet ile aramızda alçak sesli bir konuşma daha geçiyor.
“Yapamayız… O… ,” diye söze başlıyorum.
“Anlayabiliyorum. Güçlü, değil mi?”
“Kaçmamız lazım.”
“Neden?”
Kel lafa giriyor. “Suçlayacak birini arıyorsan beni değil, cadıyı suçla. Ona ve kendi aptallığına lanet et…! Git, Olivier, öldür onu!”
Kutsal kılıcın birebir kopyası olan kılıcını doğrultup hazıra geçiyor.
Ben de okulun verdiği uyduruk kılıcımı çekerek ona karşılık veriyorum. Gözleri cam boncuklar gibi ve yalnızca bana kilitlenmiş durumda.
Dudaklarımın sırıtarak kıvrıldığını hissedebiliyorum.
“Dur! Onunla dövüşemezsin!”
Nedenmiş o?
Violet’ın sesi arkamda yankılanıyor.

Dövüş, Cid’in geriye savrulmasıyla başlıyor.
Taş duvara şiddetle çarpıyor, ardından ağız dolusu kan tükürüyor.
Yere yığılacakmış gibi görünmesine rağmen Olivier hiç acımıyor. Kutsal kılıcını savurup çocuğun boynunu hedef alıyor.
Kafasını tertemiz uçuruyor—ya da bu hızlı hamlede öyle görünüyor.
Cid öne doğru eğilerek Olivier’in kılıç darbesinden kıl payı sıyrılıyor. Kılıç onun yerine duvarda derin bir yatay yarık açıyor.
Yine de devam saldırısının gecikmeyeceğini biliyor. Bu yüzden hemen öne atılıp aralarındaki mesafeyi kapatıyor.
Ne var ki bu çabası boşa çıkıyor.
Cid tam bir adım öne atılıyor ama Olivier’in yarım adım gerilemesi çok daha hızlı.
Adımını henüz tamamlayamadığı için gelen darbe karşısında tamamen savunmasız kalıyor.
Metalin metalle tiz çığlığı duyuluyor ve Cid’in kılıcı kırılıyor.
Kendini korumayı güç bela başarıyor ama uyduruk kılıcı ikiye bölünürken bedeni taş zeminde yuvarlanıp savruluyor.
Buna pek dövüş denemez. Bir tarafın ezici bir üstünlüğü olduğu ortada.
Ama zaten olması gereken de bu.
Tekniğin bununla hiçbir alakası yok. Kadının gücü, hızı, dayanıklılığı ve genel kapasitesi onunkiyle kıyaslanamayacak bir boyutta.
Yetişkin bir insanın bir bebekle adil dövüşemeyeceği gibi, büyü kullanamayan genç bir adamın büyü kullanabilen bir kahramanın karşısına çıkması da sonucu baştan belli bir durum.
İşin tek darbede bitmemiş olması bile mucize sayılır.
“Olivier, bitir şu çocuğun işini,” diye emrediyor Nelson, sinirle dilini şaklatarak.
Olivier’in duraksadığı o kısa anda Cid zorlukla ayağa kalkıyor. Burnundan akan kan yüzünü kaplamış, tükürdüğünde de ağzından kızıl bir sıvı geliyor.
İkiye bölünmüş kılıcına bakıyor ve denemek için hafifçe sallıyor. Sanki onu tekrar kullanma şansı varmış gibi bir hali var.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Hmm?” Cid, Nelson’ın sorusuna başını yana yatırarak yanıt veriyor.
“Hâlâ o hurda parçasıyla bir şey başarabileceğini mi sanıyorsun?”
“Belki. Pek fazla seçeneğim olmadığı kesin.”
“Neyin var senin?”
“Hmm?”
“Neden gülüyorsun?”
Cid elini uzatıp yanağına dokunuyor. Gerçekten de yüzünde bir tebessüm var.
“Haddini bilmeyen insanlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem. Hâlâ hayatta olmanın tek sebebi tamamen aptalca bir şans,” diye havlıyor Nelson.
Nelson’ın elini savurmasıyla Olivier öne atılıyor.
Büyük bir rahatlıkla Cid’in arkasına geçip kutsal kılıcını yukarıdan tepesine indiriyor.
Zamanında ne bir karşı saldırı yapmak ne kendini korumak ne de bir sıyrılma numarası denemek mümkün.
Yapabildiği tek şey bedenini öne atmak oluyor.
Cid’in sırtından kan fışkırıyor.
Darbe derisini yüzüp etini yaralasa da ölümcül bir yara almaktan kaçınmayı başarıyor. Yine de yaptığı tek şey ömrünü kısa bir süreliğine uzatmak oluyor.
Olivier çaresiz gencin üzerine bir kez daha yürüyor.
Karşı saldırıya hiçbir imkân tanımayan, merhametsiz bir darbe indiriyor.
Cid’in bedeninde açılan yüzeysel yaralardan kanlar saçılıyor.
Yine de hayatta kalıyor.
“İmkânsız… ,” diye mırıldanıyor Nelson. Ses tonunda belirgin bir şok var. “Hâlâ nasıl hayattasın?”
Cid yeni bir saldırı gelmediğinden emin olduktan sonra kanlı bedenini zorla doğrultuyor.
“Diyalogsuz dövüşler boştur. Bu yüzden hâlâ hayattayım.”
“Neler saçmalıyorsun sen?”
“Bir kalbi yok, bu yüzden hiçbir soruma cevap vermiyor.” Cid’in hayal kırıklığıyla buruk tebessümünün etrafında, ağzının kenarlarına yapışmış kanlar var.
“Bu kadar yeter! Öldür şunu!” Nelson’ın gözlerinde bir akıl hastasına bakan bir adamın ifadesi var.
Olivier harekete geçiyor ama son anda araya bir figür giriyor.
“Lütfen dur.”
Bahsi geçen kadın kömür karası saçlara ve menekşe rengi gözlere sahip. Aurora, Cid’in omzunu kavrayıp doğrulmasına yardım ediyor.
“Ne oldu?”
“Lütfen. Durmalısın,” diye yalvarıyor Aurora.
En başından beri böyle olacağını biliyordu. Aurora, Olivier’e ilk baktığı anda o elf kadının ne kadar güçlü olduğunu anlamıştı.
Aurora’nın hafızası tamamen yerinde değil. Anıları hayatının yalnızca yarısını kapsıyor ama Olivier bu anılarda yer almamasına rağmen Aurora nedense onun tehlikeli olduğunu biliyor. Olivier’i tanımamasına rağmen, sanki tanıyormuş gibi kalbi titriyor.
Bu yüzden Aurora umutsuzca Cid’i durdurmak istiyor.
Ama beklentilerinin aksine Cid dövüştü.
Belki de o kişi…
Bu gelip geçici umuda kapılarak onu zamanında durdurmadı.
Ama bu kadarı bile onun için fazlasıyla yeterli.
Hayatı boyunca hep hor görülmüştü ve bir kez olsun kimse onun uğruna canını ortaya koymamıştı. Asla unutamayacağı bir anı kazandı ve bu ona yeter.
“Ölmene gerek yok. Gerisini ben hallederim.”
Nelson gülüyor. “Büyüsü olmayan bir cadı ne yapabilir ki?”
“En azından onun kaçmasını sağlayabilirim.” Aurora, Cid’i koruyacak şekilde öne doğru adım atıyor.
“Bir cadı bir insanı mı kurtarıyor? Şaşılacak şey doğrusu. Ama… bana yardım etmeyi kabul edersen çocuğun canını bağışlamayı düşünebilirim.”
“Sana yardım etmek mi?”
“Kesinlikle. Bize hiç yardımcı olmadın, bu da işlerimizi epey geciktirdi.”
“Neden bahsediyorsun sen?”
“Aa, sen sadece eksik bir anı parçasısın. Fark etmez. Tek yapman gereken iş birliği yapmayı kabul etmek. Oyalanma, yoksa çocuğu öldürürüm.”
Aurora arkasına, Cid’in yüzüne kısa bir bakış atıyor. “Tamam, kabul ediyorum…”
Cid, sesinde en ufak bir korku kırıntısı bile olmadan laflarını kesiyor. “Hey, kafanıza göre kararlar almayı bıraksanız mı artık?”
Aurora dönüp ona dik dik bakıyor. “Bunu senin için yapıyorum, biliyorsun…”
“Gerek yok, ben iyiyim.”
Cid, Aurora’nın önüne geçiyor.
“Deminden beri dinliyorum da, kaybedeceğimi varsayıp durmazsanız gerçekten çok sevinirim. Bu durum canımı sıkmaya başladı.”
“Ne acınası bir genç adam. İçinde bulunduğun durumdan bu kadar habersiz olmak nasıl bir şey acaba? Bir düşün—çeneni kapatıp söyleneni yapsaydın, yaşamana izin vermeye hazırdım.”
“Söyledim ya—gerek yok.” Cid dönüp Aurora’ya bakıyor. “Sana gelince, sen sadece dur ve izle.”
“Bu kadar yeter. Öldür şunu.”
“Hayır!!” Aurora elini uzatıyor ama onu durduramıyor.
Cid çoktan öne atılıp Olivier ile çatışmaya girdi bile.
O körü körüne öne adım atar atmaz, kadın onu kutsal kılıcıyla karşılıyor.
Doğrudan bir saplama hamlesi yapıyor.
Saldırı havayı yırtıp muazzam bir hızla ilerliyor ve Cid’in karnına saplanıyor.
Merhametsiz darbe bedenini delip geçiyor.
“Yakaladım seni.” Bıçaklandığı anda Cid’in kanlar içindeki yüzünde geniş bir sırıtış beliriyor.
Olivier’in kolunu kavrayıp var gücüyle kendine doğru çekiyor. Kasları şişiyor, sınırlarını aşarken adeta çığlık atıyor.
Yalnızca tek bir anlığına Olivier’in hareketleri kilitlenip kalıyor.
Ve kadın, yarı kırık bir kılıcın tam da ideal menziline girmiş oluyor.
Cid’in kılıcı kadının boynundaki damarlara doğru savruluyor; Olivier ise darbeden kaçınmak için geriye bükülüyor.
Ancak bunu yapması ağırlık merkezini bozuyor.
Kılıcını bir kenara fırlatan Cid, Olivier’i yakalayıp yere sabitliyor.
Ardından kadının şah damarını ısırıyor.
Dişleri narin boynunu delip doğrudan damarına batıyor.
Onu sıkıca tutuyor, bir yandan çiğnerken bir yandan da çırpınan kollarına baskı uyguluyor. Dişleri damarına her battığında Olivier’in bedeni kasılıp titriyor.
Sonunda Olivier bir ayna gibi çatlıyor. Parçalanıp dağılıyor ve ardından yok oluyor.
Geride kalan tek şey kanlar içindeki Cid oluyor.
“O-olamaz… Olivier imkansız…! Lanet olsun sana! Seni öyle delip geçtikten sonra nasıl hâlâ hayatta kalabilirsin?!”
Cid’in göğsündeki yara ölümcül olmalıydı. Şüphe yok.
Hayatta kalması bile tuhafken, o durumdayken Olivier’i alt etmesi insanüstü bir şey.
“İnsanların ölmesi o kadar kolay ki. Çoğu zaman kafanın arkasına alacağın küçük bir darbe bile yeter. Bak, benim de bir farkım yok. Kafatasıma inecek ufak bir darbe işimi bitirmeye yeter.” Cid, bedeni hâlâ tek parça mı diye kontrol edercesine yarasına hafifçe vurarak ayağa kalkıyor. “Ama hayati organlarını koruduğun sürece şaşırtıcı derecede dayanıklısındır. Göğsünden bıçaklanabilirsin ama damarlarını ve önemli organlarını korursan ölmezsin. Bayağı güzel bir şey, değil mi?”
“‘Güzel’ mi…?”
“Kesinlikle. Karşı saldırıya geçmeden önce kaçınmakla harcayacağın zamanı tamamen ortadan kaldırabilirsin. Onlar senin suratına yumruk atarken sen de onlarınkine atarsın. Onlar senin karnını bıçaklarken sen de onların boynunu parçalarsın. Saldırı ile savunma tek bir şey haline gelir ve karşı saldırılarının temposu mutlak sınırına kadar hızlanır. Kaçınılması neredeyse imkânsız bir hal alır.”
“Sende… ciddi bir sorun var.” Nelson’ın yüzü, sanki grotesk bir şeye bakıyormuşçasına buruşuyor.
“İyi misin…?”
Cid, Aurora’ya başıyla onay vererek karşılık veriyor. “Demek elf kız gitti. Sıradaki sen misin, Moruk?”
Nelson, açıkça afallamış bir halde yutkunuyor. “A-anladım. Olivier’i yenebileceğini asla tahmin etmemiştim! Son derece güçlü olduğun ortada. Hatalıydım. Çok özür dilerim!!”
Nelson eğiliyor ama çok geçmeden dudaklarından bir kıkırdama kaçıyor.
“…” “Heh, gerçekten böyle söyleyeceğimi mi sandın? Büyüsü olmayan bir çocuğun Olivier’i alt edebilmesine şaşırdım tabii. Zaferin tamamen şans eseri olsa bile sadece sıradan bir çocuk değilsin. Ama galibiyet galibiyettir. Tebrik ederim.”
Nelson alkışlayarak başını kaldırıyor.
“Ama alt seviye tek bir kopyayı yendin diye gaza gelme. Kutsal Alan’ın içinde uyuyan büyü miktarını hayal bile edemezsin. İşte bu yüzden bunu bile yapabiliyor.”
Nelson kolunu savuruyor ve etrafı bir ışık hüzmesi kaplıyor.
Işık çekildiğinde Olivier yeniden orada duruyor.
Ve yalnız da değil.
Tüm harabeyi doldurmaya yetecek, sayısız miktarda Olivier, ışığın kaybolduğu yerde dikiliyor.
“Bu olamaz…!” diye feryat ediyor Aurora.
Cid’in yarası ölümcül olmayabilir ama bu durum ciddi olmadığı anlamına gelmez. Dövüşebilecek bir durumda olmasına imkân yok.
“İşte Kutsal Alan’ın gücü bu!!”
Olivier’ler Cid’e doğru atılıyor.
Cid cılız bir kahkaha atıyor. “Üzgünüm ama… süreniz doldu.”
Olivier’ler her yönden üzerine çullanıyor ama… o hepsini tek hamlede biçip geçiyor.
“Ne?!”
Elinde ne zaman belirdiği belirsiz olan obsidyen bir katana tutuyor.
“Onu nereden buldun…? Bekle—büyü kullanabiliyor musun?!”
Cid’in bedeninden mavimsı-mor bir enerji fışkırıyor.
Büyü o kadar inanılmaz derecede yoğunlaşmış durumda ki gözle görülebiliyor. Hayal dahi edilemeyecek bir boyutta sıkışarak göz alıcı bir güzellikte ışıldıyor.
“Büyüm emilip duruyorsa, tek yapmam gereken onu emilemeyecek kadar yoğunlaştırana dek koyulaştırmak. Biraz zaman aldı ama aslında oldukça basit.”
Kesinlikle basit falan değildi. Aurora her yerde bir cadı olarak anılıyordu ama bu teknik onun bile sınırlarını aşıyordu.
“B-bu imkânsız…!! Bunu nasıl yapabilirsin?! Ç-çabuk! Öldürün şunu!!” Nelson, yüzü korkudan donakalmış halde çığlık atıyor.
Olivier’ler bir kez daha Cid’in üzerine çullanıyor.
Ancak Cid, simsiyah kılıcını genişçe savurup hepsini tek bir hamlede deviriyor.
“Böyle olmaması… Olivier’in kaybetmemesi gerekirdi…!!”
“Söylemiştim ya—süreniz doldu.”
Olivier’ler birbiri ardına Cid’e saldırıyor.
Siyah kılıç onları savursa da çoğu hemen yok olmuyor. Saldırıları kutsal kılıçlarıyla savuşturduktan sonra tekrar Cid’e doğru atılıyorlar.
“Vay be, harbi güçlüsünüz ve gelmeye de devam ediyorsunuz.”
Olivier’ler üşüşüyor, Cid ise onları gerisin geri savuruyor. Bu döngü, gözün seçebileceğinden çok daha hızlı bir şekilde tekrarlanıyor.
Her seferinde Cid’in yarasından kan damlıyor ve yüzü acıyla buruşuyor.
Bu denge uzun sürmeyecek. Bu gerçek gün gibi ortada.
“Ha-ha! Güzel! Çok güzel! Böyle devam edin!!” Yüzü korkunç bir hal almış olsa da Nelson kahkahalar atıyor.
Cid’in durumunun kötüleştiğini gören Aurora’nın gözleri yaşlarla doluyor. “Lütfen… Ölme…”
Bütün istediği onun hayatta kalması.
“Kutsal kılıcı çekip zincirleri kesecek ve çekirdeği yok edecektik, değil mi?” Cid, amansız dövüşün ortasından Aurora’ya sesleniyor.
“Ne? Yani, evet… ,” diye karşılık veriyor Aurora kafa karışıklığıyla.
“Çok fazla adım varmış gibi geldi. Hepsini doğrudan havaya uçursam nasıl olur?”
“Sorun olmazdı ama… ciddi olamazsın, değil mi?”
Cid gülümsüyor, her yöne doğru kılıcını savuruyor.
Olivier’lerin hepsi etrafa savrularak ona kısa bir soluklanma anı veriyor.
Kılıcını ters tutuşa çevirip başının üzerinde tutuyor.
Mavimsı-mor enerji etrafında helezonlar çizerek obsidyen katanasında toplanıyor.
“BEN…”
“N-ne bu?! H-hayır! Dur!!”
Olivier’ler ileri atılıyor.
En öndeki, kutsal kılıcıyla vuruyor.
Var gücüyle indirdiği darbe Cid’in savunmasız göğsünü delip geçiyor.
Daha doğrusu, tam da kalbinin olduğu yere isabet ediyor. Kanlar içindeki kılıcı sırtından dışarı fırlıyor.
Aurora feryat ederek elini uzatıyor.
“…” “ATOMİK’İM. TOPYEKÛN SALDIRI.”
Göğsü delinmiş halde kılıcını aşağı indirip yere saplıyor.
“HAYIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIR!!”
Mavimsı-mor büyü anında görüş alanlarını kaplıyor.
Olivier’ler yok oluyor, Nelson parçalarına ayrılıyor ve kutsal kılıç eriyip gidiyor.
Ardından büyü, etrafı yutmaya devam ediyor.
Bu saldırı, her yöndeki dar bir alan içerisindeki her şeyi yok etmek üzere tasarlanmış gizemli bir teknik.
Ve o gün, Kutsal Alan tamamen haritadan siliniyor.

Kendine geldiğinde Cid, etrafının karanlıkla sarılmış olduğunu fark ediyor.
Gözlerini kısarak baksana bile görebildiği tek şey sonu gelmez, kapkaranlık bir uçurum.
Ancak sağın ve solun, yukarının ve aşağının, hatta kendi benlik algısının bile silinmeye başladığı o karanlığın ortasında, yukarı doğru süzülen bir şey hissediyor.
Zincirlere vurulmuş korkunç bir sol kol bu.
Çok uzaklardaymış gibi görünüyor ama elini uzatsa dokunabileceği kadar da yakın sanki.
Aniden zincirler parçalanıyor ve kırıntıları aşağıya doğru süzülüyor.
Prangalarından kurtulan kol, Cid’i yakalamak istercesine öne uzanıyor.
Cid obsidyen kılıcını hazırlıyor ve dünya… …ışığa boğuluyor.
Sabahın erken saatleri ve Cid kendisini bir ormanın ortasında dikilirken buluyor. Kapıdan ilk geçtiğinde bulunduğu yer burası.
Etrafına bakınsa da koldan eser yok. Sabah ışığı gözlerini alırken gözlerini kısıyor.
“Kalbinden bıçaklandın ama hiç de fena görünmüyorsun,” diye arkasından bir sesin yükseldiğini duyuyor. Arkasını döndüğünde Aurora’nın orada durduğunu görüyor, görüntüsü biraz bulanık.
“Yerini kaydırdım. Yine de biraz yoruldum ama…”
Sabah gökyüzüne bakıp iç çekiyor, ardından bir ağaca dayanarak yere oturuyor.
“Sürprizlerle dolusun. Benden bile daha fazlasın…” Aurora onun yanına oturuyor ve göğsündeki yaraya dokunmak için elini uzatıyor.
Ancak elini geri çektiğinde üzerinde hiç kan olmuyor. Eli doğrudan bedeninin içinden geçip gitmiş.
“Kayboluyorsun, ha?”
“Öyle görünüyor.”
İkisi yan yana oturup gün doğumunun ihtişamını seyrediyorlar.
“Seni oraya çağıran bendim. Sana yalan söylediğim için özür dilerim.”
“Sorun değil.”
“Başka şeyler hakkında da yalan söyledim.”
“Önemli değil.”
Küçük kuşlar cıvıldamaya başlıyor. Sabah çiyi güneş ışığında parıldıyor.
“Uzun zamandır tek istediğim bu işi bitirip yok olmaktı. Her şeyi unutmak istiyordum.”
“Hı-hım.”
“Ama şimdi, asla unutmak istemediğim bir anı edinebildim. Yok olsam bile bu anıyı yanımda taşıyabilmeyi umuyorum.” Gülümsüyor. “Bana böylesine değerli bir şey verdiğin için teşekkür ederim.”
Bunları söyledikten sonra yavaş yavaş gözden kaybolmaya başlıyor. Yüzündeki zoraki tebessüm hüzün dolu.
“Hey, ben de eğlendim. Onun için de teşekkürler.”
“Eğer bir gün gerçek benle karşılaşırsan…” Konuşurken elini Cid’in yanağına koyuyor ama Cid artık onu göremiyor bile.
Önünde sessiz ve yalnız ormandan başka hiçbir şey yok.
“‘Lütfen beni öldür,’ ha…?”
Cid elini uzatıp Aurora’nın son sözlerini mırıldanırken yanağına dokunuyor. Yanağında hâlâ onun sıcaklığını hissedebiliyor.

Alpha ve Epsilon, dağın zirvesinden Lindwurm’e tepeden bakıyorlar.
Rüzgârda elbisesi dalgalanan Alpha’nın solgun bacakları gözler önüne seriliyor.
“Kutsal Alan yok edildi.”
“Fark ettim.” Alpha burun kemerini sıkıyor. “Kutsal kılıcı ele geçirebildik mi?”
“Buharlaşıp gitti.”
İç çekiyor. “Peki ya çekirdekten bir örnek?”
“Onların hepsi de yok oldu.”
Alpha başını iki yana sallıyor. “En basit, en kesin çözümü seçti. Tam da ona yakışan bir hareket.”
“Onu Efendimiz Shadow yapan da bu zaten,” diye gururla karşılık veriyor Epsilon.
“Bizim izlememiz gereken yol da onun çizdiği yoldur.” Sabahın güneş ışığı Alpha’nın gür sarı saçlarına vurarak parıldamasını sağlıyor. Gözlerini kısarak uzaktaki Lindwurm’e bakıyor. “Peki ya Beta?”
“Prenseslere rehberlik ediyor. Kartlarını doğru oynarsa aralarına sızabileceğini söylüyor.”
“Anladım. Peki Kutsal Alan araştırması ne durumda?”
“Yapabileceğimiz her şeyi tamamladık.”
“Neler öğrendik?” Alpha, Epsilon’un raporunu dinlerken gözlerini kapatıyor.
Zihni berrak ve bilgileri anında tasnif edebiliyor.
“Bu kadarı fazlasıyla yeterli. Peki ya diğer mesele?”
“Görünüşe göre hipotezimiz tam isabetmiş.” Epsilon bir an tereddüt ediyor, ardından cevabını olabildiğince sade bir şekilde veriyor. “Yıkım Cadısı Aurora… aynı zamanda İblis Diablos olarak da biliniyor.”
Alpha’nın mavi gözleri uzaktaki gün doğumuna kilitlenmiş durumda. “Anlıyorum… Demek onun neden…”
Bulmacanın bir parçası daha yerine oturuyor.

Alexia Kutsal Alan’dan çıktıktan sonra kendini bir ormanda bulur.
Etrafına bakındığında Rose ve Natsume’nin yanında durduğunu fark eder.
Kutsal Alan’dan kaçarlarken üçü de birbirlerinin yakınındaydı.
Rose başını yana eğer. “Neredeyiz biz…?”
“Sanırım Lindwurm Ormanı’ndayız. Uzakta kasabayı görebiliyorum,” diye yanıt verir Natsume. Diğer ikisi de bakınca, gerçekten de kasabayı seçebilirler.
Ağaçların arasındaki dar boşluklardan seçmenin ne kadar zor olduğu düşünülürse, bunu fark etmiş olması etkileyicidir.
“Geri dönsek iyi olacak.”
“Katılıyorum.”
Ancak Rose ve Natsume fazla uzaklaşamadan Alexia onları durdurmak için seslenir. “Bekleyin.”
“Ne oldu?”
“Bir sorun mu var?”
İkisi durup ona bakar.
“Hey, bu durumdan nefret etmiyor musunuz?”
“Ne demek istiyorsun…?”
“Neyi kastettiğinizi tam anlayamadım.”
Alexia ikisi arasında göz gezdirir. “Orada tamamen çaresizdik. Ama en kötüsü bu da değil. Kimin iyi, kimin kötü olduğunu bile ayırt edemedik. Kimin haklı olduğunu dahi anlayamayan işe yaramaz seyircilerden ibarettik…”
“Alexia…”
“Böyle devam edersek, her şeyden habersiz kalırsak, eninde sonunda değer verdiğimiz her şeyi kaybedeceğimiz kesin. Böyle düşünen tek kişi ben olamam, değil mi…?”
“Alexia, aslında… benim de kafamı kurcalayan bir şeyler vardı. Akademiye saldırıldığında, perde arkasından ipleri çeken güçlü örgütler olduğunu düşünmüştüm. Sonuçta ne Gölge Bahçesi ne de karşılarındakiler hakkında hiçbir şey bilmiyoruz…”
“Nasıl hissettiğinizi anlıyorum fakat ne yapmayı planlıyorsunuz, Prenses Alexia?”
Alexia kollarını kavuşturur. “Zayıfız ve hayati bilgilerden yoksunuz ama birlikte yapabileceğimiz en azından bir şeyler olmalı. Ben Midgar Krallığı’nın prensesiyim, Rose da Oriana Krallığı’nın prensesi. Sen de bir yazarsın, bu sayede birtakım bağlantılar kurmuş olmalısın. Bilgi toplayıp sonra da bunu paylaşmaya ne dersiniz?”
“Bir planın temellerini attınız. Peki nihai hedef ne?”
“Bu bulacaklarımıza bağlı ama üçümüz güçlerimizi birleştirirsek muhtemelen karşı koyabiliriz ya da benzer bir şey yapabiliriz. Ya da müttefik toplamaya çalışabiliriz veya…”
“Planınız ürkütücü derecede belirsiz görünüyor.”
Natsume bunu dile getirince Alexia ona dik dik bakar. “O-O yüzden bilgi toplamamız gerektiğini söylüyorum ya; böylece detaylıca inceleyip oradan devamında ne yapacağımıza karar verebiliriz!”
“Gelen istihbaratı analiz edecek kadar zekiyseniz ne ala tabii,” diye alçak sesle mırıldanır Natsume.
“Efendim? Bir şey mi dedin?”
“Ah, yok bir şey.”
Alexia dik dik bakmaya devam eder, Natsume ise yüzüne geniş bir tebessüm oturtur. İkisi bir süre birbirlerine bakışırlar.
“Eee, kararın ne? Benimle bir ittifak kuracak mısınız, kurmayacak mısınız?”
Elini ilk uzatan Rose olur. “Ben varım. Oriana Krallığı’nda elimden geldiğince araştırma yapacağım.”
Ardından Natsume elini Rose’unkinin üzerine koyar. “Ben de bir yazar olarak bağlantılarımı kullanıp bir şeyler eşeleyeceğim.”
Son olarak Alexia da elini onların üzerine koyar. “Anlaştık o zaman. Bundan böyle müttefikiz. Farklı ülkelerden ve geçmişlerden geliyoruz, hiçbirimiz birbirimizin kalbinden geçenleri gerçekten bilmiyoruz ama aynı tarafta olduğumuza inanıyorum.”
Rose gülümser. “Kulağa hoş geliyor. Dünyanın gizli gerçeklerini açığa çıkarmaya çalışan müttefikler… Bir efsanenin başlangıcı gibi adeta.”
“Kahraman, bilge ve ayak bağı rolleri de eksiksiz mevcut,” der Natsume, Alexia’ya gülümseyerek.
“Tabii ki ayak bağı olan sensin,” diye karşılık verir Alexia, Natsume’ye sırıtarak.
Anlaşmalarını perçinleyen üçlü, yan yana ileriye doğru adım atar.
Uzaklarda, sabah güneşi Lindwurm kasabasının üzerinde parıl parıl parlamaktadır.

Gamma’nın işinin büyük çoğunluğunu Mitsugoshi Şirketi’nin ticari kanadını yönetmek oluşturmaktadır.
Bu durumdan memnun olsun ya da olmasın, gerçek şu ki dövüş becerilerindeki yetersizlik ona başka pek seçenek bırakmamaktadır.
Aslında efendisinin yanında şık bir şekilde savaşmanın hayalini kurmaktadır ama bu onun küçük sırrıdır.
İşte bu yüzden bir gününü daha vazife bilinciyle Mitsugoshi’nin işleriyle ilgilenerek geçirmek zorundadır.
İşleri onu Velgalta İmparatorluğu’nun sınırlarında yer alan Madlid’e kadar getirmiştir. Şu anda bir derebeyiyle Mitsugoshi için yeni bir şube açma konusunda müzakere yapmaktadır.
“Bayan Luna, bu mülkü şahsen tavsiye ederim.”
Gamma’nın rehberi Rude, gösterişli bir şekilde gülümser. Kendisi bahsi geçen derebeyinin en büyük oğludur.
Luna, Gamma’nın Mitsugoshi’nin başkanı olarak hareket ederken halk arasında kullandığı isimdir.
“Ana caddeye bakıyor ve harika güneş alıyor. Mülk oldukça geniş bir cepheye sahip. Araziyle birlikte yüz kırk milyon zeni ediyor ama size özel bir kıyak geçip yüz yirmi milyona bırakmaya hazırım. Mitsugoshi’yi burada görmekten büyük mutluluk duyarız.”
“Anlıyorum.”
Adam haklıdır; arazinin konumu mükemmeldir. Binası da fena sayılmaz. Biraz eski görünse de üç katlı, ferah ve sağlam bir yapıdır.
Kullanışlı bir şube haline getirmek için biraz tadilat yapmak yeterli olacaktır. Eski binayı yıkıp yenisini inşa etmek de bir diğer seçenektir. Sonuçta mülkün değerinin büyük kısmı konumundan gelmektedir.
Ancak asıl sorun, adamın bu kadar kupon bir gayrimenkulü sadece 120 milyon zeniye gözden çıkarmaya razı olmasıdır.
Midgar Krallığı’nın başkentinde birebir aynı bir arazi bunun rahat on katı ederdi, hatta benzer diğer taşra bölgelerinde bile muhtemelen beş katına alıcı bulurdu.
Yine de bu kelepir mülkün hâlâ satışta olmasının son derece geçerli bir sebebi vardır.
Mesele arazide değil, kasabanın tamamındadır.
Madlid, Velgalta İmparatorluğu’nun kıyıda köşede kalmış bir bölgesidir ve açık konuşmak gerekirse nüfusu giderek azalmaktadır. Bunun her türlü sebebi olsa da aralarında iki tanesi en göze çarpanıdır.
Birincisi konumudur. Berbat bir yerdedir.
Mallarla tam yüklü bir at arabasının Madlid’den en yakın kasabaya ulaşması bir aydan fazla sürmektedir. Harcanan zaman ve maliyet göz önüne alındığında, kasabanın ticaret için neden elverişsiz olduğu hemen anlaşılmaktadır.
İkincisi ise Velgalta’nın imparatorluk başkentinin yeni bir refah dalgası yaşaması ve Madlid’in tüm gençleri ile tüccarlarının düzenlerini bozup oraya taşınmasıdır.
Pekala, bunda Mitsugoshi’nin başkentte bir şube açmasının ve ardından gelen kentsel dönüşümün büyük payı vardır ama hem Gamma hem de Rude bu gerçeğe hiç değinmemektedir.
Her neyse, bu sebeplerden ötürü bir kasaba olarak Madlid’in cazibesi hayli düşüktür.
Dahası, kasabanın ana caddesindeki bu derece devasa bir araziyi satın almak isteyecek tek kesim şirketlerdir. Kasabanın her yerinde benzer parseller bulmak mümkündür.
Başka bir deyişle, bu temel sorunları çözecek bir yol bulamadığınız sürece burada yeni bir mağaza açmak finansal bir intihardır.
“Burada bir şube açarsanız çok mutlu oluruz!”
Rude’un çaresizliği gözlerinden okunmaktadır. Mitsugoshi’nin imparatorluk başkentinde yarattığı etkiye dair söylentileri elbette duymuştur.
Perakendeci şirket Madlid’de bir şube açarsa, şehir nüfusunun daha da erimesi duracak ve çökmekte olan mali durum grafikleri birdenbire fırlayacaktır—ya da en azından Rude kendini buna inandırmıştır.
İşler aslında öyle yürümeyecektir.
Temeldeki sorunlar çözülmediği sürece yeni bir şube, denizdeki bir damladan fazlası olmayacaktır.
“Acaba…?”
“S-Sizi çok iyi anlıyorum. Düz yüz milyon zeniye düşmeye razıyım!”
Gamma’nın kararsızlığını gören adam fiyatı daha da kırar.
Ancak Gamma’nın yalnızca yirmi milyon zenilik bir indirim için ona net bir yanıt vermeye hiç niyeti yoktur. Zaten kasabadaki gayrimenkulleri kararsız bir edayla gezerek bir haftadan fazla zaman harcamış ve adama henüz tek bir kesin cevap vermemiştir.
Görmesi gereken her şeyi zaten görmüştür.
Şimdi sadece beklemektedir.
“—Bayan Luna.” İşte beklenen an gelmiştir. Mitsugoshi üniforması giymiş çekici genç bir kadın Gamma’nın arkasına yanaşır ve kulağına fısıldar. “İncelemeyi tamamladık.”
“Ve?”
“İşe yarayacak.”
“Burada mıymış?”
“Petrol mü? Kesinlikle eminiz.”
“—Anlıyorum.”
O gün Gamma, Rude’a ilk kez gülümser. “Satın alıyorum.”
“Vay canına, gerçekten mi?! O zaman—”
“Hatta bu yol üzerindeki bütün parselleri satın alıyorum.”
“—Efendim?”
“Şartlarımızı kabul etmeye razıysanız, Madlid’i imparatorluğun en iyi kasabası olacak şekilde yeniden inşa etmeye hazırız diyorum.”
“—Ne?”
“Nile Nehri’nin kollarını genişletip bir kanal inşa etmeyi kabul eder misiniz?”
“Şey… evet?”
“Harika, o halde başlayalım.” Gamma astına emirler vermeye başlar. “Nile’ın memba tarafındaki gerekli tüm arazileri kapatın. Elimizde devasa bir gayrimenkul balonu patlamak üzere…”
Bununla birlikte tempolu adımlarla uzaklaşırlar. En sonunda geride sadece neye uğradığını şaşırmış Rude kalır.
Etrafına boş gözlerle bakıp mırıldanır: “Ah, doğru ya… Babama haber vermeliyim…”

Zayıflar değersizdir.
Doğup büyüdüğü bir yarı insan ailesi bu dersi zihnine kazımıştı.
Köpek soyundan gelen yarı insanlar için bile kabilesi büyüktü ve kabile reisi olan babasının yüzü aşkın çocuğu vardı. Alt kademeden bir cariyeden doğduğu için kimseden pek bir beklentisi yoktu.
Yemek vakitlerinde payına düşen porsiyonlar cılızdı; her daim bir deri bir kemik ve açtı.
Üç yaşına bastığında ise artık onu beslemeyi tamamen kestiler.
Kendi avlanmak için ormana doğru ilk kez sendelediğinde bir deri bir kemikten ibaretti. Orada, kafatasını parçalayarak kendi boyutunun iki katı büyüklüğünde bir yaban domuzunu katletti; ardından can suyunu içip organlarıyla karnını doyurdu.
O an, sadece kendi elleriyle de hayatta kalabileceğini değil, bunu yapmanın şaşırtıcı derecede kolay olduğunu da fark etti.
Artık yaşamanın ne demek olduğunu biliyordu.
Önüne hazır koyulan yemeğin hiçbir değeri yoktu.
Yalnızca kendi avladığın zaman bir anlam taşıyordu.
Avının kanına bulanmış halde köyüne döndükten sonra dedikodular yayılmaya başladı.
Yarı insanlar arasında bile üç yaşında bir kız çocuğunun yaban domuzu öldürmesi pek normal değildi.
Yine de yaptığı tam olarak buydu.
Duyuları ve fiziksel gücü muazzamdı; hatta hiç resmi bir eğitim almamış olmasına rağmen büyü bile kullanabiliyordu.
Kendi yaşlarında bir çocuk kavga çıkarmaya kalksa tek bir darbeyle işini bitiriyor, acıktığı her an kendi avını avlamaya gidiyordu.
Yetersiz beslenen vücudu kısa sürede toparlandı ve çok geçmeden güzel hatlara, esnek kaslara sahip genç bir kıza dönüştü.
On iki yaşına geldiğinde, kabilesinde onu yenebilecek tek kişi reis kalmıştı.
Sadece birkaç yıl daha gerekirdi—belki de yalnızca tek bir yıl—ve onu da pekalâ geçebilirdi.
Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Bunun yerine, vücudunun her yerine siyah morluklar yayıldı.
O… lanetlenmişlerden biriydi…
ve lanetlenmişlerin sürüden sürgün edilmesi gerekiyordu. Bu katı bir kuraldı.
Hastalıklı bedeniyle kaçtıktan sonra, ormanın dört bir yanında avlanmaya ve amaçsızca gezinmeye başladı.
Avlanmayı seviyordu.
Avlanmak ona hayat vermişti. Vücudundaki her bir güdü, avlanmak için doğduğunu fısıldıyordu ona.
Dolayısıyla sürüden sürgün edilmek onu pek de rahatsız etmemişti.
Yaşamaya ve avlanmaya devam edebildiği sürece onun için sorun yoktu.
Ancak hastalık onu günden güne kemiriyordu. Bedeni çürüdü ve gitgide öyle zayıfladı ki avlanması imkânsız hale geldi.
Ormandaki bir derenin kenarına yığıldı ve gökyüzüne baktı.
“Hâlâ… hâlâ… avlanabilirim…”
Canavarların kokusunu alabiliyor, ayak seslerini hissedebiliyor, haykırışlarını duyabiliyordu.
Orman devasaydı ama uzaktaki avların izlerini sanki burnunun dibindeymişçesine seçebiliyordu. Bedeni sadece istediği gibi hareket edebilseydi, hepsini zahmetsizce avlayabilirdi.
“Avım… bana… sesleniyor…”
Ama kararmış, çürüyen elini uzatsa da avuçladığı tek şey boş hava oldu.
“Ama ben… hâlâ… avlanabilirim…”
En sonunda görüşü bulandı.
Yakınlarda bir kurdun uluduğunu duyduğunda, fazla ömrü kalmadığını bildiği halde gülümsedi.
Kurt onu avlamaya gelmişti.
Bu onun fırsatıydı.
Artık hareket edemiyordu ama avını ayağına çekebilirdi.
Kurdun onu ısırmaya çalıştığı an, dişleriyle boğazını söküp alacaktı.
Nefesini tutup kurdun gelmesini bekledi.
Ama kurt hiç gelmedi.
“Ne… den…?”
Kurdun varlığı uzaklaştı ve onun yerinde sarışın bir elf belirdi.
“Epey ilerlemiş… Bu halde bilincini açık tutabildiğine göre inanılmaz bir iraden olmalı,” diye gözlemde bulundu elf. Elini uzattı ama bir an sonra telaşla geri çekmek zorunda kaldı.
Kırt.
Yarı insan kızın sivri dişleri boşluğu ısırdı.
İltihaplanmış yüzünü elfe çevirdi, ona dik dik baktı ve gülümsedi.
“Görünüşe göre… büyük bir… av buldum…”
Gücünün son kırıntısıyla kendini ayağa kalkmaya zorladı.
Bildiği tek av hayvanlar değildi. Yarı insan kabileleri arasındaki çatışmalar yaygındı ve düşmanları avlamak da onun yaşama sebeplerinden biriydi.
Elfi gördüğü an anladı: Karşısında duran kız, kanını gerçekten kaynatan türden büyük bir avdı.
“Ne…?! Hâlâ nasıl ayakta durabiliyorsun…?!” Elf kız gerilemeye başladı.
“Graah!!” Yarı insan kız işte o an üzerine atıldı. Hasta birinin bu kadar hızlı hareket edebilmesi imkânsızdı.
“…?!”
Elf onun dişlerinden sıyrılıp epeyce geriye çekildi, ancak yarı insan sallanan bedenini takibe zorladı.
“Dur yapma! Yardım etmeye çalışıyorum—! Konuşarak bir yere varamayacağız gibi görünüyor. Sana zarar verebilirim, bu yüzden sanırım onun yardımını istemem gerekecek… ,” diye mırıldandı, ardından arkasını dönüp gitti.
“B-bekle… bek… le…” Yarı insan onu birkaç adım takip etti, ardından bodoslama yere yığıldı.
Artık onun peşinden gidecek gücü kalmamıştı.
Bu dövüş son enerjisini de tüketmişti… tam da son kez büyük bir av avlama şansı bulduğunu düşünmüşken…
Çaresizlik içinde gözlerini kapattı.
Yakındaki ayak sesleri kulağına çalınana kadar bir süre sadece ormanın sessiz uğultusunu duydu. Şaşkınlıkla gözlerini açtı.
Yanında tamamen siyahlara bürünmüş siyah saçlı bir oğlan duruyordu. Varlığını hiçbir şekilde hissedemiyordu.
“Benim adım Shadow…”
Başını kaldırıp onun gözlerine baktığında tüm bedeni titredi.
Kazanamazdı.
Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, onu yenmesine imkân yoktu.
Bunu ona söyleyen mantığı değil içgüdüleriydi ve bunu anında idrak etmişti.
Ondan daha güçlü olan tek kişi kabile reisi olan babasıydı ve o bile gözünü korkutmuyordu.
Fakat bu oğlan farklıydı.
Yaşayan bir canlı olarak gücü, temelde kendininkinin katbekat ötesindeydi.
Sıkı bedenini gördüğünde, tamamen savaş için dövüldüğünü anlayabiliyordu.
Keskinleşmiş büyü becerilerini hissettiğinde, tüm bu bölgeyi yerle bir edecek kadar güçlü olduklarını görebiliyordu.
Çelik gibi gözlerine baktığında, ne kadar güçlü olduğunu milimi milimine bildiğini anladı.
Ancak güçleri arasındaki uçurum o kadar devasaydı ki savaşma isteği bile duyamıyordu.
Onun gücünden korktu ve doğal olarak, daha güçlü bir varlığın karşısında içgüdülerinin emrettiği şeyi yaptı.
Başka bir deyişle—boyun eğdi.
“Mırrr…”
Karnını açıp kuyruğunu sallayarak sırtüstü yere serildi.
“Gayet uysal görünüyor…”
“Yaklaşmaya çalıştığımda kuduz gibiydi.”
Oğlan ile elf şaşkın gözlerle bakıştılar.
“Aman, her neyse. Şimdi onu iyileştireceğim.”
“Müsaade et, ben de yardım edeyim.”
Bununla birlikte oğlan, yarı insanı koyu mavi büyüsüyle sarmaladı. Elf de acemice yardım etmeye çalıştı.
“Mırrr…”
Onlar bunu yaparken yarı insan, karnı açıkta kuyruğunu sallamaya devam ediyordu.
Bir süre sonra, ilk tedavi turu bittikten sonra, biri gümüş diğeri mavi saçlı iki elf daha aralarına katıldı.
Kız tamamen iyileşmemişti ama yeniden etrafta dolaşabilecek kadar toparlanmıştı.
“Ben Alpha. Bunu pat diye söylediğim için üzgünüm ama örgütümüz ve bedenin hakkında birkaç şeyi açıklamak istiyorum—”
Alpha adındaki elf anlaşılmaz bir sürü saçmalıktan bahsedip dururken, yarı insan kız bedenini inceledi.
Shadow adındaki oğlanın büyüsü sayesinde kayda değer şekilde toparlanmıştı.
Büyüsünün gücünü ve sıcaklığını asla unutmayacaktı.
Artık yeniden avlanabilirdi.
“—ve bu yüzden Tarikat’a karşı savaşıyoruz.”
Olan biteni tam olarak kavrayamadı ama buranın onun yeni sürüsü olacağını anladı.
Buna hiç itirazı yoktu.
Sonuçta sürünün lideri Shadow, tanıdığı en güçlü varlıktı. Güçlü olana hizmet etmek onun gurur kaynağıydı.
Başında Shadow olduğu sürece, bu sürü dünyadaki en güçlü sürü olacaktı.
İstikamet dünya hakimiyeti!! Bu düşünce zihninde parıldadı.
“Delta. Bundan böyle adın bu olacak.”
“Del-ta… Patron’un verdiği yeni adım…”
Bunu eski adından çok daha fazla sevmişti. Sonuçta Patron’un ona verdiği bir şeydi.
Patron bir harikaydı! En güçlü oydu. Onun gözünde, tüm dünyadaki en iyisi oydu!
İşte bu yüzden yapması gereken bir şey vardı.
Etrafında duran üç elfe göz gezdirdi. Mavi olan rakip bile sayılmazdı. Gümüş olan şöyle böyleydi. Ancak sarışın olan güçlüydü.
Shadow sürünün tartışmasız bir numarasıydı, bu da Alpha’nın kesinlikle iki numara olduğu anlamına geliyordu.
Başka bir deyişle, Delta’nın yapması gereken—
“Hey, Sarışın!” Delta gözlerini dikip Alpha’yı işaret etti. “Bundan böyle iki numara benim!”
Sürü hiyerarşisini belirlemek için dövüşmek yarı insanlar için son derece önemliydi.
“Boyun eğ ve bana karnını göster!”
“—Anlamadım?”
Bunu duyan Alpha’nın büyüsü parlamaya başladı.

Epsilon’un sabahları erken başlar.
Daha güneş doğmadan ayağa kalkar ve geceliğiyle büyük bir aynanın karşısına geçer.
Günde sadece üç saat uyur. Ancak efendisi ona uyurken büyüyle yorgunluğu gideren bir teknik öğrettiği için üç saat ona fazlasıyla yeter. Fazlasıyla yeterli bir güzellik uykusu.
Günde sadece üç saat uyuyarak kalan yirmi bir saati verimli bir şekilde geçirebilmektedir.
Elbette antrenmanları ve görevleriyle ilgilenir ama bir numaralı önceliği kendini geliştirmektir.
İşte bu yüzden erken kalkıp aynanın karşısına geçer.
Kontrol etmesi gereken ilk şey balçıkla desteklediği göğüsleridir.
Aynanın karşısında durarak ellerindeki devasa balçık kütlelerini evirip çevirir.
Gösterişli ve biçimli duruyorlar mı?
Dik ama dokunulduğunda yumuşacıklar mı?
En önemlisi, doğal görünüyorlar mı?
Destekli dolgularla ilgili bu küçük sırrını kesinlikle ama kesinlikle kimsenin öğrenmesine izin veremez.
Gerçekten daha gerçek, doğaldan daha doğal olmak zorundadırlar. Balçığı incelerken göğüslerini tabi tuttuğu standart işte budur.
Yaklaşık bir saatlik evirme, çevirme ve masajın ardından incelemesini ve hassas ayarlarını bitirir.
Sıradaki işi, vücudunun oranlarının kusursuz olduğundan emin olmaktır.
Balçıkla korse gibi sıkılmış beli uygun bir silüet oluşturuyor mu?
Ya kalınlaştırılmış kalçaları güzel görünüyor mu?
Ya kalçasının o ince dolgunluğu, baldırlarının biçimi… bacaklarının uzunluğu…?
Bütün kontrollerini bitirene kadar sabah güneşi çoktan yükselmiştir.
Ardından geceliğini çıkarır, balçık katmanının üzerine günlük bir elbise giyer, makyajını yapıp saçlarını tarar.
İşte ancak bu noktada başkalarının karşısına çıkmaya hazır hale gelir.
Son dokunuş olarak aynanın karşısında son bir kez durur, etrafında döner ve Epsilon Tarzı Gizli Teknik: Lord Shadow’u Baştan Çıkarma Duruşu’nu hazırlar.
“Her zamanki gibi güzelim,” diye gülümseyerek iç çeker. Sesi özgüvenle dolup taşmaktadır.
Bütün bunlar efendisi uğrunadır. Günlük rutinini işte bu raddeye kadar zorlamıştır.
Ancak bugün Lord Shadow’u Baştan Çıkarma Duruşu’nu her zamankinden daha uzun süre korur. Balçık göğüslerini vurgulamaya yarayan bu pozu korurken, yüzüne sinsi bir tebessüm yayılır.
“Heh-heh… Heh-heh-heh… Ah-ha-ha-ha-ha!”
Gülümsemektedir çünkü geçmişi yâd etmektedir.
Özellikle de geçen gün Lindwurm’da, uzun bir aradan sonra efendisiyle yeniden bir araya geldiği an yaşanan bir şeyi düşünmektedir.
Lord Shadow’un önünde süzülerek Tarikat’ın suikastçılarından birini zarafetle ortadan kaldırmıştı.
Efendisiyle her yeniden bir araya gelişinde kalbi her zamankinden çok daha hızlı atardı. Ancak bu sefer efendisi dosdoğru ona bakıyordu…
ve o keskin bakışları göğüslerine kilitlenmişti!
Epsilon’un güzelliği, alımı ve çabası en sonunda efendisinin dikkatini çekmeyi başarmıştı.
Yanakları kızarmıştı ama efendisinin bu ateşli bakışlarını fark etmemiş gibi davranmıştı. Fakat efendisi gider gitmez duyguları patlak vermiş ve avazı çıktığı kadar bir zafer çığlığı atmıştı.
“Kazandım! Doğa Ana’yı yendim!”
Hemen ardından kendine gelir.
Burası Kutsal Alan Lindwurm değildir. Kendi yatak odasıdır.
Yine de o anı kalbine kazınmıştır; efendisinin bakışlarının göğsünü alev alev yaktığı o kısacık an…
“Heh-heh! Heh-heh-heh…”
En sonunda Lord Shadow’u Baştan Çıkarma Duruşu’nu bozar. Yine de o muzır tebessüm hâlâ dudaklarına yapışmış durumdadır.
O gün, o an, hiç şüphesiz hayatının zirve noktasıydı.
Sadece o anı hatırlamak bile varlığının zirvesine dönmesine yetmektedir.
Tekrar tekrar küllerinden doğan bir anka kuşu gibi hissetmektedir…
Böylece Epsilon’un günü bir kez daha zirvede başlar.
Yatak odasından çıkan Epsilon koridorda yürürken uzun zaman sonra ilk kez Beta ile karşılaşır.
Yüzeyde samimi görünen selamlaşmalarda bulunurlar.
“Günaydın, Beta.”
“Günaydın, Epsilon.”
Konuşmaları oldukça sıradandır. Ancak ikisi de bir an olsun silah arkadaşının yüzüne bakmaz.
Bakışları başka bir yere kilitlenmiştir—birbirlerinin göğüslerine.
İkisinin de göğüsleri bir çift füze gibi öne fırlamaktadır ve ezeli düşmanlarına bakarcasına rakiplerinin servetine dik dik bakarlar.
Ardından ikisi de göğüslerini kabartır.
İkisi de çekebildikleri kadar havayı ciğerlerine çekip göğüslerini son sınırına kadar öne çıkarırlar.
Bu, iki kadının da kaybetmeye tahammülünün olmadığı bir savaştır.
Öne çıkan göğüsler ve balçık birbirine çarpar, ardından sallanır.
“Heh-heh…”
“Hrrr…”
Kazanan bir kez daha Epsilon olur. Sonuçta balçığına sırf Beta’yı yenmek için özel olarak şekil vermiştir.
Başlangıçta aralarındaki savaş Epsilon tarafının tek taraflı düşmanlığından ibaretti.
Ancak Epsilon göğüslerini dikleştirmek ve dolgulamak için balçığını kullandıkça Beta’da da bir rekabet duygusu kök salmış ve bugün, göğsüne siyah, çirkin şeyler tıkıştıran tek kişi Epsilon olmaktan çıkmıştır.
Yine de onlar takım arkadaşıdır.
Zorlu antrenmanlardan geçmiş, omuz omuza savaşmışlardır ve ikisinin de arasında kesinlikle güçlü bir yoldaşlık bağı vardır.
İkisi de birbirine güvenir ve diğerini önemser.
Çoğu zaman barış içinde geçinebilirler.
Kilit kelime: çoğu zaman.
Normalde selamlaştıktan sonra yan yana geçip yollarına devam ederler. Çocukluktan beri birlikte sayısız saat geçirdikleri için uzun uzun nezaket gösterilerinde bulunmaya pek gerek duymazlar.
Ancak bugün farklıdır.
Epsilon’un dağlar kadar büyük gururu, rakibinin sessizce çekip gitmesine izin vermeyi reddeder.
“Biliyor musun, geçenlerde başıma çok şaşırtıcı bir şey geldi…”
“Ne olmuş olabilir ki?”
Epsilon buzu kırar, Beta ise donakalır. Kızlar konuşurken göğüsler ve balçık yumuşacık bir şekilde birbirine çarpmaya devam eder.
“Geçen gün, Kutsal Alan’daki görev sırasındaydı… Efendimizin bakışlarının beni delip geçtiğini hissettim…”
“Ne?!”
“O sıcak bakışlarını hissettim… tam olarak… buraya… kilitlenmişti…” Epsilon’un yanakları kızarır ve konuşurken yerinde duramayıp kıpırdanır.
“N-n-n-n-n-ne—? B-bu imkânsız! Y-yanılıyor olmalısın!”
“Aah, hayır, bir yanlışlık değildi. Senin de bilmen gerekir, Beta. İnsanlar bize baktığında bunu gayet iyi anlarız.”
“Grrr… H-haklısın…”
İkisinin de vücut hatları baştan aşağı kıvrımlıdır ve kendilerini sürekli erkeklerin bakışlarına hedef olurken bulurlar. İkisi de bu bakışların ne zaman üzerlerinde olduğunu fark etme konusunda doğal bir hassasiyet geliştirmiştir.
“Beni bu kadar şaşırtan da buydu zaten. Benim gibi birine bu kadar tutkulu bir bakış atacağını hiç tahmin etmezdim…”
“Iğğ… Efendimiz mi…? İmkânı yok…” Aşağılanmış hisseden Beta, Epsilon’a dik dik bakar.
“Yani, Efendimizin benim gibi önemsiz birine gönlünü kaptırması hiç yakışık alır mı…?” Epsilon, bu son kısma özellikle vurgu yaparak kıkırdar. “Nihayetinde bir düşün. Vücudun benimkinden kat kat daha güzel Beta, üstelik çok daha alımlısın!”
“Ne—?!”
Epsilon, Beta’ya üstünlük taslamaktadır.
Zafer dolu yüz ifadesi, kendini en ufak bir şekilde bile aşağı görmediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu, kazanan tarafın içi boş mütevazılığından başka bir şey değildir.
Sözleri; vücudu daha güzel olan, daha çekici görünen ve efendilerinin sevgisini kazanmış bir kadının zafer çığlığıdır. İltifatlarının her biri aslında üstü kapalı birer iğnelemedir.
Epsilon üstün bir konumdan konuşmaktadır. Gururunun verdiği güçle her zaman böyle yapar.
“Göğüslerin kocaman…”
“Iğk—”
“Belin de incecik…”
“Iğğk—”
“Bacakların da uzun mu uzun…”
“Iğğğk—”
“Ayy, ne kadar da güzelsin!”
“Iğğğğk—”
Yaralı düşmanına son darbeyi vurmak isteyen Epsilon, “Gizli Teknik: Lord Shadow’u Baştan Çıkarma Pozu”nu sergiler ve ezici gücünü doğrudan Beta’nın gözleri önüne serer.
Beta’nın gözleri anında yaşlarla dolar.
“Sana olan o sıcak bakışlarını daha önce mutlaka hissetmişsindir, değil mi?”
“B-B-B-B-B-B-B-B-B…”
“Bana hissetmediğini söyleme sakın.”
“B-B-B-B-B-B-B-B-B…”
“Bu kadarı da imkânsız artık…”
“B-B-B-B-B-B-B… B-ben, ben… Hüüng!” Beta ağlayarak kaçar.
“Heh-heh-heh… Doğal olanların hepsi bu dünyadan temizlenmeli… Artık onun sevgisine mazhar olan kişi ben olacağım… Sadece ben…” Epsilon, Beta’nın kaçışını izlerken gülümser.
Çok sevdiği efendisinin bir keresinde boş bir odada, “Epsilon’un burnu da tıpkı slime pedleri gibi şişmiş,” diye mırıldandığı söylenir.
Tam da dediği gibi, gururu gökleri aşacak kadar kabarmıştır. Egosu bu kadar büyük olmasaydı, son derece uysal ve şefkatli biri olabilirdi.
Tabii bu kadar gururlu olmasaydı…
