The Eminence in Shadow Cilt 2 – Bölüm 2 / Tanrıça Sınavı’nda Eğlenceli Anlar!

Tanrıça Sınavı'nda Eğlenceli Anlar!

Ne kadar da sinir bozucu, diye kendi kendine mırıldanıyor Alexia.

Özel konuklar için ayrılmış koltuklardan birinde oturmuş, Tanrıça Sınavı’nın açılış töreninin başlamasını bekliyor. Bahsi geçen koltuklarda Natsume, Alexia ve Rose oturuyor. Arkalarında başka konuklar da var ama asıl ilgi odağı onlar. Seyirci çekmek için vitrin mankeni gibi kullanıldıkları aşikar ama bunu görmezden gelebilir.

Alexia’nın sinirini bozan iki şey var.

Birincisi Nelson. Vekil başpiskopos, alanın ortasında kasıla kasıla herkesi selamlamakla meşgul. Dün gerçekleşen başpiskopos cinayeti hakkında daha önce onunla konuştuğunda, olayı incelemesine inatla izin vermemişti.

Her şey Nelson’ın, inceleme yapılacak kişi öldüğü için denetimin iptal edildiğine dair saçmalıklar savurmasıyla başladı. Alexia, gerizekalı, bu durum soruşturmayı daha da gerekli kılıyor diye karşılık vermişti; elbette daha diplomatik bir dil kullanarak. Nelson, inceleme yapmak istiyorsa talebini yeniden onaylatması gerektiği konusunda ısrar etti.

Acele etse bile başkente dönmesi üç gün, onayı alması en az bir hafta ve Lindwurm’a geri dönmesi bir üç gün daha sürecekti. İzni ona getirdiğinde Nelson’ın kabul etmesinin ne kadar süreceğini kim bilebilirdi ki? Keyfine göre kendisini bir hafta daha bekletebilirdi. Bunca zaman geçtikten sonra kritik kanıtların sonsuza dek kaybolabileceğini söylemeye bile gerek yoktu.

Yine de Alexia ülkesinin bir temsilcisi olarak hareket ettiğini biliyordu, bu yüzden adama zor kullanamazdı. Kutsal Öğreti sadece Midgar Krallığı’nda değil, çevredeki tüm uluslarda da yaygındı. Konunun üzerine gitmeye çalışırsa komşu ülkelerin tepkisini çekmesi işten bile değildi; halkın desteğini kaybetmesi de cabasıydı. Din, kullanışlı bir müttefikti ama düşman olduğunda tam bir baş belasıydı.

Neşeyle konuşmasına devam eden Vekil Başpiskopos Nelson’a dik dik bakıyor. En azından biraz yas tut, kel kafalı, diye kendi kendine mırıldanıyor. Başpiskoposun öldüğü halka açıklanmamıştı ama yine de. Ah, bu arada, Nelson keldi.

Alexia iç çekiyor, ardından görüş alanının kenarında duran, solunda oturan kadına —Natsume mi neyse— göz ucuyla bakıyor.

Alexia’nın canını sıkan diğer şey de bu Natsume.

Natsume yanına kibarca oturmuş, kalabalığın tezahüratlarına geniş bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Zarif gümüş rengi saçları, kedi benzeri mavi gözlerini ve hemen yanındaki benini çevreliyor; yüz hatları ise sempatikliğini daha da artırıyor.

Büyüleyici gülümsemesi, kraliçelere yaraşır el sallayışı, sevimli görünüşü ve zarafeti sayesinde inanılmaz derecede popüler.

Alexia ona baktıkça, bu kadında şüpheli bir şeyler olduğuna daha da emin oluyor.

Belki Natsume binde bir gelen dahi bir yazardır, belki de değildir ama işin gerçeği Alexia o güne kadar adını bile duymamıştı. Doğru, Alexia’nın edebiyata zerre ilgisi yoktu ama bir prenses olarak kimin kim olduğunu bilmek için biraz çaba gösterirdi. Başka bir deyişle, Natsume son zamanlarda sivrilmiş olmalıydı.

Çaylak birinin böyle bir duruşa sahip olması, kendini bu kadar iyi temsil etmesi ve bu kadar popüler olması mı? İşte bu şüpheli.

Kıskandığından değil bir kere! Olsa olsa, aynı kumaştan biçilmiş olmaktan kaynaklanan türden bir nefretti bu.

Alexia halkın önünde nasıl kusursuz davranılacağını çok iyi biliyordu. Gerçek benliğini bastırarak ve mükemmel prenses rolünü oynayarak yaşıyordu. Güç konumundaki insanların çoğu bir nebze olsun rol yapar ama bu rolü mükemmel bir şekilde oynamak uğruna kendini feda etmeye istekli birini bulmak zordur. Bir oyuncu en üstün performansı sergilemek için ne kadar çok şey feda ederse, karanlık tarafının da o kadar derin olduğunu söylemek yanlış olmaz.

“Hepinize çok teşekkür ederim,” diye sesleniyor Natsume kalabalığa. Alexia cıklıyor.

Natsume’nin o yumuşak, yaranmaya çalışan sesini kulak tırmalayıcı buluyor. Göğüs dekoltesini sergilemek için öne eğilirken açıkta kalan göğsü fazla hesaplı… Vay be, ne kadar da şirinsin sen öyle?

İçinden Natsume’ye demediğini bırakmayan Alexia, yüzündeki değişmeyen gülümsemeyle toplanan kalabalığa el sallıyor.

Ancak kalabalık açıkça Natsume’ye daha çok tepki veriyordu. Bir an için Alexia’nın yanağı seğiriyor ve kollarını kavuşturuyor. Göğüslerini yukarı bastırmak için kollarını kullanırken öne doğru eğiliyor. Sadece birazcık.

Kalabalığın tezahüratları belli belirsiz artıyor.

Belli belirsizin altını çizmek gerek.

Ş-şey, yaka kesimim pek derin değil, bu yüzden benim suçum sayılmaz, diye kendi kendine içten içe moral veriyor Alexia yerine otururken.

Sağ tarafına, Rose’un mutlu bir şekilde gülümsediği yere kaçamak bir bakış atıyor. Bütün sabah böyleydi.

Sonra, her ihtimale karşı, prenses soluna bir bakış atıyor.

O anda bir şey görüyor: Natsume’nin dudaklarının kenarı alaycı bir sırıtışla yukarı kıvrılmış.

Alexia’nın içinde bir şeyler kopuyor.

Ne kadar da sinir bozucu, diye kendi kendine mırıldanıyor Beta, romancı Natsume rolünü oynarken.

Canını sıkan tek bir şey var, o da sağında oturuyor: Alexia Midgar. Beta’nın sevgili efendisine yakınlaşmak için prenseslik konumunu ve arkadaşlığını kullanan o haşerenin teki.

Midesini bulandıran o yumuşak, yaranmaya çalışan sesiyle kalabalığı tavlayan ve o şüpheli gülümsemesiyle el sallayarak örnek bir prenses gibi davranan o kadındaki her şey şüpheli. Alışkanlık icabı mükemmelmiş gibi davranan kadınlar söz konusu olduğunda, karanlık bir tarafları olduğunu söylemek genelde yanlış olmaz. Beta’nın zihninde efendisinin böyle bir sürtüğe asla kapılmayacağına dair en ufak bir şüphe yok ama milyonda bir ihtimal bile yine de bir ihtimaldir.

Bu durum bir sorun teşkil etmeyecek olsa bile, o kadın yine de baş belasının tekiydi; Beta’nın Efendi Shadow’un Kronikleri sayfalarında varlığından hiç ama hiç memnun olunmayan biriydi.

Beta, Shadow’un Kaçırılan Prenses Vakası sırasında o kadını kurtardığını duyduğunda kanı beynine sıçramıştı. O kişinin kendisi olmaması onu öfkeyle doldurmuştu ki… şey, dur bir dakika, ııı… yani o kızın efendisine bu kadar çok sorun çıkarmış olması öfkelendirmişti. Aynen öyle. Kıskançlık değildi elbette!

Öfkesini dindirmek için Beta o bölümü yeniden yazmış, Shadow tarafından kurtarılan kurbanın rolünü benli, gümüş saçlı ve mavi gözlü sevimli bir elfle değiştirmişti. Geceleri geç saatlere kadar uykusuz kalıp o bölümü defalarca tekrar tekrar okumuştu.

Ama şimdi o ahlaksız kadın, Efendi Shadow’un Kronikleri’ne yeniden davetsizce dalmakla tehdit ediyordu. Beta daha güçlüydü, daha güzeldi ve efendisine daha sadıktı; peki bu kadın ne hakla araya girdiğini sanıyordu? Sa-saçmalıktı bu!

Beta içinden o rüküş prensese kin kusarken, otopilotta kalabalığın tezahüratlarına karşılık veriyor.

Yan tarafa kaçamak bir bakış attığında, ne görsün; o ucuz prenses halkın gözüne girmek için uyduruk göğüslerini yukarı bastırmaya çalışıyor.

Ne kadar da mide bulandırıcı.

Üstelik o şeyler hacim olarak onunkilerin yanına bile yaklaşamaz. Tamamen ortalama şeyler.

Bir kez daha galip gelmenin verdiği büyük tatminle Beta, dolgun dekoltesine bakıp hafifçe burnundan gülüyor.

Ops. Alexia duydu mu?

Beta aptala yatmak için başını çeviriyor; tam da o anda sağ ayağını keskin bir acı kaplıyor.

“Ah…?!” Çığlığını bastırıp aşağı baktığında Alexia’nın topuklu ayakkabısının ayağına batırıldığını görüyor.

Kendini kontrol edip patlamamak için zor tutan Beta, sakince ona sesleniyor.

“Afedersiniz, Prenses Alexia, ayağınızı çeker misiniz lütfen?”

Alexia topuğunu çekerken, ne yaptığını daha yeni fark etmiş gibi yaparak bakışlarını Beta’ya dikiyor. Sonra özür bile dilemeden, üstüne bir de hafifçe gülme cüretini gösteriyor.

Seni gidi aşağılık pislikkk!! Beta avazı çıktığı kadar bağırmak üzere ama efendisine olan bağlılığı ve Gölge Bahçesi’ne olan sadakati sayesinde kendini dizginlemeyi başarıyor.

Ucu ucuna da olsa.

Beta’nın dudağından bir damla kan süzülüyor.

Rose ise mutlu bir şekilde gülümsemeye devam ediyor.

Tribünlerden Tanrıça Sınavı’nı boş gözlerle izliyorum.

Günün ortası olduğu için olaylar daha yeni başladı. Hâlâ konuşmalar yapılıyor, konuklar tanıtılıyor ve geçit töreni düzenleniyor. Asıl etkinlik, yani esas Sınav, güneş batana kadar başlayacak gibi görünmüyor.

Şu an için sadece kalabalığın arasındaki herhangi biri olarak tribünlerde oturuyorum. Konuk locasında gayet iyi anlaşan üç kıza bakarak derin bir iç çekiyorum.

Bir şeyler yapmak istiyorum.

Özellikle de gölgelerdeki güç odaklarına yakışır bir şeyler. Böyle harika bir etkinlikte kendimi sıradan bir seyirci rolüne kabullendirmek beni öldürüyor.

Hani şu kimliğimi gizleyerek Sınav’a bizzat katıldığım klasik kalıbı yaşatmam gerekiyordu sanki.

Bilirsiniz ya, gücümü devasa bir gösteriyle sergilediğim ve herkesin “Kim ulan bu adam?!” dediği o sahne.

Bu bir turnuva olsaydı harika olurdu. Ne var ki burada herkes sadece tek bir tur dövüşebiliyor ve yaptığım araştırmalara göre kimliğimi gizli tutarak bir yer kapmak oldukça zordu. Zorla dalmayı düşündüm ama bunu daha önemli bir şey için saklamanın daha iyi olacağına karar verdim.

Aklıma gelen bir sürü işe yaramaz fikirle boğuşurken etkinlik yavaş yavaş ilerliyor.

Bazen işler böyle yürür işte. Dün de adamakıllı bir plan düşünememiştim, zaten aniden dahiyane bir fikrin aklıma gelmesini de beklemiyordum. Ve pes ediyormuşum gibi hissettirse de sıradan bir insan gibi eğlenmenin de tadını çıkarabilirim. Bu dünyada büyük etkinlikler pek olmuyor, bu yüzden şaşırtıcı derecede iyi vakit geçiriyorum. Hatta bahisle biraz harçlık bile çıkarıyorum.

En sonunda güneş batıyor ve nihayet asıl gösteri başlıyor. Meydanı göz alıcı bir ışık kaplıyor ve arenanın zemininden kadim yazılar yükseliyor.

Ardından bu yazılar beyaz bir ışık kubbesi yayıyor. Kalabalık coşkuyla tezahürat yapıyor.

Meydan okuyan kişi kubbeye girdiğinde Kutsal Alan uygun bir rakip seçiyor ve dövüş başlıyor. Olay bundan ibaret. Taraflardan biri devam edemeyecek hale gelene kadar dışarıdan kimse müdahale edemiyor. Görünüşe göre ölenler bile olmuş.

Taraflardan biri resmen pes edene kadar dövüşmek zorunda kalınması, bu etkinlik boyunca bir arka plan karakterini oynamanın mantıklı olup olmadığını bana tekrar sorgulatıyor. Katılırsam gerçek gücümün ortaya çıkması gibi ciddi bir risk var.

Bu sırada, tanıtımların ardından ilk meydan okuyan kişi kubbeye adım atıyor. Şövalye Birlikleri’nden kaslı, sert bir tipe benziyor.

Ancak kubbeden hiçbir tepki gelmiyor.

Adam söve söve arenayı terk ediyor.

Adama da hak vermek lazım, ne de olsa giriş ücreti yüz bin zeni. Ve görünüşe göre bu yıl 150’den fazla katılımcı var.

Bir bakıma mantıklı tabii. Tanrıça Sınavı’nı geçmek sözde büyük bir onur. Hatıra madalyası alıyorsun ve kazananın etrafında herkesin “Tanrıça Sınavı’nı mı yendin?” diyerek pervaneler gibi döndüğünü duyuyorum. Vay be! Al sana iş! diyerek kazananın peşinde koşuyorlarmış.

Meydan okuyanların teker teker çıkışını izlerken Alpha’nın sırasının gelmesine daha ne kadar var diye merak ediyorum.

Dövüşmek üzere ortaya çıkan ilk kadim savaşçı, şanslı on dört numaralı meydan okuyucu için geliyor.

Annerose, kılıç ustalıklarına önem veren Velgalta adındaki bir ülkeden gelen bir gezgin. Kubbeye girdiğinde kadim yazılar tepki verip parlamaya başlıyor. Işık birleşerek insansı bir şekil alıyor; yarı saydam bir savaşçı. Sunuculara göre bu kişi kadim zamanlardan gelen savaşçı Borg.

İkisi oldukça sıradan bir dövüş yapıyor ve Annerose oldukça sıradan bir zafer elde ediyor. Kadim savaşçıların neler yapabileceğini görmek için bayağı heyecanlıydım, bu yüzden dövüşün böyle sıradan çıkması beni biraz hayal kırıklığına uğratıyor. Umarım sonrakiler daha güçlü olur.

Etkinlik devam ettikçe yanlış düşündüğümü anlıyorum. Annerose’un kendisi güçlüymüş. Şu ana kadar sekiz savaşçı çağrıldı ama şu ana kadar kazanabilen tek meydan okuyucu o. Böyle düşününce Borg’un da çetin bir ceviz olması gerektiğini anlıyorum.

Gece ilerliyor ve geriye kalan meydan okuyucuların sayısı sadece birkaça düşüyor.

Etkinliğin sonuna doğru yaklaşıldığını hissederken bir sonraki yarışmacının adının okunduğunu duyuyorum.

“Bir sonraki meydan okuyanımız Midgar Kara Şövalye Akademisi’nden: Cid Kagenou!”

Cid Kagenou mu? O da kim? Bir dakika… O benim!

Midgar Kara Şövalye Akademisi’ne giden tek Cid Kagenou kesinlikle benim ama… Kaydolduğumu kesinlikle hatırlamıyorum.

“Cesur yarışmacımıza sıcak bir karşılama sunalım!”

Hayır! Durun! Bekleyin!

Bir alkış tufanı üzerimi kaplıyor. Hatta biri ıslık çalıyor ve stadyumu heyecanlı tezahüratlar dolduruyor.

Buradaki havadan hiç hoşlanmadım. Yanağım seğirirken kafamı patlatırcasına düşünüyorum.

Durum göz önüne alındığında üç seçeneğim var.

Birinci seçenek: Pes edip gidip dövüşebilirim. Hiçbir şey olmazsa figüran konumum güvende kalır ama aşırı güçlü bir savaşçı ortaya çıkarsa gücümün ifşa olma riski var.

İkinci seçenek: Kaçabilirim. Ne de olsa Kara Şövalye Akademisi’nden rastgele biriyim. Kimse tipimi bilmiyor, bu yüzden çocuk oyuncağı olurdu. Ne yazık ki Kilise’yi kızdırmış olurdum. Okuluma şikayet ederlerse atılabilirim bile.

Üçüncü seçenek: Büyük bir kaos çıkarabilirim. Görünüşe göre tek seçeneğim bu.

Varlığımı silip saklanacak bir yer bulmak için son hızla fırlıyorum. Yalnız olduğumdan emin olduktan sonra Shadow kılığına bürünüyor ve havaya fırlıyorum.

Patlamayla çözülemeyecek hiçbir sorun olmadığı felsefesine yürekten inanan biriyim.

Ve bu doğrultuda…

“Gizemli Havalı Tip Büyük Bir Kaos Çıkarır” Operasyonu Başlasın!

Kubbeli platformun üzerine inerken uzun paltom arkamda dalgalanıyor.

“Benim adım Shadow. Gölgelerde gizlenir ve gölgeleri avlarım…”

Kalabalık çalkalanıyor.

“Kadim hafızalar Kutsal Alan’ın koynunda uyumakta…”

Kadim yazılar tepki veriyor ve insansı bir şekil oluşturmaya başlıyor.

“Ve bu gece, onları serbest bırakacağız…”

Abanoz katanamı çekip gece gökyüzünü yarıyorum.

Konuk koltuklarında Beta’nın ağzı muazzam bir şaşkınlıkla açık kalmış.

“Shadow!!”

“Shadow?!”

“Efen—?!”

Neredeyse “Efendi Shadow” diyeceğini fark eden Beta, cümlenin ortasında panikle kendini durduruyor.

Şansına, konuk locasındaki herkesin gözü Shadow’a kilitlenmiş durumda olduğundan kimse onu duymuyor. Alexia, Rose ve hatta Başpiskopos Vekili Nelson bile ansızın ortaya çıkan bu davetsiz misafir karşısında gözle görülür şekilde sarsılmış durumda.

Açık kalan ağzını kapatan Beta düşünmeye başlıyor. Bu, planın bir parçası değildi.

Ama aynı zamanda bir şeyin farkına varıyor. Sevgili efendisinin haklı bir nedeni olmadan asla böyle adımlar atmayacağını biliyor. Eylemlerinin arkasında kuşkusuz kilit bir neden olmalı ve onun destekçisi olarak ne olduğunu çözmek kendi görevi.

Bir an sonra Beta yeniden sakinleşip kendine geliyor.

Ne yapmalı?

En iyi hamle ne olur?

“Anlıyorum. Demek Shadow bu,” diye mırıldanıyor Nelson. “Ne yapmaya çalıştığını bilmiyorum ama Kilise’nin kutsal şövalyeleri arenanın her tarafına konuşlandırıldı. Kendini gözünde fazla büyütmüşsün, aptal. Kaçmana izin vermeyeceğiz.”

Nelson, kutsal şövalyelere toplanmaları için emir veriyor.

Bunlar, Kilise’yi korumak için vaftiz edildikleri andan itibaren seçilen şövalyeler. Sıradan şövalyeler onların gücünün yanına bile yaklaşamaz. Beta henüz bir çocukken, bir “Uyumlu”yu kurtarma sürecinde bunlardan birini alt etmekte zorlandığını hatırlıyor. Şimdilerde elbette böyle utanç verici bir şeyin yaşanmasına asla izin vermezdi.

“Shadow neden burada…?” diye mırıldanıyor Alexia.

“İyi mi acaba? Umarım gereksiz yere tüm bunlara bulaşmaz… ” diyor Rose. Bir gözünü Shadow’dan ayırmadan huzursuzca etrafı tarıyor.

Aniden arena beyaz bir ışıkla dolup taşıyor.

Kadim yazılar parıldıyor, ardından birleşerek bir savaşçı şeklini alıyor.

Beta, kadim yazılarda listelenen detaylı açıklamayı birleştirip sesli bir şekilde okuyor.

“Yıkım Cadısı Aurora…”

“Aurora mı? İmkânsız…”

Beta ve Nelson’ın sesleri üst üste biniyor.

Işık söndüğünde, yerinde bir kadın duruyor. Saçları uzun ve siyah, gözleri ise canlı bir mor tonunda. İnce siyah bir cüppe giyiyor; koyu mor elbisesi ve solgun teni neredeyse saydam. Sanki canlanmış bir heykelmişçesine sanatsal bir güzelliğe sahip.

“Aurora mı? O da kim?” Alexia, Beta’yı kasten görmezden gelerek Nelson’a soruyor.

“O, Yıkım Cadısı. Uzun zaman önce dünyamıza kaos ve yıkım yağdırdı.”

“Yıkım Cadısı mı… Adını daha önce hiç duymadım.”

“Ben de duymadım. Bayan Natsume, siz bildiğinizi ima ettiniz sanırım?” diye soruyor Rose.

“Evet ama adından pek fazlasını bilmiyorum,” diye yanıtlıyor Beta.

Ki bu gerçekti.

Yıkım Cadısı Aurora. Beta kadim tarih hakkında ne zaman daha fazla şey öğrense, Aurora’nın adı istisnasız karşısına çıkıyor. Yine de Aurora’nın ne tür bir kaos ektiği ya da nasıl bir yıkıma yol açtığı hakkında hâlâ en ufak bir fikri yok. Diablos’u çevreleyen gizemler bir yana, Shadow Garden’ın araştırmaya en çok çaba harcadığı tarih onunki.

Ve şimdi bizzat burada. Bu muazzam bir kırılma noktası. Beta, not defterini göğüs dekoltesinin arasından çıkarıp Aurora’nın hızlıca bir taslağını çiziyor. Ardından Shadow’un onun karşısında duruşunu çiziyor. İkincisi için önemli ölçüde daha fazla zaman harcıyor.

“Romanlarınız için fikir mi topluyorsunuz?” diye yorum yapıyor Rose.

“… Ona benzer bir şey.”

Not defterine “Efendi Shadow her zamanki gibi yine muazzamdı,” diye karaladıktan sonra Beta defterini şak diye kapatıyor.

“Sakıncası yoksa bana Aurora hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?” diye soruyor Beta işveli bir edayla.

Nelson gururla kabarıyor. “Cahilliğiniz yüzünden siz ikinizi suçlayamam. Hatta Bayan Natsume’nin onun adını duymuş olmasına daha çok şaşırdım. Kilise içinde bile Aurora’yı tanıyan çok küçük bir kesim var,” diyor gülümseyerek. Bakışları, Beta’nın bluzundan dikizleyen dekolteden bir an olsun ayrılmıyor. “Yine de görünüşe göre o kutsal şövalyelere ihtiyacımız kalmayacak. Shadow’un şansı yaver gitmeyecek gibi.”

“Aurora gerçekten o kadar güçlü mü?” diye soruyor Rose.

“Tarihe geçmiş en güçlü kadındır kendisi. Onun gibi birini tek eli arkasında bağlıyken bile ezebilir. Ne yazık ki size anlatabileceklerim bu kadarla sınırlı.”

Nelson, Kendi gözlerinizle görün dercesine susuyor.

Beta öfkeleniyor; efendisinin galip geleceğinden zerre şüphesi yok ama bu, tamamen endişesiz olduğu anlamına da gelmiyor.

Yıkım Cadısı Aurora, adını tarih sayfalarına kazıyacak kadar dişli biriydi. Bu düşmana karşı yapılacak dövüş efendisini yorarsa, kutsal şövalyeler bu fırsattan yararlanıp…

Düşünmesi bile imkânsız… ama imkânsız da değil.

Ayrıca Beta’nın, Shadow’un planı hakkında az çok fikir sahibi olmasına yetecek kadar zaman geçti. Kutsal Alan’da uyuyan kadim hafızaları serbest bırakmaktan bahsetmişti. Aurora’yı çağırmak için harekete geçmişti. Bunu yapmanın bir tür çıkarı ya da amacı olmalı.

Efendisi Aurora’nın tüm bunların anahtarı olduğuna karar verdiyse, Beta da onun izinden gitmeye kararlı.

Beta yanağındaki benine hafifçe dokunuyor. Bu, planlarda değişiklik yapıldığını gösteren işarettir. Bölgede bir yerlerde gizlenen Epsilon muhtemelen onun bu işaretini almıştır. Almamış olsa bile Beta, Epsilon’un durumun gerektirdiği gibi hareket edeceğinden emin.

“Başlamak üzere.”

Nelson’ın uyarısıyla Beta gözlerini arenaya çeviriyor. Orada, elinde abanoz katanasıyla duran Shadow’u ve kollarını kavuşturmuş, rahat bir gülümsemeyle bekleyen Aurora’yı görüyor. O kadar canlı ve güzel görünüyor ki Aurora’nın uzak hatıralardan ibaret olduğuna inanmak güç.

“Shadow’un bu kadar kolay yenileceğine inanmakta güçlük çekiyorum…” diye fısıldıyor Alexia. Yüz ifadesi ciddi, Shadow’u pürdikkat izliyor.

Beta az da olsa etkilenmekten kendini alamıyor. En azından Alexia tamamen kör değilmiş.

Stadyumdaki hava gergin. Sessizlik boğucu.

Shadow. Aurora. Birbirlerine gözlerini dikmiş, öylece durmaya devam ediyorlar.

Belki de bu an ikisi için de hayati bir önem taşıyordur. Belki de her biri diğerinin hamlesini okumaya çalışıyordur.

Sonunda, sanki ağırdan alıyorlarmış gibi bir havayla dövüş başlıyor.

Çok uzun zamandır böyle hissetmemiştim.

Mor gözlü kadınla karşı karşıya dururken maskemin altında sırıtıyorum.

O da gülümsüyor.

Onun da benimle aynı şeyleri hissettiğinden zerre şüphem yok.

Bana göre her dövüş bir sohbetten ibarettir.

Kılıçlarının ucundaki bir titreme, bakışlarındaki bir kayma, ayaklarının duruşu… Bütün bu küçücük ayrıntılarda bir anlam yatar; işte dövüşmek de bu anlamları aramak ve bunlarla en iyi nasıl başa çıkacağını çözmek demektir.

Dövüş konusunda en yetenekli kişilerin, en ufak bir hareketteki amacı sezip ona göre üstün bir karşılık verme gücüne sahip olduğunu söylemek abartı olmaz.

İşte bu yüzden dövüşü bir sohbet olarak görüyorum.

İletişim becerilerin ne kadar güçlüyse, hamleleri o kadar ileriden öngörebilirsin; bu da uygun karşılığı vermeni sağlar, onlar da sen hamleni tamamlayıp tepki vermeden önce bunu tahmin eder ve bu sonsuz karşılıklı atışma böyle sürüp gider.

Öte yandan, sohbet becerilerin zayıfsa ya da karşındaki adamla aranda çok büyük bir fark varsa, en başından bir diyalog bile başlatamazsın.

Dövüş bitene kadar taraflardan biri, hatta bazen ikisi birden sadece içgüdüleriyle hareket eder.

Bu bir sohbet değildir. Bir süreç bile değildir. Sadece bir sonuçtur. Bana kalırsa, bir tartışma yürütmeyi planlamıyorsan, dövüşün sonucunu bildiğimiz taş-kağıt-makas oyunuyla belirlesen de olur. Lafım sana Delta, dinliyor musun? Onun kurallarına göre taş, kağıdın da makasın da ağzını burnunu kırar.

Yine de laf edecek konumda sayılmam. Sohbetimsi bir şey yapmayalı asırlar oldu.

Yine de Delta’nın aksine, ben en azından iletişim kurmaya çalışarak işe girişiyorum… Sadece sonuç hep taşı oynayıp suratlarını patlatmamla bitiyor.

İşte bu yüzden bu hatun beni uzun zamandır olmadığım kadar heyecanlandırıyor. Beni izliyor. Kılıcımın ucunu, bakışlarımı, ayak hareketlerimi… Umursamazca gülümser gibi görünse de, yaptığım her anlamlı hareketi pürdikkat gözlemliyor.

Sanırım ona Violet diyeceğim. Sevgili, aziz Violet’im.

İlk birkaç an boyunca sohbetimiz sadece birbirimize dik dik bakmaktan ibaret.

Adım adım birbirimizi tanıyoruz. O, mesafesini korumayı seven bir tip; ben ise özünde rakibimin ritmine ayak uydurmaktan hoşlanan bir adamım. Taşımı kafalarına geçirip insanları ezmeyi seven biri kesinlikle değilim.

Ve bu yüzden, sohbetimize inisiyatifi ona devrederek başlıyorum.

“Sizden sonra,” demek istiyorum yani.

Tam o anda ön bacağımı geriye çekiyorum.

Ben çeker çekmez, ayağımın tam olduğu yerden kırmızı bir mızrak gibi bir şey patlayarak zeminden fırlıyor.

Yarım adım geriliyorum. İlk hamlesinin altımdan geleceğini beklemediğimi itiraf etmeliyim.

Kırmızı mızrak ikiye bölünüyor ve her iki yanımdan üzerime fırlıyor.

İlk adım gözlemlemektir.

Hızını, hareket kabiliyetini ve yıkım gücünü tartmak istiyorum.

Bu sebeplerle solumdaki mızraktan sıyrılıp sağımdakini katanamla engelliyorum. Darbenin arkasında ciddi bir ağırlık var. Beni öldürmeye kesinlikle yeter de artar.

Sıyrıldığım mızrak bir kez daha bölünmeye devam ediyor. Şu an muhtemelen bin tane kırmızı tel oluştu ve hepsi iğne kadar keskin görünüyor.

Ardından, olduğum noktaya doğru hepsi birden üşüşüyor.

Kılıcımda büyü gücümü toplayıp hepsini tek bir hamlede savuruyor, kırmızı mızrağı tamamen yok ediyorum.

“Bir sivrisinek sürüsü asla bir aslanı deviremez,” diyorum ona.

Violet zarafetle gülümsüyor. Bir süreliğine yeniden birbirimize dik dik bakmaya dönüyoruz.

İletişim becerilerin ne kadar güçlüyse, karşı tarafın durumunu ve genel halini ölçüp tartmak o kadar az zaman alır.

Bu dövüşün nasıl biteceğini biliyorum. Muhtemelen Violet da biliyor.

Derken, tomruk kalınlığında bir dizi mızrak zeminden fırlayarak sessizliği bölüyor.

Toplamda dokuz taneler.

Geniş olanlardan sıyrılabiliyorum ama dokunaç gibi şekil değiştirip gelmeye devam ediyorlar; mızrak gibi saplanmaya, tel gibi sarmalamaya, çene gibi ısırmaya çalışıyorlar.

Şekil değiştiren bu dokunaçlarla oynanan ölümcül, tek taraflı bir oyun… İşte onun dövüşme tarzı bu.

Gözlemlemeye devam ediyorum. Dokunaçların nasıl çalıştığını izledikçe hareketlerimi inceltip kusursuzlaştırıyorum.

Böylece kaçınırken yaptığım tüm gereksiz hareketleri ortadan kaldırabiliyorum. Tam adımlar yarım adımlara dönüşüyor. İki hamle teke iniyor.

Sonsuza dek kaçınsam bile kazanamam ama sıyrılmak, karşı saldırıya geçmek için gerekli olan ilk adımdır.

Kaçınmak için ne kadar az hareket edersem, ardından gelecek karşı saldırım o kadar hızlı olur.

En sonunda kaçınmam ile karşı saldırım aynı ana denk gelecek.

Tek bir adımla kendimi doğrudan Violet’in karşısına getiriyorum.

Bir ara ellerinde bir tırpan beliriyor. Bana doğru savrulup havayı yarıyor.

Katanamla darbeyi püskürtürken bacağına bir tekme savuruyorum.

Ayağımın ucundan uzayan balçık kılıç ona saplanıyor. Tiyatral bir hava katmak istediğimde genelde bir aksesuar gibi kullanırım bunu son zamanlarda; ancak güçlü düşmanların dengesini bozmak için paha biçilmez bir yöntem.

Bir anlığına hareketsiz kalıyor; bana da tek bir an yetip de artıyor zaten.

Violet sonucu kabullenerek gülümsüyor.

“Seninle tam gücündeyken dövüşmek isterdim.”

Taze kan havaya fışkırırken, sadece Violet’in duyabileceği alçak bir sesle fısıldıyorum.

“Dediğim gibi, Shadow’un tutunacak tek bir dalı bile yok,” diyor Nelson gururla. Alexia onu duymazdan geliyor.

Dövüşün başından beri Aurora, Shadow’u durmaksızın geriletiyor. Alexia, kırmızı dokunaçların korkunç hızını hayretler içinde izliyor.

O şeyler daha önce gördüğü hiçbir silaha benzemiyor. Biçimlerini o kadar özgürce değiştiriyorlar ki sanki Aurora’nın kendi bedeninin birer uzantısı gibiler. Muhtemelen onları daha da uzağa uzatıp koca bir grubu tek seferde şişleyebilirdi.

Onunla kılıçla dövüşmekte ısrar eden herhangi biri en başından bitmiş demektir.

Demek kadim dövüş tekniklerinin gücü buymuş. Alexia, Aurora’ya karşı hiçbir şansının olmayacağını kabul etmek zorunda kalıyor.

“Beklediğimden daha inatçı çıktı ama beceri farkı ortada.”

Yanılıyorsun. Alexia içten içe Nelson’ın bu tespitine karşı çıkıyor.

Shadow, Aurora’nın amansız saldırısı karşısında geriletiliyor gibi görünse de aslında henüz saldırmayı denemedi bile. Sadece gözlemliyor, bu alışılmadık saldırıyı tartıp biçiyor.

Aurora güçlü, bunda şüphe yok. Ne de olsa Shadow’a dişe dokunur bir dövüş sunacak kadar kuvvetli.

Ancak o kırmızı mızraklar ona henüz teğet bile geçebilmiş değil.

“Bir sivrisinek sürüsü asla bir aslanı deviremez.”

Shadow konuşurken, bin aşkın incecik dikeni tek bir darbeyle savurup yok ediyor.

Kırmızı mızraklar kalın sütunlar halinde yeniden toparlanıp her yönden Shadow’a fırlıyor.

Bir aslanı öldürmeye yetecek bir güçle üzerine yağarken havada uğulduyor, bölünüp azı dişleri gibi ona kenetlenmeye çalışıyorlar.

Ama bir türlü hedefe ulaşamıyorlar.

Aksine, her hamlede Shadow’un sıyrılışları daha da pürüzsüzleşiyor.

Dahasının mümkün olamayacağı düşünülen her anda hareketleri daha da kusursuzlaşıyor.

Alexia her an dövüşün zirve noktasına ulaştığını sanıyor, ancak bir sonraki anda bu durum daha da yüce bir zirveyle silinip gidiyor.

“İnanılmaz…”

“Her zamanki gibi…”

Alexia ve Natsume aynı anda fısıldıyor.

Gerçekten güçlü olanlar, rakiplerini sadece savunmayla bile çıkmaza sokabilirler. Alexia’nın eğitmeni ona bunu bir zamanlar öğretmişti.

Bu dövüş, bunun mükemmel bir örneği.

“Ne yapıyorsun sen, aptal cadı? İşini bitirip at şunun artık!” Nelson öfkeyle karışık bir tonda çığlık atıyor.

Ama o an çoktan geçti.

Aurora artık Shadow’u durdurabilecek durumda değil.

Dövüş göz açıp kapayıncaya kadar sonuçlandı.

Alexia bu güç gösterisinin sadece ufak bir kısmını seçebildi.

Shadow içeri sokuldu, Aurora tırpanını savurdu ve Alexia daha ne olduğunu anlayamadan her yer kan içinde kaldı.

Ve yere yığılan kişi… Aurora’ydı.

Sonuç hızlı ve tatmin etmekten uzaktı. Bir aslanın bir kuzunun boynunu kırışını izlemek gibiydi.

Hiç kimse Shadow’un ne yaptığını ya da o son hamlede ne yaşandığını anlayamadı.

İşte bu yüzden bu kadar hayal kırıklığı yaratmıştı.

Stadyum, sanki o çetin dövüş hiç yaşanmamış gibi ölü bir sessizliğe bürünüyor.

“O… az önce kaybetti mi? Bu imkânsız! Saldıran taraf o’ydu!” diye cırlıyor Nelson.

Son ana kadar Aurora’nın favori olduğunu düşünüyordu muhtemelen.

Devran göz açıp kapayıncaya kadar tersine döndüğünde insanların durumu idrak etmesi zaman alır. Bu hususta yalnız olan Nelson değil. Seyircilerin çoğu hâlâ yenilenle kazananı karıştırmadıklarından emin olamıyor.

“Az önce ne oldu öyle? Aurora’nın kaybetmesine imkân yok! O…!”

Gece gökyüzüne fırlayan Shadow’un abanoz rengi uzun paltosu arkasında dalgalanıyor.

“D-dur orada! Peşine düşün! Kaçmasına izin vermeyin!” diye bağırıyor Nelson nihayet kendine geldikten sonra.

Kafası karışan kutsal şövalyeler silkinip harekete geçiyor ve Shadow’un peşinden koşturuyor.

Alexia aniden nefesini tutmakta olduğunu fark ediyor. Nefesini dışarı verirken, unutmamak için Shadow’un kılıç hareketlerini zihnine kazımaya çalışıyor.

“Hünerleri her zamanki gibi hayranlık uyandırıcı…” Rose’un sesi derin bir iç çekiş gibi dökülüyor dudaklarından.

Alexia tam onu onaylamak üzereyken arenaya göz alıcı bir ışık doluyor.

Gölgedeki Kardinal (LN)

Gölgedeki Kardinal (LN)

Kage no Jitsuryokusha ni Naritakute!, TEIS, The Eminence in Shadow (LN), 我想成為影之強者!, 陰の実力者になりたくて!
Puan 8.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2018 Anadil: Japonca
Tıpkı herkesin çocukluğunda kahramanlara hayran olması gibi, belli bir genç adam gölgelerde gizlenen güçlere hayrandı. Geceleri çılgınca eğitimden geçerken, gündüzleri gücünü gizleyip ayaktakımı bir karakterin sıradan hayatını yaşadıktan sonra sonunda başka bir dünyaya reenkarne olur ve nihai güçler kazanır. Gölgelerdeki güç olma rolünü oynayan genç bir adam, onu yanlış anlayan astları ve yer altında gizlenen gölgelerdeki dev bir organizasyon. Bu, gölgelerdeki güçlere hayran olan ve muhtemelen sonunda, başka bir dünyada gölgelere hükmedecek bir gencin hikayesi.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla