The Eminence in Shadow Cilt 2 – Bölüm 6 / Sadece MVP’leri Cezbetme Savaşı!

Sadece MVP'leri Cezbetme Savaşı!

Hafta sona eriyor ve Bushin Festivali ön elemeleri başlıyor.

Şu anda Skel ile birlikte arena tribünlerinden dövüşleri izliyorum. Güneş tepede ve katılım oldukça az. Eh, bu turlar böyle olur zaten. Hatta normalde katılım çok daha az olur.

Dün ikinci tur ön eleme maçımı yaptım. Ama maçlar arenada değil, yakınlardaki bir çayırlıkta yapıldı. Yanlış duymadınız; birinci ve ikinci ön eleme turları başkentin dışındaki çimenlik bir alanda gerçekleşiyor. Seyirci falan yok, müsabakaların kalitesi ise berbat ötesi. İki rakibimi de lariat darbeleriyle nakavt ediyorum ama bu bana zerre kadar zevk vermiyor.

Üçüncü tur, nihayet gerçek arenada dövüşebildiğimiz tur. Bu noktaya gelindiğinde dövüşlerin kalitesi kayda değer bir seviyeye ancak yaklaşmaya başlıyor. Tribünlerde çok fazla izleyici yok ama dürüst olmak gerekirse bu kadarının olması bile şaşırtıcı. Sonuçta Bushin Festivali’nin asıl olayı eleme turları değil.

“Bu arada, Po’ya ne oldu?” diye soruyorum Skel’e. Bir şeyler not ediyor gibi görünüyor.

“Ailesinin yanına dönüp tarlayı sürmek zorunda kaldı.”

“Hım.”

Skel bir yandan dövüşleri izlerken diğer yandan hırsla not almaya devam ediyor. Boynuna asılmış kutsal kılıç şeklinde bir kolye gözüme çarpıyor. Kutsal Diyar’dayken ona aldığım hediyelik eşya. Gerçekten takıyor olmasına sevindim ama bu durum moda anlayışını sorgulamama da neden oluyor.

“Ne yazıp duruyorsun orada?”

“Dövüşler hakkında veri topluyorum. Çaylaklar dövüşlere sadece içgüdüleriyle bahis oynar ama ben farklıyım. Bahislerimi istatistiklere, olasılıklara ve somut verilere dayanarak yapıyorum.”

“Bak sen.”

Skel’in not defterine göz atıyorum.

Gözüme çarpan ilk birkaç notta “güçlü görünüyor”, “zayıf görünüyor” ve “ne bileyim ben” yazıyor.

“Bilirsin, bahiste işin sırrı günü kârla kapatmaktır,” diyor Skel böbürlenerek. Bir yandan konuşup bir yandan yazmaya devam ediyor.

“Kim derdi ki?”

“Bak şimdi, çaylaklar bahis oynarken tek bir dövüşe ya herro ya merro diye girerler. Ama ben öyle değilim. Tek bir sonuca takılıp kalmam. Dövüşleri onlarcasıyla değerlendiririm—ne kadar çok bahis oynarsam, olasılıklar o kadar çabuk dengelenir.”

“Hı-hım.”

“Ne de olsa ben her zaman kâra geçen bir adamım…”

Esniyorum. “Çok çılgınca kanka.”

“Bayağı ilgi çekici bir şeyden bahsediyorsunuz sanki.”

Aniden arkamda başka biri beliriyor.

“Öyle mi?” diye soruyorum.

“Kesinlikle öyle görünüyordu.” Gösterişli, sarışın ve kaslı adam sırıtıyor.

“D-dur bir dakika! Seni tanıyorum…!”

“Bu adamı tanıyor musun Skel?”

“Sen Yenilmez Efsane Goldy Gilded’sın, değil mi?!”

Goldy, Skel’in ışıldayan bakışlarına saçlarını geriye doğru tarayarak karşılık veriyor. “Bu lakap biraz utanç verici. Bana Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded de.”

“T-tabii ki! Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy!”

Bence Yenilmez Efsane kulağa daha havalı geliyordu.

“Demek dövüşlerle ilgili verileri derliyorsun?”

“Aynen öyle!”

“Güzel mantık. Ben de her zaman aynısını yapmaya özen gösteririm.”

“G-gerçekten mi?!”

“Elbette. Her zaman kazanacağımdan emin olmak için.”

“Bu çok havalı! Bana anlatabileceğin havalı hikâyelerin var mı?”

“Aa, bir iki tane vardır herhalde.”

Sadece iki taneyle sınırlı kalmayacağından şüpheleniyorum.

Dövüşüm yaklaşıyor, bu yüzden zamanlama mükemmel.

“Sıçmaya gitmem lazım.”

“Çabuk dön de hiçbir şeyi kaçırma.”

Tuvalete gidip kılık değiştiriyorum, ardından yarışmacıların bekleme odasına doğru yola koyuluyorum.

Skel, Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded’ın zafer teorisini can kulağıyla dinliyor.

“Mesela, bir sonraki dövüşü örnek vereyim.”

“Anlaşıldı!”

Bir sonraki dövüşçüler arenaya çağrılıyor.

“Üçüncü tur, on ikinci maç! Gonzales, Mundane Mann’e karşı!”

İki kara şövalye karşı karşıya geliyor.

“Teorime göre, daha dövüş başlamadan önce bile tarafların aşağı yukarı ne kadar güçlü olduğunu anlamak mümkündür. Gonzales ile başlayalım. Kas dengesini analiz ederek fiziksel gücünü kavrayabiliriz. Ayrıca gözlerindeki ışıltıya ve küstah tavrına bakılırsa, çetin ve deneyimli bir dövüşçü aurası yayıyor. Güç seviyesi 1.364 civarında görünüyor.”

“G-güç seviyesi mi?! O da ne?!”

“Dövüş verilerini analiz ederek birinin savaş kapasitesini sayısallaştırmak mümkündür—1.364 hiç de fena sayılmaz.”

“Müthişmiş!”

“Rakibine gelince, Mundane Mann… hımm.”

Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded, Mundane’e keskin bir bakış fırlattıktan sonra sessizliğe gömülüyor.

“N-ne oldu?”

“Yok… sadece bu çok saçma. Ama… cidden çok…”

“B-Bay… Goldy?”

“Ah, bağışla. Bir an kendimi kaybettim.”

“Bekle… Mundane gerçekten o kadar mı…?”

“Evet… o adam, Mundane Mann… inanılmaz derecede yetersiz!”

Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded kahkahayı basıyor.

“Ha…? Yetersiz mi?”

“Üçüncü tura kadar gelebilmiş olması akıl alır gibi değil! Tanrı’nın bir mucizesi falan mı acaba?”

“G-güçsüz görünüyor sanırım…”

“Yüzü güçsüz görünüyor, vücudu güçsüz görünüyor—aurası bile güçsüz görünüyor! Mundane’in güç seviyesi otuz üç! Ha! Bir kara şövalyede gördüğüm en düşük seviye!”

“Yani Gonzales mi kazanacak?”

“Evet, göz açıp kapayıncaya kadar bitecek. Hatta dövüş izlemeye bile değmez.”

Ve böylece tur başlıyor.

İlk hamleyi yapan Gonzales oluyor.

İri yarı cüssesine tezat oluşturan şaşırtıcı bir çeviklikle aradaki mesafeyi kapatıp Mundane’in üzerine çöküyor.

Hareketleri, üçüncü turun diğer maçlarında sergilenenlerden çok daha rafine. Goldy’nin onu çetin ve deneyimli bir dövüşçü olarak değerlendirmesi isabetli çıkmış gibi görünüyor.

Mundane, Gonzales’in kılıç darbesine tepki bile vermiyor.

Herkes Mundane’in yenilgisinin an meselesi olduğuna emin, ama derken… Gonzales yere seriliyor.

Tam Mundane’e ulaşacakken ayağı takılıp tökezliyor ve yuvarlanıyor.

Kafası yere çarpıyor ve küt diye kendinden geçiyor.

Seyirciler sessizliğe bürünüyor. Kesin şimdi ayağa kalkacak diye düşünüyor herkes.

Ama Gonzales kılını bile kıpırdatmıyor.

Mundane kılıcını kınına sokup arkasını döndüğünde nihayet karar açıklanıyor.

“Ka-kazanan Mundane Mann!”

“B-bu ne saçmalık böyle!!”

“Paramızı geri verin ulan!!”

Gonzales’in baygın bedeninin etrafındaki kalabalıktan yuhalamalar yükseliyor.

Nasıl tepki vereceğini bilemeyen Skel, Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded’a bakıyor.

“B-böyle şeyler de olur tabii,” diyor Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded. Yanağı seğiriyor. “Dövüş verileri bize kimin kazanacağı hakkında bir fikir verebilir ama iş ciddiye bindiğinde hiçbir şey kesin değildir. Umarım bu ders olmuştur?”

“B-bunun olacağını biliyor muydunuz…?”

“Heh…” Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded ona net bir cevap vermiyor. “Sana bir sır vereyim.”

“Ha…?”

“Bahiste kazanmanın iki yolu vardır. Birincisi kimin güçlü olduğunu anlayıp onun kazanacağına bahis oynamaktır. Diğeri ise kimin zayıf olduğunu anlayıp onun rakiplerine bahis oynamaktır.”

Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded ayağa kalkıyor ve gitmek üzere arkasını dönüyor.

“Yarın dördüncü tur var ve altıncı maç Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded ile Mundane Mann arasında.”

“Bekle! Bu demek oluyor ki…!”

Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded hızla dönüp parmağıyla Skel’i gösteriyor.

“Kazanan yolu… bulabilecek misin?”

Ardından ışıltılı sarı saçlarını geriye tarayarak çıkışını yapıyor.

“Adam… o kadar havalı ki…”

Hayran kalan Skel, Zafer Kazanan Altın Ejderha Goldy Gilded’ın gidişini izliyor.

“Sıçmam bitti.”

Siyah saçlı genç bir adam koltuğuna dönüyor.

“Hey, Cid! Yarın kesin zafer garantili bir dövüş var. Bütün parayı yatıralım!”

“Ne? Olmaz.”

“Hadi ama! Sözüme güven yeter!”

“Hadi oradan.”

“Tch, iyi be. Senin kaybın kanka!”

Ve böylece ikisi tekrardan dövüşleri izlemeye koyuluyor.

Bushin Festivali’nin dördüncü turu başladı.

Annerose, tribünün en ön sırasında oturmuş, belirli bir maçın başlamasını bekliyor.

Açık mavi saçları rüzgârda dalgalanıyor, saçlarıyla aynı renkteki gözleri ise arenaya dikilmiş durumda. Bir önceki güne göre daha fazla seyirci var ama arena yarı yarıya bile dolmuş değil.

“Sen de şu adamın dövüşünü izlemeye mi geldin, küçük hanım?”

Annerose birinin kendisine seslendiğini duyup arkasını dönüyor. “Seni hatırlıyorum. Sen…”

“Quinton.”

Quinton hâlen profesyonel bir güreş kötü adamına benziyor ve Annerose’un yanına kuruluyor.

“Dün onun üçüncü turunu izledin, değil mi küçük hanım?”

“İzledim. Sanırım sen de izledin?”

“Maksatlı değildi ama denk gelip izledim. Mundane Mann’in turu hakkında ne düşünüyorsun?” Quinton bu soruyu sormadan önce bacaklarını ileri doğru uzatıyor.

“Adamın şans eseri kazanıp rakibinin öylece takılıp düştüğü pek söylenmezdi.”

“Aynen. O herif bir şey yaptı. Ne yaptığı hakkında zerre fikrim yok ama senin bir şeyler çakmış olabileceğini düşündüm. Ne de olsa sen Velgalta’nın Yedi Kılıcı’ndan biri olan Annerose’un.”

Quinton’ın küstah bakışları bir an için Annerose’un gözlerindeki çelik gibi pırıltıyla kesişiyor.

Annerose hemen bakışlarını kaçırıp bacak bacak üstüne atıyor. Eteğindeki yırtmaçların altından beyaz teni gözler önüne seriliyor.

“O unvanı bıraktım. Artık sadece Annerose’um.”

“Kusura bakma. Ha bu arada, geç oldu ama Tanrıça Sınavı’nı geçtiğin için tebrik ederim.”

“Teşekkür ederim.”

“Yani Mundane’in ne yaptığını anlayamadın mı?”

“An-anlayamadım.” Annerose’un sesi biraz huysuz geliyor. “Kaçırma ihtimalimin olduğunu düşünmediğim için gardımı düşürmüştüm. Ama… sağ eli hareket etti gibi geldi.”

“Sağ eli, ha?”

“Eliyle ne yaptı bilmiyorum. Tek bildiğim, her ne yaptıysa inanılmaz hızlı yaptığı.”

“Hımm. Sanırım bu durum benim tahminimi boşa çıkarıyor.” Quinton sinirle burnundan soluyor.

“Tahminin mi?”

“Yasaklanmış bir eser falan kullandığını sanmıştım.”

“İlginç… Bu ihtimali tamamen göz ardı edemeyiz.”

“Her halükarda, bugünkü maçtan sonra öğrenmiş oluruz.”

“Sanırım öyle. Rakibi Yenilmez Efsane Goldy Gilded.”

“Herifi hiç duymadım ama sanırım ünlü biri olmalı. Görünüşe göre hiç maç kaybetmemiş.”

Annerose’un yüzünde alaycı bir gülümseme beliriyor. “Ünlüdür, evet. İyisiyle kötüsüyle.”

“Güçlü mü peki?”

“İlginç bir soru… Düzinelerce farklı ülkede dövüştüm, hem gerçek savaşlarda hem de böyle arenalardaki turnuvalarda. Turnuvalara katıldığım dönemde Goldy Gilded ile üç kez eşleştim.”

“Ha. E Goldy hiç kaybetmediğine göre… Sanırım bu seni yendiği anlamına geliyor.”

Annerose Quinton’a dik dik bakıyor. “Saçmalama. Aslında hiç dövüşmedik. Ne zaman güçlü bir rakiple karşılaşsa çekiliverir.”

“Ne? O ne biçim iş lan?”

“Kaybetme ihtimali olduğunu düşündüğü bir rakiple asla dövüşmeyen bir adam o. Sadece yenebileceğini bildiği kişilerle dövüşür, daha güçlü biriyle uğraşmak zorunda kaldığında da çekilir. Ona Yenilmez Efsane demelerinin sebebi bu—kimsenin onu yenme şansı olmuyor. Duyduğuma göre bu ismi sevmediği için kendine Zafer Kazanan Altın Ejderha diyormuş.”

“Yenilmez ve zafer kazanan, ha? Kulağa benzer geliyor ama tamamen farklı şeyler.” Quinton kahkaha atıyor. “Yani Yenilmez dostumuzdan pek bir şey beklemememiz gerektiğini mi söylüyorsun?”

Annerose’un dudaklarının kenarı yukarı kıvrılıyor. “O kadar emin olmazdım.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Sadece yeneceğinden emin olduğu kişilerle dövüşse bile Yenilmez Efsane katıldığı turnuvalarda yüksek dereceler elde ediyor. Hatta daha küçük olan birkaç tanesini kazandı bile.”

“Ha… yani zayıf bir herif değil.” Quinton’ın bakışları keskinleşiyor.

“Kesinlikle. Kendisi ile rakibi arasındaki güç farkını çözmek adamın uzmanlık alanı. Ve Mundane’den kaçmamayı seçti. Başka bir deyişle…”

Quinton sert bir kahkaha patlatıyor. “Ah, parçalar şimdi birleşiyor işte.”

“Yenilmez Efsane bile Mundane’in ne kadar güçlü olduğunu anlayamadı.”

“Ya öyle ya da Mundane hile yapmak için antik kalıntılar kullanan korkağın teki.”

“Olayı daha da ilginç kılan şey, Yenilmez Efsane’nin sadece yenebileceğini bildiği kişilerle dövüşmüş olması. Gücünün gerçek sınırlarını hiçbir zaman sergilemedi.”

“Kahretsin, işler ilgi çekici olmaya başladı.”

“Öyle.”

Quinton canavarca sırıtıyor, Annerose ise dudaklarını yalıyor.

Ardından ikisi de dikkatini yeniden arenaya veriyor.

Stadyumu tezahüratlar ve yuhalamalar doldururken Mundane Mann ile Goldy Gilded birbirlerini süzüyor.

Tribünlerdeki tüm seyirciler arasında sadece iki kişi bu dövüşün gerçek önemini kavrayabilmiş durumda.

“Dördüncü tur, altıncı maç! Goldy Gilded, Mundane Mann’e karşı!” Hazır mısınız? Başlayın!”

Goldy hamle üstünlüğünü ele geçiriyor.

Maçın başladığı an, aradaki mesafeyi hızla kapatıyor.

Ardından, aşırı süslü büyük kılıcını dosdoğru Sıradan Adam’ın boynuna savuruyor.

Hedefi olan Sıradan Adam henüz silahını çekmiş bile değil. Tepki dahi vermeden öylece dikiliyor.

Zaferinden emin olan Goldy, bembeyaz dişlerini sergileyerek sırıtıyor.

Tok bir çatırdı sesi yankılanıyor.

“Ha?”

Goldy şaşkınlıkla küçük bir nida koyuveriyor. Ama tek şaşıran o değil; tribündekilerin hiçbiri az önce gördüklerine inanacak durumda değil.

Goldy’nin kılıcı Sıradan Adam’ın boynunun içinden tamamen geçmiş, yalnızca boş havayı kesmişti.

Goldy, gövdesinin tamamen açıkta kaldığını fark ediyor.

“Cık!”

Yüzü seğiriyor.

Sunulan bu belirleyici fırsat penceresi karşısında, Sıradan Adam nihayet kımıldıyor.

Yine de.

Sadece kılıcını kınından yavaşça çekiyor.

Hepsi bu kadar.

Hareketleri hantal ve altın değerindeki bu fırsatı tamamen görmezden geliyor. Fark etmiş gibi bile görünmüyor.

Goldy araya biraz mesafe koyduktan sonra Sıradan Adam’a dik dik bakıyor ve birkaç kelime tükürürcesine söylüyor. “Benimle dalga mı geçiyorsun?”

Öfkesi her halinden belli oluyor.

“Görebildin mi?” Quinton, tribünlerdeki Annerose’a soruyor.

“Ucu ucuna.” Bir şahinin gözleriyle Sıradan Adam’a dik dik bakmaya devam ediyor.

“Senden de bu beklenirdi zaten. Ben hiçbir bok göremedim. Yenilmez Efsane, Sıradan Adam’ın kafasını uçurdu sanmıştım.”

“Haklısın. Normalde o noktada bu darbeden kaçınmak imkânsız olurdu. Ama… kılıç ona çarpmadan hemen önce, Sıradan Adam boynunu kıtlattı.”

Annerose’un sesi gizleyemediği bir şaşkınlıkla dolu.

“Boynunu mu kıtlattı? Anlamadım.”

“Tek yaptığı boynunu kıtlatmaktı. Bilirsin ya, şöyle.” Annerose boynunu yana eğip eklemlerini kıtlatıyor.

“Yok artık, dur bir. Bunun hiç mantığı yok.”

“Biliyorum. Ama boynunu eğdiği anda o kütleme sesi geldi ve Goldy’nin kılıcı boşa çıktı.”

“Benimle kafa geçiyorsun! Boynunu kıtlatmak için eğdi ve tesadüfen saldırıdan mı kaçtı yani?”

“Bence aynen öyle oldu.”

“Atıyorsun! Böyle bir tesadüfün gerçekleşmesine imkân yok!!”

Annerose’un gözlerini ciddi bir ifade kaplıyor. “Ya tesadüf değilse?”

“Ne?”

“Boynunu o kadar hızlı kıtlattı ki, özellikle onu izliyor olmasaydım ben bile kaçırırdım. Normal bir insan bunu yapamaz.”

Genel geçer mantık, bir insanın boynunu gözle görülemeyecek kadar hızlı kıtlatamayacağını söylerdi.

“Gah! Haklısın…”

“Kılıçtan kaçınmak onun için sadece öylesine, ikincil bir ayrıntıdan ibaret olabilir. Sıradan Adam sırf boynunu kıtlatmak istemişti, o sırada saldırı da tesadüfen ona doğru geliyordu; o da boynunu kıtlarken aradan saldırıyı da savuşturmuş oldu.”

“Hadi oradan! İşte bu imkânsız! Goldy’nin savuruşu çok hızlıydı! Bu veledin darbeden öylesine, laf olsun diye kaçındığını mı söylemeye çalışıyorsun?!”

“Ben de sadece yarı yarıya eminim. Belki de hepsi sadece bir tesadüftü. Ama ya değilse…”

“…! Buna inanmamın imkânı yok!”

Goldy, Sıradan Adam’a dik dik bakıyor.

“Tepemi attırıyorsun. Az önce altın değerinde bir fırsatı kaçırdın. Beni yenmek için eline hayatta bir kez geçecek gerçek bir fırsat geçmişti ama sen sanki hiç önemli değilmiş gibi ellerinin arasından kayıp gitmesine izin verdin. Sen ise hiçbir şey olmamış gibi öylece duruyorsun.” Goldy dişlerini gıcırdatıyor. “Öfkeden deliye dönmüş olman gerekirdi. Yasta olman gerekirdi. Kazanmak için tırnaklarını geçire geçire çabalaman gerekirdi. Bunların hiçbirini yapmıyor oluşun bana karşı resmen bir saygısızlık!”

Sıradan Adam ise sessizce Goldy’yi dinliyor.

“Kaçırdığın şeyin farkında bile değil miydin yoksa? Durum buysa, seni suçlayamam sanırım. Otuz üçlük güç seviyesinden de bu beklenir zaten.”

Goldy kahkahasını bastırmaya çalışsa da başarılı olamıyor.

“Ama senin gibi bir hiç yüzünden karizmamın çizilmesine izin verecek değilim. Üzerine elimdeki her şeyle geleceğim. Bu yüzden ölürsen bana sızlanmaya kalkma. Anladın mı?”

Goldy kılıcını doğrultuyor, ardından namlusunda büyü toplamaya başlıyor.

Büyü biriktikçe hava titreşiyor.

Seyircilerin arasından bir fısıltı dalgası yayılıyor.

“İşte mezara götürebileceğin bir gerçek: Benim güç seviyem dört bin üç yüz.”

Ve akıcı tek bir hareketle Goldy aradaki mesafeyi kapatıp darbesini indiriyor.

“İblisi Altın Ejderha! Ölümcül Vuruş!!”

Altın sarısı büyü dalgası, Sıradan Adam’ı bütün olarak yutacak altın bir ejderha formunu alıyor gibi görünüyor.

Ya da en azından, öyle olması gerekiyordu.

Aniden, bir “Hapşuu!” sesi yankılanıyor ve ejderha ortadan kayboluyor.

“Böğğ!!”

Ve ejderha yok olurken Goldy havada taklalar atarak savruluyor.

Seyircilerin uğultusu kesiliyor.

Bunun yerine, Goldy yere çakılıp hareketsiz kaldığında hepsi şaşkınlıktan donakalarak bakakalıyor.

“K-Kazanan Sıradan Adam!!”

Sıradan Adam gitmek üzere arkasını döndüğünde, tribünlerde onun adı haykırılıyor.

“Şu Goldy Gilded denen herif öyle yabana atılacak biri değilmiş…”

Maçın ardından Quinton’ın ağzından çıkan ilk şey bu oluyor.

Annerose’un adam hakkındaki tarifini dinledikten sonra Quinton’ın onunla ilgili düşünceleri pek yüksek değildi.

Goldy’nin büyüsünü bu derece somutlaştırabileceğini beklemiyordu.

Goldy’nin o son saldırısı, finallere yükselmiş olsa şaşırtmayacak kadar büyük bir güce sahipti.

“Kesinlikle düşündüğümden daha güçlüydü. Hedefini zirveye koyup gerçekten daha güçlü rakiplerin karşısına çıksaydı, olağanüstü bir kara şövalye olabilirdi.”

“Peki Sıradan Adam en sonda ne yaptı öyle?”

Annerose kollarını kavuşturup iç çekiyor. “Yanılmıyorsam… hapşırdı.”

“Ne?”

“Altın Ejderha o kadar da akıllı biri olmasa gerek. Sıradan Adam hapşırırken kılıcını aşağı indirdi, Goldy de bodoslama kılıca çarptı.”

“Yok artık, bunun hiç mantığı yok. Bir hapşırığın ejderhayı yendiğini mi söylüyorsun yani?”

“Kesinlikle öyle görünüyor. Goldy, Sıradan Adam’ın altın değerinde bir fırsatı kaçırdığını söyledi ama belki de Sıradan Adam bunu bir fırsat olarak görmüyordu. Goldy’yi ne zaman isterse indirebilirdi. Başka bir deyişle, her açık bulduğunda saldırmasına gerek yoktu… Ya da belki Sıradan Adam için Goldy zaten en başından beri tamamen savunmasızdı…?”

Bunu düşünmek bile Annerose’un sırtını ürpertmeye yetiyor.

Bu imkânsız.

Günün sonunda, bu sadece bir teoriden ibaret… Sadece olayları aşırı derecede abarttığını varsayıyor.

“Bu saçmalıktan başka bir şey değil.” Quinton burun kıvırıyor, ardından hışımla koltuğundan kalkıyor. “Ama seni ciddiye almak benim hatamdı. O velede asla inanmayacağım. Kazanmaya devam etse bile, ön eleme finallerinde karşıma çıkacak. Herkese nasıl bir sahtekâr olduğunu göstereceğim.”

Quinton, Sıradan Adam’ın artık bulunmadığı arenaya son bir dik dik bakış fırlatıp oradan ayrılıyor.

Annerose ise yerinde oturmaya devam ederek Sıradan Adam’ın hareketlerini zihninde canlandırıyor.

“Aynı hareketleri ben de yapabilir miydim…?”

Hâlâ otururken boynunu kıtlatıyor ve hapşırıyor.

Bunu tekrar tekrar deniyor; her seferinde daha hızlı ve daha az gereksiz hareketle yapıyor.

Çat, hapşuu, çat-hapşuu-çat!

“H-hapşuu…”

Ardından, etrafındaki insanların kendisine attığı garip bakışların farkına varınca kıpkırmızı kesiliyor ve oradan kaçıyor.

Yenilmez Efsane nihayet yıkılmıştı.

Yenilgi haberi, turnuva tutkunları arasında bir orman yangını gibi hızla yayıldı.

Hâlâ sadece ön elemeler oynanıyor olmasına rağmen, Yenilmez Efsane Goldy insanların yakından takip ettiği bir kara şövalyeydi. Sıradan Adam adındaki ne idüğü belirsiz birine kaybettiğini duyduklarında şaşkına dönseler de, dövüşün nasıl geçtiğini öğrendiklerinde bu şaşkınlıkları çabucak yatıştı.

“Ha, anlaşılan tamamen şans eseri kazanmış.”

Fanatiklerin çoğu durumu az çok bu şekilde yorumluyordu.

Ancak aralarından birkaçı —ve maçı bizzat canlı izlemiş olan bazı kişiler— Sıradan Adam hakkında yapılan bu değerlendirmelerden şüphe duyuyordu.

Bu yüzden Sıradan Adam’ın maçlarını yerinde izlemeye ve onun gücünü bizzat tartmaya karar verdiler.

“Bu da ne?! Quinton yerde!! Ve ayağa kalkacak gibi görünmüyor!! Sıradan Adam tek bir darbeyle bir maçı daha kazanıyor!!”

Ön eleme turlarının B-Blok finali, Sıradan Adam’ın zaferiyle noktalandı.

Yine tek hamlede gelen bir galibiyet.

Fanatikler adamı bir kalıba oturtmakta zorlanıyordu. O günkü zafer onu ana turlara taşımıştı taşımasına ama bunu gerçekte nasıl başardığından kimse tam olarak emin değildi.

Sırf şans eseri bu kadar çok maç kazanmasına imkân yoktu, yani en azından belli bir beceriye sahip olmalıydı.

Nitekim ön eleme finallerindeki rakibi Quinton, coşkulu kalabalığın oldukça yüksek değer biçtiği bir kara şövalyeydi. Quinton’ın Sıradan Adam’a karşı doğru dürüst varlık bile gösteremeden kaybetmesi, fanatikleri Sıradan Adam’ın gücünü ister istemez kabullenmek zorunda bıraktı.

Yine de nasıl kazandığını bir türlü çözemedikleri için gerçek gücünü tam olarak kestiremiyorlardı.

Muhtemelen Quinton’dan daha güçlüydü fakat ana sahnede yer almaya gerçekten layık mıydı?

Güçlü olabilirdi ama Bushin Festivali’nin efsanevi şampiyonlarıyla gerçekten boy ölçüşebilir miydi?

Konu üzerindeki tartışmalar iyice kızışmıştı.

Sonunda insanların çoğu, onun ana turlara çıkacak dövüşçüler arasında muhtemelen en zayıflardan biri olduğuna kanaat getirdi.

Geçmişte hiçbir başarısının bulunmadığı düşünüldüğünde bu gayet doğaldı.

Diğer herkes namını turnuvalarda ya da savaş meydanlarında kazanmıştı; Sıradan Adam’ın ise onlarla kıyaslanabilecek tek bir başarısı bile yoktu.

Nesnel olarak bakıldığında, Sıradan Adam’ın kendi değerini kanıtlayan hiçbir şeyi yoktu.

Bu yüzden doğal olarak ona dair beklentiler de oldukça düşüktü.

Yine de fanatiklerden birkaçı onun gizli bir cevher olabileceğini düşünüyordu.

Bu seneki yarışmacı listesi düşünüldüğünde, Iris’in Bushin Festivali’ni kazanmasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu; ama onu tahtından edebilecek biri varsa… o da muhtemelen gücü henüz bilinmeyen bu mucize adamdı.

Sıradan Adam arenayı terk ederken omuzlarına yüklenen beklentiler işte tam olarak böyleydi.

Ana turlar ertesi hafta başladı.

İlk tur: Sıradan Adam, Annerose’a karşı!

İnsanların yüzde doksanı maçı Annerose’un kazanacağını düşünüyordu.

Sahneden ayrılırken, bugün dövüştüğüm yaşlı adamın garip bir şekilde hırslı göründüğünü düşündüm. Adı Qui… filan gibi bir şeydi. Üzerinden yayılan düşmanlığı adeta hissedebiliyordum. Bir bakıma canlandırıcıydı.

Artık önümüzdeki hafta başlayacak olan ana turlara katılmaya hak kazandım.

Seyirciler şimdiye kadar benden pek etkilenmedi ama gerçek gücümü asıl önümüzdeki hafta sergileyeceğim, bu yüzden arada birkaç senaryonun üzerinden geçmem gerekiyor.

Yarışmacı girişine çıkan uzun koridorda yürüyüp önümüzdeki haftanın programını düşünürken, soluk mavi saçlı bir kadın önüme geçti. Adının Annerose olduğuna neredeyse eminim.

“Bir şey mi istemiştiniz…?”

“Ana turlara kalabileceğini hiç tahmin etmemiştim. İyi iş.”

Kararlı bakışları üzerime dikilmişti.

“Zaten kaçınılmaz bir sonuçtu.”

“Hı-hı. Gücünü yanlış değerlendirdiğimi kabul ediyorum, ama hepsi bu kadar. Sana tek bir uyarım var.”

“Öyle mi…?”

“Hareketlerini çözdüm. Beni aynı şekilde yenebileceğini sanma.” Annerose’un yüzünde kendinden emin bir tebessüm belirdi.

“Heh…”

Dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı ve sanki Konuşacak başka bir şey yok dercesine umursamazca yanından geçip gittim.

İçimden çığlık atıyordum. Lütfen arkamdan seslen!

“Komik olan ne?” Annerose bana dik dik baktı.

Harikasın be!

Omuzumun üzerinden geriye dönüp ona bir bakış attım. “Benim de sana bir uyarım var…”

Bunu söyleyerek, tam da böyle bir anın yaşanması umuduyla takmakta olduğum bilekliği çıkardım. Annerose’un ayaklarının dibine fırlattım.

Güm.

Bileklik yere çakılırken ağır bir ses çıkardı.

“Bu-bunlar… İmkânı yok. Dövüşürken üzerinde bunca ağırlık mı vardı yani…?!”

“Bunlar beni dizginleyen zincirlerdi… Ama artık oyun bitti…”

Güm. Güm. Güm.

Diğer bileğimdeki ve her iki ayak bileğimdeki ağırlıkları da çıkarıp tekrar yürümeye başladım.

“Ne—…? Be-bekle!”

Bu sefer durmadım.

“Dur dedim!”

Annerose telaşla önüme atıldı.

“Bunun kazandığın anlamına geldiğini sanma. Bak, gör işte…”

Boynunu kıtlattı.

Ve her ne sebeptense, bunu süper hızlı bir şekilde yaptı.

“Bunu ben de yapabiliyorum, biliyorsun…”

“… Anlıyorum.”

Ne yaptığına dair en ufak bir fikrim olmadan, Annerose’un ve yüzündeki zafer ifadesinin yanından geçip gittim.

Az önce ne yapmaya çalışıyordu acaba?

Gölgedeki Kardinal (LN)

Gölgedeki Kardinal (LN)

Kage no Jitsuryokusha ni Naritakute!, TEIS, The Eminence in Shadow (LN), 我想成為影之強者!, 陰の実力者になりたくて!
Puan 8.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2018 Anadil: Japonca
Tıpkı herkesin çocukluğunda kahramanlara hayran olması gibi, belli bir genç adam gölgelerde gizlenen güçlere hayrandı. Geceleri çılgınca eğitimden geçerken, gündüzleri gücünü gizleyip ayaktakımı bir karakterin sıradan hayatını yaşadıktan sonra sonunda başka bir dünyaya reenkarne olur ve nihai güçler kazanır. Gölgelerdeki güç olma rolünü oynayan genç bir adam, onu yanlış anlayan astları ve yer altında gizlenen gölgelerdeki dev bir organizasyon. Bu, gölgelerdeki güçlere hayran olan ve muhtemelen sonunda, başka bir dünyada gölgelere hükmedecek bir gencin hikayesi.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla